BAZI (KİŞİSEL) 'MUHASEBE' NOTLARI!
Aydın'da başlayıp Nazilli'de
yenilgi ile sonuçlanan 33 günlük SAG ve o gün, yani SAG'nin
bittiği gün farklı nedenlerle eli mecbur kabul edilen koğuş
düzenlemesi sonrası içinde yaşanılmaya başlanılan nesnel ve
öznel koşulların sonucu, bizim açımızdan hangi yöne, ne zaman
ve nasıl evrileceği öngörülemeyen sancılı bir günlük yaşam
demekti...
“..,
bizim görmediğimiz kadar geziyor. Onun, kültür seviyesinin de
gözden ırak tutulmaması gerektiğini düşünüyorum. Ona da
yazacağım, yani, ileride, keşke küçükken daha çok okusaymışım
diyecek, onun için, şimdiden, daha çok okumalı, büyüdüğünde,
ileri düzeyde bir kültürü olmalı. Ben, bunun eksikliğini
duyanlardan birisiyim... İleride, özellikle Lise ve Üniversite
yıllarında, edineceği kültürün, ona büyük yararı olacak.
Ben, bundan sonra, çocuklarımızın, mutlaka, ilke
olarak, görülebilen koşullar içerisinde, okullarını
bitirmelerini istiyorum. Gerektiğini söylüyorum. Bizler
bitiremedik. Çünkü, koşullar böyle gerektirdi. İnsan, içinde
yaşadığı koşullardan bağımsız davranamaz...
...Dergide
(*) 'Bilinenlerin farklı söylenmesi' başlıklı bir yazı var,
orada, ihtiyat bölümü var. ... olan tartışmalarım aklıma
geldi. Ona da, herkes, birikimini ortaya koymalı ve aldığı
yere, yani yeni kuşaklara ve halka iade etmeli, diyordum.
Daha zamanı var, diyordu... Ne zaman? Burada, bir 'ihtiyatlılık'
var... Ama aynı zamanda, kendine güvenememe de var... Söylenecek
şeylerde, ilk söyleyen olmak, her zaman riskli bir şeydir. Ola ki
yanlış şeyler savunursun... Öyleyse, bekle, herkes söyleyince,
sen de söyle... Halbuki, o an yaptığın, söylenenlerin
tekrarıdır. Söylenenleri tekrar etmek, önemli değil ki...
Dergide beğendiğini
söylediğin yazıda olan, bazı şeylerin, hem de cesurca, ilk kez
söylenmesidir. ... hala bekliyor. Bence, yalnızca söylemde,
dönemin değiştiğinin farkında... Gerçekte, buna uygun
davranmıyor. Milliyet'teki 'Sosyalist Sol Konuşuyor' dizisinde,
İbrahim Sevimli'nin demecinde de, dönemin değiştiğini
kavrayamamak vardı... Hala TİİKP ve TBKP'liler dışlanmalıdır,
diyor. Yani, 10 yıl öncesine takılıp kalmış... Halbuki olumlu
her gelişmeyi görmek ve buna uygun yeni adımlar atmak gerekir.
Atamıyor... Bu bakış açısıyla, somut ve ciddi hiçbir adım
atılmaz ki... Almanya'da olanların, hapishanede yıllardır
yatanlardan farkı olmadığı anlaşılıyor...” (1)(15.1.1989)
“...
Bugünlerde, burası yetenek gösterilerine sahne oluyor. Üç kağıdı
biliyorum, ama yapamıyorum; becerebileceğimi de sanmıyorum...
Seyirci de kalamıyorum, bu kez iyi tepki çekiyorum... Sözlerini
anımsıyorum. Üç maymun hikayesini bilirsin: Görme, duyma ve
konuşma... Olmuyor ki... Ben tez canlı biriyimdir de...Ben,
buyum...Benim gerçeğim, bu... Doğru bildiğini,
düşündüğünü yapacaksın ve söyleyeceksin... Yalnız da
olsan... Bir buçuk yıl
öncesini anımsıyorum ve bir de şimdiyi düşünüyorum...
İnsanlar, ne çok değiştiler. Hayret, vallahi hayret...
...
Öznel durumumuz, daha da berbat devam ediyor. Ne
yapacağımı biliyorum, onun için, pek düşünmüyorum. Kararlı
ve ne yapacağını biliyor olmak, çok iyi oluyor...”
(2)(22.1.1989)
“...
Burada, ... da, bilinenleri değil, daha çok, bilinmeyen yeni şeyler
söylemek gerekir, diyor. İyi de, yepyeni şeyler bulup çıkarmak,
kolay değil ki... her insan, bilinenden hareketle,
bilinmeyeni bilinir kılma doğrultusunda bir adım atar. Önemli
olan da o bir adımdır. Veya, bilinenleri yeniden düzenlemek ve
farklı sonuçlara varmak da önemlidir. Ben
yeni şeyler söyleyeceğim, deyip, kumrular gibi düşünmeye
başlarsa, ne olur ki? Ayrıca, yaptığım, olup bitenden
hareket etmek, doğru olanların devamını önermek, yanlış,
eksik, zaaflı vb. olanların ise terkini istemektir... başka bir
şey değil... Kolektif bir
çalışmayla, daha iyi şeyler elde etmek mümkün; bireysel ve hele
böylesi bir ortamda, daha iyisini başarmak mümkün olmuyor...
Mahmut, yani Mahmut Memduh Uyan, cezaevlerinde üretmek,
kısıtlıdır... diyor. Doğru...” (3)(29.1.1989)
“...'un
mektubunu okumuştun değil mi? Oradaki bir yaklaşıma katılıyorum.
Hani evlilik ile ilgili bölüm vardı ya... Her şeyin
politikaya indirgendiği, politika bitince, evliliklerin de bittiği,
kimlik bunalımına girildiği vb. yollu bölüm. Bunda doğruluk
payı büyük... Biçimciliğin, doğal olarak da ağırlıkta olduğu
bir dönemde, her şeyi mükemmel yapmak mümkün olmadı. Yanlış
veya eksik algılamalar, özün değil, biçimin ön planda olması
vb. Politika ağırlıkta
olmalı, bu doğrudur, ama 'tek' olursa, bunun dışındaki her şey
dışlanırsa, gerçekten, politika bittiğinde, yaşam da duruverir.
Evlilik, bu yönüyle, buna örnek gösterilebilir. Olması gereken,
daha önce de tartışmıştık, evliliği yeniden ve geçmiş
deneyimlerden dersler çıkararak üretmekti... Bizimkiler, normal
evliliklerden farklı ve daha özgür olduklarından, ikinci kez
yeniden üretilmesinin nedenleri de farklı oluyor. Yani, normal
vatandaşın bunalıma giren evliliğinin nedenleri farklıdır.
Yeniden üretmek için de farklı nedenlerden hareket etmek gerekir.
Ama, bizimkiler de eksik olan tamamlanmalı, veya yeniden olması
gereken temellerine oturtulmalı vb... Materyalist
olduğumuzu söylüyorsak, her şeye neden-sonuç ilişkisi açısından
yaklaşmak gerekiyor. ...'un
yazdıkları, bunun güzel bir örneği... Sonuca bakıp,
olayı değerlendirmeye çalışmak, insanı yanılgıya
götürebiliyor. Bir başka deyişle, kişinin rolünü göz ardı
etmeden, bu dönemde olup biten her şeyi, dönemin ve dönemin
koşullarının, dahası önceki sürecin ürünü olarak ele almak
gerekiyor. Kendimizi aldatmamak için gerekiyor... Sanırım, biz, bu
konuda olumlu not alacağız... Kim ne derse desin...
Özal,
parlamentoyu, yine tatile soktu. 12 Eylül Anayasası'nın
çerçevesini belirlediği bu politik düzenin bu işlevsiz
parlamentosunu bile çalıştırmaktan kaçınıyor. Muhalefet bir
sese, böylesine tahammülsüz. Bu, bu iktidarın zayıflığının,
ama aynı zamanda saldırganlaştığının da göstergesidir. Özal,
toplumun politize olmaması için, elinden ne geliyorsa, fütursuzca,
hepsini yapıyor. Şimdilik, kazançlı çıktığı görülüyor.
Ama aslında, yanıltıcı. Demokratik ve toplumsal muhalefetin
örgütsüz, öndersiz ve zayıf oluşunun 'kendisini' kullanıyor.
Var olan burjuva muhalefet partileri edilgen, adeta seyirci; Özal,
bunu biliyor.. Ve dolu dizgin at koşturuyor. Kaderciliğinden gelen
bir cesarete sahip. Ama, her gün daha fazla insanı, yalnızca
muhalefet cephesine itmekle kalmıyor, aynı zamanda, düzenden de
umutlarını kestiriyor. Yerel seçim sonrası taktiği ne olacak,
bakalım...
İnönü
ile girdiği 'küçük Turgut' tartışmasını duydun mu? Adam,
resmen, politikayı, belden aşağı düşürdü...
Seviyesizleştirdi... Burjuva politikacılığının bataklık
olduğunu kanıtladı... En iyi yanıtı, Canver verdi. Küçük
Turgut'u Semra hanımın daha iyi tanıyabileceğini, onunla onun
uğraşması gerektiğini söyledi... Burjuva politikacılığı da
onur duyulacak bir şey değil... Böyle olmasına karşın, neden,
bizler arasında da uygulayıcıları çıkar, anlayamıyorum. Yani,
bilinen-yaşanan geçmiş dönemde, dejenerasyon öyle şeyleri
geliştirdi ki, burjuva politikacılığı, hem de çok iğrenç bir
biçimde, aramızda da yeşertilmeye çalışıldı. Örn: Bütün
devrimci politikacılıkda politikalar esastır. Yani kişinin
savunduklarının tartışması yapılır. Kişiselleştirme olmaz,
yapılmaz... Ama yapılıyor. Adam, söylenenle baş edemeyeceğinden,
boyunla, bıyığınla, kaşınla uğraşıyor. Örneklerinden
anlattıklarım olmuştu. Kişi, kendini, söylediğiyle
ifade eder. Söylenmeyen düşüncenin kıymeti harbiyesi yoktur. Ne
düşünürsen düşün, söylediğin ve yaptığın önemlidir,
esastır. Yani,... bizim bir politika yapma tarzımız vardır. Ondan
vazgeçemeyiz... Ama vazgeçiliyor. Bu geçici dönem kalıcı
olmayacak; unutulacak, unutulmalıdır...” (4)(5.02.1989)
“...Ahlak
diyorum da, TV'deki, bu gece oynayan filmi izledin mi? Ben, daha
önce, videoda izlemiştim. Konusu basitti, ama anlamlıydı...
toplumun ahlaki kurallarını sorguluyordu. Burjuvazinin ve küçük
burjuvazinin bile, bu biçimlerde de olsa, var olan toplumsal ahlaki
değer yargılarını sorguladığı bir ülkede, daha ileri bir
ahlaki değer yargılarının savunucusu olduğunu söyleyen
bizlerin, hala feodal ahlak ve değer yargılarını savunuyor
olmamız, ne kadar abes bir olay...Böylesi şeyleri aşamazsak, hiç
bir şeyi başaramayacağız... ... ile konuşurken, bunların,
içinde yaşanılan koşullara göre değiştiğini anlatmalısın.
Biz geri bir ahlak anlayışı ve toplumsal değer
yargıları değil, ileri bir ahlak anlayışı ve değer yargıları
savunmalıyız. Hiç
şüphesiz, bundan anladığımız, burjuva ahlakı ve değer
yargıları değildir. Ondan öteyedir ve bunu, devingen yaşamın
içinde, gıdım gıdımda olsa, yaratacağız... Kolay olmayacak.
Olmadığı görülüyor. Ama başaracağız... Başarmak zorundayız.
Her konuda olduğu gibi, bu konuda da, oldukça önemli bir birikime
sahibiz...
Halkevi
özgülünde, ama Demokratik kitle örgütleri genelinde, içinde ve
yönetimde homojenliğin veya heterojenliğin olması sorunu, bir-iki
yıldır, oldukça, yeniden, yoğun olarak tartışılıyor. Böylesi
demokratik örgütlenmelerde heterojenlik kaçınılmazdır. Dahası,
zorunludur. Eğer bu örgütler 'demokratik' ve 'kitle' örgütü
olma özelliğine sahipseler, bu örgütlerde, her düşünceden
insan yer alabilmelidir. Yeter ki, örgütün ilkelerini kabul
etsinler. Bu ilkeler ise, tamamen, onun tüzüğüdür, amacıdır,
programıdır...Yönetimde farklı görüşlerden insanların
bulunması ise, zorunluluk değildir. Yönetimde, yani önderlikte
homojenlik, istenendir. Hiç şüphesiz, bunlar, o örgütlenmenin,
demokratik ve kitle örgütlenmesi olduğunu gözden ırak
tutmayacaklardır. Yani bu örgütlerin, bir parti veya aynı
görüşten insanlardan oluşmadığını unutmamak zorundadırlar.
Varsayalım ki, aynı görüşten oluştular, o zaman da, bunun,
ekonomik-demokratik mücadele yürütüp-yönlendirecek bir örgüt
olduğunu unutmamalıdırlar. Sıkça düşülen hata,
yönetimde yer alan aynı görüşten insanların, bu örgütleri,
siyasi örgüt gibi çalıştırma eğilimi içine girmeleridir.
Farklı görüşten insanlara, yaşama hakkı tanımamalarıdır.
Halbuki bu, kısa vadeli bir düşüncenin ürünüdür.
Böylesi örgütler, en geniş halkın, örgütlü olarak
bir arada yer alabilecekleri taban örgütleridir.
Halkı, ayrı ayrı örgütlerde değil, aynı alanda
mücadele yürüten aynı örgütlerde örgütlemek gerekir.
Böylesi örgütlenmelerin kuruluş aşamasında veya farklı
nedenlerden dolayı ileriki aşamalarında da, farklı görüşten
insanların yönetimi oluşturmaları savunulabilir. Ama bu, o somut
koşullardaki bazı nedenlerden dolayıdır. Yoksa, bu 'bu örgütler
zaten ekonomik-demokratik örgütlenmelerdir, herkes aynı şeyi
savunur, öyleyse farklı görüşlerden oluşsun' demek değildir.
Bu, ekonomizmdir. Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır ve bu
önemlidir. Yani,... Halkevi'nin yönetiminde heterojenlik, somut
koşullardaki bazı nedenlerden dolayı mümkün görülebilir.
Yoksa, doğrusu bu olduğundan dolayı değil... (**) Asıl önemlisi,
çok önceleri de yazmıştım; bu örgütler, ayağa
düşürülmemelidir. Yani ciddiyeti ve anlamı olan, halk için
çekim merkezi olabilecek, uğraş veren, halkı aydınlatan vb...
bir örgütlenme niteliği korunmalıdır... Geçmiş yaşanan
deneyimlerden sonra, bunun zorunlu olduğu, öğrenilmiş olmalıdır.
Yaşanan 8 yılın ardından, Akhisar'da meşruluk kazanması, kolay
olmayacaktır. Karınca sabrı gerekecektir... Uzaktan bakıldığında
kaldırımda boş boş oturan, ama yakına varıldığında bıçağını
bileyen bir adam gibi belli belirsiz faaliyet yürütebilecektir.
Dönem, bu... Toplum, yavaş yavaş değişim gösteriyor. Toplumun
bu değişiminden kopuk olmayacak, onun hemen önünde olacaktır.
Yani, hem kendi değişecek, hem de değişime katkıda
bulunacaktır...”(5)(11.02.1989)
09.01.2021/Datça/Mehmet
Erdal
(*)
d. arkadaş
(**) 31 yıl
önce somut bir olaya ilişkin yazdığım bu düşüncelerimi, o
somut olayın gereksinimleri ve o andan önceki süreçte tanık
olduklarım ve yaşadıklarım çerçevesinde yazmıştım. Bugün bu
konuda ekleyeceklerim, şunlardır: Bir örgütün yönetiminde (her
kademede) kimlerin bulunacağına, tartışma götürmeksizin, irade
beyanında bulunabilir konumdaki üyeler karar verir/vermelidir. Bu
örgütlerin farklı yönetim kademelerinde kimlerin bulunacağına,
şu veya bu gerekçe ileri sürülerek, şu veya bu teorik
açıklamalarda bulunularak, üyelerden (hele hele üyelerin
dışından) birilerinin karar vermesi, yaşanılanların da
gösterdiği gibi, doğru değildir. Bu anlamda, ileri sürülen
gerekçe ne olursa olsun, bu örgütlerde delege, yönetim vb.
seçimlerinde, içeriği önceden belirlenmiş (herhangi bir) 'liste' çıkarılarak seçimlere gidilmesi, beklenen
yarardan çok, farklı sorunlara yol açan bir yöntemdir. Seçim
yapılacak göreve aday olan üyelere kişi bazında verilecek
oyların sonucuna bağlı olarak ortaya çıkacak üye iradesi ile o
seçilen kişi/kişiler, o görevi yapmalıdırlar. Böylece, üyeler,
o görevi homojen nitelikli bir ekibin mi yoksa heterojen nitelikli
bir ekibin mi yapması gerektiğine karar vermiş olur; irade
beyanında bulunan ve o göreve seçilen herkes de bu irade beyanına
saygı duyar. Bu, her koşulda olmasını istediğimiz şey ile
yaşadığımızın şeyin aynı ve bir bütün olması, demektir...
(Aydın'da başlayan ve 18 Kasım'da Nazilli'de biten SAG nedeniyle yapılamayan 29 Ekim açık görüşünün yapıldığı 30 Kasım 1988 günü Nazilli 7. Koğuş'ta çekilen fotoğraf.)
(1)
(2)
(3)
(4)
(5)
Gönderen
MEHMET ERDAL