2018.09.08.ÖRGÜT DEDİĞİN NEDİR Kİ (2.Bölüm)
'ÖRGÜT' DEDİĞİN NEDİR Kİ ? (2.
Bölüm)
1976 yılı başlarında ilk kez
girdiğim cezaevinde, benden önce cezaevine düşen, başka siyasi
hareketlerden başka tutuklular da vardı: Bergama GSB (Genç
Sosyalistler Birliği/daha sonraları Genç Sosyal Devrimciler
Birliği)'den, Bornova Kampüsünde çıkan öğrenci kavgalarından,
TKP/ML-TİKKO davasından vb. pek çok genç insan oradaydı.
TKP/ML-TİKKO davasından tutuklu
olan kişilerden üçü Ermeni kökenli yurttaşımızdı ve bu
kişilerden Orhan Bakır, İzmir'de yakalanma biçimi ve etnik kökeni
itibariyle basın tarafından manşete taşınarak, tabir-i caizse
'efsane' bir kişi haline getirilmişti. (Bu üç Ermeni kökenli
arkadaşlardan diğer ikisinin adı Yervant Tüzün ve Mervan'dı.
Orhan Bakır, daha sonraki süreçte arkadaşlarınca cezaevinden
kaçırılmış ve nihayetinde Elazığ ili Karakoçan ilçesinde
'bir ihanet/ ihbar' sonucu vurularak öldürülmüştü.)
Benim cezaevinde kaldığım 3 ay
10 günlük sürede, Ege Üniversitesi Fakültelerindeki ve EGE'nin
farklı yerlerindeki 'sağ ve sol kesimden öğrenciler arası
çatışmalar' sonucu her gün yeni yeni kişiler tutuklanarak bu
cezaevine ve bizim bulunduğumuz koğuşa getiriliyordu.
Bu tutukluluğum süresince tanık
olduğum tartışmalardan ve okuduğum kitaplardan dolayı bilgi
dağarcığım biraz gelişmiş ama ben hala 'taraftarı' olduğunu
söylediğim 'Devrimci Gençlik' ile ilgili
yeterli bilgiye sahip değildim ve
('benden daha yetkin' oldukları kanısına vardığım) başka
siyasetten tutukluların eleştirileri karşısında ise bocalıyor
ve 'eziklik' duyuyordum.
DGM'de yapılan ilk duruşmada,
(isimlerini anımsayamadığım) tutuklu diğer iki arkadaş ile
birlikte tahliye edilmiştik.
Tahliye edildikten sonra okuldaki
arkadaşların yanına dönmüş ve derginin dağıtıldığı
kitabevi'ne gidip gelmeye devam etmiştim; içeride maruz kaldığım
sorulardan ve bana yöneltilen eleştirilerden aklımda kalan ve
cevaplarını öğrenmem gereken soruları sorup duruyordum; 'abi', yazın İnciraltı Yurtlarında bir eğitim çalışması
düşünüldüğünü ve katılacaklarından birisi olarak beni
düşündüklerini söyleyince, kabul ettim; böyle bir 'eğitim
çalışması' benim için 'çok iyi bir şey' olacaktı.
Ali Alfatlı'nın 'Tarihle
Söyleşiler-1' de de değindiği bu 'eğitim Çalışması'na 10-11
kişi katılmış ve bir ay civarında bir sürede, belli başlı
'temel klasikler' kabul edilen kitapları okumuş ve tartışmaya
çalışmıştık. (Bazı geceler afişlemeye, bazı geceler 'Kula
Mensucat' işçi grev yerine gidip geliyor ve haliyle uykusuz ama
inatla bu çalışmaya katılıyorduk. Bir-iki fire ile bu çalışmayı
bitirmiş, 'eğitim çalışması' öncesine göre daha 'bilgili'
olmuştuk.)
Okunan ve tartışılan her şeyi
anlamış olduğum söylenemezdi ama bu 'eğitim çalışması'
sırasında edindiğim bilgiler, beni, öncesi dönemdeki 'gazı goz anlayan' veya tabiri caizse, siyasi muarızlarımız tarafından (cezaevinde olduğu gibi) yöneltilen eleştiriler karşısında
'mal mal bakan' bir konumdan bir ölçüde de olsun kurtaracak ve
okumaya yöneltecekti.
.....
1976 yılı yaz aylarında yapılan
bu 'eğitim çalışması'na farklı fakültelerden ama ağırlıkla,
kendisini 'Devrimci Gençlik taraftarı' olarak tanımlayan İTBF ve
GHİYO (Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu)'da okuyan
öğrenciler katılmıştı.
1976 yılı yaz aylarında yapılan
bu 'eğitim çalışması' sonrasında da DG'ciler, derginin
dağıtıldığı kitabevinden gelen dergi sayılarından
istedikleri kadar alıyor, okullarında isteyenlere satıyor ve
paraları getirip kitabevi'ne teslim ediyorlardı. Eğer dergide
yazılanlardan dolayı kafalarında sorular oluşmuş ise bunları
'abi'ye soruyorlar ve aldıkları cevap ölçüsünde 'kafaları
netleşiyordu'.
Ben bu 'öğrenim sürecinin
çook başlarında olduğum için, dergide yazılanları
anlayabildiğim kadarı ile anlıyor ve soruları, gerektiğinde
'abi'(lere) soruyor, işin doğrusu, daha çok işin 'günlük
pratiği' ve bu çerçevede çıkan sorunların cevapları ile
ilgileniyordum; benden daha 'yetkin' olduğunu düşündüğüm bazı
arkadaşların 'ideolojik-teorik' çerçevede sordukları sorulara
ise yeterli cevabı alamadıklarını ve bu çerçevede bazı
tartışmaların yaşandığını biliyor ve görüyordum. (Yıllar
içinde oluşan 'çoğunluk kanısı'na göre, bu noktada 'EGE' çok
'talihsiz' bir yer olmuştu.)
İzmir dışına da dergi bu
kitabevi üzerinden gönderiliyor ve haliyle 'EGE'deki diğer
bölgelerle de benzer bir işleyiş söz konusu oluyordu.
'Kökleri' taa ortaokul yıllarına
kadar dayanan (ilginç isimlerin ve olaylara tanıklığın olduğu
bu dönemi belki ileride yazabilirim) ve o gün 'bir DG'li olarak
somutlaşan safiyane duygularla 'gönüllüce' bu 'yola' koyulan,
günlük yaşam içinde kişisel/arkadaşlar olarak 'gerekli'
gördüğü/görülen veya 'yapılması gerekir' diye 'önerilen'
her şeyi 'tereddütsüz' yapan ve bazen var olan
arkadaşları/ilişkileri/olayları 'yalnızca' bu 'çerçevede'
değerlendiren birisi olarak, bu 'işleyiş' bana 'doğal' ve
'yeterli' geliyordu.
.....
1976-1977 Öğretim Yılı
başında,İTBF'ne bağlı 2 yıllık Aydın Önlisans Yüksek Okulu
Öğrencileri bizim fakülteye geçiş yaptı (gelen öğrencilerin
ezici çoğunluğu, daha sonraları Adana Cezaevinden kaçarken ölen
İsmail Şahin başta olmak üzere DG'li idiler) ve diğer
fakültelere, Anadolu'nun farklı illerinden yeni yeni 'DG taraftarı'
öğrenciler geldi: Bu geçiş ve bu yeni gelen öğrenci arkadaşlar
ile birlikte bizim fakültede, İnciraltı Öğrenci Yurtlarında
ve Bornova Kampüsünde, DG taraftarları, kelimenin tam anlamıyla
'sıçrama' yaptılar.
.....
1976 yılı yaz aylarında yapılan
bu 'eğitim çalışması' ve akabinde 1976-1977 Öğretim Yılının
başlaması sonrası süreçte, DG dergisinde yazılanlara paralel
olarak ben ve başka bazı kadın-erkek arkadaşlar, okul dışındaki
alanlarda da 'Anti-Faşist Mücadeleyi örgütlemek amacıyla
mahallelere ve diğer alanlara yönelmeye, gidip gelmeye ve oralarda
bazı faaliyetlerde bulunmaya başlamıştık.(İl dışı bazı
yerlere de gönderilenler oldu: Bu çerçevede Manisa'ya giden ve
orada Manisa DEV-GENÇ başkanlığı yapan ve bilahare,12 Eylül
sonrası Emniyet'ten aşağıya atılan ve kanserden dolayı
Almanya'da ölen Ahmet Özdil'i , bu 'il dışı' gidiş sonrası o
gittiği yeri kendine 'yurt' edinen ve hala oralarda yaşamını
sürdüren arkadaşları 'not' etmem gerekiyor.)
Bu yazının konusu çerçevesinde
özetlemek gerekirse, bu mahalle çalışmaları Balçova, Hatay,
Yeşilyurt, Karabağlar, Şirinyer, Buca, Gültepe, Altındağ,
Ballıkuyu, Yeşildere,Yapıcıoğlu, Kahramanlar, Gürçeşme vb.(
Bornova ve Karşıyaka dışında kalan) mahallelerde ben ve bazı
kadın-erkek arkadaşlarca (Örneğin; İsmail Şahin, Ahmet Özdil,
1998 yılında Afyonkarahisar/Dinar ilçesi yakınlarında trafik
kazasında ölen Gülçin İlçi...), bazı yerlerde 'Dernekler' kurdurularak (Balçova'da BAL-DER, Karabağlar'da KARA-DER,
Şirinyer'de ŞİRİN-DER, Gültepe'de GÜL-DER, Altındağ'da
ALTIN-DER..), bazı yerlerde ise ilişkiler kurularak veya
'birliktelikler' oluşturularak, 'Anti-Faşist Mücadeleyi yükseltme
temelinde olmak üzere farklı alanlarda sürdürülmeye
çalışılıyordu (Bu mücadele Hatay ve Karabağlar'da aktif ve
sert bir Anti-Faşist mücadele şeklini alırken, Gültepe'de
'okuma-yazma' kursu, Altındağ'da 'Taş ocağı' ile 'Çimentaşın
'toz'una karşı mücadele, Yeşildere'de 'Heyelan Bölgesi'
çalışmaları biçimine bürünebiliyordu.) Bonova'nın ve
Karşıyaka'nın farklı mahallelerinde ise Bornova Kampüsündeki
bazı kadın-erkek arkadaşlar (Örneğin; 2018 yılında ölen Ali
Suat Eser...) çalışma yürütüyorlardı.(Sevgili İsmail Şahin,
bir dönem Çiğli Tuzla İşletmesinde de çalışma yürütmüştü;
o, her daim her yere ve her 'işe' koşan arkadaşlarımızın
başlıcalarından birisiydi.)
1976-1977 Öğretim Yıl başından
itibaren yaşanan bu 'sıçramanın' doğal sonuçlarından olmak
üzere DG çevresinin okullardaki/okul derneklerindeki/öğrenci
yurtlarındaki ağırlığı artıyor ve bu çerçevede hem İTBF'de
mücadele yükseliyor ve kitleselleşiyor hem de Öğrenci Derneği
ile İnciraltı Öğrenci Yurdu temsilcilik seçimlerini DG
taraftarları kazanıyorlardı. (Bu temsilcilik seçimini kazanan
arkadaşa bu konumu nedeniyle 'Müdür' denilecek ve sonraki süreçte
ve hatta yaşamı boyunca bu namıyla tanınacak ve çağrılacaktı.)
(İzmir'de Çankaya Ülkü
Ocağının burnunun dibindeki-şimdilerde Dokuz Eylül Üniversitesi
Rektörlük binası olan -İTBF'deki Anti-Faşist mücadele ve
ağırlıkla bu okul öğrencilerinin kaldığı, haliyle onların
önderlik ettiği İnciraltı Yurtları'ndaki 'Çadır direnişi ve
ona keza 'İnciraltı Katliamı' başlı başına ele alınması ve
tarihe kayıt olarak not düşülmesi gereken bir mücadele
dönemidir.)
Bu mahalle çalışmalarının
biçimlerinden birisi olarak 1977 Yılı Yerel Seçimlerinde
İzmir'de, Altındağ'da avukat Lütfi Özer ve Gültepe'de Aydın
Erten (ikisi de CHP'den aday olmuştu) desteklenmiş ve seçilmeleri
doğrultusunda etkin bir çalışma yürütülmüştü; her ikisi de
seçimi kazanmış ve sonrası dönemde, DG/DY çizgisi, bu
mahallelerde tarihe 'çizik' atmıştır. (Destansı Gültepe
Direnişinin 'tarihi' yazılmaya başlandığında, bu mahalle
çalışmaları ve bu yerel seçim, 'başlangıç noktası' olarak
ele alınmalıdır.)
(Şu an sayısını
anımsayamadığım 'Devrimci Yol' dergisinin bir sayısında, bu
'yerel seçim' çalışmalarına ve o günkü eksikliklerimize dair
-bir kısmını benim kaleme aldığım- bir değerlendirme yazısı
yayımlanmıştı.)
Yine bu 'sıçramanın' doğal
sonuçlarından olmak üzere 'İDOD' (İzmir Demokratik Ortaöğrenim
Derneği),'DEVRİMCİ İŞÇİ DERNEĞİ' ve 'EGE DEV'GENÇ'
kurulacak, faaliyete geçecek ve bütün bu gelişmeler çerçevesinde
'Fırın İşçileri' ve 'Kapıcılar' örgütlenmeye çalışılacak; haliyle İzmir'de 'taşlar yerinden oynayacak' ve nihayetinde hem
'Anti_Faşist Mücadele'de hem de 'sol içinde' dengeler değişecekti.
(Bu sürecin bir yerinde,
Balçova'da, Halkın Kurtuluşu taraftarlarıyla DG taraftarı
arkadaşların aralarında başlayan bir tartışmanın büyümesi
sonucu başlayan ve bazı arkadaşlarımızın silahla yaralanmasına
ve bütün öğrenci yurtlarının 'kavga alanı' haline gelmesine
yol açan çatışma, İzmir'deki HK etkinliğini geri plana itme ile
sonuçlanmış olsa da yanlıştı: Bu kavgayı, (nesnel olarak)
'özünde' bir 'iktidar kavgası' olsa da, 'Sol içi sorun'
düzleminde değil de, farklı bir düzlemde çözmeye çalışmak ve
çözmek, bugünkü aklımla, kesinlikle savunulacak bir şey değildi
ve bu konuda her iki taraf da ciddi olarak hatalıydı.)
Bu yaşadıklarım, yaptıklarım
ve tanık olduklarım çerçevesinde söyleyebilirim ki:
mahallelerde, okullarda, yurtlarda, iş yerlerinde ve farklı
kesimlerde yürütülen her türlü mücadelede, kurduğumuz veya bir
biçimde yönetime geçtiğimiz/yönetimde etkin olduğumuz
dernekler (ki bazıları farklı 'yasal' nedenlerle kapatılmış ve
yerlerine yenileri kurulmuştu), eğer bu tür örgütlenmeler (faklı
nedenlerle) yok ise DG/DY dergisi görüşünü savunan kişiler veya
kişilerden oluşan 'birliktelikler'den mücadelede öne çıkan
'gönüllü' arkadaşlar 'yönetici/yürütücü/belirleyici'
konumdaydılar; bu kişileri bulan, öne çıkaran, örgütleyen, bu
örgütlenmeleri yaratan veya kazanan ve en önemlisi '
kendiliğinden' veya önerildiğinde 'gönüllü olarak' bunu
kendine 'iş' edinen bazılarımız ise 'örgütleyici' olarak bir
adım öne çıkıyor ve onlar da bir sorun olduğunda 'abi'ye
gidiyorlardı.
Bu mekanizma içerisinde yer alan
'sorumlu' konumundaki kişiler (bazı istisnai durumlar dışında),
büyük ölçüde 'inisiyatif' sahibiydiler ve yazılanlara,
'anlayabildikleri' ve 'yorumlayabildikleri' ölçüde 'uygun' bir
eylemlilik çizgisi izliyorlardı.
Hiç şüphesiz bu yapı ve bu
işleyiş, tamamen, o yaşanan ve yürütülen mücadelenin
gereksinimlerinin sonucu olarak ortaya çıkmış ama mücadele
yükselmeye ve bu yükselmeye bağlı olarak sorunlar ve
gereksinimler artmaya devam edince 'yetersiz' kalmaya başlamış,
böyle her 'yetersiz' kalışında 'çözüm' bulunamadığında 'iç
tartışmalar/sürtüşmeler/kopmalar/bölünmeler vb. yaşanır
olmuştu.
Hiç şüphesiz İzmir, benim
bulunduğum 1978 yılı Kasım ayı'na kadar olan dönemde, diğer
bazı bölgelerle kıyaslandığında, daha 'soft' bir gerçekliğe
sahipti ve 'bizler' de (İzmir'de tepeden tırnağa ön planda
olanlar) bu gerçeklikle 'uyumlu' kişilerdik. Ancak, bu 'soft'
gerçeklikte ortaya çıkan sorunları bile çözmekte 'yetersiz'
bir 'önderlik' söz konusuydu.(Ben, o günlerde, 'orman gür
gözüküyor ama ağaçlar zayıf'' şeklinde formüle ettiğim
görüşümü birçok kez dile getirdiğimi anımsıyorum; bu
çerçevede bazı 'pratik' ve 'teorik' eğitimler yapılmaya
yönelindi ise de 'örgüt' düzleminde 'ciddi' ve 'yeterli' adım
atılamamış, bu yapılanlar ise hem 'geç' kalmış hem de
'yetersiz' olmuştu.)
1978 sonu ve 1979 yılı
başlarında benim, (2018 yılında kanserden ölen) Arslan
Yalçın'ın, (1981 'de İzmir'de öldürülen ) Selim Martin'in ve
başkaca bazı 'ön plandaki' arkadaşların birbiri peşi sıra
(farklı nedenlerle tutuklanarak) cezaevi'ne konulması üzerine, Ege
dışından yeni arkadaşların 'aktarımı' yoluna gidilmiş (idam
edilen Hıdır Aslan dahil) ve İzmir 'yeni bir döneme' evrilmiştir.
09.09.2018/DATÇA
Mehmet Erdal
Mehmet Erdal

Hiç yorum yok :
Yorum Gönder