Nazilli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Eylül 2021 Cuma

2021.09.18.CEZAEVİ YAZILARI-70: 'İKTİDAR, KAŞ YAPAYIM DERKEN GÖZ ÇIKARDI'

  Hiç yorum yok
14:02

 

     CEZAEVİ YAZILARI-70: 'İKTİDAR, KAŞ YAPAYIM DERKEN GÖZ ÇIKARDI'

     “... Açık görüşe oldukça istekli gelmeni anlıyorum; dışarıya çıkma umutlarına kendimizi kaptırdıktan sonra daha yıllarca bu koşullarda yaşamaya devam etmek zorunda kalacağımızı anlayınca, konuşacak oldukça çok şeylerimiz vardı. Bu anlamda, bu açık görüş, içeride kalan bizler ve bizlerin eşleri, çocukları, yakınları vb. sizler için çok önemliydi. Bu açık görüşü yapamamak, bu nedenle çok koydu bize... Lanet olsun bu çakallara... Bundan sonra açık görüşleri yapıp-yapamayacağımızı, önümüzdeki anneler günündeki Bakanlığın tavrından anlayacağız. Ben, kesinlikle yapamayız, diyemiyorum; ama, fazlaca da umutlu değilim ve bundan dolayı hiç aklıma da getirmiyorum. Biliyor musun, Yüzyıl'a göre, Malatya, bayram açık görüşünü koğuşlarda yapmış. Diyarbakır'da ise, duyumlarımıza göre, birinci dereceden yakınlar ile yaptırılmış. Sözde, bir tek yerde bile yapılsa, burada da yaptırılacaktı. Şimdi, anımsatınca, kendilerine, telefonda, kesinlikle yaptırmadıklarını söylediklerini söylüyorlar. Bu, doğal. Yani, yaptırdıkları halde 'yaptırmadık' demeleri, doğal; bunu tahmin edebiliyor ve önceleri söylüyorduk...

     Gazeteler, SHP'nin, Anti-terör yasasının çeşitli ve bu arada 'şartlı tahliye' ile ilgili geçici maddeleri için Anayasa Mahkemesi'ne gitmek için son hazırlıkları yapmakta olduğunu ve muhtemelen bu hafta başvurabileceğini yazıyor. Daha önce yazdığım gibi, Anayasa Mahkemesi, özellikle bugün, Parlamento dahil bu düzenden umudunu kesmiş ama aslında bu düzenden, yani temelde burjuva kapitalist düzenden yana olanların bir anlamda 'umudu' durumundadır; bir başka deyişle, Anayasa Mahkemesi, bu düzenin 'Emniyet sibobu'dur. Eğer, Anayasa Mahkemesi, burjuva liberallerinin bile isyan ettiği bu Anti-terör yasasını ve onun 'eşitlik' ilkesini çiğneyen geçici maddelerini iptal ederse, bu insanların düzene-iktidara değil- olan umutlarını ve inançlarını korumalarına yol açar; yok, aksi olursa, o zaman, bu düzenin tüm tahtaları yerinden oynar. İktidara olan güvensizlik, hızla, düzene olan güvensizliğe dönüşür ve bu güvensizliği bir 'erken seçim' falan yok edemez; bu, doğrudan, bugünkü yasal-kurumsal yapının tartışılmasını yoğunlaştırır-yaygınlaştırır ve keskinleştirir. Nasuh abiler(*) , Anayasa Mahkemesindeki tartışmanın 'hukuki' değil 'siyasi' olacağını söylerken, haklılar. Bu yasa hakkında verilecek karar, önemli bir karar olacaktır.

     Yazdığın gibi, Anayasa Mahkemesinden umudu tamamen kesmeyelim; ama, diyorum, iş o noktaya varmadan veya iktidar, her şeyin orada bozulmasını beklemeden, nasıl olsa orada bozulacağını düşünerek; siyasi çıkar elde etmek için ve Irak Kürdistanı'ndaki gelişmeleri düşünerek, önümüzdeki günlerde, bu yasa ile ilgili, yasanın bazı noktalarını düzeltmeye çalışma anlamında ek yasa çıkarabilir mi? Özellikle dün, bazı gazetelerde, bu içerikte haberler ve talepler vardı. Bakanlığın, bu anlamda bir çalışma yaptığı söyleniyor. Hangi noktalar için olduğu yazılmıyor elbette; o, tamamen yoruma tabii oluyor... Yine de, onlar ek bir yasa çıkarsalar ve bununla bazı noktaları düzeltseler de, bu yasa Anayasa Mahkemesine gitmelidir ve bunun için SHP üzerinde somut ve yaygın bir baskı oluşturulmalıdır...

     Pazar, 14.00; Burada kalmışım... Sabah 10'dan önce kalktım. Kahvaltı, gazete falan derken, bu saati bulduk...

     Dünkü Güneş, bugünkü Milliyet... Anti-terör yasasını ve özellikle onun 'şartlı tahliye' bölümündeki 'eşitsizliği' ele almaya devam ediyorlar. Görülebildiği kadarıyla, ANAP, bu yasayı çıkarırken elde etmeyi umduğu şeylerin hiçbirini elde edemedi; kamuoyunda yankılanan, bu yasanın baskıcı niteliği ve faşistleri kollaması oldu. Öyle ki, bir-iki faşistin dışında, bu yasaya itiraz etmeyen kişi kalmadı. Bu da, çok iyi oldu. Öte yandan, bu kez çıkanların bir kısmı, oldukça sorumlu ve duyarlı davranarak, basında, bu konuyu sürekli işlemeye ve sıcak tutmaya çalıştılar. Koşullar da farklı gerçi ya, bu kez çıkanlar, 86'da çıkanlardan daha olumlu bir puan aldılar. Bunu umuyor ve istiyordum...

     Bu iktidar, anlaşılması mümkün olmayan bir aptallıkla, kaş yapayım derken göz çıkardı; puan toplayayım derken, uzun yıllar etkisi ve sonuçları sürecek yeni ve oldukça öfkeli düşmanlıklara yol açtı... Faşistlerle daha çok bütünleşen bir görünüm içine girdi ve oldukça itici oldu... “ (1) (28.4.1992/NAZİLLİ)

     18.09.2021/Datça/Mehmet Erdal

(*) Nasuh Mitap

     (1) 28.4.1991 






Devamını Oku...

12 Mart 2021 Cuma

2021.03.13.CEZAEVİ YAZILARI-46: DEĞİŞİM, SÜREKLİDİR VE SONSUZDUR!

  Hiç yorum yok
13:03

 

     CEZAEVİ YAZILARI-46: DEĞİŞİM, SÜREKLİDİR VE SONSUZDUR!

     “... Okul çağında evlilik, okulu bitirememe üzerinde belirleyici olumsuz etken değildir. Olayları, yaşanılan dönemin koşullarında düşünmek, ele almak ve değerlendirmek gerekiyor. Biz, okumak istemediğimizden değil, okuma olanağı ve koşulları bulamadığımızdan okuyamadık, asıl olarak. 70-80 arası, faşist çetelerle dişe diş yürütülen bir savaş dönemiydi. Biz, faşist katillere karşı savaşmayı görev bildik. Bu görevimizi, başarabildiğimiz ölçüde yerine getirdik. Bunun bir bedeli vardı ve onu ödedik. Kimimiz öldü, kimimiz yaralandı, kimimiz yurt dışına çıkmak zorunda kaldı, kimimiz cezaevlerinde onlarca yıl yatmak zorunda bırakıldı... Biraz daha farklı yaşanamaz mıydı? Elbette yaşanırdı. Ama bunu, o günkü bu nesnel koşulların yanı sıra, bizim öznel durumumuzdan da ayrı düşünmemek gerekir. 80 sonrası ve yine bugün, daha farklı nesnel ve öznel koşullar vardır. Bugün, bence, yüksek öğrenim okuyanlar, okullarını bitirmeye çalışmalılar. Ama, olaylar, yine, onları bizim benzerimiz bir seçenekle karşı karşıya bırakamaz mı? Bırakabilir...” (14.3.1990)(1)

     “...İnönü, bir süredir, tam anlamıyla devlet destekçisi. Daha önce de yazdım: Bizim Sosyal demokratlarımız, dünyanın en rezilleri...Sermayeye yaranmak için, her tür kepazeliği seve seve yapıyor. Biraz önce TV'de bir konuşması vardı, rezillik...Katliamı onaylıyor ve özendiriyor. Muhalefeti böyle olan ve konuşan bir iktidar, neleri yapmaz ki... Şurası iyi ki, sosyal demokratlar, daha iktidar bile olamadan, hızla kendilerini, halk nezdinde yıpratıyorlar...” (22.3.1990)(2)

     “... İlkellik, yüceltilecek, onur duyulacak ve örnek gösterilecek bir tavır değildir. Yaşam, bir bütündür. Yaşam, her konuda mutluluk duymaktır. Sevdiklerini mutluluğa boğmaktır. Mutluluğun duyulacağı konular, sınırlı değildir. Sonsuzdur. İnsan, yalnızca politik bir canlı değildir. Biz, değişmeyi, yozlaşma anlamında anlamamalıyız. Değişme, gelişmedir. Daha tam bir insan olmadır. İnsanların yaş yıl dönümlerini kutlamamaları, marifet değildir. Böylesi olaylar, yalnızca burjuvaziye has da değildir. İnsanlar, mutluluk duyacakları şeyleri çoğaltabilirler. Çoğaltmalıdırlar. Evet, gerçekten, biz epey mesafe aldık... Bazıları, her şeye rağmen, ilkellikte diretiyorlarsa, yapılabilecek bir şey yoktur. Bırakalım, o noktada kalsınlar. Biz, doğru bildiğimizde kararlı adımlarla yürüyelim. O karanfil, seni mutlu etti mi? Bu, benim için ölçüdür. Ben, bunu sürdürmek isterim. Kim ne derse desin. İnsanın kendini eğitmesi, bazı şeyleri bazı nedenlerle bastırması değildir. Eğitim, gereğine inanmadır. Yaş gününü kutlamamanın, dahası günü bilmemenin gereği nedir? Gereksiz olması mı? Neden gereksiz? Bunun yanıtı yok. İleride, devrim olduktan sonra, böylesi şeyleri tarihin çöp tenekesine mi atacağız? Sanmıyorum... Biz, insanlığın yarattığı değerlerden daha ileride olanı istiyor ve savunuyoruz. Elbette, gereksiz olanları ve aşılması gerekenleri geride bırakacağız. Ama, bunlar, nelerdir?

     Sevgilim, haklısın, toplumu değiştirme savı, aynı zamanda kendimizi ve en yakın çevremizi değiştirme savını da içinde taşır. Taşımalıdır. İleride olmayan, dışındakileri ileriye götüremez. Bu konunun yeterince kavranamadığı görülüyor. Feodal bir kişiliği ve değer yargıları olanın, burjuvaziden daha ileride şeyler yaratma savı aldatmacadır. Hiç şüphesiz, önce toplumu değiştirelim anlayışı gibi, önce kendimizi değiştirelim anlayışı da yanlıştır. Bu iki değişim, bir bütündür ve sarmal bir biçimde birbirini etkiler. Ama, öncelik özeldedir. Yani, kişinin kendisindedir. Değişmeye başlayan, değiştirmeye de başlar. Bu hem insani ilişki, hem de birey-toplum düzeyinde böyledir...

     Bir başka şey, değişimin sınırının olmadığıdır. Değişim, sonsuzdur. Biz, yalnızca bu değişimi başlattık ve yaşıyoruz. Nereye kadar? Onu bilebilmek mümkün değildir. Engels ve Marks, 'Alman İdeolojisi'nde (*), ki Devrimci Gençlik de ilk sayıya almış bu sözü, değişimin kendisinin Komünizm olduğunu söylüyor. Şöyle: 'Bize göre Komünizm, ne yaratılması gereken bir durum, ne de gerçeğin kendisine göre düzenlenmek zorunda olacağı bir ülküdür. Biz, bugünkü durumu ortadan kaldıran gerçek harekete, Komünizm diyoruz.' Bugünkü değişimin, bundan yüzlerce yıl sonra nereye varacağını bugünden bilemeyiz. Biz, bilme iddiasında da bulunamayız. Bu, hem insanlar, hem de toplumsal düzeyde böyledir. Bu ahlak, siyaset, toplumsal örgütlenme, cinsellik, dil vb. vb... her konuda geçerlidir. Kim ki, bugünden, şuraya kadar şu olursa iyidir, şu olursa kötüdür diyorsa, o idealisttir. O, var olan toplumsal ölçülerle hareket ediyordur. Komünizm, bugünden bilinen ve topluma zorla dayatılan bir şey değildir. Hani, değişmeyen tek şey değişmedir, denir ya... İşte, doğrusu, budur. İnsan, bugün değişmeyi başlatır. Ve bir süre sonra, bugün düşleyemeyeceği kadar, düşlemekten korktuğu kadar değiştiğini ve değişmeyi daha da istediğini görür. Yani, bugün, değişme karşısında duyulan korku, bizim tavrımız olamaz. Ve bu korkuyu duyan, bizden değildir. O , mevcut toplumdan yanadır. Tutucudur. Önemli olan, bunun gereğine inanmadır. Ve her adımda, daha çok değişmek doğrultusunda kararlı adımlar atmaktır. Özelimizde de, biz, daha da değişeceğiz. Her konuda...Korkmadan. Bugünkü korkularımızı bir kenara atacağız ve yaşayacağız. Yaşayarak, olması gerekenle olmaması gerekeni birbirinden ayıracağız. Olması gerekeni ilerleteceğiz. Bugünkünden daha farklı, ileride ve gelişmiş kişiliklere ulaşacağız. Kimin ne dediğine bakmayacağız. Mevcut toplumdan aldığımız değer yargılarını bir kenara iteceğiz. Değişme, sonsuzdur ve süreklidir, diyeceğiz. Biz, hem teorik düzeyde buna inanacağız, hem de her adımda yaşayacağız. Yani, kafamız açık olacak ve pratikte yaşayacağız...” (21.3.1990)(3) Nazilli

     13.03.2021/Datça/Mehmet Erdal

     (*)


     (1) 14.03.1990

     (2) 22.03.1990
     (3) 21.03.1990 



Devamını Oku...

8 Ocak 2021 Cuma

2021.01.09.CEZAEVİ YAZILARI-37: BAZI (KİŞİSEL) 'MUHASEBE' NOTLARI!

  Hiç yorum yok
13:34

 

     BAZI (KİŞİSEL) 'MUHASEBE' NOTLARI!

     Aydın'da başlayıp Nazilli'de yenilgi ile sonuçlanan 33 günlük SAG ve o gün, yani SAG'nin bittiği gün farklı nedenlerle eli mecbur kabul edilen koğuş düzenlemesi sonrası içinde yaşanılmaya başlanılan nesnel ve öznel koşulların sonucu, bizim açımızdan hangi yöne, ne zaman ve nasıl evrileceği öngörülemeyen sancılı bir günlük yaşam demekti...

     “.., bizim görmediğimiz kadar geziyor. Onun, kültür seviyesinin de gözden ırak tutulmaması gerektiğini düşünüyorum. Ona da yazacağım, yani, ileride, keşke küçükken daha çok okusaymışım diyecek, onun için, şimdiden, daha çok okumalı, büyüdüğünde, ileri düzeyde bir kültürü olmalı. Ben, bunun eksikliğini duyanlardan birisiyim... İleride, özellikle Lise ve Üniversite yıllarında, edineceği kültürün, ona büyük yararı olacak. Ben, bundan sonra, çocuklarımızın, mutlaka, ilke olarak, görülebilen koşullar içerisinde, okullarını bitirmelerini istiyorum. Gerektiğini söylüyorum. Bizler bitiremedik. Çünkü, koşullar böyle gerektirdi. İnsan, içinde yaşadığı koşullardan bağımsız davranamaz...

     ...Dergide (*) 'Bilinenlerin farklı söylenmesi' başlıklı bir yazı var, orada, ihtiyat bölümü var. ... olan tartışmalarım aklıma geldi. Ona da, herkes, birikimini ortaya koymalı ve aldığı yere, yani yeni kuşaklara ve halka iade etmeli, diyordum. Daha zamanı var, diyordu... Ne zaman? Burada, bir 'ihtiyatlılık' var... Ama aynı zamanda, kendine güvenememe de var... Söylenecek şeylerde, ilk söyleyen olmak, her zaman riskli bir şeydir. Ola ki yanlış şeyler savunursun... Öyleyse, bekle, herkes söyleyince, sen de söyle... Halbuki, o an yaptığın, söylenenlerin tekrarıdır. Söylenenleri tekrar etmek, önemli değil ki... Dergide beğendiğini söylediğin yazıda olan, bazı şeylerin, hem de cesurca, ilk kez söylenmesidir. ... hala bekliyor. Bence, yalnızca söylemde, dönemin değiştiğinin farkında... Gerçekte, buna uygun davranmıyor. Milliyet'teki 'Sosyalist Sol Konuşuyor' dizisinde, İbrahim Sevimli'nin demecinde de, dönemin değiştiğini kavrayamamak vardı... Hala TİİKP ve TBKP'liler dışlanmalıdır, diyor. Yani, 10 yıl öncesine takılıp kalmış... Halbuki olumlu her gelişmeyi görmek ve buna uygun yeni adımlar atmak gerekir. Atamıyor... Bu bakış açısıyla, somut ve ciddi hiçbir adım atılmaz ki... Almanya'da olanların, hapishanede yıllardır yatanlardan farkı olmadığı anlaşılıyor...” (1)(15.1.1989)

     “... Bugünlerde, burası yetenek gösterilerine sahne oluyor. Üç kağıdı biliyorum, ama yapamıyorum; becerebileceğimi de sanmıyorum... Seyirci de kalamıyorum, bu kez iyi tepki çekiyorum... Sözlerini anımsıyorum. Üç maymun hikayesini bilirsin: Görme, duyma ve konuşma... Olmuyor ki... Ben tez canlı biriyimdir de...Ben, buyum...Benim gerçeğim, bu... Doğru bildiğini, düşündüğünü yapacaksın ve söyleyeceksin... Yalnız da olsan... Bir buçuk yıl öncesini anımsıyorum ve bir de şimdiyi düşünüyorum... İnsanlar, ne çok değiştiler. Hayret, vallahi hayret...

     ... Öznel durumumuz, daha da berbat devam ediyor. Ne yapacağımı biliyorum, onun için, pek düşünmüyorum. Kararlı ve ne yapacağını biliyor olmak, çok iyi oluyor...” (2)(22.1.1989)

     “... Burada, ... da, bilinenleri değil, daha çok, bilinmeyen yeni şeyler söylemek gerekir, diyor. İyi de, yepyeni şeyler bulup çıkarmak, kolay değil ki... her insan, bilinenden hareketle, bilinmeyeni bilinir kılma doğrultusunda bir adım atar. Önemli olan da o bir adımdır. Veya, bilinenleri yeniden düzenlemek ve farklı sonuçlara varmak da önemlidir. Ben yeni şeyler söyleyeceğim, deyip, kumrular gibi düşünmeye başlarsa, ne olur ki? Ayrıca, yaptığım, olup bitenden hareket etmek, doğru olanların devamını önermek, yanlış, eksik, zaaflı vb. olanların ise terkini istemektir... başka bir şey değil... Kolektif bir çalışmayla, daha iyi şeyler elde etmek mümkün; bireysel ve hele böylesi bir ortamda, daha iyisini başarmak mümkün olmuyor... Mahmut, yani Mahmut Memduh Uyan, cezaevlerinde üretmek, kısıtlıdır... diyor. Doğru...” (3)(29.1.1989)

     “...'un mektubunu okumuştun değil mi? Oradaki bir yaklaşıma katılıyorum. Hani evlilik ile ilgili bölüm vardı ya... Her şeyin politikaya indirgendiği, politika bitince, evliliklerin de bittiği, kimlik bunalımına girildiği vb. yollu bölüm. Bunda doğruluk payı büyük... Biçimciliğin, doğal olarak da ağırlıkta olduğu bir dönemde, her şeyi mükemmel yapmak mümkün olmadı. Yanlış veya eksik algılamalar, özün değil, biçimin ön planda olması vb. Politika ağırlıkta olmalı, bu doğrudur, ama 'tek' olursa, bunun dışındaki her şey dışlanırsa, gerçekten, politika bittiğinde, yaşam da duruverir. Evlilik, bu yönüyle, buna örnek gösterilebilir. Olması gereken, daha önce de tartışmıştık, evliliği yeniden ve geçmiş deneyimlerden dersler çıkararak üretmekti... Bizimkiler, normal evliliklerden farklı ve daha özgür olduklarından, ikinci kez yeniden üretilmesinin nedenleri de farklı oluyor. Yani, normal vatandaşın bunalıma giren evliliğinin nedenleri farklıdır. Yeniden üretmek için de farklı nedenlerden hareket etmek gerekir. Ama, bizimkiler de eksik olan tamamlanmalı, veya yeniden olması gereken temellerine oturtulmalı vb... Materyalist olduğumuzu söylüyorsak, her şeye neden-sonuç ilişkisi açısından yaklaşmak gerekiyor. ...'un yazdıkları, bunun güzel bir örneği... Sonuca bakıp, olayı değerlendirmeye çalışmak, insanı yanılgıya götürebiliyor. Bir başka deyişle, kişinin rolünü göz ardı etmeden, bu dönemde olup biten her şeyi, dönemin ve dönemin koşullarının, dahası önceki sürecin ürünü olarak ele almak gerekiyor. Kendimizi aldatmamak için gerekiyor... Sanırım, biz, bu konuda olumlu not alacağız... Kim ne derse desin...

     Özal, parlamentoyu, yine tatile soktu. 12 Eylül Anayasası'nın çerçevesini belirlediği bu politik düzenin bu işlevsiz parlamentosunu bile çalıştırmaktan kaçınıyor. Muhalefet bir sese, böylesine tahammülsüz. Bu, bu iktidarın zayıflığının, ama aynı zamanda saldırganlaştığının da göstergesidir. Özal, toplumun politize olmaması için, elinden ne geliyorsa, fütursuzca, hepsini yapıyor. Şimdilik, kazançlı çıktığı görülüyor. Ama aslında, yanıltıcı. Demokratik ve toplumsal muhalefetin örgütsüz, öndersiz ve zayıf oluşunun 'kendisini' kullanıyor. Var olan burjuva muhalefet partileri edilgen, adeta seyirci; Özal, bunu biliyor.. Ve dolu dizgin at koşturuyor. Kaderciliğinden gelen bir cesarete sahip. Ama, her gün daha fazla insanı, yalnızca muhalefet cephesine itmekle kalmıyor, aynı zamanda, düzenden de umutlarını kestiriyor. Yerel seçim sonrası taktiği ne olacak, bakalım...

     İnönü ile girdiği 'küçük Turgut' tartışmasını duydun mu? Adam, resmen, politikayı, belden aşağı düşürdü... Seviyesizleştirdi... Burjuva politikacılığının bataklık olduğunu kanıtladı... En iyi yanıtı, Canver verdi. Küçük Turgut'u Semra hanımın daha iyi tanıyabileceğini, onunla onun uğraşması gerektiğini söyledi... Burjuva politikacılığı da onur duyulacak bir şey değil... Böyle olmasına karşın, neden, bizler arasında da uygulayıcıları çıkar, anlayamıyorum. Yani, bilinen-yaşanan geçmiş dönemde, dejenerasyon öyle şeyleri geliştirdi ki, burjuva politikacılığı, hem de çok iğrenç bir biçimde, aramızda da yeşertilmeye çalışıldı. Örn: Bütün devrimci politikacılıkda politikalar esastır. Yani kişinin savunduklarının tartışması yapılır. Kişiselleştirme olmaz, yapılmaz... Ama yapılıyor. Adam, söylenenle baş edemeyeceğinden, boyunla, bıyığınla, kaşınla uğraşıyor. Örneklerinden anlattıklarım olmuştu. Kişi, kendini, söylediğiyle ifade eder. Söylenmeyen düşüncenin kıymeti harbiyesi yoktur. Ne düşünürsen düşün, söylediğin ve yaptığın önemlidir, esastır. Yani,... bizim bir politika yapma tarzımız vardır. Ondan vazgeçemeyiz... Ama vazgeçiliyor. Bu geçici dönem kalıcı olmayacak; unutulacak, unutulmalıdır...” (4)(5.02.1989)

     “...Ahlak diyorum da, TV'deki, bu gece oynayan filmi izledin mi? Ben, daha önce, videoda izlemiştim. Konusu basitti, ama anlamlıydı... toplumun ahlaki kurallarını sorguluyordu. Burjuvazinin ve küçük burjuvazinin bile, bu biçimlerde de olsa, var olan toplumsal ahlaki değer yargılarını sorguladığı bir ülkede, daha ileri bir ahlaki değer yargılarının savunucusu olduğunu söyleyen bizlerin, hala feodal ahlak ve değer yargılarını savunuyor olmamız, ne kadar abes bir olay...Böylesi şeyleri aşamazsak, hiç bir şeyi başaramayacağız... ... ile konuşurken, bunların, içinde yaşanılan koşullara göre değiştiğini anlatmalısın. Biz geri bir ahlak anlayışı ve toplumsal değer yargıları değil, ileri bir ahlak anlayışı ve değer yargıları savunmalıyız. Hiç şüphesiz, bundan anladığımız, burjuva ahlakı ve değer yargıları değildir. Ondan öteyedir ve bunu, devingen yaşamın içinde, gıdım gıdımda olsa, yaratacağız... Kolay olmayacak. Olmadığı görülüyor. Ama başaracağız... Başarmak zorundayız. Her konuda olduğu gibi, bu konuda da, oldukça önemli bir birikime sahibiz...

     Halkevi özgülünde, ama Demokratik kitle örgütleri genelinde, içinde ve yönetimde homojenliğin veya heterojenliğin olması sorunu, bir-iki yıldır, oldukça, yeniden, yoğun olarak tartışılıyor. Böylesi demokratik örgütlenmelerde heterojenlik kaçınılmazdır. Dahası, zorunludur. Eğer bu örgütler 'demokratik' ve 'kitle' örgütü olma özelliğine sahipseler, bu örgütlerde, her düşünceden insan yer alabilmelidir. Yeter ki, örgütün ilkelerini kabul etsinler. Bu ilkeler ise, tamamen, onun tüzüğüdür, amacıdır, programıdır...Yönetimde farklı görüşlerden insanların bulunması ise, zorunluluk değildir. Yönetimde, yani önderlikte homojenlik, istenendir. Hiç şüphesiz, bunlar, o örgütlenmenin, demokratik ve kitle örgütlenmesi olduğunu gözden ırak tutmayacaklardır. Yani bu örgütlerin, bir parti veya aynı görüşten insanlardan oluşmadığını unutmamak zorundadırlar. Varsayalım ki, aynı görüşten oluştular, o zaman da, bunun, ekonomik-demokratik mücadele yürütüp-yönlendirecek bir örgüt olduğunu unutmamalıdırlar. Sıkça düşülen hata, yönetimde yer alan aynı görüşten insanların, bu örgütleri, siyasi örgüt gibi çalıştırma eğilimi içine girmeleridir. Farklı görüşten insanlara, yaşama hakkı tanımamalarıdır. Halbuki bu, kısa vadeli bir düşüncenin ürünüdür. Böylesi örgütler, en geniş halkın, örgütlü olarak bir arada yer alabilecekleri taban örgütleridir. Halkı, ayrı ayrı örgütlerde değil, aynı alanda mücadele yürüten aynı örgütlerde örgütlemek gerekir. Böylesi örgütlenmelerin kuruluş aşamasında veya farklı nedenlerden dolayı ileriki aşamalarında da, farklı görüşten insanların yönetimi oluşturmaları savunulabilir. Ama bu, o somut koşullardaki bazı nedenlerden dolayıdır. Yoksa, bu 'bu örgütler zaten ekonomik-demokratik örgütlenmelerdir, herkes aynı şeyi savunur, öyleyse farklı görüşlerden oluşsun' demek değildir. Bu, ekonomizmdir. Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır ve bu önemlidir. Yani,... Halkevi'nin yönetiminde heterojenlik, somut koşullardaki bazı nedenlerden dolayı mümkün görülebilir. Yoksa, doğrusu bu olduğundan dolayı değil... (**) Asıl önemlisi, çok önceleri de yazmıştım; bu örgütler, ayağa düşürülmemelidir. Yani ciddiyeti ve anlamı olan, halk için çekim merkezi olabilecek, uğraş veren, halkı aydınlatan vb... bir örgütlenme niteliği korunmalıdır... Geçmiş yaşanan deneyimlerden sonra, bunun zorunlu olduğu, öğrenilmiş olmalıdır. Yaşanan 8 yılın ardından, Akhisar'da meşruluk kazanması, kolay olmayacaktır. Karınca sabrı gerekecektir... Uzaktan bakıldığında kaldırımda boş boş oturan, ama yakına varıldığında bıçağını bileyen bir adam gibi belli belirsiz faaliyet yürütebilecektir. Dönem, bu... Toplum, yavaş yavaş değişim gösteriyor. Toplumun bu değişiminden kopuk olmayacak, onun hemen önünde olacaktır. Yani, hem kendi değişecek, hem de değişime katkıda bulunacaktır...”(5)(11.02.1989)

     09.01.2021/Datça/Mehmet Erdal


     (*) d. arkadaş

     (**) 31 yıl önce somut bir olaya ilişkin yazdığım bu düşüncelerimi, o somut olayın gereksinimleri ve o andan önceki süreçte tanık olduklarım ve yaşadıklarım çerçevesinde yazmıştım. Bugün bu konuda ekleyeceklerim, şunlardır: Bir örgütün yönetiminde (her kademede) kimlerin bulunacağına, tartışma götürmeksizin, irade beyanında bulunabilir konumdaki üyeler karar verir/vermelidir. Bu örgütlerin farklı yönetim kademelerinde kimlerin bulunacağına, şu veya bu gerekçe ileri sürülerek, şu veya bu teorik açıklamalarda bulunularak, üyelerden (hele hele üyelerin dışından) birilerinin karar vermesi, yaşanılanların da gösterdiği gibi, doğru değildir. Bu anlamda, ileri sürülen gerekçe ne olursa olsun, bu örgütlerde delege, yönetim vb. seçimlerinde, içeriği önceden belirlenmiş (herhangi bir) 'liste' çıkarılarak seçimlere gidilmesi, beklenen yarardan çok, farklı sorunlara yol açan bir yöntemdir. Seçim yapılacak göreve aday olan üyelere kişi bazında verilecek oyların sonucuna bağlı olarak ortaya çıkacak üye iradesi ile o seçilen kişi/kişiler, o görevi yapmalıdırlar. Böylece, üyeler, o görevi homojen nitelikli bir ekibin mi yoksa heterojen nitelikli bir ekibin mi yapması gerektiğine karar vermiş olur; irade beyanında bulunan ve o göreve seçilen herkes de bu irade beyanına saygı duyar. Bu, her koşulda olmasını istediğimiz şey ile yaşadığımızın şeyin aynı ve bir bütün olması, demektir...

(Aydın'da başlayan ve 18 Kasım'da Nazilli'de biten SAG nedeniyle yapılamayan 29 Ekim açık görüşünün yapıldığı 30 Kasım 1988 günü Nazilli 7. Koğuş'ta çekilen fotoğraf.)

     (1)



     (2)


     (3)

     (4)




     (5)



  

Devamını Oku...