Bülent Forta etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mart 2021 Cuma

2021.03.06.CEZAEVİ YAZILARI-45: SOSYALİST DEMOKRASİ...

  Hiç yorum yok
13:32

 CEZAEVİ YAZILARI-45: SOSYALİST DEMOKRASİ...

     Geçen hafta okuduğunuz yazının bir yerinde '...Bir kaç gündür, aklımda, Devrimci Gençlik dergisinin ilk sayısında Bülent Forta ile yapılan röportajda yer alan bir bölüm üzerinde düşünüyor ve yoğunlaşmaya çalışıyorum. 'Doğum sancılarımın' yaklaştığını hissediyorum...' demiştim. İşte, yazılabilme olasılığından bahsettiğim o yazımı paylaşıyorum, bu hafta.

     “...Bunun notlarını Yaz aylarında kaleme almıştım. D. Gençlik'teki Bülent ile yapılmış röportajı okuyunca, üzerinde defalarca çalıştım. Umarım, sert ve zamansız bulunmayıp, yayınlanır...

     ...Yazımın başlığı 'SOSYALİST DEMOKRASİ BAYRAĞI, DEVRİMCİ SAFLARDA YÜKSELMELİDİR!' şeklinde. Bu başlığı, yazının içeriğini ifade eden bir başlık olarak uygun buldum. Bu yazı ile özele ilişkin bazı şeyleri anlatabildiğimi sanıyorum. Ayrıca, genele yönelik bazı şeyleri de sağlıklı yakalayabildiğimi düşünüyorum....

     -----------------

     '' Türkiye Solu'nun küçümsenemeyecek bir kesiminde olduğu gibi, devrimci hareketimizin saflarında da gündeme getirilen sosyalist demokrasi tartışmaları, 'sol'umuzdaki bazı güçlerle birlikte, saflarımızdaki bazı arkadaşlarca da olumsuzlanıyor ve yadsınıyor. Bu iki kelimelik anlamlı tanım, adeta tiksintiyle reddediliyor...

     Kabul edelim ya da etmeyelim, bu durum, acı ama yaşanılan/tanık olunan bir gerçekliktir.

     Saflarımızdaki bu arkadaşlarımızın böylesi bir tavır içerisine girmelerinin, hiç şüphesiz bir nedeni vardır. Olmalıdır da.

     SOSYALİST DEMOKRASİ, PARAVAN OLARAK KULLANILDI

     Sosyalist demokrasi tartışmaları, 12 Eylül sonrasının (ikinci) yenilgi koşullarında, Dünya Solu'ndaki bazı gelişmelerle/tartışmalarla eklemlenerek, Türkiye Solu'nun ve devrimci hareketimizin saflarında gündeme getirildi.

     Bu tartışmayı gündeme getiren ve bu tartışmalar içerisinde bir taraf olarak yer alan kişi, çevre ve örgütlenmelerden bazıları, sosyalist demokrasi kavramını ve bu içerikteki/çerçevedeki tartışmaları, anti-Marksist bazı düşünce ve girişimleri/gelişmeleri gizlemeye ve gerçekleştirmeye çalışmakta bir paravan olarak kullanmak istemişlerdir.

     1- 12 Eylül öncesi dönemde (yakın geçmişte) faşizme (ağırlıkla sivil faşistlere) karşı yürütüp yönlendirmeye çalıştığımız savaşımız, yaratabildiğimiz ölçüde örgütlüydü. Öyle de olmak zorundaydı.

     Bu kesimler, yakın geçmişte içinde yer alınan bu örgütlenmelerde sosyalist (ya da halk) demokrasi anlayışının büyük ölçüde egemen olmadığını ileri sürerek, yaratılması başarılabilen bütün siyasi örgütlenmelerin külliyen reddedilmesi, hatta ilga edilmesi (dağıtılması) gerektiğini savunmuşlar ve bu doğrultuda, oldukça zarar verici adımlar da atmışlardır. Bunların yerine ise ya 'yeni' (2. Enternasyonal partileri gibi) olanlarının ya da bir biçimdeki kitle örgütlenmelerinin geçirilmesini önermişlerdir.

     2- Devrimci sınıf mücadelesine ilişkin devrimci bakış açısı, yenilgi ortamının insan psikolojisinden de yararlanılarak bulanıklaştırılmış ve özünde sınıf uzlaşmacılığını temel alan açık/örtük teoriler geliştirilmiş/güçlendirilmiştir.

     3- Yılgınlık ve teslimiyet içerisindeki pek çok 'eski devrimci', ihtilalcilikten reformizm'e (özünde sosyal demokratlığa) evrilirken, hatta karşı-devrim saflarına ilticaya (sığınmaya) yönelirken, sosyalist demokrasi kavramını ağızlarından düşürmemişlerdir.

     4- Devrimci mücadelenin görevlerinden uzak gevezeliklerle günlerini geçirmeyi yeğleyen 'entellektüelliğe' soyunmuş bazı aydınlar, bir çocuğun yenice bulduğu (sahip olduğu) ve bir süre oynamaya doyamadığı bir oyuncak ile oynayıp durması gibi, sosyalist demokrasi kavramıyla oynamaya başlamışlardır.

     5- 'Gerçek sosyalist demokrasi' adı altında, özünde burjuva demokrasisine öykünen ve yönelen (ülkemizde ve dünyada) 'teoriler' formüle edilmiştir.

     6- Var olan 'sosyalizm'in tıkanması noktasında gündeme gelen Gorbaçov'un Sovyetler Birliği'nde ve diğer Doğu Avrupa ülkelerinde benzeri bir biçimde başlatılmasına öncülük ettiği ve doğal/kaçınılmaz bir biçimde dünya solunu saran Glasnost/Perestroyka (reformları) tartışması sürecinde, yalnızca 'sosyalizm' uygulamalarının değil, aynı zamanda sosyalizmin tarihinin, bütün değerlerinin ve Marksist-Leninist ideolojinin kendisinin de sorgulanmaya ve revizyona tabi tutulduğu gözlenmiştir.

     Yer yer Liberter (anarşist) ve Troçkist düşüncelere has yorumların/düşüncelerin izlerini taşıyan, bu anlamda bunlarla iç içe olan, bir başka deyişle yalınlıktan uzak bu sağ (revizyonist/inkarcı) yaklaşımların, yenilgi yıllarında, sol ve devrimci hareketimiz saflarında, bir ölçüye kadar da olsa göreli bir etkinlik sağladıkları söylenebilir.

     Yaşanılan dönemin nesnel ve özellikle, içine yuvarlanılmaktan kurtulunamayan, bugüne kadar da aşılması/mazide bırakılması başarılamayan öznel koşulları nedeniyle, ülkemiz özgülünde bu sağ eğilimler/yaklaşımlar karşısında 'olması gereken' (devrimci) tavır yeterince ortaya konulamamıştır. Bir başka deyişle, bu sağ saldırı durdurulup püskürtülememiş ve devrimci görüşler galebe çalınamamıştır. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak, sosyalist demokrasi kavramının içinin boşaltılması, çarpıtılması, anlamsızlaştırılması, ayağa düşürülmesi, yanlış ellerde 'bayrak' yapılması ve göndere çekilmesi karşısında, hiç istenmemesine karşın, yalnızca seyirci kalınmıştır.

     SAĞ, 'SOL' TEPKİCİLİĞE YOL AÇTI

     Devrimci görüşlerin üretilip saflara egemen kılınamadığı ve bir boşluğun/kaosun yaşandığı, bugüne kadarki bu yenilgi yıllarında, ülkemiz tarihinde 12 Mart sonrası olduğu gibi benzer durumlarda pek çok kez görülen bir şey görüldü: Bir yönüyle ideolojik/teorik yetersizliğin, duygusallığın ve tepkiciliğin ürünü olan, sağ'ın tam zıddı 'sol' (dogmatik) ve oldukça ilkel bir karşı eğilim boy verdi. (Yakın geçmişi yaşayan ve çizgilerini/geçmişlerini/kendilerini savunabilme güdüsüyle hareket eden insanlarda, bunun koşulları zaten mevcuttur.)

     Sosyalist demokrasi konusundaki sağ yaklaşımlar karşısında, bu 'sol' (dogmatik) eğilim içerisine giren arkadaşlarımız, dışımızdaki 'sol'lar gibi bütün sosyalist demokrasi tartışmalarını küçümsemeye; bu içerik ve çerçevedeki tartışmalarla dalga geçmeye ve alay etmeye; bulaşıcı bir hastalık ya da ağır bir suçmuş gibi, bu tartışmalardan uzak durmaya; bu tartışmalara katılmak veya bu içerikte, kendi saflarımızda bile tartışmak isteyenleri aforoz etmeye; giderek, sosyalist demokrasi tanımının kendisine, EVET, YANLIŞ OKUMUYORSUNUZ, sosyalist demokrasinin (doğrudan demokrasinin) kendisine, İLKE DÜZEYİNDE karşı çıkmaya başladılar.

     1- Yakın geçmişimizde içinde yer alarak mücadele ettiğimiz bütün örgütlenmeler, a) oluştukları dönemin nesnel ve öznel koşullarından bağımsız ele alınamayacak, b) 'olması gerekene' ulaşma doğrultusunda yaratmayı başarabildiğimiz örgütlenmelerdi.

     Gerçek böyle olmasına karşın, bu 'sol' eğilimdeki arkadaşlarımız, yanlış bir yaklaşımla, hem bu örgütlenmeleri bu nesnel ve öznel koşullardan soyutlayarak, hem de ideal/mükemmel örgütlenmeler olarak algılamış, ele almış ve kendilerince değerlendirmişlerdir. Bu yaklaşımın doğal sonucu olarak, bu örgütlenmelerin, bugüne ışık tutacak şekilde irdelenmesi görevi gereksiz görülmüş, yinelenmesi gerektiği yollu bir 'anlayış', kendiliğinden öne çıkmıştır. Giderek, bu yönüyle de, yakın geçmişimiz tabulaşmaya yüz tutmuştur. Aksi doğrultudaki bütün görüşler ise, hiç bir ayrıma tabi tutulmaksızın, 'geçmişin reddiyesi' olarak, sağ'cılık olarak 'damgalanmaya' çalışılmıştır. Hala da devam ediyor...

     2- 'Geçmişe sahip çıkma' adına, geçmişimizde çok doğal olarak bulunan/bulunabilecek olan ve daha o yaşanılan süreçte aşılmaya çalışılan eksiklikler 'yok', olumsuzluklar 'doğru' kabul edilmiş, savunulmuş ve haliyle, kalıcılaştırılmak istenmiştir.

     3- İdeolojik/Teorik araştırma, çalışma ve tartışmalara, 'tehlikeli' diye karşı çıkılmıştır. İdeolojik/teorik yetersizlik, gerilik ve yüzeysellik yüceltilmiş, giderek teori düşmanlığı baş göstermiştir.

     4- Koyu bir 'keskinlik' görüntüsü altında, yaygın bir sekterlik ve tasfiyecilik saflarımıza egemen kılınmaya çalışılmıştır.

     5- En önemlisi, hayret edilecek bir biçimde, sosyalist demokrasi kavramı, onu gerçekte inkar edenlere, sanki o onlara aitmiş gibi hediye edilerek, EVET, GÖNÜLLÜCE HEDİYE EDİLEREK, sosyalist (ya da halk) demokrasisinin dışında ve ondan soyutlanmış bir 'sosyalizm' ve devrimci 'örgütlenme' anlayışı (sanki mümkünmüş gibi) savunulmaya başlanmıştır.

     Bu çıkış, sağ yaklaşımlar karşısında duyulan yoğun tepkilerin bir biçimde ifadesi olduğundan, ilk başlarda haklı (meşru) bir zemine sahipti. Bundan dolayı da, özellikle yakın geçmişi yaşayan bir kısım arkadaşlarımız arasında, yaygın bir sempati topladı. Ancak, hızla, farklı bir noktaya savrulmaktan kurtulamadı. Bugün ulaştığı boyut itibariyle, bu 'sol' eğilimi de benimsemek ve savunmak mümkün değildir.

     Bu, nesnel olarak, saflarımızdaki sağ bir yanlışın karşısına, tam tersi kutuptaki bir başka ('sol') yanlışın çıkarılması demektir.

     Bugün, bu 'sol' eğilimin, devrimci hareketimiz açısından, ideolojik/teorik anlamda herhangi bir önemi ve anlamı yoktur. Olmamalıdır da. Bu da, karşı çıkılan sağ'cı yaklaşımlar gibi, bugün için o düzeyde olmasa da, saflarımıza zarar vericidir.

     Sosyalist demokrasi konusunda, Türkiye Solu'nun genelinde olduğu gibi, devrimci hareketimiz saflarında da, birbirine zıt bu iki yaklaşımın egemen ve 'çekim merkezi' olduğu gibi bir görüntü vardır.

     Sosyalist demokrasi tartışmalarını şu ya da bu biçimde gündeme getirenler, bu tartışmaların, başka konulardaki tartışmalarla da bütünleşerek/gelişerek, yeni bir saflaşmaya yol açmasını istiyorlardı (ve istemeye de devam ediyorlar). Bugün, adeta, bu istek gerçekleşmiş ve büyük ölçüde kendiliğinden yükselmeye başlayan ülkemizdeki sınıf mücadelesi pratiğinden kopuk bir 'saflaşma' eğilimi gündeme gelmiştir (!).

     BU GÖRÜNTÜ YANILTICI VE GEÇİCİDİR

     Bugünkü görüntünün ve bu biçimdeki 'saflaşma' eğiliminin, bir süre daha varlığını sürdürmesi mümkündür. Uzun dönemde kalıcı olup olmaması ise, tamamen, ülkemizde yeniden yükselecek/yükseltilecek devrimci sınıf mücadelesi içinde gerçek bir çekim merkezi olabilecek M-L bir alternatifin yeniden ortaya konulup konulamamasına bağlıdır. Bir başka deyişle, ülkemizdeki sınıf mücadelesinin devrimci hareketimizin önderliğinde yükseltilebilmesine, yürütülüp yönlendirilebilmesine, ya da aksine... bağlıdır.

     Gerçek ayrıştırıcı, ülkemizdeki sınıflar mücadelesinin kızgın/çetin pratiği ve devrimci hareketimizin, 'yeniden üretilmesi ve aşılması' sürecinde ortaya koyacağı devrimci (M-L) görüşleriyle yürüteceği ideolojik mücadeledir.

     Bugüne kadarkiler, (oldukça tahribata yol açmış olsalar da) yanıltıcıdır. Geçicidir. Bunun bilincine varmak gerekir.

     Bugünkü görev, farklı düzeylerde kalıcı saflaşmalara da yol açacak olan, işçi sınıfımız başta olmak üzere bütün emekçilerin sınıfsal/ulusal mücadelesini yükseltmek ve yanlışların karşısına devrimci görüşleri koymak/bu görüşleri saflarımıza egemen kılmak olmalıdır. Bugün bunun koşulları ve olanakları vardır, denebilir.

     SOSYALİST DEMOKRASİ, 'OLMAZSA OLMAZ'DIR.

     Sosyalist demokrasi konusundaki saflarımızdaki 'sol' eğilimlerin bugün ulaştığı boyut, yalnızca 'geçmişimizin ve M-L çizgimizin savunulması' iyi niyeti olarak açıklanamaz. Böyle bir açıklama, bugüne kadar oluşturduğumuz devrimci bakış açımızın bulanıklaştırılmasına katkıda bulunur. Dışımızdaki 'sol'lardan yöneltilen 'eleştirileri' özendirir. Devrimci çizgimizi savunmadaki uyanıklılığımızı köreltir. Devrimci hareketimizin 'yeniden üretilmesi ve aşılması' doğrultusundaki uğraşılarımızı, bir başka deyişle, bu anlamda başlattığımız 'uzun yürüyüş'ü/'büyük sıçrayış'ı baltalar/yavaşlatır. Saflarımızdaki bazı arkadaşlarda yaygınca gözlenen Oblomov'luk eğilimlerini meşrulaştırır...

     'Sol' eğilimlerin bugünkü boyutu, aynı zamanda farklı bir 'sosyalizm'/'örgütlenme' anlayışını ve Türkiye devrimci hareketinin/devrimci hareketimizin çocukluk ve gençlik (12 Mart ve 12 Eylül öncesi) dönemlerinin (aşılmasına çalışılan, ama bazı yönleriyle aşılması başarılamayan) özelliklerini de yansıtmaktadır. Süreç içerisinde, bir yönüyle sağ'a tepkici yaklaşımın kaçınılmaz sonucu olarak, bu yönler öne çıkmaya ve savunulmaya başlanmıştır, denebilir.

     Devrimci teori, sosyalizm'de ve içinde yer aldığımız bütün devrimci örgütlenmelerde sosyalist (ya da halk) demokrasisinin olup olamayacağını tartışmaz; onu, tartışmasız, var kabul eder. Teorinin ve devrimcilerin tartıştığı, bu demokrasinin, içinde yaşanılan koşullara, örgütlenmelerin niteliğine ve biçimlerine göre nasıl şekillenmesi ve nasıl işletilmesi gerektiğidir. Sosyalizmi önceki toplumsal sistemlerden, örgütlenmelerimizi feodal, burjuva, faşist... örgütlenmelerden ayıran en önemli özelliklerden birisi, budur. Sosyalist (ya da halk) demokrasisinden soyutlanmış ve bunun dışında/ötesinde ne bir sosyalizm, ne de herhangi bir devrimci örgütlenme söz konusu olabilir.

     Bu arkadaşlarımıza ve 'sol'lara, sosyalist demokrasi konusunda sağ eğilimlere karşı gösterdikleri tepkinin tam aksine, sosyalist demokrasi şiarının, olması gereken devrimci içeriğiyle, devrimci saflardan yükseltilmesi gerektiğini, ısrarla ve inatla anlatmalıyız. Çünkü, bu bayrak, sosyalist demokrasiyi burjuva demokrasisi doğrultusunda evriltmeye çalışanların değil, kesinlikle onların değil, bizlerin ellerinde olmalıdır.

     Sosyalist demokrasiyi duyduğumuz an değil, bunun reddedildiğini duyduğumuz an tüylerimiz diken diken olmalıdır.

     Bugün, Yeni Öncü çevresinde ve 'Birlik' tartışmalarında yer alan aydınlarda görüldüğünün benzeri bir amaçla ve oldukça soyut, entelektüel, plansız, programsız... düzeyde yürütülecek sosyalist demokrasi tartışmalarından yana olamayız. Ancak, sosyalist demokrasi konusundaki ideolojik/teorik bilgilenmemizi derinleştirecek (ya da bilgisizliğimizi aştıracak), daha iyi kavratacak, bugünkü örgütlenmelerimizde yaşama geçirirken ortaya çıkabilecek pratik sorunları çözümlememize yardımcı olabilecek sosyalist demokrasi tartışmalarını ise örgütlemeli, yaygınlaştırmalı ve bu anlamdaki tartışmaları teşvik etmeliyiz

     Bu gereklidir. Zorunludur... 28.2.1990” (4.3.1990/Nazilli) (1)

     06.03.2021/Datça/Mehmet Erdal

     (1)







 

Devamını Oku...

26 Şubat 2021 Cuma

2021.02.27.CEZAEVİ YAZILARI-44: 'BEN BİR İNSANIM'

  Hiç yorum yok
13:11

 

     CEZAEVİ YAZILARI-44: 'BEN BİR İNSANIM'(*)

     “... İnsan.ne zaman saldırgan olur? Sevdiklerine karşı kırıcı olur? Ya da tersi?.. İnsan, kendine karşı güvenini yitirmeye başladığı an, eğer haksızlığı kabul etmiyor ve kendini, 'haklı' olduğuna inandırmaya çalışıyorsa, 'çözümü' bunda görüyorsa saldırgan, kırıcı ve yıkıcı oluyor. Elbette, bu durumda, daha da batıyor. Tersi, yani, bu an, açık oluyorsa, yani gerçeği görebiliyor ve itiraf edebiliyorsa, bundan korkmuyorsa, aksi oluyor...

     Geçen haftalar, bundan önceki mektuplarımda okuduğun yazılar üzerinde çalışmıştım. Birini, buradan ve doğrudan dergiye yollamıştım. Diğerini ise, yani sonrakini, yalnızca sana yollamıştım. Bu nedenle de, bunlara oldukça zaman ayırmıştım. Zaman, daha çok, yazarken değil, yazmadan önce 'doğururken', yani 'hamileyken' harcanıyor. Bir düşünceyi, kendi kendine tartışmak, olgunlaştırmak ve sonra da, 'doğum sancılarının' başladığı anı yakalamak, kolay olmuyor. Yalnız yaşamanın en zor yanlarından birisi de, bu oluyor.

     Birkaç gündür akılımda, Devrimci Gençlik dergisinin ilk sayısında Bülent Forta ile yapılan röportajda yer alan bir bölüm üzerinde düşünüyor ve yoğunlaşmaya çalışıyorum. 'Doğum sancılarımın' yaklaştığını hissediyorum. Elime de, Abdülkadir Konuk'un ikinci romanı olan 'ÇÖZÜLME'yi (**) aldım. Okudum. Bir an önce bitirdim. Emniyetteki sorguyu ve işkenceyi, işkencedeki tavrı anlatıyor. Mahmut'un 'BEN BİR İNSANIM'ı okurken, böylesi sarsılmamıştım. Mahmut, okuyan insanda, 'başarabilirdim' duygusu uyandırıyordu. Bunu, kendisine de yazmıştım. Abdülkadir'inki, kişinin kendisini sorgulamasını sağlıyor ve sarsıyor. Bu kitabı okumanı isterdim. Roman tekniği açısından mükemmel değil ve oldukça da basit. Bazı bölümler var ki, insanın içine bıçak gibi giriyor. Girişteki şu söz; '...En büyük yara, en büyük silahın açtığı yara değildir. İnsanın kendi zayıflığı sonucu onurunda kendi elleriyle açtığı yara en büyük olandır ve onarılması oldukça zordur. Ama olanaksız değildir. Yeter ki o yarayı onarmak için gerekli çaba sarf edilsin.' Tez, bu... Sonra, bir bölümden, şu cümlelerin altını da çizmişim; '...Ve seven her insan sevilmemekten korkardı. Sevgiliyi yitirme korkusu ise bambaşkaydı. Ama çoğu insan kendisini korkutan, korku duymasına neden olan şeyleri açıklamaktan, kendi kendine söylemekten bile korkardı çoğunlukla...'

     ... Yaşam, tek başına da sorgulanabilir. Bu, olanaksız değil... Ama, yaşam, birlikte sorgulandığı zaman daha anlamlı ve üretken olur. Geleceğe yol gösterici olur. Birlikte yürüyenler, bunu mutlaka yapmalı ve başarmalıdırlar. Bu koşullarda sahip olduğumuz olanaklar ise, bunun uygun ortam ve araçlarını sunmuyor bize... Ama, bunlara, mutlaka sahip olacağız... Buna inanıyorum...

     Bazen, evliler olarak, gezerken, yahu diyoruz, zamanında, bugünleri görüp, zengin birer kız neden bulmadık ki? Şimdi, aç ve açıkta kalmazdık. İyi de, öyle yapsaydık, şimdi buralarda mı olurduk? O da ayrı bir mesele. Hani bir arkadaşın annesi vardı ya, evlenecek, ama bazı oğullarının iznini almaya çalışıyor, demiştim. İzin almış. Ama, oğlunun biri, duyunca doğru babasının mezarına gitmiş ve ağlamış. Sonra da izin vermiş. Şimdi, bizim arkadaş, bu evlilik nedeniyle, ekonomik durumlarının daha iyi olacağını anlatıyor. Kendi durumları da fena değil. Neler düşünüyoruz, bak. Sonra da, kendimiz, ne saçma düşünceler, diyoruz... Gerçekten de, çok saçma. İnsan oğlu, devrimci bile olsa, yokluk ve çaresizlik içinde, neler düşünüyor...

     Bugün, Meclis'te üç partinin de ortak istemi ile 'terör' konusunda, gizli görüşme-oturum yapılıyor. Muammer Hoca'yı vuranlar, bunu hesapladılar mı bilemiyorum, ama, bu görüşmelerden, hayırlı bir şey değil, olumsuz şeyler çıkacağı düşünülebilir. Bu yıl, özellikle de bu yaşanan konjonktürde, bulanık ve başkalarının işine yarayacak değil, çok açık ve net, meşru ve geniş kesimlerin onay ve desteğini alacak bir çizgi izlemek gerekiyor. Kitle çizgisi ile provokatif bir çizgi iç içe geçmemeli... Şu TÜRK-İŞ'in merkez binasının bombalanması...Yahu aklı başında hiç kimse, bu işi yapmaz. İlk duyduğumda, hangi geri zekalılar yapmış olabilir ki?, demiştim. Bunlar kör, akılsız ve gerçekten geri zekalı. İşçilerin genel greve hazırlandığı, TÜRK-İŞ'in bölünme sürecine girdiği, yönetimin sıkıştığı ve hiç istemese de, bir şeyler yapmaya çalıştığı söyleniyor... Böylesi bir durumda, TÜRK-İŞ'i itecek değil, teşhir edecek ve daha radikal tavır almaya zorlayacak bir çizgi izlemek gerekir. Ama, birileri, TÜRK-İŞ şubelerini basıyor ve merkezini bombalıyor. Kime hizmet ediyorlar? Hem de, Meclis'te, 'terör' konusunun görüşüleceği bir sıra... Eğer, bu, 'iyi saatte olsunlar'ın işi değilse, bunu yapanlar, politikadan hiç anlamıyorlar, demektir... Bu kafadan ne köy olur, ne de kasaba... Bu koşullarda bu iş, tam anlamıyla, terör oluyor...

     Bugün, İşçilerin Sesi'nin 13. sayısı geldi. Melih'in röportajının ikinci kısmını okudum. Okumanı öneririm. Görüşlerimin paralelinin savunulduğunu görmek, müthiş keyif verici oluyor. Bugüne kadar 'aykırı' görüşler savuna gelmiş olanların tavrını merak ediyorum. Özeleştiri yaparlar mı? Eski yanlış yaklaşımlarında inat mı ederler? Bilemiyorum!...” (22-23-24-25/2/1990) (1)

     “... ...'ın şiirlerini daktilo ettim. Epey sürdü. Cumhuriyet'in şiir yarışmasına katılıyor. Dikkatimi çekti: Şiirlerindeki en çok kullanılan kelime 'öpüşmek'ti. Yaşamında, bir kadınla bir kez bile öpüştüğünü ve o sıcaklığı duyduğunu sanmıyorum. Onunki, çok uzak anılarındaki annesinin öpüşüyle, asıl olarak da, özlemdir. Bizim kuşak, çoğunlukla, ya hiç kadın tanımadı, keza kızlar erkek, ya da sağlıklı ve uzun dönemli birliktelikler yaşamadılar. Ve yenilgi yıllarında, ağırlıkla içlerinde ve kendi kendilerine, bu konuyu sorgulayıp durdular. Özlem, ya ifrata varan ve sağlıksız bir biçimde dışa vuruldu, ya da bastırılmaya devam ediliyor. Sağlıklı bir sorgulamanın gerekliliği üzerine ise çok az istem ve düşünceler dile getirildi. Öyle sanıyorum ki, çıkanların ilk düşündükleri, evlenmek oluyor-olacak...” (4.3.1990) (2) Nazilli

     28.02.2021/Datça/Mehmet Erdal.

(*) Mahmut Memduh Uyan'ın kitabı.




Bu söz bana, aynı zamanda, Afrikalı bir köle olan Romalı AFER'in şu sözünü anımsatıyor: 'BEN BİR İNSANIM; VE İNSANA DAİR HİÇBİR ŞEY BANA YABANCI DEĞİLDİR' (PUBLİUS TERENTİUS AFER) (Bknz: Google 

     (**)

     (1) 22-23-24-25/2/1990






     (2)4.3.1990

Devamını Oku...