Devrimci Kurtuluş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Şubat 2022 Cuma

2022.02.26.YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-12: SOL İÇİ SORUNLARI NASIL ÇÖZMELİYİZ (2)

  Hiç yorum yok
13:01

 

     


YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-12: SOL İÇİ SORUNLARI NASIL ÇÖZMELİYİZ? (2)

     Hem 1976 yazında İnciraltı Öğrenci Yurdunda 11-13 kişi ile başlayan ve 9 kişi ile tamamlanan eğitim çalışmasının yapılmış olması hem de 1976-77 öğretim yılı başında, yatay geçiş yoluyla okulumuza (İTBF/İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi) gelen Aydın ve Manisa Ön Lisanslı öğrencilerin büyük çoğunluğunun Devrimci Gençlikçi olmaları nedeniyle, İzmir'de (nitelik ve nicelik yönünden) özgüven duygumuz artmış; Devrimci Gençlik Dergisinde yazılanlar çerçevesinde, mahallelerde yürütülecek anti-faşist mücadeleyi örgütleme görevini önümüze koymuştuk.

     Mahallelere gidip gelmeye ve oralarda örgütlenmenin ilk adımlarını atmaya başlayan, sayısal gücü nedeniyle de İnciraltı Öğrenci Yurdunda ve İTBF'de yürütülen ant-faşist mücadelede ağırlığını koyan Devrimci Gençlik grubunun sola, sosyalizme eğilimli gençlerce “çekim merkezi” olarak görülmeye başlanması, aynı kökten (THKP-C) gelen ve öncesi dönemde İzmir'de/Ege Üniversitesinde (İnciraltı Öğrenci Yurdunda, İTBF'de) sayısal olarak belli bir ağırlığı olan Devrimci Kurtuluştan arkadaşlar ile “Kim Mahirci? Kim geçmişi savunuyor?” tartışmasının yoğunlaşmasına yol açtı.

     1976-77 kışında, muhtemelen 1977 yılının ilk aylarında, İTBF Öğrenci Derneğini yenice taşıdığımız Kemeraltındaki Atılgan İşhanının üst katında, Devrimci Kurtuluştan arkadaşların talebi üzerine, bir tartışma yapılmasına karar verildi; Devrimci Kurtuluştan arkadaşlar, bu tartışmada, Mahir'i/THKP-C'yi kendilerinin savunduğunu kanıtlayabileceklerini ve haliyle, “çekim merkezi” konumunda olmaları nedeniyle sayısı hızla artan Devrimci Gençlik Grubu içinde yer alan bazı (“kafası karışık” dedikleri) arkadaşları etkileyebileceklerini, sanıyorlardı.

     Mahalle çalışmalarım nedeniyle katılamadığım bu tartışma toplantısı polis tarafından basıldı ve o baskında 55 kişi gözaltına alındı. (*)

     Aynı süreçte, bir kez de bir akşam İnciraltı Öğrenci Yurdu'nun kantininin ikinci katında bir araya gelmiştik ve oldukça sert bir tartışma yapmıştık; bu tartışmada, artık yalnızca teorik laflarla yetinmiyor, bir biçimde, sahada yaptıklarımıza dair imalarda bulunarak, hangimizin “Mahir'i/geçmişi” gerçek anlamda savunduğunu birbirimize, asıl olarak da tartışmayı izleyen arkadaşlara kanıtlamaya çalışıyorduk.

     Devrimci Kurtuluştan arkadaşlar ile üçüncü kez karşı karşıya gelmemiz, 1978 yılı ikinci yarısında, muhtemelen Ağustos-Eylül aylarında, Bornova Kampüsü içerisinde bulunan Fen Fakültesinin yakınındaki bir kantinin camına yapıştırdıkları bir duvar gazetesi nedeniyle olmuştu.

     Bornova Öğrenci Yurtlarında kalan ve Bornova Kampüsü içerisindeki farklı fakültelerde okuyan Devrimci Kurtuluştan arkadaşlar, bir gün bir duvar gazetesi hazırlıyor ve kantinin gözle görülür bir yerindeki cama yapıştırıyorlar. Bornova Kampüsündeki Devrimci Gençlikten arkadaşlar, duvar gazetesindeki yazının içeriğinde bizimle ilgili hoşa gitmeyen ifadeler olduğunu görüyorlar ve duvar gazetesini asan Devrimci Kurtuluştan arkadaşlara, bu duvar gazetesini indirmelerini söylüyorlar. Devrimci Kurtuluştan arkadaşlar, hayır, indirmeyeceğiz, diyorlar. Bizim arkadaşlar, o sıralar, Bornova Kampüsünde ve haliyle Bornova Öğrenci Yurdunda hala çok azlar; bir şey yapamıyorlar.

     Bu gelişmelerin duyulması üzerine, o günkü aklımızla, sorun yok, bu sorunu çözeriz, deyip, ertesi gün, sabahın erken saatlerinde, bazı arkadaşlar ile birlikte, duvar gazetesinin asıldığı kantinin yolunu tuttuk. Gücümüzün farkındayız, üstelik 20'li yaşlardayız ama karşımızdaki düşmanımız değil, dahası, aramızda, aynı kökten (Mahir/THKP-C) gelmekten kaynaklanan duygusal bir bağ da var; bu nedenle, biz indirirsek ayıp olur, gelsinler ve kendileri indirsinler duvar gazetesini, deyip, Devrimci Kurtuluştan arkadaşların gelmelerini bekledik. Devrimci Kurtuluştan tanıdığımız bir arkadaş geldi ve kavgasız gürültüsüz, duvar gazetesi indirildi; oradan ayrıldık. İzmir'de, bir daha da Devrimci Kurtuluştan arkadaşlar ile karşı karşıya gelmedik. (**)

     Ama, başka bazı siyasi hareketler ile karşı karşıya gelmelerimiz oldu ve maalesef, onlar ile aramızda var olan sorunları ya da sorun olarak gördüğümüz her ne ise onları, Devrimci Kurtuluştan arkadaşlar ile olduğu gibi tartışarak ya da “güç kullanımına gitmeden” çözmeyi başaramadık.

     (Devam edecek)

     26.02.2022/Datça/Mehmet Erdal


     (*) Basına “Atılgan İşhanı baskını” olarak da yansıyan bu baskın sırasında, yalnızca iki arkadaşımız gözaltına alınmaktan kurtulabilmişti ve bu baskın nedeniyle, bilahare, İTBF Öğrenci Derneğinin yönetimindeki arkadaşlar, derneğin adresinin değişmesini emniyete bildirmemeleri gerekçesiyle “örgüt üyeliğinden” ceza aldılar.

     (**) 1979 yılı başlarında, Buca Bölge Cezaevinde, Devrimci Kurtuluştan arkadaşlar ile küçük bir olay nedeniyle ilişkilerimiz gerildi ama aklı selim davranmasını bildik.

Devamını Oku...

18 Şubat 2022 Cuma

2022.02.19.YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-11: SOL İÇİ SORUNLARI NASIL ÇÖZMELİYİZ? (1)

  Hiç yorum yok
13:01

 

     


YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-11: SOL İÇİ SORUNLARI NASIL ÇÖZMELİYİZ? (1)

     1975-76 kışı, muhtemelen 1976 yılının ilk ayları; İnciraltı Öğrenci Yurduna daha yenice geçmiştim. Bir gün, gündüz vakti, yanılmıyorsam, 8. Blok 105 nolu oda olacak, Devrimci Kurtuluştan (THKP-C/Eylem Birliği) arkadaşlar ile sohbet ediyorduk; birden, içeriye Halkın Kurtuluşundan arkadaşlar girdiler ve odadaki Devrimci Kurtuluştan arkadaşlar ile sert bir biçimde tartışmaya başladılar. Tartışma büyüdü, karşılıklı itiş kakış başladı ve Halkın Kurtuluşundan arkadaşlar odanın dışına doğru kaçıştılar, oda kapısı kapandı ve ben, daha kapının arkasında ayakta iken, pat pat iki el silah sesi duyuldu; oda kapısının diğer tarafından sıkılan iki kurşun, kapıda iki delik açtı.

     Oda içinde yaşanan itiş kakış sırasında Devrimci Kurtuluştan arkadaşlar silah falan mı gösterdiler de Halkın Kurtuluşundan arkadaşlar hızlıca oda dışına çıktılar ve ateş açtılar, yoksa Halkın Kurtuluşundan arkadaşlar Devrimci Kurtuluştan arkadaşlara bir gözdağı mı vermek istediler, bilemiyorum. Her ne ise, silah sıkılması sonrasında, odanın içinde ve balkonunda bulunan bizler ile silah sesleri üzerine balkonun altında toplaşan oldukça kalabalık öğrenci grubu arasında bulunan Halkın Kurtuluşundan arkadaşlar arasında atışma başladı.

     Devrimci Kurtuluştan arkadaşlar ile ayrışmaya başlamıştık ama ben, Devrimci Kurtuluştan bazı arkadaşlar ile hala çok yakın bir ilişki sürdürüyordum; okulumuz öğrencisi bazı Halkın Kurtuluşundan arkadaşlar da bu durumun az çok farkındaydılar.

     Balkonda, biraz şaşkın ve biraz da kızgın bir şekilde, balkon altında toplanan Halkın Kurtuluşundan arkadaşlara bağırıyorum, ne oluyor?, ne yapıyorsunuz?, böyle mi olur hiç?... diye; onlar da bana sesleniyor, tamam, sen onlardan değilsin, diye.

     Atışma bir süre devam ettikten sonra, Devrimci Kurtuluştan arkadaşlar ile Halkın Kurtuluşundan arkadaşlar, ertesi gün Bornova Kampüsünde buluşma ve orada hesaplaşma noktasında ortaklaştılar.

     Sonrasında, balkondakiler içeriye girdi. Balkon altındakiler, dağıldılar.

     Şaşkındım. Olup biteni aklım almıyordu.

     1969-1972 yılları arasında Gökçeada (İmroz) Erkek Öğretmen Okulunda, 1973-74 kışında Diyarbakır Eğitim Enstitüsünde ve 1974-75 kışında Atatürk Üniversitesi İşletme Fakültesinde okurken sağcı-solcu öğrenci ayrımında solcu öğrenciler, İzmir'e yatay geçiş yaptıktan sonra ise var olan sol gençlik gruplarından Devrimci Gençlik Grubu içerisinde yer almaya başlamıştım ama bu kavga, sol içinde tanık olduğum ilk kavgaydı; bu ne iş?, diyordum, kendi kendime.

     Aradan bir-iki gün geçti ve ben, tanıdığım Devrimci Kurtuluştan arkadaşa sordum, sözleşildiği gibi, kavganın ertesi günü Bornova Kampüsünde buluşulup bir hesaplaşmanın yaşanıp yaşanmadığını? Olur mu öyle şey?, dedi; aralarında haberleştikten sonra, bir yerlerde buluşmuşlar ve oturup konuşmuşlar. Sorunu çözmüşler.

     1975-1976 kışında, sol gruplaşmaların başladığı bir süreçte, İzmir'de, sol kesimde, tartışmasız, çoğunluğu oluşturan Halkın Kurtuluşundan arkadaşlar ile kendilerini “Cepheci” (*) olarak adlandıran ve hatırı sayılır bir sayıya sahip olan Devrimci Kurtuluştan arkadaşların aralarında çıkan bu kavganın nedeninin ne olduğuna dair (**) hiç bir şey anımsamıyorum ama, çok değil, bir yıl sonra, bizimle Devrimci Kurtuluştan arkadaşlar arasında başlayan sürtüşmelerin nedenini çok iyi anımsıyorum.

     (Devam edecek)

     19.02.2022/Datça/Mehmet Erdal


     (*)THKP-C çizgisini savunduğunu söyleyenlere verilen ad.

     (**) 12 Mart yenilgisi sonrasında, öncelikle öğrenci gençlik içerisinde yeniden toparlanma süreci içerisine giren sol gruplaşmalar içerisinde kavgaya varan gerilim noktaları, İzmir'de tanık olduklarım çerçevesinde yazıyorum, çok farklı idi: Sovyetler Birliğinin “sosyalist” mi yoksa “sosyal emperyalist” mi ya da nasıl, Örn: “modern revizyonist” mi; 12 Mart'ta yenilen devrimcilerin “küçük burjuva anarşistleri” ve “maceracılar” mı yoksa “ihtilalciler” ve “gerçek devrimciler” mi; okullar başta olmak üzere yaşamın devam ettiği her yerde yürütülen anti-faşist mücadelede yer alanların “goşistler”mi yoksa “devrimciler” mi olduğu... gibi. Elbette, böylesi ideolojik ve siyasi nitelikli ayırım noktaları dışında gerçekte bu niteliklerde olmayan ama bu kılıflara büründürülmüş pek çok başka neden de söz konusu idi.



Devamını Oku...

7 Ocak 2022 Cuma

2022.01.08.YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-5: AĞABEYLER VE ABLALAR (2)

  Hiç yorum yok
13:06

      


YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-5: AĞABEYLER VE ABLALAR (2)

     Devrimci Gençlik Dergisi'nin yayınlanmaya başlaması ve bir süre sonra da okulumuzda uzun süredir devam eden boykotun bitirilip-bitirilmemesi gerektiği doğrultusunda yapılan oylamada farklı oy kullanılması nedeniyle, “geri cepheci” olarak adlandırılan bizler arasında “ayrılık” olduğunu, önceki bölümlerde yazmıştım.

     Bu ayrılıktan bir süre sonra kendilerini THKP-C/Eylem Birliği olarak adlandıracak arkadaşlarımıza göre, Devrimci Gençlik Dergisi'ni çıkaranlar, gerçekte, THKP-C/Mahir Çayan çizgisini savunmuyorlardı. Mahir, bizim gibi yeni-sömürge bir ülkede dergi etrafında örgütlenmeyi yanlış buluyordu. Bu örgütlenme biçimi, devrimin Sovyetik bir ayaklanma yoluyla gerçekleştirilebileceği öngörülen gelişmiş kapitalist ülkelerde geçerliydi. Bu nedenle, Devrimci Gençlik Dergisi'nin yayınlanmasını ve haliyle dergide yazılanları doğru bulmuyorlardı...

     Devrimci Gençlik Dergisi'nin İzmir'de dağıtımını üstlenen “abi”ye ve ona yardım eden, benden daha bilgili bazı arkadaşlara göre ise (ki sayıları çok fazla değildi, anca bir elin parmağı kadardı), 12 Mart öncesi, yani Mahir Çayan ve arkadaşlarının mücadele ettiği koşullar büyük ölçüde değişmişti; içinde yaşadığımız koşullarda, faşizm, yukarıdan aşağıya, bütün ülkeyi işgal etmek istiyordu. Bu yaşanan gerçeklikte, okuduğumuz okullar başta olmak üzere, faşizmin saldırılarına karşı aktif bir karşı koyuşu/direnişi örgütlemeliydik. Biz, Devrimci Gençlik Dergisi etrafında örgütlenmiyorduk; dergi, görüşlerimizin bilinmesini ve öğrenilmesini sağlamak amacıyla çıkartılıyordu. Böyle bir yayın olmadan, savunduğumuz görüşler, örgütlemeye çalıştığımız gençler ve halkımız tarafından nasıl bilinecek ve öğrenilecekti? Dergiye eleştiri yönelten arkadaşlar, Marksizmi ve Mahir'i anlamıyor, şekli düzeyde algılıyor ve savunuyorlardı. THKP-C/Mahir'i şekli düzeyde taklit etmeye çalışmak, THKP-C/Mahir'i savunmak demek değildi; yanlıştı. (1)

     Bu satırları yazarken mütevazilik yaptığımı filan düşünmeyin; gerçekten de, o günlerde, başka konularda yapılan “sol içi” tartışmalar da olduğu gibi “geri cephe” içi bu tartışmalardan da çok fazlaca bir şey anlamıyordum. Benim için önemli olan, okulumdaki faşist saldırılar karşısında ne yapılacağı ve bu faşist saldırıların nasıl püskürtüleceği idi. Bu nedenle, Devrimci Gençlik Dergisi'nde yazılan yazılardan okuduklarımdan anlayabildiklerim ve Devrimci Gençlik Dergisi'ni savunan arkadaşlarımın anlattıkları bana daha sıcak geliyordu; soyut, değil, somut, günlük yaşamımıza dair şeylerden bahsediyorlardı. Yapılması gerekenlere dair önerilerde bulunuyorlar ve yol gösteriyorlardı. Haliyle, okulumuzdaki anti-faşist mücadelede omuz omuza mücadele ettiğim “geri cepheci” diğer arkadaşlarımın “Devrimci Gençlik, geçmişi savunmuyor” eleştirilerinin benim kendimi Devrimci Gençlikçi olarak tanımlamam ve dergide yazılanları savunmam noktasındaki etkisi sıfırdı. Biz, Devrimci Gençlikçiler, dergide yazılanları yaşama geçirmeye çalışıyor ve yaşama geçirdiklerimizi de savunuyorduk; bana göre, bu, hem devrimcilik hem de Mahir'i savunmaktı. Benim açımdan, olay, bu kadar basit idi.

     1975-76 Kışından söz ediyoruz; Devrimci Gençlik Dergisi'ni kimlerin çıkardığını, çıkaranlar içerisinde adı/sanı bilinen ve benim “abi” ve “abla” dediğim o DEV-GENÇLİLER'den kimlerin bulunduğunu bilmiyordum. Okuduklarımdan anladığım kadarıyla AYÖD (Ankara Yüksek Öğrenim Derneği), İYÖD (İstanbul Yüksek Öğrenim Derneği) ve EYÖD (Erzurum Yüksek Öğrenim Derneği) yönetimleri Devrimci Gençlik Dergisi çizgisini savunuyorlardı. Ortalıkta, bir “muhalefet” sözü dolaşıyordu ve bununla Halkın Kurtuluşu grubu kastediliyordu. İyi de, İzmir'de, Halkın Kurtuluşçuları, üniversite öğrenci kesiminde tartışılmaz bir üstünlüğe sahiptiler; bu durumda, onlar değil, olsa olsa biz “muhalefet” olarak anılabilirdik. Peki, neden onlara “muhalefet” deniyordu? Bilmiyordum. (2)

     Aramızdaki konuşmalarda, bazen, Niğde'de yatan ve “geri cephe” içerisinde olduğu söylenen Ertuğrul Kürkçü'nün adı geçiyordu ya da o günden bugüne benim aklımda kalan onun adıdır; söylenenlere göre, Ertuğrul Kürkçü, kendisinin hangi grup içerisinde yer aldığına dair tavrını net olarak belirlememişti, ama, KSD'ye (Kurtuluş Sosyalist Dergi) yakın duruyordu.

     O günlerde, savunmaya çalıştığım Devrimci Gençlik Dergisi'ni çıkaranların arasında, adı sanı duyulmuş bir DEV-GENÇLİ “abi”nin ve/veya “abla”nın olmasının benim ve bizim konumumuzu daha kolay savunulabilir hale getireceğini, hiç düşünmedim, diyemem.

     Ama, yoktu işte! (3)

     (Devam edecek)

     08.01.2022/Datça/Mehmet Erdal


     1- İnciraltı Yurdunda kaldığım günlerde, bazı günler, sabahleyin uyandığımızda, kapıların altından atılmış bildiriler bulurduk. THKP-C/Eylem Birliği imzalı teksirle basılmış bu bildirilerde, o gece ya da bir-iki gece öncesinde İzmir'in farklı yerlerinde bombalanmış ya da silahlı saldırılar düzenlenmiş yerlerin adları yazılı olurdu. Aynı bildirilerin, Bornova Kampüsü içindeki yurtların odalarının kapı altlarından da atıldığını duyardık.

     Yazılı bir kanıt gösterememem ama kanımca bu arkadaşlar bu yaptıkları eylemlerin “silahlı propaganda” olduğunu düşünüyorlar ve bizi, bu eylemlerinden haberdar ediyorlardı.

     Peki, bu arkadaşların, bu eylemleri gerçekleştirdikleri mahallelerde, iş yerlerinde... herhangi bir örgütlenmeleri var mıydı? Hayır!

     THKP-C/Eylem Birliği'nden arkadaşların, bugün, İzmir'e dair anlatabilecekleri herhangi bir öyküleri yoktur.

     2- Halkın Kurtuluşçularına “muhalefet” denilmesinin nedeninin, AYÖD seçimlerinden dolayı olduğunu, nice zaman sonra öğrendim.

     3- Derginin İzmir dağıtımını üstlenen “abi”nin ve belki başka bazı arkadaşların da, o günlerde, Devrimci Gençlik Dergisi'ni çıkaranların içerisinde Nasuh Mitap, Oğuzhan Müftüoğlu, Ali Başpınar... gibi bir biçimde DEV-GENÇ içerisinde yer almış “abiler”in olduğunu bilmediklerini, iddia edemem. Ben, bu isimlerin ve hatta başka isimlerin de Devrimci Gençlik Dergisi'ni çıkaranlar içerisinde olduğunu, epey bir süre sonra öğrendim. Dahası, Devrimci Gençlik Dergisi çıkmadan önceki süreçte, Ankara'da, “geri cepheciler” içinde bir çok tartışmanın olduğunu, bu tartışmalar sürecinde bazı arkadaşlarımızın, kendilerini “Nasuhçu” olarak tanımladıklarını, yıllar ve yıllar sonra, kısmen Nasuh abinin cenazesinde yapılan konuşmalardan, ayrıntılı olarak ise “Tarihle Söyleşiler 1,2,3” te anlatılanlardan öğrendim.

     Ankara dışından bir yerden mücadeleye katılmış olmamın sonucu olsa gerek, Devrimci Gençlik çevresi içerisine, doğrudan “Devrimci Gençlikçi” olarak katıldım ve sonrasında, Devrimci Yolcu oldum. 

Devamını Oku...

23 Aralık 2019 Pazartesi

2018.09.07.ÖRGÜT DEDİĞİN NEDİR Kİ (1.bölüm)

  Hiç yorum yok
10:03


     'ÖRGÜT' DEDİĞİN NEDİR Kİ? (1.Bölüm)
     1974-1975 Öğretim Yılı başında, 512 toplam puanla kazandığım Atatürk Üniversitesi İşletme Fakültesine kayıt yaptırmıştım. (Neden burası ve hele bu puanla? sorusunun ilginç öyküsünü belki ileride yazabilirim.)
     O yıllarda Erzurum ve Atatürk Üniversitesi, MHP'lilerin etkin olduğu ama bu kesimin dışındaki öğrencilerin de görece okula gidip gelebildiği, yurtlarda kalabildiği ve bir ölçüde nefes alabildiği bir yer olarak tanımlanabilirdi.
     Üniversitedeki Ülkücü öğrencileri, Üniversitenin Kütüphanesinde memur olarak çalışan ve Doğu'nun Başbuğu olarak tanımlanan Yılma Durak'ın yönetip yönlendirdiği söyleniyordu.( Merak duygusuyla bu kütüphaneye gittiğimi ve -hiç kimseye soramadığım için- göremeden çıktığımı anımsıyorum.)
     Ben, okul açıldığında, üniversitenin 'yurt' olarak o yıl hizmete açtığı ( ve bilahare, sonraki dönemde Araştırma Hastanesi olarak kullanılacak olan) binada kalmaya başlamıştım.
     Ülkücü olmayıp da benim kaldığım binada veya eskiden beri 'yurt' olarak kullanılan diğer (eski) binalarda kalan başka öğrenciler de vardı ve ben gün geçtikçe,hem fakültemdeki hem de üniversitenin diğer fakültelerindeki sol veya kendini 'ülkücü değilim' diye tanımlayan bu arkadaşlarla tanışıyordum. (Ziraat ve Edebiyat Fakültelerindeki tanışmalar, şu an isimlerini anımsayamasam da, hala belleğimdedir): Her yeni tanışma bana moral ve güç veriyordu.
     Şimdi ayrıntısını hatırlayamadığım (ve haliyle bugünden geriye baktığımda sorgulayamadığım) bazı 'boykot' girişimleri, özellikle Ziraat Fakültesindeki 'solcu – ülkücü' öğrenciler arası fakülte kantininde çıkan kavgalar vb. şu an çok ayrıntılı anımsayamadığım gelişmelerle birlikte kaldığım 'yurt'ta benim için yaşanmaz bir ortam oluşmuş ve ben de bazı tanıdık/dost öğrencilerin kaldığı bir otele taşınmaya karar vermiştim.
     Aklımda ' Otel Aras' olarak kalan bu otelde, farklı fakültelerden başka öğrenci arkadaşlar da vardı.
Şehir içinde, benzeri nedenlerle yurtlardan ayrılan veya yurtlara hiç kayıt yaptırmayan öğrenciler de bulunuyordu: Dadaş sineması karşısından aşağıya doğru inen Mumcu caddesi girişindeki köşe bina olan Güney Apartmanı, Üniversite Kampüsü girişi'ne yakın bir yerde ve o zamanlar MSP'nden parlamentoda bulunan bir milletvekiline ait bir daire ve şu an adlarını anımsayamadığım bazı oteller
bunlara örnek olarak söylenebilir.
     Anımsadığım kadarıyla, o kış Erzurum'a gelen CHP Genel Başkanı olan Ecevit 'i karşılamaya gitmiş ve sonrası dönüşte, Atatürk Heykelinin bulunduğu meydandan şehrin ana caddesine girip yürümeye başladıktan sonra, yüzlerce kişinin önceden gelip toplanarak kurduğu tuzağa düşmüş ve sokak araları dahil taşlı-sopalı saldırıya maruz kalmıştık; bu benim yaşamımda tanık ve maruz kaldığım ilk toplu linç girişimiydi: Koşarak otelime geldiğimde, nefes nefese olduğumu gören ve bizden daha yaşlı bir arkadaşın 'Ne oldu?' sorusuna 'provokasyon bu' dediğimi unutamıyorum.
     Aynı kış, Erzurum'da, Atatürk Heykelinin bulunduğu meydandaki kültür merkezinde (adı aklımda değil) 'ALPAGUT OLAYI' adlı tiyatro gösterisini engellemek isteyen Erzurum'un bütün gericileri binlere varan sayıda meydanı doldurmuş ve gösteriyi izlemeye gelenleri linç etmeye çalışıyorlardı; benim de dahil olduğum çok az sayıdaki kişi içeriye girmeyi başarabilmiş ama ne gösteri başlayabilmiş ve ne de (dışarıdaki kalabalık nedeniyle) dışarıya çıkabilmiş, içeride hapsolup kalmıştık. Akşamın ilerleyen saatlerinde polis kontrolünde arabalara bindirilerek şehrin farklı kesimlerinde bırakılarak evlerimize veya kaldığımız otellere gidebilmiştik.
     Böyle bir havanın solunduğu Erzurum'da, bizler, akşamları, eğer kaldığımız yerlerden dışarıya çıkarsak, çoğunlukla CHP lokaline gidiyor, çay içiyor, konuşuyor ve bir ölçüde de olsa o gün Erzurum'un farklı yerlerinde olup bitenleri birbirimize aktarabiliyorduk.
     Evet, yanılmıyorsam, o kış dönemi, bazı arkadaşlar EYÖD (Erzurum Yüksek Öğrenim Derneği) adı altında örgütlenme yoluna gitmişler ve bilahare ben, bazı arkadaşlar aracılığıyla bu girişimden haberdar olmuştum.
     Bu koşullarda böyle bir girişim bana 'iyi' görünmüş ve dernek binasına gidip gelmeye başlamıştım.
     Yaşamımdaki ilk 'Dernek/aynı anlama gelmek üzere Örgüt', bu EYÖD idi.
     O günlerde, Demokratik bir Kitle Örgütü'nün ne olduğu, nasıl kurulduğu, program-tüzük vb. ne işe yaradığı, nasıl üye olunduğu, üyenin ne iş yaptığı vb. bu çerçevedeki bütün konularda kelimenin gerçek anlamında 'zırcahil' birisiydim. (Önceki yıl olan 1973-1974 öğretim yılında Diyarbakır Eğitim Enstitüsü Sosyal Bilgiler öğrencisi idim ve okuldaki Anti-Faşist gruplaşma ve mücadelenin içerisinde yer almıştım ama herhangi bir derneğimiz veya adını anabileceğim bir örgütümüz olmamıştı.)
     Bazı toplantılarda bazı kişiler (simaen ve isimce tanıdık/tanımadık) Aziz Nesin'den bile alıntılar yaparak konuşuyor ve ben zerrece bir şey anlamıyordum.
     Bana, bu koşullarda böyle bir araya geliş 'çok iyi bir olay' olarak görünüyordu ve haliyle, bence bu derneğe üye olmak ve onun çatısı altında toplanmak gerekiyordu.
     Yalnızca o öğrenim döneminde kaldığım Erzurum'da, bu derneğe ilişkin, çok daha farklı bir şeyleri anımsayamıyorum
     Aklımda kalan isimler ise EYÖD başkanı olan ve daha sonraki süreçlerde DY'un DABK (Doğu Anadolu Bölge Komitesi) sorumlusu olarak aranacak, yakalanacak, itirafçı olduğu ve sonrasında 'sırra kadem bastığı' duyumları alınacak olan Naci Yalman, Erzurum'un orta yerinde öldürülen Mahmut Yıldırım, bir faşisti öldürdüğü gerekçesiyle uzun yıllar içeride yatan (Zonguldaklı) Muhammet ve şu an hala görüştüğüm veya görüşemediğim ama bir biçimde 'evet tanıyorum' diyebileceğim bazı arkadaşlardır.
     O kış dönemi babam vefat etmiş (öğrenci kredisi alıyordum ve gerektiğinde aileden birisi de yardım ediyordu ama) ve ben 'istemeyerek' geldiğim buradan, babamın ölümünü de bahane ederek (başka bazı 'özel' nedenlerimin de etkisiyle) İzmir'deki Ege Üniversitesi İTBF (İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi)'ye nakil olma düşüncesini gerçekleştirmeye karar vermiştim.
....
     Erzurum'daki fakültede okuyup da benim gibi 1975 Yaz aylarında İTBF'ye nakil başvurusunda bulunan 7(veya 8) kişinin başvurularının Fakülte Yönetimince kabul edilmesi üzerine, İzmir'de öğrenimime devam etme dönemine geçmiştim. (Bizim bu naklimiz,1978-1979 Öğretim Dönemi başlarında Erzurum'dan İzmir'e olan ve 'sol' gruplar arasında ve içinde uzun süren tartışmalara ve tavır alışlara yol açan 'zorunlu toplu nakil' olayından iki dönem öncedir ve farklıdır.)
....
     İzmir'e geldikten sonra ben, rahmetli Ahmet Özdil (nam-ı diğer, EGE'nin PASPAL AHMET'i), bir başka arkadaş (bu yazılara başlarken,'yazacaklarım her şeyi ile ya doğru olacak ya da hiç yazmayacağım' diye kendimi bağlayan bir karar aldığımdan, belki bir gün, Erzurum'dan İzmir'e gelirken ve geldikten sonra uzun zaman birlikte olan ve zaman içinde pek çok kez yolları kesişen bu üç kişilik 'biz'in ilginç ve karmaşık öyküsünü, bir biçimde, yazmayı başarabilirim), biri rahmetli Musa olmak üzere iki kardeşim ile birlikte bir evde kalıyorduk.(Zaman içerisinde farklı nedenlerle evler ve evlerde kalanların sayısı değişip durdu.)
     Ben İzmir'e geldikten sonra Karabağlar'daki AVCI KURŞUN FABRİKASI'nda işçi olarak çalışmaya (kısa bir süre çalıştım) ve de İTBF'de gece bölümünde öğretime devam etmeye başlamıştım.
     Okula ilk geldiğim gün, içeriye ilk adım attığım anda bir nedenle ilk karşılaştığım ve konuştuğum kişiler, daha sonraki süreçte 'yol arkadaşı' olacağım kişilerdi ve onların kanalıyla, Kemeraltındaki Başdurak İşhanındaki ANT-YÖD(Antalya Yüksek Öğrenim Derneği)'e gidip gelmeye başladım.
     ANT-YÖD, Antalya kökenli bir grup öğrencinin kurduğu bir dernekti ve o gün için, Ege Üniversitesinin herhangi bir fakültesinde veya fakültelerinde somut bir Akademik-Demokratik faaliyet yürütmüyor, gördüğüm kadarıyla böyle bir iddia da taşımıyordu.
     Bu derneğe, ağırlıkla, kendisini 'CEPHECİ' olarak tanımlayan farklı fakültelerden öğrenciler ve yanı sıra, bazı öğrenci olmayan ama 'genç' kişiler de gelip gidiyorlar ve aralarında sohbet ediyorlardı.
     Bu 'cepheciler', kendilerine başkaca bir ad vermiyorlar ama aralarındaki konuşmalardan, her konuda aynı düşünmedikleri ve bazı konularda farklı şeyleri savundukları da anlaşılabiliyordu.
     1975 Kasım ayında 'EMPERYALİZME VE FAŞİZME KARŞI DEVRİMCİ GENÇLİK' dergisinin çıkması ve ilk sayısının gelmesiyle birlikte tartışmalar yüksek sesle yapılmaya ve saflar belirmeye başlamıştı.
     ANT-YÖD'ü kuran ve yönetimde bulunan ve bir kısmı bizim okulda okuyan öğrenci (veya değil) arkadaşlar, bu dergiyi savunmadıklarını ve almayacaklarını/satmayacaklarını söylüyorlardı. (Daha sonraki süreçte kendilerini Devrimci Kurtuluş olarak adlandıracak bu arkadaşlardan hala görüşüp konuştuğum ve görüşmekten mutlu olduğum kişilerin yanı sıra,12 Eylül sonrası operasyonlarda itirafçı olan ve Tercüman gazetesinde günlerce itirafları yayınlanan İsmet Unutma, Mustafa Kemal İyison gibi isimleri anımsıyorum.)
     Ben, genel olarak 68 kuşağı kabul edilen Deniz Gezmiş, Mahir Çayan,İbrahim Kaypakkaya...vb. devrimcilere içten bir sevgi ve sempati besliyor ama bunların aralarındaki farkların neler olduğunu, kimin neyi savunduğunu veya eleştirdiğini, bütün bunların nedenlerini bilmiyor ve haliyle ANT-YÖD'deki bu tartışmalara yabancı kalıyordum.
     Devrimci Gençlik Dergisinin çıkması sonrası günlerde, bendeki ibre, yavaş yavaş dergiyi savunan ve dağıtan arkadaşlardan yana doğru kaymaya başladı: Dergi ve onu savunanlar, benim Diyarbakır Eğitim Enstitüsü, Erzurum Atatürk Üniversitesi ve İTBF'de yaşayarak tanık olduğum ve hala içinde yaşamaya devam ettiğim koşullara ve bu koşullarda neler yapılması gerektiğine dair somut şeyler söylüyor ve öneriyor; Devrimci Kurtuluşçu arkadaşlar ise 'günlük yaşamı pas geçen' ve daha çok söylem düzeyinde ve oldukça 'keskin' laflar ediyorlardı.
     Dergiyi İzmir'de dağıtacağını söyleyen 'abi', Başturak İşhanının yanındaki Harputlu İşhanında 'GENÇLİK KİTABEVİ' adlı bir kitabevi açmış ve dergi oradan dağıtılmaya başlanmıştı.
     Ben, okula ilk adım attığım gün bir biçimde tanıştığım arkadaşlar ve yeni katılanlarla birlikte, okulda, 'Devrimci Gençlik' taraftarı olarak kendini tanımlamaya ve tanınmaya başlamıştım.
     Okuldaki bazı Devrimci Kurtuluş, Halkın Kurtuluşu,TDY(Türkiye Devriminin Yolu-ki THKO teorisyeni Hüseyin İnan'ın yazdığı broşürün adından gelir adları), TEP (Mihri Belli'nin kurduğu Türkiye Emek Partisi) taraftarı öğrenci arkadaşlarla birlikte (çoğunluğu İnciraltı Öğrenci Yurtlarında kalıyordu), okulumuzun çok yakınında bulunan ÇANKAYA ÜLKÜ OCAĞIndan topluca gelip okulu ele geçirmek isteyen 'sağcı' saldırganlara karşı ciddi bir tavır ve duruş ortaya koymaya çalışıyorduk.
     1976 Yılı başlarında,bu saldırılardan birisini püskürtme olayına karıştığım ve kavga sırasında bazı 'ülkücü' öğrencileri yaraladığım iddiasıyla aranmaya başlandım ve akabinde 'teslim oldum', haliyle tutuklandım;bazı arkadaşlarla birlikte DGM'de yargılanmaya başlandık, 3 ay 10 günlük bir tutukluluk süreci sonrası tahliye oldum.(Sonraki süreçte,bu 'teslim olma' olayı nedeniyle,'git teslim ol' diyen 'abi'nin eleştirildiği duyumunu aldım.)
     08.09.2018Datça
     Mehmet Erdal

Devamını Oku...