1987 Aydın Özel kapalı Cezaevi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Haziran 2020 Pazar

2020.06.15.CEZAEVİ YAZILARI-7 İDEOLOJİK-TEORİK ÇALIŞMA GEREKLİDİR ZORUNLUDUR VE MÜMKÜNDÜR 1

  Hiç yorum yok
14:02


     CEZAEVİ YAZILARI-7 İDEOLOJİK-TEORİK ÇALIŞMA GEREKLİDİR, ZORUNLUDUR VE MÜMKÜNDÜR (1)
     Yaşanılan ve şimdi bu yazılarda anlatılan olayların üzerinden çok uzun yıllar geçti; ayrıntılara dair bazı net anımsamamaların olması çok doğal; nitekim, o günleri birlikte yaşadığımız ve bellekleri bana göre daha iyi konumda olan bazı arkadaşlarım, yazılarımda bazı ayrıntılara dair daha farklı bilgiler iletiyorlar ki sanırım haklıdırlar. Bu arkadaşlarıma, ayrıntılara dair de olsa bu bilgileri yazmalarını ve yazılarımın altına not olarak düşmelerini ya da bu döneme dair bildiklerini ve yaşadıklarını yazmalarını öneriyorum; umarım, bu katkıları yaparlar ve gelecekte bu yazılarda bahse konu edilen olayları inceleme konusu yapabilecek araştırmacılara çok daha kapsamlı ve ayrıntılı gayrı resmi bilgiler bırakmış oluruz. (1)
     ***
     1987 yılında Aydın E Tipi Özel kapalı Cezaevinde DY'cu tutsaklar olarak çıkardığımız "SESİMİZ" adlı duvar gazetesinde çıkan ilk yazılarım "ARAŞTIRMA YÖNTEMİ ÜZERİNE" ve "İDEOLOJİK-TEORİK ÇALIŞMA GEREKLİDİR, ZORUNLUDUR VE MÜMKÜNDÜR" başlıklı üç bölüm halinde yazdığım ama muhtemelen ya Kemal'in önerisi ile ya da o sayıda üç bölümü de yayınlamanın olanaklı olduğunun görülmesi üzerine üç bölümü birden yayınlanan yazımdır.
     Aynı tarihte yayınlanan ilk yazı ile üç bölüm halinde yazılan ama hepsi aynı gün yayınlanan yazımın ilk bölümünü (aksi halde çok uzun olacak ve okuyucunun sabrını çok zorlamış olacaktım) birlikte paylaşıyorum; yine, bazı imla düzeltmelerinin dışında, asıllarına dokunmadan.

     “ARAŞTIRMA YÖNTEMİ ÜZERİNE
     “...Kuşkusuz, sunuş yönteminin, biçim yönünden, araştırma yönteminden farklı olması gerekir. ARAŞTIRMA YÖNTEMİ, İŞLENECEK MALZEMEYİ AYRINTILARIYLA ELE ALMALI, ONUN GELİŞMESİNİN FARKLI BİÇİMLERİNİ TAHLİL ETMELİ, İÇ BAĞLANTILARIN ESASINI BULMALIDIR. Ancak, bu yapıldıktan sonra, gerçek hareket yeterince anlatılabilir. Eğer bu başarıyla yapılırsa, eğer ele alınan konunun yaşamı tıpkı bir aynada olduğu gibi ideal bir biçimde yansıtılırsa, karşımızda salt a priori (önsel) bir yapı varmış gibi gelebilir.” (Kapital 1- Almanca 2.baskıya önsöz)(a.b.ç.)
     “SOYUTLAMA, İNCELENEN İLİŞKİLERİN GERÇEK DÜNYASINDAN, BU İLİŞKİLER İÇİNDEKİ BELİRLİ BİR UNSURU, BELİRLİ BİR İLİŞKİYİ, KENDİ TARİHİ ÖZELLİKLERİ VE KENDİ KANUNLARI OLAN BÖYLESİNE BİR İLİŞKİLER BİLEŞİMİNİN İNCELEMEK İÇİN BİR BAŞLANGIÇ NOKTASI OLARAK AYIRMAK DEMEKTİR. Bir mantıki kategori, özgül bir araştırma aracı olan soyutlamanın aynı zamanda gerçekliğin mahiyetini ve bilme eylemini de ifade etmesinin ve gerçek olguların, bilimsel kavramların tanımlanmasında benzer bir şekilde kullanılmasının nedeni budur. Soyutlamalar ya daha geneldirler ve daha az içerikleri vardır, genel olarak sınıf gibi; ya da daha özgüldürler ve daha çok içeriğe sahiptirler, sınıflar, sınıfların varlığının ekonomik temeli vb. gibi. Marks'a göre genel olarak üretim anlamlı bir soyutlamadır. Çünkü bu, üretim için her dönemde ortak olan şeyleri bir araya getirir ve belirli bir dönemdeki somut üretimi incelerken, tekrar başa dönmenin gerekliliğini gözle görülür bir hale sokar.
     Marks, ARAŞTIRMA İÇİN EN VERİMLİ YOLUN YÜZEYDEN (verilen kavramdan hareket ederek en basit tanımlar elde edene kadar) OLGUNUN TA EN CAN ALICI YERİNE KADAR İNMEK OLDUĞUNU KABUL EDİYORDU. Araştırması ancak bundan sonradır ki 'ters yöne doğru' -analizden senteze, özgül soyutlamalardan ve tanımlardan ' bir çok belirlenmeleri ve ilişkileri içeren bir bütünlüğe' doğru- yol alabilir...
     En basit unsurlardan (emek, iş bölümü, talep, değişim değeri gibi) daha kompleks unsurlara (devlet, enternasyonal değişim, dünya pazarı vb.) tırmanmak, 'doğru bilimsel yöntem'dir. Fakat, 'bir çok tanımın sentezini' 'farklı yanların birliğini' gerektiren soyuttan somuta doğru ilerleme yöntemi de zihnin somutu algılaması ve idrak süreci içinde onu yeniden üretmesi için yalnızca bir araçtır. Bu, hiçbir şekilde içinde somutun kendisinin ortaya çıktığı bir süreç değildir. Kategoriler gerçekliği yansıtırlar, ama onu yaratmazlar.
     Girişte, idrak süreci içinde tarihi olan ile mantıki olan arasındaki ilişkinin metodolojik bakımdan özel bir ilgi çekmektedir. Marks ekonomik kategorilerin tarihi olarak tayin edici bir rol oynayacak bir duruma geldikleri evre içerisinde değil, çağdaş burjuva toplumu ile olan ilişkilerine bakılarak incelenmesi gerektiğini vurgulayarak mantıki metottan yana çıkar. Fakat bu, Marks'ın, olguları gerçek tarihi evrelerine uygun olarak yeniden üreten tarihi metodu reddettiği anlamına gelmez. Ekonomi Politik özünde tarihi bir bilimdir, çünkü toplumsal gelişmenin ekonomik kanunları ve üretim tarzlarının içinde iş gördükleri ve birbirlerini peş peşe izledikleri şartları inceler. Tarihi bakımdan daha az gelişmiş formların bilinebilmesi daha gelişmiş olanların incelenmesini gerektirir. 'İNSANIN ANATOMİSİ, MAYMUNUN ANATOMİSİNİN ANAHTARIDIR.' (1844 Ekonomik ve Felsefe El Yazmaları) Marks araştırmada, tarihi ve mantıki bir ve tek varlık olduklarını formüle ediyordu...” (Biyografi-shf.351/355) (a.b.ç.)
     xxxxx 18.10.1987"

     “İDEOLOJİK-TEORİK ÇALIŞMA GEREKLİDİR, ZORUNLUDUR VE MÜMKÜNDÜR
(1)
     İnsanlarımızın, cezaevlerine düşmeden önceki dönemdeki mücadele yaşamlarına, hayatın çeşitli alanlarında, çeşitli biçimlerde ve hatta çeşitli nedenlerle katıldığı biliniyor. Bu çok doğaldır.
İnsanlar, toplumsal birer varlıktırlar. Yani devrimci mücadeledeki yaşamlarına yönelmeden önce, içinde doğduğu, büyüdüğü ve yaşadığı maddi ve toplumsal koşullar tarafından kendilerinde şekillendirilmiş birer kişiliğe sahiptirler. İnsanı, içinde yaşadığı çevre, yani maddi ve toplumsal koşullar belirlediğine göre, bu çok doğaldır.
     “...İnsan toplum içinde var olur, o toplumun bir ürünüdür ve yalnızca soyut olarak toplumun değil, her an belirli bir toplum şeklinin ürünüdür...” (Biyografi, shf. 94/95)
     İçinde yaşadığımız maddi ve toplumsal koşullar, her insan açısından nitelik olarak aynı idi. En genelinde Kapitalist bir toplumda yaşanıyor. Hatta, içinde yaşanılan toplum, tam anlamıyla gelişmiş Kapitalist bir toplum bile değildir. Toplum, Emperyalizme bağımlı, yeni-sömürge bir ülkedir. Her şey çarpık geliştirilmiş ve şekillendirilmiştir. Her şeyin çarpıklaştırıldığı bu toplumda, insanlarda şekillendirilen kişilikler arasında görece farklı özellikler yok değildir. Bu görece farklılıklar kişisel özelliklerden, ama daha çok aileden, mahalleden, köyden, alınan eğitimden vb. kaynaklanıyor. Küçük burjuva, burjuva, feodal, lümpen vb. kişiliklere sahip insanlarda daha olumlu veya daha olumsuz (kıyaslama ile) yönler tespit etmek mümkündür. Bu yönler, yadsınamaz.
     İnsanların yeni yaşamlarına, yani devrimci mücadeledeki yaşamlarına yönelmesi, ne yalnızca kendilerinde var olan kişilikleri değiştirmeye ve yeni bir kişilik, devrimci bir kişilik edinmeye başlamalarıdır, ne de yalnızca içinde doğdukları, büyüdükleri ve yaşaya geldikleri maddi ve toplumsal koşulları yakın çevre ve en genelinde ülke çapında değiştirmeye ve yeni bir toplumsal sistem yaratmaya çalışmalarıdır. Söz konusu olan, her ikisidir. İnsanların kendilerini değiştirme süreci, toplumu değiştirme süreci ile çakışır.
     “...İdealist düşüncelerin aksine Marks, salt teorik eleştirinin gerçekliği değiştirmeye yetmediği üzerinde duruyordu: Aslolan pratik-eleştirisel ihtilalci faaliyette bulunmaktır: Aslolan yalnızca düşünceyi değil, varlığı da değiştirmektir. YALNIZCA İHTİLALCİ PRATİK SÜREÇ İÇİNDE İNSAN HEM KENDİNİ HEM DE ÇEVRESİNİ DEĞİŞTİRİR...” (Biyografi, shf. 94/95)
Savaşın dünkü, bugünkü ve yarınki aşamasında, bu iki yön birbirinden ayrı düşünülemez, düşünülmemelidir. Bu ikisi birbirini geliştirir veya aksi doğrultuda geriletir.
     Bu iki değişimin aynı anda tamamlanacağı, bunlardan birinin daha önce tamamlanmasının mümkün olamayacağı savı ileri sürülemez. Yani toplum Sosyalist olmadan, toplumu Sosyalist yapma uğraşı veren kişi Komünist olamaz, denemez. Kişinin kendindeki değişim ve bunun sonucu yeni devrimci kişiliğe sahip oluş, o kişinin savunduğu düşünceleri, eylemleri ve bir bütün olarak çok yönlü yaşantısı ile belli olur. Kişideki bu değişim, toplumun değişiminden önde gidebilir, devrimci mücadele sürecinde, toplumun değişimi tamamlanmadan tamamlanabilir.
     Kişideki bu değişim, tıpkı toplumun değişiminde olduğu gibi kolay olmaz. Kısa bir sürede başarılamaz. Bu değişim, biçimsel bir değişim de değildir. Elverişli koşullar söz konusu olduğunda, yeni kişiliği edinme sürecinde yavaşlama, yerinde sayma ve hatta olumsuz bir gerileme de gözlenebilir.
     İnsanın içinde doğduğu, büyüdüğü ve yaşaya geldiği maddi ve toplumsal koşullar tarafından şekillendirilmiş kişiliğini terk edip yeni bir kişilik edinmeye çalışması, yaygın olarak, İNSANIN PROLETERLEŞMESİ olarak algılanabilmektedir. İçeriği doğru olduktan sonra, bu adlandırmanın pek bir zararı yoktur. Ama bundan, insanın bir proleter gibi giyinmesi, sigara içmesi, konuşması, yaşaması, aynı mahallede ve aynı evlerde oturması, aynı filmlerden ve müzikten hoşlanması vb. anlaşılabilmektedir. Bu tür bir algılama, biçimsel bir yorumlamanın sonucudur. İçeriği göz ardı etmektir.
     “...Marks'ın bir sınıfın ideologları, basındaki ve siyasetteki sözcüleri ile sınıfın kendisi arasındaki ilişkiler hakkında söylediği oldukça önemli şeyler vardı. İdeologların mutlaka sözcülüğünü yaptıkları sınıfın bütün kitlesi ile aynı toplumsal statüye sahip olması ve aynı hayat tarzını sürdürmesi... gerektiği düşüncesinin bayağı (vulgar) bir düşünce olduğunu gösterdi. Bir siyasetçi ya da bir yazar belirli bir sınıfın sözcüsü, ideoloğu olur. Çünkü o teorik olarak o sınıfın bütün sıradan üyelerinin kendi acil maddi çıkarlarının ve kendi tecrübelerinin kendilerini yöneltmiş olduğu yargıların aynılarına varır ve aynı yükümlülükleri üstlenir...” (Biyografi, shf.272-277)
     Anlaşılması gereken, insanın Komünist olmasıdır. Böyle bir nitelik kazanmasıdır.
     İnsan, devrimci kişiliğini, Komünist niteliğini devrimci sınıf mücadelesi içinde kazanır. Devrimci sınıf mücadelesinin biçimini ise, içinde yaşanılan o toplumsal aşamadaki sınıflar çatışması belirler. Bu mücadeleden uzak bir değişim mümkün değildir ve savunulamaz. Çünkü değişimin denek taşı pratiktir. Değişimin "olmazsa olmaz" türünden ikinci parçası ise, iradi olarak yapılan eğitimdir.
     Eğitim, çok yönlü bir olaydır. İdeolojik, teorik, politik ve pratik boyutu vardır. İnsanın duygu, düşünce, eylemleri, tavırları vb. ile eğitilmesini içerir. Bunlardan bazılarını yerine getirip bazılarını yerine getirmemek, eğitim olayının tam anlamıyla yapılmaması demektir.
     Eğitim, hem kişinin istemi ve kişisel çabasıyla, hem de içinde yer aldığı örgütlülük tarafından kolektif bir çaba ile yapılır. İkisinden biri tek başına yeterli değildir. Sonuç alıcı değildir. İkisi birlikte var olmalı, birbirlerini geliştirmeli ve tamamlamalıdır. Her insan kendi geçmişini bu açıdan değerlendirebilir ve burada ortaya konulduğu üzere bir eğitimden geçip geçmediğini irdeleyebilir.
     Her insan, devrimci sınıf mücadelesinde, örgütlü olarak uzun veya çok kısa bir dönem yer almış olabilir. Bu yaşa, ilgiye, devrimcilerin çalışmasına, olayların gelişmesine, devrimci sınıf mücadelesinin bulunulan yakın çevreyi kucaklamasına vb. bağlıdır. Özellikle emekçi halkımızın faşistlere karşı mücadelesinin yükseltilmesinde ve örgütlenmesinde hızlı bir gelişmenin gözlendiği bölgelerde toplu veya kendiliğindenci eylemlerde yer almış ve tutuklanmış bazı insanlarımızın mücadele çizgisi çok kısadır. Bu çok doğal ve yadsınmaması gereken bir olgudur. Eylemin biçimi ve boyutu ne olursa olsun, toplu eylemler özünde kitle eylemleridir. Kendiliğindenci eylemler ise, irade dışı olan eylemlerdir.
     Kendiliğindenci eylemler, var olan örgütlenmede ve halkımızın mücadelesini yönlendirme çalışmalarında bir eksikliği, ama aynı zamanda halkımızdaki canlılığı, harekete geçmeye hazır, yer yer şu veya bu yerde ve zamanda, şu veya bu biçimde harekete geçen potansiyeli anlatır. Yapılması gereken, bu tür bölgelerde tüm halkı -kadın, erkek, yaşlı, genç- yediden yetmişe örgütlemek ve doğru bir çizgide doğru bir hedefe yönlendirmek olmalıdır. Devrimci iradeyi, önderliği ve örgütlülüğü orada egemen kılmak olmalıdır. 12 Eylül öncesi dönemde yürütülen devrimci sınıf mücadelesinde, bu olması gerektiği biçim ve boyutta başarılamamıştır. Hiç şüphesiz, bunun nedenleri ve yol açtığı sonuçlar çok yönlü irdelenmeye değerdir.
     Devrimci hareketimizin ideolojik, teorik ve politik yönden; devrim, örgütlenme ve çalışma tarzı anlayışı yönünden diğer siyasi hareketlerden, partilerden ve gruplardan farklı olduğu; devrimci sınıf mücadelesini yürütüp-yönlendirme temelinde üretildiği ve mücadele içinde hayata geçirilmeye çalışılarak doğrulandığı; insanların teorik, ideolojik ve politik olarak yetkin olmaya çalıştıkları biliniyor. Yapılması gereken, bu insanların iradi olarak yaygın, sistemli, sürekli ve çok yönlü bir eğitime tabi tutulması ve bunun her koşulda sürdürülmesi idi. Dimitrof'un şu sözleri, sanki 12 Eylül öncesi ve sonrası Türkiye gerçeğini ve bu gerçeklikte ne yapılması gerektiğini anlatır:
     “...Bir yandan en değerli kadrolarımızı kavga içinde kaybederken, diğer yandan kadro meselesini önemsemeyen bir tutuma girmek asla hoş görülemez. BİZLER BİR BİLGİÇLER DERNEĞİNİN DEĞİL, HER ZAMAN ATEŞ HATTINDA OLAN BİR HAREKETİN İNSANLARIYIZ. EN DİNAMİK, EN CESUR VE EN BİLİNÇLİ UNSURLARIMIZ EN ÖN SAFLARDA YER ALMAKTADIRLAR. DÜŞMAN ÖNCELİKLE FAŞİST ÜLKELERDE, İLK ÖNCE BU ÖN SAFTAKİ ADAMLARIN PEŞİNE DÜŞMEKTE, ÖLDÜRMEKTE, HAPSE VE TOPLAMA KAMPLARINA ALMAKTA, AKIL ALMAZ İŞKENCELER YAPMAKTADIR. BU DURUM SAFLARIMIZI DURMADAN YENİLEMEMİZİ, BİR YANDAN ESKİ KADROLARI ELDE TUTMAYA ÇALIŞIRKEN DİĞER YANDAN DA YENİ KADROLAR YETİŞTİRMEMİZİN VE EĞİTMEMİZİN GEREKLİLİĞİNİ AÇIKÇA ORTAYA KOYMAKTADIR.
     Kitle Birleşik cephesi hareketinin bizim etkimiz altında büyük bir güç kazanması ve ortaya binlerce yeni işçi sınıfı militanı çıkartması, kadroların hızla eğitilmesi için ayrı bir sebep ve zorunluluk olmaktadır. Bunun da ötesinde, yalnız genç unsurlar ve işçiler değil, daha önce politik bir harekete karışmadığı halde saflarımıza katılan kişiler de devrimci bir nitelik kazanmaktadırlar. Sosyal Demokrat partinin eski üyeleri ve militanları büyük gruplar halinde bizden tarafa geçmektedirler. Teorik eğitimden yoksun olan bu yeni kadrolar eylemlerinde kendi kendilerine çözmek zorunda kaldıkları önemli meselelerle karşılaşmaktadırlar. Bu da kendilerine, özellikle yasal olmayan Komünist Partilerinde, özel bir çaba harcanmasını gerektirmektedir.” (F.K.B.C. Shf.145) (a.b.ç.) (Devam edecek)
     *****18.10.1987"
      (1)Oğuzhan (Müftüoğlu) abinin 'Bitmeyen Yolculuk' kitabından, hatta daha öncesinden, Orhan Savaşçı'nın 'Cepheden Anılar'ından Erdinç Obuz'un 'Yüreğim Sol'madan'ına ve en son çıkan Hüseyin Yavuz'un 'Eylül'le Büyümek' kitabına kadar (okuyabildiğim ya da okuyamadığım) bütün anı (kişisel tarih) kitaplarını çok değerli buluyorum ve bu tür yazılı (ve sözlü) anlatımları, yakın geçmişi yaşamış her bir arkadaşın tartışılamaz hakkı olarak görüyorum; bu konudaki düşüncelerimi, daha önce bir vesile ile yazdığım bir yazıda çok net olarak ortaya koymuş ve paylaşmıştım.(Bknz: 2018.11.04. Yol'da yaşananlar çerçevesinde yazılan kitaplar üzerine/ http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com )
     Ancak, yeri gelmişken not olarak düşmek istiyorum; bence, bugünkü duruşu ne olursa olsun, yakın tarihi yaşamış bizlerin (kendi geçmişine yönelik olarak bir pişmanlık içerisinde "yaşayanlar" ve külliyen reddi miras yapanlar hariç), bu "kişisel tarih yazım" sürecinin yanı sıra ya da daha doğrusu, bu süreci geride bırakma/aşma iradesini göstererek; farklı düzlemlerde ve ortaklaşa, bu dönemi, yani bizim bir biçimde içinde yaşadığımız ve öznesi olmaya çalıştığımız yakın tarihi merak eden ve inceleme konusu yapmak isteyen genç araştırmacılar ile birlikte yazılması sürecine evrilmesi gerektiğini ve bunun da zamanının geldiğini düşünüyorum.
     15.06.2020/Datça
     Mehmet Erdal

                   







Devamını Oku...

17 Mayıs 2020 Pazar

2020.05.18.CEZAEVİ YAZILARI-3: YURT DIŞI BİRİKİMİMİZ BİZİMDİR

  1 yorum
13:06

     CEZAEVİ YAZILARI-3: YURT DIŞI BİRİKİMİMİZ BİZİMDİR.
     2014 yılı Sonbahar aylarında, bir ayağı yurt dışında olduğu için sıkça yurt dışına gidip gelen ortak bir arkadaşımız aradı beni ve "O, söylememi istemedi, ama benden duyun; kardeşiniz hasta, Akciğer kanserine yakalandı" dedi; donup kalmıştım.
     Çok nadiren de olsa bir biçimde ilişkimiz vardı ama 1979 yılında, İzmir'den Denizli'ye görevli giderken son kez gördüğüm kardeşim Musa, namı diğer Settar ile ilgili bu haberi, hiç beklemediğim bir anda alınca, moralim dip yapmıştı. Acilen aile içinde haberleştik ve önce Yeşil Pasaport sahibi ağabeyimin ve yengemin, ardından yine aynı konumda olan ama o zamanlar bir Devlet kurumunda çalışan en küçüğümüzün Hamburg'a gidip Musa'yı görüp gelmesini, kararlaştırdık. Ben, aynı olanaklara sahip olmadığım için, önce pasaport çıkartacak, ardından davet mektubu gelecek, vize başvurusunda bulunacak ve sonrasında, yani 2015 yılı ilk aylarında Musa'nın yanına gidip gelecektim.
     Pasaport başvurusu yaptım. Musa davet mektubunu gönderdi. Sonrasında ise vize başvurusunda bulundum, kabul edildi ve Hamburg'a, 2015 yılı Şubat ayı ortalarında uçtum. O yıl üç kez ve 2016 yılında da bir kez, yani toplamda dört kez Hamburg'a/Almanya'ya gidip geldim.
     ***
     Cezaevinden tahliye olduktan sonraki 1991-2015 yılları arasındaki yaşamımda, yurt dışından tatil, aile ziyareti vb. gerekçeler ile yurda gelen ve yolu bir biçimde benimle kesişen tanıdık ya da o gün tanışmış olduğum pek çok kişi ile sohbet etmiş ve bu sohbetlerin sonucu olarak, yurt dışında yaşayan tanıdığım ya da bir biçimde adını duyduğum eski yol arkadaşları ile ilgili bazı kanılara varmıştım.
     Ama, hiç şüphesiz yeterli değildi.
     ***
     Her gidişimde, kardeşim aracılığıyla ya da hastalığı nedeniyle onun yanına gelip giden pek çok eski yol arkadaşı ve Hamburg'da yaşayan yurttaş ile karşılaşmış, sohbet etmiş ve aklımdaki soru işaretleri çerçevesinde bazı sorular sormuştum, onlara; keza, onlar da bana...
     Gördüklerim, duyduklarım ve sohbetler sırasında edindiğim izlenimler, Almanya'ya/Hamburg'a gitmeden önce bende oluşan kanıyı pekiştirdi; Musa gibi istisnai konumundaki bazıları dışındakiler, yani çoğunluk, yıllar önce zorunluluktan geldiği yurt dışında, artık zorunluluktan değil, sorulduğunda ya da sohbet sırasında açıktan itiraf ettikleri ya da hiç sözünü etmedikleri, ama her birinin kendi içinde saklı kalmasını istediği anlaşılan bir ya da birkaç nedenden dolayı, bir başka deyişle, keyfiyetin bir ifadesi olarak oralarda kalmaya devam ediyorlardı. (*)
     Bu arkadaşlar yurda gelip gidebiliyor, hatta bazıları yarı zamanlı, yılın yarısını orada yarısını Türkiye'de geçirerek yaşıyorlardı. Bu durum, beni hiç şaşırtmamıştı; bu arkadaşlar da, her birimiz gibi, kendi yaşamlarının nasıl ve nerede devam edeceğine dair karar verme haklarını kullanmışlardı; bundan dolayı, doğrudur, yanlıştır vb. diyerek asla tartışılamaz, eleştirilemezler idi; aksi halde, her birimiz, birbirimizin yaşama biçimini ve yerini tartışma hakkını kendimizde görürdük ki, bunun sonunun nereye varacağını tahmin etmek hiç de zor değildi(r); ben buna inanıyorum.(**)
     ***
     Benim asıl merak ettiğim konu, 1987'lerde, aralarında yaşadıkları ve taraflardan bazılarının, bir biçimde yurda taşıdığı; haliyle, her yerde değil belki, ama Ege'de bazı yerlerde (cezaevlerinde ve dışında) bazılarının (bugünden geriye bakıldığında hiç bir işlerine yaramadığı anlaşılan) sığınacak ve kendini lanse edecek adres olarak gördüğü; keza, aynı koşullarda yaşayan ve direnen ama şu ya da bu nedenle (kaşın kara gözün ela diyerek) birilerini tasfiye etmeye çalışmalarının bahanesi olarak kullandıkları ayrışma idi.
     Çok ilginçtir, günlük yaşamlarında ve sohbetlerinde, o ayrışmanın esamesi bile okunmuyordu.
Özel olarak sorulmadıktan sonra, o döneme dair konuşan bile yoktu; o dönem, mazide kalmıştı ve artık sözünü bile etmeye değer görülmüyordu.
     Olayın kahramanlarının önde gelenlerinden ölen, bir başka ülkeye göç etmek zorunda kalıp orada bambaşka ufuklara yelken açan, yurda dönen ama çok dolaylı olarak ve çok farklı bir duruş içinde politika ile ilgilenen ya da kardeşim gibi, Almanya'da ve/veya farklı ülkelerde yaşamaya devam etseler de, kendi sağlıkları ve yaşam koşulları ile boğuşanlar vardı.
     ***
     Almanya'da emekli olanı, işsizlik maaşıyla geçineni, kendi açtığı ya da herhangi bir iş yerinde çalışanı ile kendini, en genel anlamda sol, sosyalist, devrimci vb. olarak görenler, hangi yıl bu ülkeye gelmiş olursa olsunlar, Türkiye'de olup biten ve bazı eski yol arkadaşlarının ya da tanıdıklarının da içinde yer aldığı güncel gelişmelere ve oluşumlara karşı ilgisiz değillerdi; ama onlar, asıl olarak Almanya'daki yaşamları ve gelecek hesapları çerçevesinde hareket ediyor, yanı sıra, çok farklı nedenlerle de kendilerini Türkiye'deki bazı gelişmelerle benzer, paralel ya da zıt konumda tanımlamaya çalışıyorlardı. Bu tanımlamalar çerçevesinde, çokça kişisel, bazı tartışmalar yaşanıyordu.
     Bu durum, sağlıklı saflaşmalara yol açan toplumsal gelişmelerin olmadığı koşullarda her yerde benzer biçimde gözlenebilecek bir şeydi ve haliyle hiç de şaşırtıcı değildi.
     ***
     Evet, şimdi, yıllar ve yıllar sonra karşılaştığım bu gerçekliğin 27-28 yıl önceki haline ve olası geleceğine dair, o yıllarda, içinde yaşadığım cezaevi koşullarında, yazdığım, daha doğrusu yazmak zorunda kaldığım yazıyı paylaşıyorum, merak edip okumak isteyenler için:
                                     ''YURT DIŞI BİRİKİMİMİZ BİZİMDİR.
     “Mutatonomine de tel fabula naratur.”
     (Adını değiştir ve hikaye seni anlatsın.)
     “HER başarısız devrimden ya da karşı-devrimden sonra, yut dışına kaçan mülteciler arasında ateşli bir faaliyettir gelişir. Birbirlerini arabayı çamura saplamış olmakla, ihanetle ve öteki ölümcül günahlarla suçlayan çeşitli tonlarda parti grupları kurarlar. Bunlar Anavatan ile etkin ilişkileri sürdürürler, örgütlenirler, tertiplere girişirler, bildiriler ve gazeteler basarlar, yirmi dört saat içerisinde her şeyin yeniden başlayacağına, zaferin kesin olduğuna yemin ederler ve bu umutlara kapılarak hükumet koltuklarını paylaştırırlar. Anlamak istemedikleri kaçınılmaz tarihsel koşullara değil de, bireylerin rastlantısal hatalarına bağladıkları hayal kırıklıkları doğal olarak birbirlerini izler, karşılıklı yakınmalar üst üste yığılır ve genel çekişmelere yol açar. 1712'nin kralcı mültecilerinden bugünkülere kadar bütün mülteci derneklerinin tarihi budur; ve mülteciler arasında sağduyu sahibi ve aklı başında olanlar, fırsat bulur bulmaz, bu verimsiz hırgürü bırakırlar ve daha yararlı şeylere yönelirler.” ( F.Engels/ Seçme Eserler / Cilt 2 /syf. 453-454)
     ***
     ''Türkiye Solu'nun, yöresel nitelikteki bazıları da dahil, 12 Eylül öncesi ülke içindeki örgütlenmesine ve yürüttüğü mücadeleye bağlı olarak yurt dışında da örgütlenmeye çalıştığı biliniyor. Bazı siyasi hareketlerin/grupların yurt içindeki varlıklarına ters orantılı olarak, yurt dışında önemli bir konuma sahip oldukları da biliniyor. (Bunun nedenleri, şu an bizim tartışma alanımız dışındadır.)
     12 Eylül sonrası bilinen nedenlerden dolayı, sayıları binlerle ifade edilen kadro, sempatizan ve taraftarın yurt dışına çıkarak, yurt dışındaki örgütlenmeleri sayısal olarak güçlendirdikleri ve politik havayı canlandırdıkları açıktır.
     12 Eylül öncesi yurt dışındaki DY'li arkadaşlarımızın yürüttükleri örgütlenme çalışmaları ile bütünleşen bu 'zorunlu göç' sonrası, yurt dışında önemli bir güç ve ilk anlar itibariyle, etkinlik alanımızın çok genişlediği kabul edilmelidir.
     12 Eylül sonrası yaşanan ve "zorunlu ve yoğun göç" ile sayıları oldukça artan DY'li kadro, sempatizan ve taraftarlarımızın, daha çok aranan nitelikte insanlar olmaları göz önüne getirilirse, geçmiş dönemde devrimci hareket saflarında önemli görevlerde ve aktif eylemlerde yer almış kişiler oldukları söylenebilir.
     Bu insanlarımızın yenilgi, yenilgi sonrası toparlanamama, yaşadıkları ülkelerin görece "rahat" koşullarına "uyum" göstermeleri nedeniyle, büyük ölçüde yozlaşma ve niteliklerini yitirme, Türkiye'deki ve bir zamanlar içinde yer aldıkları devrimci sınıf mücadelesinin "derdinden" kendilerini kurtarma; niteliklerini yitirmediklerini söyleyenlerin bir kısmının ise, yaşadıkları ülkelerde kendilerine yeni bir konum belirleme sürecine girdikleri ve hatta belirledikleri görülüyor.
     Bu iki kategori dışında kalan insanlarımızın özgün durumu ise, ayrıca ele alınıp incelenmeye değerdir. Merkezi yapının dağılması/dağıtılması sonrası süreçte ortaya çıkan ve 'ideolojik' vb. nedenlerden kaynaklandığı söylenen çok yönlü "bölünmenin", olumsuz gelişmeleri daha da kamçıladığı açıktır.
     Yurt dışındaki insanlarımızın önemli bir kısmının, dünkü devrimci hareket ve devrimci mücadele saflarındaki yerleri ve yerine getirdikleri görevleri düşünülürse, bu olumsuz gelişme, birikimimiz açısından, çok yönlü ve önemli bir kayıptır.
     Doğru bir ideolojik mücadele, siyasi ve örgütsel önderlik, yurt dışı ve asıl yurt içi yeniden toparlanma ile bu olumsuz erozyon durdurulabilir. Bu olumsuz gelişmelere kendini kaptıran en azından bir kısım insanımız, yaratılacak yeni bir devrimci harekete yeniden kazanılabilir. Yurda dönerek veya yurt dışında devrimci hareket saflarında ve devrimci mücadelede görev alabilirler. Bunu sağlamak ve bunu başarmaya çalışmak gerekir. Bu başarılamadığı ölçüde, bu olumsuz gelişmelerin de etkileyeceği ve yurt dışındaki işçilerimiz ve insanlarımız ile kurulacak ilişkiler açısından azalan bir ilgiden söz etmek mümkündür.
     Yurt dışındaki DY'li kadro, sempatizan ve taraftarlarımızın, bunların oluşturduğu örgütlenmelerimizin (dünden bugüne olduğu gibi, bugünden yarına da) görevlerinin ikili olacağını söyleyebiliriz: Türkiye ile ilgili olarak üzerlerine düşenleri gerçekleştirmek, Türkiye'deki devrimci sınıf mücadelesini yürütüp-yönlendirenlerle dayanışmayı sağlamak ve nerede varlarsa orada, devrimci sınıf mücadelesinin ortaya çıkardığı görevlerin gereğini yerine getirmek.
     Yurt dışındaki DY'li insanlarımızın ve örgütlenmelerimizin içinde yaşadıkları, bir parçası oldukları ve sayıları milyonları bulan işçilerimizi, aydınlarımızı ve tüm yurttaşlarımızı yalnızca Türkiye meseleleri etrafında örgütlemeye çalışmaları, bu sayıları milyonları bulan işçilerimiz, aydınlarımız ve tüm yurttaşlarımız üzerinde olması gereken etkinliği sağlayamamalarına yol açacaktır. Halbuki, yurt dışında yaşayan arkadaşlarımız, işçilerimiz ve aydınlarımız, uzun yıllardır oradadırlar. Oralarda doğmuş ve büyümüş kuşaklar vardır. Yaşadıkları ülkelerin yurttaşlığını seçenler vardır. Siyasi nedenlerle yurt dışına göç edip, oralarda bu niteliklerini yitirenler olmuştur. Bir bütün olarak bu yurttaşlarımız, yaşadıkları ülkelerin koşullarından, hem de o ülkelerin normal yuttaşlarından çok daha katmerlice olumsuz anlamda etkilenmektedirler. Dahası ileride, devrimden sonra bile bu insanlarımızın tümü, yurt dışında hiç kalmamacasına yurda dönmeyebileceklerdir. O halde yapılması gereken, bu insanlarımızın yaşadıkları ülkelerde karşılaştıkları tüm sorunlarının çözümlenmesine çalışmak olmalıdır. Bu ihmal edilemeyecek kadar çok önemli bir meseledir. Öte yandan Türkiye emekçi halklarına ve devrimci harekete/devrimci mücadeleye yönelik sorumluluğun gerekleri de yerine getirilmelidir. Bu çok çeşitli biçimler alabilir.
     Türkiye Sol hareketinde hep sözü edilip durulmasına, çok önemli olduğu vurgulanmasına ve yerine getirilmesi gereken bir görev olduğu bilinmesine karşın, bir türlü gerçekleştirilemeyen CEPHE örgütlenmesinin eksikliğinin nelere yol açtığı bilinmektedir. Cezaevleri ise, Türkiye Solu'nun en dağınık anlarında bile, o kendine özgü özellikleri sonucu, cezaevlerinde bulunan siyasi hareket ve gruplardan insanların değişik biçimlerde yarattıkları "birliklere" sahne olmuştur. Avrupa'daki Türkiye sol hareketinin uzantılarının öznel durumu ne olursa olsun, tıpkı cezaevleri gibi, ama kendine özgü koşullar nedeniyle, yurt içinde benzer gelişmeler gözlenmese bile, belli konularda veya sürekli-programlı "birlikler" yaratabilirler. Olumlu adımlar atabilirler. Bunu göz ardı etmemeliyiz. Yurt içinde kalıcı cephesel örgütlenmenin yaratılması doğrultusunda atılacak adımlar veya bu adımların başarıya ulaşması, yurt dışındaki olası bu olumlu gelişmeleri hızlandırır. Yurt dışındaki geçici ve belli konulardaki "birliklerin" yaratılmasını bile, yurt içindeki "birliğin" yaratılmasına bağlamak, "o olmazsa olmaz" demek, savunulamaz. Yurt içindeki "birlik", yurt dışındaki kalıcı ve eş birliğin yaratılmasında belirleyici veya son biçimi verici olur. Ama bu ikisi birbirinden farklı şeylerdir.
     Devrimini başarıya ulaştırmış veya bu süreci yaşayan ülkelerin devrimci örgütlenmeleri de, ülkede barınmanın ve mücadeleyi sürdürmenin koşullarının çok zorlaştığı veya kalmadığı anlarda yurt dışına "zorunlu ve yoğun göç" olayını yaşamışlardır. RSDİP, İspanyol Cumhuriyetçileri, Yunan Direnişçileri, Alman Komünistleri...bunun ilk akla gelen örnekleridir.
     Bu "zorunlu ve yoğun siyasi göç", iki biçimde gelişme gösterebilmektedir:
     Birincisi, komşu bir ülkenin toprakları üs olarak kullanılmakta, orada gerekli hazırlıklar yapılmakta ve daha sonra yurt içinde devrimci mücadele yükseltilmektedir. Yurt dışına olan göç, ağırlıkla bu üs olarak kullanılan bölgeye olmaktadır. Ülke içinde mücadelenin yükseltilmesine bağlı olarak yeniden ülkeye dönülebilmektedir. Mozambik devrimcileri, Filistinliler, SWAPO ve ANC buna kendi özgünlükleri içinde örnek verilebilirler.
     İkincisi, bu olanağa sahip olamayan ve dolayısı ile pek çok ülkeye olan "zorunlu siyasi göçtür". RSDİP, İrlandalı Direnişçiler, Yunanlı Komünistler, İspanyol Cumhuriyetçileri...buna örnek verilebilir.
     Devrimci hareketimiz 12 Eylül sonrası yaşanan yenilginin ardından bu ikinci tür göç olayını yaşamıştır.
     Bu ikinci tür göç olayını yaşayan devrimcilerin, genel ifadeyle, iki türlü tavır gösterme sürecine girdiklerini söyleyebiliriz:
     Birincisi, yurtlarından göç etmek zorunda kalmış ve pek çok ülkeye dağılmış durumdaki insanların ve özellikle devrimcilerin umutları, ilk anlarda canlı kalıyor. Her an yurda dönebilecekleri ve devrimci sınıf mücadelesini yeniden yürütüp-yönlendirebilecekleri umudunu ve inancını koruyorlar. Ülkedeki emekçi halkların ve yurt içinde kalabilmiş az sayıdaki örgütlü devrimcilerin bütünleşip yeniden devrimci sınıf mücadelesini yükselteceklerini ve hem kendilerini çağıracaklarını hem de yurda dönebilmenin koşullarının böylece olabileceğini düşünüyorlar. Yıllar bu umutlarla ve düşlerle gelip geçiyor. Öte yandan ise, pek çok ülkeye dağılmış bu pek çok insanı ve özellikle yurt dışına göçmeden önce örgütlü olan devrimcileri bulundukları yerlerde de örgütleyecek, ülkede devrimci sınıf mücadelesini yeniden yürütüp-yönlendirecek ve yurt dışı-yurt içi ilişkisini sağlayacak-sürdürecek güçlü bir siyasi örgütlenmeyi yaratamıyorlar. Kendiliğindencilik ve birbirinden kopukluk asli unsur oluyor. Yurt gerçeğinden kopuyorlar. Bulundukları yerlere "uyum" göstererek özlerini ve niteliklerini yitirme sürecine giriyorlar. Göç ettikleri ülkelerinde "koşullar elverişli" diyerek gelip mücadeleyi hem de en üst biçimiyle başlatanlar oluyorsa da, özde ülke gerçeğinden koptuklarında başarılı olamıyorlar. Yurt içinde önceden beri var olmayı başarmış örgütlü insanları ve örgütlenmeleriyle birlikte yeniden darbe yiyorlar. Bu darbe, umutsuzluğu daha da yaygınlaştırıyor. Yurda dönme ve ülke devrimini başarıya ulaştırma düşleri sona eriyor. Yurt dışında olup özlerini ve niteliklerini yitirmeyenler, ülkelerinde olup bitenler hakkında dünya kamuoyu önünde 'üzerine düşenleri yapmaya çalışan' ve ülkelerinde daha iyiye bir yönelişi desteklemek içeriğinde çaba sarf eden birer aydın niteliğine bürünüyorlar. Böylece yurt dışına 'zorunlu göç' sonrası var olan o birikim yok oluyor. Yurt içindeki mücadele gelişebilirse, bunların iradesi dışında gelişiyor. İspanyol Cumhuriyetçileri ve Yunan Direnişçileri kendi özgünlükleriyle buna örnek olarak verilebilirler. (Bknz: 'İspanya İç Savaşı'/Pierre Broue/Emile Temine- 'Kapetanios'/Dominiqe Eudes)
     İkincisi, farklı bir gelişme izliyor. Yurt dışına "zorunlu göç" eden devrimciler, yurt dışında birliği sağlayacak, yurt içinde devrimci sınıf mücadelesini yürütüp-yönlendirecek, yurt içi-yurt dışı bağlantısını sürdürecek güçlü bir siyasi örgütlenmeyi yaratmaya çalışıyorlar. Yurt dışında bulunmaları, onların devrimci görevleri yerine getirmelerine engel olmuyor. Devrimci mücadeleyi bırakanlar, ayrılanlar oluyor. Ama sürekli gözlenen yeni katılımlarla mücadeleye devam ediyorlar. Ülke devriminin sorunlarını tartışıyorlar. Ülke gerçeğinden kopmuyorlar. Tüm özgünlüğü ile RSDİP, bunun çarpıcı bir örneğidir.
     Yurt dışındaki arkadaşlarımız, merkezi yapının dağılması/dağıtılması sonrası, devrimci hareketimizin, cezaevleri dışında, kalbinin attığı bir yer olmuştur. Bu doğaldır. Geçici bir süre için, bu olabilirdi. Yurt dışında birliği sağlayacak, devam ettirecek ve yurda gereken desteği sağlayacak, yurt içi-yurt dışı ilişkiyi sürdürecek, yurt içinde yeni dönemde devrimci sınıf mücadelesini yürütüp-yönlendirecek güçlü bir siyasi örgütlenme yaratılamamıştır. Yaratıldığı söylenilen veya yaratılması doğrultusunda adımlar atılan yeni örgütlenme "şekilde" kalmıştır. Yurt gerçeğinden kopmuşlardır. İdeolojik ve sınıf mücadelesine ilişkin siyasi görevlerin gereğini "olması gerektiği biçimde" yerine getirememişlerdir. Yenilgiden ve bulundukları yurt dışı koşullardan etkilenerek, "ideolojik farklılaşma" sürecine girmişlerdir. "Bölünme" ortaya çıkmıştır. Yurt içinde mücadeleyi başlatma ve yükseltme kararı alınmış, hazırlıkları yapılmış ama, daha ilk anlarda hem yurt dışındaki "bölünme" son noktasına vardığından, hem de mücadeleye başlamanın koşullarının olmadığı kanısına varıldığından vaz geçilmiş, dahası var olan örgütlenmelerin dağıtılması yoluna gidilmiştir. Bunun doğal sonucunun, yurt içinde, yurt dışındakilerin iradesi dışında yaratılacak devrimci bir örgütlenme ile mücadelenin yükseltileceği bir başka bahara kadar yurt içinden eli ayağı çekmek, ideolojik ve siyasi görevlerin gereğini olması gerektiği biçimde yapmamak, Türkiye ile ilgili olarak Dünya kamuoyuna yönelik çalışma yürüten ve yurt dışındaki işçilerimizin, aydınlarımızın ve arkadaşlarımızın sorunları ile ilgilenen birer aydın kimliğine bürünmek olacağı açıktır. Nitekim bunu doğrulayan örnekler de görülmüştür.
     Bugün, "radikal sol" bir hareket değil, devrimci bir hareketi yeniden yaratmak görevi ile yükümlü olan DY'li insanlarımızın, yurt dışındaki sürgün topluluğunun bu yaratma sürecindeki rolünü iyi tespit etmek ve ona göre davranmak gibi ihmal edilemeyecek bir görevleri de vardır. Yurt dışındaki bu insanlarımızın kendilerini, bu yaratma sürecinde ne "seyirci" ne de yurt içindeki DY'li insanların yerini alacak şekilde "belirleyici" rolünde görmemeleri gerekir. Yani yurt dışındaki DY'li insanlarımız da, bayrağın yurt içinde mücadeleyi yürütenlerde olduğunu bilerek bu yaratma sürecinde yer almalıdırlar...
     3-8-1987/1-4-1988/Aydın''
     Notlar:
     (*) Hasta olduğunu duyuşumuzdan önceki süreçte de, Musa'nın hukuki konumuna dair bazı (benim bildiğim iki kez) girişimlerde bulunmuş ama farklı nedenlerle süreci sonuna kadar götürememiştik; haliyle, hem o hem de biz, yasaklı konumun devam ettiğini düşünüyorduk.
     Hasta olduğunu ve ölmeden önce bir kez olsun yurda, köye ve bizlerin (akrabalarının, çocukluk ve eski yol arkadaşlarının) arasına gelip görmek istediğini söyleyince, bu kez işi sıkı tuttuk; bir yeğenimizin önerisi ile durumun aciliyetini hemen kavrayan ve işini iyi yapan bir kadın avukattan yardım istedik. Meğer, bir kaç yıl önce, Musa'nın davası, zaman aşımından dolayı, düşmüş. Hukuken gerekli olan her şeyi yaptık ve Musa, ölmeden önce, ilk kez 2016 yılı Haziran ayında İzmir üzerinden yurda geldi. Aynı yılın Ekim ayının 4'de de aramızdan ayrıldı. Şimdi, ölmeden önce vasiyet ettiği gibi kendi yurdunda ve köyünde...
     (**) Bugün birey, çevre, grup, parti vb. olarak (yani her ne konumda ise veya kendisini hangi konumda tanımlıyor ise, işte o konumda) hareket eden ve kendince inandığı ve doğru bildiği yolda yürümeye devam eden her yaştan kadının ve erkeğin, yürüdükleri yolu ve o yolda yürüme gerekçelerini savunma çerçevesinde birbirlerini ideolojik, teorik, politik, örgütsel ve eylemlilikleri açısından kıyasıya eleştirmeleri anlaşılabilir bir şeydir ve asla karşı çıkılamaz; aksini düşünmek, abesle iştigal etmektir.
     Ancak, bugün, yurt içinde ve/veya yurt dışında yaşamaya devam eden ve kendisini, en azından söylem düzeyinde Sol, Sosyalist, Devrimci, Demokrat ve Yurtsever olarak tanımlayan (bugün, artık bu sıfatların hiç birisini ağızlarına dahi almayanları pas geçiyoruz) bazı kadınlar ve erkekler, kendilerince savunulabilir nedenlerle oluşturdukları etliye sütlüye karışmayan, bir başka deyişle, görece (önceki yaşam biçimlerine ve eşiti konumundaki bazılarına göre) izole ettikleri özel yaşam biçimlerine dair bekledikleri ve çok doğal olarak da gördükleri saygıyı, her ne hikmetse, bazı kadın ve erkek eski yol arkadaşlarına göstermiyorlar; özellikle sosyal medyada, her şeyi bahane edip, kafa göz kırmaya ve akıllarına geleni yazıp, paylaşmaya devam ediyorlar.
     Nedeni ne olursa olsun, bu yaklaşımın, kendileri dahil hiç kimseye herhangi bir yararının olmayacağını; tam aksine, kendileri başta olmak üzere, herkese zararının olduğunu, yeri gelmişken, söylemek gerekiyor.
     18.05.2020/Datça
     Mehmet Erdal
                                                    (23 Şubat 2016 Hamburg)


                                                         (20 Şubat 2016 Hamburg)
                                                       (18 Şubat 2016 Hamburg)




Devamını Oku...