23 Aralık 2019 Pazartesi

2018.09.08.ÖRGÜT DEDİĞİN NEDİR Kİ (2.Bölüm)

  Hiç yorum yok

     'ÖRGÜT' DEDİĞİN NEDİR Kİ ? (2. Bölüm)
     1976 yılı başlarında ilk kez girdiğim cezaevinde, benden önce cezaevine düşen, başka siyasi hareketlerden başka tutuklular da vardı: Bergama GSB (Genç Sosyalistler Birliği/daha sonraları Genç Sosyal Devrimciler Birliği)'den, Bornova Kampüsünde çıkan öğrenci kavgalarından, TKP/ML-TİKKO davasından vb. pek çok genç insan oradaydı.
     TKP/ML-TİKKO davasından tutuklu olan kişilerden üçü Ermeni kökenli yurttaşımızdı ve bu kişilerden Orhan Bakır, İzmir'de yakalanma biçimi ve etnik kökeni itibariyle basın tarafından manşete taşınarak, tabir-i caizse 'efsane' bir kişi haline getirilmişti. (Bu üç Ermeni kökenli arkadaşlardan diğer ikisinin adı Yervant Tüzün ve Mervan'dı. Orhan Bakır, daha sonraki süreçte arkadaşlarınca cezaevinden kaçırılmış ve nihayetinde Elazığ ili Karakoçan ilçesinde 'bir ihanet/ ihbar' sonucu vurularak öldürülmüştü.)
     Benim cezaevinde kaldığım 3 ay 10 günlük sürede, Ege Üniversitesi Fakültelerindeki ve EGE'nin farklı yerlerindeki 'sağ ve sol kesimden öğrenciler arası çatışmalar' sonucu her gün yeni yeni kişiler tutuklanarak bu cezaevine ve bizim bulunduğumuz koğuşa getiriliyordu.
     Bu tutukluluğum süresince tanık olduğum tartışmalardan ve okuduğum kitaplardan dolayı bilgi dağarcığım biraz gelişmiş ama ben hala 'taraftarı' olduğunu söylediğim 'Devrimci Gençlik' ile ilgili
yeterli bilgiye sahip değildim ve ('benden daha yetkin' oldukları kanısına vardığım) başka siyasetten tutukluların eleştirileri karşısında ise bocalıyor ve 'eziklik' duyuyordum.
     DGM'de yapılan ilk duruşmada, (isimlerini anımsayamadığım) tutuklu diğer iki arkadaş ile birlikte tahliye edilmiştik.
     Tahliye edildikten sonra okuldaki arkadaşların yanına dönmüş ve derginin dağıtıldığı kitabevi'ne gidip gelmeye devam etmiştim; içeride maruz kaldığım sorulardan ve bana yöneltilen eleştirilerden aklımda kalan ve cevaplarını öğrenmem gereken soruları sorup duruyordum; 'abi', yazın İnciraltı Yurtlarında bir eğitim çalışması düşünüldüğünü ve katılacaklarından birisi olarak beni düşündüklerini söyleyince, kabul ettim; böyle bir 'eğitim çalışması' benim için 'çok iyi bir şey' olacaktı.
     Ali Alfatlı'nın 'Tarihle Söyleşiler-1' de de değindiği bu 'eğitim Çalışması'na 10-11 kişi katılmış ve bir ay civarında bir sürede, belli başlı 'temel klasikler' kabul edilen kitapları okumuş ve tartışmaya çalışmıştık. (Bazı geceler afişlemeye, bazı geceler 'Kula Mensucat' işçi grev yerine gidip geliyor ve haliyle uykusuz ama inatla bu çalışmaya katılıyorduk. Bir-iki fire ile bu çalışmayı bitirmiş, 'eğitim çalışması' öncesine göre daha 'bilgili' olmuştuk.)
     Okunan ve tartışılan her şeyi anlamış olduğum söylenemezdi ama bu 'eğitim çalışması' sırasında edindiğim bilgiler, beni, öncesi dönemdeki 'gazı goz anlayan' veya tabiri caizse, siyasi muarızlarımız tarafından (cezaevinde olduğu gibi) yöneltilen eleştiriler karşısında 'mal mal bakan' bir konumdan bir ölçüde de olsun kurtaracak ve okumaya yöneltecekti.
.....
     1976 yılı yaz aylarında yapılan bu 'eğitim çalışması'na farklı fakültelerden ama ağırlıkla, kendisini 'Devrimci Gençlik taraftarı' olarak tanımlayan İTBF ve GHİYO (Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu)'da okuyan öğrenciler katılmıştı.
     1976 yılı yaz aylarında yapılan bu 'eğitim çalışması' sonrasında da DG'ciler, derginin dağıtıldığı kitabevinden gelen dergi sayılarından istedikleri kadar alıyor, okullarında isteyenlere satıyor ve paraları getirip kitabevi'ne teslim ediyorlardı. Eğer dergide yazılanlardan dolayı kafalarında sorular oluşmuş ise bunları 'abi'ye soruyorlar ve aldıkları cevap ölçüsünde 'kafaları netleşiyordu'.
     Ben bu 'öğrenim sürecinin çook başlarında olduğum için, dergide yazılanları anlayabildiğim kadarı ile anlıyor ve soruları, gerektiğinde 'abi'(lere) soruyor, işin doğrusu, daha çok işin 'günlük pratiği' ve bu çerçevede çıkan sorunların cevapları ile ilgileniyordum; benden daha 'yetkin' olduğunu düşündüğüm bazı arkadaşların 'ideolojik-teorik' çerçevede sordukları sorulara ise yeterli cevabı alamadıklarını ve bu çerçevede bazı tartışmaların yaşandığını biliyor ve görüyordum. (Yıllar içinde oluşan 'çoğunluk kanısı'na göre, bu noktada 'EGE' çok 'talihsiz' bir yer olmuştu.)
     İzmir dışına da dergi bu kitabevi üzerinden gönderiliyor ve haliyle 'EGE'deki diğer bölgelerle de benzer bir işleyiş söz konusu oluyordu.
     'Kökleri' taa ortaokul yıllarına kadar dayanan (ilginç isimlerin ve olaylara tanıklığın olduğu bu dönemi belki ileride yazabilirim) ve o gün 'bir DG'li olarak somutlaşan safiyane duygularla 'gönüllüce' bu 'yola' koyulan, günlük yaşam içinde kişisel/arkadaşlar olarak 'gerekli' gördüğü/görülen veya 'yapılması gerekir' diye 'önerilen' her şeyi 'tereddütsüz' yapan ve bazen var olan arkadaşları/ilişkileri/olayları 'yalnızca' bu 'çerçevede' değerlendiren birisi olarak, bu 'işleyiş' bana 'doğal' ve 'yeterli' geliyordu.
.....
     1976-1977 Öğretim Yılı başında,İTBF'ne bağlı 2 yıllık Aydın Önlisans Yüksek Okulu Öğrencileri bizim fakülteye geçiş yaptı (gelen öğrencilerin ezici çoğunluğu, daha sonraları Adana Cezaevinden kaçarken ölen İsmail Şahin başta olmak üzere DG'li idiler) ve diğer fakültelere, Anadolu'nun farklı illerinden yeni yeni 'DG taraftarı' öğrenciler geldi: Bu geçiş ve bu yeni gelen öğrenci arkadaşlar ile birlikte bizim fakültede, İnciraltı Öğrenci Yurtlarında ve Bornova Kampüsünde, DG taraftarları, kelimenin tam anlamıyla 'sıçrama' yaptılar.
.....
     1976 yılı yaz aylarında yapılan bu 'eğitim çalışması' ve akabinde 1976-1977 Öğretim Yılının başlaması sonrası süreçte, DG dergisinde yazılanlara paralel olarak ben ve başka bazı kadın-erkek arkadaşlar, okul dışındaki alanlarda da 'Anti-Faşist Mücadeleyi örgütlemek amacıyla mahallelere ve diğer alanlara yönelmeye, gidip gelmeye ve oralarda bazı faaliyetlerde bulunmaya başlamıştık.(İl dışı bazı yerlere de gönderilenler oldu: Bu çerçevede Manisa'ya giden ve orada Manisa DEV-GENÇ başkanlığı yapan ve bilahare,12 Eylül sonrası Emniyet'ten aşağıya atılan ve kanserden dolayı Almanya'da ölen Ahmet Özdil'i , bu 'il dışı' gidiş sonrası o gittiği yeri kendine 'yurt' edinen ve hala oralarda yaşamını sürdüren arkadaşları 'not' etmem gerekiyor.)
     Bu yazının konusu çerçevesinde özetlemek gerekirse, bu mahalle çalışmaları Balçova, Hatay, Yeşilyurt, Karabağlar, Şirinyer, Buca, Gültepe, Altındağ, Ballıkuyu, Yeşildere,Yapıcıoğlu, Kahramanlar, Gürçeşme vb.( Bornova ve Karşıyaka dışında kalan) mahallelerde ben ve bazı kadın-erkek arkadaşlarca (Örneğin; İsmail Şahin, Ahmet Özdil, 1998 yılında Afyonkarahisar/Dinar ilçesi yakınlarında trafik kazasında ölen Gülçin İlçi...), bazı yerlerde 'Dernekler' kurdurularak (Balçova'da BAL-DER, Karabağlar'da KARA-DER, Şirinyer'de ŞİRİN-DER, Gültepe'de GÜL-DER, Altındağ'da ALTIN-DER..), bazı yerlerde ise ilişkiler kurularak veya 'birliktelikler' oluşturularak, 'Anti-Faşist Mücadeleyi yükseltme temelinde olmak üzere farklı alanlarda sürdürülmeye çalışılıyordu (Bu mücadele Hatay ve Karabağlar'da aktif ve sert bir Anti-Faşist mücadele şeklini alırken, Gültepe'de 'okuma-yazma' kursu, Altındağ'da 'Taş ocağı' ile 'Çimentaşın 'toz'una karşı mücadele, Yeşildere'de 'Heyelan Bölgesi' çalışmaları biçimine bürünebiliyordu.) Bonova'nın ve Karşıyaka'nın farklı mahallelerinde ise Bornova Kampüsündeki bazı kadın-erkek arkadaşlar (Örneğin; 2018 yılında ölen Ali Suat Eser...) çalışma yürütüyorlardı.(Sevgili İsmail Şahin, bir dönem Çiğli Tuzla İşletmesinde de çalışma yürütmüştü; o, her daim her yere ve her 'işe' koşan arkadaşlarımızın başlıcalarından birisiydi.)
     1976-1977 Öğretim Yıl başından itibaren yaşanan bu 'sıçramanın' doğal sonuçlarından olmak üzere DG çevresinin okullardaki/okul derneklerindeki/öğrenci yurtlarındaki ağırlığı artıyor ve bu çerçevede hem İTBF'de mücadele yükseliyor ve kitleselleşiyor hem de Öğrenci Derneği ile İnciraltı Öğrenci Yurdu temsilcilik seçimlerini DG taraftarları kazanıyorlardı. (Bu temsilcilik seçimini kazanan arkadaşa bu konumu nedeniyle 'Müdür' denilecek ve sonraki süreçte ve hatta yaşamı boyunca bu namıyla tanınacak ve çağrılacaktı.)
     (İzmir'de Çankaya Ülkü Ocağının burnunun dibindeki-şimdilerde Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörlük binası olan -İTBF'deki Anti-Faşist mücadele ve ağırlıkla bu okul öğrencilerinin kaldığı, haliyle onların önderlik ettiği İnciraltı Yurtları'ndaki 'Çadır direnişi ve ona keza 'İnciraltı Katliamı' başlı başına ele alınması ve tarihe kayıt olarak not düşülmesi gereken bir mücadele dönemidir.)
Bu mahalle çalışmalarının biçimlerinden birisi olarak 1977 Yılı Yerel Seçimlerinde İzmir'de, Altındağ'da avukat Lütfi Özer ve Gültepe'de Aydın Erten (ikisi de CHP'den aday olmuştu) desteklenmiş ve seçilmeleri doğrultusunda etkin bir çalışma yürütülmüştü; her ikisi de seçimi kazanmış ve sonrası dönemde, DG/DY çizgisi, bu mahallelerde tarihe 'çizik' atmıştır. (Destansı Gültepe Direnişinin 'tarihi' yazılmaya başlandığında, bu mahalle çalışmaları ve bu yerel seçim, 'başlangıç noktası' olarak ele alınmalıdır.)
     (Şu an sayısını anımsayamadığım 'Devrimci Yol' dergisinin bir sayısında, bu 'yerel seçim' çalışmalarına ve o günkü eksikliklerimize dair -bir kısmını benim kaleme aldığım- bir değerlendirme yazısı yayımlanmıştı.)
     Yine bu 'sıçramanın' doğal sonuçlarından olmak üzere 'İDOD' (İzmir Demokratik Ortaöğrenim Derneği),'DEVRİMCİ İŞÇİ DERNEĞİ' ve 'EGE DEV'GENÇ' kurulacak, faaliyete geçecek ve bütün bu gelişmeler çerçevesinde 'Fırın İşçileri' ve 'Kapıcılar' örgütlenmeye çalışılacak; haliyle İzmir'de 'taşlar yerinden oynayacak' ve nihayetinde hem 'Anti_Faşist Mücadele'de hem de 'sol içinde' dengeler değişecekti.
     (Bu sürecin bir yerinde, Balçova'da, Halkın Kurtuluşu taraftarlarıyla DG taraftarı arkadaşların aralarında başlayan bir tartışmanın büyümesi sonucu başlayan ve bazı arkadaşlarımızın silahla yaralanmasına ve bütün öğrenci yurtlarının 'kavga alanı' haline gelmesine yol açan çatışma, İzmir'deki HK etkinliğini geri plana itme ile sonuçlanmış olsa da yanlıştı: Bu kavgayı, (nesnel olarak) 'özünde' bir 'iktidar kavgası' olsa da, 'Sol içi sorun' düzleminde değil de, farklı bir düzlemde çözmeye çalışmak ve çözmek, bugünkü aklımla, kesinlikle savunulacak bir şey değildi ve bu konuda her iki taraf da ciddi olarak hatalıydı.)
     Bu yaşadıklarım, yaptıklarım ve tanık olduklarım çerçevesinde söyleyebilirim ki: mahallelerde, okullarda, yurtlarda, iş yerlerinde ve farklı kesimlerde yürütülen her türlü mücadelede, kurduğumuz veya bir biçimde yönetime geçtiğimiz/yönetimde etkin olduğumuz dernekler (ki bazıları farklı 'yasal' nedenlerle kapatılmış ve yerlerine yenileri kurulmuştu), eğer bu tür örgütlenmeler (faklı nedenlerle) yok ise DG/DY dergisi görüşünü savunan kişiler veya kişilerden oluşan 'birliktelikler'den mücadelede öne çıkan 'gönüllü' arkadaşlar 'yönetici/yürütücü/belirleyici' konumdaydılar; bu kişileri bulan, öne çıkaran, örgütleyen, bu örgütlenmeleri yaratan veya kazanan ve en önemlisi ' kendiliğinden' veya önerildiğinde 'gönüllü olarak' bunu kendine 'iş' edinen bazılarımız ise 'örgütleyici' olarak bir adım öne çıkıyor ve onlar da bir sorun olduğunda 'abi'ye gidiyorlardı.
     Bu mekanizma içerisinde yer alan 'sorumlu' konumundaki kişiler (bazı istisnai durumlar dışında), büyük ölçüde 'inisiyatif' sahibiydiler ve yazılanlara, 'anlayabildikleri' ve 'yorumlayabildikleri' ölçüde 'uygun' bir eylemlilik çizgisi izliyorlardı.
     Hiç şüphesiz bu yapı ve bu işleyiş, tamamen, o yaşanan ve yürütülen mücadelenin gereksinimlerinin sonucu olarak ortaya çıkmış ama mücadele yükselmeye ve bu yükselmeye bağlı olarak sorunlar ve gereksinimler artmaya devam edince 'yetersiz' kalmaya başlamış, böyle her 'yetersiz' kalışında 'çözüm' bulunamadığında 'iç tartışmalar/sürtüşmeler/kopmalar/bölünmeler vb. yaşanır olmuştu.
     Hiç şüphesiz İzmir, benim bulunduğum 1978 yılı Kasım ayı'na kadar olan dönemde, diğer bazı bölgelerle kıyaslandığında, daha 'soft' bir gerçekliğe sahipti ve 'bizler' de (İzmir'de tepeden tırnağa ön planda olanlar) bu gerçeklikle 'uyumlu' kişilerdik. Ancak, bu 'soft' gerçeklikte ortaya çıkan sorunları bile çözmekte 'yetersiz' bir 'önderlik' söz konusuydu.(Ben, o günlerde, 'orman gür gözüküyor ama ağaçlar zayıf'' şeklinde formüle ettiğim görüşümü birçok kez dile getirdiğimi anımsıyorum; bu çerçevede bazı 'pratik' ve 'teorik' eğitimler yapılmaya yönelindi ise de 'örgüt' düzleminde 'ciddi' ve 'yeterli' adım atılamamış, bu yapılanlar ise hem 'geç' kalmış hem de 'yetersiz' olmuştu.)
     1978 sonu ve 1979 yılı başlarında benim, (2018 yılında kanserden ölen) Arslan Yalçın'ın, (1981 'de İzmir'de öldürülen ) Selim Martin'in ve başkaca bazı 'ön plandaki' arkadaşların birbiri peşi sıra (farklı nedenlerle tutuklanarak) cezaevi'ne konulması üzerine, Ege dışından yeni arkadaşların 'aktarımı' yoluna gidilmiş (idam edilen Hıdır Aslan dahil) ve İzmir 'yeni bir döneme' evrilmiştir.
     09.09.2018/DATÇA
     Mehmet Erdal

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder