Buca Cezaevi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Aralık 2019 Salı

2018.09.10.ÖRGÜT DEDİĞİN NEDİR Kİ (3. Bölüm)

  Hiç yorum yok
00:42


     ÖRGÜT' DEDİĞİN NEDİR Kİ ? (3.Bölüm)
     1978 yılı Kasım ayında (6136 sayılı Ateşli Silah bulundurma ve taşıma nedeniyle tutuklandıktan sonra) ikinci kez Buca Cezaevi 'Siyasi Mahkumlar Koğuşu'na geldiğimde, bu kez, her şey önceki gelişimden çok farklıydı.
     Anımsadığım kadarıyla, koğuşta, benden önce hem 'bizim' arkadaşlardan hem de diğer siyasi fraksiyonlardan, örneğin; kendilerine THKP-C PARTİZAN diyen (bunlar 3-5 kişilik ve tabiri caizse bir aile örgütüydü, ki asıl bundan sonraki 'mücadelenin yükseldiği' dönemde, kah içinde yer aldığı kesimden şu veya bu nedenle ayrılan kah kendileri bir 'yapı' oluşturan benzeri 3-5 kişilik sayısız 'örgütler' pıtrak gibi ortaya çıkacak ama bir sabun köpüğü gibi zamanla veya bir-iki sözde eylemle 'tarih sahnesinden silinip gideceklerdi), yine 1977-1978 yıllarında İzmir'de adları sıkça duyulan THKP-C DEVRİMCİ KURTULUŞ/EYLEM BİRLİĞİ örgütünün 'yönetici' kadroları (ki birisi '2. Mahir Çayan' olarak tanıtılıyordu, taraftarlarınca, cezaevi öncesinde) olduğu iddiası ile yargılanan vb. kişiler bulunuyordu.
     Bunlar, adlarını, cezaevi öncesi dönemde bir biçimde duyduğumuz ama okullarda ( haklarını yemeyelim, 1976-1977 yıllarında bir dönem bazı Devrimci Kurtuluşçu arkadaşlar İTBF'de bizimle birlikte mücadelede vardılar), mahallelerde, iş yerlerinde ve başkaca 'günlük yaşamın sürdüğü hiç bir yerde karşılaşmadığımız ve izlerine rastlamadığımız siyasilerdi.
     'Biz' ise (o gün) 'Devrimci Gençlik' dergisinin yanı sıra, 1 Mayıs 1977 yılından itibaren 'Devrimci Yol' dergisini (ve başkaca yayınları) yayınlamaya devam eden, bu yayınlarda Türkiye ve Dünya meselelerine dair ciddi tezler ileri süren, bütün ülke genelinde 'Anti-Faşist Mücadele' eksenli 'Devrimci bir Mücadele' yürütmeye çalışan ve bu alanda oldukça iddialı olan/iddialı olduğunu söyleyen, bu çerçevede YERALTI MADEN İŞ'i, ODTÜ-ÖTK'yı, UŞAK'ı...yaratan ve örgütleyen, ülke genelinde var olan pek çok meslek örgütü'nün yönetiminde ağırlığı bulunan, herkesin ve her kesimin 'ne diyorlar ?' diye söylediklerine ve söyleyeceklerine kulak kabarttığı bir hareketin mensupları, sempatizanları veya taraftarı konumundaki kişilerdik.
     Çok kısa bir sürede, 1975 Kasım ayından o güne kadar ki o kısa zaman aralığında, hiç kimsenin ve hatta pek çoğumuzun (belki de hiçbirimizin) önceden öngöremediği ölçekte bir 'ilerleme' kaydetmiştik.
     Hani, 'Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz' denir ya, öyle bir durum söz konusuydu...
     'Biz'im bu ' olağanüstü' büyüme sürecimizde, 'Devrimci Yol' dergisinin yayınlanmaya başlaması sonrası dönemde, (bugüne kadar olduğu gibi bugün bile tartışılmaya devam edilen) 'Devrimci Sol
-Devrimci Yol' ayrılığı yaşanmış, bu ayrılık, bir süre , pek çok yerde olduğu gibi İzmir'de de 'moral bozucu' bir etki yaratmış, ama sonra bu 'halet-i ruhiye', hızla kaybolmuştu. ( Ayrılık öncesi dönemde, ağırlıkla İstanbul kaynaklı olmakla birlikte Ankara kesimindeki bazı arkadaşların da katıldıkları ve dillendirdikleri bir tekerleme şöyleydi: 'Ankara yazar, İstanbul yapar ve İzmir bakar.'...-2018 yılında dahi bazı eski Ankara kökenli arkadaşlarımızın bugünkü davranışlarının altında, bu EGE'yi küçümseme bakışının izleri görülebilir - Bu tekerleme doğru idi ise, 'sol'dan 'eleştiri' yönelterek ayrılan bu DEV-SOL'cu arkadaşların, İzmir'den/hatta EGE'den 'dişe dokunur' ciddi ve yaygın bir 'ayrılma' olayını gerçekleştirmeleri gerekirdi. Ama öyle olmadı; 'hemşehrici' olmak çerçevesinde götürdükleri bir-iki kişi dışında 'havalarını' aldılar. Bence, bunun nedeni, bütün 'eksikliklerine' ve 'yetersizliklerine' rağmen, İzmir'de/EGE'de bizlerin izlediği çizgi ve günlük yaşama müdahale 'performasyonu' idi.)
     Cezaevi dışında olduğu gibi cezaevi içinde de 'psikolojik üstünlük' bizdeydi.
.....
     Anti-Faşist Mücadele'nin okullar dışındaki alanlarda da yükseltilmesi anlayışı çerçevesinde gidip çalışmaya başladığımız mahallelerde, biz, yalnızca faşistlerin etkinliğini kırma, bunların etkisi altındaki veya 'sıradan' dediğimiz insanları bir biçimde kazanmaya çalışma ile yetinmiyor, zaman zaman 'sol' kesimde olan bazı siyasi oluşumlarla da karşı karşıya geliyor, bu grupların mensupları ile günlerce oturup tartışıyor ve birbirimizi ikna etmeye/kazanmaya çalışıyor (Karabağlar'da TİKP/AYDINLIK taraftarları iken 'Hortuna' namı ile tanınan Sezer Filiz'i, 'Arap Mustafa' namı ile tanınan Mustafa Olpak'ı ve arkadaşlarını bu çerçevede kazanmış, KARA-DER'i bu arkadaşlarla kurmuştuk; her iki arkadaşımızı da tarihe not düşüyorum) ya da (Balçova'da HK, Karabağlar'da TKP/İGD...ile olduğu gibi) bir başka düzlemde (ki bugünden geriye bakıldığında,kesinlikle mahkum edilmelidir) 'kozlarımızı' paylaşıyorduk.
     Devrimci Mücadele içerisindeki bu tür 'kazanım' veya 'kayıplar', yaptığımız 'iş'in doğasına uygun gelişmelerdi.
     Günlük yaşam içerisinde, siyasi anlamda, 'sen'den ayrıldığını veya 'sana' katılacağını söyleyen kimse, bu tavrını yalnızca 'söylem'de bırakmaz ve günlük yaşamında, bu yeni 'duruş'una uygun olarak günlük olayları ve sorunları yorumlamaya, çözümleri bu 'yeni duruş' çerçevesinde üretmeye ve pratiğe geçirmeye, ona göre konumlanmaya vb. yönelir.
     Bütün bunlar gözle görülebilir ve değerlendirilebilir şeylerdir.
     Cezaevi koşullarında ise, bazı 'istisnai' durumlar dışında, (şeklen) bunun benzeri 'gel-git' olayın/olayların başkaca nedenleri vardır; bu 'gel-gitlere' biraz daha 'farklı' yaklaşmak gerekir.
.....
     Benim ikinci kez içeride olduğum o günlerde, bir 'öldürme' olayına karıştığı iddia edilen bir arkadaşımız D.Kurtuluşçulara ; buna karşın, birisi Merkez Komitesi üyesi olduğu söylenen iki DK'lı da 'bize' katılacaklarını söylemişlerdi.
     Cezaevi dışında böyle bir olay gündeme gelse/geldiğinde yapılması gereken şey belliydi: 'Gelen' kişi/kişiler, bulundukları birimde/alanda/iş yerinde...her nerede iseler, orada, yeteneklerine, olanaklarına ve 'hareket'in oradaki gereksinimlerine göre bir biçimde görevlendirilir, haliyle o günkü mücadele ve 'örgütlenme' gerçekliğine denk şekilde 'çok değişken' olan 'hiyerarşi' içinde yer alır, eğer daha 'ön planda' olabilecek biriyse ona göre konumlandırılırdı; 'giden' için ise 'tersi' bir gelişme söz konusuydu.
     Cezaevi ve cezaevindeki 'biz'im gerçekliğimizde, olayın 'kahramanları' aksi iddiada bulunsalar dahi (ki böyle ifadelendirilmesi, her zaman 'daha ikna edici' bir yol olarak tercih ediliyordu), 'nesnel olarak, 'gelen', 'Komün'e geliyor; 'giden' ise 'Komün'den gidiyordu.
     Benim tanık ve 'karar verici' konumda olduğum o olayın da bu bağlamda değerlendirilmesi gerekiyordu.
     Ama öyle olmadı.
     'Taraflar' bu 'gel-git' olayını, olması gereken gerçekliğinin dışında, 'gel-git' olayının kahramanlarının iddiaları bağlamında değerlendirmeyi tercih etti (her kesim kendi kafasında kurguladığı nedenlerle) ve haliyle bu çerçevede 'kısa süren bir gerginlik' yaşandı. (Bu 'gelmek' isteyen ve MK üyesi olduğu söylenen DK'cu arkadaş, cezaevinde, ben oradayken, 'Komün'e katılmadı; benimle dışarıya haber gönderdi ve 'abi/abiler'den 'onay' beklemeyi tercih etti. Belli ki,'biz'i de 'kendileri' gibi değerlendiriyordu.)
.....
     Cezaevinde kaldığım o dönemde, bizimle aynı avluya 'volta atmaya' çıkan 3 arkadaş, bir gün ve güpegündüz, hiçbirimizin haberi olmadan ve hiç kimseye haber vermeden 'firar' etmiş ve biz de şaşırmıştık.
     İş'in aslı sonradan anlaşılmıştı: 'Örgüt içi bir darbe' ile kenara itilen 2 Eylem Birlik'ci ve 'nevi şahsına münhasır' başka bir arkadaş, kaçanlardan birinin köylüsü olan bir gardiyanı 'suistimal' etmiş ve bir biçimde, o gardiyan dahil o gün orada görevli gardiyanları bağlayarak adli mahkumların ziyaretçilerinin arasına karışarak 'sırra kadem' basmışlardı.
     'Devrimci Gençlik' dergisi 'yazı işleri müdürü' göründüğü için cezaevi'ne giren ve bir gün, bazı arkadaşlarıyla birlikte, cezaevi duvarına ' o duvar, o duvarlarınız vız gelir bize vız' diye yazı yazarak 'firar' eden Taner Akçam, o günlerde, bizim 'onur' ve 'gurur' vesilemizdi; haliyle, 'biz' bu olaya çok sıcak bakmıştık.
.....
     1979 yılı Mart ayı sonunda, 4 ay 10 gün içeride kaldıktan sonra, ilk duruşmada 'tahliye' olmuş ve bir kez daha 'özgürlüğe' adım atmıştım.
     11.09.2018/DATÇA
     Mehmet Erdal


Devamını Oku...

23 Aralık 2019 Pazartesi

2018.09.04.KİM YOLCU KİMLER YOLLARDA

  Hiç yorum yok
10:01


     KİM YOLCU? KİMLER YOLLARDA?
     1986 yılında (kesin ay ve günü anımsayamıyorum) bizi (bir grup DY davası tutukluyu) Buca Kapalı Cezaevinden alıp ringlere bindirdiler ve yeni yapılan Aydın E Tipi Kapalı Cezaevi'ne sevk ettiler.
     Aydın'da öteden beri açık olan eski bir Kapalı Cezaevi vardı, ancak 'yetersiz' kaldığı için yeni bir cezaevi yapımı yoluna gidilmiş ve bu yeni cezaevi,o zamanların popüler cezaevi modeli olan E Tipinde inşa edilmiş ve biz bu yeni cezaevinin ilk mahkumları olarak oraya sevk edilmiştik.
     Buca Kapalı Cezaevi'ne göre daha küçük koğuşlardan oluşan bu cezaevine biz ilk mahkumlardan sonra ülkenin farklı yerlerinden, örneğin Adana'dan, Erzincan'dan, Ankara'dan, Gaziantep'ten..ve dahi gıyaplarında yapılan yargılamalar sonucu tutuklanmalarına karar verilen ve infaz sürelerini bu cezaevinde tamamlayacak olan farklı siyasi kimliğe sahip, hatta MHP davalarından yargılanıp mahkum olmuş mahkumlar sevk edilmeye devam edildiler.
     İlk başlarda 'Sol' ve 'sağ' mahkumların farklı koğuşlara yerleştirilmesiyle yetinilirken,zaman içerisinde 'Sol' nitelikli mahkumların sayısının artmasına paralel olarak, farklı 'Sol' hareketlerden gelen mahkumların 'gönüllülük' temelinde istedikleri koğuşlarda bir araya gelerek birlikte kalmaları yoluna gidildi.
     Ülkenin farklı illerindeki farklı davalarda yargılanan ve farklı cezaları olan biz DY'cu tutsaklar, karşılıklı iki koğuşta (ki birisinin 'koğuş' statüsünde çatı katı da bulunuyordu ve böylece, gerçekte 3 koğuşta) bir araya gelmiş ve bir ara sayımız 70'lere ulaşmıştı.
     Hem ilk giden kafile olmamız ve doğal olarak 'bir düzen' tutturmamız hem de 'il/yöre' bazında görece daha kalabalık olmamız nedeniyle günlük işlerin yürütülmesinde ve yönetimle, diğer koğuşlardaki farklı siyasi hareketlerden mahkumlarla ilişkilerin sürdürülmesinde EGE'deki davalardan giden bazı arkadaşlar ön planda ve 'belirleyici' konumdaydılar.
     Başlarda bu durum, en azından görünüşte, 'genel kabul' görüyor ve çok ciddi bir tepkiyle karşılaşmıyordu.
     Ancak yıllardır birbirlerinden çok uzak ve kopuk yerlerde yaşayan ve doğal olarak o yaşadıkları yerlerde 'görece' farklı yaşam tarzları ve anlayışlar geliştiren, olaylara ve gidişata ve hatta geleceğe dair farklı yorumlar yapan, farklı tepkiler geliştiren ve hatta farklı beklentiler içerisine giren bizlerin, bütün bu gerçekliği 'yok' kabul eden bir çerçevede yaşamamız ve 'tabiri caizse' kafalarımızı 'kuma gömmemiz' daha fazla mümkün değildi.
Nitekim gelişmeler o yönde oldu ve 'su' fokurdamaya başladı.
*****
     1982 ve 1983 yıllarında Buca ve Şirinyer Askeri Cezaevlerinde (yaşadığım ve tanığı olduğum yıllarda) DY'cular arasında belli bir işleyiş vardı ve bu genel kabul görüyordu; hiç şüphesiz her şey mükemmel ve dışarıdan bakıldığında görüldüğü gibi 'sütliman' da değildi.
     Ama 1984 ve 1985 yıllarında DY'cular içinde (ayrıca ele alınması gereken pek çok nedenin sonucu olarak) mevcut 'iç' ilişkilere ve yönetime dair memnuniyetsizlik dile getirilmeye başlanıyor ve bu memnuniyetsizlikler karşısında da bildik 'dışlama/susturma/baskılama' yoluna gidiliyordu.(1985 ve 1986 yılında bir dönem kaldığım Şirinyer Askeri Cezaevinde Yunanlı Komünistlerin direnişini anlatan KAPETANİOS adlı otobiyografik kitabı okuduğumda 'şok' olmuştum: Örgüt içi yaşamlar ne kadar da çok birbirine benziyordu. Bu kitabı okumalarını, pek çok arkadaşa önerdiğimi anımsıyorum.)
     1986 yılına kadar EGE'de bizler bu çerçevede cezaevleri yaşamımızı devam ettirirken, ülkenin başka cezaevlerinde benzer ve bazı yerlerde de (ÖR:Gaziantep) biraz daha farklı çerçevede (kısmen Yurtdışı kaynaklı 'DY içi' tartışmalardan da etkilenerek) tartışmalar yaşanıyormuş: Bizler, bunların böyle olduğunu, 1986 yılında getirildiğimiz Aydın E Tipi Kapalı Cezaevinde, oraya diğer illerden ve 'dışarıdan' getirilen DY'cu arkadaşlarla yüzleşince öğreniyorduk.
*****
     EGE dışındaki illerden veya 'dışarıdan' gelen bazı arkadaşlar, var olan DY topluluğundaki işleyişi yüksek sesle eleştiriyor, Gaziantep'teki arkadaşlar gibi 'ortak bir yönetim' mekanizması oluşturulmasını ve sorunların 'ortaklaşa' tartışılmasını ve çözüm yöntemlerinin de 'ortaklaşa' üretilmesini/belirlenmesini/kararlaştırılmasını' söylüyorlardı.
     Şahsen benim hislerime tercüman olan (ama pek çok nedenle 'yüksek sesle' dile getiremediğim) bu karşı çıkışlar, tahmin edilebileceği üzere, var olan durumda 'ön planda' olan arkadaşlarca çok şiddetli tepki görüyor ve bunun 'örgüt düşmanlığı', 'Sivil Toplumculuk' vb. hatta 'Tanercilik' olduğu yollu görüşler ileri sürülüyordu.
     (Özünde 'ÖRGÜT/PARTİ ve DEMOKRASİ', bunlar arasındaki ilişki olan bu tartışmayı biz, Aydın Cezaevinde günlerce yaptık; çok da yararlı oldu ama bu yazının konusu bu tartışmaların bir bölümü olduğu için bu konuyu bir başka yazıya bırakıyorum).
     EGE'den gidenler olarak bizler ilk olarak bu cezaevinde ve bu tartışmalar başlayınca (önceden duyan var mıydı ve bu bilgileri kendine mi/kendilerine mi sakladılar bilemiyorum) Yurt dışı kaynaklı GÖÇMEN/TANER , KULECİ ve DEVRİMCİ İŞÇİ tartışmalarını duyduk, bir ölçüde öğrendik ve bilmeden 'TARAF' olduk veya öyle değerlendirildik.
     'Ön planda' olan arkadaşlardan bazıları kendilerini alenen 'DAYICI/DEVRİMCİ İŞÇİ TARAFTARI' olarak lanse etmekten kaçınmıyor ve karşı çıkanlara 'TANERCİ' sıfatlamasında bulunuyorlardı; yine 'ön planda' olan bazı arkadaşlar kendilerine 'KULECİ' diyor ve başlarda yüksek sesle itiraz eden 3 kişiyi (ben, FADIL ÖZTÜRK ve bir başka arkadaşı) 'TANERCİ', diğerlerini ise, onların kendilerine verdikleri 'DAYICI' sıfatlaması ile tanımlıyorlardı.
 Anımsadığım kadarıyla DEVRİMCİ İŞÇİ'nin bir-iki sayısı dışında taraflara dair hiçbir yayının ve yazının girmediği/olmadığı/okunmadığı, haliyle (bu ayrıma dair) sağlıklı hiçbir tartışmanın yapılmadığı cezaevi koşullarında yapılan bu sıfatlamaların herhangi bir değeri ve kalıcılığı yoktu; nitekim sonrası süreçteki gelişmeler de bu doğrultuda oldu.
     Ben, bu 'iç' gelişmeler karşısında (daha donanımlı olabilmek ve var olan sorunla baş edebilmek için) o güne kadar öğrenmeye çalıştığım ve bir yere kadar ilerlediğim İNGİLİZCE okuma ve konuşma çabalarını bıraktım ve ağırlıklı olarak 'KLASİKLERİ' ve bu tartışma konuları çerçevesinde ARNAVUTLUK EMEK PARTİSİ TARİHİ vb. de dahil olmak üzere cezaevinde var olan bütün yayınları elden geçirmeye ve didik didik etmeye yöneldim..
     (Bu tartışmalar, bir biçimde, bir arkadaşımızın yönetiminde çıkarılan 'Duvar Gazetesi'ne de yansıyor ve orada çok ilginç ve bugün okunsa çok gülünecek yazılar yazılıyordu: Acaba o arkadaşımız o yazıları saklıyor ve bir gün bir biçimde yayınlamayı düşünüyor olabilir mi ?)
Bu özet anlatım çerçevesinde gündeme gelen ve başlayan bu tartışmalar, bugünden geriye bakıldığında, 'zamanı gelen' ve tamamen 'ihtiyaçtan' kaynaklanan tartışmalardı: Günlerce sürdü, çok derinlikli bir tartışma oldu ama 'çok çirkin' şeyler de yaşandı ve çok çirkin şeylere de tanık olundu. ( Bu tartışma sürecini bu cezaevinde yaşayan pek çok arkadaşın arasında, bugün var olmaya devam eden 'gerginliklerin' temelinde, bu yaşanan 'çirkin' şeyler yatar.)
     İşte bu tartışmalı günlerde, başlarda, kendisini 'KULECİ' olarak adlandıran ve konumlandırmaya çalışan, akabinde, tartışma sürecinde (KULECİ olmayı öyle sandığı için) 'HAKEM' olmaya çalışan arkadaşımız, tartışmaların aleyhine döndüğünü anladığı an 'BELDEN AŞAĞIYA' vurma yolunu seçti (keza başka bazıları da): Tartışmaları yaşayan bütün arkadaşların tanık olduğu üzere, başka bazı yolların dışında, benim Denizli Cezaevinde 'DY'cu olmadığımı, bıraktığımı' söylediğimi diline pelesenk etme yoluna gitti.
     Finale doğru, tartışmanın (bu yolla) çığırından çıkartılma çabaları karşısında yapılması gereken, bu 'BATAKLIĞA' girmeden tartışmalardan çekilmekti ve öyle de yaptık.
*****
     Ben 14.02.1981 (Cumartesi) günü Uşak ili Ulubey ilçesi Banaz deresi kıyısındaki bir sığınağın, arama faaliyeti yürüten Jandarmalarca, sabaha karşı tespit edilmesi üzerine başlayan çatışmada 2 ölü 5 yaralı arkadaşla birlikte yakalandım.(Bu olayla ilgili olarak ve özellikle ölenlerden Cemil Tıpırdamaz arkadaşımız çerçevesinde İnternet ortamında yalan yanlış şeyler yazılıyor; bu olayı ayrıntılı yazmak veya yazımına katkıda bulunmak şart oldu).
     66 gün süren Emniyet sorgusundan sonra tutuklanarak (Denizlili iki arkadaşla birlikte) Denizli Kapalı Cezaevi'ne konuldum.
     Biz, kuşak olarak Kaypakkaya'yı, Mahir Çayan'ı, Deniz Gezmiş'i, Kızıldere'yi... okumuş, dinlemiş ve de kendimize örnek almıştık. Ama ben (o zamanki değerlendirmelerime göre) örnek alınan bu kişilere ve çıkılan yola, bu yolda benden beklenen tavra yaraşır bir 'tavır' gösterememiş; 'yakalanma' ve 'sorgulanma' sırasında 'zaaflı' davranmıştım. Bence bu, 'DY'cu OLAMAMAK'tı.
     Cezaevi süreci 'yeni bir süreç'ti ve mücadele edilmesi gerekiyordu; pek çok insan bana bakıyor ve benden bazı şeyleri bekliyorlardı; bunun böyle olması da doğaldı.
     Bana göre, bu beklentiyi ben değil, bir başka arkadaş karşılamalıydı; bu kişi veya kişiler, yakalanma anında ve sorgu sürecinde 'en iyi' tavrı gösteren kişi veya kişiler olmalıydı.
     O dönemde bu çerçeveye en uygun arkadaş, Muracalı (Kutlubey'li) Muammer Özdemir'di: Bu arkadaşımız Jandarma ile çatışarak yakalanmıştı.(1986 yılında Buca Cezaevinde iken SİROZ teşhisi konuldu ve bilahare tahliye edildikten sonra vefat etti.)
     Başka bazı arkadaşlarla konuştuk ve ona bu görevi alması gerektiğini söyledim; aldı.
     Teorik olarak yeterli değildi ve bizim, bu konuda kendisine yardımcı olabileceğimizi söyledim;
yardım ettik de.
     1982 Yılı Mart ayında Buca Kapalı Cezaevi'ne sevk edildiğimiz ana kadar o cezaevinde 'DEVRİMCİ MÜCADELE VE MÜCADELE BİÇİMLERİ ÜZERİNE', 'DEVRİM TEORİSİ VE HALK SAVAŞI ÜZERİNE' ile 'ÖRGÜTLENME SORUNU' başlıklı 3 adet çalışma kaleme aldım, bunlarla eğitim çalışmaları yaptık; o cezaevinde (o gün var olan ülke koşullarında 'ilk'lerden sayılabilecek) ciddi bir duruş ve direniş ortaya koyduk.( Bekir Öğretici arkadaşımız, bu dönemi kaleme almaya başladığını söylüyor.)
     O cezaevi ve sonrasında Buca'da, Şirinyer Askeri Cezaevinde, Aydın'da (tartışmalar sonrası 1989 yılında gittiğimiz Nazilli'de) bütün direnişlerde katılımcı ve bazen örgütleyicilerden birisi olarak yer aldım: Buca Cezaevinde 1982 Mart-1986 yılları arasında yapılan eğitim çalışmalarının yazılı materyallerinin bir kısmını kaleme aldım ...ama gelin görün ki, 1988 yılında, bir tartışmada, Lenın'in 'geçici yol arkadaşı' dediği türden bir 'yol' arkadaşı kalkıyor ve çok safiyane niyetlerle söylenmiş (keşke herkes söyleyebilseydi) ve gereği de yerine getirilmiş (keşke herkes gereğini yapabilseydi) bir 'öz eleştiri' niteliğindeki değerlendirmeyi, 'rakibi' gördüğü 'ben'i ekarte etmek amacıyla diline pelesenk ediyordu.
     Ne diyeyim?
*****
     Bence, 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi öncesi dönemde 'aynı YOL'da yürüyorduk; sonrası dönemde 'yollar' ayrılmaya başladı; düzene eklemlenen bazıları dışında herkes birey, grup, çevre, parti vb. olarak kendisi için doğru olduğuna inandığı 'Yol'da yürümeye devam etti.Yürüyor da...
     Ben, bu çerçevede düşünen birisi olarak, kardeşim Musa Erdal (SETTAR) öldüğünde (04.10.2016), onun gazetedeki ölüm ilanına ve yakaya asılan resimlerine 'İNANDIĞI DEVRİMCİ YOL'DA YÜRÜDÜ' yazılmasını istemişimdir ve öyle de yazılmıştır.
     Bugün doğru bildiği 'yol'da birey, grup, çevre, parti vb. olarak yürümeye devam edebilenlere ne mutlu....
     (Not: Bu tartışma sürecinde 'aktif' olarak yer alan arkadaşlara 'bugünden geriye baktığınızda ne düşünüyorsunuz ve bugünkü konumunuzu nasıl açıklıyorsunuz?' diye sormak ve söyleyeceklerini dinlemek çok öğretici olabilir, diye düşünüyorum.)
     05.09.2018 / Datça
     Mehmet Erdal

Devamını Oku...

2018.09.04.BUCA CEZAEVİNDE TEK TİP ELBİSE UYGULAMASI

  Hiç yorum yok
09:58


     BUCA CEZAEVİ :1983 MART'I
     [Yerel Seçim sürecine girildiği için, öncelikli olarak ,bu sürece katkıda bulunabileceğini düşündüğüm çerçevedeki yazıları yazmayı ve farklı platformlarda yayınlamayı görev olarak önüme koymuştum: Ama bu grupta(Devrimci Yolda Devrim) yapılan ve benim, bir arkadaşımın Facebook sayfalarındaki 'isyanları' üzerine haberdar ve bilahare bilgi sahibi olduğum 'berbat bir tartışma' üzerine iki yazı yazarak 'katkıda' bulunmayı (kendi tarzımda) öne aldım.]
     1983 yılıydı ve 12 Eylül 1980 darbesi sonrası, EGE BÖLGESİ'nde yapılan askeri operasyonlarda sağ yakalanan yüzlerce (farklı siyasi hareketten) siyasi mahkumun bir kısmı Buca Kapalı Cezaevinde yatıyor ve mahkemelere gidip geliyorlardı.
     Benim içinde bulunduğum ve 'bir numaralı' sanığı olduğum Denizli Devrimci Yol Davası tutsakları da 1982 Yılı Mart ayında Denizli Kapalı Cezaevinden bu cezaevine nakledilmişti.
     Buca Kapalı Cezaevi'ne geldikten sonra yapılan dağıtımda ben Yeni Bölüm 13. koğuşa verilmiştim.
     Cezaevi yönetimi,Askeri Faşist Yönetim'in İstanbul,Ankara vb. cezaevlerinde uygulamaya geçtiği 'Tek Tip Elbise' uygulamasına paralel olarak benzeri bir uygulamaya geçmek istiyor ve bu çerçevede mahkemeye götürülmek için Kapı altına çağrılan siyasi tutsaklara bu uygulamayı dayatıyor ve bu sırada tartışmalar ve itiş-kakışlar yaşanıyordu.
     Biz kendi aramızda bu konuyu tartışıyor ve nihayetinde, koğuşlarda, er-geç bu uygulama ile karşı karşıya kalacağımızı biliyor ve bu uygulama gündeme geldiğinde ne yapılması gerektiğini konuşuyorduk.
     1983 Yılı Mart ayında bir sabah (kesin günü anımsayamıyorum) koğuşlara yapılan anons ile bütün siyasi tutsakların alt kattaki Yemekhane'ye inmeleri söylendi.
     İndik ve beklemeye başladık.
     Elbise uygulaması için geldiklerini biliyorduk, ama nasıl bir uygulama biçimi ile karşılaşacağımızı ve o uygulama biçimine göre ne yapacağımızı bilemiyor, 'özünde' belli ama 'biçimde' flu bir durumda gözümüz yemekhane kapısında, beklemeye devam ettik.
     Kapı açıldı ve onlar (yönetim) cümbür cemaat içeriye girip hücuma kalkmadılar: Tek tek çağırma yoluna gittiler.
    Yeni Bölüm 13. Koğuş,uygulamanın başlatıldığı ilk koğuştu(Yeni Bölümde) ve ben, ilk çağrılan oldum.
     Yürüdüm. Kapıdan, 'alt malta'ya çıktım.
     Onlarca asker ve rütbeli, artı, gardiyan (şimdinin 'İnfaz Koruma Memuru') bana bakıyor; ellerinde 'laciler' (Tek Tip Elbise)...
     Kafam karışık: Giymeyecek miyim? Giyip, hep birlikte yırtıp atmayı mı bekleyeceğim?
     Belki basiretim bağlandı ve aldım, giydim.
     Ardımdan 'bizim Behçet' (bu yazıyı yazarken ona sordum; onunla bir arkadaş daha çıkmış, ama ben nedense yalnızca onu anımsıyorum) çıktı ve baktım o uzatılan laci'yi almadı bile; Ben laci'yi giymiş bir şekilde malta'da bekliyorum ve elbiseyi eline bile almayan Behçet'e 'Koğuşa' dediler.
Ayıktım; Behçet 'yolu' göstermişti. Laci'yi çıkardım ve Behçet'in arkasından yürüdüm.
     Lacileri giymeyen (bizim kaldığımız Yeni Bölüm'ün arka bloklarındaki) herkes,Yeni Bölüm 15.Koğuşa dolduruldu.
     Her birimiz don-gömlek'tik ve aylardan Mart'tı. Hava çok soğuktu.
     Y.Bölüm 15.Koğuş, Müşahede Bölümüydü ve hücrelerden oluşuyordu; her hücrede iki katlı ranza ve bir adet 'alaturka' tuvalet bulunuyordu.
     Hücrelere konulanlar bir yandan tir tir titriyor ve bir yandan kim geldi, kim elbise giydi, onu anlamaya çalışıyordu.
     Gelenler geldi, kalanlar kaldı.
     Yüksek sesle konuşuldu .Tartışıldı.
     Üşüdüğümüz için giyecekleri istedik
     Mahkemelere gidip gelenler aracılığıyla diğer koğuşlarla haberleşildi ve 'tepki' olarak 'açlık grevi'nde karar kılındı.(13 Gün süren bu açlık grevinde bende ilginç bir şey gündeme geldi; öncesi süreçte çok hızlı yazı yazabilen birisiyken ve Buca'ya gelmeden önce kaldığım Denizli Kapalı Cezaevinde, belki de o dönemin ilklerinden ve başarıyla biten açlık grevlerinden birisi olan 1981 yılındaki 9 günlük, ki bunun son 2 günü su içmeyi de bırakmıştık, açlık grevinde bile bu durum görülmemişti; bu açlık grevinden sonra elimle yazı yazamaz ve yazdıklarım da okunamaz birisi oldum.)
     Tek Tip Elbise uygulaması gündeme gelmiş ve yeni bir durum oluşmuştu; bundan sonra ne yapmalıydık?
     Mahkemeler devam ediyordu ve mahkemelerde lacileri yırtıp atanlar (bu durum iki kez tekrarlandığında) duruşma haklarından tamamen 'vareste' tutuluyor, haliyle bu yıldırıcı oluyor; herkes bir kez daha düşünüyordu.
     Buca Cezaevinde kalan DY'cuların kaldığı koğuşlarda 'sorumlu' konumda arkadaşlar vardı ve bütün koğuşların içinde de YB 15.Koğuş'ta kalan 3 kişi (ben,rahmetli Arslan Yalçın ve başka bir arkadaş daha) 'Buca DY' imzasını kullanabiliyordu, haliyle 'son söz' bizdeydi.
     Ben birkaç gün düşündükten ve gelişmeleri izledikten sonra 'KARŞI DEVRİM SAFLARINA İLTİCA EDENLER ÜZERİNE' başlıklı bir yazı taslağı kaleme aldım ve her zaman 'soyutlama' yeteneği benden daha iyi olduğuna inandığım Arslan Yalçın'a 'elden ele' (hücreler arası) geçirerek ilettim.(Onunla aynı hücrede kalan diğer arkadaşın yazı türü işlerle pek alakası olmadığından) Arslan 'tamam dağıtalım' diyerek onayladı ve 'Buca DY' imzasıyla YB.15 Koğuş hücrelerinde ve mahkemeye gidip gelenler aracılığıyla Yeni Bölüm ve Eski Bölüm'deki diğer müşahedelere, bilahare Şirinyer Askeri Cezaevinde kalan arkadaşlara ve diğer siyasi hareketlere iletildi.
     Bu yazı, Buca ve EGE'deki Tek Tip Elbise direnişinin sürdürülmesine ne ölçüde katkıda bulundu, onu, benim dışımdaki arkadaşların ve bu direnişin tarihini yazacakların takdirine bırakıyorum; ama evet bu yazı, içeriğindeki iki nokta nedeniyle, sonraki süreçte, Buca veya başka cezaevlerinde, dışımızdaki siyasi hareketlerden gelen arkadaşlarca polemik konusu yapılıp duruldu:
     1-'Siz(EGE DY) Mamak'takiler hain ilan ediyorsunuz'.
     2-'Siz çözülenleri ve teslim olanları cezaevinde içinize almışsınız'.
     Bu sözü edilen yazıda, özü itibariyle (belki bir gün bir yerlerden yazının aslı bulunup ortaya çıkar),cezaevine düşen genel olarak bütün siyasilerin ve özel olarak DY'cuların( ben EGE'yi ayrıntılı bildiğim için) nasıl yakalandıkları veya teslim oldukları özet olarak ele alınıyor ve cezaevine düşen herkese 'itici' değil,'kazanımcı' yaklaşıldığı ve davranıldığı, bir anlamda herkese 'bir şans daha' verildiği vb. anlatılıyor; ardından Tek Tip Elbise olayının gündeme getirilmesinin amacı sorgulanıyor ve bu uygulamanın 'BUGÜN, BU CEZAEVİNDE (BUCA)' başarıya ulaşamaması için reddedilmesi gerektiği söyleniyordu; yani BUCA CEZAEVİ'nde BUGÜN bu elbiseyi giyenler 'KARŞI DEVRİM SAFLARINA İLTİCA EDENLER' olarak nitelendiriliyordu.
     Biz, kendimiz dahil herkese, cezaevine düştükten sonra 'bir şans' verildiğini, kimsenin yargılanmadığını ve yargılamadığımızı, herkesin bu yeni koşullarda kendi konumunu kendisinin belirleyeceğini ve belirlemesi gerektiğini;Tek Tip Elbise olayının 'yeni bir durum' ortaya çıkardığını ve haliyle herkesin kendi kaderine kendisinin karar vereceğini, bizim direneceğimizi ve bu cezaevinde bu elbiseyi giymenin ne anlama geldiğini düşündüğümüzü ve herkesin bu andan sonraki tavrıyla değerlendirileceğini ...söylüyorduk.
     Bu yazıda somut bir durum tespiti ve somut bir tavır saptaması vardı: Aksini düşünmek abesle iştigal etmekti.
     Ama yıllarca,bazı siyasi muhataplarımız bu konuyu dillerine pelesenk ettiler ve ben, şahsen, bu yazıyı yazanın kah ben olduğumu söyleyerek kah söylemeyerek yeniden ve yeniden açıklama yapmak zorunda kaldım.
     (Buca'da elbise giyip gidenlerin bazısı sırra kadem bastı ama bazıları başka cezaevlerinde yeniden aramıza katıldılar; elbise giymeyenlerin bir kısmı sonraki yaşamlarında kendi yollarında yürüdüler ve 'dost' kaldılar, ama bazıları 'çok ilginç' kişiler olarak yaşamlarına devam ettiler ve ediyorlar.
     Not:Bu konunun devamı anlamındaki yazım, bu 'Yollar' üzerinedir.
     04.09.2018/Datça
     Mehmet Erdal

Devamını Oku...