Aydın cezaevi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Eylül 2020 Pazar

2020.09.14.CEZAEVİ YAZILARI-20: PARİS KOMÜNÜNE DAİR (3)

  Hiç yorum yok
21:08

 

     CEZAEVİ YAZILARI-20: PARİS KOMÜNÜNE DAİR! (3)

     (Paris Komünü'nün 117.yıl dönümünde Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevi'nde yapılan çalışmanın üçüncü bölümü)

     “...Komün deneyiminden pek çok ders çıkarmak mümkündür. Kendi ülkelerinde proletarya devrimini başarıya ulaştırmaya çalışan veya sosyalizmin inşa sürecinde olan her devrim hareketinin ve onun saflarında yer alan her devrimcinin, kavganın her aşamasında Komün'den yol gösterici olma anlamında yararlanması hem mümkün hem de kaçınılmazdır. Lenin, Komün için 'Biz Komün'ün omuzları üstünde yükseldik' ve Marx 'Onun ilkeleri ölümsüzdür' diyordu. Marx ve Lenin haklılar. Komün o güne değin yalnızca teorik planda formüle edilen sosyalizmi, ilk kez somut bir olgu haline getirme doğrultusunda atılan dev bir adımdır. Bunun için burjuvazinin Komün'ü ağzına almaması anlaşılır bir şeydir. Ama devrimcilerin Komün'ü kulaktan dolma bilgilerin dışında bilmemeleri ve bu konuda bir eksiklik duyup bu eksikliklerini giderme doğrultusunda bir çaba içerisine girmemeleri düşünülemez.

     Komün'den ders çıkarma konusunda, bizler şanslıyız. Çünkü, bizden önce Marx, Engels ve Lenin gibi bilimsel sosyalizmin kurucuları ve önderlerin Komün'den çıkardıkları dersler ve Komün üzerine yazdıkları vardır. Biz, Komün'ün önemini ilk kavrayanlar, Komün'e ilk dikkati çekenler ve Komün'den ilk dersleri çıkaranlar değiliz. Birey olarak Komün'ün teorideki ve mücadeledeki önemini böylesine derin ve somut ilk fark edenlerimiz var ise de, içinden geldiğimiz DY siyasi hareketimiz için bu yeni değildir.

     Marx, daha Komün günlerinde, Komün'ün önemini ve proletaryanın devrimci sınıf mücadelesi içindeki tarihsel yerini, tıpkı eylemlerinin bilincinde olan Komünarlar gibi ilk kavrayanlardandır. Kugelman'a yazdığı mektuplarda, ki Seçme Eserler'deki ilk mektubun tarihi, 12 Nisan 1871'dir, bunu görmek mümkündür. Daha sonra Lenin, Marks'ın Kugelman'a yazdığı mektuplara atfen şöyle diyecektir: ' Marx...dünyadaki tarihsel devrimci hareketin bir gelişmesini gösteren büyük olaylara katılan bir insanın büyük dikkatiyle gözlemeye başlar.' (Paris Komünü, syf.279)

     Marks'ın içinde yer aldığı Enternasyonal de aynı şekilde düşünmektedir. Nitekim 15 Nisan tarihinde şu hükme varmaktan kaçınmaz: '18 Mart Komün devriminde işçi sınıfının siyaset sahnesine çıkışını selamladık ve bu devrimi, toplumsal bir yeniden kuruluş çağının başlangıcı olarak gördük.' (P. Komünü, syf.45) (a.b.ç.)

     Daha Komün günlerinde '...Hareketin anlam ve yönünü hemen kavrayan Karl Marx, Enternasyonal Genel Kurulu tarafından bu hareketin doğuşunu, anlamını ve önemini bütün dünya proleterlerine açıklamaya davet edilince, gazetelerin verdiği belgelere (ve Marks'ın kişisel ilişkileriyle doğrudan sağladığı bilgilere ve belgelere) dayanarak Fransa'da İç Savaş adı altında tanınan 3. Duyuruyu yazdı. Hem bir savunma hem de bir ağıt niteliği taşıyan ve Genel Kurul önünde ancak 30 Mayıs günü, yani Paris Komünü tarihe karıştıktan sonra okunabilen bu ustaca yorum, sosyalist edebiyatın en sağlam sayfaları arasında yer almaktadır.' (P. Komünü, syf.30-31) (1)

     Devam ediyoruz: '28 Mayıs günü, Komünün son savaşçıları, Belleville yamaçları üzerinde üstün düşman güçlerine yenik düşüyor ve 2 gün sonra, 30 mayıs günü Marx, Genel Konsey önünde, Paris Komünü'nün tarihsel anlamının bir kaç keskin, ama öylesine kavrayışlı ve özellikle bu konuda yazılmış son derece zengin yazının tümünde eşi boşuna aranacak derecede doğru çizgi içinde belirlenmiş bulunduğu bu çalışmayı okuyordu.' (Marx-Engels/Seçme Eserler/Cilt-2,syf. 215)

     Böylece Marx, 'en önemli görev' kabul ettiği Komün'e karşı duyulan kendiliğinden sempatiyi proleter kitlesinin Komün davasını yürütmek ve sonuna kadar ulaştırmak için bilinçli bir isteğe dönüştürecek olan bir teorik inceleme...'yi de yapmış oluyordu. (Biyografi, syf. 550)

     Bizzat olaylar devam ederken böylesi bir inceleme yapabilmek 'gene Marx'a düştü'. Bu olayları, geleceğin eşiğini belirleyen ve yeni bir tarihi çağın kapısını açan olaylar olarak gösteren oydu. Komün'ün ilk tarihçisi ve vakanüvisti Marx, Fransa'daki proleter ihtilalinin tecrübesini geniş kitlelerin önüne getirdi ve proleter savaşçılarının gelecek kuşakları için kayıtlara geçirdi.' (Biyografi, syf. 534)

     Hiç şüphesiz o olanaklarla, olayların üzerinden belli bir zaman geçip her şey ortaya çıkmadan ve üstelik tek başına, Komün'ün tüm yönlerini en ince ayrıntılarına kadar inceleyebilmek mümkün değildir. Bu daha sonraki devrimcilerin ve bilimsel araştırmacıların görevidir. Nitekim Komün günlerinden yıllarca sonra Devlet ve İhtilal'de yalnızca kitabın konusu ile ilgili bölümler üzerinde duran Lenin, bunu şöyle ifade ediyor: 'Marx, yetersiz de olsa Komün tecrübesini Fransa'da İç Savaş adlı eserinde, kılı kırk yararcasına bir tahlilden geçirdi.' (Devlet ve İhtilal, syf.55)

     ***

     M-L devrim tanımını hepimiz biliriz. Konumuzu ilgilendirdiği kadarıyla M-L devrimin en kısa, yalın ve özlü tanımını yapmak istediğimizde, onun politik ve sosyal devrimin bir bütün olarak ele alınması anlamına geldiğini bilir. M. Çayan arkadaştaki şu ünlü tanımı aktarırız: 'Devrim, halkın devrimci girişimi ile-aşağıdan yukarı- mevcut devlet cihazının parçalanarak, politik iktidarın ele geçirilmesi ve bu iktidar aracılığı ile-yukarıdan aşağıya- daha ileri bir üretim tarzının örgütlenmesidir.'(Kesintisiz devrim-1)

     Bu kısa tanımda, mevcut burjuva devletin parçalanması gerektiğinin belirlenmesinden hareketle, bu bölümün başlığı olan (BURJUVA DEVLETİ PARÇALAMALI MI, DEVRİM?) sorusunun yanıtının verildiğini söyleyebiliriz.

     Ama hayır, her şey bu kadar kolay değil.

     Bilimsel sosyalizmin temellerinin atıldığı ilk anlardan itibaren Marksizmin bu tanımı yapıp aynen savunduğunu söylemek mümkün değildir. Yani Marksizmde bir devrim anlayışı vardı ve o devrim anlayışında, bu tanımın pek çok unsuru da vardı; ama 'Mevcut devlet cihazının parçalanması' gereği yoktu.

     Marksist devrim teorisi, bugüne göre bu açıdan, evet bu temel unsur açısından eksikti.

     Marksizm, bilimsel sosyalist teorinin oluşturulduğu ve temellerinin atıldığı ilk anlarda, mevcut iktidarın alaşağı edilerek proletaryanın iktidara gelmesini ve proletarya diktatörlüğünün kurulmasını savunur. Proletarya iktidarı ele geçirdikten sonra, mevcut devleti demokratikleştirecek ve bu devlet aracılığı ile Komünizme ulaşma doğrultusunda istediği ekonomik, siyasal ve toplumsal dönüşümleri gerçekleştirecektir. Engels'in Komünizmin İlkelerinde 'Bu devrim nasıl bir yol izleyecektir?' sorusuna verdiği 'Her şeyden önce bir demokratik yapıyı ve böylelikle de dolaysız ya da dolaylı biçimde proletaryanın siyasal egemenliğini yürürlüğe koyacaktır.' şeklindeki yanıtı, bunu anlatır. Yani Marksist teoriye göre, proletarya iktidara geldiğinde, mevcut devleti aynen korumayı değil, onu demokratikleştirmeyi düşünüyordu. 1848 devrimine kadar Marx'ta egemen olan anlayış buydu.

     Lois Bonaparte'nin 18. Brumaire'de Marx ilk kez, mevcut burjuva devletin parçalanmasına işaret eder. 18 Brumaire'de mevcut devletin parçalanması gerektiğini söylediğini, 12 Nisan 1871 tarihinde, yani Komün günleri yaşanırken, Paris'te Paris proletaryası mevcut devleti parçalayıp yok ettikten sonra, bir başka deyişle, Brumaire'de önerilen teorik önermenin olaylar içinde pratiğe geçerek doğrulanmasından sonra Kugelman'a yazdığı bir mektupta belirtir. Marx şöyle yazar: '18. Brumaire'nin son bölümünde, eğer yeniden okursan göreceğin gibi, Fransa'daki gelecek devrimin girişiminin, şimdiye değin olduğu gibi, artık bürokratik ve askeri makinayı başka ellere geçirtmeye değil ama onu yıkmaya dayanacağını belirtiyorum. Kıta devrimindeki gerçekten halkçı devrimin ilk koşuludur bu. Kahraman Parisli arkadaşlarımızın girişmiş bulundukları şey de, işte budur.' (Marx-Engels/Seçme Eserler/Cilt 1.syf.502)

     Lenin, Marks'ın bu sözlerini Devlet ve İhtilal'de aynen aktararak, Emperyalizm döneminde de geçerliliğini koruduğunu söyler. Şöyle der: 'Bürokratik-askeri aygıtı parçalamak sözü, Maksizmin devrim sonrasında proletaryanın devlet konusundaki görevlerine ilişkin, başlıca dersini özlü bir biçimde dile getirmektedir.' (Devlet ve İhtilal, syf. 51)

     Peki Marx, 18. Brumaire'de bu konuda ne diyordu? 'Bütün siyasal devrimler, bu makineyi kıracakları yerde yetkinleştirmekten başka bir şey yapmadılar. Art arda iktidar uğruna savaşan partiler, bu muazzam devlet yapısını ele geçirmeyi kazananın en birinci ganimeti saydılar.'(Marx-Engels/Seçme Eserler/cilt 1, syf. 574-575)

     Paris Komünü, Marks'ın bu teorik önermesini doğrulayarak, ilk kez, mevcut devleti yetkinleştirmek yerine onu parçalayıp tarihin çöp tenekesine atmayı yeğlıyordu. Marksın deyişiyle '...İşçi sınıfı, mevcut devlet makinesini olduğu gibi almak ve onu kendi amaçları için kullanmakla yetinemezdi.(a.g.e. syf. 260)

     Evet, Komün deneyiminde, Paris proletaryası, Marksist devrim teorisinde yeni bir dönem başlatıyordu: Artık mevcut burjuva devletin parçalanması gerektiği, aksi halde proletaryanın istemlerinin gerçekleştiremeyeceği anlaşılmıştı.

     'Bu tecrübeyi tahlil etmek, ondan taktik dersler çıkarmak, kendi teorisini bu tecrübenin ışığında incelemek' için Komün'ü ele alan Marks'ın, bu incelemesinin sonucunu hesaba katmaması düşünülemezdi. Teorik önerme düzeyinde devletin parçalanması gereğini 1852'de 18. Brumaire'de ortaya koyan Marks'ın, Komünist Manifesto'da bu doğrultuda değişiklik yapmak için neden Komünü beklediği de anlaşılır bir şeydir. Marx, o teorik önermesinin 'Pratik ve gözle görülür bir kanıtını' sağlamak istiyordu. (Biyografi, syf...) Marx-Engels, 24 Haziran 1872'de, Almanca baskıya önsözde, bu doğrultuda değişiklik yapma gereği duydular. Lenin, Marx ve Engels'in Komünist Manifesto'da yaptıkları bu değişikliğin, onların '...bu ana ve temel derse çok büyük bir önem...' verdiklerini gösterdiğini, yazar. (Devlet ve İhtilal, syf. 50)

     Engels, Komünün 20. yıl dönümünde, yani 18 Mart 1891'de yazdığı Fransa'da İç Savaş'ın ön sözünde, aynı konuda şöyle diyordu: 'Komün, işçi sınıfının bir kez iktidara geçtikten sonra eski devlet makinesi ile yönetmeye devam edemeyeceğini, hemen kabul etmek zorunda kaldı; daha yeni elde etmiş bulunduğu kendi öz egemenliğini yeniden yitirmemek için bu işçi sınıfı bir yandan o zamana değin kendisine karşı kullanılmış bulunan eski baskı makinesini ortadan kaldırmalı ama...'(Marx-Engels/Seçme Eserler/ Cilt 2 syf. 224), aması, mevcut devlet aygıtının yerine, yıkıldıktan sonra neyin geçirileceğinin tartışılmasına ilişkindir.

     Lenin'e göre, Marx, halkın gerçek bir halk devriminin ön koşulu olarak mevcut devlet makinesini parçalama görevini, o tarihlerde İngiltere dışındaki kıta Avrupası ile sınırlamıştı ve bunda da o tarihi koşullardan dolayı haklı idiler. Çünkü '...o dönemde İngiltere henüz örnek katıksız Kapitalist ülke olmasına karşın, militarist bir klikten ve büyük ölçüde de bir bürokrasiden yoksundu. Bu nedenle Marx, o dönemde hazır devlet aygıtının parçalanması ön koşulu olmaksızın bir devrimin, hatta bir halk devriminin mümkün göründüğü ve gerçekten de mümkün olduğu İngiltere'yi ayrı tutuyordu.'(Devlet ve İhtilal, syf. 52)

     Böylece proletarya devriminin ön koşul olarak mevcut burjuva devlet aygıtını parçalayıp dağıtmasının ve yok etmesinin, özünde, mevcut burjuva devletin bürokratik ve askeri yapısından kaynaklandığı anlaşılmış oluyordu. Çünkü, bir devlet aygıtının '...en ayırt edici nitelikteki iki kurumu' olan bu kurumların, 'burjuvaziye binlerce bağla bağlı olduğunu' (Devlet ve İhtilal, syf.15) hepimiz biliyoruz. Bu yapının yetkinleştiği ülkede, yetkinleştiği ölçüde, parçalanmanın gerekliliği ve zorunluluğu artar.

     Lenin, Emperyalist dönemin ilk başlarında, bu İngiltere istisnasının da geçersiz olduğunu söyler. Artık dünyanın tüm ülkelerinde mevcut burjuva devlet aygıtı parçalanıp yok edilmelidir. Bu öngörü, Emperyalizmin 3. bunalım dönemi olan bugün kapitalist zincire bağlı tüm ülkelerde bürokratik-askeri devlet aygıtının eriştiği dev boyutlar düşünüldüğünde, çok daha fazla geçerlidir.

     'Parçalama', 'dağıtma', 'yok etme', 'kesip atma' vb... Peki, mevcut devletten hiç bir şey devir alınmayacak mıdır? Marksın yanıtı, olumludur. 'Eski hükumet iktidarının tamamen baskıcı organlarının ortadan kaldırılması gerekmekle birlikte, onun meşru fonksiyonlarının da toplumun üzerinde zirveyi gasp etmiş bir otoriteden çekilip alınarak...'(Biyografi,syf. 551-552)

     Bu noktanın tartışılması gerektiği açıktır. Yani, bizler, bugünkü devletin hangi fonksiyonlarını, devrim sonrası kendi devlet aygıtımızı örgütlerken devralmış olacağız?...

     Aydın/1988” (Devam edecek)

     14.09.2020/Datça

     Mehmet Erdal


     (1)


Devamını Oku...

23 Aralık 2019 Pazartesi

2018.09.04.KİM YOLCU KİMLER YOLLARDA

  Hiç yorum yok
10:01


     KİM YOLCU? KİMLER YOLLARDA?
     1986 yılında (kesin ay ve günü anımsayamıyorum) bizi (bir grup DY davası tutukluyu) Buca Kapalı Cezaevinden alıp ringlere bindirdiler ve yeni yapılan Aydın E Tipi Kapalı Cezaevi'ne sevk ettiler.
     Aydın'da öteden beri açık olan eski bir Kapalı Cezaevi vardı, ancak 'yetersiz' kaldığı için yeni bir cezaevi yapımı yoluna gidilmiş ve bu yeni cezaevi,o zamanların popüler cezaevi modeli olan E Tipinde inşa edilmiş ve biz bu yeni cezaevinin ilk mahkumları olarak oraya sevk edilmiştik.
     Buca Kapalı Cezaevi'ne göre daha küçük koğuşlardan oluşan bu cezaevine biz ilk mahkumlardan sonra ülkenin farklı yerlerinden, örneğin Adana'dan, Erzincan'dan, Ankara'dan, Gaziantep'ten..ve dahi gıyaplarında yapılan yargılamalar sonucu tutuklanmalarına karar verilen ve infaz sürelerini bu cezaevinde tamamlayacak olan farklı siyasi kimliğe sahip, hatta MHP davalarından yargılanıp mahkum olmuş mahkumlar sevk edilmeye devam edildiler.
     İlk başlarda 'Sol' ve 'sağ' mahkumların farklı koğuşlara yerleştirilmesiyle yetinilirken,zaman içerisinde 'Sol' nitelikli mahkumların sayısının artmasına paralel olarak, farklı 'Sol' hareketlerden gelen mahkumların 'gönüllülük' temelinde istedikleri koğuşlarda bir araya gelerek birlikte kalmaları yoluna gidildi.
     Ülkenin farklı illerindeki farklı davalarda yargılanan ve farklı cezaları olan biz DY'cu tutsaklar, karşılıklı iki koğuşta (ki birisinin 'koğuş' statüsünde çatı katı da bulunuyordu ve böylece, gerçekte 3 koğuşta) bir araya gelmiş ve bir ara sayımız 70'lere ulaşmıştı.
     Hem ilk giden kafile olmamız ve doğal olarak 'bir düzen' tutturmamız hem de 'il/yöre' bazında görece daha kalabalık olmamız nedeniyle günlük işlerin yürütülmesinde ve yönetimle, diğer koğuşlardaki farklı siyasi hareketlerden mahkumlarla ilişkilerin sürdürülmesinde EGE'deki davalardan giden bazı arkadaşlar ön planda ve 'belirleyici' konumdaydılar.
     Başlarda bu durum, en azından görünüşte, 'genel kabul' görüyor ve çok ciddi bir tepkiyle karşılaşmıyordu.
     Ancak yıllardır birbirlerinden çok uzak ve kopuk yerlerde yaşayan ve doğal olarak o yaşadıkları yerlerde 'görece' farklı yaşam tarzları ve anlayışlar geliştiren, olaylara ve gidişata ve hatta geleceğe dair farklı yorumlar yapan, farklı tepkiler geliştiren ve hatta farklı beklentiler içerisine giren bizlerin, bütün bu gerçekliği 'yok' kabul eden bir çerçevede yaşamamız ve 'tabiri caizse' kafalarımızı 'kuma gömmemiz' daha fazla mümkün değildi.
Nitekim gelişmeler o yönde oldu ve 'su' fokurdamaya başladı.
*****
     1982 ve 1983 yıllarında Buca ve Şirinyer Askeri Cezaevlerinde (yaşadığım ve tanığı olduğum yıllarda) DY'cular arasında belli bir işleyiş vardı ve bu genel kabul görüyordu; hiç şüphesiz her şey mükemmel ve dışarıdan bakıldığında görüldüğü gibi 'sütliman' da değildi.
     Ama 1984 ve 1985 yıllarında DY'cular içinde (ayrıca ele alınması gereken pek çok nedenin sonucu olarak) mevcut 'iç' ilişkilere ve yönetime dair memnuniyetsizlik dile getirilmeye başlanıyor ve bu memnuniyetsizlikler karşısında da bildik 'dışlama/susturma/baskılama' yoluna gidiliyordu.(1985 ve 1986 yılında bir dönem kaldığım Şirinyer Askeri Cezaevinde Yunanlı Komünistlerin direnişini anlatan KAPETANİOS adlı otobiyografik kitabı okuduğumda 'şok' olmuştum: Örgüt içi yaşamlar ne kadar da çok birbirine benziyordu. Bu kitabı okumalarını, pek çok arkadaşa önerdiğimi anımsıyorum.)
     1986 yılına kadar EGE'de bizler bu çerçevede cezaevleri yaşamımızı devam ettirirken, ülkenin başka cezaevlerinde benzer ve bazı yerlerde de (ÖR:Gaziantep) biraz daha farklı çerçevede (kısmen Yurtdışı kaynaklı 'DY içi' tartışmalardan da etkilenerek) tartışmalar yaşanıyormuş: Bizler, bunların böyle olduğunu, 1986 yılında getirildiğimiz Aydın E Tipi Kapalı Cezaevinde, oraya diğer illerden ve 'dışarıdan' getirilen DY'cu arkadaşlarla yüzleşince öğreniyorduk.
*****
     EGE dışındaki illerden veya 'dışarıdan' gelen bazı arkadaşlar, var olan DY topluluğundaki işleyişi yüksek sesle eleştiriyor, Gaziantep'teki arkadaşlar gibi 'ortak bir yönetim' mekanizması oluşturulmasını ve sorunların 'ortaklaşa' tartışılmasını ve çözüm yöntemlerinin de 'ortaklaşa' üretilmesini/belirlenmesini/kararlaştırılmasını' söylüyorlardı.
     Şahsen benim hislerime tercüman olan (ama pek çok nedenle 'yüksek sesle' dile getiremediğim) bu karşı çıkışlar, tahmin edilebileceği üzere, var olan durumda 'ön planda' olan arkadaşlarca çok şiddetli tepki görüyor ve bunun 'örgüt düşmanlığı', 'Sivil Toplumculuk' vb. hatta 'Tanercilik' olduğu yollu görüşler ileri sürülüyordu.
     (Özünde 'ÖRGÜT/PARTİ ve DEMOKRASİ', bunlar arasındaki ilişki olan bu tartışmayı biz, Aydın Cezaevinde günlerce yaptık; çok da yararlı oldu ama bu yazının konusu bu tartışmaların bir bölümü olduğu için bu konuyu bir başka yazıya bırakıyorum).
     EGE'den gidenler olarak bizler ilk olarak bu cezaevinde ve bu tartışmalar başlayınca (önceden duyan var mıydı ve bu bilgileri kendine mi/kendilerine mi sakladılar bilemiyorum) Yurt dışı kaynaklı GÖÇMEN/TANER , KULECİ ve DEVRİMCİ İŞÇİ tartışmalarını duyduk, bir ölçüde öğrendik ve bilmeden 'TARAF' olduk veya öyle değerlendirildik.
     'Ön planda' olan arkadaşlardan bazıları kendilerini alenen 'DAYICI/DEVRİMCİ İŞÇİ TARAFTARI' olarak lanse etmekten kaçınmıyor ve karşı çıkanlara 'TANERCİ' sıfatlamasında bulunuyorlardı; yine 'ön planda' olan bazı arkadaşlar kendilerine 'KULECİ' diyor ve başlarda yüksek sesle itiraz eden 3 kişiyi (ben, FADIL ÖZTÜRK ve bir başka arkadaşı) 'TANERCİ', diğerlerini ise, onların kendilerine verdikleri 'DAYICI' sıfatlaması ile tanımlıyorlardı.
 Anımsadığım kadarıyla DEVRİMCİ İŞÇİ'nin bir-iki sayısı dışında taraflara dair hiçbir yayının ve yazının girmediği/olmadığı/okunmadığı, haliyle (bu ayrıma dair) sağlıklı hiçbir tartışmanın yapılmadığı cezaevi koşullarında yapılan bu sıfatlamaların herhangi bir değeri ve kalıcılığı yoktu; nitekim sonrası süreçteki gelişmeler de bu doğrultuda oldu.
     Ben, bu 'iç' gelişmeler karşısında (daha donanımlı olabilmek ve var olan sorunla baş edebilmek için) o güne kadar öğrenmeye çalıştığım ve bir yere kadar ilerlediğim İNGİLİZCE okuma ve konuşma çabalarını bıraktım ve ağırlıklı olarak 'KLASİKLERİ' ve bu tartışma konuları çerçevesinde ARNAVUTLUK EMEK PARTİSİ TARİHİ vb. de dahil olmak üzere cezaevinde var olan bütün yayınları elden geçirmeye ve didik didik etmeye yöneldim..
     (Bu tartışmalar, bir biçimde, bir arkadaşımızın yönetiminde çıkarılan 'Duvar Gazetesi'ne de yansıyor ve orada çok ilginç ve bugün okunsa çok gülünecek yazılar yazılıyordu: Acaba o arkadaşımız o yazıları saklıyor ve bir gün bir biçimde yayınlamayı düşünüyor olabilir mi ?)
Bu özet anlatım çerçevesinde gündeme gelen ve başlayan bu tartışmalar, bugünden geriye bakıldığında, 'zamanı gelen' ve tamamen 'ihtiyaçtan' kaynaklanan tartışmalardı: Günlerce sürdü, çok derinlikli bir tartışma oldu ama 'çok çirkin' şeyler de yaşandı ve çok çirkin şeylere de tanık olundu. ( Bu tartışma sürecini bu cezaevinde yaşayan pek çok arkadaşın arasında, bugün var olmaya devam eden 'gerginliklerin' temelinde, bu yaşanan 'çirkin' şeyler yatar.)
     İşte bu tartışmalı günlerde, başlarda, kendisini 'KULECİ' olarak adlandıran ve konumlandırmaya çalışan, akabinde, tartışma sürecinde (KULECİ olmayı öyle sandığı için) 'HAKEM' olmaya çalışan arkadaşımız, tartışmaların aleyhine döndüğünü anladığı an 'BELDEN AŞAĞIYA' vurma yolunu seçti (keza başka bazıları da): Tartışmaları yaşayan bütün arkadaşların tanık olduğu üzere, başka bazı yolların dışında, benim Denizli Cezaevinde 'DY'cu olmadığımı, bıraktığımı' söylediğimi diline pelesenk etme yoluna gitti.
     Finale doğru, tartışmanın (bu yolla) çığırından çıkartılma çabaları karşısında yapılması gereken, bu 'BATAKLIĞA' girmeden tartışmalardan çekilmekti ve öyle de yaptık.
*****
     Ben 14.02.1981 (Cumartesi) günü Uşak ili Ulubey ilçesi Banaz deresi kıyısındaki bir sığınağın, arama faaliyeti yürüten Jandarmalarca, sabaha karşı tespit edilmesi üzerine başlayan çatışmada 2 ölü 5 yaralı arkadaşla birlikte yakalandım.(Bu olayla ilgili olarak ve özellikle ölenlerden Cemil Tıpırdamaz arkadaşımız çerçevesinde İnternet ortamında yalan yanlış şeyler yazılıyor; bu olayı ayrıntılı yazmak veya yazımına katkıda bulunmak şart oldu).
     66 gün süren Emniyet sorgusundan sonra tutuklanarak (Denizlili iki arkadaşla birlikte) Denizli Kapalı Cezaevi'ne konuldum.
     Biz, kuşak olarak Kaypakkaya'yı, Mahir Çayan'ı, Deniz Gezmiş'i, Kızıldere'yi... okumuş, dinlemiş ve de kendimize örnek almıştık. Ama ben (o zamanki değerlendirmelerime göre) örnek alınan bu kişilere ve çıkılan yola, bu yolda benden beklenen tavra yaraşır bir 'tavır' gösterememiş; 'yakalanma' ve 'sorgulanma' sırasında 'zaaflı' davranmıştım. Bence bu, 'DY'cu OLAMAMAK'tı.
     Cezaevi süreci 'yeni bir süreç'ti ve mücadele edilmesi gerekiyordu; pek çok insan bana bakıyor ve benden bazı şeyleri bekliyorlardı; bunun böyle olması da doğaldı.
     Bana göre, bu beklentiyi ben değil, bir başka arkadaş karşılamalıydı; bu kişi veya kişiler, yakalanma anında ve sorgu sürecinde 'en iyi' tavrı gösteren kişi veya kişiler olmalıydı.
     O dönemde bu çerçeveye en uygun arkadaş, Muracalı (Kutlubey'li) Muammer Özdemir'di: Bu arkadaşımız Jandarma ile çatışarak yakalanmıştı.(1986 yılında Buca Cezaevinde iken SİROZ teşhisi konuldu ve bilahare tahliye edildikten sonra vefat etti.)
     Başka bazı arkadaşlarla konuştuk ve ona bu görevi alması gerektiğini söyledim; aldı.
     Teorik olarak yeterli değildi ve bizim, bu konuda kendisine yardımcı olabileceğimizi söyledim;
yardım ettik de.
     1982 Yılı Mart ayında Buca Kapalı Cezaevi'ne sevk edildiğimiz ana kadar o cezaevinde 'DEVRİMCİ MÜCADELE VE MÜCADELE BİÇİMLERİ ÜZERİNE', 'DEVRİM TEORİSİ VE HALK SAVAŞI ÜZERİNE' ile 'ÖRGÜTLENME SORUNU' başlıklı 3 adet çalışma kaleme aldım, bunlarla eğitim çalışmaları yaptık; o cezaevinde (o gün var olan ülke koşullarında 'ilk'lerden sayılabilecek) ciddi bir duruş ve direniş ortaya koyduk.( Bekir Öğretici arkadaşımız, bu dönemi kaleme almaya başladığını söylüyor.)
     O cezaevi ve sonrasında Buca'da, Şirinyer Askeri Cezaevinde, Aydın'da (tartışmalar sonrası 1989 yılında gittiğimiz Nazilli'de) bütün direnişlerde katılımcı ve bazen örgütleyicilerden birisi olarak yer aldım: Buca Cezaevinde 1982 Mart-1986 yılları arasında yapılan eğitim çalışmalarının yazılı materyallerinin bir kısmını kaleme aldım ...ama gelin görün ki, 1988 yılında, bir tartışmada, Lenın'in 'geçici yol arkadaşı' dediği türden bir 'yol' arkadaşı kalkıyor ve çok safiyane niyetlerle söylenmiş (keşke herkes söyleyebilseydi) ve gereği de yerine getirilmiş (keşke herkes gereğini yapabilseydi) bir 'öz eleştiri' niteliğindeki değerlendirmeyi, 'rakibi' gördüğü 'ben'i ekarte etmek amacıyla diline pelesenk ediyordu.
     Ne diyeyim?
*****
     Bence, 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi öncesi dönemde 'aynı YOL'da yürüyorduk; sonrası dönemde 'yollar' ayrılmaya başladı; düzene eklemlenen bazıları dışında herkes birey, grup, çevre, parti vb. olarak kendisi için doğru olduğuna inandığı 'Yol'da yürümeye devam etti.Yürüyor da...
     Ben, bu çerçevede düşünen birisi olarak, kardeşim Musa Erdal (SETTAR) öldüğünde (04.10.2016), onun gazetedeki ölüm ilanına ve yakaya asılan resimlerine 'İNANDIĞI DEVRİMCİ YOL'DA YÜRÜDÜ' yazılmasını istemişimdir ve öyle de yazılmıştır.
     Bugün doğru bildiği 'yol'da birey, grup, çevre, parti vb. olarak yürümeye devam edebilenlere ne mutlu....
     (Not: Bu tartışma sürecinde 'aktif' olarak yer alan arkadaşlara 'bugünden geriye baktığınızda ne düşünüyorsunuz ve bugünkü konumunuzu nasıl açıklıyorsunuz?' diye sormak ve söyleyeceklerini dinlemek çok öğretici olabilir, diye düşünüyorum.)
     05.09.2018 / Datça
     Mehmet Erdal

Devamını Oku...