2025.12.22.ÖRGÜTLENME, BİR İHTİYAÇTIR!
ÖRGÜTLENME, BİR İHTİYAÇTIR! (1)
ÖNSÖZ YERİNE
“İçinde yaşadığımız koşullarda, pek çok dostumun ve yol arkadaşımın farklı türden yardımları ile iki yıldır ağır aksak yapmaya devam ettiğim ve daha ne kadar süreceğini de şimdilik öngöremediğim bu 'geçmişe yolculuğum' ile ilgili yazacaklarımın ve paylaşacaklarımın 'ya doğru bilgileri içereceğini ya da hiç paylaşılmayacağını, ölen arkadaşlarımız ile ilgili tek kötü sözün edilmeyeceğini, adı yazılacak arkadaşlardan ise mutlaka onay alınacağını vb.' daha baştan, kendi kendime taahhüt ettiğimden, bugüne kadar, bu çerçevede yaptığım paylaşımların hiç birisinde, bu çerçevenin dışına çıkmadım. (Paylaşımlarım için Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com)
Benim bu 'geçmişe yolculuğum', gerçekte bir yönüyle benim kendimle ve geçmişimle yüzleşme; geçmişim ile bugünüm arasında somut bir bağ kurma; yaşamımdaki, esasta/özde var olan devamlılığı gösterme; kendimle ve yapabildiğim ölçüde vefa borcum olduğunu düşündüğüm arkadaşlarım ile ilgili bir envanter oluşturma, bazı envanter oluşturma çalışmalarına farklı katkılarda bulunma; kızıma anlatma olanağı bulamadığım kendimi/kendimizi torunlarıma anlatmaya çalışma çabası vb... olarak görülmelidir; bundan öte değil!
Bunun, çok insani bir duygu olduğunu ve bu yazılarımı okuyanlar tarafından da böyle kabul edileceğini, düşünüyorum.
Merak edip yazılarımı sonuna kadar okuyanlar, bugüne kadar yazdığım ve 'Datça yazıları', 'Yerel Seçim Çalışması Deneyimleri', 'Pazar Yeri Yazıları', 'Marmaris Yazıları', 'Cezaevi Yazıları' vb... başlıklar altında paylaştığım ve paylaşmaya da devam etmeyi düşündüğüm yazılardaki geçmiş tarihli (yine benim kalemimden çıkmış ve yayınlanmış ya da bugüne kadar korunup gelmiş olan) yazılarımı, kendince okunmaya değer görmüş ya da görmemiş olsun, doğru ya da yanlış bulsun, her ne ise..., lütfen, bu çerçevede değerlendirsin.” (Bknz: CEZAEVİ YAZILARI-2/11.05.2020)
Bu ilk dosya, 1987-88 yıllarında Aydın E Tipi Kapalı Cezaevi'nde yazdığım yazılar ile o yazıları 2020-2021 yıllarında kendi blogumda yeniden yayınlarken yazdığım yazı ve notlardan oluşmaktadır. Aradan 5 yıla yakın bir zaman geçmesine ve "açıklayıcı bilgi" anlamında yeni notlara gereksinim olmasına karşın sadece zorunlu bazı imla hatalarını düzelterek yayınlıyorum./24.12.2025/Akhisar
İÇİNDEKİLER:
VAR OLAN BİLGİ VE DENEY BİRİKİMİMİZ ÜZERİNE
BİRİKİMİMİZ ÜÇ AYRI PARÇAYA BÖLÜNMÜŞ DURUMDADIR
YURT DIŞI BİRİKİMİMİZ BİZİMDİR
BAYRAK, YURT İÇİ BİRİKİMİZDEDİR
İÇ TARTIŞMALAR
EĞİTİM, HER ZAMAN HER YERDE
İDEOLOJİK-TEORİK ÇALIŞMA GEREKLİDİR, ZORUNLUDUR VE MÜMKÜNDÜR (1)
İDEOLOJİK-TEORİK ÇALIŞMA GEREKLİDİR, ZORUNLUDUR VE MÜMKÜNDÜR (2)
EĞİTİM ÜZERİNE
EĞİTİM ÇALIŞMALARIMIZ ÜZERİNE GÖZLEMLER
CEPHE'YE GİRİŞ
SEVGİ
DEVRİMCİ SINIF MÜCADELESİ VE ÖRGÜTLENME ÜZERİNE (1)
DEVRİMCİ SINIF MÜCADELESİ VE ÖRGÜTLENME ÜZERİNE (2)
1980 ÖNCESİ GEÇMİŞİMİZE DAİR BAZI NOTLAR (1)
1980 ÖNCESİ GEÇMİŞİMİZE DAİR BAZI NOTLAR (2)
1980 ÖNCESİ GEÇMİŞİMİZE DAİR BAZI NOTLAT (3)
PARİS KOMÜNÜNE DAİR (1)
PARİS KOMÜNÜNE DAİR (2)
PARİS KOMÜNÜNE DAİR (3)
PARİS KOMÜNÜNE DAİR (4)
PARİS KOMÜNÜNE DAİR (5)
PARİS KOMÜNÜNE DAİR (6)
1 MAYIS'IN 101. YIL DÖNÜMÜ
OLMASI GEREKEN HEP YARINDADIR... YARIN DAHAKİ YARINDADIR
SÖZDE SOSYALİST, ÖZDE FEODAL
BAZI KONULAR ÜZERİNE
YANGIN, TÜNEL, SÜRGÜN VE SÜRESİZ AÇLIK GREVİ
YOL AYRIMI VE YENİ BİR YAŞAM
AŞK'A VE DEĞİŞMEYE DAİR
MAPUSHANE'DE DÜŞ, UMUT'TUR!
İNANÇ, YOĞUNLAŞMIŞ SEVGİDİR!
NE DONJUAN, NE PAPAZ!
BURJUVALARIMIZ GİBİ POLİTİKACILARI DA NİTELİKSİZ!
HER KOŞULDA YARATICI OLMALIYIZ
CEZAEVİ YAZILARI-1:
VAR OLAN BİLGİ VE DENEY BİRİKİMİMİZ ÜZERİNE
21 Ekim 1988 tarihinde Aydın E Tipi Özel kapalı Cezaevinden sevk edilerek getirildiğimiz Nazilli E tipi Özel Kapalı Cezaevinde iken, Aydın'da birlikte olduğumuz İnkılap Dal'ın yakalandığı lösemi nedeniyle, Ağustos 1989 tarihinde öldüğünü öğrenmiştim.
Ölümünden bir süre sonra Akhisarlı arkadaşları, benden İnkılap'ın cezaevi günlerine dair bir yazı istemişler ve ben de oturup, oldukça uzun bir yazı yazmış ve bir biçimde onlara ulaştırmıştım.
İnkılap ile ilgili paylaşımların tamamına yakınında mutlaka bir bölümüne yer verilen bu yazımda, yalnızca İnkılap'ın cezaevi günlerini değil, İnkılap ile birlikte olduğumuz günlerdeki Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevini, siyasileri ve özellikle de biz DY'cu tutsakları belli bir çerçeve dahilinde anlatmaya çalışmıştım.
(Yıllar sonra, İnkılap'ın Kanada'da yaşayan kardeşi, yazının aslının onda olup olmadığını sormam ve var olduğunu öğrendikten sonra istemem üzerine, orijinal halinin bir nüshasını bana gönderdi ve bende o yazıyı bloğumda ve bazı sosyal medya platformlarında yayınladım. Bknz: İnkılap Dal'ın ardından, https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com)
***
İşte, yukarıda sözü edilen bu yazıda oldukça ayrıntılı bir biçimde anlatılan Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevine 1986 Ağustos-Eylül aylarında gelen ilk mahkum grubu içinde ben de vardım.
***
Aydın'a ilk gelen DY'cu grup içerisinde, öncesinde kalınan Şirinyer Askeri ve Buca Bölge Cezaevleri'nden beri var olagelen bazı sorunlar söz konusu idi; ama bu sorunlar,, muhataplarınca, farklı nedenlerle belli bir noktanın ötesine geçirilmiyor ve tabiri caizse, bir biçimde "içe" hapsediliyordu.
Ülkenin farklı yerlerinden gruplar halinde yeni mahkum grupları sevk olarak geldikçe, 1986 yılı Ağustos-Eylül ayları ile 1987 yılı Yaz ayları arasında, cezaevi hızla dolmuştu; bu gelenler arasında, çoğunluk PKK'lılar ve DY'cular idi; DY'cuların sayısı, bir ara 70 civarına ulaşmıştı.
Diğer siyasi hareketlerdeki durum üzerine herhangi bir şey söyleyemem ama farklı illerdeki askeri ve sivil cezaevlerinde ya da (yıllardır içeride tutsak olduğumuzdan) bihaber olduğumuz cezaevi dışındaki farklı koşullarda bir başlarına yaşamaya ve ayakta kalmaya çalışan DY'cular, Aydın'a gelirken yalnızca kendilerini ve özel eşyalarını değil, aynı zamanda o tarihe kadar yaşadıkları yerlerde kendilerince ürettikleri ve doğru bildikleri düşünceler ile içinde yer aldıkları ya da tanık oldukları tartışmaları da getiriyorlardı; bundan doğal bir şey de olamazdı.
Tanışma fasılları geçildikten sonra, biraz da giderek değişen ortamın etkisiyle herkes, bulunduğu yerlerdeki "içe" yönelik tartışmaları, tanık ya da taraf olduğu, eleştirdiği ya da savunduğu ölçüde birbirine aktarıyor; böylece, giderek yükselen farklı sesler ve adı konulmamış, ne kadar sağlıklı olduğu tartışma götürür, farklı gruplaşmalar gözle görülür hale gelmeye başlıyordu.
Yer yer, fazlaca taraf bulmayan ve haliyle derinleştirilmeyen bazı bireysel çıkışlara ya da zorlama sürtüşmelere tanık olunsa da bu sürecin bir yerde aleni ve ortak bir tartışmaya evrilmesi kaçınılmazdı; doğal olan da bu idi. Nitekim, öyle de oldu.
***
04.09.2018 tarihinde yazıp yayınladığım "Kim Yolcu, Kimler Yollarda?" (Bknz: https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com) başlıklı yazımda da ayrıntılı bir biçimde anlattığım gibi, DY'cular arasında var olan ve gerçekte o koşullarda çok doğal olarak kabul edilmesi ve haliyle el birliği ile bir çözüm yolunun bulunmaya çalışılması gereken sorunlar, bazı arkadaşlarca yalnızca kendilerinin bildiği nedenlerle, o günlerde ağırlıkla yurt dışındaki DY'cular arasında yaşandığı duyumları alınan ve içinde yaşaya geldiğimiz cezaevi koşulları nedeniyle ezici çoğunluğumuzun doğru dürüst hiç bir bilgisinin olmadığı tartışmalar ve gruplaşmalar ile ilişkilendirilmeye ve ısrarla o düzlemde tartıştırılarak çözümlenmeye çalışıldı.
Bugünden geriye bakıldığında çok komik gelen ve o günkü hararetli savunucularının bugün ağızlarına bile almadığı iddialara göre, var olan üçlü kümeleşmenin en kalabalık olanları "Devrimci İşçi"yi temsil ediyorlardı; onlara göre "DY Örgütü" vardı vs... İkinci kümelenme ise, kendisini "Kuleci" olarak tanımlıyordu; çünkü, kendilerinin böyle olduğunu söyleyenlere göre, onlar "Kule"de idiler; yani, kendilerince, kendilerini "Devrimci İşçi"nin ve haliyle, o koşullarda dahi var olduğunu iddia ettikleri "DY Örgütü"nün Aydın Cezaevi temsilcisi olarak tanımlayan arkadaşlar ile kendilerini, gerçekte herhangi bir şekilde tanımlamayan ama buna rağmen, hangi akla hizmet bilinmez, ısrarla "Göçmen"ci, "Örgüt düşmanı" vb.vb. olmakla suçlanan birkaç kişiden mütevellit bizim aramızda bulunduklarını ve durumu idare ettiklerini düşünüyorlardı. (Gülmeyin, ayniyle vaki, biz, bütün bunları yaşadık.)
***
Günlerce süren ve bugün bile kendi açımdan oldukça yararlı olduğunu düşündüğüm bu tartışmalar süresince, konuşmak ve düşüncelerini dile getirmek isteyen her birimiz istediğimiz gibi konuştuk.
Yetmedi; o günlerde "SESİMİZ" başlıklı bir duvar gazetesi (ayrıca bir çocuk duvar gazetesi) çıkarıyor ve düşündüklerimizi o duvar gazetesinde de yayımlıyorduk.
Gazetenin sorumlusu, bir başka deyişle, Yazı İşleri Müdürü Kemal Kaşkar arkadaş idi. Kemal, gerçekten işini hakkı ile yapan ve yazmayı seven, Türkçe yazım kurallarını (en azından bize göre) iyi bilen bir arkadaştı. (Laf aramızda, hala zaman zaman hatalı kullandığım "daha", "dahi" anlamındaki "de, da" takılarının ne kadar önemli olduğunu ve nasıl yazılacağını, onun uyarıları sonucu öğrendim.)
İşte, "Cezaevi Yazıları" başlığı altında toplamaya çalıştığım ve zaman zaman yayınlamayı düşündüğüm yazılar, bu ve benzeri koşullarda yazılan ve bir kısmı da bu duvar gazetesinde yayınlanan yazılardır.
(Yıllar önce yazdığım "Pazar Yeri yazıları" ile "Marmaris Yazıları"ndan sonra yayınlanma sırası bu kapsamdaki yazılara geldi. Bu yazıların bir kısmını kişisel arşivinde saklayan ve yıllar sonra, istemem üzerine, birer nüshasını 24/25 Şubat 2020 tarihlerinde bana gönderen Kemal Kaşkar arkadaşa, çok teşekkür ediyorum; umarım, bir gün, bu duvar gazetesinde yayınlanan bütün ürünleri bir kitap haline getirir ve yayınlar.)
VAR OLAN BİLGİ VE DENEY BİRİKİMİMİZ ÜZERİNE
"Olaya basit bir yengi veya yenilgi mantığı içinde bakmak kadar büyük bir dar görüşlülük olamaz. Söz konusu dönem içerisinde halkın hatırı sayılır bir kesimi önemli örgütlenme deneylerinden geçmiş, örgütleri dağıtılmış olmasına rağmen, bu, önümüzdeki yıllar için büyük bir birikimin temelini oluşturmuştur. Bu arada sivil faşist hareketin devlet kurumlarında daha da kökleşip gerçek bir iktidar alternatifi haline gelmesi önlenmiştir. Faşist katliamlara karşı direnilmiş, Maraş'taki olayların tekrarlanması önlenmiştir. Ayrıca, Türkiye insanının kırda ve kentte, doğru önderlikle, her türlü kolektif çalışmaya yatkın olduğu anlaşılmıştır. Bunlar çok üzücü kayıplar pahasına elde edilmiş ama pırlanta değerinde bir birikimdir. Ancak tarih henüz halkın fedakarlıkta bulunmadan kazanım sağlamış olduğu hiç bir ülkeyi yazmamıştır." (M.Tanju Akad/Türkiye Sorunları-1) (*)
Genel olarak Türkiye solunun, özel olarak devrimci hareketimizin-çizgimizin küçümsenmeyecek bir ideolojik-teorik, kadro/insan ve deneyim birikimi vardır. Bunu, tartışmasız kabul etmemiz gerekiyor. Bu birikimi, çok önemli buluyorum. İçerisinde uzun yıllar yer aldığımız, çeşitli kademelerinde ve eylemlerinde görev yaptığımız devrimci hareketimizin, bugüne bu anlamda güçlü bir miras bıraktığına inanıyorum.
Mahir Çayan ve arkadaşlarının, THKP-C'nin ideolojik-teorik ve politik yazılarının, deneyimlerinin bu miras içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bunun için, değerlendirmelerde son 20 yılın esas alınmasını doğru buluyorum. Bunun, "olmazsa olmaz" türünden bir doğru olacağına inanıyorum.
Tüm reddiyelere rağmen, her yeni gelen günde bu mirasa sahip çıkılacağını, bu birikimden daha çok yararlanılacağını ve yol gösterici kabul edileceğini vurgulama gereği duyuyorum.
Mahir Çayan/THKP-C ve Devrimci Gençlik/Devrimci Yol çizgisinde ideolojik, teorik, politik ve örgütsel konularda yazılanların, yaşanan deneyimlerin, yazıldıkları ve yaşandıkları döneme özgü oldukları, bu anlamda devrimci hareketimizin yalnızca o tarihi koşullara özgü bir olgu olarak ele alınıp değerlendirilmesi gerektiğini düşünmüyorum. Bunun devamı olarak, 24 Ocak/12 Eylül 1980 sonrası Türkiye'sinde bu birikimin, devrimci sınıf mücadelesinin yürütülüp-yönlendirilmesinde, mücadelenin önündeki engellerin aşılmasında, sorunların çözümlenmesinde, emekçi halklarımızın devrimci hareketimiz saflarında ve devrimci çizgimizde örgütlenmesinde, örgütlü olarak yapılacak İKTİDAR YÜRÜYÜŞÜNÜN başarıya ulaştırılmasında bir temel oluşturamayacağı ve ışık tutamayacağı, yapılması gerekenin şu veya bu biçimde, şu veya bu oranda özünde “sil baştan” yapmak, dahası yeni bir temel aramak-oluşturmak olduğu savına da katılmıyorum. Öncelikle belirtmeliyim ki, devrimci hareketimiz, o tarihi koşullarla sınırlı olan bir olgu olarak ele alınsa bile (ki alınmamalı), yazılanların ve yapılanların, öz olarak, doğru olduğuna inanıyorum. Faşizme karşı yürütülen mücadele ve örgütlenme konusunda yazılanlar ve yaşanılan deneyimler buna somut bir örnek olarak verilebilir.
Ancak, yazılanlar ve yaşanılan deneyimler, daha geniş anlamda olmak üzere tüm birikim, o tarihi koşullarla sınırlı ve o tarihi koşullara özgü bir olgu olarak değerlendirilemez. (**)
Devrimci sınıf mücadelesini yürütüp-yönlendirmeye çalışan bir siyasi hareket, mücadelenin önüne konulan/çıkarılan engelleri aşmak ve karşılaştığı çok yönlü sorunları çözmek görevi ile yükümlüdür. Bu bilinir. Bu engeller ve sorunlar, ortaya çıkış nedenleri ve yarattıkları sonuçlar açısından, ortaya çıktıkları, gözlendikleri ve çözümlenip aşılmaya çalışıldıkları anla/zamanla sınırlı olmayabilirler. Köklü nedenleri ve yaygın-geniş boyutlu sonuçları olabilir. Can alıcı bir öneme sahip olabilir. Devrimci hareket, o an ve zamanda bunları aşabilir ve çözebilir veya aşma ve çözme sürecine girebilir.
Öyleyse, devrimci sınıf mücadelesinin yürütülüp-yönlendirilmesinde önümüze çıkan engeller ve karşılaştığımız sorunlar, somuttur. Bunları aşmak ve çözümlemek için yazılan ideolojik, teorik, politik ve örgütsel yazılar ile atılan adımlar, somuta yöneliktir. Somutun irdelenmesi, araştırılması, incelenmesi ve tartışılmasıdır. Bu yadsınamaz. Devrimci sınıf mücadelesinin önüne doğrudan ya da dolaylı olarak çıkmayan engeller ve sorunlar, devrimci hareketin o aşamada aşmak ve çözmek zorunda olduğu engeller ve sorunlar değildir. Doğru devrimci tavır budur. Devrimci bir bakış açısı, bunu gerektirir.
Peki, somuta yönelik yazılan bu ideolojik, teorik, politik ve örgütsel yazıların, yaşanılanların o an/zaman ve aşama ile sınırlı olduğu söylenebilir mi?
Bunlar o an/zaman ve aşama ile ilgili "güncelliği" de içerir ama, bir bütün olarak, o koşullarla sınırlı değildir; "yarına yönelik olma", "yarına temel oluşturma", "yarına ışık tutma" yönü de vardır. O an/zaman ve aşama ile dahaki süreçte geçerli olma niteliği de vardır. Örn: Faşizm ve Anti-Faşist Mücadele, Emperyalizm ve Yeni Sömürgecilik, Modern Revizyonizm ve "Sosyal Emperyalizm" tartışmaları; Öncü Savaşı, Burjuva Liberalleri ve İç Savaş, Devrimciler Niçin Savaşıyor? vb... başlıklı yazılar, yalnızca yazıldıkları koşullara yönelik ve dolayısı ile o koşullarda geçerli olacak, koşullarda şu veya bu oranda bir değişme olduğunda geçersiz hale gelecek yazılar değillerdir. Yine birim ve ülke düzeyinde hayata geçirilmesi önerilen Direniş Komiteleri, SDB, DSB, Cephe, Parti vb. örgütlenmelerle ilgili yazılanlar ve bu örgütlenmeleri gerçekleştirme doğrultusunda atılan adımlar, o koşullara özgü nitelikte yazılan yazılar ve atılan adımlar değillerdir. O koşullarda hayata geçirilen mücadele içinde yetişen KADROLARIMIZIN da dahaki süreçte hiç işe yaramayacak özellikler kazandığını söylemek de mümkün değildir. Var olan birikimimizin bu yönünü göz ardı etmek, yok varsaymak, devrimci hareketimizin geçmiş dönemde (12 Eylül öncesi) anlık hareket ettiğini ve uzun dönemli bir bakış açısına sahip olmadığını, yani oportünist bir çizgi takip ettiğini söylemektir. Bizim hareketimiz için, bu söylenemez. Söylemek, gerçeği reddetmektir.
Hiç şüphesiz, 24 Ocak/12 Eylül 1980 sonrası uygulamaya sokulan yeni ekonomik istikrar tedbirlerinin ve ondan daha önemli olmak üzere 82 Anayasası'nın ve onu tamamlayan yasalarda ifadesini bulan yeni yasal-kurumsal yapının incelenmesi gerekir. Yeni dönemin, tüm yönleri ile bilinmesi gerekir. Bu zorunludur. İhmal edilemez. Küçümsenemez. Bu yapılmadan, bu yeni dönemde, devrimci sınıf mücadelesi başarıyla yürütülüp- yönlendirilemez. (***) Ancak 24 Ocak/12 Eylül sonrası ülkede zorla sağlanan-sağlanmaya çalışılan değişim ve dönüşüm ile ülkemizin tarihi gelişim çizgisinde niteliksel olarak farklı, yeni bir aşamaya geçilmemiştir. İki dönem arasında, Çin Seddi çekilecek kadar köklü bir fark yoktur. Bu fark olmadığı için, bu nedenden dolayı da dünkü birikimimizin üzerine bir çizgi çekilemez.
Ülkenin tarihi gelişim çizgisindeki (irademiz dışındaki ve dahilindeki nedenlerden dolayı olabilir) şu veya bu orandaki bir değişim ve ortaya çıkan yeni durum sonrası devrimci hareket, bunu aşılması ve çözümlenmesi gereken bir engel ve sorun olarak görür, irdeler. İdeolojik ve teorik açıklamasını yapar. Bunu yapmadan, yeni durum öncesi var olanla yetinerek devrimci sınıf mücadelesini yürütüp-yönlendirmeye devam etmek elbette mümkün değildir. 12 Mart sonrası dönemde, Mahir Çayan'ın yazdıklarının ve özellikle Kesintisizler'in yeterli olduğunu söyleyerek kendilerince "silahlı mücadeleyi" sürdüren "sol"lar, bizim bu tespitimizin somut ama trajik örnekleridir.
Devrimci hareket, dününe bakarak yeni dönem öncesi aşamanın tarihi koşullarına özgü olanla bugüne uzanan, bugüne ışık tutan, bugün de geçerli olacak olanı birbirinden ayırır. Bugüne uzanan, bugüne ışık tutan ve bugün de geçerli olacak olanla, yeni durumun irdelenmesi sonrası elde edilen, bir bütün olarak, bugünkü çizgiyi, devrimci hareketi oluşturacaktır.
Bugün bu görev, devrimci sınıf mücadelesini yürütüp-yönlendirmeye çalışan tüm devrimci kadrolarımızın omuzlarındadır.
Bizler, dünden bugüne devredilen birikimimizin temeli üzerinde bugünü tahlil etme, bugünkü öznel durumumuzu aşma, devrimci sınıf mücadelesini yürütüp-yönlendirme, yeni taktikler geliştirme, yeni mücadele biçimleri saptama ve hayata geçirme, gereksinim duyulacak yeni örgüt biçimlerini yaratma yeteneğine sahibiz.
Burada bir noktaya değinmek gerekiyor; düne bakmak, hele olayların üzerinden biraz geçtikten sonra bakmak, bugüne ve özellikle yarına bakmaktan her zaman daha kolaydır. Çünkü, dün yaşanmıştır. Yaşananların sonuçları, görülmüştür. Bugüne ve yarına bakarken, bu avantajımız yoktur ama düne bakarken, dünü akla gelebilecek tüm özelliklerinden şu veya bu ölçüde soyutlayarak irdeleme hatasına da düşülebiliyor. Yapılması gereken, dünü tüm özellikleriyle, dünkü koşullarında ele almaktır. O koşullarda yapılması gerekenler yapıldı mı? Başka ne yapılabilirdi? Eksik kalan ne? Yanlış olan ne? Neden? Bu soruların yanıtları verilmelidir. Sonra, daha başka sorular da sormalıyız. O koşullarla sınırlı mı kaldık? Bugüne uzanan, bugüne ışık tutan, bugün de geçerli olan neler yazdık ve yaptık? Önerdik? Eksik olan ne? Neden?...
Bence, böyle bir bakış açısı, düne sağlıklı bakmaktır. Olması gereken şekilde bakmaktır.
3.8.1987/26.12.1987/*****/SESİMİZ”
Notlar:
* M. Tanju Akad'ın bugün hangi konumda olduğu ve bugüne kadar yazıp yayımladıklarının hangisini savunup hangisini reddettiği, ayrı bir konudur; 1987 yılında yazdığı bir yazıdaki bu yaklaşım doğrudur ve haliyle, o yıllarda yazdığım bu yazılar içerisinde yer almıştır..
** 1987 yılında, cezaevinde iken yazılan bu görüşlerin bir benzerini, yıllar sonra yazdığım bir başka yazıda da savunmaya devam ettim, etmeye de devam ediyorum.
"...Bir dönem ellerimizden düşmeyen ve Bulgaristan Partizanlarının 2.Dünya Savaşı ve sonrası yıllarda yürüttükleri savaşı anlatan (ki en ünlüsü 'Seni Halk Adına Ölüme Mahkum Ediyorum' idi) kitapları anımsatmaya başlayan bu 'yakın dönem anı kitapları', bu biçimleriyle, bence, belki de paylaşım yapan arkadaşların, yazarken ve paylaşıma sunarken, hiçbirisinin (öyle olduğunu varsayıyorum) aklının köşesinden bile geçmediğine inandığım şöylesi bazı yanlış 'algılara' yol açmıyor mu?
1-Sol, sosyalist ve devrimci mücadele, gençken içinde yer alınan ve yürütülen; bilahare, gençlik elden gidince 'mazi' olan bir dönemi mi ifade eder?
2-İçinde yer aldığımız mücadele, 1980 öncesi koşullarda ortaya çıkan ve haliyle o koşullar ortadan kalkınca 'tarih' olan 'dönemsel' bir mücadele midir?
3-İçinde yer aldığımız (kim nerede idiyse) örgütlenme ve mücadele, ya 'çok kötü' ('tu kaka' edilecek) ya da 'çok iyi' (göklere çıkarılacak) bir örgütlenme ve mücadele miydi?
4-Biz 'sıradan' olmayı reddeden ve 'farklı' olmaya çalışan, içinde yaşanılandan daha başka ve daha iyi bir yaşamı yaratmak için 'her şeyi göze alan' ve 'her şeyini feda eden' kadın-erkek kişiler değil miydik?" ( 04.11.2018/ Bknz: Yol'da yaşanılanlar çerçevesinde yazılan kitaplar üzerine. https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com )
*** 1984 yılında, Buca Bölge Cezaevinde, Eski Bölüm 4. Koğuşta, biz DY tutsakları, o günlerde dayatılan Tek Tip Elbiseye ve baskılara karşı ortaya koyduğumuz direnişler çerçevesinde sıklıkla gündeme getirilen 15'er günlük hücre hapsi cezalarının arasında, aramızda yaptığımız eğitim çalışmalarında kullanılmak üzere, elde var olan dergilerden, gazetelerden ve kitaplardan yararlanılarak, bazı arkadaşların görev almasıyla, farklı konularda oldukça kapsamlı çalışmalar yapıyorduk. Bunlardan birisi, Mehmet Şahin ve B.E arkadaşların araştırmasını ve taslak halde yazımını üstlendikleri "Yeni Döneme Geçerken Üst Yapıda Merkezileşme" başlıklı oldukça ayrıntılı bir çalışma idi. Umarım, bir gün bir yerlerden bu yazılar çıkar ve onları da yayımlar, tarihe not olarak düşeriz.
04.05.2020/Datça/Mehmet Erdal
CEZAEVİ YAZILARI-2:
BİRİKİMİMİZ ÜÇ AYRI PARÇAYA BÖLÜNMÜŞ DURUMDADIR.
Uzun yıllar pazarları kovalayarak pazarcılık yapan kadın-erkek pazarcıların tamamına yakınında olduğu gibi bende de benzer bazı sağlık sorunları başladıktan sonra, evet asıl olarak bu nedenle, ama bunun yanı sıra, halihazırda İsviçre'de yaşayan eski bir yol arkadaşımızın (F. A) 2016 yılında bize gelip kaldığında "Para kazanmanın sonu yok; ben de emekli olmayı ve Türkiye'ye gelip yerleşmeyi düşünüyorum. Bırak artık bu işi"' diyerek teşvik etmesi üzerine, bilfiil 25 yıl yaptığım pazarcılığı bırakmaya karar vermiş; nitekim, 2017 yılı Ekim ayı sonunda da bırakmıştım.
İşimi bırakmayı düşünmeye başladığım andan itibaren de “Tamam, emekli olduğum gün elimdeki arabayı satacağım; eli yüzü düzgün bir binek araba alacağım, Sevda ile birlikte iki yıl Türkiye'nin pek çok yerini, artı bazı yurt dışı yerleri gezeceğim; yakinen tanıdığım eski yol arkadaşlarımızdan yaşayanların bazılarını yaşadıkları yerlerde, ölenleri ise mezarlarında gidip göreceğim; sonra da oturup, yazacağım” hesapları yapmaya başlamıştım. (*)
Nitekim, emekli oldum, takas yolu ile bir binek arabası aldık; 16 Nisan 2018 günü eşim ile birlikte, Fethiye'ye doğru yola çıktık.
Fethiye'de iken, 17 Nisan günü, yol arkadaşlarımızdan sevgili Aslan Yalçın'ın öldüğü ve İzmir'de toprağa verileceği haberini aldık; İlhan (Bozkurt), Hamza (Çetin Hallaçeli) ve ben 19 nisan günü, Sevda'yı Datça'ya gidecek minibüse binebileceği Marmaris'e bıraktıktan sonra Aslan'ın cenaze töreni için İzmir'e gidip geri döndük.
Sevda, hiç şüphesiz öncesinde bazı arkadaşlar ile haberleşmemize rağmen asıl olarak “doğaçlama”, yani “Ziyaret ettiğimiz yerlerde nerede ve ne kadar zaman kalacağımıza, kimlerle görüşeceğimize, nereleri ziyaret edeceğimize o yere vardığımız an o yerde karşılaşacağımız koşullara bakarak karar vereceğiz”, biçiminde formatladığım gezinin Fethiye'ye kadar olan bölümüne katılmış ama ondan ötesine devam etmek istememişti.
***
Benim için, 43 yıllık yol arkadaşım İlhan (Bozkurt) ile yapılacak bu tur ve tur boyunca bir kısmını en son 39 yıl önce gördüğüm eski yol arkadaşları ile yapılacak sohbetler, bir yönüyle nicedir hayalini kurup durduğum "geçmişe yolculuğun" (ki benim için "zamanının geldiğini" düşünüyordum) ilk adımı idi.
Tur öncesi masa başında yaptığımız hesaba göre, bütün Akdeniz'in dolaşılması, varılan yerlerde görüşme olanağı bulunacak arkadaşlar ile oturulup sohbet edilmesi, o yerin simgesel konumunda olan ya da o yerdeki arkadaşın/arkadaşların önerebileceği yerlerin görülmesi; Hatay Samandağ'a kadar varıldıktan sonra Konya/Bozkır üzerinden geriye dönülmesi de dahil, bu turun iki ya da üç hafta kadar süreceğini öngörüyordum.
20 Nisan günü Fethiye'den yola çıktık.
***
Fethiye'den sonraki bölümün ilk günün akşamı yaptığım paylaşımlarımı gören bazı tanıdıklar, gezinin, standart bir gezi formatına uygun olmadığını görüp, paylaşımların altına düşüncelerini yazmaya başlamışlardı.
Evet, İlhan ile birlikte gerçekleştirmeye çalıştığımız gezimiz, bildik turistik bir gezi değildi; 21 Nisan günü, o günkü paylaşımımın altına "..biraz yavaş git, tadını çıkara çıkara git. Ne o öyle götürü almış gibi gidiyorsun?" diyen Marmaris ÖDP'de birlikte çalıştığımız arkadaşım Murat'a (Sütçüoğlu), "Yol uzun. Yaşarsak ve sağlık elverirse dahası gelecek. Hele bir Antakya'ya varıp turu tamamlayalım." diyor ve ekliyordum; "Bu bir yönüyle-ölümle yarışırcasına- benim geçmişe yolculuğumdur. Çok önemli benim için." (**)
Gerçekten, o günlerdeki halet-i ruhiyemi yansıtan ve Murat'ın paylaşımının altına yazdığım bu söz, öylesine söylenmiş bir söz değildi; 1979 yılında Eşrefpaşa Lisesi öğrencisi ve İDOD (İzmir Demokratik Ortaöğrenimliler Derneği) üyesi iken İzmir'de bıraktığım ve aradan tam 36 yıl geçtikten, yani 2014 yılı sonlarında hasta olduğunu duyduktan sonra 2015 yılında Hamburg'a yanına gittiğimde yeniden gördüğüm kardeşim Musa, namı diğer Settar, 2016 yılı 4 Ekim günü ölmüştü. Öncesinde, başkaca eski yol arkadaşlarımızın da öldüğünü ya da farklı hastalıklar ile boğuştuklarını duyuyordum. Bu gelişmelerin, yaşımın ve kendi mesleğimin yol açtığı hastalıklarımın etkisiyle olsa gerek, gezilip görülmesi gereken pek çok yerin ve arkadaşın, yapılması gereken pek çok işin olduğunu düşünüyor ve zamanımın, bütün bunları gerçekleştirmeme yetmeyebileceğini düşünüyordum.
***
İşte, 16 Nisan 2018 günü Sevda ile başladığım ve 20 Nisan günü sonrası İlhan arkadaş ile devam edip, bazı nedenlerle kısa keserek tamamladığımız bu Akdeniz gezisi dahil, 2017 Ekim sonunda 25 yıllık pazarcılık mesleğimi bıraktıktan sonra yaptığım gezilerin, işlerin, gördüğüm arkadaşların ve sohbetlerin, haliyle bütün bunlar çerçevesinde yaptığım her türlü paylaşımın bir kısmı, benim bu “geçmişe yolculuğumun” yansımalarıdır; paylaşımlarımdan, bunun böyle olduğu kolayca anlaşılabilmektedir, diye düşünüyorum.
Paylaşımlarımın diğer kısmı, 24 Haziran 2018 Genel Seçim sonrası değişen koşullarda yaptığım ve kendisini sol, sosyalist, devrimci, demokrat ve yurtsever olarak gören birey, grup, çevre, parti vb. de yapmalarını önerdiğim (***) “yeniden konumlanmanın” sonucu yürümeye başladığım yol çerçevesindedir; paylaşımlarımdan da anlaşılacağı üzere, bu yol Temmuz 2018 tarihinden beri B. Haziran Hareketi, Yol Dergisi, ÖDP ve Sol Parti çizgisidir. (****)
Bir başka deyişle, ne kendimi bugünkü koşullardan ve bu koşullarda yapılması gerekir diye düşündüklerimden soyutlayarak geçmişe doğru bir yolculuk ve bu yolculuğa ilişkin paylaşımlar yapıyorum, ne de geçmişimi bir kenara bırakarak, onu unutmaya çalışarak, geçmişimden çok farklı ve bambaşka bir yolda yol almaya çalışıyorum...(*****)
***
İçinde yaşadığımız koşullarda, pek çok dostumun ve yol arkadaşımın farklı türden yardımları ile iki yıldır ağır aksak yapmaya devam ettiğim ve daha ne kadar süreceğini de şimdilik öngöremediğim bu "geçmişe yolculuğum" ile ilgili yazacaklarımın ve paylaşacaklarımın "ya doğru bilgileri içereceğini ya da hiç paylaşılmayacağını, ölen arkadaşlarımız ile ilgili tek kötü sözün edilmeyeceğini, adı yazılacak arkadaşlardan ise mutlaka onay alınacağını vb." daha baştan, kendi kendime taahhüt ettiğimden, bugüne kadar, bu çerçevede yaptığım paylaşımların hiç birisinde, bu çerçevenin dışına çıkmadım. (Paylaşımlarım için Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com)
Benim bu "geçmişe yolculuğum", gerçekte bir yönüyle benim kendimle ve geçmişimle yüzleşme; geçmişim ile bugünüm arasında somut bir bağ kurma; yaşamımdaki, esasta/özde var olan devamlılığı gösterme; kendimle ve yapabildiğim ölçüde, vefa borcum olduğunu düşündüğüm arkadaşlarım ile ilgili bir envanter oluşturma, bazı envanter oluşturma çalışmalarına farklı katkılarda bulunma; kızıma anlatma olanağı bulamadığım kendimi/kendimizi torunlarıma anlatmaya çalışma çabası vb... olarak görülmelidir; bundan öte değil!
Bunun, çok insani bir duygu olduğunu ve bu yazılarımı okuyanlar tarafından da böyle kabul edileceğini, düşünüyorum.
Merak edip yazılarımı sonuna kadar okuyanlar, bugüne kadar yazdığım ve "Datça yazıları", "Yerel Seçim Çalışması Deneyimleri", "Pazar Yeri Yazıları", "Marmaris Yazıları", "Cezaevi Yazıları"...vb. başlıklar altında paylaştığım ve paylaşmaya da devam etmeyi düşündüğüm yazılardaki geçmiş tarihli (yine benim kalemimden çıkmış ve yayınlanmış ya da bugüne kadar korunup gelmiş olan) yazılarımı, kendince okunmaya değer görmüş ya da görmemiş olsun, doğru ya da yanlış bulsun, her ne ise..., lütfen, bu çerçevede değerlendirsin.
***
1987 yılında Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevinde iken yaşadığımız "iç" tartışmalar sırasında yazdığım ve o koşullarda koğuş duvar gazetesinde yayımladığım birbirleriyle ilintili yazıların ikincisini paylaşıyorum:
BİRİKİMİMİZ ÜÇ AYRI PARÇAYA BÖLÜNMÜŞ DURUMDADIR.
12 Eylül sonrası içine girilen yeni dönemin ilk anlarında, devrimci hareketimizin var olan merkezi yapılanmasının dağıtıldığı ve ardından, eski boyutunda bile yeni bir merkezi yapılanmanın yeniden yaratılamadığı, bu doğrultuda atılan adımların (incelenmeye değer ve incelenmesi zorunlu nedenlerden dolayı) başarıya ulaşamadığı, çok başlılığın ortaya çıktığı, ağırlıkla yurt dışında "ideolojik" bir ayrışmanın ve farklılaşmanın gözlendiği, bunun etkisinin şu veya bu oranda yurt içinde, özellikle bazı cezaevlerinde paralel bir biçimde gözlendiği ve çoğunlukla da suni bölünmelerin ortaya çıktığı; bu nedenlerden dolayı, 12 Eylül öncesi oluşan birikimimizin, yeni dönemde güçlü bir devrimci hareketin yaratılmasına ve devrimci sınıf mücadelesinin yükseltilerek yürütülüp-yönlendirilmesine temel oluşturamadığı ve ışık tutamadığı biliniyor. (Ağırlıkla yurt dışındaki Devrimci İşçi, Göçmen, Bir Grup DY Taraftarı vb. imzaların kullanıldığı gruplaşmalar açısından DY birikiminin irdelenmesi, bu yazının konusu değildir. Keza, bu olay en azından bugün için, ağırlıkla yurt dışında olduğundan, yurt dışı genel başlığının ara başlıkları olarak da incelenebilir. Ülkemizdeki şu anki somut durum, daha çok, merkezi yapının dağıtılması sonrası irademize rağmen oluşan özgül bir durumdur.)
İdeolojik, teorik ve politik birikimimiz, 12 Eylül sonrası, bir ölçünün dışında, geliştirilip zenginleştirilemeden duruyor. Deneyimlerimiz, son zamanlardaki legal çıkan bazı yayınlarda yayımlanmış bir iki yazının dışında, ciddi bir irdelemeden uzak öylesine duruyor. Merkezi yapının, tüm askeri ve kitlevi örgütlenmelerimizin dağıtılmasından, çok başlılığın ortaya çıkmasından, karşı-devrimin çok yönlü saldırılarından dolayı kadrolarımız, sempatizan ve taraftarlarımız, farklı koşullara sahip üç ayrı yerde ve her yerin kendi içinde dağılmış halde bulunmaktadırlar. Farklı koşullara sahip bu üç ayrı yer; yurt dışı, yurt içi ve cezaevleridir.
Devrimci hareketimizin var olan birikiminin bu duruma gelmesi, anlaşılacağı üzere, irademize rağmen, irademizi aşan gelişmeler karşısında doğru ve giderek güçlenen bir direnişin-çizginin hayata geçirilip, olayların yönlendirilmesinin, karşı-devrimin elinden alınıp inisiyatif alanının dışına çıkılamaması yüzündendir. Bu anafor içerisinde karşı-devrimin baskı, saldırı, yok etme ve teslim alma politikaları sonucu doğan yılgınlık, pasifizm, korku, teslim olma, öldürülme, tutuklanma, bulundukları yerlerin kendine has özelliklerinden olumsuz anlamda etkilenme, var olan öznel durumun yol açtığı moral bozuklukları vb. bu birikimimizin hem nitelik hem de sayısal açıdan önemli bir EROZYON yaşamasına yol açmıştır. Bugün sahip olduğumuz birikimimiz, 12 Eylül öncesinde oluşturduğumuz birikimimizin, her yönden çok çok gerisindedir. Bu noktayı çok önemli buluyorum.
Farklı koşullara sahip üç ayrı yerde bulunan kadro, sempatizan ve taraftar birikimimizin, bulundukları yerlerin koşulları ve sahip oldukları bugünkü konumları açısından ele alınıp irdelenmesi gerekir.
Farklı koşullara sahip bu üç ayrı yerde uzun zamandır yaşamını sürdüren, direnen ve üzerine düşen görevleri (kendilerinin görev bildikleri) yerine getirmeye çalışan, merkezi yapının dağıtılmasından dolayı birlikteliği sağlanamayan kadro, sempatizan ve taraftarlarımızın, ağırlıkla bulundukları yerlerin koşullarının ve bu koşullarda birbirlerinden kopuk olarak yapmaya çalıştıklarının neden olduğu BİR FARKLILAŞMA SÜRECİNE GİRMELERİ kaçınılmazdı. Merkezi yapının var olduğu ve birlikte hareket edildiği dönemde bile görülebilen ama merkezi yapı tarafından devrimci bir eğitim, yönlendirme ve eşgüdümle boyutlanması engellenen bu olayın bu dönemde ve bu sahip olunan koşullarda küçümsenmeyecek boyutlara varması pek şaşırtıcı olmamalı. Farklı koşullara sahip bu üç ayrı yerden birinde ortaya çıkan ve daha çok Türkiye gerçeğinin uzağında bulunulan yerin koşullarının etkisini taşıyan farklı tavır alışlar ve bu tavır alışların diğer yerlere egemen kılınmaya çalışılması, işin tuzu biberi olur. Farklı koşullara sahip bu üç ayrı yer kendi içlerinde de benzer bir tahlile gerek duyar. Çünkü bu üç ayrı yerin her biri, kendi içinde birlikteliğe sahip değildir.
Devrimci hareketimizin sahip olduğu ve siyasi muarızlarımızın çok ileri seviyesinde bulunan devrimci ideolojimizin, direnen ve mücadeleye devam eden insanlarımız açısından, eğer bir reddiye söz konusu değilse, ortak bakış açısını oluşturduğu ölçüde bu farklılaşmayı frenleyici etkide bulunacağı söylenebilir. Nitekim, farklı koşullara sahip üç ayrı yerin ikisinde, üçüncü yerde gözlendiği kadar bir farklılaşmanın olmaması, buna örnek gösterilebilir. Ancak, devrimci ideolojimiz, ne kadar yetkin ve ne kadar geliştirilmiş olursa olsun, yukarıda sayılan bütün bu özelliklere sahip bu mevcut koşullarda, bu yaşanan farklılaşmayı kökten engelleyemezdi. Bunun için bu farklılaşma karşısında şaşmamak, yılgınlığa kapılmamak ve morali bozmamak gerekir.
Bugün farklı koşullara sahip bu üç ayrı yerdeki (ve her yerin kendi içindeki ayrı birimlerde) kadro, sempatizan ve taraftarlarımızın, bunların koruduğu veya yarattığı örgütlenmelerimizin devrimci bir bakış açısı ile birlikteliğini sağlamak, farklılaşma sürecini durdurup, farklılıkları ideolojik mücadele temelinde-sürecinde yok etmek, devrimci hareketimizi bu (üçlü) temel üzerinde yükseltmek ve yeniden örgütlemek gerekmektedir. Bu, geciktirilemez derecede önemli, can alıcı ama sağlıklı bir şekilde yerine getirilmesi gereken bir görevdir. Bu, içinde bulunduğumuz yeni dönemde özgül biçimini alacak olan devrimci sınıf mücadelesi içerisinde ideolojik ve örgütsel birliğin yeniden sağlanması ile mümkündür. “Unutulmamalıdır ki, devrimci-demokratik mücadeleyi yönlendirebilecek bir yapı ancak sınıf mücadelesinin somut pratiği içinden çıkar.” (A. Bostancıoğlu/T. Sorunları dizisi-1)
12 Eylül öncesi, devrimci sınıf mücadelesinin o aşamadaki gereksinimleri ve ideolojimizin temel taşları göz önüne getirildiğinde, ideolojik birliğimizin büyük ölçüde sağlanmış olduğunu söyleyebiliriz. Örgütsel birliğimiz ise (kendisine DY'cuyum diyen tüm insanları kapsayan en genel anlamdaki bir örgütlenmeyi değil, DY'un siyasi kadrolarından oluşan bir siyasi örgütlenmeyi anladığımızı, örgütün, kolektif bir birlik olduğu, önderlikte, işleyişte ve çalışmasında bu kolektifliğin egemen kılınması gerektiği açısından) öz olarak ve yaygınlaştırılabildiği ölçüde sağlanmıştı.
İdeolojik birlik, sağlandığı anla sınırlı kalmayan, kalmaması gereken, değişen koşullara bağlı olarak geliştirilmesi, bu anlama gelmek üzere, yeniden ve yeniden sağlanması gereken, ihmal edilemeyecek derecede çok önemli, can alıcı bir olaydır. İdeolojik birliğin geçmişte sağlanmış olduğu gerçeğinden hareketle, her şeye rağmen, her koşulda ve her daim ideolojik birliğin söz konusu olduğunu, yani devrimci ideolojinin durağan olduğunu kabul eden ve savunan bir anlayışın kabul edilmesi mümkün değildir. İdeolojik birliğin olup olmadığı, yalnızca dün yazılan ideolojik, teorik, politik ve örgütsel yazılarda hem fikir olmakla değil, aynı zamanda içinde bulunduğumuz koşulların ve bu koşullarda yapılacakların irdelenmesinde ve saptanmasında da hem fikir olunup olunmamasında belli olur. Örgütsel birlik ise, var olan merkezi yapının dağılması-dağıtılması sonrası yeniden sağlanması gereken çok önemli bir olaydır.
Var olan ideolojimizin, 12 Eylül sonrası gözlenen gelişmelerin ve ortaya çıkan yeni koşulların irdelenmesi, yapılması gerekenlerin belirlenmesi açısından olması gerektiği gibi geliştirilemediği, kısmi etkileri yurt içinde ve cezaevlerinde de hissedilen yurt dışında önemli bir ayrışmanın olduğu ve devrimci saflarda ideolojik farklılaşma sürecine girildiğinin gözlenmesi söz konusudur. Merkezi yapı dağıtılmıştır. Var olan örgütlenmemiz, 12 Eylül sonrası içine girilen yeni döneme uygun dönüşümü başaramamıştır. Böylesi bir durumda, devrimci saflarda ideolojik ve örgütsel birlikten bahsetmek mümkün değildir. Görev, bunun yeniden sağlanmasıdır ve bu mümkündür.
İdeolojik ve örgütsel birliğin yeniden sağlanmasının nasıl mümkün olacağı, tamamen dünkü deneylerimizin ışığında ama tüm özellikleri ile bugünkü koşulların ve devrimci hareketimizin durumunun irdelenmesine bağlıdır. Mahir Çayanların THKP-C'de, THKP-C sonrası Devrimci Yol'un 12 Eylül öncesi bu birlikteliği nasıl sağladıkları, bugün için bizim önümüzde duran birer örnektir. Ancak aynen yinelenmeleri de mümkün değildir.
Bugün ideolojik, teorik, politik, kadro ve deneyim birikimimiz yönünden, THKP-C öncesi ve THKP-C'nin yenilgisi sonrası dönemden çok daha avantajlı olduğumuzu söyleyebiliriz. Bu avantajımızı iyi kullanmamız gerekiyor...
3.8.1987-2.1.1988/Aydın *****/SESİMİZ”
NOTLAR:
(*) Evde yapılan hesapların çoğunun çarşıya uymaması gibi, benim yaptığım bu planlama da, sonrasında içinde yaşanılan koşullar nedeniyle birebir uygulanamadı;16 nisan 2018 öncesi İzmir civarındaki bazı ziyaretler ve 16 Nisan-1 Mayıs arası süren Akdeniz gezisi sonrası, yok 24 haziran Genel Seçimi, yok ekonomik durum, yok 31 Mart 2019 Yerel Seçimi vb. diyerek 2 yıllık gezi hesapları rafa kaldırıldı; Ağustos 2018 başı itibariyle, hızlıca ikinci bölüme geçildi.
(**)
( 21 Nisan 2018 tarihli Facebook sayfam)
(***)
(25 Haziran 2018 tarihli Faceebook sayfam)
“Aksi
doğrultudaki bazı analizlere karşın, 24 Haziran seçimleri bu
ülkenin tarihinde bir 'MİLAT' oldu ve Türkiye Cumhuriyeti
Devleti'nin bir dönemi sona erdi ve cenazesi sessiz sedasız
defnedildi; akabinde iktidardaki siyasal İslamcılar hızla yeni
dönemin inşasına giriştiler; Devletin kurumları başta olmak
üzere her şeyi yeniden reorganize etmeye başladılar. 24 Haziran
öncesinden de belli olan bu 'yeniden konumlanmayı' elbette
babamızın hayrına yapmıyorlar; dünyanın, bölgenin ve ülkenin
bugünkü gerçekliğinde iktidarlarını kalıcı kılabilmenin,
sorunsuzca yönetebilmenin, olası çatlak sesleri ve muhalif
tepkileri kolayca bastırabilmenin vb. başkaca bir yolunu
göremiyorlar da ondan. Hal böyleyken, bu ülkenin mevcut durumuna
ve gidişatına itirazı olanlar birey, grup, çevre, parti vb. her
ne durumdaysalar, o gerçekliklerinde bile bu olup bitenlere seyirci
kalmayı ve soyut, sonuçsuz ve bıktırıcı tartışmalara girmeyi
değil, bugünkü gerçekliğe ve gidişata denk yeniden konumlanmayı
bir an önce gündemlerine almayı ve işe girişmeyi
düşünmelidirler; elbette tarihten ders alındıysa...”
(26 Temmuz 2018/Devrimci Yolda Devrim grubu)
(****) “...Bence, 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi öncesi dönemde 'aynı YOL'da' yürüyorduk; sonrası dönemde 'yollar' ayrılmaya başladı; düzene eklemlenen bazıları dışında herkes birey, grup, çevre, parti vb. olarak kendisi için doğru olduğuna inandığı 'yol'da yürümeye devam etti. Yürüyor da...
Ben, bu çerçevede düşünen birisi olarak, kardeşim Musa Erdal (SETTAR) öldüğünde (04.10.2016), onun gazetedeki ölüm ilanına ve yakaya asılan resimlerine "İNANDIĞI DEVRİMCİ YOL'DA YÜRÜDÜ" yazılmasını istemişimdir ve öyle de yazılmıştır.
Bugün doğru bildiği 'yol'da birey, grup, çevre, parti vb. olarak yürümeye devam edebilenlere ne mutlu....' (05.09.2018/ Kim Yolcu, Kimler Yollarda Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com)
(*****) Ben, bu konu çerçevesindeki görüşlerimi, daha önce, bir vesile ile bir biçimde (kimseyi kırmadan dökmeden) ifade etmeye çalışmıştım.
"...Şimdi, özellikle son yıllarda, bazılarımız, kendi bildikleri nedenlerle veya belli bir sorumluluk duygusuyla, yaşamlarının bir dönemini veya bazı dönemlerini (1980 öncesi ve sonrası "aktif-özne" olduğu yılları, cezaevi yaşamlarını, firarları, Filistin anılarını, dağda geçirdiği günleri vb.) yazıya dökerek, İnternet ortamında veya kitap biçiminde (ben de dahil) paylaşmaya başladılar.
Bu paylaşımlarda, paylaşılan bu dönemlerden öncesine dair az da olsa bir şeyler okumak ve bulmak mümkün ise de, sonrasına dair ya hiç bir şey yok ya da 'geçiştirmenin' ötesinde ciddi herhangi bir şey yok.
Neden?
Bu paylaşımların, paylaşımda anlatılan dönemi, zamanı, olayı, kişileri vb. anlatmakla, açıklamakla, tarihe not düşmekle vb. sınırlı olduğu söylenebilir.
Peki, bütün bu paylaşımlar, istisnasız bu çerçevedeki paylaşımlar mıdır?
Bütün bu paylaşımların, bu çerçevedeki paylaşımlar olduğunu varsayarak devam ediyorum; bu arkadaşların (okuduklarım ve duyduklarım çerçevesinde yazıyorum) pek çoğunun, paylaşımlarında, anlatılan bu dönemlerden daha uzun yılları içeren 'sonraki' dönemlerine dair, paylaşmaya değer görüp paylaşabildiği herhangi bir şeylerinin olmamasının veya 'adet yerini bulsun diye' bazı şeylerin yazılıp geçiştirilmesinin, (doğru-yanlış) 'farklı algılara' yol açtığı ve bu nedenle, bu noktanın, paylaşımı yapan/yapacak olan arkadaşlarca, ciddi olarak düşünülmesi ve dikkate alınması gerektiğini söylemek, yanlış mıdır?..." (04.11.2018/Yolda Yaşananlar Çerçevesinde Yazılan Kitaplar Üzerine/ Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com)
11.05.2020/Datça/Mehmet Erdal
CEZAEVİ YAZILARI-3:
YURT DIŞI BİRİKİMİMİZ BİZİMDİR.
2014 yılı Sonbahar aylarında, bir ayağı yurt dışında olduğu için sıkça yurt dışına gidip gelen ortak bir arkadaşımız aradı beni ve "O, söylememi istemedi, ama benden duyun; kardeşiniz hasta, Akciğer kanserine yakalandı" dedi, donup kalmıştım.
Çok nadiren de olsa bir biçimde ilişkimiz vardı ama 1979 yılında, İzmir'den Denizli'ye görevli giderken son kez gördüğüm kardeşim Musa, namı diğer Settar ile ilgili bu haberi hiç beklemediğim bir anda alınca moralim dip yapmıştı. Acilen aile içinde haberleştik ve önce yeşil pasaport sahibi ağabeyimin ve yengemin, ardından yine aynı konumda olan ama o zamanlar bir devlet kurumunda çalışan en küçüğümüzün Hamburg'a gidip Musa'yı görüp gelmesini kararlaştırdık. Ben, aynı olanaklara sahip olmadığım için önce pasaport çıkartacak, ardından davet mektubu gelecek, vize başvurusunda bulunacak ve sonrasında, yani 2015 yılı ilk aylarında Musa'nın yanına gidip gelecektim.
Pasaport başvurusu yaptım. Musa davet mektubunu gönderdi. Sonrasında ise vize başvurusunda bulundum, kabul edildi ve Hamburg'a 2015 yılı Şubat ayı ortalarında uçtum. O yıl üç kez ve 2016 yılında da bir kez, yani toplamda dört kez Hamburg'a/Almanya'ya gidip geldim.
***
Cezaevinden tahliye olduktan sonraki 1991-2015 yılları arasındaki yaşamımda, yurt dışından tatil, aile ziyareti vb. gerekçeler ile yurda gelen ve yolu bir biçimde benimle kesişen tanıdık ya da o gün tanışmış olduğum pek çok kişi ile sohbet etmiş ve bu sohbetlerin sonucu olarak, yurt dışında yaşayan tanıdığım ya da bir biçimde adını duyduğum eski yol arkadaşları ile ilgili bazı kanılara varmıştım.
Ama, hiç şüphesiz yeterli değildi.
***
Her gidişimde, kardeşim aracılığıyla ya da hastalığı nedeniyle onun yanına gelip giden pek çok eski yol arkadaşı ve Hamburg'da yaşayan yurttaş ile karşılaşmış, sohbet etmiş ve aklımdaki soru işaretleri çerçevesinde bazı sorular sormuştum, onlara; keza, onlar da bana...
Gördüklerim, duyduklarım ve sohbetler sırasında edindiğim izlenimler, Almanya'ya/Hamburg'a gitmeden önce bende oluşan kanıyı pekiştirdi; Musa gibi istisnai konumundaki bazıları dışındakiler, yani çoğunluk, yıllar önce zorunluluktan geldiği yurt dışında, artık zorunluluktan değil, sorulduğunda ya da sohbet sırasında açıktan itiraf ettikleri ya da hiç sözünü etmedikleri ama her birinin kendi içinde saklı kalmasını istediği anlaşılan bir ya da birkaç nedenden dolayı, bir başka deyişle "keyfiyetin" bir ifadesi olarak oralarda kalmaya devam ediyorlardı. (*)
Bu arkadaşlar yurda gelip gidebiliyor, hatta bazıları yarı zamanlı yılın yarısını orada yarısını Türkiye'de geçirerek yaşıyorlardı. Bu durum, beni hiç şaşırtmamıştı; bu arkadaşlar da her birimiz gibi kendi yaşamlarının nasıl ve nerede devam edeceğine dair karar verme haklarını kullanmışlardı; bundan dolayı, doğrudur, yanlıştır vb. diyerek asla tartışılamaz, eleştirilemezler idi; aksi halde, her birimiz, birbirimizin yaşama biçimini ve yerini tartışma hakkını kendimizde görürdük ki bunun sonunun nereye varacağını tahmin etmek hiç de zor değildi(r); ben buna inanıyorum. (**)
***
Benim asıl merak ettiğim konu, 1987'lerde, aralarında yaşadıkları ve taraflardan bazılarının bir biçimde yurda taşıdığı; haliyle, her yerde değil belki ama Ege'de bazı yerlerde (cezaevlerinde ve dışında) bazılarının (bugünden geriye bakıldığında hiç bir işlerine yaramadığı anlaşılan) sığınacak ve kendini lanse edecek adres olarak gördüğü; keza, aynı koşullarda yaşayan ve direnen ama şu ya da bu nedenle (kaşın kara gözün ela diyerek) birilerini tasfiye etmeye çalışmalarının bahanesi olarak kullandıkları ayrışma idi.
Çok ilginçtir, günlük yaşamlarında ve sohbetlerinde, o ayrışmanın esamesi bile okunmuyordu.
Özel olarak sorulmadıktan sonra, o döneme dair konuşan bile yoktu; o dönem mazide kalmıştı ve artık sözünü bile etmeye değer görülmüyordu.
Olayın kahramanlarının önde gelenlerinden ölen, bir başka ülkeye göç etmek zorunda kalıp orada bambaşka ufuklara yelken açan, yurda dönen ama çok dolaylı olarak ve çok farklı bir duruş içinde politika ile ilgilenen ya da kardeşim gibi Almanya'da ve/veya farklı ülkelerde yaşamaya devam etseler de kendi sağlıkları ve yaşam koşulları ile boğuşanlar vardı.
***
Almanya'da emekli olanı, işsizlik maaşıyla geçineni, kendi açtığı ya da herhangi bir iş yerinde çalışanı ile kendini en genel anlamda sol, sosyalist, devrimci vb. olarak görenler, hangi yıl bu ülkeye gelmiş olursa olsunlar, Türkiye'de olup biten ve bazı eski yol arkadaşlarının ya da tanıdıklarının da içinde yer aldığı güncel gelişmelere ve oluşumlara karşı ilgisiz değillerdi ama onlar asıl olarak Almanya'daki yaşamları ve gelecek hesapları çerçevesinde hareket ediyor, yanı sıra çok farklı nedenlerle de kendilerini Türkiye'deki bazı gelişmelerle benzer, paralel ya da zıt konumda tanımlamaya çalışıyorlardı. Bu tanımlamalar çerçevesinde, çokça kişisel bazı tartışmalar yaşanıyordu.
Bu durum, sağlıklı saflaşmalara yol açan toplumsal gelişmelerin olmadığı koşullarda her yerde benzer biçimde gözlenebilecek bir şeydi ve haliyle hiç de şaşırtıcı değildi.
***
Evet, şimdi, yıllar ve yıllar sonra karşılaştığım bu gerçekliğin 27-28 yıl önceki haline ve olası geleceğine dair o yıllarda içinde yaşadığım cezaevi koşullarında yazdığım, daha doğrusu yazmak zorunda kaldığım yazıyı paylaşıyorum, merak edip okumak isteyenler için:
YURT DIŞI BİRİKİMİMİZ BİZİMDİR.
“Mutatonomine de tel fabula naratur." (Adını değiştir ve hikaye seni anlatsın.)
“HER başarısız devrimden ya da karşı-devrimden sonra, yut dışına kaçan mülteciler arasında ateşli bir faaliyettir gelişir. Birbirlerini arabayı çamura saplamış olmakla, ihanetle ve öteki ölümcül günahlarla suçlayan çeşitli tonlarda parti grupları kurarlar. Bunlar anavatan ile etkin ilişkileri sürdürürler, örgütlenirler, tertiplere girişirler, bildiriler ve gazeteler basarlar, yirmi dört saat içerisinde her şeyin yeniden başlayacağına, zaferin kesin olduğuna yemin ederler ve bu umutlara kapılarak hükumet koltuklarını paylaştırırlar. Anlamak istemedikleri kaçınılmaz tarihsel koşullara değil de bireylerin rastlantısal hatalarına bağladıkları hayal kırıklıkları doğal olarak birbirlerini izler, karşılıklı yakınmalar üst üste yığılır ve genel çekişmelere yol açar. 1712'nin kralcı mültecilerinden bugünkülere kadar bütün mülteci derneklerinin tarihi budur; ve mülteciler arasında sağduyu sahibi ve aklı başında olanlar, fırsat bulur bulmaz, bu verimsiz hırgürü bırakırlar ve daha yararlı şeylere yönelirler.” ( F.Engels/ Seçme Eserler / Cilt 2 /syf. 453-454)
***
Türkiye solunun, yöresel nitelikteki bazıları da dahil, 12 Eylül öncesi ülke içindeki örgütlenmesine ve yürüttüğü mücadeleye bağlı olarak yurt dışında da örgütlenmeye çalıştığı biliniyor. Bazı siyasi hareketlerin/grupların, yurt içindeki varlıklarına ters orantılı olarak yurt dışında önemli bir konuma sahip oldukları da biliniyor. (Bunun nedenleri, şu an bizim tartışma alanımız dışındadır.)
12 Eylül sonrası bilinen nedenlerden dolayı, sayıları binlerle ifade edilen kadro, sempatizan ve taraftarın yurt dışına çıkarak, yurt dışındaki örgütlenmeleri sayısal olarak güçlendirdikleri ve politik havayı canlandırdıkları açıktır.
12 Eylül öncesi yurt dışındaki DY'cu arkadaşlarımızın yürüttükleri örgütlenme çalışmaları ile bütünleşen bu “zorunlu göç” sonrası, yurt dışında önemli bir güç ve ilk anlar itibariyle etkinlik alanımızın çok genişlediği kabul edilmelidir.
12 Eylül sonrası yaşanan ve "zorunlu ve yoğun göç" ile sayıları oldukça artan DY'cu kadro, sempatizan ve taraftarlarımızın, daha çok aranan nitelikte insanlar olmaları göz önüne getirilirse geçmiş dönemde devrimci hareket saflarında önemli görevlerde ve aktif eylemlerde yer almış kişiler oldukları söylenebilir.
Bu
insanlarımızın yenilgi, yenilgi sonrası toparlanamama,
yaşadıkları ülkelerin görece "rahat" koşullarına
"uyum" göstermeleri nedeniyle büyük ölçüde yozlaşma
ve niteliklerini yitirme, Türkiye'deki ve bir zamanlar içinde yer
aldıkları devrimci sınıf mücadelesinin "derdinden"
kendilerini kurtarma; niteliklerini yitirmediklerini söyleyenlerin
bir kısmının ise, yaşadıkları ülkelerde kendilerine yeni bir
konum belirleme sürecine girdikleri ve hatta belirledikleri
görülüyor.
Bu iki kategori dışında kalan insanlarımızın özgün
durumu ise, ayrıca ele alınıp incelenmeye değerdir. Merkezi
yapının dağılması/dağıtılması sonrası süreçte ortaya
çıkan ve “ideolojik” vb. nedenlerden kaynaklandığı söylenen
çok yönlü "bölünmenin" olumsuz gelişmeleri daha da
kamçıladığı açıktır.
Yurt dışındaki insanlarımızın önemli bir kısmının dünkü devrimci hareket ve devrimci mücadele saflarındaki yerleri ve yerine getirdikleri görevleri düşünülürse, bu olumsuz gelişme birikimimiz açısından çok yönlü ve önemli bir kayıptır.
Doğru bir ideolojik mücadele, siyasi ve örgütsel önderlik, yurt dışı ve asıl yurt içi yeniden toparlanma ile bu olumsuz erozyon durdurulabilir. Bu olumsuz gelişmelere kendini kaptıran en azından bir kısım insanımız, yaratılacak yeni bir devrimci harekete yeniden kazanılabilir. Yurda dönerek veya yurt dışında devrimci hareket saflarında ve devrimci mücadelede görev alabilirler. Bunu sağlamak ve bunu başarmaya çalışmak gerekir. Bu başarılamadığı ölçüde, bu olumsuz gelişmelerin de etkileyeceği ve yurt dışındaki işçilerimiz ve insanlarımız ile kurulacak ilişkiler açısından azalan bir ilgiden söz etmek mümkündür.
Yurt dışındaki DY'cu kadro, sempatizan ve taraftarlarımızın, bunların oluşturduğu örgütlenmelerimizin (dünden bugüne olduğu gibi, bugünden yarına da) görevlerinin ikili olacağını söyleyebiliriz: Türkiye ile ilgili olarak üzerlerine düşenleri gerçekleştirmek, Türkiye'deki devrimci sınıf mücadelesini yürütüp-yönlendirenlerle dayanışmayı sağlamak ve nerede varlarsa orada devrimci sınıf mücadelesinin ortaya çıkardığı görevlerin gereğini yerine getirmek.
Yurt dışındaki DY'cu insanlarımızın ve örgütlenmelerimizin içinde yaşadıkları, bir parçası oldukları ve sayıları milyonları bulan işçilerimizi, aydınlarımızı ve tüm yurttaşlarımızı yalnızca Türkiye meseleleri etrafında örgütlemeye çalışmaları, bu sayıları milyonları bulan işçilerimiz, aydınlarımız ve tüm yurttaşlarımız üzerinde olması gereken etkinliği sağlayamamalarına yol açacaktır. Halbuki, yurt dışında yaşayan arkadaşlarımız, işçilerimiz ve aydınlarımız uzun yıllardır oradadırlar. Oralarda doğmuş ve büyümüş kuşaklar vardır. Yaşadıkları ülkelerin yurttaşlığını seçenler vardır. Siyasi nedenlerle yurt dışına göç edip, oralarda bu niteliklerini yitirenler olmuştur. Bir bütün olarak bu yurttaşlarımız, yaşadıkları ülkelerin koşullarından, hem de o ülkelerin normal yurttaşlarından çok daha katmerlice olumsuz anlamda etkilenmektedirler. Dahası, ileride, devrimden sonra bile bu insanlarımızın tümü, yurt dışında hiç kalmamacasına yurda dönmeyebileceklerdir. O halde, yapılması gereken bu insanlarımızın yaşadıkları ülkelerde karşılaştıkları tüm sorunlarının çözümlenmesine çalışmak olmalıdır. Bu ihmal edilemeyecek kadar çok önemli bir meseledir. Öte yandan, Türkiye emekçi halklarına ve devrimci harekete/devrimci mücadeleye yönelik sorumluluğun gerekleri de yerine getirilmelidir. Bu çok çeşitli biçimler alabilir.
Türkiye sol hareketinde hep sözü edilip durulmasına, çok önemli olduğu vurgulanmasına ve yerine getirilmesi gereken bir görev olduğu bilinmesine karşın bir türlü gerçekleştirilemeyen CEPHE örgütlenmesinin eksikliğinin nelere yol açtığı bilinmektedir. Cezaevleri ise, Türkiye solunun en dağınık anlarında bile o kendine özgü özellikleri sonucu, cezaevlerinde bulunan siyasi hareket ve gruplardan insanların değişik biçimlerde yarattıkları "birliklere" sahne olmuştur. Avrupa'daki Türkiye sol hareketinin uzantılarının öznel durumu ne olursa olsun, tıpkı cezaevleri gibi ama kendine özgü koşullar nedeniyle, yurt içinde benzer gelişmeler gözlenmese bile belli konularda veya sürekli-programlı "birlikler" yaratabilirler. Olumlu adımlar atabilirler. Bunu göz ardı etmemeliyiz. Yurt içinde kalıcı cephesel örgütlenmenin yaratılması doğrultusunda atılacak adımlar veya bu adımların başarıya ulaşması, yurt dışındaki olası bu olumlu gelişmeleri hızlandırır. Yurt dışındaki geçici ve belli konulardaki "birliklerin" yaratılmasını bile yurt içindeki "birliğin" yaratılmasına bağlamak, "o olmazsa olmaz" demek, savunulamaz. Yurt içindeki "birlik", yurt dışındaki kalıcı ve eş birliğin yaratılmasında belirleyici veya son biçimi verici olur ama bu ikisi birbirinden farklı şeylerdir.
Devrimini başarıya ulaştırmış veya bu süreci yaşayan ülkelerin devrimci örgütlenmeleri de ülkede barınmanın ve mücadeleyi sürdürmenin koşullarının çok zorlaştığı veya kalmadığı anlarda yurt dışına "zorunlu ve yoğun göç" olayını yaşamışlardır. RSDİP, İspanyol Cumhuriyetçileri, Yunan Direnişçileri, Alman Komünistleri... bunun ilk akla gelen örnekleridir.
Bu "zorunlu ve yoğun siyasi göç", iki biçimde gelişme gösterebilmektedir:
Birincisi, komşu bir ülkenin toprakları üs olarak kullanılmakta, orada gerekli hazırlıklar yapılmakta ve daha sonra yurt içinde devrimci mücadele yükseltilmektedir. Yurt dışına olan göç, ağırlıkla bu üs olarak kullanılan bölgeye olmaktadır. Ülke içinde mücadelenin yükseltilmesine bağlı olarak yeniden ülkeye dönülebilmektedir. Mozambik devrimcileri, Filistinliler, SWAPO ve ANC buna kendi özgünlükleri içinde örnek verilebilirler.
İkincisi, bu olanağa sahip olamayan ve dolayısı ile pek çok ülkeye olan "zorunlu siyasi göçtür". RSDİP, İrlandalı Direnişçiler, Yunanlı Komünistler, İspanyol Cumhuriyetçileri... buna örnek verilebilir.
Devrimci hareketimiz, 12 Eylül sonrası yaşanan yenilginin ardından bu ikinci tür göç olayını yaşamıştır.
Bu ikinci tür göç olayını yaşayan devrimcilerin, genel ifadeyle, iki türlü tavır gösterme sürecine girdiklerini söyleyebiliriz:
Birincisi, yurtlarından göç etmek zorunda kalmış ve pek çok ülkeye dağılmış durumdaki insanların ve özellikle devrimcilerin umutları, ilk anlarda canlı kalıyor. Her an yurda dönebilecekleri ve devrimci sınıf mücadelesini yeniden yürütüp-yönlendirebilecekleri umudunu ve inancını koruyorlar. Ülkedeki emekçi halkların ve yurt içinde kalabilmiş az sayıdaki örgütlü devrimcilerin bütünleşip yeniden devrimci sınıf mücadelesini yükselteceklerini ve hem kendilerini çağıracaklarını hem de yurda dönebilmenin koşullarının böylece olabileceğini düşünüyorlar. Yıllar bu umutlarla ve düşlerle gelip geçiyor. Öte yandan ise, pek çok ülkeye dağılmış bu pek çok insanı ve özellikle yurt dışına göçmeden önce örgütlü olan devrimcileri bulundukları yerlerde de örgütleyecek, ülkede devrimci sınıf mücadelesini yeniden yürütüp-yönlendirecek ve yurt dışı-yurt içi ilişkisini sağlayacak-sürdürecek güçlü bir siyasi örgütlenmeyi yaratamıyorlar. Kendiliğindencilik ve birbirinden kopukluk, asli unsur oluyor. Yurt gerçeğinden kopuyorlar. Bulundukları yerlere "uyum" göstererek, özlerini ve niteliklerini yitirme sürecine giriyorlar. Göç ettikleri ülkelerinde, "koşullar elverişli" diyerek gelip mücadeleyi hem de en üst biçimiyle başlatanlar oluyorsa da özde ülke gerçeğinden koptuklarında başarılı olamıyorlar. Yurt içinde önceden beri var olmayı başarmış örgütlü insanları ve örgütlenmeleriyle birlikte yeniden darbe yiyorlar. Bu darbe, umutsuzluğu daha da yaygınlaştırıyor. Yurda dönme ve ülke devrimini başarıya ulaştırma düşleri sona eriyor. Yurt dışında olup özlerini ve niteliklerini yitirmeyenler, ülkelerinde olup bitenler hakkında dünya kamuoyu önünde “üzerine düşenleri yapmaya çalışan” ve ülkelerinde daha iyiye bir yönelişi desteklemek içeriğinde çaba sarf eden birer aydın niteliğine bürünüyorlar. Böylece, yurt dışına “zorunlu göç” sonrası var olan o birikim yok oluyor. Yurt içindeki mücadele gelişebilirse, bunların iradesi dışında gelişiyor. İspanyol Cumhuriyetçileri ve Yunan Direnişçileri kendi özgünlükleriyle buna örnek olarak verilebilirler. (Bknz: 'İspanya İç Savaşı'/Pierre Broue/Emile Temine- 'Kapetanios'/Dominiqe Eudes)
İkincisi, farklı bir gelişme izliyor. Yurt dışına "zorunlu göç" eden devrimciler, yurt dışında birliği sağlayacak, yurt içinde devrimci sınıf mücadelesini yürütüp-yönlendirecek, yurt içi-yurt dışı bağlantısını sürdürecek güçlü bir siyasi örgütlenmeyi yaratmaya çalışıyorlar. Yurt dışında bulunmaları, onların devrimci görevleri yerine getirmelerine engel olmuyor. Devrimci mücadeleyi bırakanlar, ayrılanlar oluyor ama sürekli gözlenen yeni katılımlarla mücadeleye devam ediyorlar. Ülke devriminin sorunlarını tartışıyorlar. Ülke gerçeğinden kopmuyorlar. Tüm özgünlüğü ile RSDİP, bunun çarpıcı bir örneğidir.
Yurt dışındaki arkadaşlarımız, merkezi yapının dağılması/dağıtılması sonrası, devrimci hareketimizin cezaevleri dışında kalbinin attığı bir yer olmuştur. Bu doğaldır. Geçici bir süre için, bu olabilirdi. Yurt dışında birliği sağlayacak, devam ettirecek ve yurda gereken desteği sağlayacak, yurt içi-yurt dışı ilişkiyi sürdürecek, yurt içinde yeni dönemde devrimci sınıf mücadelesini yürütüp-yönlendirecek güçlü bir siyasi örgütlenme yaratılamamıştır. Yaratıldığı söylenilen veya yaratılması doğrultusunda adımlar atılan yeni örgütlenme "şekilde" kalmıştır. Yurt gerçeğinden kopmuşlardır. İdeolojik ve sınıf mücadelesine ilişkin siyasi görevlerin gereğini "olması gerektiği biçimde" yerine getirememişlerdir. Yenilgiden ve bulundukları yurt dışı koşullardan etkilenerek, "ideolojik farklılaşma" sürecine girmişlerdir. "Bölünme" ortaya çıkmıştır. Yurt içinde mücadeleyi başlatma ve yükseltme kararı alınmış, hazırlıkları yapılmış ama daha ilk anlarda hem yurt dışındaki "bölünme" son noktasına vardığından, hem de mücadeleye başlamanın koşullarının olmadığı kanısına varıldığından vaz geçilmiş, dahası var olan örgütlenmelerin dağıtılması yoluna gidilmiştir. Bunun doğal sonucunun, yurt içinde yurt dışındakilerin iradesi dışında yaratılacak devrimci bir örgütlenme ile mücadelenin yükseltileceği bir başka bahara kadar yurt içinden eli ayağı çekmek, ideolojik ve siyasi görevlerin gereğini olması gerektiği biçimde yapmamak, Türkiye ile ilgili olarak dünya kamuoyuna yönelik çalışma yürüten ve yurt dışındaki işçilerimizin, aydınlarımızın ve arkadaşlarımızın sorunları ile ilgilenen birer aydın kimliğine bürünmek olacağı açıktır. Nitekim bunu doğrulayan örnekler de görülmüştür.
Bugün, "radikal sol" bir hareket değil, devrimci bir hareketi yeniden yaratmak görevi ile yükümlü olan DY'cu insanlarımızın yurt dışındaki sürgün topluluğunun bu yaratma sürecindeki rolünü iyi tespit etmek ve ona göre davranmak gibi ihmal edilemeyecek bir görevleri de vardır. Yurt dışındaki bu insanlarımızın, kendilerini bu yaratma sürecinde ne "seyirci" ne de yurt içindeki DY'cu insanların yerini alacak şekilde "belirleyici" rolünde görmemeleri gerekir. Yani yurt dışındaki DY'cu insanlarımız da bayrağın yurt içinde mücadeleyi yürütenlerde olduğunu bilerek bu yaratma sürecinde yer almalıdırlar...
3-8-1987/1-4-1988/Aydın''
Notlar:
(*) Hasta olduğunu duyuşumuzdan önceki süreçte de Musa'nın hukuki konumuna dair bazı (benim bildiğim iki kez) girişimlerde bulunmuş ama farklı nedenlerle süreci sonuna kadar götürememiştik; haliyle, hem o hem de biz "yasaklı" konumun devam ettiğini düşünüyorduk.
Hasta olduğunu ve ölmeden önce bir kez olsun yurda, köye ve bizlerin (akrabalarının, çocukluk ve eski yol arkadaşlarının) arasına gelip görmek istediğini söyleyince, bu kez işi sıkı tuttuk; bir yeğenimizin önerisi ile durumun aciliyetini hemen kavrayan ve işini iyi yapan bir kadın avukattan yardım istedik. Meğer, bir kaç yıl önce Musa'nın davası "zaman aşımından" dolayı düşmüş. Hukuken gerekli olan her şeyi yaptık ve Musa, ölmeden önce ilk kez 2016 yılı Haziran ayında İzmir üzerinden yurda geldi. Aynı yılın Ekim ayının 4'de de aramızdan ayrıldı. Şimdi, ölmeden önce vasiyet ettiği gibi kendi yurdunda ve köyünde...
(**) Bugün birey, çevre, grup, parti vb. olarak (yani her ne konumda ise veya kendisini hangi konumda tanımlıyor ise, işte o konumda) hareket eden ve kendince inandığı ve doğru bildiği yolda yürümeye devam eden her yaştan kadının ve erkeğin, yürüdükleri yolu ve o yolda yürüme gerekçelerini savunma çerçevesinde birbirlerini ideolojik, teorik, politik, örgütsel ve eylemlilikleri açısından kıyasıya eleştirmeleri anlaşılabilir bir şeydir ve asla karşı çıkılamaz; aksini düşünmek, abesle iştigal etmektir.
Ancak, bugün yurt içinde ve/veya yurt dışında yaşamaya devam eden ve kendisini, en azından söylem düzeyinde sol, sosyalist, devrimci, demokrat ve yurtsever olarak tanımlayan (bugün, artık bu sıfatların hiç birisini ağızlarına dahi almayanları pas geçiyoruz) bazı kadınlar ve erkekler, kendilerince savunulabilir nedenlerle oluşturdukları "etliye sütlüye" karışmayan, bir başka deyişle görece (önceki yaşam biçimlerine ve eşiti konumundaki bazılarına göre) izole ettikleri özel yaşam biçimlerine dair bekledikleri ve çok doğal olarak da gördükleri saygıyı, her ne hikmetse, bazı kadın ve erkek eski yol arkadaşlarına göstermiyorlar; özellikle sosyal medyada, her şeyi bahane edip kafa göz kırmaya ve akıllarına geleni yazıp, paylaşmaya devam ediyorlar.
Nedeni ne olursa olsun, bu yaklaşımın kendileri dahil hiç kimseye herhangi bir yararının olmayacağını; tam aksine, kendileri başta olmak üzere herkese zararının olduğunu, yeri gelmişken söylemek gerekiyor.
18.05.2020/Datça/Mehmet Erdal
(23 Şubat 2016 Hamburg) (20 Şubat 2016 Hamburg)
(18 Şubat 2016 Hamburg)
CEZAEVİ YAZILARI-4:
BAYRAK YURT İÇİ BİRİKİMİMİZDEDİR...
Bugünden geriye baktığımda, "1980'li yılların ortalarında, Avrupa üzerinden gelen ve karşıdan esen rüzgarlara karşı cezaevlerinde iyi ki şimdi bu yazılarda bir kısmını okuduğunuz görüşleri dile getiren ve savunanlardan birisi olmuşum; bu yazıları yazıp o duvar gazetesinde ya da o günlerde yayınlanan bazı dergilerde yayınlamışım; dahası, başka bazılarıyla birlikte bir biçimde cezaevi dışına çıkarıp, o günlerde bir şeyler yapmaya çalışan bazı arkadaşlara iletmişim", diye düşünüyorum.
BAYRAK YURT İÇİ BİRİKİMİMİZDEDİR...
“...TÜRKİYE İÇİN POLİTİKA, TÜRKİYE'DE ÜRETİLİR VE TÜRKİYE'DE HAYATA GEÇİRİLİR...”(T. Sorunları Dizisi. Sayı 4/syf.58)
12 Eylül'ün hemen ardından yaşanan “sürek avı” sonucu yurt dışına çıkan, öldürülen ve cezaevlerine doldurulan kadro, sempatizan ve taraftar nedeniyle yurt içinde çok az sayıda mücadeleye devam eden DY'cu insanlarımızın kaldığı bilinir. Özellikle DY'cu kadroların sayısı çok azdır. Bu insanlarımızın da merkezi yapının dağılmasından/dağıtılmasından dolayı birbirinden kopuk tek bireyler veya dar gruplar halinde yaşamaya çalıştıkları bilinir.
Yaşanan baskı ve faşist terör politikası uygulamaları, merkezi yapının olmaması ve ilişkilerin kopmasının getirdiği tek veya dar gruplar halinde yaşama, uzun zaman bir şeyler üretememe, değişen koşullara uyamama, içinde yaşanılan koşullardan olumsuz anlamda etkilenme, yılgınlığa kapılma vb. nedenlerden bu birikimimizin bir kısmının teslim olma ve mücadele dışında yaşamayı esas alma, farklı eğilimlere yönelme, düzenle yeniden bütünleşme vb. tavırlar içerisine girerek "heba" olduğunu söyleyebiliriz.
Niteliklerini, iradelerini ve bilinçlerini yitirmemiş, yakın zamana kadar kendi aralarında ve yurt dışındaki DY'cu insanlarımız ile çoğunlukla sağlıklı, sürekli ve giderek güçlenen ilişkiler kuramadan yaşamaya çalışan insanlarımızın, yurt dışındaki ve cezaevlerindeki birikimimizi oluşturan insanlarımıza kıyasla dünkü mücadele içinde, en azından konumları itibariyle daha alt görevlerde bulundukları açıktır. Bu, yurt içindeki DY'cu arkadaşlarımızın dezavantajlarıydı. İdeolojik, teorik ve politik yetersizlik, üst düzeyde görev alamamaktan veya uzun süre devrimci hareket içerisinde bulunamamaktan kaynaklanan deneyimsizlik; bu insanlarımızın, 12 Eylül sonrası içine girilen koşullarda yaşama, ölmeme ve tutuklanmama başarılarını göstermelerine karşın yeni dönemi irdeleme, görevleri tespit etme, sorunları çözme, engelleri aşma, ideolojik saldırıları göğüsleme ve ideolojik birliği devam ettirme, örgütsel birliği yeniden sağlama, devrimci sınıf mücadelesini yükselterek yürütüp-yönlendirme başarısını gösterememelerine yol açmıştır. Bence, bu dünkü dönemimizden kaynaklanan bazı nedenler ile birlikte düşünüldüğünde, bu sayılan nedenlerden dolayı doğaldır. (Bu noktanın irdelenmesinde yarar olduğunu düşünüyorum.)
Yurt içinde yaşayan DY'cu insanlarımız, cezaevlerinden çıkan bazı insanlarımızın katılımıyla nitelik ve sayısal yönden güçlenmişlerdir denilebilir. Bu önemli bir itici güç oluşturmuştur.(*)
Bugün dahi, yurt içindeki DY'cu insanlarımızın, güçlü bir merkezi yapılanmadan hala uzak oldukları anlaşılıyor. Yeni dönemde "yeni bir devrimci hareketi" yaratma çabalarına rağmen, uzun zaman tek veya dar gruplar halinde yaşamış insanlar olarak şu veya bu oranda farklı düşünme ve olaylara farklı yaklaşımda bulunma durumu söz konusudur. Bu DY'cu insanlarımızın, devrimci sınıf mücadelesinin önündeki engelleri aşma ve sorunlarını çözümleme temelinde yürütecekleri ideolojik, teorik ve politik yoğun ve sistemli bir çalışma ile bu farklı düşünme ve yaklaşımda bulunma durumunu büyük ölçüde aşmaları mümkündür. DY'cu insanlarımızın, bu görevi devrimci sınıf mücadelesini yükselterek yürütüp-yönlendirmeye çalışmadan, üretmeden ve tartışmadan, masa başında yerine getirebilecekleri düşünülemez.
İdeolojik ve örgütsel birlik, doğru bir yöntemle pratikte yoğun ve sistemli bir çalışmayla sağlanır.
Yurt içindeki DY'cu insanlarımızın, önlerine konulan bu görevleri yerine getirebileceklerine dair kendilerine güven duymaları şarttır.
Farklı koşullara sahip yurt dışı, cezaevleri ve yurt içi birikimimiz içinde belirleyici ve yönlendirici olacak olan, yurt dışından gelecekler, cezaevlerinden çıkacaklar ve en önemlisi devrimci sınıf mücadelesi içinde yetişip devrimci saflara katılacaklar ile nitel ve sayısal olarak her gün biraz daha güçlenecek olan yurt içindeki DY'cu insanlarımızdır. Bayrak, onlardadır. Yurt dışı, cezaevleri ve yurt içi birlikteliğini sağlayacak olan onlardır.
DY birikimi içinde, yurt içindeki DY'cu insanlarımızı belirleyici ve yönlendirici gören düşünceler siyasi hareketimizin bugünkü somut gerçekliğinde tamamen doğrudur ve tüm DY'cularca benimsenmelidir...
3-8-1987/1-4-1988 AYDIN/M.ERDAL”
Notlar:
(*) Burada kastedilen, 146/3'ten ya da 168'den ceza alıp kısa dönem yatan ve tahliye olanların yanı sıra, asıl olarak, 1986 İnfaz Yasasından yararlanarak cezaevlerinden çıkanlardır.
25.05.2020/Datça/Mehmet Erdal
CEZAEVİ YAZILARI-5:
İÇ TARTIŞMALAR!
Önceki dört bölümde okuduğunuz yazıların (ve bundan sonra yayınlanacak olanların da bir kısmının) yazılmasına vesile olan Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevi'nde DY'cu tutsaklar arasında yaşanan ve 1987 yılı ikinci yarısı ile 1988 yılı ilk yarısını kapsayacak kadar oldukça uzun bir süre devam eden iç tartışmalar, Kasım 1987 başında DY'cu tutsakların her birinin eksiksiz katılım gösterdiği toplantılar biçiminde de gerçekleşmiş, ilişkiler bir ara koptu kopacak noktasına gelmişti.
"CEZAEVİ YAZILARI" başlığı altında yayınlanan (ve o yıllarda yazılan) bu yazıların arka planını oluşturan bu "iç tartışmalara" dair özet bir bilginin, bu yazıların yazılma nedenlerinin ve içeriklerinin daha iyi anlaşılabilmesi açısından yararlı olacağını düşünüyorum.
***
Daha önce yazdığım bir yazıda (*) bazı yönleriyle anlattığım bu "iç tartışma" sürecinde, başlangıçta gerçekte DY'cu tutsakların birlikte sürdürmeye çalıştıkları günlük yaşamlarında ve aralarındaki ilişkilerde yaşadıkları sorunlar ve bu sorunların aşılmasına dair görece farklı yaklaşımlar tartışılıyordu.
Hiç şüphesiz, bu sorunlar ve bu sorunların aşılmasına dair görece farklı yaklaşımlar, yalnızca Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevi'nde ortaya çıkmış ve haliyle öncesi olmayan gelişmeler değillerdi.
Gerçekte, bizler öncesinde yaşadığımız cezaevlerinde de görece birbirinden farklı olmakla birlikte özünde benzer sorunları ve tartışmaları yaşıyorduk.
1986 yılı ikinci yarısının sonlarından itibaren farklı cezaevlerinden ya da cezaevleri dışındaki yerlerden farklı zamanlarda gelip farklı nedenlerle gönüllü olarak bir arada yaşamayı tercih eden DY'cu tutsakların (benim de içinde olduğum) bir kısmı, bu var olan ortak yaşamın pek çok yönden sorunlu olduğunu ve sorgulanması gerektiğini yüksek sesle dillendirmeye başlamıştı; (benim açımdan) Aydın'a özgü olan gelişme, bu idi.
Böylesi bir durumda yapılması gereken, oturup var olduğu iddia edilen sorunların gerçekte var olup olmadığının tartışılması ve eğer var iseler çözümlerinin birlikte bulunarak, o sorunların elbirliği ile giderilmesi olmalıydı.
Elbette, aklı selim galip gelse ve akla uygun davranılmak istense idi...
Ama, maalesef, gelişmeler, beklendiği gibi olmadı.
***
DY'cu tutsakları cezaevi yönetimi ve diğer siyasi hareketlerden tutsaklar nezdinde öteden beri temsil eden ve aynı zamanda DY'cuların ortak yaşam (komün) faaliyetlerini koordine eden arkadaşlar, önce "Sorun morun yok; bunlar hezeyanlardır" yollu savunma, sonra da bu eleştirileri yöneltenleri yurt dışı kaynaklı bazı gelişmeler ile ilişkilendirerek suçlama ve dışlama/ötekileştirme yolunu seçtiler.
Hal böyle olunca, tartışma ister istemez bir üst boyuta yükseldi.(**)
***
Öncesi yıllarda, (öteden beri cezaevlerinde yatan DY'cu tutsakları kast ederek yazıyorum) her birimiz içinde yaşadığımız koşullar nedeniyle muhtemelen çok net görüşler savunmuyorduk ya da farklı nedenlerle yüksek sesle dillendirerek savunamıyorduk ama şimdi bu iç tartışmaların başlamasıyla birkaç arkadaş çok net bir biçimde şunları söylüyorduk: "Evet, hepimiz DY davalarından yargılanmış ve farklı cezalar almıştık. Kendimizi, DY'cu olarak görüyorduk. Gönüllü olarak bir araya gelmiştik ve birlikte yaşamayı tercih ediyorduk. Evet, hala dışarıda bir şeyler yapmaya çalışan ve bu faaliyetleri nedeniyle tutsak konumuna düşen ve aramıza katılan arkadaşlar da vardı. Her ne ise, her birimiz bugün merkezi bir yapımızın olmadığı bu öznel koşullarda ayakta kalmaya çalışmamızın doğal sonucu olarak, günlük yaşama ve/veya dünyada ve ülkemizde olup biten güncel toplumsal (siyasal, ekonomik, sosyal vb.) gelişmelere dair birbirimizden görece farklı düşünceler geliştirmiş ve savunuyorduk. Bunda şaşılacak bir şey yoktu. Bu, hayatın akışına uygun bir gelişmeydi." (Bundan önceki dört bölümde okuduğunuz yazılarda, ısrarla ve döne döne devrimci hareketimizin bilgi, deney ve kadro birikiminin o günlerdeki durumunun irdelenmesinin, keza bundan sonraki bölümlerde okuyacağınız "İdeolojik-teorik çalışmanın gerekliliğine vb..." dair yazıların bir kısmının yazılmalarının nedeni budur.)
"Bu durumda, Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevi'nde kimse kendisini olmayan bir devrimci hareketin cezaevi temsilcisi gibi lanse edemez ve davranamazdı; eğer birilerinin cezaevi dışı ile bir ilişkisi var ise (ki var olduğu biliniyordu ve dahası, bu ilişki, “kör kör gözüm parmağına” dercesine, bir biçimde, gösteriliyordu), bu ilişkisi bu düzlemde bir ilişki olarak kabul edilemez ve kabul ettirilmeye de çalışılamazdı. Mevcut koşullarda yetki, yalnızca bugün bu cezaevinde bulunan, kendisini DY'cu olarak gören ve bir arada yaşamayı tercih eden DY'culardan alınabilirdi.
Bu cezaevindeki DY'cuların birlikteliği, yalnızca bu cezaevinde yaşayan DY'cuların bir birlikteliğiydi ve aynı anlama gelmek üzere, onların örgütüydü. Haliyle bu örgüt, bu cezaevinde bu birliktelik içinde yaşayan DY'culardan mütevellitti; yani onlardan oluşuyordu. Bugün, bu cezaevinde, bu DY'culara rağmen bir DY örgütü var olamazdı ve var olduğu da söylenemezdi.
Hal böyle olunca, buradaki DY'cu tutsakları edilgen birer kişi olarak gören ve yetkiyi dışarıdan (olmayan devrimci hareketten) aldığını söyleyen bir örgüt anlayışı, teoriye de ters idi. Teori, bizlerin içinde var olduğu ya da yarattığı örgütlenmelerin, olmasını istediğimiz ve uğruna mücadele ettiğimiz yaşam biçimini esas alması ve onu yaşanılır bir gerçeklik haline getirmesi gerektiğini söylüyordu. Eğer, uğruna mücadele ettiğimiz ve bedeller ödediğimiz yaşam biçimini, bulunduğumuz yerlerde yaşanılır bir gerçeklik haline getiremeyecek idi isek, biz neden mücadele ediyorduk?.. Bu çerçevede, günlük yaşamımıza dair kararlar, iki-üç kişi arasında alınıp uygulamaya sokulmamalı; genel eğilim belirlenip, ondan sonra karar haline getirilmeliydi." (O günlerde, bu tür düşünceler “parmak demokrasisi” olarak nitelendirilip aforoz edilmeye çalışıldığından, biz düşüncemizi, “çoğunluk iradesi belirlensin” anlamına geldiğinden “genel eğilim belirlensin” biçiminde ifade ediyorduk. Yani, "Herkes kararını, parmağını kaldırarak mı belirtecek?", diye sorulduğunda, "Hayır, düşüncesini kendi söyleyecek", diyorduk. Şimdi, bu satırları okuyan arkadaşlardan gülümseyenler var ise eğer, bilsinler ki ayniyle vaki bütün bunlar yaşandı ve konuşuldu.)
Öncesinde ya da en son 1991 yılı 1 Ağustos tarihinde çıkan İnfaz Yasası sonrası dışarıya çıktıkları andan itibaren aynı düşünceleri savunmaya devam ettiler mi ya da ettiler ise daha ne zamana kadar devam ettiler ve ne zaman, neden vazgeçtiler bilinmez ama o iç tartışmalar sırasında, bu arkadaşlarımız görece birbirlerinden farklı olsalar da şunları savunuyorlardı: "Devrimci hareketimiz hala vardır. 'Yok', diyenler örgüt düşmanıdırlar. Örgütsüzlüğü, dahası sivil toplumcu anlayışları savunmaktadırlar. Yönetici/temsilci konumundaki arkadaşlar, hareketimizin bu cezaevindeki temsilcileridir. Hareketimiz, bazı değerlendirmeler yapmış ve yoluna devam etmektedir. Demokrasi'yi savunanlar, Mahir'in Kesintisizlerindeki örgüt anlayışını bilmeyen ve dahası reddedenlerdir. Bizde, demokrasi değil demokratik merkeziyetçilik geçerlidir. Bu cezaevinde, içinde yaşanılan koşullar nedeniyle demokratik merkeziyetçiliğin merkezi yanı ağır basmaktadır. Biz, dünden bugüne bunu savunup geldik. DY'cu olanlar böyle düşünmelidir vb.vb..." (***)
Hem Mahir'in yaşadığı ve Kesintisizlerin yazıldığı hem de DY'un var olduğu ve mücadele ettiği nesnel ve öznel koşullar birbirinden ve her ikisi de içinde yaşanılan 12 Eylül sonrasının nesnel ve öznel koşullarından çok farklı idi; haliyle hepsinin nesnel ve öznel koşullarını bir ve aynı görüp, farklı nesnel ve öznel koşullarda yazılmış yazıları her tür koşulda geçerliymiş gibi değerlendirmek akla ziyan bir yaklaşımdı ama olsun, o anki durumu devam ettirmenin başka bir yolu da yoktu, bunu savunan arkadaşlara göre.
(Sosyalist) Demokrasi ile demokratik merkeziyetçiliğin birbirinden farklı ve birbirlerinin yerine geçirilebilen zıt olgular olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği de dahil pek çok konu, neredeyse bir yılı bulan o sürede farklı biçimlerde ama özel olarak yalnızca bu çerçevede toplanılan on bir günde uzun uzadıya tartışıldı. Eteğindeki taşları dökmek isteyen herkes, bu vesile ile muradına nail oldu. Konuşulmayan bir şey kalmadı. (****)
Çok sert tartışmaların yaşandığı ve haliyle oldukça stresli geçen bu on bir (11) günün sonunda, iç tartışmaların bitmeyeceğinin ve devam edeceğinin (bir biçimde) kabulü temelinde, bir uzlaşıya varıldı. (*****)
01.06.2020/Datça/Mehmet Erdal
Notlar:
(*) Bknz: 'Kim Yolcu? Kimler Yollarda? Https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com '
(**) ”...Şu anki duygularımı anlatmak mümkün değil. Tam diyalektiğe uygun, çelişkili bir an. İnsan, günlük sosyal ve siyasal yaşamında böyle bir anla zor karşılaşır. Sonucu bilemiyorsun. Bilinmezcilik, çoğu zaman istenmeyen sonuçlara gebe olabilir. Her bilinmez bir durumla karşılaştığımda, işkence gördüğüm duygusuna kapılıyorum. İstiyorum ki hemen bitiversin. Her şey olup bitiversin. Ama doğru değil. Bilinmez durumu olması gerekene çevirmek için ne kadar süre gerekiyorsa, o kadar dayanmak gerek. Kayıp koyuvermek değil, iradi bir direnme tavrı koymak gerek ama ne olursa olsun, bilinmezcilik kötü. Bilinmezcilikten, olması gereken duruma geçiş ise harika. Müthiş bir şey. Bu duyguyu tatmak istiyorum. Önümüzdeki mektup tadıp tatmadığımı yazarım...”(02.11.1987)
(***) “...İfade etmeyi önleyen her türden baskılanmanın ve ket vurmanın olmadığı bir ortam, kişinin kendi evinde olmaz da nerede olur? Kişi, en tam olarak kendi evinde özgür olmaz da nerede olur? Sosyalizm, sosyalist demokrasi falan diyoruz; D. Komiteleri ile halka, kendi kendisini yönetmesini öneriyoruz ya tüm bunları söyleyen bizler maalesef kendi bulunduğumuz yerlerde ve aile yaşantımızda nedense bunun tersini uyguluyoruz. Burada, bir terslik var; ya önerimizde içten değiliz ya da önerdiğimiz şeyin içeriğini bilmiyoruz. Hangisi? Sosyalist demokrasi kelimelerini duydukları an tüyleri diken diken olanların, hem bilgisizlikleri hem de olaya tahammülsüzlükleri söz konusu. Halbuki canım, nerede olursak olalım, bulunduğumuz her yerde sosyalist demokrasi yaşamımızın özüdür, kendisidir. Bu olmadan, olmaz. Hem bunu savunmayacaksın ve hem de devrimci olduğunu söyleyeceksin, olmaz öyle şey. Devrimci isen, bunu savunacaksın. Bilmiyorsan, öğreneceksin ama öz olarak her yerde her zaman bulunması gereken bunu, hangi koşulda hangi biçimde işleteceğin ise ayrı bir konudur ve tartışılmalıdır. Koşulsuz, koşullara uygun biçimlenmeyen sosyalist demokrasi anlayışı olmaz. Bu, anarşiye kadar varabilir. Bugün, asıl sorun hem bu anlayışı reddedenler ile ve hem de bunu ifrata vardırarak savunanlarladır. Kişi, kendisinin her türlü eleştiriye açık olduğunu söyler, bu konuda mangalda kül bırakmaz ama bir kez tam 12'den kendisine eleştiri yöneltildiğini görsün, kıyameti koparır. Çok alt düzeyden ve çamurlaşarak, resmen saldırır. Anlayamıyorum veya anlıyorum da bu noktaya düşülmesini kabullenemiyorum. Yani, bana dokunma da kime ne dersen de, her şey mübah... Olur mu bu? Kendim için hak olan, herkes için de haktır. Liberal biri değilsen, bu böyledir...” (9.01.1988)
(****) (06.11.1987) “...Hareketli günler yaşıyoruz.
Hareketli, ama yararlanana, verimli günler yaşıyoruz. Çok verimli. Ben yararlanıyorum. Daha da yararlanmam mümkün. Daha da yararlı olması mümkün. Bunun için, bazı unsurların olması, bazı unsurların olmaması gerek. İnsanların, konuşma ve tartışmada belli bir seviyenin altına düşmesine, belli bir kabul görmüş üslubun dışına çıkmasına alışkınım ama şaşıyorum. 'İnsanlar, böylesi durumlardan kaçınmalıdır', diyorum. Bu, bir istem. İnsanların yücelmesini ve daha iyi şeyler sergilemelerini istiyorum. Bekliyorum. Özellikle, bizler. Bayağılık, bizden uzak olmalı. Durmalı. Bayağılık alçaltıyor. Yükselmek gerek.
Günlük yaşam programım alt-üst oldu. Bir daha ne zaman yoluna sokacağım, o da belli değil. Ne kitap okuyorum ne de başka bir şey yapıyorum. Yaşayıp gidiyorum. Öğrenmek, ne kadar güzel bir şey. İnsanları öğreniyorum. Bazı şeyleri yıkarak ve yerlerine bazı şeyleri yaparak öğreniyorum. Yıkmak kötü, ama yapmak çok güzel. Bina yıkmıyorsun, uzun zaman var edegeldiğin ve yaşamını devam ettirdiğin şeylerin yıkıldığını görüyorsun. Üzülüyorsun ama ayakta durmasında yarar görmediğin için yıkıyorsun. Yerine güzelini inşa ediyorsun. İnsanları yeniden keşfetmek, ne güzel. İnsanların, keşfedilmeyi bekleyen ne güzel yönleri var. Tanıdığını sandığını, yanlış tanıdığını; tanımadığını sandığını, tanıyamadığını görüyorsun. Eksiklik, kişinin kendisinde ama her şey o kadar değil. Olaylar da önemli. Olaylar, turnusol kağıdı görevini görüyor. İnsanları, hallaç pamuğu gibi atıyor. Savuruyor. Tane bir yana, saman bir yana gidiyor.
...Bu mektubu yazmaya Cuma günü başladım ama şu ana kadar bitiremedim. Bugün pazar ve nöbetçiyim. Bitirdim... Kafam çok yorgun. Kara kara bulutların neler getireceği belli değil. Bol yağmur getirmesini ve berekete yol açmasını istiyorum. Başka bir şey de düşünmek istemiyorum. Sonucu sana yazarım. Merak etme...” (08.11.1987)
“...Saat 23.30 civarı. Başım dönüyor. Yarın uzun bir gün olacak...Uyumalıyım."(08.11.1987)
(*****) “...Burada olsaydın, olanı biteni görseydin veya anlatabilseydim...Neler oldu neler? Kıyametin kopacağı anlara yaklaşıldı, kıyamet belirtileri görüldü. Ha koptu ha kopacak... diye beklenildi. Kızıma yazdığım son mektubun son satırını anımsıyor musun? 'Yarın, uzun bir gün olacak.'.. Biliyorsun, müttefik kuvvetlerinin Normandiya kıyılarına yaptığı çıkarma günü 'en uzun gün' olarak nitelendirilir. Gün, yine 24 saattir... Ama dakikası, saatler gibi geçmek bilmez... Çok şeye gebedir. Umut ile umutsuzluk, yengi ile yenilgi, her şey vardır o yaşanacak günde ve yengi, umut çıkar... Bilinmezlik, olması gerekeni, umudu, yengiyi doğurur. 'Harika', 'Müthiş bir şey' olur... Fırtınaların getirdiği bulutlar, müthiş bir verimliliğe yol açan yağmurlara yol açar. Yağmurun her tanesi altın kıymetindedir.
Gün, 'en uzun gün' olacak diye bekleniyordu. Ama, sabahın ilk dakikaları ile verimli yağmur daneleri düşmeye başladı. Toprak, bu yağmur tanelerini hızla emdi. Emdikçe, yenilerini bekledi. Yenileri geldi. Sonucu, kısa sürede belli olmuştu...
Öncesini anlatmak var... Kolay ama zor... O anların yol açtığı duyguları canlı anlatmak, çok zor. Bazı şeyleri, yaşamak gerek. Uçurum kenarında yürümeye benziyor. Hiç yürüdün mü? Birinde, bir gece, çok dik bir yamaçtaydım... Gökte hafif bir aydınlığa yol açan ay vardı... Yamaç, biraz sonra derin bir uçuruma dönüşüyordu. Oradan gelip giderdim. Bir gece, dengemi kaybedip yuvarlandım. 'Tamam', dedim, 'yandım'. Son an, bir çalıdan bir tutama tutundum. (Not: Cümlenin doğrusu, bir tutam çalıya tutundum, olacak) Kurtulmuştum. Bir çok kez yaşanan, 'ölümün eşiğinden dönme' yaşanmıştı... 'Yaşama dönmek' çok güzeldi...
Uçurum kenarlarında yürürken, duygular çok karmaşık oluyor. Önce, 'Şart mıydı burada yürümek?', diye soruyorsun... Değişmez yanıtın 'zorunluydu' olunca, vicdan azabı çekmiyorsun ve o sıralar yine pek çok şeyin alt-üst olduğunu görüyorsun. Her şeyi yeniden değerlendiriyorsun. 'Korkunun ecele faydası yok' diye düşünüyorsun. 'Bunu', unutmamacasına, 'bellemek gerekirdi', diyorsun. Belliyorsun... Nasıl anlatsam?...
Şu an öyle mutluyum ki...
Şu yaşanan on bir gün boşa gitmemeli. Bir daha zor yaşanır on bir gün...
Burada, şu on bir günde, bir arkadaşa göre, ilgiyle izlenen 'hareketli bir diziden' sonra lokumlar yendi, her şey tatlı sonuçlandı ve yarın da olası eğlence gecemiz var. Nicedir, tasarım düzeyinde konuşuluyordu. Tasarım düzeyinden çıkıp, uygulama safhasına girecek. Burada olup, şu on bir günü yaşamanı isterdim.”(15.11.1987)
CEZAEVİ
YAZILARI-6:
EĞİTİM: HER ZAMAN ve HER YERDE!
14 Şubat 1981 günü Uşak ili Ulubey İlçesi Büyükkayalı köyü Banaz ırmağı kıyısındaki sığınakta baskına uğrayıp yakalandıktan, Bekilli ve Denizli Jandarma Karakolları ile İzmir Emniyet Müdürlüğünde (1) takriben 66 gün sorgulandıktan sonra, Denizli Emniyet Müdürlüğü görevlileri tarafından nisan ayı sonlarında Denizli T Tipi Kapalı Cezaevi'ne (2) teslim edilmiştik. (3)
***
Denizli Kapalı Cezaevi, benim Temmuz 1979 tarihinde Önder Güner arkadaş ile birlikte tutuklanarak konulduğum ve bir süre tutuklu kaldıktan sonra yine Önder ile birlikte (4) 1979 yılı Aralık ayında firar ettiğim cezaevi idi.
Cezaevi müdürü, emekli olmasına karşın 12 Eylül sonrası yeniden göreve çağrıldığı söylenen M. Kemal Kuzu adında yaşlıca birisi, baş gardiyanlar ise yine Mehmet Karaçay ile Ahmet Güzel'di. Mehmet Karaçay, CHP'li olarak biliniyordu. (5) Cezaevindeki uygulamaları esas alındığında, her üçü, tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş, misali, birbirlerini tamamlayan kişilerdi.
Cezaevine ilk vardığımız gün (emniyetten getirilenlere ya da ilk gelenlere) yapılan olağan sağlık kontrolünde "Bir şeyiniz yok" diyen cezaevi doktorundan "Oooo ihtilal olmasaydı Denizli valisi olacaktın he mi?" diyen görevliye kadar pek çok görevlinin içinden iki kişinin daha adı hala belleğimdedir: birisi, ilk teslim edildiğimiz gün alındığımız müşahedede (can sıkıntısından) diğer hücrelerdeki arkadaşlar ile yüksek sesle konuşmamı bahane edip ellerimi elindeki cop ile balon gibi şişiren CHP'li Hasan Barış; diğeri ise, 1981 Sonbahar (Eylül ya da Ekim) aylarının birisinde bir sabah ezanı vakti bir grup arkadaş ile birlikte müşahedeye alınmamız sonrası, omuzlarımdan ayaklarıyla bastırarak beni cezaevi avlusundaki havuza sokup sokup çıkaran, sabahın o soğuğunda tepeden tırnağa ıslak bir biçimde tir tir titrerken, bahçede bir yandan öbür yana elinde copla döve döve koşturtan, namazında niyazında bir kişi olarak bilinen dindar Abalı'dır. (6)
***
Müşahede, kadın ve çocuk koğuşu, ayrıca üç ana bölüm ve her bölümün içinde üç ile beş koğuştan oluşan bu cezaevinde,12 Eylül öncesi dönemde sol, sosyalist ve devrimci olarak bilinen siyasi tutuklular büyük çoğunlukla müşahedenin üst katında, faşist tutuklular ise çocuk koğuşunda kalıyorlardı. 12 Eylül 1980 darbesinin ertesinde sol, sosyalist ve devrimci tutuklular, müşahededen koğuşların olduğu bölümlere kadar olan boş alanda oluşturulan iki taraflı jandarma koridorundan ölesiye dayak altında geçirilerek koğuşlara getirilmiş ve karıştır-barıştır uygulamasına geçilmişti.
Adli mahkumlar, faşistler ve biz devrimciler, koridora ve koğuşlara bitişik nizam yerleştirilmiş iki katlı ranzalarda ve yatak eksikliği nedeniyle yerlerde karışık bir biçimde yatıyor ve yaşıyorduk.
Günlük yaşamda korku, asli unsurdu.
Bir kısmımızın tutuklu olarak on bir ay kaldığı bu cezaevindeki siyasi mahkumların büyük çoğunluğu çatışmalarda, baskınlarda, tuzaklarda yakalanan ya da o günkü koşullarda bir nedenle kendi ayağı ile gelip teslim olan biz DY davası tutukluları idi; ayrıca, benzer bir biçimde tutuklanan çok az sayıda Halkın Kurtuluşu ve Devrimci Sol davalarından yargılanan kişiler de vardı.
***
Cezaevinde, başlangıçta kaldığımız koğuşlarda ikili, üçlü, beşli... ya da cezaevi avlusuna çıkışlarımızda, volta atarken, kendiliğinden başlayan sohbetlerimizde, güncel gelişmeler üzerine ve eğer soran olursa, o güne kadar savunduğumuz görüşler ve pratiğimize dair karşılıklı olarak konuşuyorduk; içinde bulunduğumuz haleti ruhiye nedeni ile olsa gerek, bundan ötesini yapmamız olası değildi.
1981 Sonbaharında yapılan açlık grevi sonrası ilk kim önerdi ya da hangimiz böyle bir şeye gereksinim duydu ve bu ortak bir fikre dönüştü, bilemiyorum ama sonunda ben üç konuda bilebildiğim ve algılayabildiğim kadarıyla, yazmaya başladım; "Devrimci Mücadele ve Mücadele Biçimleri Üzerine", "Devrim Teorisi ve Halk Savaşı Üzerine", "Örgütlenme Sorunu".
Her konuyu, mektup kağıtlarına (onları ikiye bükerek) çok küçük harfler ile yazıyor ve sol taraftaki bölümde kalan Muammer Özdemir'e (7) gönderiyordum; yazılar, elden ele dolaştırılarak okunuyordu.
O günkü koşullarda, o cezaevinde elimizde bırakın dişe dokunur herhangi bir ideolojik-teorik yazılı malzemeyi, okunabilecek ve haliyle böylesi çalışmalarda alıntı yapılabilecek/atıfta bulunabilecek kitap bile olmadığı için tamamen aklımda kalanları yalın bir dille yazıya aktarmıştım. (8)
***
1982 yılı Mart ayında Buca Bölge Cezaevine vardığımızda beni Yeni bölüm 13. Koğuşa vermişlerdi. DY'cuların oldukça çok olduğu bir koğuştu; karşı 12. koğuşta da Aslan Yalçın ve başka arkadaşlar vardı.
Buca'ya vardıktan bir süre sonra, aynı gereksinimin orada da olduğu tespitinden yola çıkarak aynı yazıları, bu kez bir biçimde elden ele aktarılarak var ola gelen Kesintisizlerden ve başka yazılardan/kitaplardan yararlanarak daha geniş bir biçimde yazma düşüncemi önerdim Aslan'a ve bazı arkadaşlara; "olur" denilince de yazdım. Bu kez, yazdıklarım önce cezaevinde DY'cular arasında işleri koordine eden ben, Aslan Yalçın ve bazı arkadaşlar arasında okunuyor, tartışılıyor ve bilahare ben bizim koğuşun alt katındaki yemekhane masalarının birisinde, bir kaç arkadaşa bu yazıları çoğalttırıyordum. Her yazıdan birer nüsha, ziyaret günlerinde ya da mahkemelere gidip gelirken bir biçimde diğer koğuşlara iletiliyor; oralarda, farklı biçimlerde, oturulup tartışılarak ya da elden ele dolaştırılarak eğitim malzemesi olarak kullanılıyordu.
Bu yazılara ek olarak, örn: Aslan Yalçın, felsefe konusunda ya da bizler, cezaevindeki güncel gelişmelere dair DY'cuların ortak hareket etmelerini sağlayabilmek adına ortaklaşa farklı yazılar da yazıyor ve aynı yollardan dağıtımını yapıyorduk.
***
1983 yılı Mart ayında gündeme gelen Tek Tip Elbise uygulamasına karşı Buca Bölge Cezaevi'nde başlayan direniş sırasında (örn: ben, Aslan Yalçın, Behçet Dağdelen ve başka bazı arkadaşlarla Yeni Bölüm 15. Koğuşa) konulduğumuz müşahede bölümlerinde, ilk başlarda yalnızca güncel gelişmelere müdahale çerçevesinde yazılar yazabiliyor idi isek de (9) 1984 yılında benim de içinde yer aldığım Eski Bölüm 4. Koğuşta, yine Tek Tip Elbise uygulamasına karşı yürütülen direniş sırasında daha kapsamlı ve verimli, tamamen kolektif ve orijinal çalışmalar yapıp yazıya dökmeye ve bunları diğer müşahede bölümlerinde olup da Tek Tip Elbise direnişini sürdüren DY'cu arkadaşlara da ulaştırarak, eğitim çalışmalarında kullanmaya başlamıştık. (10)
***
1985 yılı ile 1986 yılı ilk yarısında kaldığım Şirinyer Askeri Cezaevinde, bir süre bulunduğum ilk koğuşumda tamamına yakını DY'culardan oluşan arkadaşlar ile oturup güncel politik gelişmelere ve günlük yaşamımızdaki sorunlarımıza dair karşılıklı sohbetler yapabiliyorduk ise de bazı "algı" sorunları ve bu sorunların yol açtığı tamamen kişisel/psikolojik tepkisel yaklaşımlar nedeniyle (nesnel koşullar elverişli olmasına karşın) ne o koğuşumuzda ne de daha sonra geçtiğim ve cezaevindeki DY'cular arasındaki işlerin koordine edildiği koğuşta, Buca'daki çalışmalarımızın bir benzerini bırakın, oradaki çalışmaların yanına bile yaklaşabilecek herhangi bir çalışma yapıldığına tanık olmadım; her birimiz, kendi alemimizde yaşayıp gidiyorduk.
***
1986 yılı sonbaharında, ilk olarak (Buca'dan) bizim getirildiğimiz Aydın E Tip Özel kapalı Cezaevi'nde ise ülkenin farklı yerlerindeki cezaevlerinden ve cezaevi dışından getirilen DY'cu tutsaklar arasında asıl olarak günlük yaşamda var olan sorunlar eksenli başlayan tartışmalar kendi gerçekliğinde ele alınıp tartışılmak ve çözümlenmeye çalışılmak yerine, önce (sorun morun yok; bunlar hezeyanlardır, denilerek) inkar ve bir süre sonra da cezaevi ve hatta yurt dışı kaynaklı bazı gelişmeler ile ilişkilendirilerek karşılanıp mahkum edilmeye çalışılınca; bu tartışmalar, bu kez mecburen karşılıklı olarak bir üst düzeyde devam ettirilmeye başlanmıştı.(11)
***
DY'cuların 9, 11 ve 13. Koğuşlarda kaldığı ve sayılarının 70'li rakamlara dayandığı 1987 yılı yaz aylarından itibaren günlük yaşamımızdaki ilişkilerde ciddi gerginliklere yol açan bu gelişmelerin cezaevi içindeki ve dışındaki (ailelerimiz ve arkadaşlarımız arasındaki) yansımaları ve sonuçları, o günleri yaşayanların çok iyi bildiği ve şimdi bu yazıları okuyanların da tahmin edebileceği üzere çok farklı oldu...
***
Bu tartışmaların yoğunlaşmaya başlaması çerçevesinde, 9. Koğuş ile çatı katı olan 11. Koğuş arasındaki merdiven boşluğunun 11. Koğuş kapısının önündeki giriş bölümünde ben, Fadıl Öztürk ve ilk başlarda bizimle birlikte benzer şeyler savunan bir arkadaş birer masa koymuş ve orada 24.00/sabah 06.00 arası gece çalışmaları yapıyorduk; benim açımdan oldukça verimli geçen bu gece çalışmalarında kişisel okumalar ve çalışmaların yanı sıra üçlü tartışmalar da yapıyorduk ve ben bu tartışmaların çok yararını görüyordum. (12)
Bir kısmı "CEZAEVİ YAZILARI" başlığı altında yayınlanan ve yayınlanmaya da devam edilecek olan yazılarımı yazmadan önce, bu gece çalışmalarında özellikle Fadıl Öztürk ile yaptığımız sohbetlerden çok yararlandığımı burada not düşmeliyim; Fadıl'ın, şimdilerde, ARTI GERÇEK'te yayınlanan denemelerinde de belirgin bir biçimde görülebilen sorgulayıcı bir bakış açısı vardı. (13)
***
Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevi'nde, bu yıllarda, 1988 yılı Ekim ayı sonlarında Nazilli E Tipi Özel Kapalı Cezaevine toplu sevk edilinceye kadar görece değişiklikler olsa da koşullar toplu eğitim çalışmaları yapmaya elverişliydi ve yazılı materyal açısından da görülmemiş bir bolluk vardı.
Biz, ısrarla yazılı ve sözlü olarak "ille de ideolojik-teorik eğitim" deyip duruyorduk.
Peki, bunu ne kadar başarabildik ve el birliği ile bu koşulları/olanakları ne kadar değerlendirebildik?
Bunun yanıtını, o günleri yaşayıp da bu yazıları okuyanlar ve o süreçte bizleri (bugün de) tanıyanlar verecekler!..
08.06.2020/Datça/Mehmet Erdal
(1) İzmir Emniyet Müdürlüğü, o yıllarda Çankaya'daki binasındaydı ve bilahare, şimdi Konak'ta bulunan binasına taşındıktan sonra, benim gibi binlerce insanın işkence görüp sorguya çekildiği o Çankaya'daki bina özel bir dershaneye dönüşmüştü.
(2) Denizli T Tipi Kapalı Cezaevi'nin yeri şimdilerde yeşil alan olarak kullanılmaktadır.
(21.10.2018/Hüdai Mohan, ben ve Ali Haydar Aktaş/Denizli T Tipi Kapalı Cezaevinin şu anki hali)
(3)14 Şubat 1981 günkü baskında yakalanan diğer üç arkadaş Uşak Emniyet Müdürlüğü'ne gönderilmişler; ben, Hüdai Mohan ve Halil Öter Denizli kapalı Cezaevine getirilmiştik.
(4)
(22.10.2018/Önder Güner ve ben/1979'da kaldığımız ve firar ettiğimiz müşahede bölümü)
(5) Yıllar sonra, SHP/CHP'den Denizli Belediye Başkanı olarak seçilen Ali Marım zamanında işe alındığı ve belediyenin Pamukkale Tesislerinde (BEL-TES), işçilerin başına sorumlu olarak atandığı söyleniyor.
(6) Cezaevi yönetimi, 1981 yılı sonbahar ayında bir sabah benim de içinde olduğum sekiz devrimciyi ve bir adli mahkumu müşahedenin alt katındaki bölüme almış, dayak faslından sonra hücrelere koymuştu. Bunun üzerine biz, "tamam, yeter, buraya kadar" deyip açlık grevine başlamış ve koğuşlardaki arkadaşlar da her biri koğuşa yönelik olarak, "ben de açlık grevine katılıyorum" diye açıklama yaparak, bizlere katılmışlardı; böylece, o günlerde yönetimce hiç öngörülemeyecek bir biçimde "korku duvarını" aşmış ve "ne olacaksa olsun" demiştik; mevcut durumdan çıkışın başka bir yolunu bulamamıştık. Yedinci günün sonunda her birimiz dilekçe yazıp su da içmemeye başlamış ve onuncu gün, yani hiç su içmediğimiz üçüncü gün, o dönem Denizli Sıkıyönetim Komutan Yardımcısı olarak bildiğimiz Cengiz adındaki bir binbaşı, (sonradan edindiğimiz bilgilere göre, yazıp yolladığımız dilekçelerimizi okuyunca) "Ne oluyor bu cezaevinde?, Hele bir bakalım", diyerek bulunduğumuz hücrelere gelmişti. O dönemde az bulunur subaylardan birisi olarak belleğimizde iz bırakan Cengiz binbaşı, bizi dinlemiş ve "Tamam, şikayetlerinizi dikkate alacağız" demişti. Bu söz üzerine, açlık grevini bitirmiştik. Gerçekten, o günden sonra cezaevindeki uygulamalar da yumuşamalar olmuş ve haliyle hem adli mahkumlar nezdinde itibarımız tavan yapmış hem de psikolojik olarak rahatlamıştık; bütün gardiyanların tavrı da değişmişti. Hiç unutmam, 1982 Mart ayında, Buca Cezaevi'ne sevkimiz çıktığında, kahramanlar gibi uğurlanmıştık.
(7) “Neden Muammer?” sorusunun yanıtını 05.09.2018 tarihinde yazdığım "Kim Yolcu ? Kimler Yollarda?" başlıklı yazımda açıklamıştım. “...Biz, kuşak olarak Kaypakkaya'yı, Mahir Çayan'ı, Deniz Gezmiş'i, Kızıldere'yi... okumuş, dinlemiş ve de kendimize örnek almıştık. Ama ben (o zamanki değerlendirmelerime göre) örnek alınan bu kişilere ve çıkılan yola, bu yolda benden beklenen tavra yaraşır bir 'tavır' gösterememiş; 'yakalanma' ve 'sorgulanma' sırasında 'zaaflı' davranmıştım. Bence bu, 'DY'cu OLAMAMAK' idi..
Cezaevi süreci 'yeni bir süreç'ti ve mücadele edilmesi gerekiyordu; pek çok insan bana bakıyor ve benden bazı şeyleri bekliyorlardı; bunun böyle olması da doğaldı.
Bana göre, bu beklentiyi ben değil bir başka arkadaş karşılamalıydı; bu kişi veya kişiler, yakalanma anında ve sorgu sürecinde 'en iyi' tavrı gösteren kişi veya kişiler olmalıydı.
O dönemde bu çerçeveye en uygun arkadaş, Muracalı (Kutlubey'li) Muammer Özdemir'di: Bu arkadaşımız Jandarma ile çatışarak yakalanmıştı. (1986 yılında Buca Cezaevinde iken SİROZ teşhisi konuldu ve bilahare tahliye edildikten sonra vefat etti.)
Başka bazı arkadaşlarla konuştuk ve ona bu görevi alması gerektiğini söyledim; aldı.
Teorik olarak yeterli değildi ve bizim, bu konuda kendisine yardımcı olabileceğimizi söyledim; yardım ettik de... ” (Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com )
(8) Eğitim konusunda benim bakış açım, yaş ve cinsiyet ayrımı gözetilmeksizin, "Bilen bilmeyene; çok bilen (görece), az bilene öğretir" şeklindedir; gönlümüz her zaman en iyisini ister ama bunun olmadığı ya da olamayacağının anlaşıldığı koşullarda, bu bakış açısı doğru olandır ve her zaman işe yarar.
(9) Bu konuya örnek olarak 04.09.2018 tarihinde yazdığım "BUCA CEZAEVİNDE TEK TİP ELBİSE UYGULAMASI" başlıklı yazıma bakılabilir. (Bknz:http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com)
(10) “...1984 yılında, Buca Bölge Cezaevi'nde, Eski Bölüm 4. Koğuşta, biz DY tutsakları, o günlerde dayatılan Tek Tip Elbiseye ve baskılara karşı ortaya koyduğumuz direnişler çerçevesinde sıklıkla gündeme getirilen 15'er günlük hücre hapsi cezalarının arasında, aramızda yaptığımız eğitim çalışmalarında kullanılmak üzere, elde var olan dergilerden, gazetelerden ve kitaplardan yararlanılarak, bazı arkadaşların görev almasıyla, farklı konularda oldukça kapsamlı çalışmalar yapıyorduk. Bunlardan birisi, Mehmet Şahin ve B.E arkadaşların araştırmasını ve taslak halde yazımını üstlendikleri 'Yeni Döneme Geçerken Üst Yapıda Merkezileşme' başlıklı oldukça ayrıntılı bir çalışma idi. Umarım, bir gün bir yerlerden bu yazılar çıkar ve onları da yayımlar, tarihe not olarak düşeriz...” (Bknz: 04.05.2020/Var olan Bilgi ve Deney birikimimiz üzerine/ http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com )
(11) “...Aydın'a ilk gelen DY'li grup içerisinde, öncesinde kalınan Şirinyer Askeri ve Buca Bölge Cezaevlerinden beri var olagelen bazı sorunlar söz konusu idi; ama bu sorunlar muhataplarınca farklı nedenlerle belli bir noktanın ötesine geçirilmiyor ve tabiri caizse, bir biçimde 'içe' hapsediliyordu... Diğer siyasi hareketlerdeki durum üzerine herhangi bir şey söyleyemem ama farklı illerdeki askeri ve sivil cezaevlerinde ya da (yıllardır içeride tutsak olduğumuzdan) bihaber olduğumuz cezaevi dışındaki farklı koşullarda bir başlarına yaşamaya ve ayakta kalmaya çalışan DY'cular Aydın'a gelirken yalnızca kendilerini ve özel eşyalarını değil, aynı zamanda o tarihe kadar yaşadıkları yerlerde kendilerince ürettikleri ve doğru bildikleri düşünceler ile içinde yer aldıkları ya da tanık oldukları tartışmaları da getiriyorlardı; bundan doğal bir şey de olamazdı.
Tanışma fasılları geçildikten sonra, biraz da giderek değişen ortamın etkisiyle herkes bulunduğu yerlerdeki 'içe' yönelik tartışmaları, tanık ya da taraf olduğu, eleştirdiği ya da savunduğu ölçüde birbirine aktarıyor; böylece, giderek yükselen farklı sesler ve adı konulmamış, ne kadar sağlıklı olduğu tartışma götürür farklı gruplaşmalar gözle görülür hale gelmeye başlıyordu.
Yer yer, fazlaca taraf bulmayan ve haliyle derinleştirilmeyen bazı bireysel çıkışlara ya da zorlama sürtüşmelere tanık olunsa da bu sürecin bir yerde aleni ve ortak bir tartışmaya evrilmesi kaçınılmazdı; doğal olan da bu idi; nitekim, öyle de oldu...” (Bknz: 04.05.2020/Var olan Bilgi ve deney birikimimiz üzerine/ http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com )
(12) "...Yarından itibaren gece yaşamına dönüyorum. Gece 24.00-08.00 arası, çalışacağız. Uykuyu, 18.00-24.00 arasına alacağız. Bir kaç arkadaş. Başka türlü olmayacak. Yılbaşına kadar, sıkı bir çalışmaya girmeliyim. Yoğun yaşamalıyım. Bir şeyler yaratabilmeliyim. Şu yaşanan on bir gün boşa gitmemeli... Bir daha zor yaşanır on bir gün. Bir süredir pek çok şeyi, hep erteleyip durdum ama daha fazla ertelenemez noktaya geldiler..." (15.11.1987)
(13) Fadıl, o günlerde iyi şiirler yazdığı gibi (şimdilerde ne ölçüde zaman ayırıp çizebiliyor, bilemiyorum) iyi çizimler de yapıyordu; öyle ki, ilk ödülünü, Enver Gökçe şiir yarışmasında "Suyu uyandırın sesim olsun" şiiri ile almıştı ve çizimleri de kart olarak basılmış ve biz onun basılmış ya da özel olarak çizip verdiği kartlarını kullanmaya başlamıştık.
(Fadıl'ın ilk şiir kitabı)
(1987 yıl sonunda Kızım Ayşe'ye gönderdiğim, Fadıl'ın ilk basılan kartlarından birisi)
(23.12.1987 tarihinde Sevda'ya gönderdiğim Fadıl'ın özel çizim bir kartı.)
CEZAEVİ
YAZILARI-7
ARAŞTIRMA YÖNTEMİ ÜZERİNE ve İDEOLOJİK-TEORİK ÇALIŞMA GEREKLİDİR, ZORUNLUDUR VE MÜMKÜNDÜR (1)
Yaşanılan ve şimdi bu yazılarda anlatılan olayların üzerinden çok uzun yıllar geçti; ayrıntılara dair bazı net anımsamamaların olması çok doğal; nitekim, o günleri birlikte yaşadığımız ve bellekleri bana göre daha iyi konumda olan bazı arkadaşlarım, yazılarımda bazı ayrıntılara dair daha farklı bilgiler iletiyorlar ki sanırım haklıdırlar. Bu arkadaşlarıma, ayrıntılara dair de olsa bu bilgileri yazmalarını ve yazılarımın altına not olarak düşmelerini ya da bu döneme dair bildiklerini ve yaşadıklarını yazmalarını öneriyorum; umarım, bu katkıları yaparlar ve gelecekte bu yazılarda bahse konu edilen olayları inceleme konusu yapabilecek araştırmacılara çok daha kapsamlı ve ayrıntılı gayrı resmi bilgiler bırakmış oluruz. (1)
***
1987 yılında Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevi'nde DY'cu tutsaklar olarak çıkardığımız "SESİMİZ" adlı duvar gazetesinde çıkan ilk yazılarım "ARAŞTIRMA YÖNTEMİ ÜZERİNE" ve "İDEOLOJİK-TEORİK ÇALIŞMA GEREKLİDİR, ZORUNLUDUR VE MÜMKÜNDÜR" başlıklı üç bölüm halinde yazdığım ama muhtemelen ya Kemal'in önerisi ile ya da o sayıda üç bölümü de yayınlamanın olanaklı olduğunun görülmesi üzerine üç bölümü birden yayınlanan yazımdır.
Aynı tarihte yayınlanan ilk yazı ile üç bölüm halinde yazılan ama hepsi aynı gün yayınlanan yazımın ilk bölümünü (aksi halde çok uzun olacak ve okuyucunun sabrını çok zorlamış olacaktım) birlikte paylaşıyorum; yine, bazı imla düzeltmelerinin dışında, asıllarına dokunmadan.
ARAŞTIRMA YÖNTEMİ ÜZERİNE
“...Kuşkusuz, sunuş yönteminin, biçim yönünden, araştırma yönteminden farklı olması gerekir. ARAŞTIRMA YÖNTEMİ, İŞLENECEK MALZEMEYİ AYRINTILARIYLA ELE ALMALI, ONUN GELİŞMESİNİN FARKLI BİÇİMLERİNİ TAHLİL ETMELİ, İÇ BAĞLANTILARIN ESASINI BULMALIDIR. Ancak, bu yapıldıktan sonra, gerçek hareket yeterince anlatılabilir. Eğer bu başarıyla yapılırsa, eğer ele alınan konunun yaşamı tıpkı bir aynada olduğu gibi ideal bir biçimde yansıtılırsa, karşımızda salt a priori (önsel) bir yapı varmış gibi gelebilir.” (Kapital 1- Almanca 2.baskıya önsöz) (a.b.ç.)
“SOYUTLAMA, İNCELENEN İLİŞKİLERİN GERÇEK DÜNYASINDAN, BU İLİŞKİLER İÇİNDEKİ BELİRLİ BİR UNSURU, BELİRLİ BİR İLİŞKİYİ, KENDİ TARİHİ ÖZELLİKLERİ VE KENDİ KANUNLARI OLAN BÖYLESİNE BİR İLİŞKİLER BİLEŞİMİNİN İNCELEMEK İÇİN BİR BAŞLANGIÇ NOKTASI OLARAK AYIRMAK DEMEKTİR. Bir mantıki kategori, özgül bir araştırma aracı olan soyutlamanın aynı zamanda gerçekliğin mahiyetini ve bilme eylemini de ifade etmesinin ve gerçek olguların, bilimsel kavramların tanımlanmasında benzer bir şekilde kullanılmasının nedeni budur. Soyutlamalar ya daha geneldirler ve daha az içerikleri vardır, genel olarak sınıf gibi; ya da daha özgüldürler ve daha çok içeriğe sahiptirler, sınıflar, sınıfların varlığının ekonomik temeli vb. gibi. Marks'a göre genel olarak üretim anlamlı bir soyutlamadır. Çünkü bu, üretim için her dönemde ortak olan şeyleri bir araya getirir ve belirli bir dönemdeki somut üretimi incelerken, tekrar başa dönmenin gerekliliğini gözle görülür bir hale sokar.
Marks, ARAŞTIRMA İÇİN EN VERİMLİ YOLUN YÜZEYDEN (verilen kavramdan hareket ederek en basit tanımlar elde edene kadar) OLGUNUN TA EN CAN ALICI YERİNE KADAR İNMEK OLDUĞUNU KABUL EDİYORDU. Araştırması ancak bundan sonradır ki 'ters yöne doğru' -analizden senteze, özgül soyutlamalardan ve tanımlardan ' bir çok belirlenmeleri ve ilişkileri içeren bir bütünlüğe' doğru- yol alabilir...
En basit unsurlardan (emek, iş bölümü, talep, değişim değeri gibi) daha kompleks unsurlara (devlet, enternasyonal değişim, dünya pazarı vb.) tırmanmak, 'doğru bilimsel yöntem'dir. Fakat, 'bir çok tanımın sentezini' 'farklı yanların birliğini' gerektiren soyuttan somuta doğru ilerleme yöntemi de zihnin somutu algılaması ve idrak süreci içinde onu yeniden üretmesi için yalnızca bir araçtır. Bu, hiçbir şekilde içinde somutun kendisinin ortaya çıktığı bir süreç değildir. Kategoriler gerçekliği yansıtırlar, ama onu yaratmazlar.
Girişte, idrak süreci içinde tarihi olan ile mantıki olan arasındaki ilişkinin metodolojik bakımdan özel bir ilgi çekmektedir. Marks ekonomik kategorilerin tarihi olarak tayin edici bir rol oynayacak bir duruma geldikleri evre içerisinde değil, çağdaş burjuva toplumu ile olan ilişkilerine bakılarak incelenmesi gerektiğini vurgulayarak mantıki metottan yana çıkar. Fakat bu, Marks'ın, olguları gerçek tarihi evrelerine uygun olarak yeniden üreten tarihi metodu reddettiği anlamına gelmez. Ekonomi Politik özünde tarihi bir bilimdir, çünkü toplumsal gelişmenin ekonomik kanunları ve üretim tarzlarının içinde iş gördükleri ve birbirlerini peş peşe izledikleri şartları inceler. Tarihi bakımdan daha az gelişmiş formların bilinebilmesi daha gelişmiş olanların incelenmesini gerektirir. 'İNSANIN ANATOMİSİ, MAYMUNUN ANATOMİSİNİN ANAHTARIDIR.' (1844 Ekonomik ve Felsefe El Yazmaları) Marks araştırmada, tarihi ve mantıki bir ve tek varlık olduklarını formüle ediyordu...” (Biyografi-shf.351/355) (a.b.ç.)
xxxxx 18.10.1987" Aydın
İDEOLOJİK-TEORİK ÇALIŞMA GEREKLİDİR, ZORUNLUDUR VE MÜMKÜNDÜR
(1)
İnsanlarımızın, cezaevlerine düşmeden önceki dönemdeki mücadele yaşamlarına, hayatın çeşitli alanlarında, çeşitli biçimlerde ve hatta çeşitli nedenlerle katıldığı biliniyor. Bu çok doğaldır.
İnsanlar, toplumsal birer varlıktırlar. Yani devrimci mücadeledeki yaşamlarına yönelmeden önce içinde doğduğu, büyüdüğü ve yaşadığı maddi ve toplumsal koşullar tarafından kendilerinde şekillendirilmiş birer kişiliğe sahiptirler. İnsanı, içinde yaşadığı çevre, yani maddi ve toplumsal koşullar belirlediğine göre bu çok doğaldır.
“...İnsan toplum içinde var olur, o toplumun bir ürünüdür ve yalnızca soyut olarak toplumun değil, her an belirli bir toplum şeklinin ürünüdür...” (Biyografi, shf. 94/95)
İçinde yaşadığımız maddi ve toplumsal koşullar, her insan açısından nitelik olarak aynı idi. En genelinde kapitalist bir toplumda yaşanıyor. Hatta, içinde yaşanılan toplum tam anlamıyla gelişmiş kapitalist bir toplum bile değildir. Toplum, emperyalizme bağımlı yeni-sömürge bir ülkedir. Her şey çarpık geliştirilmiş ve şekillendirilmiştir. Her şeyin çarpıklaştırıldığı bu toplumda, insanlarda şekillendirilen kişilikler arasında görece farklı özellikler yok değildir. Bu görece farklılıklar, kişisel özelliklerden ama daha çok aileden, mahalleden, köyden, alınan eğitimden vb. kaynaklanıyor. Küçük burjuva, burjuva, feodal, lümpen vb. kişiliklere sahip insanlarda daha olumlu veya daha olumsuz (kıyaslama ile) yönler tespit etmek mümkündür. Bu yönler, yadsınamaz.
İnsanların yeni yaşamlarına, yani devrimci mücadeledeki yaşamlarına yönelmesi ne yalnızca kendilerinde var olan kişilikleri değiştirmeye ve yeni bir kişilik, devrimci bir kişilik edinmeye başlamalarıdır ne de yalnızca içinde doğdukları, büyüdükleri ve yaşaya geldikleri maddi ve toplumsal koşulları yakın çevre ve en genelinde ülke çapında değiştirmeye ve yeni bir toplumsal sistem yaratmaya çalışmalarıdır. Söz konusu olan, her ikisidir. İnsanların kendilerini değiştirme süreci, toplumu değiştirme süreci ile çakışır.
“...İdealist düşüncelerin aksine Marks, salt teorik eleştirinin gerçekliği değiştirmeye yetmediği üzerinde duruyordu: Aslolan pratik-eleştirisel ihtilalci faaliyette bulunmaktır: Aslolan yalnızca düşünceyi değil, varlığı da değiştirmektir. YALNIZCA İHTİLALCİ PRATİK SÜREÇ İÇİNDE İNSAN HEM KENDİNİ HEM DE ÇEVRESİNİ DEĞİŞTİRİR...” (Biyografi, shf. 94/95)
Savaşın dünkü, bugünkü ve yarınki aşamasında, bu iki yön birbirinden ayrı düşünülemez, düşünülmemelidir. Bu ikisi birbirini geliştirir veya aksi doğrultuda geriletir.
Bu iki değişimin aynı anda tamamlanacağı, bunlardan birinin daha önce tamamlanmasının mümkün olamayacağı savı ileri sürülemez. Yani "Toplum sosyalist olmadan, toplumu sosyalist yapma uğraşı veren kişi komünist olamaz" denemez. Kişinin kendindeki değişim ve bunun sonucu yeni devrimci kişiliğe sahip oluş, o kişinin savunduğu düşünceleri, eylemleri ve bir bütün olarak çok yönlü yaşantısı ile belli olur. Kişideki bu değişim, toplumun değişiminden önde gidebilir, devrimci mücadele sürecinde, toplumun değişimi tamamlanmadan tamamlanabilir.
Kişideki bu değişim, tıpkı toplumun değişiminde olduğu gibi kolay olmaz. Kısa bir sürede başarılamaz. Bu değişim, biçimsel bir değişim de değildir. Elverişli koşullar söz konusu olduğunda, yeni kişiliği edinme sürecinde yavaşlama, yerinde sayma ve hatta olumsuz bir gerileme de gözlenebilir.
İnsanın içinde doğduğu, büyüdüğü ve yaşaya geldiği maddi ve toplumsal koşullar tarafından şekillendirilmiş kişiliğini terk edip yeni bir kişilik edinmeye çalışması, yaygın olarak, İNSANIN PROLETERLEŞMESİ olarak algılanabilmektedir. İçeriği doğru olduktan sonra, bu adlandırmanın pek bir zararı yoktur. Ama bundan, insanın bir proleter gibi giyinmesi, sigara içmesi, konuşması, yaşaması, aynı mahallede ve aynı evlerde oturması, aynı filmlerden ve müzikten hoşlanması vb. anlaşılabilmektedir. Bu tür bir algılama, biçimsel bir yorumlamanın sonucudur. İçeriği göz ardı etmektir.
“...Marks'ın bir sınıfın ideologları, basındaki ve siyasetteki sözcüleri ile sınıfın kendisi arasındaki ilişkiler hakkında söylediği oldukça önemli şeyler vardı. İdeologların mutlaka sözcülüğünü yaptıkları sınıfın bütün kitlesi ile aynı toplumsal statüye sahip olması ve aynı hayat tarzını sürdürmesi... gerektiği düşüncesinin bayağı (vulgar) bir düşünce olduğunu gösterdi. Bir siyasetçi ya da bir yazar belirli bir sınıfın sözcüsü, ideoloğu olur. Çünkü o teorik olarak o sınıfın bütün sıradan üyelerinin kendi acil maddi çıkarlarının ve kendi tecrübelerinin kendilerini yöneltmiş olduğu yargıların aynılarına varır ve aynı yükümlülükleri üstlenir...” (Biyografi, shf.272-277)
Anlaşılması gereken, insanın komünist olmasıdır. Böyle bir nitelik kazanmasıdır.
İnsan, devrimci kişiliğini, komünist niteliğini devrimci sınıf mücadelesi içinde kazanır. Devrimci sınıf mücadelesinin biçimini ise içinde yaşanılan o toplumsal aşamadaki sınıflar çatışması belirler. Bu mücadeleden uzak bir değişim mümkün değildir ve savunulamaz. Çünkü, değişimin denek taşı pratiktir. Değişimin "olmazsa olmaz" türünden ikinci parçası ise, iradi olarak yapılan eğitimdir.
Eğitim, çok yönlü bir olaydır. İdeolojik, teorik, politik ve pratik boyutu vardır. İnsanın duygu, düşünce, eylemleri, tavırları vb. ile eğitilmesini içerir. Bunlardan bazılarını yerine getirip bazılarını yerine getirmemek, eğitim olayının tam anlamıyla yapılmaması demektir.
Eğitim, hem kişinin istemi ve kişisel çabasıyla, hem de içinde yer aldığı örgütlülük tarafından kolektif bir çaba ile yapılır. İkisinden biri tek başına yeterli değildir. Sonuç alıcı değildir. İkisi birlikte var olmalı, birbirlerini geliştirmeli ve tamamlamalıdır. Her insan kendi geçmişini bu açıdan değerlendirebilir ve burada ortaya konulduğu üzere bir eğitimden geçip geçmediğini irdeleyebilir.
Her insan, devrimci sınıf mücadelesinde örgütlü olarak uzun veya çok kısa bir dönem yer almış olabilir. Bu yaşa, ilgiye, devrimcilerin çalışmasına, olayların gelişmesine, devrimci sınıf mücadelesinin bulunulan yakın çevreyi kucaklamasına vb. bağlıdır. Özellikle emekçi halkımızın faşistlere karşı mücadelesinin yükseltilmesinde ve örgütlenmesinde hızlı bir gelişmenin gözlendiği bölgelerde toplu veya kendiliğindenci eylemlerde yer almış ve tutuklanmış bazı insanlarımızın mücadele çizgisi çok kısadır. Bu, çok doğal ve yadsınmaması gereken bir olgudur. Eylemin biçimi ve boyutu ne olursa olsun, toplu eylemler özünde kitle eylemleridir. Kendiliğindenci eylemler ise, irade dışı olan eylemlerdir.
Kendiliğindenci eylemler, var olan örgütlenmede ve halkımızın mücadelesini yönlendirme çalışmalarında bir eksikliği ama aynı zamanda halkımızdaki canlılığı, harekete geçmeye hazır, yer yer şu veya bu yerde ve zamanda, şu veya bu biçimde harekete geçen potansiyeli anlatır. Yapılması gereken, bu tür bölgelerde tüm halkı -kadın, erkek, yaşlı, genç- yediden yetmişe örgütlemek ve doğru bir çizgide doğru bir hedefe yönlendirmek olmalıdır. Devrimci iradeyi, önderliği ve örgütlülüğü orada egemen kılmak olmalıdır. 12 Eylül öncesi dönemde yürütülen devrimci sınıf mücadelesinde, bu olması gerektiği biçim ve boyutta başarılamamıştır. Hiç şüphesiz, bunun nedenleri ve yol açtığı sonuçlar çok yönlü irdelenmeye değerdir.
Devrimci hareketimizin ideolojik, teorik ve politik yönden; devrim, örgütlenme ve çalışma tarzı anlayışı yönünden diğer siyasi hareketlerden, partilerden ve gruplardan farklı olduğu; devrimci sınıf mücadelesini yürütüp-yönlendirme temelinde üretildiği ve mücadele içinde hayata geçirilmeye çalışılarak doğrulandığı; insanların teorik, ideolojik ve politik olarak yetkin olmaya çalıştıkları biliniyor. Yapılması gereken, bu insanların iradi olarak yaygın, sistemli, sürekli ve çok yönlü bir eğitime tabi tutulması ve bunun her koşulda sürdürülmesi idi. Dimitrof'un şu sözleri, sanki 12 Eylül öncesi ve sonrası Türkiye gerçeğini ve bu gerçeklikte ne yapılması gerektiğini anlatır:
“...Bir yandan en değerli kadrolarımızı kavga içinde kaybederken, diğer yandan kadro meselesini önemsemeyen bir tutuma girmek asla hoş görülemez. BİZLER BİR BİLGİÇLER DERNEĞİNİN DEĞİL, HER ZAMAN ATEŞ HATTINDA OLAN BİR HAREKETİN İNSANLARIYIZ. EN DİNAMİK, EN CESUR VE EN BİLİNÇLİ UNSURLARIMIZ EN ÖN SAFLARDA YER ALMAKTADIRLAR. DÜŞMAN ÖNCELİKLE FAŞİST ÜLKELERDE, İLK ÖNCE BU ÖN SAFTAKİ ADAMLARIN PEŞİNE DÜŞMEKTE, ÖLDÜRMEKTE, HAPSE VE TOPLAMA KAMPLARINA ALMAKTA, AKIL ALMAZ İŞKENCELER YAPMAKTADIR. BU DURUM SAFLARIMIZI DURMADAN YENİLEMEMİZİ, BİR YANDAN ESKİ KADROLARI ELDE TUTMAYA ÇALIŞIRKEN DİĞER YANDAN DA YENİ KADROLAR YETİŞTİRMEMİZİN VE EĞİTMEMİZİN GEREKLİLİĞİNİ AÇIKÇA ORTAYA KOYMAKTADIR.
Kitle birleşik cephesi hareketinin bizim etkimiz altında büyük bir güç kazanması ve ortaya binlerce yeni işçi sınıfı militanı çıkartması, kadroların hızla eğitilmesi için ayrı bir sebep ve zorunluluk olmaktadır. Bunun da ötesinde, yalnız genç unsurlar ve işçiler değil, daha önce politik bir harekete karışmadığı halde saflarımıza katılan kişiler de devrimci bir nitelik kazanmaktadırlar. Sosyal Demokrat partinin eski üyeleri ve militanları büyük gruplar halinde bizden tarafa geçmektedirler. Teorik eğitimden yoksun olan bu yeni kadrolar eylemlerinde kendi kendilerine çözmek zorunda kaldıkları önemli meselelerle karşılaşmaktadırlar. Bu da kendilerine, özellikle yasal olmayan Komünist Partilerinde, özel bir çaba harcanmasını gerektirmektedir.” (F.K.B.C. Shf.145) (a.b.ç.)
(Devam edecek)
*****18.10.1987" Aydın
(1) Oğuzhan (Müftüoğlu) abinin 'Bitmeyen Yolculuk' kitabından, hatta daha öncesinden, Orhan Savaşçı'nın 'Cepheden Anılar'ından Erdinç Obuz'un 'Yüreğim Sol'madan'ına ve en son çıkan Hüseyin Yavuz'un 'Eylül'le Büyümek' kitabına kadar (okuyabildiğim ya da okuyamadığım) bütün anı (kişisel tarih) kitaplarını çok değerli buluyorum ve bu tür yazılı (ve sözlü) anlatımları, yakın geçmişi yaşamış her bir arkadaşın tartışılamaz hakkı olarak görüyorum; bu konudaki düşüncelerimi, daha önce bir vesile ile yazdığım bir yazıda çok net olarak ortaya koymuş ve paylaşmıştım. (Bknz: 2018.11.04. “Yol'da yaşananlar çerçevesinde yazılan kitaplar üzerine” http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com)
Ancak, yeri gelmişken not olarak düşmek istiyorum; bence, bugünkü duruşu ne olursa olsun, yakın tarihi yaşamış bizlerin (kendi geçmişine yönelik olarak bir pişmanlık içerisinde "yaşayanlar" ve külliyen reddi miras yapanlar hariç) bu "kişisel tarih yazım" sürecinin yanı sıra ya da daha doğrusu, bu süreci geride bırakma/aşma iradesini göstererek; farklı düzlemlerde ve ortaklaşa, bu dönemi, yani bizim bir biçimde içinde yaşadığımız ve öznesi olmaya çalıştığımız yakın tarihi merak eden ve inceleme konusu yapmak isteyen genç araştırmacılar ile birlikte yazılması sürecine evrilmesi gerektiğini ve bunun da zamanının geldiğini düşünüyorum.
15.06.2020/Datça/Mehmet Erdal
CEZAEVİ YAZILARI-8:
İDEOLOJİK-TEORİK ÇALIŞMA GEREKLİDİR, ZORUNLUDUR VE MÜMKÜNDÜR (2)
Birinci bölümünü geçen hafta yayınladığım “İdeolojik-teorik çalışma gereklidir, zorunludur ve mümkündür” başlıklı yazımın 2. ve 3. Bölümlerini bu hafta yayınlıyorum; elbette, yine bazı imla düzeltmeleri dışında, orijinal haliyle.
2. BÖLÜM
12 Eylül öncesi ve sonrası Türkiye gerçeği ve bu gerçeklikte ideolojik, teorik ve politik eğitim açısından ne yapılması gerektiği, Dimitrov'dan 1. bölümde yaptığımız alıntıda yıllar önce açıkça belirtildiği gibi belli idi. Ancak hızla yaygınlaşan ve silahlı-kitlevi biçimler alan devrimci sınıf mücadelesinin yükseltilerek yürütülüp-yönlendirilmesi çalışmaları içinde çok sayıda kadro kaybına uğranıldığı, artan görevleri yerine getirme ve her yere yetişme uğraşı içindeki kadroların ideolojik, teorik, politik, pratik ve çok yönlü eğitiminin olması gerektiği gibi iradi olarak, her kadroda “...kişiliğini geliştiren, varlığını yalnızca dar çerçevesinde değil, dünyanın sonsuz zenginliklerinde bulan, bu anlamda ideolojik istimi sonradan gelen kişisel ayrımların üzerine çıkan, bağımsız olarak faydalı işler yapabilen, düşünce üretebilen ve söyleyen, ayrılık kadar mutabakata inanan...”, (M.Tanju Akad- Türkiye Sorunları 2), tek başına kaldığında yaşayabilen, karar verebilen, emekçi kitleleri örgütlemeye, bulunduğu yerde devrimci sınıf mücadelesini yürütüp-yönlendirmeye ve geliştirmeye devam edebilen vb... özelliklere sahip bir iç dinamizm yaratmayı başaracak şekilde yukarıdan aşağıya sistemli ve kapsamlı bir biçimde yapılamadığı açıktır. Bunun sonucu, kadroların ideolojik, teorik ve politik, örgütlenme, devrim ve çalışma tarzı anlayışı vb... yönlerden bilinç seviyelerinin ve bakış açılarının olması gerektiği gibi olamadığı biliniyor. Yazılı materyalleri okuyamamış, kavrayamamış, özümseyememiş vb... durumda ama aktif eylemlerde yer almış insanlarımızın olduğu biliniyor. M.Tanju Akad'ın şu sözleri ve tespiti, bu konuyu büyük ölçüde ortaya koyuyor: “...Ne var ki, 1975-80 döneminin ilan edilmemiş iç savaş ortamında insanları yetiştirmeye gereken önemin verilmediği görülüyordu. İnsanlar deliler gibi oradan oraya koşturuyorlar, somut durumların yarattığı binlerce gelişmenin karşılanması gerekliliği, aslen çok yetersiz kişileri, iyilerle birlikte öne fırlatıyordu. Sosyalist hareket alabildiğine yayılıyor, yayıldıkça kültür ortalaması düşüyordu. Bu hareketin yaygınlaşması açısından olumlu bir gelişme olmakla birlikte insanların yeni bir kültürle yoğrulması elzemdi. Halbuki, eğitim işleri sıradan bir can sıkıcılık olarak görülüyor, adeta sosyalistlerin sırf kendilerini öyle tanımlamalarıyla bazı vasıfları kazanmış olacakları var sayılıyordu. Hoş, sosyalistlerin çoğu da kendilerini öyle görüyorlardı ya, neyse!... Kültür ve eğitim ortalamasının düşmesi, nitelik, kavrayış ve yeni durumlara uyum zayıflığını da beraberinde getirdiğinden, sosyalist hareketi yaralıyor, kitle bağlarını baltalıyordu. Faşist saldırılar çoğu kez kitle ile kestirme yoldan bir bağ kurulmasını sağlıyordu. Ancak ilişki ağırlıkla can ve mal güvenliği sağlama temeli üzerinde gelişince-ki bu en önemli ve acil sorundu- bunun ortadan kalkmasıyla birden zayıflayıveriyordu. Aslında sorunun çok yönlülüğü bilinmiyor da değildi ama kitle çalışması bazında nasıl çözüleceği konusunda niteliksiz sosyalistler kitleyi yabancılaştıracak son derece kritik acemilikler yapıyordu. İyi niyet hiç bir zaman acemiliği affettirmez. Bir yandan faşist saldırılar dışındaki somut sorunlar konusunda daha fazla somut program götürülmeli, bu arada kitle çalışmasının nasıl yapılacağı da başlı başına bir eğitim konusu olmalıydı. Bu, oturup kalkmaktan saygılı ilişki kurmaya, konulara hakim olmaktan ekonomik-demokratik sorunlara önderlik etme yollarına ve hukuk sistemine az çok vakıf olmaya kadar uzanan konular içeren bir eğitimdir. Ama genelde oldukça sallapati yapıldığı veya hiç yapılmadığı bilinmektedir.” (Türkiye Sorunları 2)
Nedenleri ile birlikte daha ayrıntılı olarak üzerinde durulması gereken bu çok önemli eksiklik, 12 Eylül sonrası koşullarda özellikle merkezi yapının dağıtıldığı, insanların bölgelerinde yapayalnız kaldığı, hiç bir yerle bağ kuramadığı, haber alamadığı ve ne yapacağını bilemez olduğu ilk anlardan itibaren bocalama, bölgesini terk etme, atıl kalma, teslim olma, örgütlülük dışında kendi başının çaresine bakma, “kurtuluşu” yurt dışında bulma vb. türden her biri olumsuz gelişmelerde önemli bir paya sahiptir. Bu insanlar o koşullarda, devrimci sınıf mücadelesini yükselterek yürütüp-yönlendirecek politikalar üretememiş ve hayata geçirememişlerdir.
Bu insanlardan cezaevlerine düşenlerin büyük bir kısmı ilk anlarda bocalamış, atıl kalmış, var olan duruma müdahale edip cezaevinde ve mahkemelerde yapılması gerekeni saptayıp hayata geçirilmesine yönelik gerekli çabayı gösterememişlerdir. Eski alışkanlığın devamı olarak, bir “bekleme” tavrı gözlenmiştir; yapılması gerekenler “iletilecek” ve bundan sonra bu insanlarımız da yapacaktı. Koşullar “iletilmeyi” olanaksız kılınca, yapılacak bir şey yok demekti. Yani aynı insanların cezaevi öncesi ve cezaevindeki bu anlamdaki davranışları arasında tam bir uyum söz konusudur. Daha sonraki süreçte, bu insanlardan direnme tavrını sürdürenler direniş çizgisi temelinde yapılması gerekenlerin üretilip iletilmesinden sonra büyük bir kararlılık göstermiş, bunları hayata geçirmeye çalışmış ve var olması gereken saflarda yerlerini almaya devam etmişlerdir. Dahaki süreçte, bu eksikliğin devam etmesinin ve giderilip aşılamamasının ne tür sonuçları olduğu, hiç şüphesiz bu aynı süreci aynı veya farklı cezaevlerinde yaşayanlarca değerlendirilebilecektir.
İnsanın, içinde yaşadığı ve aynı zamanda değiştirmeye çalıştığı toplum maddi ve toplumsal tüm özellikleriyle kişideki değişimin tamamlanmaması, eski kişiliğinden kalan ve yok etmeye çalıştığı kalıntıların yok olmaması ve gelişip palazlanması doğrultusunda “besleyici” bir rol üstlenir. İlerlemeyi durdurma ve geriye dönüşü sağlama doğrultusunda, zorlamada bulunur. Bu, çok doğaldır. İnsan, İÇİNDE YAŞANILAN VE DEĞİŞTİRİLMEYE ÇALIŞILAN MEVCUT TOPLUMDAN GELEN BU KARŞI-DİRENİŞE YENİK DÜŞMEMEK İÇİN İNATÇI VE SİSTEMLİ BİR SAVAŞ YÜRÜTÜR, YÜRÜTMELİDİR.
Cezaevleri, insanların eski kişiliklerinden kalan burjuva, küçük-burjuva, feodal vb. kalıntıların beslenip gelişebileceği ve cezaevi öncesi dönemde devrimci kişiliğini kazanma doğrultusunda atılan adımların ve alınan mesafenin yok olabileceği elverişli koşullara sahip “ideal” yerlerdir. Karşı-devrim, 12 Eylül sonrası cezaevlerinin bu olumsuz rolünü alabildiğine arttırıcı uygulamaları gündeme getirmiştir. 12 Eylül sonrası cezaevleri, karşı-devrimce beklenen ölçüde olmasa da 12 Eylül öncesine kıyasla kendisinden beklenen bu işlevi fazlasıyla yerine getirmiştir.
3. BÖLÜM
Cezaevlerine düşen ve direniş çizgisini hayata geçiren insanlar, dışarıda ve aktif mücadelede örgütlü olarak yer alsalar idi gösterdikleri gelişmeleri cezaevlerinde oldukları için gösteremedikleri gibi (ki bu doğaldır ve zamana, değişen koşullara ayak uyduramama anlamında bir gerilemedir) cezaevlerine düştüklerinde sahip oldukları bazı olumsuz özellikleri aşmaya çalışmışlar ve aşmışlar ama öte yandan sahip oldukları pek çok özellikte, bilinçten değer yargılarına, günlük yaşantının örgütlenmesinden davranış biçimlerine kadar küçümsenmeyecek bir erozyon yaşamışlar, eski kişiliklerinden kalan kalıntılar cezaevlerinde edinilen yeni olumsuzluklarla beslenerek gelişip güçlenmiştir. Bugün, bu yönden her insanın yapacağı bir irdelemenin sonucu bu noktanın önemini ortaya koyacaktır.
Yaşanılan cezaevlerinde, insanların bu olumsuz restorasyon sürecini adım adım şu veya bu noktaya kadar yaşamaları karşısında, o cezaevi özgülünde merkezi, kolektif ve sistemli olarak yapılması gerekenlerin ne ölçüde yapılabildiği, hiç şüphesiz tartışmaya değerdir.
Yine bu olumsuz süreç içinde bu gidişin dışında kalmaya, kendisine ve bulunduğu yerde yakın çevresine yönelik olumlu ama özünde kendiliğindenci bireysel bir çaba içerisine girmeye çalışmış insanlar olmamış mıdır? Bu çaba içerisine girmeye çalışmış insanlardan bir kısmı da yaşadıkları çevreden etkilenip şu veya bu oranda benzer olumsuz özellikler göstermekten tam anlamıyla kurtulabilmişler midir?
Genelde var olan ve devam edegelen durumun adeta doğal karşılandığını ve giderek yadsınmaz normal bir hal aldığını söyleyebiliriz.
Yapılması gereken, teorik olarak bu tür bir çözümleme yapıp ideolojik, teorik ve politik eğitimi genel bir eğitim çalışması temelinde kişisel ve kolektif olarak sistemli bir biçimde yapmak, güncel yaşantıdaki olumsuz davranışların ve anlayışların üzerine gitmek, sağlıklı bir eleştiri-özeleştiri mekanizmasını çalıştırmaktı. Genel anlamda bunlar yapılamamıştır. Nedeni ve niçini ayrı bir tartışma konusu olmak kaydıyla mevzii ve bireysel düzeyde yapılanların genele egemen kılınmasının başarılamadığını söyleyebiliriz.
Biraz daha açarsak:
Cezaevlerine düşen insanların var olan direnme özünün yeniden geliştirilmesi ve o insanlardaki, içine girilen yeni dönemden kaynaklanan yılgınlık eğilimlerinin yok edilmesi gerekiyordu. Bu, somutta her türlü baskı, ezme, faşist terör, kişiliksizleştirme, zorunlu eğitim, yaşam koşullarının kötülüğüne karşı direnme çizgisinin hayata geçirilmesi ile mümkündü ama bu yetersizdi. Aynı zamanda, bu insanlarımızın, koşullar elverdiğince koşullara uygun ideolojik, teorik ve politik eğitiminin yapılması gerekiyordu. Bu ikisi birbirinden koparılamazdı. İkinciden kopuk birincisi, yalnız başına hayata geçirilmeye devam edilirse, süreç içerisinde insanlarda hayata geçirilen direnme çizgisine ayak uyduramama, bocalama ve dökülme görülebilirdi. Çünkü, cezaevlerine düşen insanların pek çoğu pek çok olumsuz etkilenme altındaydı. Karşı-devrim bütün gücüyle çok yönlü bir saldırıyı gündeme getirmişti. Bu koşullarda bu olumsuz etkilenmeleri gidermek de ideolojik, teorik ve politik eğitimin görevidir.
İnsanların, yapacakları eylemin ve hayata geçirecekleri direniş çizgisinin anlamını ve önemini bilmeleri gereklidir. Devrimci niteliklerini ve kişiliklerini geliştirmeye çalışmalıdırlar. Bunlar, onlara yapılacak eylemlerin ve hayata geçirilecek direniş çizgisinin nedenini ve sorumluluğunu anlatmakla sınırlı bir şey değildir. Bu, gerekli ama yeterli değildir. Bir insan bir eylemi, bir çizgiyi doğru bulabilir ama o eylemi, çizgiyi hayata geçirecek gücü kendinde görmeyebilir. Bu güç bilince bağlı inançtır, kararlılıktır, istektir vb... Yapılması gereken, insanlarda bu gücü yaratmaktır. İçinde yaşanılan dönem, bunu her zamankinden daha çok zorunlu kılan bir dönemdir. Dahası dışarıya çıkacak insanların yeniden mücadeleye devam edecek bilince, isteğe, inanca ve kararlılığa sahip olmaları gereklidir. Tüm bunlar ise, koşullara uygun ve gerekenlerin-gereksinimlerin tespiti temelinde yürütülecek çok yönlü bir eğitimin görevidir.
Halbuki, genelde kendiliğindencilik aşılamamıştır.
Burada, bir yönüyle "kendiliğindencilik" ile "kendiliğinden harekete geçme yeteneğine" sahip olma durumu birbirine karıştırılmıştır, denilebilir. Kendiliğindencilik, her şeyin kendi haline bırakılmasını, bu anlamda bir insanın kendi başının çaresine bakmasını anlatıyor. Kendiliğindencilik, iradi müdahaleyi ve örgütlü-kolektif bir çabanın sorumluluğunu dışlıyor. Halbuki ikincisi, olması gereken bir bilincin kazanılmış olması halini anlatıyor. Makarenko, "kendiliğinden harekete geçme yetisi" konusunda şöyle diyor: "... Kendiliğinden harekete geçme yetisi, gerçekleştirilecek bir iş ve bu işi yapma zorunluluğu, topluluğun gereksinimlerini karşılama, toplu bir yaşantı oluşturma sorumluluğu duyulduğu zaman edinilebilir ancak." (Yaşam Yolu, cilt 2)
Bu ise eğitim ile kazanılabilecektir.
12 Eylül sonrası koşullarda, cezaevlerindeki yoğun baskının, faşist terörün istikrarlı bir yaşantının oluşturulmasının ve cezaevlerinin ideolojik-teorik çalışma yapılacak materyallere kapalı olmasının, eğitim çalışmalarının yapılmamasında en büyük engel olduğu savı genellikle ileri sürüle gelmiştir.
İşin gerçeğine bakılırsa, ileri sürülen bu savların bir noktadan sonra haklılığı tartışma götürürdü. Yani bunlar, istenirse aşılabilecek şeylerdi.
Bugün bu savların hiçbiri ileri sürülememektedir.
Bugün başka savlar ileri sürmek mümkündür ama bugün ileri sürülebilecek her savın hiçbirinin tartışılabilirliliği bile söz konusu değildir.
Bugün, ideolojik-teorik çalışma yapmak her yönden mümkündür.
İdeolojik-teorik çalışma, zorunlu bir olay olarak görülüp, olması gereken içerik, biçim ve hak ettiği önemde hayata geçirilmelidir.
Bugün, insanlar dünden beri devam edegelen eksikliklerini gidermek, birikiminin ve yeteneklerinin elverdiği ölçüde ilgi duyduğu alanlarda ve en genelinde Maksist-Leninist teoride bilgisini derinleştirmek zorundadır.
Bu, yapılamaz değildir. Bu, yapılabilir ve olanağı var olan bir şeydir.
İdeolojik-teorik çalışma, bireysel ve kolektif çalışma bütünselliği ile iki biçimde olacaktır. Bu, iradi bir yönlendirmeyi, geneli içeren kolektif bir katılımı, yaşamın örgütlenmesini ve kişisel istek duymayı ve çabayı gerektirmektedir.
Ne tek başına kişisel çalışma, ne tek başına kolektif çalışma ve ne de özel-genel yaşamın örgütlenmesinin dışında yürütülecek kişisel-kolektif çalışma yeterlidir. Yapılması gereken tüm unsurlarının bir arada bulunduğu olması gereken ideolojik-teorik bir çalışmadır. Bu ise bizlere bağlıdır.
Xxxxx 18.10.1987” Aydın
22.06.2020/DATÇA/Mehmet Erdal
CEZAEVİ YAZILARI-9:
EĞİTİM ÜZERİNE
“CEZAEVİ YAZILARI”nın 6. Bölümünün bir yerinde, 1986 yılı Sonbahar aylarının birisinde getirildiğimiz ve 1988 yılı Ekim ayı sonuna kadar kaldığımız Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevini anlatırken; “...bu yıllarda, 1988 yılı Ekim ayı sonlarında Nazilli E Tipi Özel kapalı Cezaevine toplu sevk edilinceye kadar, görece değişiklikler olsa da, koşullar toplu eğitim çalışmaları yapmaya elverişliydi ve yazılı materyal açısından da görülmemiş bir bolluk vardı. Biz, ısrarla, yazılı ve sözlü olarak, ille de ideolojik-teorik eğitim, deyip duruyorduk...” demiş (Bknz:2020.06.08. "Eğitim; Her zaman her yerde"/http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com) ) ve 7 ile 8. Bölümlerde de bu çerçevede yazıp panoya astığım iki yazıyı paylaşmıştım. (Bknz:http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com)
Peki, biz "Eğitim...Eğitim..." deyip duruyorduk da "Eğitim" derken ne anlıyor ve nasıl bir "Eğitim çalışması" olsun istiyorduk?
EĞİTİM ÜZERİNE
Bu yazıda, ne çok şey yapma savına ne de "yazmış olmak için yazma" kısırlığına düşmemeye çalıştım. Bu da, bir sav olabilir. Bu yazımda, bilinen, saptanan ve sohbet konusu edilen bir çok konuya değinmeyi düşünüyorum.
Pano, bir eğitim ve iletişim aracı olabilmeli. Olabilmesi için de pratik olarak katılmak ve onu yaşatıp geliştirmek sorumluluğunu duyabilmeliyiz. Ben, biraz da bu sorumluluktan dolayı, önemli bulduğum bir konuyu yazmak istedim. Ne ölçüde başarabileceğim? Bunu arkadaşlarımın değerlendirmeleri gösterecektir.
Eğitim araçları, öyle çok ve zengin ki; sorun, bu zenginlikleri bulup çıkarmakta, onları inatla yaşatmakta ve geliştirmekte yatıyor. Nerede, hangi zaman ve mekanda olursak olalım, yaratıcı yeteneğimiz sayesinde uygun ve gerekli eğitim araçlarını mutlaka yaratabiliriz. Sıradan gözüken sohbetler, şakalar, okuma, tartışma, programlı eğitim, pano, broşür vb. bu araçlardan yalnızca birkaçıdır. İnsan, yaşamının her anında -genel olarak- bir yandan öğrenirken diğer yandan öğretici rolünü üstlenir. Bu genel etkileşim, insan iradesinin dışında bulunan yaşamın kendi gelişiminin ürünüdür. İradeye göre kendiliğinden gelişim diyebiliriz, bu etkileşime. Oysa irade, insanın, bu yaşamın karşısında pasif olmasını, içgüdüsel davranmayı aşan bir müdahaleyi ve yeniden üretmeyi ifade eder. “İnsanın düşünen bir hayvan olması” esprisi de bu anlamda konuya açıklık getiriyor. Yaşamın kendi pratik gelişiminin bilgiye dönüşmesi ve bilginin beyin tarafından yeniden üretilip yaşamın daha iyi örgütlenmesini ifade eder, İNSAN İRADESİ. Salt pratiğin verdiği bilgilenmenin vulgarlığını aşıp, daha doğru ve daha geniş bilgilenmeyi oluşturacak olan ise, EĞİTİM'dir.
Bir arkadaşımızın, panoda eğitim üzerine, geniş bir yazısı yayınlanmıştı. Bu yazıya katıldığımı söylemek, sanırım bir "onaylama" rahatsızlığı olmaz. O yazı, eğitimin niçin zorunlu olduğunun perspektifini çizebilmişti. Ben bu yazımda, bu nedenle, bazı noktaları açıklanmış varsayıp, değinmeyeceğim. Yine de bazı ortak noktaları vurgulamak zorunda kalabilirim.
Eğitimin gerekli ve zorunlu olduğu, genel kabul gören bir anlayıştır. Ne var ki onun gerekliliğini ve zorunluluğunu bilmek ya da belirtmek farklı; onu, doğru bir şekilde yaşama geçirmek, farklıdır. Her ne kadar uzmanlık istese de eğitim, başlangıcın, vasatın altında seyretmesi doğaldır. Sorun, bu durumu daha ileriye götürmek için yılmadan ve uygun yöntemlerle adım adım iradi olarak ortaya koymakta yatıyor. Eğitimin niçin “zorunluluk” olması gerektiğini açmak için, bazı soruları saptayalım: Var olan durumumuz nedir? Olumsuzlukları aşmada, eğitimin fonksiyonu ne olacaktır? Eğitimden neler bekliyoruz?
Dünya sosyalist sisteminin bir çıkmaza, tıkanıklığa girdiği, bugün artık tartışılmaz bir gerçeklik olarak önümüzde durmaktadır. Bu tıkanmanın tek tek verilerini açmak, hem seviye hem de ciddi bir araştırma gerektirir; fazlaca iddia sahibi olmadan, değişik boyutları ortaya koyalım.
"Sosyalist sistemin" kendi iç tıkanmaları ve kutuplaşmaları, bir yandan uygun doğru politikalar sunamamayı, diğer yandan da kapitalizme karşı alternatif olmanın canlılığını gösterememeyi gündeme getirmiştir. "Sosyalist sistemdeki" tıkanma, konjonktürde, kapitalizmin yüzyıllara dayanan düzeninin sayesinde, önümüze aleyhte bir tablo çizmektedir. Dogma yorumlar, şematizm, bürokratizm, revizyonizm vb. Marksizmin düşmanı olan eğilimler, bugünkü tıkanmanın ana nedenleridir. Birbirlerinden FARKLI POLİTİKALAR SERGİLİYORMUŞ GİBİ GÖZÜKEN ülkelerdeki oportünizmin, revizyonizmin ortak noktası şudur: SOSYALİZMİ KİTLELERE MAL EDEMEMEK. ”...Dünya görüşümüz ve buna bağlı olarak politik tavrımız sürekli bir zenginleşme ve derinleşme içinde değilse, sorunları değişmez kavram ve formüllerle çözmeye çalışıyor isek, ya da kuşkuculuğu bir kenara bırakıp (...) 'mutlak doğrularımıza' sarılmış isek ortada tedavisi zor (ama mümkün) bir hastalık var demektir: Dogmatizm. Dogmatizm, dünyaya sürekli olarak bir borunun içinden (...) bakmaya benzer. Görebildiğimiz borunun ucundaki küçük alandır ve tüm dünyayı bu küçücük alandan ibaret sanırız. (Bunun tam tersi de amaçta ve inceleme yönteminde sürekli ve hızlı revizyonlara girmektir. En az dogmatizm kadar tehlikeli bir hastalıktır.)” (Demokrat Arkadaş/A.Turgay Bengi-sayı 2) (v.y.a)
Bu alıntı üzerine yorum yapmaya gerek yok sanırım.
Türkiye solu da bu gelişmelerden payını almıştır. Bu doğal etkilenmenin yanı sıra Türkiye sosyalist hareketinin çocukluk dönemini yaşaması da bu olumsuzluğa değişik bir boyut katmıştır. “...1960'ların sosyalist kuşağı, dünyadaki örgütlenmelerin biçimsel yönüne fazlasıyla takılıp kalmıştır. Olayların gelişim tarzı genel olarak biliniyordu, fakat bunların gerçekleşmesini sağlayan temel kitle örgütlenmeleri üzerine fazla kafa yorulmamıştı....Çok başarılı deneyler ortaya konuldu. Ne var ki faşistlerin iç savaş stratejisi ülke çapında can güvenliği için direnişi en yakıcı sorun olarak ortaya çıkarınca, tüm çabalara rağmen halk örgütlenmeleri bu durum çerçevesinde biraz tek yanlı gelişti.
Diğer yandan herhangi bir şemaya göre kurulmuş çerçevelerin kişilerle doldurulmasıyla büyüyecek bir parti modeli yerine, halk gruplarının kendi dinamikleriyle oluşmuş örgütlenmelerin ve/veya hareketliliğin yönlendirici olarak gelişen bir parti modeli anlayışına geçiş gerçekten de kolay olmadı.” (M.Tanju Akad/ Türkiye Sorunları-sayı 2)
60 yıllık pasifizm çemberini, 70-71 hareketi parçaladı, yol ayrımını koydu. (Diğer taşıdığı dinamikler bir yana) Yenilmesinin ardından gelen 74-75 toparlanma süreci içindeki hareketimiz, "şemaların içini doldurmayıp" kitlesel dinamiklere dayanabildi. Ancak, hareketimizin faşist saldırılara karşı oluşturduğu direnme hattının sınırlarını iradi olarak aşamayışı, tek yönlü gelişim, bir başka hastalığı kendi içinde taşıdı; bu hastalık, "aşırı büyümenin" getirdiği sorunlardı. "Aşırı büyüme", saflara katılanların ideolojik ve teorik seviyelerinin düşük olmalarını ve çeşitli zaafları bünyeye taşımalarını beraberinde getirdi. Bu yüzden de siyasi hareketimiz kendi ideolojik, teorik ve politik çizgisini kadrolarına ve saflarına katılan insanlarına yeterince kavratamadı. Kendisine DY'cuyum diyen bütün insanlarını kucaklayan en geniş örgütlenmesi ile siyasi kadrolarının oluşturduğu siyasi örgütlenmesi arasındaki ayrım çizgisini koyamadı.
80 dönemiyle birlikte darbelerin yenmesi ve "can ve mal güvenliği" talebinin egemenlerce kendi potalarına aktarılması neticesinde, geçmişte "aşırı büyüyen" hareketimizin eksiklikleri ve zaafları bir anda gündeme geliverdi. Bu dönemden sonra bütün toparlanma faaliyetleri, doğru bir çizgiye oturamadı; kitleden tecrit olmanın, politika üretememenin sancılarıyla bu güne kadar gelindi. Şimdi önümüzde YENİDEN TOPARLANMA görevi vardır. Bu dönemde hareketimiz çocukluk ve gençlik dönemlerini aşıp, olgunluk dönemine varacaktır ya da varmalıdır. Kuşkusuz bu toparlanma, YENİDEN İDEOLOJİK BİRLİĞİN SAĞLANMASIYLA olacaktır.
Önümüzdeki bu dönem, bir yandan "Sosyalist Sistemdeki" yaşanan olayların (Gorbaçov ve Glasnost, Afganistan, Polonya, Kamboçya vb.) ülkemiz soluna yansımasına karşı durmanın, diğer yandan da kendi içindeki sorunlarını çözmesinin önemini ortaya koymaktadır. Geçmişin eleştirisel bir değerlendirilmesi yapılmak zorundadır. Eğer bu yeni dönemde geçmişe, gelişmelere ve olaylara dogmatik ve şematik yaklaşırsak, o zaman affedilmez tarihi bir hata yapmış oluruz. "Geçmişin inkarcısı" suçlamasına muhatap olmamak için insanlar yersiz bazı endişelerle hareket eder ve bunu bir ayak bağı düzeyinde algılarlarsa, o zaman yeni dönemin özgül gelişmelerini irdelemeyi ve bu gelişmelere uygun doğru politikalar önermeyi de bir kenara itelemenin zeminini oluşturmuş olurlar.
"Geçmişte her şey yazıldı-çizildi" demek, bugünün değerlendirilmesinin sağlıklı olabilmesinin önünde engeli hemen oluşturduğumuz anlamına gelir. Oysa bilgi ne durağan ne de "mutlak doğrular" yığınıdır. Pratik de tekdüze bir gelişim değildir, üretken ve geliştiricidir. "Yazıldı-çizildi" denilenlerin saflarımızdaki kadrolarca nasıl yorumlara tabi tutulduğuna, nasıl değerlendirildiğine ve ne kadar çok büyük çeşitliliğin bulunduğuna defalarca çeşitli zaman ve mekanlarda tanık olunmuştur. İdeolojik birliğin parçalandığı ve çevreye dönüşen yapılanmalar biçiminde konumunu sürdüren hareketimizin içinde bulunduğu koşullar, bize "yazıldı-çizildi" mantığının geçersizliğini gösteriyor. Bundan şu çıkmamalı; geçmişte yazılanlar yanlış mıydı? Hiç şüphesiz strateji, o zamanın koşullarını ve görevleri ortaya koyan ideolojik-teorik yazılar doğruydu. Vurgulamak istediğimiz, bunların kavranmaması durumu, eksik ve tam açılamayan tahlillerin varlığıdır.
Yeniden toparlanma sürecinde, var olan şemaların içini kişilerle doldurarak ya da kişisel yakınlık, taraf olma vb. yanlış ve zaaflı anlayışlarla başarıya ulaşılması olanaksızdır. Sağlıklı olmaz. Esasen yeniden toparlanmanın sağlıklı yaşanabilmesinin yolu ideolojik, teorik ve politik gelişmeden geçer. Bu süreci belirleyecek olan, elbette ki Türkiye sosyal pratiğidir. Ne var ki gelişen sınıf mücadelesinin gerisinde kalmamak için bir takım yapılanmaların acil olarak yaratılması yanlışlığına düşülmemelidir. Zorunluluklar ya da kendiliğinden gelişimlerin içinde kaybolmamak, iradi olarak sınıf mücadelesinde yer almak ve onu yönlendirmek için devrimci bir bakış açısı ve ideolojik birlik, kesinlikle ön şarttır. Bir yandan dönemin değişikliklerinin ve dinamik güçlerinin saptanması, diğer yandan da uygun araçların yaratılması ve devrimci bir programın oluşturulması gerekir. Bu süreçte, istenmemesine rağmen, farklı anlayışların ortaya çıkması kaçınılmazdır ama önemli olan bu farklılaşmanın sağlıklı bir süreç yaşanarak gözlenmesidir. Elbette ki bütün bunların platformu, sınıf mücadelesi arenasıdır. Ancak biz içeride olanlar da üzerimize düşeni yapmak durumundayız; işte eğitim çalışmaları, tam bu noktada da önem kazanıyor.
“...80'li yıllar Türkiye'de gericiliğin güçlendiği yıllar oldu. Bu dönemde sol, siyasi dengeler içindeki ağırlığını büyük ölçüde yitirdi. Bugün ise yeniden bir güç olma mücadelesini veriyor. Ancak görünen odur ki, sol hareket, politika üretme noktasında ciddi bir tıkanıklık içindedir. Bu tıkanıklık ancak sağlıklı bir tartışma platformunun oluşturulmasıyla aşılabilir. Tartışmanın, hatta düşünmenin asgari koşulu ise 'bilmektir'. Bilmek bize mutlak doğrular gibi sunulan 'tespitleri' dua ezberlercesine öğrenmek değildir. Bilmek, soru sormakla başlar. Kuşku duymayanlar, soru sormayanlar öğrenemez. Ayrıca altını çizerek belirtmek gerekir ki, öğrenmek hayatın dışına çıkarak gerçekleşemez. Mücadele pratiğinin zenginliği, deneyimleri olmadan öğrenmek eksik öğrenmektir. Bu şekilde hayatın ihtiyaçlarına cevap vermek de mümkün olmayacaktır. 'Kafalar karışabilir' mi? Evet karışabilir. AMA KAFALAR DONUP KALIRSA DURUM DAHA DA VAHİMDİR. Öyleyse bırakalım kafalar biraz karışsın ki yani bir açıklığa, berraklığa yol alma çabası ortaya çıksın.” (A.Turgay Bengi/ Demokrat Arkadaş, sayı 2) (a.b.ç.)
Şimdi yazımızı toparlayalım:
1- Dünya "Sosyalist Sitemi" tıkanmış, asıl olarak sapmalar egemen olmuş ve çok yönlü kutuplaşmıştır. Türkiye solu da bu durumdan etkilenmiş ve etkilenmeye devam etmektedir.
2- 1980 12 Eylül sonrası süreçte sol, ülkemizde darbe yemesiyle gerilemiş, yeniden toparlanma sürecinde politika üretmede tıkanmış ve yeniden güç olmaya çalışmanın görevlerini üstlenmiştir.
3- Bizler, yıllardır sosyal pratikten kopuk olmamızın ve eğitim ortamına sahip olamamamızın dezavantajlarını yaşadık.
4-Yaşamımızın örgütlenmesi (üretken, katılımcı, aktif, ayıklayıcı vb.) gibi gerekli bir sosyal pratik sorunumuz var. Ayrıca derdimiz de var; eski köhnemiş toplumu değiştirme konusunda.
5- Saflarımızda her türden eksik ve zaaflar var, anlayışlardan teorik donatıma, kişiliklerden toplum ilişkilerine kadar...
Eğitimin gerekli olmasının diğer önemli nedenleri de geçmişten kalan ve halen devam eden eksik anlayış ve davranış bozukluklarıdır. Tek tek kişilerin özelinde var olan çeşitli eksikliklerin belli ölçülerde kendilerini aşmanın zeminini bulmaları gerekir. Bu zemin bir yandan yaşamsal pratikten, diğer yandan da eğitimle sağlanacak gelişmelerden mütevellit olacaktır. Bir çok davranışı ve anlayışı, salt sınıf çatışmalarının ürünleri olarak açıklamak hatasına, genel olarak düşülmektedir. Oysa kişilik, sınıf çatışmalarının dışındaki gelişmelerden, olaylardan da etkilenir. Değişmesi, çok zordur da. Belli çevrelerin içinde olmak, belli değerlerin olduğu kurallar diziliminin karşısında olmak, kişiliğin değişmesini ifade etmez. Aksine, insanların kendilerinde bulunan özellikleri açıklamayıp, onları bastırması ve gizlemesiyle değişmiş görünür. Elbette ki bu kişiliğin bu faktörlerden etkilenmeyeceği ya da değişmeyeceği anlamına gelmez. Değişir; bunu da sağlayacak olan, kuşkusuz kişinin kendi çabaları, bilinçlenmesi ve çevredir.
Kısa olarak özetlemeye çalıştığımız bütün bu faktörler gelip bilgilenmeye dayanıyor. Bilgilenmenin yolu ise, yaşamımızı örgütlendirmekten ve ideolojik-teorik çalışmadan geçiyor. İlk başlarda aksasa ve çeşitli sorunlar çıksa da eğitimin yapılabileceği koşulları hep birlikte yaratma ve üretme çabasına girmeliyiz. En kötü eğitim aracı bile, eğitimsizlik ortamından çıkışı ifade eder...
25-12-1987/Aydın”
29.06.2020/Datça/Mehmet Erdal
CEZAEVİ YAZILARI-10:
EĞİTİM ÇALIŞMALARIMIZ ÜZERİNE GÖZLEMLER...
Nihayetinde, bir biçimde gündeme gelen (kişisel değil; o ayrı bir konudur; burada sözü edilen, toplu olanıdır) ideolojik-teorik eğitim çalışmaları üzerine ilk anlarda yaptığımız gözlemlere dayanarak, somut öneriler içeren aşağıdaki yazıyı yazdık.
EĞİTİM ÇALIŞMALARIMIZ ÜZERİNE GÖZLEMLER...
Eğitimden, salt entelektüel kazanım ya da kitaplar içinde kaybolmanın anlaşılmaması gerektiği, tartışılmadan kabul görmeli. Ancak, biz yine de aksini düşünerek, eğitimden geniş anlamıyla somutumuza dair söyleşelim.
İçinde bulunduğumuz koşullar nedeniyle, eğitimimizi somut mücadele pratiğinde, geniş kapsamlı ele alamıyoruz. Yani ülkedeki dinamikler, yapılar, politikalar vb. üzerine somut ve belirleyici üretimde bulunamıyoruz. Bunun da nedeni, somut koşullardan kopuk olmamızdır. Yine her şeye rağmen bir şeyler saptamak ve söylemek olası; ne var ki belirleyici olmadığını bilmeli. Peki, eğitimimizin içeriği ve biçimi nasıl olacak? Hangi gereksinimi karşılayacak ve neye hizmet edecek?
Eğitimimiz, çok yönlü olabilecektir. Dışarının sıcak ve geniş pratiğinden koparılmış olan bizlerin, özellikle olumsuz özelliklere sahip kılınmaya çalışılmış olan mevcut koşullar içinde, eğitiminin can sıkıcı bir hal almaması, canlı ve renkli olması gerekir. Bunun sağlanmasının birinci koşulu, herkesin eğitimin gerekli olduğuna inanmasıdır. İkincisi, özverili çabalarla somut olarak ve programlı bir biçimde hayata geçirilmelidir. Üçüncüsü, her insan kendisinin ve mensubu olduğu hareketin geçmiş değerlendirmesini eleştirisel bir gözle yapabilmelidir.
A. Cezaevinde bulduğumuz bu olanaklar, eğitimimizin daha olumlu kılınmasına bir zemindir. Ama görünen o ki bizler bu olanakları yeterince değerlendiremiyoruz. Bu saptamayı yapmama neden olan hayli veri var. Elbette ki bu veriler, daha çok kişisel gözlemlerimdir. Tartışılmaya açıktır ve tartışılmalıdır da.
Panoya katılım ya da panonun yazılarının okunup değerlendirmelerinin yapılması, olması gerekenin çok altında seyretmekte. Pano, eğitimde bir araç olabilirdi, olmalıydı da.
Tartışma toplantıları, en canlı ve en verimli eğitim araçlarımızdır. Tartışmalarda üretkenlik, zenginlik, topluluğa mal etme, katılım vb. ögelerin bizzat örgütlenmesi söz konusudur. Bu tartışmaların sık sık yapılması can sıkıcı oluyorsa, o zaman tartışmaların sınırlandırması çözüm olarak önümüze gelmeli; can sıkıcılığın nedenleri araştırılmalı ve nedenlerin üzerine gidilmelidir. Bunun yapılabilmesini, üç-beş arkadaşın omuzlarına yüklememeliyiz. Sahip çıkılması gereken değerleri ve ögeleri inatla savunmalı, bunların yaşamımızda kaybolmaması için sahip çıkmalıyız. Katılım, üretim, eleştiri ve öz eleştiri, iç sorumluluk vb. ögeler, bir yaşam gerekçeleri olmalıdır. Çok doğaldır ki, geçmişimizden bugüne taşınan kişilik, alışkanlık vb. olumsuzluklar, her zaman olması gereken bu ögeleri baskı altına alacak ve bunların gerilemesi, hatta yok olmasına neden olabilecektir. Bir başka deyişle, doğru olan devrimci yaşamımızın ögeleri ile olumsuz olan ve geçmişten kalan yanlarımız sürekli çatışma halinde olacaktır. Bu çatışmadan hangisinin galip gelip çelişkiyi çözümleyeceği ise sorumluluk ve özveri anlayışımıza bağlı olacaktır. Bu noktada da sorumluluk anlayışını ve özveriyi yaratıp geliştirecek olanın ise, iradi yönlendirme olacağını vurgulamak isterim. İradi yönlendirme, dönem dönem bazı arkadaşların omuzlarına yüklenecektir. Daha iyi olanı, elbette ki iradi yönlendirmeyi sayısal bakımdan daha çok kişiye mal etmektir ama iradenin kolektifliği, ancak eğitimle, tartışmalarla vb. mekanizmalarla kazanılır.
Yaşamımızın her alanı, karşıtlarla dolu değil midir? İyinin olması, kötünün olmasıyla anlam kazanmaz mı? O halde, katılımın ve üretimin (doğal sonuç eğitimdir) sağlanabileceği mekanizmaları sürekli üretmek ve canlı tutmak gerekir.
Son zamanlarda görülen şu ki tartışmalar, can sıkıcı oluyor ve tahammül edilemiyor. Bu durumda, süreyi kısa tutmak ya da konuşmacıların tek söz hakkına sahip olması gibi önlemler geliştiriliyor. Bu, tehlikeli ve olması gerekeni geriye götürecek bir yaklaşımdır. Bunun yerine, şöylesi çözümlere başvurulabilir: Yapılacak tartışmalardan önce (3-5 gün) herkesin haberdar edilmesi ve herkese hazırlanabilme olanağının tanınması; tartışma, sıkıcı bir havaya girdiğinde ara vermek ya da ertelemek (bitirmek değil); süreleri, aşırı ölçüde (on gün gibi) devam ettirmemek vb. Burada esas vurgulanması gereken nokta şudur: tartışmanın en kötü biçimi bile, durağanlıktan ve edilgenlikten iyidir. O halde tartışmaların sınırlandırması, aniden yapılması ya da “hep aynı şeyler söyleniyor”, “kimse kimsenin zamanını boşa yemesin” gibi gerekçelerle ortadan kalkmasına (bu anlayış sonucu uzun vadede kalkar) hizmet edecek bir saplantıya düşülmemeli. Tartışmaların daha verimli, daha üretken ve daha zengin kılınmasını yine tartışarak sağlamak durumundayız. Aynı zamanda, dar bakış açısını genişletecek bir mekanizma oluşturabilmemizin yoludur da tartışmalar.
Eğitim çalışmalarının gruplar tarzında örgütlenişi, o çalışmaları daha verimli kılar. Bu doğrudur. Ancak, bu grupların kendi içlerinde uygunluk şartları da aranmalıdır. Bu da gönüllü birlikte olmayı içerecektir.
Bu çalışmaların dışında, periyodik olarak (örneğin 15 günde bir) her isteyen arkadaşımızın istediği bir konuyu hazırlayıp gelerek genele yönelik tartışabilmesinin olanağını yaratmalıyız. Bu, üretkenliği ve tartışma konularının çeşitliliğini sağlamada itici bir rol üstlenecektir.
Yazıların yazılması, üretkenliğin ve katılımın sağlanmasının diğer bir aracıdır. “Ne gerek var yazılara? Başkaları yazıyor da okunuyor mu?” gibi gerekçeler, bu aracın, son tahlilde yadsınması anlamına gelir. Yazılar okunmuyorsa, bu okumayanların eksikliğidir. Yazıları daha okunur bir hale getirmek ve bunun yollarını aramak, bir çözüm biçimi olabilir. Her arkadaşımız 15 günde bir veya genel seminerde vereceği konuları, ayrıca eğer yapıyorsa kişisel çalışmalarını yazmalıdır. Bunun çok yönlü yararları vardır. Bilgi birikimi, çeşitliliği, tartışmaya katılımı, üretkenliği, yazım yeteneğini vb. geliştirir.
Bu yazım ya da düşünce belirtme, doğal olarak farklı yaklaşım ve yorumlardan mütevellit olacaktır. Bunun sakıncaları olmaz. Tam aksine berraklık, birlik ve zenginlik kazandırır.
Düşüncelerin gelişimi, ancak açıklanırsa ve tartışılırsa sağlıklı olur. Bir takım kaygılar nedeniyle bu vb. çalışma ve olanaklar ortadan kaldırılmamalı ya da engellenmemelidir...
25-12-1987/AYDIN”
06.07.2020/Datça/Mehmet Erdal
CEZAEVİ YAZILARI-11:
CEPHE'YE GİRİŞ
Cezaevi yıllarımdan bugüne (bir biçimde) sağ salim gelebilen notlarıma baktığımda, benim üzerinde en çok durduğum, okuma ve araştırma yaptığım, üzerinde çalıştığım konuların başında "Cephe" konusu geliyormuş; öyle ki, konuya bir "giriş yazısı" olarak kabul edilebilecek aşağıdaki yazının yayınlanmasından önce pek çok yazılı çalışma yapmışım; dahası, ekte ilk sayfasını yayınladığım çalışmaya (*) bakılırsa, bu konuda bol alıntılı ve çokça kaynağa atıfta bulunan oldukça uzun bir yazı da yazmışım ama nedenini şimdi anımsayamıyorum, bu yazının sadece bir bölümünü duvar gazetesinde yayınlanabilecek hale getirmiş ve yayınlamışım. Arkası gelmemiş...
Baştan yaptığım planlamaya sadık kalarak, duvar gazetesinde yayınlanan yazılarımdan olduğu için bu yazıyı da yayınlıyorum; haftaya, duvar gazetesinde yayımlananların sonuncusunu ya da daha doğrusu, benim elimde yazılı bir nüshası olanların sonuncusunu yayınlayacağım. Sonra, yine cezaevlerinde yazılmış ve farklı yerlerde yayınlanmış ya da yazılmış... her ne ise, işte o yazıları yayınlamaya devam edeceğim.
CEPHE'YE GİRİŞ
"...Faşizmin iç savaş politikalarını demokrasi yanlısı güçler etkisiz hale getirebilirdi ve tekelci burjuvazinin açık faşizme geçme saldırıları püskürtülebilirdi. Demokrasi yanlısı güçler potansiyel olarak buna muktedirdi. Ancak, dağınık ve örgütsüzdüler. Bu güçlerin önemli bir kısmı yanlış politikalar ve politikacılar tarafından yönlendiriliyordu. FAŞİZME KARŞI BİR DEMOKRASİ CEPHESİ, BİR ANTİ-FAŞİST CEPHE KURULAMADI. HATTA FAŞİZME KARŞI OLAN BAZI LİDERLER FAŞİZMİN ENGELLENEBİLMESİNİ, DEMOKRASİNİN SAVUNULABİLMESİNİ, DEMOKRASİ YANLISI GÜÇLERİN DAĞINIK VE ÖRGÜTSÜZ TUTULMASINDA VE CEPHELEŞMEMESİNDE GÖRÜYORDU. BU CEPHELEŞMEME ZAAFINI BİR ÇEŞİT FAZİLET OLARAK GÖRÜYORLARDI. Demokrasi yanlısı güçlerin potansiyel olarak faşizmi yenmeye muktedir oldukları halde, BİR ANTİ-FAŞİST CEPHEDE ÖRGÜTLENEMEMESİ BÜYÜK BİR HATA İDİ. Bu hatada devrimcilerin payı var mıdır, varsa ne kadardır ve hatayı nerede ve nasıl yaptılar? Tabi ki bu soruların en doğru karşılıklarını tarih gösterecek ve en doğru yargıyı tarih verecek..." (N. Mitap/İlk sorgu ifadesi) (v.b.a.)
"...Güney Vietnam halkının tüm kesimlerinin en büyük muhtemel birliği ve zaferin en kesin garantisi olan cephe'ye, daima en büyük önem verilmektedir." (Vietnam Kazanacak) (v.b.a.)
Cephe, birliktir. Cephe, savaş örgütüdür. Cephe, bugün önceki dönemlerden çok daha fazla tartışılan bir konudur.
Cephe, özünde "örgütlenme" genel başlığı altında ele alınıp tartışılması gereken bir konunun içinde, bir ara başlık olarak kabul edilmelidir. Cephe, somut bir örgütlenme biçimidir.
Cephe, bir taktiktir. Belli koşullarda, bir zorunluluğu anlatır. Zorunluluktan doğar. Cephe, böyle ele alınmalı. Böyle ele alınınca, keyfilik dışlanıyor. Keyfilik, dışlanmalı. Keyfilik, geçersiz kılınmalı. Cephenin küçümsenmesi, tüm biçimleri ile reddedilmeli.
Cephe, Çin özgülünde, Mao'nun Japon işgaline karşı kurulmasını önerdiği Milli Birleşik Cephe'ye yaklaşımı ile “temel taktik”, “biricik Marxist-Leninist taktik” (Seçme Eserler/Cilt-1) olabiliyor. Savaşın o aşamasında, Japon Emperyalizmine karşı başka türlü değil, ancak cephe olarak örgütlenip savaşmanın tartışılmazlığını ve başka bir alternatif olmadığını anlatıyor. Güney Vietnamlı devrimcilerce NLF özgülünde "...zaferin en kesin garantisi.", N. Mitap arkadaşça, demokrasi mücadelesinde, özünde bir devrim sorunu olan ülkemizdeki faşizmin yıkılması mücadelesinde, PARTİ ile birlikte "...Anti-Faşist mücadelenin kaderini belirleyecek olan can alıcı önemde sorunlar..." (a.g.y.) olarak görülüyor. Dimitrof'tan da alıntı yapmak mümkün. Ama şu an gerekmiyor. Şu nokta çok açık olarak anlaşılıyor; cephe, kurulduğu ve kurulması gerektiği her ülkede, o tarihi koşullarda keyfiyete tabi olamayacak ve küçümsenemeyecek kadar çok önemli bir örgütlenmedir.
Cephe kelimesi, otomatik olarak, Dimitrof'u çağrıştırıyor. Bu, boşuna değildir. Yanlış ise hiç değildir. Dimitrof, Bulgaristan Demokratik Halk Devrimine önderlik etti ve ülkesinde üç farklı tarihi koşulda üç farklı cephe kurdu. Devrimi, Vatan Cephesi ile zafere ulaştırdı. III. Enternasyonal'de bugün de bizlere ışık tutan önermelerin ve çözümlemelerin yapıldığı, kararların alındığı toplantılara başkanlık etti. Cephe üzerine, en çok o öneride bulundu, savundu, tartıştı, yanlış görüşleri mahkum etti ve hayata geçirilmesini istedi. "Faşizme Karşı Birleşik Cephe" kitabının yazarı ama daha açık ifade etmek gerekirse, Dimitrof asıl faşizme karşı kurulan cephe ile anılıyor. Faşizm, Dimitrof ve cephe, üçü birbirinden ayrılmaz üç ayrı kelime.
Cephe denilince, asıl olarak faşizme karşı kurulan cephe anımsanıyor. Sanki cephe, yalnızca faşizme karşı önerildi, savunuldu, kuruldu ve kurulmaya çalışılıyor. Bu boşuna bir anımsama değil ama eksik. Çünkü faşizme karşı kurulan cepheler, faşizm olgusu ile birlikte gündeme geldi, kuruldu ve kurulmaya çalışılıyor. Bunun dışında kurulan, başka cepheler de var.
Yakın tarihimizde, Milli Cephe önerisi ve kurma girişimi var. Bugün, çoğumuz anımsamıyoruz. Bugün, devamı olduğumuz THKP'nin THKC'si var. Siyasi muarızlarımızca olduğu kadar saflarımızda da yeterince anlaşılamıyor ama anlaşılması ve kavranılması gerekiyor. Karşı-devrimin MC'si var. Karşı-devrimin işçi sınıfımıza, emekçi halklarımıza ve devrimcilere yönelik saldırılarının artması ile birlikte gündeme geliyor. Ülkeyi, açık faşizme götürüyorlar. MC, tam bir savaş örgütü. Karşı-devrimin savaş örgütü. Dünün müzmin mültecisi TKP'nin (şimdiki TBKP) UDC'si var; Anti-tekelci olma temelinde öneriliyor ve CHP ile hükumet olmayı amaçlıyor. Türkiye'de, solda cephe kavramını güncelleştiriyor ama aynı zamanda devrimci içeriğinden soyutlayarak çarpıtıyor. Cephe kavramını, revize ediyor. Bu çarpık ve revize edilmiş "cephe" anlayışı, küçümsenemeyecek bir kesimde egemen anlayış olabiliyor. Faşist saldırıların, katliamların, açık faşizme geçme girişimlerinin yoğunlaştığı ortamda, Türkiye sol hareketinde "birlik" ve "cephe" tartışmaları yoğunlaşıyor. Herkes, birlik olunamamasından ve devrimci halk güçlerinin bölünmüşlüğünden, bunun çok yönlü olumsuz sonuçlarından yakınıyor. Birleşmenin zorunluluğu anlatılıyor. Birleşmenin erdemleri sıralanıyor. THKP-C'nin "gerçek" devamcısı olduğunu söyleyen bazıları, "silahlı cephe" öneriyor. DY, birim düzeyinde Direniş Komitesi, ülke düzeyinde anti-faşist halk cephesi (Direniş Cephesi) önerdi ama her şey tartışma ve girişimlerde bulunma düzeyinde kaldı. Cephe, kurulamadı. 12 Eylül Askeri Faşist Darbesi oldu. Ülkemizin tarihi gelişim sürecinde, yeni bir dönem başladı. 12 Eylül öncesi ve sonrası yaşananlardan herkesin gerekli dersleri çıkardığı izlenimi veren bir yaklaşımla, "birlik" konusu daha yoğun tartışılmaya devam edildi. 7 siyasi hareket FKBDC'yi kurdu. Dağıldı. (Denge Berxvedan'da, PKK'nın son kongresinde FKBDC'nin yeniden canlandırılması kararı alındığını yazan PKK'lı tutsaklar, 1 Ekim 1987 tarihli "Eylem Bildirimimiz II" başlıklı dağıttıkları bir bildiride, PKK ile SVP'nin, Atina'da, FKBDC adına ortak bir açıklama yaptıklarını yazıyorlar.) TKP'nin başını çektiği bir grup, "Sol Birlik"i kurdu. PKK, ERNK'yi kurduğunu açıkladı. Ama birlik tartışmaları devam ediyor. Legal sol parti tartışmaları ile birlik tartışmaları, at başı gidiyor. Günümüz özgül koşullarında birlik, "parti" ve cephe olarak karşımıza çıkıyor. Ben, bu çalışmada, parti konusuna girmiyorum. Konumuz, cephe. Türkiye solunun ve özellikle, devrim yapmak diye bir sorunu olan DY'un önünde, cephe acil olarak çözüm bekleyen çok önemli bir sorun olarak duruyor. İşte ben, bu temelden hareketle "...teori, pratiğin öne sürdüğü soruları yanıtlamalıdır." (Halkın Dostları Kimlerdir ve Sosyal-Demokratlara Karşı Nasıl Savaşırlar?), "...teori, pratiğe hizmet etmelidir." (Leninizmin İlkeleri) Marksist-Leninist önermesine uygun olarak, cephe konusunu tartışmaya çalışıyorum.
Ülkemiz özgülünde cephe, faşizmden; faşizm, cepheden ayrı düşünülemiyor. Cephe, faşizme karşı öneriliyor. Faşizme karşı kurulacak. Ülkemiz koşullarında, başka türlü düşünme yel değirmenleriyle dövüşmek, başı kuma gömmek veya ayakta uyumak oluyor. Öyleyse, özellikle faşizmin incelenmesi gerekiyor. Bu olmazsa, olmaz. Faşizmin sınıfsal niteliği, ülkemizde aldığı özgül biçimlenme, ülkemizin farklı tarihsel aşamalarında bu biçimlenişte gözlenen değişim ve gelişme, bu anlamda 12 Eylül Askeri Faşist Diktatörlerinin halka kabul ettirip yürürlüğe koydukları 1982 Anayasası'nın çerçevesini çizdiği yasal-kurumsal yapının nasıl bir politik düzen olduğu tartışılmalıdır. Belirlenmelidir. Adı verilmelidir. Kendisine karşı savaşmak için örgütlenilen, somut bir biçimde tanımlanmalıdır. Bilinmelidir. "...Marksizm, bizi, sınıflar ilişkisinin ve tarihi her anın somut özelliklerinin en doğru, aslına uygun ve nesnel olarak doğrulanabilir, denetlenebilir bir hesabını yapmaya zorunlu kılar. Biz, Bolşevikler, bu kurala, bilimsel temele dayanan bir siyaset bakımından, kesinlikle zorunlu olan bu kurala her zaman bağlı kalmak zorundayız. Marx ve Engels, ezbere öğrenilen ve yinelenen, olsa olsa tarihsel sürecin her evresinin, somut iktisadi ve siyasal durumuyla zorunlu olarak değişen genel hedefleri gösterebilen 'formüller'le haklı olarak alay ederek, her zaman 'bizim öğretimiz bir dogma değil, ama bir eylem kılavuzudur.' demişlerdir." (Nisan tezleri/Lenin) (v.b.a.)
Ben, bu tartışmamda bunun zorunluluğunu böyle koymama ve bilmeme rağmen, bu konu üzerinde ayrıca durmayacağım. Bu Devlet, Demokrasi, Faşizm veya Faşizm ve Anti-Faşist Mücadele genel başlıkları altında ayrı bir konu olarak ele alınıp incelenebilir. İncelenmelidir.
Yalçın Küçük'ün savının aksine, cephe kavramı 1920'ler sonrası Marxist-Leninist teoriye girdi. Çünkü, ilk, 1921'de önerildi. III. Enternasyonal'de, III. Enternasyonal sonrası tüm Marxist-Leninist partilerde ve devrimci örgütlerde en çok tartışılan konulardan biri oldu. Bu tartışmada, tarihsel boyutu içerisinde, cephenin ideolojik ve teorik bir açıklamasının yapılması gerekiyordu. Tartışmayı, olması gereken temeline oturtmak ve o temelde yürütmek için, bu zorunlu idi. Yalnız, her zaman söz konusu olabilen bir tehlike, burada da söz konusu idi; konuyu, tarihsel boyutu içerisinde ele alırken, o tarihi koşulların özgüllüğünden soyutlayamamak. Yapılması gereken, özü, yaklaşımlardaki mantığı ve yöntemi yakalamaktı. Şuna katılıyorum: "...ve eğer politikayı, gündelik davranış biçimleri ve rastlansal olaylar olarak değil de, kendine özgü kuralları olan bir bütünlük olarak ele alacak olursak, bu kuralların üretildiği soyutlamalara yaşam veren tarihsel gerçeklikleri, olguları ve olayları iyi değerlendirmek zorundayız.' (Yusuf Barman/11. Tez-4.sayı)
Bu yazıda, bu yapılmaya çalışıldı. Hatta, ağırlıkla bu yapıldı. Sağlıklı bir inceleme, tartışma ve kavrama için bu şarttı. Var olan ideolojik seviyenin düşüklüğü ve yaşanan çok yönlü EROZYON olgusu da buna özel bir önem verilmesini gerektiriyordu. Bu veya her konuda, daha derinlemesine bir ideolojik ve teorik çalışmanın-tartışmanın yapılmasını gerekli, zorunlu ve mümkün görüyoruz.
Devrimci hareketimizin birim düzeyinde Direniş Komiteleri, ülke düzeyinde anti-faşist halk cephesi (Direniş cephesi) konusunda yazdıkları ve o koşullarda yapabildiği açılım, bu konuda gösterilmesi gereken politik yaklaşımdı. Bu yaklaşım, bizim örgütlenme, devrim ve çalışma tarzı anlayışımızdan, dünya ve ülke tahlillerimizden, Devlet- Demokrasi-Faşizm ve Faşizme karşı mücadeleye bakışımızdan ayrı değildir. Bugün, bu yaklaşımın, olabildiği ve yapılabildiği kadar derinleştirilmesi gerekiyor. Bunun yolu, Türkiye sol hareketinde bu konuda yapılan ve halen devam eden tartışmalara katılmaktan ve başka ülke deneyimlerini irdelemekten geçiyor.
12 Eylül sonrası yaşanan koşullarda, uzun süre cezaevinde kalan bir devrimcinin ulaşabildiği sağlıklı ve yazılı kaynak çok fazla değildir ve bugünlerde legal basında yoğunlaşan tartışmalarla yetinilmeye çalışılmak zorundadır. Halbuki kurulan ve devam ettiği söylenen FKBDC, eylemlerine devam ettiği söylenen ERNK, Sol Birlik ve Eylem Birliklerini yaratma çalışmaları vardır ve cephe konusundaki görüşlerin derinleştirilmesi bağlamında, mutlaka ele alınıp tartışılmaları gerekir. Günümüzde diğer ülkelerde kurulan veya kurulmasına çalışılan cepheler konusuna da hem sağlıklı hem de birinci elden kaynak bulmak zor olduğundan, yeterince değinilmeyecektir.
Cephe, yapılan ideolojik ve teorik açılımın, getirilen politik yaklaşımın ışığında, ülkemizde sürdürülen ve sürdürülmeye devam edilecek olan devrimci sınıf mücadelesinin çetin koşullarında ve kızgın pratiğinde yaşama geçirilmek ve somut bir gerçeklik haline getirilmek zorundadır. Bu konudaki tartışmaları, büyük ölçüde sonuçlandıracak olan bu pratiğe geçiriliş olacaktır. Bu ise, tüm birimlerde ve merkezi düzeyde birbirini tamamlayan, bütünleyen ve geliştiren yoğun, ısrarlı ve inatçı bir uğraşın verilmesi ile mümkündür. Eksik, yüzeysel ve yanlış kavrayışların aşılması ile mümkündür. Ön yargıların yıkılması ile mümkündür. Cephe'nin küçümsenmesi eğilimlerinin terk edilmesi ile mümkündür. Yaşanan deneyimlerden ders çıkararak, hataların tekrarlanmaması ile mümkündür. Rosa Luxemburg'a katılıyorum: "... Ama yoldaşlar, bir politikacı, bir mücadeleci hakkında yapılabilecek en kötü tanıklık, onun, tarihin zor okulunda bir şey öğrenmeyi beceremediğini belirtmektir. Endişe verici olan hata yapmak değil. Evrensel mücadelenin zorlu dürtüleri ve karmaşası karşısında karar verme durumunda kalan hiç kimse hata yapmaktan kaçınamamıştır. Ama yapılan hataları görmemek, onlardan bir şeyler öğrenmesini becerememek, bütün bu rezilliklerden yine söz dinlememezlikle çıkmak, bu türden bir davranış, artık hata olmaktan çıkarak, suç alanına girer." (Spartaküsler Ne İstiyor?) (v.b.a.)
Bizler, tarihe, işçi sınıfımıza ve emekçi halklarımıza karşı sorumluluk duygusu taşıyan, suç işlemekten kaçınan insanlarız. İşçi sınıfımız ve emekçi halklarımız ile birlikte "devrim yapmak" diye vazgeçilmez bir görevimiz vardır.
2.1.1988/AYDIN/xxxxx M. Erdal”
13.07.2020/Datça/Mehmet Erdal
(*)
SEVGİ
Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevi'nde 1987 yılı ikinci yarısı ile 1988 yılı ilk yarısını kapsayacak şekilde devam eden iç tartışmalar çerçevesinde Kemal Kaşgar arkadaşımızın yönetiminde çıkarılan "SESİMİZ" adlı duvar gazetesinde yayınlanan (bu yazıları kişisel arşivinde saklayarak bugüne kadar ulaşmasını sağlayan Kemal arkadaşa göre, bana ait olan) yazılardan (birer nüshası bende olanların) sonuncusunu paylaşıyorum.
Bu yazı ile ilgili olarak, içimden gelen sese uyarak, şu notu düşmek istiyorum:
"Hafıza-i beşer nisyan ile malüldür." derler, bilirsiniz. Hiç şüphesiz, geçmişte yaşadıklarımızın, yaptıklarımızın, söylediklerimizin vb... her birini, en ince ayrıntısına kadar çok net bir biçimde anımsamamız her konuda olası değildir; en azından, kendi adıma bunun böyle olduğunu söyleyebilirim.
Kemal arkadaş, bu yazının altındaki tarih ve yer yazım biçiminin benim tarzım olduğunu ve kendisinin, bu yazının bana ait olduğunu anımsadığını, bu nedenle bana ait olan ve bu yazıdan önce sizlerle paylaştığım yazılara dahil ederek bana gönderdiğini belirtti.
Kemal arkadaşın bu yazı ile ilgili notu böyle ama yazının bütünü içindeki cümle kuruluşları ve konuların anlatım biçimi, pek benim tarzım değil. Sanki, bu konu iki kişi arasında konuşulmuş ve konuşanlardan birisi konuşulanları not alabildiği ve aklında tutabildiği ölçüde bilahare yazıya dökmüş ya da bir kişi bu konudaki düşüncelerini anlatmış ve ikinci bir kişi bu anlatılanları, anlatıldığı gibi yazıya dökmüş; bilahare, ortaya çıkan yazı, küçük bir-iki düzeltmenin dışında olduğu gibi yayınlanmış.
Bu olasılıklardan hangisi doğru olursa olsun, muhtemelen yazan benimdir ama hiç şüphesiz, anlatan asla...
Hayır, yazıdaki görüşlere katılmadığım için değil; tam aksine çok beğendim ama "Sevgi" konusundaki bu görüşler, daha çok yazar-şair ya da duygusal bir arkadaşın yaklaşımına benziyor.
Aklıma Fadıl Öztürk arkadaş geldi ve ona sordum; "Hayır, bu yazı bana ait değil", dedi.
Her ne ise, o günlerde yazılan ve yayınlanan bu yazıyı da tarihe not düşmek için yayınlıyorum ve böylece "SESİMİZ"deki yazıları bitirmiş oluyorum.
Elbette "CEZAEVİ YAZILARI" bitmiyor; onlar devam edecek; çünkü, 1991 yılı 1 Ağustos tarihindeki tahliyemize daha üç buçuk (3,5) yıl var...
SEVGİ
"Sevgi", kullandığımız dilin en kapsayıcı kavramlarından biri; buna karşın yaşamın o denli içinde bir başka kavram bulmak oldukça zor. İnsan varlığının bir anlamı hatta sınırlı bir anlamı varsa, insan ilişkilerinin en önemli koruyucusunun sevgi olduğu/olması gerektiği sayısız evrensel inancın kaygısı olmuş. Ben aynı kaygıyı paylaşmakla birlikte mümkün olduğunca "Evrensel bir sevgi ilkesi" üzerine soyut bir akıl yürütmeden uzak, ayrı duracağım. Bir yaşam bilmecesi olarak sevginin üzerinde duracağım.
Çok şey gibi sevgi de binlerce yıllık geçmişimizden, sadece aklımıza ve gönlümüze değil, etimize, tırnağımıza kadar işlemiş bir insani miras. Yeterince gelişkin mi? İnsan(ın) nefrete karşı bile çok daha dayanaklı, çok daha tanış olduğu söylenebilir. İnsanların yoğun bir sevgi karşısında akla sığmaz acemilikleri, sevgiyi tutacak, kavrayacak, görecek, hazmedecek organlarımızın yeterince gelişmediğini gösteriyor. Küçümseme, kötülük, alay vb. olduğu zaman kusursuz gerekçelere sahip olduğumuz kuşkusuz. Sevmek için çoğu zaman bir tek şey yeterken, sevmek için ne çok koşullanırız.
Şu çıkıyor ortaya; sevgi, acemiliğimizdir. Sevgi üzerine yazılanları okuyun, hep bu acemiliğin, sevginin, kırılganlığın çoğu kez bilinçsiz yakınmasını bulacağız. Bulacağımız bir şey daha var; sevgiye duyulan ihtiyaç; vazgeçemediğimiz ama bir türlü de doğru dürüst beceremediğimiz şey.
Sevgi konusunda yakınmalar, itirazlar çoğunlukla sevginin soyut bir yaşam ilkesi ya da nerede ise otomatikleşmiş kendiliğinden bir insan duyusu, içgüdüsü olarak görülmesinden kaynaklanır. Sevgiyi birlikte olarak ele alış onun insan aklında değerler katında zihni bir oyun içine sokar. Doğru sevgi, yanlış sevgi, sefil sevgi, yüce sevgi... oysa her şeyden önce bir var oluş yaşamın kendisidir. Sevginin doğruluğu(ndan), yanlışlığından vb. bahsedildiğinde, bunların bir varlık, bir yaşam yüklemleri değil, değer yüklemleri, aklın yargıları olduklarını görmek gerekir. Yanlış bir sevginin yaşanabileceğine ya da yaşanılan sevginin bir yanılgı olabileceğine inanıyorum. Sevgi, varsa vardır. Ancak bu bizi sevgiyi temelsiz salt bir duyuya indirgeyen ikinci yanlışa götürmemeli. Bu tanımlamaya daha yakın gözüken "hoşlanma" bile bu kadar basit değildir. Sevgi şüphesiz kök bir duyudur ama bu duyu, insan ilişkilerinin, insan birlikteliğinin sağlam, olumlu, üretici, yaratıcı olmasının ürünüdür. Karşılıksız bir tüketim, keyif maddesi değildir. Yaratıcı insan çabasının ödülüdür. Belki, sevgi konusunda en büyük yanılgı da bununla ilişkili. Kendi başına istenen, elde edilebilinir bir şey olarak görmek sevgiyi salt bir sevgi, insan ilişkisinin olumlu bir bütünlüğünden üretilmiş sevgi bir yanılsamadır oysa.
Sevgiyi basitleştirmiyorum. Onu üretilen bir şey olarak koydum. Yaşanılan, ele gelen bir temelden türeyen, salt paylaşmaktan hayatı, aynı mekanı, aynı duyguları, aynı nesneleri vb. paylaşmaktan sevginin doğmayacağını vurgulamak istedim. Sevginin üretici bir birlikteliğin, yaratıcılığın yaşantısı olduğunu... Sevgi bir kere kendi toprağı üzerinde böylesi bir kuvvetle basarsa, o zaman sevginin bizati(hi) kendisi de üreten, yaratan, insanları bir araya getiren bir güç olur. Tersine varsayımsal bir sevgi anlayışı ile dostluklar, aşklar kurmak olanaksızdır.
Son olarak söyleyeceğim; sevginin tek bir gövde oluşudur. Türlü türlü sevgiler yoktur. Sevgi, hep aynı yaşantıdır. Dostluk, aşktan pek farklı değildir. Bu anlamda, sevgiye gövdelerini veren değişik insan ilişkileridir. Bu gövdelerde aynı kan dolaşır. Bu yüzden, her özel sevgi sevginin o bütünlüklü gücünü yaratarak bizi sarar, diğer eşyalarla, insanlarla olan ilişkilerimizi de sarar. Her tek sevgi, evrensel sevginin kendisidir böylece.
.................
Sevda üstüne
İnsanlar ki sevdaya susamışlar
Dostluğa kardeşliğe ve barışa
İnsanlar ki huzura susamışlar
Dudakları kilitli bakışları donuk
Ve şakaklarında elleri
Düşünüyorlar...
............... N. Z'den (*)
8.1.1988/Aydın
20.07.2020/Datça/Mehmet Erdal
(*) Bu N. Z'nin açılımını bilemedim; Şiiri, Google sordum. Aşağıdaki bilgiler çıktı. Şairin hakkını yememek ve haksızlık etmemek için bu bilgileri de paylaşıyorum.
CEZAEVİ YAZILARI-13:
DEVRİMCİ SINIF MÜCADELESİ VE ÖRGÜTLENME ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER (1)
"demokrat arkadaş" dergisine yolladığım ve yayınlanan ilk yazı değil bu (iki bölüm halinde paylaşacağım) yazım; adı geçen derginin 5. sayısında da oldukça uzun bir yazım yayınlanmıştı. Her iki yazıyı da okuyanların göreceği gibi 7. sayıda yayınlanan bu yazım, bundan önceki bölümlerde paylaştığım ve o yıllarda çıkarılan "SESİMİZ" adlı duvar gazetesinde yayınlandığını belirttiğim yazılarımın devamı niteliğindedir ve anımsadığım kadarıyla da yollanmadan önce yaptığım son düzenleme öncesi yazılışı itibariyle 5. sayıdaki yazıdan öncedir.
Bu yazılar da gerek benden gerek ise yazıyı yayınlayan dergiden kaynaklanan bazı imla hatalarının düzeltilmesi dışında, yine orijinal halleriyle yayınlanmaktadır.
DEVRİMCİ SINIF MÜCADELESİ VE ÖRGÜTLENME ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER
12 Eylül öncesi (ve bir ölçüde/bazı yönleriyle sonrası) dönemde faşizme karşı yürütüp yönlendirmeye çalıştığımız devrimci sınıf mücadelesi, yaratabildiğimiz ve başarabildiğimiz ölçüde örgütlü bir mücadeleydi. Öyle de olmak zorundaydı. Dün olduğu gibi bugün ve yarın da böyle olmalıdır.
Faşizmin tüm saldırılarının püskürtülebilmesi ve yıkılıp tarihin çöp tenekesindeki yerini alabilmesi, giderek gelişip-güçlenen, kitlevi ve her anlamda teçhizatlı biçimlere bürünen devrimci bir halk direnişinin yaratılabilmesi ve devrimci sınıf mücadelesinin başarıya ulaşabilmesi için bu ilk koşuldur. Devrim, örgütlü emekçi halkların eseridir. Örgütsüz veya gerekli-yeterli örgütlenmelerden yoksun durumdaki halklarla yürütülüp-yönlendirilmeye çalışılacak devrimci bir sınıf mücadelesinin sonu, mutlak anlamda yenilgidir. Umutların kör bir kuyuya atılmasıdır.
Devrimci sınıf mücadelesi içerisinde gereksinim duyulan, yaratılıp kurulan veya kurulmasına çalışılan devrimci örgütlenme biçimleri çok çeşitlidir. Mücadelenin farklı alanlarındaki farklı görevleri yerine getirecek farklı ve uygun örgütlenmeler zorunludur. Farklı alanların ve farklı görevlerin tartışılmaz gerçekliğine rağmen, tek veya mücadelenin gereksinimlerine yanıt vermeyen yetersiz-yanlış örgütlenmelerde diretmek, devrimci teoriyi ve devrimini başarmış- başarma sürecinde olan onlarca ülkedeki devrimci mücadelelerin onlarca yıllık, ülkemiz özgülünde geçmiş yirmi yıllık mücadele tarihini bilmemektir. Devrimci sınıf mücadelesini kavrayamamaktır. Devrimci bir anlayışı değil, kendiliğindenciliği savunmaktır.
Bizler yürütüp-yönlendirmeye çalıştığımız devrimci sınıf mücadelesinin giderek gelişip güçlenmesine, yaygınlaşmasına, emekçi halklarımız içerisinde dal budak salmasına, kitlevi ve her anlamda teçhizatlı biçimler almasına bağlı olarak veya böyle bir gelişim çizgisini yaratmak amacıyla, ki bu sarmal bir gelişimdir, artan görevleri yerine getirmek için gereksinim duyulan her türlü örgütlenmeyi yaratır ve kurarız. İnsanları, giderek artan oranda ve bir bütün olarak tüm emekçi sınıfları, devrimci sınıf mücadelesinin görevlerinin niteliğine ve mücadelede yerini alan insanların yeteneğine göre bu örgütlenmelerde bir araya getiririz. Yaratılacak ve kurulacak örgütlenme biçimlerinde baştan verilmiş ve uyulması zorunlu bir reçeteyi kabul etmeyiz. Faşizmin üzerine örgütlü bir şekilde, tek bir vücut ve sıkılı bir yumruk gibi olmaya çalışarak yürürüz.
Devrimci sınıf mücadelesinde örgütsüzlük ve örgütsüz insanların varlığı, kendiliğindenciliğin aşılamadığı, mücadelenin olduğu ve olması gerektiği her yerde varıp işçi sınıfımızı, gençliğimizi, aydınlarımızı, kadınlarımızı, tüm çalışanlarımızı ve emekçi halklarımızı yediden yetmişe örgütlemeyi, zorunlu görevimiz olduğu halde başaramadığımız, devrimci iradeyi, anlayışı ve önderliği egemen kılamadığımız yer ve zamanda söz konusudur. Hiç şüphesiz bu yadsınması ve aşılması gereken bir durumdur. Aşılamadığı oranda "geçiciliği" uzayan bir durumdur.
Devrimci sınıf mücadelesini yürütüp-yönlendirmeyi ve başarıya ulaştırmayı isteyen bizler, kendi sayısal ve örgütlenme durumumuz ne olursa olsun, hem örgütlenmek hem de emekçi halklarımızı uygun örgütlenmelerde geçici veya kalıcı örgütlemek zorundayız. Bu zorunluluktan dolayıdır ki yalnızca gerekli ve uygun örgütlenmeleri yaratıp kurulmasını önermekle kalmayız. Bu doğrultuda olağanüstü bir çabaya, bir sanatçı yeteneğini gerektiren uzun dönemli, inatçı, sabırlı, bıkmak bilmez ve her gün yeni bir coşkuyu, yaptığı işten zevk almayı mutlaka gerektiren bir uğraşa girişiriz. İnsanları ve emekçi sınıfları tüm elverişli-geçerli yol ve yöntemleri kullanarak aydınlatırız. Bilinçlendiririz. Onlara örgütlenmenin ve örgütlü mücadele etmenin gerekliliğini ve zorunluluğunu kavratmaya çalışırız. Devrimci sınıf mücadelesinin kızgın pratiği, bizlerin bu büyük uğraşısının başarıya ulaşmasına yardım eder. İnsanlar ve emekçi sınıflar hiç şüphesiz birden olmadığı bilinerek, örgütsüzlüğün nasıl sonuçlar doğurduğunu ve nasıl yüklü bir fatura ödemek anlamına geldiğini yaşayarak öğrenirler. Mücadele içerisinde ya kendiliğinden örgütlenmeye ya da devrimcilerin yaratıp kurulmasını önerdiği örgütlenmelerde örgütlenmeye yönelirler. Böyle bir durumda, bizler devrimci örgütlenmelere yönelen kitleleri en geniş bir biçimde örgütlemeye, kendiliğinden oluşan örgütlenmeleri ise devrimci örgütlenmelere dönüştürmeye çalışırız.
Geçici veya kalıcı nitelikteki devrimci örgütlenmelerin istisnasız tüm biçimlerindeki birliktelikler, gönüllü birlikteliklerdir. Bunun aksi iddia olunamaz. Bizler gönüllülük temeline dayanmayan birlikteliklerin, kendimiz açısından anlayış düzeyinde bile savunulamayacağını, gönüllülük temeline dayanmayan birlikteliklerin uzun dönemde kalıcı olmasının ve mücadeleyi başarıya ulaştırmasının mümkün olmayacağını biliriz. Böylesi birliktelikler, her an dağılmaya mahkum birlikteliklerdir...
Bizler emekçi sınıfların devrimci örgütlenmelerde örgütlenmesinde, bilinçli bir tercihi sağlama temelinde aydınlatmayı, bilinçlendirmeyi, iknayı ve kazanmayı esas alırız. Çünkü insanları ve emekçi sınıfların kendi yaşamları ve gelecekleri üzerinde karar verme hakkının yalnızca onlara ait bir hak olduğunu, bu hakkı onların dışında kimsenin kullanamayacağını biliriz; kişi, topluluk, sınıf ve ulus kendi geleceğini kendi belirlemelidir. Bizler bu tercihin kendi önerimiz doğrultusunda yapılmasını isteriz ve bu doğrultuda var gücümüzle çalışırız. Bu, bilinçli ve özgür iradeye dayalı bir tercihi gerekli kılar. Baskı ve zor veya bu anlama gelebilecek her şey, bunu ortadan kaldırır. Bizler böyle bir zoru ve baskıyı kabul edemeyiz ve savunamayız. Bizler, yalnızca karşı-devrime uygulanacak “devrimci zoru” kabul eder, savunur ve uygularız.
Bizlerin insanları ve emekçi sınıfları örgütlemek istem ve çabası, yalnızca bizler açısından söz konusu olan tek yönlü bir “istem ve çaba” değildir veya böyle olması halinde başarıya ulaşabilmesi mümkün değildir. Bizlerin “örgütlemek istem ve çabaları”, emekçi sınıfların “örgütlenmek istem ve çabaları” ile bütünleşmelidir. Bu bütünleşme sağlanabildiği ölçüdedir ki bu uğraşın bir anlamı olur. İnsanlar ve emekçi sınıflar devrimci sınıf mücadelesi içerisinde bu "örgütlenmek" istemini duyarlar ve bunun gerekli kıldığı "çabaya" girişirler. Öte yandan, bizlerin amacı da bir yönüyle böyle bir "istemin" duyulmasını ve bu doğrultuda "çabaya" girişilmesini yaratmaktır. Bunu yaratmak ve görmek, bu olayın can alıcı noktasıdır. Bu, iç dinamizmin yaratılmasıdır. Bu, Nasrettin Hoca'nın anlatılan o güzelim öyküsünün aksine "göle" çalınan mayanın tutmasının güçlü, harika ve mutluluk verici bir belirtisidir.
Bizlerin gönüllülük temelinde böyle bir birlikteliği sağlama anlayışımız, faşist zor yoluyla yukarıdan aşağıya sağlanan “örgütlenme” veya devrimci saflarda yüzeyselliğin, aceleciliğin, kitlelere güvensizliğin ve özünde Marksist-Leninist devrim teorisinin reddiyesinin ifadesi olan “tepeden inmeci” küçük burjuva örgütlenme anlayışlarının tam tersidir. Bu, emekçi sınıfların mücadelesinin, güçlü bir iç dinamizm temelinde, önü alınamaz ve engellenemez bir coşkun ırmak şeklinde veya aşağıdan yukarıya püsküren bir volkan gibi yükselmesinin yaratılmasının ifadesidir. Böyle bir temel üzerinde yürütülecek veya böyle bir olgu ile bütünleşecek “örgütlenme” çabaları, bire bin veren bir tohum gibi bir daha yok edilememecesine emekçi sınıflar içerisinde, emekçi sınıfların aklında, yüreğinde ve derinliklerinde kök salar.
Bizlerin gönüllü birliktelikten yana olmamızın en güzel ifadesi, isteyenin kendisini bu örgütlenmelerden istediği zaman ayrılabilmesinde de gösterir. Bizler hiç bir kimseyi, kişinin istemine ve iradesine rağmen zorla bu örgütlenmelerde tutmaya devam edemeyiz. Bu anlama gelebilecek şu veya bu yolu savunamayız. İnsanların ve emekçi sınıfların kendiliğinden veya devrimci örgütlenmelere katılarak örgütlenmelerinin bir nedeni vardır. Bu neden ortadan kalktığında, kişi ve emekçi sınıflar ortadan kalktığını düşündüklerinde veya birlikte olmanın koşulları yok olduğunda isteyen istediği zaman ayrılır. Bu hak, tartışmasız her zaman vardır. Bunun içindir ki şu veya bu gerekçeyle bu örgütlenmelerden veya örgütlenmelerin birinden ayrılan veya ayrılmak isteyen kişiye gönül konulmaz, darılma olmaz, kızılmaz, tavır alınmaz veya düşman muamelesi gösterilmez. Nesnel olarak bu tavırları hak edecek bir durum yok iken bu tavırları göstermek, en basit ifade ile duygusallıktır. Çocukluktur. Devrimci örgütlenmelerdeki birliktelikleri zorla veya her şeye rağmen sağlanması ve devam ettirilmesi gereken birliktelikler olarak görmektir. Bu devrimci bir anlayış değildir. "Davadan döneni vurun" anlayışının bize ait olmadığını bilmek gerekir...
Bizlerin olması gereken böyle bir anlayışı kabul etmemiz ve bu anlayışla hem örgütlenme hem de örgütleme çalışmalarını yürütmemiz, bu devrimci örgütlenmelerin "Mevlana Tekkesine" dönmelerine izin vermemiz anlamına gelmiyor. Her örgütlenmenin bir amacı, programı ve ilkesi vardır. Ciddiyeti vardır. Bu örgütlenmelerde yer alanlar amacı, programı ve ilkeleri gözden ırak tutmadan ve bunları çiğnetmeden bu örgütlenmelere katılmalarına, bu örgütlerde kalmalarına veya bu örgütlerden çıkarılmalarına karar verme hakkına sahiptirler. Katılmanın, kalmanın, çıkarılmanın ve ayrılmanın "ayağa düşmesine" ve “dön dön” oyununa dönüşmesine izin vermemek, örgütlenmelerinin anlamını korumak, sahip olduğu misyonu yerine getirmek ve devam ettirmek hakkına sahiptirler. Kimse bunun aksini iddia edemez. Burada önemli olan, bu hakkı kullanırken nesnel olabilmek, çok açık olması gereken ilke, kural, anlayış ve değer yargılarına göre hareket edebilmektir...
(Devam edecek)
(Derginin yayım tarihi Kasım/1988)
27.07.2020/Datça/Mehmet Erdal
CEZAEVİ YAZILARI-14:
DEVRİMCİ SINIF MÜCADELESİ VE ÖRGÜTLENME ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER (2)
Örgütlü yaşamımın ilk yıllarında, “ağır ol, molla desinler” babında az konuşan ve konuştuğu zaman da yuvarlak laflar eden; bilahare, sonrası süreçte gelişmeler nasıl olursa olsun, işte ben bunu anlatmaya çalışmıştım diyen ve her daim kendisinin haklı olduğunu söyleyen kişilere karşı belli bir hayranlığım olmadı, diyemem. “Nasıl olur da böylesi bir öngörüde bulunabilirler? Bu bir yetenek işi” derdim, kendi kendime. O arkadaşlara ya da abilere, gıpta ile bakardım.
Sonra, günlük politik yaşam içerisinde önüme çıkan problemleri çözmeye çalışırken, bunun işe yaramadığını fark ettim ve bu benim gibi günlük hayatın meşgaleleri içinde koşturup duran insanların (militanların) konuşma/görüş bildirme tarzı olamaz, olmamalı, kanısına vardım; günlük politik yaşamın gerçekliği, karşılaşılan sorunlara çok somut, yalın ve hayata geçirilebilir yanıtlar verilmesini gerektiriyordu.
Ardından, yazmanın önemini fark ettim; söyleyecek sözüm olduğunu düşündüğüm ya da sözlü söylemenin işe yaramayacağını gördüğüm anlarda yazmaya başladım; söz uçup gidiyordu, geride yazı kalıyordu. Sözle söylemek, söyleyene sonrası süreçte ben onu öyle değil de şöyle söylemiştim gibi bir manevra yapabilme olanağı veriyor(du) ise de bazı dinleyiciler de pekala "Ne malum?", diye soru sorabilir(di)/sorabiliyor(du), doğal olarak. O halde, söyleyecek bir düşüncem, önerim, eleştirim vb. herhangi bir şeyim olduğu zaman, (her ne söylemek istiyor idi isem) onun doğruluğuna inanan kişi olarak yalnızca söylememeli; sözle söylediğim her şeyi, yazıya da dökmeli ve gerisini zamana bırakmalıydım. Zaman, hükmü en kesin olan yargıçtı.
Öyle de yaptım!
Her zaman aynı yoğunlukta olmasa da her koşulda yazdım; ne zaman, nerede, neden, nasıl ve neler yazdığımı, yeri geldiğinde pek çok yazımda paylaştım; istisnaları dışında isimlerini vermediğim ama halihazırda yaşayan ve bu yazılarımı okuyan arkadaşların tanıklıklarına açık olarak.
İyi ki yazmışım ve iyi ki de bugüne kadar yazdıklarımın bir kısmı bir biçimde korunup gelmişler, diye düşünüyorum.
Umarım, bu konumda olan, yalnızca ben değilimdir!
***
Bugün mü?
Okuyorsunuz! Devam...
***
DEVRİMCİ SINIF MÜCADELESİ VE ÖRGÜTLENME ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER (2)
... Bizler, ilke olarak “mücadele içinde yer almak” isteyen, “mücadelenin gereklerini” yerine getirebilecek her sınıf ve yaştan'(1) insanın, mücadeleye katılmak kutsal hakkının olduğunu bilir ve kabul ederiz. Çünkü devrimci sınıf mücadelesi gençlerin, kadınların, aydınların vb... her yaştan, yediden yetmişe tüm emekçi sınıflardan insanların kendi öz mücadeleleridir. Bizler buna mutlak bir biçimde inanırız. Bunun bilincinde olarak davranırız. Mevcut burjuva toplumda bu kavgaya katılması gereken her insanı, bu kavgaya katmak isteriz. Bu insanlardan gelen "katılmak" istemini geri çeviremeyiz.
Bizler, devrimci sınıf mücadelesine katılması gereken veya katılmak isteyen her insanın önünde, kesinlikle bir engel oluşturamayız. Aksine, bu katılımı hızlandırmanın ve kitleselleştirmenin bütün yol ve yöntemlerini kullanırız. Bizler, ellerimize ince ve sık bir elek alıp devrimci mücadeleye katılmak isteyen insanları bu elekten geçirmek gibi bir role soyunamayız. Soyunsak bile bunun teorik dayanağı, madden ise olanağı yoktur. Devrimci sınıf mücadelesi, mücadeleye katılmak isteyen insanların yüzüne bazı zaman kapıların kapatıldığı bazı zaman açıldığı, dolayısı ile nedeni ne olursa olsun ve kim tarafından savunulursa savunulsun, bir keyfiliğin söz konusu olduğu özel mülkiyete tapulu bir eve benzetilemez. Devrimci sınıf mücadelesine katılmak "... bir bilinç, kararlılık ve fedakarlık işidir." (2) Amaç bu bilinci, kararlılığı ve fedakarlığı milyonların aklında, yüreğinde, benliğinde ve davranışlarında yaratmak olmalıdır. Milyonları önüne dikilen her türlü engeli aşan, dağıtan, parçalayan ve o dayanılmaz-karşı konulmaz akıntısı ile sürükleyip götüren coşkun bir ırmağa dönüştürmeyi başarmak olmalıdır.
Bizler mevcut burjuva toplumun, yüzyılların katmerleşerek getirdiği geleneklerin, alışkanlıkların, anlayışların, idealist yaklaşımların, kör ve dinsel inançların vb... oluşturduğu devsel birikimi de kullanarak, kendi toplumsal koşullarında tüm insanlarda “uygun” kişilikler, ilişkiler, düşünme ve davranış biçimleri oluşturmaya çalıştığını ve oluşturduğunu biliriz. Mevcut burjuva toplumunda, verili koşullarda feodal, lümpen, küçük burjuva ve burjuva kişilikli insanlar çoğunluktadır. Bu kişiliklerin dışına taşıp demokrat, ilerici, yurtsever ve devrimci birer kişilik sahibi olabilmeyi başaranlar, süreç içerisinde çoğalmaya devam etseler de verili toplumsal koşullarda azınlıktadır. Bu görünüm şaşırtıcı olmamalıdır. Aksine çok doğal görülmelidir.
Bizler mevcut burjuva toplumun “yaratısı” olan bu yoz ve kendi doğalarına, emekçi sınıflardan olanlar açısından kendi sınıfsal kökenlerine aykırı birer kişiliğe sahip insanları değiştirmek ve insanlığın gerçek-zorunlu kurtuluşunu sağlamak amacındayız. Bu ise, insanları bir bütün olarak ele almakla ve mevcut köhne burjuva toplumunu değiştirme sürecinde etken (değiştirici) birer varlık konumuna sokarak, toplumun değişim sürecinde değiştirmeye çalışmakla mümkündür. Böyle bir ele alışla, insanın hem kendisini hem de içinde yaşadığı çevreyi-toplumu değiştirmesi mümkündür. "Yalnızca ihtilalci pratik süreç içinde insan hem kendini hem de çevresini değiştirir." (3) Marks "Ortamın değiştirilmesi ile insan eyleminin çakışması, ancak devrimcileştiren pratik olarak kavranabilir ve ussal bir biçimde anlaşılabilir" (4) (v.y.a.) der.
Bu devrimcileştiren pratik içerisinde insanların kendilerinin değişimi, tıpkı değiştirmeye çalıştıkları çevre ve toplum gibi kolay, birden ve çok kısa sürede olmaz. Yalın ve düz bir çizgi izlemez. Kendini şu veya bu oranda veya tamamen değiştirmeyi başaranlar, yarı yolda yerinde saymaya başlayanlar, kısa veya uzun bir süre yalpalayanlar, geriye dönenler vb...vb... olur. Yeni ve devrimci bir kişiliğe has özelliklerin kazanılması, eski kişiliğe has özelliklerin aşılmasıdır. Eski ve yeni kişilik arasında bıçakla kesilmiş gibi kesin bir hat veya aşılması zor bir Çin duvarı yoktur. DİYALEKTİK BİR DEĞİŞİM VE YAŞANAN SÜREÇ SÖZ KONUSUDUR. Eski kişilik, kişilerin özgün özelliklerinin, iradelerinin veya daha başka nedenlerin sonucu olarak, yeni kişiliğe yönelimin söz konusu olduğu andan sonra da azalan oranda veya kalıntı düzeyinde de olsa var olmaya devam eder. Bundan dolayıdır ki yeni kişiliğe yönelimden eskiye dönüş, yani restorasyon her adımda fark edilse de o kadar çok zor değildir. Dahası, dikkat edilmez ise ve uygun-elverişli ortamı da bulunursa, kişinin kendisinin çok “doğal” bulduğu bir yaşam ve süreç içerisinde sessiz sedasız gerçekleşiverir. Burada söz konusu olan kişidir ve dolayısı ile bu süreçte, devrim sonrası bir toplumda aynı restorasyon süreci söz konusu olduğunda gözlenen-gözlenmesi beklenilen şu veya bu düzeye ulaşmış karşıt güçler arasındaki çatışma da söz konusu değildir.
Genellikle, kişideki bu restorasyon pek kavranamamaktadır. Sanılmaktadır ki kişi kendini nasıl tanımlarsa öyle olur. Yani kişilerin kendilerini "devrimci", "sosyalist", "komünist" vb... diye tanımlamalarıyla, gerçekten öyle olunduğu genel kabul görür. Bu anlayış, kesinlikle yadsınmalıdır. Bu bakış açısı, kesinlikle mahkum edilmelidir. Bu idealizmdir. Böyle bir bakış açısı, insanın kendi içinde eski ile yeni kişiliği arasında sürekli bir savaş sürdürdüğü ve sürdürmesi gerektiği gerçeğini göz ardı ettirir. İnsanın uyanıklığını yok eder. Olumsuz ve atılması gereken eski kişiliğe has özelliklerin varlığını ve kalıcılığını meşrulaştırır. Geriye dönüşün kapısını kapamak yerine, bilmeden sürekli açık tutar. Lenin "... insanın kendine, bir şeyim demesi başka, öyle olması daha başkadır." (5) ve " Biz bir kişiyi onun kendisi hakkında söylediğine ya da düşündüğüne göre değil, eylemlerine göre yargılarız." (6) diyor. Doğru bakış açısı budur.
Çift yönlü, yani insanların hem kendilerini hem de içinde yaşadıkları toplumsal koşulları değiştirmeye çalıştıkları ihtilalci pratik içinde bizler, yukarıda açmaya çalıştığımız gibi bu süreci yaşayan ve bu süreci yaşamasını istediğimiz emekçi sınıflardan insanları, çok çeşitli biçimlerdeki uygun devrimci örgütlenmelerde bir araya getirmeye çalışırız.
Bizler, doğru bir anlayış olarak devrimci sınıf mücadelesine katılan tüm insanları istihdam ederken, göz önünde bulunduracağımız tek şey "...GÖREVİN GEREKLERİ VE SEÇİLECEK KİŞİNİN, SEÇİLECEĞİ YERE UYGUNLUĞU OLMALIDIR." (7) (Aslen Y. Rosev'e ait olan bu sözlere Lenin de aynen katılmaktadır.) Her görev ve bu bu görevleri yerine getirecek her örgütlenme, bu görevleri yerine getirecek ve bu örgütlenmelerde yer alacak insan sorununu gündeme getirir. Bu ise, doğru bir istihdam politikasını gerektirir. Ancak bu, yukarıda, devrimci sınıf mücadelesine katılma isteminin söz konusu olduğu anda açtığımız ve yadsıdığımız anlamda, insanların mücadeleye katılım istem ve çabalarına ket vurma anlamında bir eleme değildir. İkisi, birbirinden çok farklı şeylerdir. İlki, insanı kazanmayı ve insanın kendisini aşmasını reddeder, birilerine bu konuda haksız bir tasarruf hakkını tanır. İkincisi, o insanı en uygun şekilde istihdam etmeyi ve bu anlamda o insana, kendisini geliştirebileceği ve en verimli olabileceği en uygun koşulları sunmayı ifade eder. İlki ne kadar olmaması gereken ise ikincisi de o kadar olması gerekendir.
Bu istihdam politikasını hayata geçirirken doğru bir bakış açısına sahip olmak, devrimci sınıf mücadelesinin gelişim seviyesinden ve devrimci hareketin örgütlenme düzeyinden kopuk düşünmemek ve olayı idealize etmemek kaydıyla, ince eleyip sık dokumak ve kılı kırk yarıcı olmak, o insanlar, devrimci sınıf mücadelesi ve devrimci örgütlenmeler açısından mutlaka gereklidir. Bu istihdam politikasının olması gereken biçimiyle hayata geçirilemediği yer ve zamanda, bu üçlü bu istihdam politikasından zarar görür.
Hiç şüphesiz insanlar bal kavanozu değildir ve çok basit bir yöntemle nasıl olduklarını anlayamayız. Öte yandan, bizler hiç şüphesiz bilgi ve deneyimlerimize bağlı olarak iyi birer insan sarrafıyızdır veya öyle olmalıyızdır. Çünkü bizler her an insanlarla iç içeyiz, tüm uğraşımız insana yönelik ve insanları ilgilendiriyor. Bizler genel olarak tüm devrimci örgütlenmelere, ama özel olarak kadro örgütlenmelerine ve devrimci sınıf mücadelesinde devrimci otoriteyi, iradeyi temsil eden ve emekçi halklarımızın devrimci özünü simgeleyen siyasi örgütlenmeye insan istihdam ederken çok dikkatli olmaya ve nesnel davranmaya çalışırız. Sübjektivizm, o insanlara, devrimci sınıf mücadelesine ve devrimci örgütlenmelere büyük zarar verir...
Bizler özü itibariyle, buraya kadar çok kısa ve bazı yönleriyle özetlediğimiz anlayış temelinde devrimci mücadeleyi yürütüp-yönlendirmeye ve hem örgütlenmeye hem de emekçi sınıfları örgütlemeye devam etmeliyiz...
Mehmet Erdal/Aydın
Adnan Bostancıoğlu/Türkiye Sorunları-2
a. g. y.
Biyografi-syf.95
Karl Marx/Feuerbach Üzerine tezler-
Lenin/Bir Adım İleri İki adım Geri-syf.265
Lenin/Materyalizm ve Ampirio Kritisizm/Cilt 2-syf.39
Lenin/Bir Adım İleri İki Adım Geri-syf.145 "
(Derginin yayın tarihi, Kasım 1988'dir)
03.08.2020/Datça/Mehmet Erdal
CEZAEVİ YAZILARI-15:
1980 ÖNCESİ GEÇMİŞİMİZE DAİR BAZI NOTLAR (1)
İzmir'de, 1976-1977 yılı kış aylarında ben, Selim Martin ve çok değil, bir-iki arkadaş daha Halil Rıfat Paşa Mahallesinde küçük bir evde toplanırdık; 1975 yılı 1 Kasım'ında ilk sayısını çıkardığımız Devrimci Gençlik Dergisi'nin bir dönem yazı işleri müdürlüğünü yapan ve o günlerde zorunlu olarak İzmir'de bulunan arkadaşımız Faruk Yüksel gelir ve bize klasikleri okutarak, bir nevi eğitim çalışması yaptırırdı.
O da bir yerde mi okumuştu ya da ona da birisi mi anlatmıştı ya da okuduklarından mı o sonuca varmıştı bilemiyorum; bu konuda bize bir şey söylememişti ya da söylemişti de belki ben unuttum, onu da bilemiyorum; her ne ise, olayın bu boyutu o kadar önemli değil, önemli olan şu; Faruk arkadaş, hangi kitabı okuturken ya da hangi konuyu anlatırken şimdi tam anımsayamıyorum, bir ara (bunu hiç unutamıyorum, çünkü bu anlattığı, o andan sonra belleğimden hiç çıkmadı ve bana hep yol gösterici oldu), bakın, dedi, bir konunun ya da bir olayın ele alınıp incelenmesinde ve sonuca varılmasında Lenin ile Stalin farklı yöntem izlerler. Stalin, örneğin, bir elmayı eline aldığında, diğer elindeki bıçak ile o elmayı derhal dörde böler ve önce bir parçaya bakar ve bu işe yaramaz, der, atar; sonra ikinci ve sonra da üçüncü parçaya aynı şeyi yapar ve kalır elde dördüncü parça; başlar onun yararlı olan ya da olmayan yönlerini tartışmaya. Leninizmin İlkeleri/Leninizmin Esasları kitabı, buna en iyi örnektir. Stalin, o kitabında her şeyin doğrusu bu, bu, bu... der ve bize, gereksinim duyduğumuzda, hap gibi onları alıp yutmak, kalır. Lenin ise, yine örneğin, aynı elmayı eline alır ve diğer elindeki bıçak ile elmanın kabuklarını bir güzel soymaya başlar; onu yaparken, elmanın çürük çarık, ezilmiş vb. bir yeri var mı görür, inceler. Sonra, geride kalanı tartışmaya başlar. Ne Yapmalı? ya da Nasıl Yapmalı?, hangi adla biliyorsanız, işte o, buna iyi bir örnektir.
Haliyle Stalin, işe yaramaz diyerek attığı üç parça içinde (gerçekte işe yarayacak olan) gideni önemsemez ve kalan tek parçanın içindekini yeterli görür. Lenin ise hiç bir şeyi şıp diye kesip atmaz ve elmayı, en ince ayrıntısına kadar inceler...
***
Bana, ne zaman “Çok uzun yazıyorsun, kimse uzun yazı okumuyor...” dediklerinde Faruk Yüksel'in bu anlatımı aklıma gelir.
Hiç şüphesiz sloganlar ile ya da sloganvari cümleler ile içinde yaşadığımız yaşama dair çok karmaşık sorunlara yeterli yanıtlar bulamayız; bulduğumuzu sandıklarımız da beklenen yanıtlar olmaz. Keşke daha kısa ve daha özlü bir anlatım biçimine sahip olabilse idim; bunu çok isterdim. Yapılan bütün eleştirileri dikkate alıyorum ama benim yoğurt yeme biçimim de budur.
Referans kaynağım ise, okuyorsunuz, Marksizm-Leninizm'dir! Öyle de olmaya devam edecek.
1. SAYI ÜZERİNE GÖRÜŞLER
Bundan önceki mektubumuzda (*), bu mektubumuzda, dergide çıkan yazılarla ilgili görüşlerimizi yazacağımızı ifade etmiştik. Bunun devamını getirmeyi düşünüyoruz.
- - "...Konuyla ilgili olarak şunu da belirtebiliriz ki, daha sonraki dönemlerde hiç bir gençlik hareketi DEV-GENÇ bünyesinde yer alan genişlikte ve farklı eğilimlerde insanı bir araya getirmeyi başaramadı." (D.Arkadaş, s.1) (a.b.ç) Burada kastedilenin Dev-Genç'in örgütsel yapısı olduğu ve bu örgütsel yapı içerisinde bir araya gelmenin anlatılmak istendiği açıktır. Bu nokta üzerinde durulması ve bu noktanın daha ayrıntılı açılması gerektiğine inanıyoruz. Bizce, bu nokta bugün pek çok sol yayın organınca Dev-Genç'in yeniden keşfedilmesinin nedenidir. Çünkü gündemdeki en önemli sorunlardan biri BİRLİK'tir. Yani bugün, 70-80 arasında her düzeyde sağlanamayan kalıcı birlikteliğin sağlanmaya çalışılması çabaları ve arayışları söz konusudur. İşte böyle bir çaba ve arayış içerisindeki Türkiye sol hareketinde, bazıları geçmişte 70 öncesi Dev-Genç örgütlenmesinde gençlik düzeyinde bu birlikteliğin sağlandığını görüyorlar. Bunun nedenlerini araştırıyorlar. Dev-Genç'te sağlanan bu birlikteliğin, 70 sonrası sağlanamamasının nedenlerini araştırmaya ve bulmaya çalışıyorlar.
Nitekim, Mayıs gibi bazı yayın organları sağ ekonomist bir bakış açısıyla, 70 sonrası gençlik örgütlenmelerinde yoğun bir biçimde önerilen ve savunulan anti-emperyalist, anti-faşist, anti-şovenist olma ilkelerinin ideolojik görüş ayrılıkları nedeniyle farklı yorumlandığını, bu farklı yorumlamanın bir araya gelmeyi ve kalıcı birliktelikler oluşturmayı engellediğini ve dolayısıyla yeni gençlik örgütlenmelerinde bu ilkelere gerek olmadığını ifade ediyorlar. (Keza aynı konuda benzer bir yazıya, bundan uzunca bir süre önce Cemal Polat imzasıyla-ki kendisinin halen öğrenci olduğunu ve bir öğrenci derneğinde yönetici olarak çalıştığını gazetelerden öğreniyoruz- Yeni Gündem Dergisinde de rastladık.) Yarın Dergisinde bu sağ ekonomist bakış açısı, farklı biçimlerde uç noktaya varıyor.
Bizce, 70 öncesi Dev-Genç örgütlenmesinde bu birlikteliğin böylesine sağlanmasının nedenleri iyi tespit edilmelidir. Dergide, bu konunun açılımına yönelik somut bir şeye rastlayamadık. Dev-Genç'in örgütsel yapısının ve örgüt içi demokrasi anlayışının bunda rolü var mıdır? 70 öncesi, hiç şüphesiz dünya solunun yansımasının da bir sonucu olarak ortaya çıkan bölünmüşlük durumunun boyutunun ve o aşamada sol grupların birbirine bakışının rolü nedir? vb.
Bizce, 70 öncesi 70-80 arası olduğu kadar bazı sol grupların birbirlerini “sosyal faşist”, “Maocu Bozkurt” ilan etmeleri ve aralarındaki çelişkiyi karşı-devrimle aralarındaki çelişkiye eş, hatta daha önemli bir çelişki olarak görmeleri durumu yoktu. 70-80 arası, bu anlamda tam bir kör dövüşü yaşandı. 70 sonrası, sol hareket olağanüstü bir bölünme sürecine girdi ve bu süreçte sol gruplar, öncelikle aralarındaki ayrım noktalarını ortaya koymaya çalıştılar. Bu, sizin de belirttiğiniz üzere "fraksiyoner eğilimlerin son derece güçlü olması" demekti.
Bugün bu gruplardan köşe taşı olanlar, yine hiç şüphesiz dünya sol hareketindeki gelişmelerden uzak düşünülmemek kaydıyla, birbirlerini adeta “kardeş” ilan ediyorlar. Yeni bir flört dönemi yaşıyorlar. (Allah devamını göstersin.) (**) Bunun, gençliğin kalıcı örgütsel ve eylem birliğinin yaratılması çalışmaları üzerindeki muhtemel etkileri irdelenmelidir. Bizce bu, yeni ve üzerinde durulması gereken bir durumdur.
-- "...Önceleri DEV-GENÇ yönetimini hedef alan gerici-faşist saldırılar giderek kitlesel boyutlara varan bir eğilim içine girdi... DEV-GENÇ'in gerici-faşist saldırılar karşısındaki tutumu, 70'li yıllarda yaygınlaşacak olan anti-faşist direnişin, sol içi yeni bir geleneğin ilk adımları oldu." (sy.1) 60'lı yılların sonu ve 70'li yılların ilk başlarında, o iki üç yıllık sürede üniversite ve yüksek okul gençliğine karşı ilk saldırılarını gündeme getiren ve saldırılarını kitlesel boyut kazandırarak yaygınlaştıran bu gerici-faşist hareketin, 70-80 yılları arasında "çok çetin geçen bir 10 yıla" damgasını vuracak faşist saldırıların ve katliamların İLK PROVALARI'nı yaptığını söyleyebiliriz. Yani yalnızca Dev-Genç, sol için yeni bir geleneğin ilk adımlarını atmış olmuyor, aynı zamanda gerici-faşist güçler de daha sonraki süreç için, hazırlıktan harekete geçme geçiş evresini yaşıyorlardı. Böylesi evrelerde, güçlerin karşılıklı olarak hazırlıklarını olması gerektiği biçimde ne ölçüde yaptıkları önemlidir. Ağırlıkla, 12 Mart döneminde yaşanan yenilgiden dolayı devrimcilerin ve gençliğin 12 Mart sonrası on yıl sürecek bu sürece dezavantajlı girdiğini söyleyebiliriz. Şimdi de görülebildiği kadarıyla uzun yıllar sürecek olan yeni bir sürece ama bu kez resmi faşist güçlere kıyasla, yine dezavantajlı girildi. Hatta durum, 12 Eylül yenilgisinin büyüklüğünden ve yenilgi ile yol açılan olumsuz gelişmelerden dolayı, daha da kötüdür. Bunun bilincinde olmak gerekiyor.
-- "Türkiye 1970'li yıllara girerken, DEV-GENÇ hareketi var olan siyasal- sosyal konjonktürün de etkisiyle alışıla gelmiş gençlik hareketi olmaktan öte bir niteliğe ulaştı... Devrimci bir sınıf partisinin olmadığı bu dönemde, DEV-GENÇ'in faaliyet alanı gençlik kesiminin dışına taştı ve toplumun emekçi sınıflarıyla yakın bir ilişki ve dayanışma içine girdi. Türkiye'nin neresinde bir grev, bir toprak işgali, bir miting varsa DEV-GENÇ'liler eylemin ön saflarında idi." (sy.1) (a.b.ç.) Bu noktanın, 70 sonrası gençlik hareketi ile bugünden yarına yükselecek gençlik hareketinden ne beklendiği konusu ile kıyaslanarak açılması gerektiğine inanıyoruz. T. Sorunları dizisi 1988 yıllığındaki Adnan Bostancıoğlu imzası ile yayınlanan yazıda bu konuya ilişkin getirilen yaklaşıma katılıyoruz.
-- "...Türkiye'de sol hareketin gelmiş olduğu bugünkü yerden 1970 devrimci hareketine bakıldığında, bu hareketin, ideolojik, politik ve örgütsel olarak yeterli olgunluğa erişmediğini söylemek mümkünse de, söz konusu hareketin gerçek önemi, kendinden önceki dönemlerde egemen olan anlayıştan köklü farklılığı ve Türkiye'de sosyalist düşünce önüne açtığı yeni perspektiftir." (sy.1) (a.b.ç.) Bu noktanın açılması gerektiğine inanıyoruz. Bu bölüm, adeta 70 devrimci hareketinin küçümsenmesi olarak yorumlanabiliyor. Bizce, 70 devrimci hareketine yazdığınız ve altını çizdiğimiz noktadan bakıldığında, yazdıklarınız doğrudur ve size katılıyoruz. Aksini iddia etmek, gelişmeyi reddetmektir ama sizin de bildiğiniz üzere, 70 yenilgisi hemen ardından genelde bu konuyu böyle irdeleyebilmek zordu. Bu geçmişi küçümsemek ve hatta reddetmekle eş tutulurdu. Yine de devrimci hareket, konuya böyle ve sağlıklı bakabiliyordu. Ör: Bazıları, M. Çayan'ın Kesintisiz Devrim 1, 2 ve 3 adlı yazısına çok farklı bir gözle bakarken, biz aynı yazıyı Türkiye devrimi üzerine ilk ciddi ve yol gösterici teorik bir çalışma olarak değerlendiriyorduk... Nasıl ki, 70 sonrası bazı "sol"larca, "Her şey Kesintisizlerde var. Koşullarda çok büyük bir değişme yok. Yeni şeyler yazıp çizmeye gerek yok." yollu bir mantık savunulup durulmuşsa, benzer bir anlayışın yakın geçmiş olan 80 öncesi için de geliştirilmesi mümkündür. Uzak yakın geçmiş diyebileceğimiz 70 dönemi devrimci hareketi üzerinde devrimci hareketin boy vermiş olması, devrimci hareketin bakış açısının bilinmesi, insanları daha soğuk kanlı davranmaya itebilir iken; 80 öncesi devrimci hareketi üzerinde yeni ve güçlü bir devrimci hareketin yaratılamamış olması nedeniyle, oldukça duygusal olunabiliyor. Düne sahip çıkma anlamında bu olumlu iken, düne takılıp kalma olayına dönüştüğü ölçüde tehlikeli olacaktır. Yaşam, devam ediyor. Devrimci mücadele, yeni koşullarda devam ediyor-devam edecek. Haliyle, gerek 70, gerek 80 öncesi dönemdeki devrimci hareketlerin daha sonraki koşullarda olup bitecekleri görmeleri ve buna uygun önermelerde bulunmaları mümkün değildi. Bu, o koşullarda devrimci mücadeleyi yürütüp-yönlendirecek devrimcilerin görevidir. Devrimciler, bu görevlerini yerine getirdikleri ölçüde, dünü her yönüyle geliştirirler, eksiklikleri görüp giderirler, zaaflı yönlerden kurtulurlar, yani aşarlar. Bunun aksi düşünülemez. İnsanlar, hep dünde yaşayamazlar. Kendilerini küçük görme psikolojisinden kurtulup, kendilerine özgüven duymaları gerekir. Her şey, insanların iradesine, bilincine ve içinde bulundukları koşullara uygun yürütecekleri devrimci mücadeledeki inatçı çabalarına bağlıdır... (Devam edecek)
Aydın/9.3.1988 (Yazının yazılışı)
21.4.1988/Aydın (Yazının dergiye yollandığı tarih)
Haziran 1988 (Derginin yayın tarihi)
10.08.2020/Datça/Mehmet Erdal
(*) Dergi çıktıktan ve birinci sayı elimize ulaştıktan sonra, derginin içeriğine ve biçimine dair düşündüklerimizi yazıya döküp bir biçimde yollamıştık. Elbette, belleğimizde bizim Devrimci Yolumuz vardı ve biz ona benzer bir dergi özlüyor/öneriyorduk.
(**) Görüldüğü üzere, tam 32 yıl önce (1988) Aydın E Tipi Kapalı Cezaevinde yazılan bu yazıda, bazı yazılı verilerden ve (1985 yılında iktidara gelen Gorbaçov ile başlayan ve 1991 yılında Sovyetler Birliğinin dağılması ile son bulacak olan Glasnost ve Perestroyka sürecinde yaşanılanların dünyada ve ülkemizde yol açtığı) gelişmelerden yola çıkılarak , "Bugün bu gruplardan köşe taşı olanlar, yine hiç şüphesiz dünya sol hareketindeki gelişmelerden uzak düşünülmemek kaydıyla, birbirlerini adeta 'kardeş' ilan ediyorlar. Yeni bir flört dönemi yaşıyorlar. (Allah devamını göstersin.)" (a.b.ç.) denilerek, geleceğe dair, bir nevi öngörüde bulunulmuş.
O güne kadar Sovyetler Birliği'nde, Çin'de ya da Arnavutluk'ta yaşananlar ekseninde kendi yönlerini belirlemeye çalışan ve bunun doğal sonucu olarak birbirlerini karşı-devrimci olarak gören, dahası yok etmeye çalışan; bugün ise, 32 yıl önce yapılan bu öngörüye uygun bir biçimde yeni bir konumlanma içerisine girerek bir araya gelenlerin, bugün geldikleri konum nedeniyle, reddi miras da bulunmasalar bile en azından çok köklü ve çok kapsamlı bir özeleştiri yapmaları akla en yatkın olandı ama maalesef, yaşanarak tanık olunduğu üzere bu arkadaşlar hem dünlerinin hem de bugünlerinin, yani kendilerinin her daim sol, sosyalist, devrimci, demokrat, yurtsever vb. (her nasıl tanımlıyorlar ise öyle) olduklarını söylemeye devam ettiler; dahası, dün karşı-devrimci olarak gördüklerinin bugün sol, sosyalist, devrimci, demokrat, yurtsever vb. olarak gördüklerini de ilan ettiler. Eyvallah!.. Buna karşın, hem dün hem de bugün kendilerinden farklı olarak konumlanan ve bulundukları konumu her dönem eleştiren bizlere yönelik yaklaşımları dün olduğu gibi bugün de aynı biçimde oldu; tu kaka!..
Gerçekte, bu arkadaşlar bizim varlığımızı ve konumumuzu (başka konumlanmalar içinde olan başka bazıları gibi) kendi varlıklarının ve bulundukları konumun sorgulanır hale gelmesine yol açacak bir tehdit olarak algılıyorlar; bu nedenle bizden istenen, ya onların konumunu meşrulaştıracak bir biçimde onlarla bir ve ortak bir konumlanma içerisine girmemiz ya da (sosyal medyada, sinirlere hakim olunamayıp, açıkça “Bir yok olup gitmediniz!” diye yazarak bilinçaltındakinin gayrı iradi itiraf edilmesinde olduğu gibi) yok olup gitmemizdir...
Ne diyelim!..
Yalnızca, “Üzgünüz, elimizden gelen budur; her iki şık konusunda da yapabileceğimiz bir şey yoktur”, diyebiliriz.
Geçmişleri nedeniyle tarih önünde utanç duymaları gerekenlerin bu utancı duyup duymadıklarını ve bu utanç ile yaşamaya devam edip etmediklerini bilemeyiz; ama sol içindeki hiç bir kesime, karşı-devrimcilere yöneltilen sıfatlamalara eş herhangi bir sıfatlamada bulunmayan bir siyasi hareketten gelen birisi olarak, bizim bu özelliğimizin yüz akı yönlerimizden birisi olduğunu düşünüyorum. Tarih, bizi haklı çıkardı.
CEZAEVİ YAZILARI-16:
1980 ÖNCESİ GEÇMİŞİMİZ ÜZERİNE BAZI NOTLAR (2)
Ali Alfatlı'nın Tarihle Söyleşiler-1'de (*) sözünü ettiği eğitim çalışmasının sonrasında, 1976-1977 kışında İzmir'de Devrimci Gençlik Dergisi'ni savunanlar olarak (Günlük yaşamımızda, kendimizi DEV-GENÇ'liler olarak tanımlıyor ve adlandırıyorduk) mahalle çalışmalarını başlatmıştık.
Bu kapsamda Narlıdere, Balçova, Hatay, Yeşilyurt, Eşrefpaşa, Karabağlar, Buca, Şirinyer, Gültepe, Altındağ, Ballıkuyu, Yeşildere, Yapıcıoğlu... bölgelerinde (Orta öğretim, lise, üniversite öğrencisi ya da çalışan konumundaki arkadaşlar ile) bir biçimde var olan ilişkilerimiz üzerinden mahalle çalışmalarına dergi satmak, sohbet etmek, afiş asmak, bildiri dağıtmak, kahve toplantıları ve yazılama yapmak, vb. biçiminde, her mahallede tıpkı basım aynı olmayan ilk adımı atıyorduk.
Süreç içerisinde, bu ilk adımı, bu ilk adımın ortaya çıkardığı sonuçlar çerçevesinde ikinci, üçüncü....ve daha sonraki adımlar takip ediyordu.
Bu mahallelerin bir kısmında, örn: Balçova'da, Karabağlar'da, Gültepe'de, Altındağ'da..., tamamen o mahalleli ya da o mahallede oturan arkadaşların kurucu olduğu dernekler kuruyorduk; bu dernekler, bir anlamda, mahalle örgütlenmelerimiz idi ve biz bu örgütlenmeler üzerinden hem örgütlenme hem de mahalle çalışmaları yürütüyorduk.
Dernek kuramadığımız yerlerde ise bir nevi mahalle komitesi, mahalle sorumlusu olarak adlandırılan ilişkiler üzerinden benzeri çalışmalar yürütüyor idik; elbette, bu mahallelerdeki benzeri çalışmalar, biraz daha sıkıntılı yürütülüyor idi.
Mahallelerde kurulan derneklerin çalışmaları, tamamen o mahallenin koşullarına, sorunlarına ve hiç şüphesiz çalışmaları yürüten arkadaşların kişisel yeteneklerine, becerilerine, toplumsal konumlarına vb. göre şekilleniyordu. Örn: Balçova'da eğitim çalışmaları ve dergi satışları ön planda iken, Karabağlar'da aktif anti-faşist mücadele, Gültepe'de okuma-yazma kursları, Altındağ'da fabrika işçilerine yönelik çalışmalar, mahalle yakınındaki taş ocağının ve Çimentaş'ın tozuna karşı mücadele... ön planda idi. Keza dernekleşemediğimiz Yeşildere'de heyelan, Hatay'da özellikle Nokta durağı civarındaki faşist işgali kırma, Narlıdere'de ve Karabağlar/Yeni Çamlık'ta gecekondu halkına yönelik çalışmalar vb... yürütülüyordu.
Öte yandan, 1976 yılı ikinci yarısı ile 1978 yılı sonları arsında aktif olarak görev yaptığım İzmir'de kurulan İDOD (İzmir Demokratik Orta Öğrenimliler Derneği), EGE DEV-GENÇ, DEV-İŞ'in (Devrimci İşçi Derneği) örgütlenmeleri süreci içerisinde bir biçimde yer aldım ya da birinci dereceden bilgi sahibi oldum.
Keza, 1975 yılı sonlarında İzmir'e ilk geldiğimde bir biçimde gidip geldiğim ANT-YÖD (Antalya Yüksek Öğrenim Derneği), DK'lılar (Devrimci Kurtuluşçular) ile kurmaya çalıştığımız DİYÖD (Devrimci İzmir Yüksek Öğrenim Derneği), 1975-1976 yıllarında farklı toplantılarına katıldığım İZOD (İzmir Orta Öğrenimliler Derneği), okuduğum fakültenin (İTBF-İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi) öğrenci derneği olup içinde yer aldığım İTBF-DER, 1972 yılı Gökçeada Öğretmen Okulu mezunu olmam nedeniyle üye olabildiğim Karşıyaka TÖB-DER... deneyimlerim var.
Aynı dönemde İzmir'de farklı dernek (TÜS-DER, GSB/Genç Sosyalistler Birliği, HALK-DER) ve sendikalarda (MADEN-İŞ, LASTİK-İŞ) şu veya bu biçimde tanık olduğum gelişmeler ile 1979 yılı ikinci yarısı geçiş yaptığım Denizli'de, artı 1980 yılı başı gönderildiğim Uşak/Ulubey kırsalında yaşadıklarım da var.
1981 yılı Nisan ayı sonu ile 1982 yılı Mart ayı arasında kaldığım Denizli Kapalı Cezaevi ile 1982 yılı Mart ayında gönderildiğimiz Buca Bölge Kapalı Cezaevinde cezaevi içi eğitim çalışmalarında kullanılan yazılardan birisi olan "Örgütlenme Sorunu"nda ve keza 1988 yılında Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevi'nde iken yayınlanan yazının okuyacağınız bölümünde, bütün bu deneyimlerimin ve tanıklıklarımın bende oluşturduğu düşünceleri yazdım ve savundum; hala da savunmaya devam ediyorum.
Kanım odur ki bu bölümde tartışılmaya çalışılan konuda, o günlerde olduğu gibi o günlerden bugünlere kadar yaşayarak tanık olunanlardan da hiç şüphesiz herkes eşit oranda sorumlu tutulamaz, ama bugün kimse, evet istisnasız hiç bir kimse, çevre, grup, parti vb. çıkıp, kendisinin/kendilerinin kar gibi beyaz ve masum olduğunu; bu tartışılan konu çerçevesindeki günahlardan sorumlu tutulamayacağını da iddia etmemelidir.
Doğruya doğru!
1. SAYI ÜZERİNE GÖRÜŞLER (2)
--80 öncesi genelde pek çok Demokratik Kitle Örgütleri için söylenebilecek olan, ama sizin doğrudan tartıştığınız konuyla ilgili olduğu için yalnızca öğrenci gençliğin geçmiş dönemdeki Demokratik Kitle Örgütleri için söylediğiniz, bu örgütlerde olması gereken anlayışın bu örgütlerde egemen anlayış haline getirilip tam anlamıyla hayata geçirilemediğine ilişkin tespitinize ve bunun nedenleri üzerine yazdıklarınıza katılıyoruz. Ancak burada, merkezi siyasi görüş anlamında bir eksiklikten değil, merkezi siyasi görüş anlamında var olan (en azından devrimci hareket için) ama tüm saflara egemen kılınamayan, egemen kılınması doğrultusunda yeterli çabanın sarf edilemediği ve yeterli bir denetimin yapılamadığı, dolayısıyla uygulamada olması gerekenden bir miktar uzak bir görünümün çıktığı bir durumdan bahsetmek gerekiyor. Söz konusu pratiğin içinden gelen insanlar, nesnel olabildikleri ölçüde bu pratiği tüm ayrıntılarıyla en iyi şekilde değerlendirebileceklerdir. Yazdığınız gibi, bu durumun ortaya çıkmasında öncelikle nesnel koşulların çok büyük bir payı vardır. Biz, bunu doğal ve bir ölçüye kadar kaçınılmaz olarak görüyoruz ama dediğiniz gibi bu her şeyi açıklamaya veya mevcut durumu mazur göstermeye yetmiyor. Nesnel koşulların ötesinde, öznel bazı nedenlerin de olması gerekiyor, ki vardır. Bu konudaki tespitlerinize, üçüncü sayıda Erzincan'dan eleştiri yönelten arkadaşlara verdiğiniz yanıta katılıyoruz. Saflarda, pek çok insanımızda, doğrudan demokrasinin ne olduğu ve teoride ve pratikte nasıl ele alınması ve nasıl hayata geçirilmesi (gerektiği) konusunda küçümsenmeyecek bir bilgi noksanlığının hala var olmaya devam ettiğini söylersek, hem yanlış söylememiş hem de soruna bir açıklık getirmiş oluruz. Önerilen komitelerin bu yönünün pek önemsenmediği, dünkü anti-faşist mücadele içerisinde doğal olarak daha çok savunma yönünün ele alındığı dahi söylenebilir.
Aslında, bugünkü pratiğe ışık tutması amacıyla ve bu anlamda, tüm Demokratik Kitle Örgütleriyle birlikte öğrenci demokratik kitle örgütleri de bu örgütlerin vazgeçilmez temel özellikleri olan "demokratiklik" ve "kitlevi" özellikleri açısından irdelenmelidir.
Bu örgütlerin "kitlevi" özelliği açısından nasıl ele alınması ve nasıl olması gerektiği konusunda, aynı yazının daha ileriki bölümlerinde yazdığınız şu tespitlere katılıyoruz: "Akademik-Demokratik mücadelenin ihmal edilemez koşulu kitleselliktir. Bu gerçeği görmezden geleni de kitleler görmezden gelirler. Dar grupçu hesapların kimseye bir yarar sağlayamayacağını hayat herkese gösterecektir." Geçmiş pratik, ders almasını bilene göstermiş de olması gerekiyor. Derginin çeşitli sayılarındaki çeşitli yazılarda bu konunun önemi üzerine yazdıklarınıza (Ör: 2. sayının baş yazısında bu konuda yazdıklarınıza) katılıyoruz.
Hem farklı sol anlayışlara karşı takınılan tavır ve onlarla bir arada yaşama, birlikte örgütlü mücadele edebilme, hem de ilgili kitleyi karar alma sürecine katabilme, kitleyi edilgen ve seyirci olma konumundan kurtarabilme açısından, yani bu örgütlerde var olması zorunlu doğrudan demokrasi anlayışı açısından bu "demokratiklik" özelliği irdelenmelidir.
Demokratik Kitle Örgütleri üzerine söylenebilecek ve söylenmesi zorunlu pek çok şeyin olduğuna inanıyoruz. Bu örgütlerde yönetime gelmenin değil kitleyi kazanmanın amaç olduğu ve bunun doğal sonucunun yönetime gelme olacağı; bu örgütlerin yalnızca legal örgütler olarak görülüp bu örgütlere yalnızca legal olanaklardan yararlanmak açısından yaklaşılmasının yanlış olduğu; bu örgütlerin yalnızca volan kayışlarından biri olarak görülmesinin değil, ekonomik-demokratik mücadelenin özgün araçları olarak görülmesinin doğru olduğu; bu örgütlerin, Türkiye'de sol hareketin cephesel birliğinin sağlanmasında ve somutlanmasında çok önemli, hatta temel öneme sahip taban örgütlerinden biri olduğu; bu örgütlerin, kitlelerin daha üst düzeydeki mücadelelere kanalize edilmesinde ve daha üst düzeydeki örgütlenmelerde örgütlenebilmesinde çok önemli bir yerinin olduğunun bilinmesi vb...
-- "Ayrıca demokratik öğrenci örgütleri arasında (hayatın dayattığı kimi kendiliğindenci süreçler dışında) ortak program ve eylem platformlarının oluşturulması mümkün olmadı." (sy.1) İstenenin ve olması gerekenin, aynı demokratik örgütlenme içinde birlik olduğu açıktır. Ancak 70-80 arası süreçte öğrenci örgütlerinde (bir tane kurulması zorunlu öğrenci dernekleri dışında), bu konuda olumsuz bir görünümün genel bir olgu olduğu biliniyor. Mektubun başında biraz değinmeye çalıştığımız üzere, bunun nedenleri konusunda daha ayrıntılı düşünmek gerekir. Ör: Demokratik gençlik örgütlerinde birlik olabilmenin ille de siyasi hareketler düzeyinde birliğin sağlanmasına bağlı olduğu söylenemezse de siyasi hareketler düzeyinde birliğin sağlanamamasının, hatta bu doğrultuda umut veren ciddi ve kalıcı adımların atılamamasının, dahası tam aksi doğrultuda, yani ayrım noktalarının iyice anlaşılması için ayrımın körüklenmesinin ve bu doğrultuda ısrarla bazılarınca sekter bir anlayışın savunulmasının ve saflarda egemen kılınmaya çalışılmasının, pek çok siyasi grubun öğrenci gençliğin dışına taşıp kitleselleşemediği bir durumda öğrenci gençliğin demokratik örgütlerde birliğinin sağlanması üzerinde nasıl yıkıcı bir etki yarattığı üzerine parmak basılabilir. Farklı demokratik gençlik örgütlenmesi anlayışlarının birlik üzerindeki olumsuz etkileri üzerinde durulabilir. Bugün asıl olarak gençliğin aynı demokratik örgütler içerisinde bir araya gelmesi ve birlikte örgütlü mücadele yürütmesi savunulmakla birlikte, farklı örgütlenmelere gidilmesi halinde bu farklı demokratik örgütler arasında çeşitli düzeylerde ama giderek kalıcı bir birlikteliği hedefleyen eylem birlikleri hayata geçirilebilmelidir. Bu konuda, mücadelenin çıkarları düşünülerek mümkün olduğunca esnek olunması ve ayrıca doğru olanın mücadele içerisinde birlikteliğin sağlanması olmakla birlikte, bunun birlik konusunda oturup tartışılmayacağı ve bunun yararı olmayacağı anlamına gelmediğini ifade edelim. Aksi halde, mücadele içinde birlik anlayışı, sıkça görüldüğü üzere kendiliğindenciliği doğurabilir ve bu duruma düşüldüğü andan itibaren de birlik falan sağlanamaz.
Türkiye sol hareketi(nin) yaşanan bunca deneyimden sonra birlik sorununu iradi bir istem ve çaba düzeyinde ele alması gerektiği açıktır. “
(Devam edecek)
AYDIN/9-3-1988 (Yazılış tarihi), 21.4.1988-AYDIN ( Dergiye gönderiliş tarihi), Haziran 1988 (Derginin yayınlanış tarihi)
17.08.2020/Datça/Mehmet Erdal
(*) Ali Alfatlı, bu söyleşisinde o yaz İnciraltı Yurtlarının tam orta yerinde bulunan kafeteryanın üst katında yapılan ve takriben 1,5 ay kadar her gün süren eğitim çalışmasına kırk elli civarında kişinin katıldığını söyler; benim belleğim (ki aynı çalışmaya katılan bir arkadaşıma da sordum, o da beni doğruladı) bu çalışmaya on civarında bir katılım olduğunu, bir ara on iki kişiye ulaşıldığını ama on üç olunamadığını, çalışmayı ancak dokuz kişinin tam anlamıyla tamamlayabildiğini söylüyor. (Bknz:Tarihle Söyleşiler-1/syf. 51-52.) Keza Sevda, o çalışmaya katılmamıştı.
CEZAEVİ YAZILARI-17:
1980 ÖNCESİ GEÇMİŞİMİZ ÜZERİNE BAZI NOTLAR (3)
Mehmet Kök, (anımsadığı kadarıyla) anılarında da (1) söz eder; Gökçeada (İmroz) Öğretmen Okulunda okurken (birinci sınıfta olmasa da ikinci ve üçüncü sınıflarda) solcu/komünist olarak gösterilen öğrencilerden birisi idim. Gerçekte, Öğretmen Okulunu bitirip Diyarbakır ili Çermik ilçesi Gürüz köyüne 17 yaşında (2) öğretmen olarak tayinim çıktığında dahi kendimi hem Kemalist (3), hem Ecevit sempatizanı (4), hem de (6 Mayıs 1972'de asılan Deniz Gezmiş ve arkadaşları ile 31 Mart 1972'de Kızıldere'de katledilen Mahir Çayan ve arkadaşlarına, kısacası, o günkü algılamam çerçevesinde) DEV-GENÇ'e duygusal olarak yakınlık duyan birisi olarak görüyor idim.
1972-1973 kışı Gürüz köyünde öğretmenlik yaparken ve dahası girdiğim sınav sonucu kazandığım Diyarbakır Eğitim Enstitüsü Sosyal Bilgiler bölümünde (1973-1974 kışında) öğrenci iken de bu duruşumu koruduğumu anımsıyorum.
Eğitim Enstitüsünde okurken girdiğim yeni bir sınavda kazandığım Atatürk Üniversitesi İşletme Fakültesi'nde öğrenim görürken (1974-1975 kışında), EYÖD'e (Erzurum Yüksek Öğrenim Derneği) gidip gelmeye başlamıştım, Ahmet Özdil (namı diğer, bizim Paspal Ahmet) (5) ve önceleri üniversite kampüsü içindeki yurtlarda, sonraları ise Dadaş sinemasının karşısından başlayıp yokuş aşağı uzanıp giden Mumcu Caddesi'nin bitiminden sola dönüldüğünde, biraz ileride bulunan Otel Aras'ta birlikte kaldığımız bazı arkadaşlar ile birlikte.
O kış, okul-CHP Lokali- bazı arkadaş evleri, örn: Güney Apartmanı ve Otel Aras arasında dolaşarak zaman geçirmiş ve ayakta kalmaya çalışmıştık. Üniversitede ve Erzurum merkezde (hem Alpagut olayı adlı tiyatro gösteriminin yapılmaya çalışıldığı hem de Ecevit'in Aşkale'yi ziyaret ettiği vb... günlerde tanık olunduğu üzere) faşist saldırılar söz konusu idi.
Bu kış da benim siyasi tercihimde çok belirgin herhangi bir değişiklik yoktu ama kendimi artık anti-faşist bir devrimci olarak tanımlamaya başlamıştım.
1975 yılı Yaz aylarında Ahmet, ben ve bir arkadaş daha (ki toplamda yedi kişilik bir grup olarak, aklımda kalmış) yatay geçiş hakkımızı kullanarak, Ege Üniversitesi İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi'ne nakil olmuştuk; ben, çalışmak zorunda olduğum için gece bölümüne kayıt yaptırmıştım. (6)
***
Sol içi siyasi tercihimin Devrimci Gençlik Dergisinden yana olması, İzmir'e yatay geçiş yaptıktan sonraki bir gelişmedir. Hiç şüphesiz, bu tercihimin böyle olmasında okula ilk adım attığım gün bir vesile ile tanıştığım arkadaşların "Cepheci" ve bunların önemli bir kısmının da bilahare bu dergiyi savunanlardan olmalarının payı vardır; ancak, bugünden geriye baktığımda, o gün o arkadaşlar ile değil de başka arkadaşlar ile tanışsa idim belki de başka bir çevre içerisinde olurdum, diyemiyorum.
***
Gökçeada Öğretmen Okulunda okurken, Sovyetler Birliği üzerinden solculuğa ve devrimciliğe kötü söz edildiğinde, o günlerdeki bilgilerim çerçevesinde, tamam Sovyetler Birliğinde, özellikle Stalin döneminde, bugün savunamadığım olaylar yaşanmış, örn: Kırım'da Türkler yerlerinden yurtlarından edilmiş, yine yakın zaman önce 1968'de Çekoslovakya'ya müdahale edilmiş... ama Sovyetler Birliği işte Kurtuluş Savaşında Mustafa Kemal'e yardım etmiş, işte Vietnam'da ABD Emperyalizmine karşı savaşanlara yardım ediyor vb... diyerek de savunma yapabiliyordum.
İzmir'e yatay geçiş yaptığımız ilk öğretim yılında astsubay olan eniştemin evine gelip gittiğimde, eniştemlerin evinin tam karşısında emekli bir öğretmen oturur idi ve o öğretmenin oğlu (İ.M.), Buca'da orta okulda okuduğum yıllarda öğrenci arkadaşımdı ve şimdi GSB'li (Genç Sosyalistler/Sosyal devrimciler Birliği) idi. İ.M. ile yaptığımız tartışmalarda, o Sovyetler Birliği'ne toz kondurmaz iken, ben 1968 Çekoslovakya'ya müdahale olaylarını bu kez ona karşı gündeme getiriyordum (7).
Öte yandan, o öğretim yılında Ege Üniversitesi'nde, haliyle hem İnciraltı hem de Bornova Öğrenci Yurtlarında Halkın Kurtuluşu grubundan öğrencilerin mutlak üstünlüğü söz konusu idi. Bu arkadaşların Sovyetler Birliği'ne “Sosyal Emperyalist” demeleri, o günlerde benim içime sinmeyen ve bana çok itici gelen sözlerden birisi idi.
Böylece, ben 1975 yılı Sonbaharında, daha ilk adımda, (açıkça söylemem gerekiyor) öyle her şeyi çok iyi bildiğimden falan değil, büyük ölçüde içimden gelen sese uyarak, neleri savunamayacağımı kabaca da olsa belirlemiştim; bana göre, Sovyetler Birliği pirüpak değildi ama sosyal mosyal, Emperyalist de değildi. O kadar! (İçinde yer almaya başladığım Devrimci Gençlik Dergisinin, o günlerde bu konuda ne savunduğu konusunda da zerrece bilgim yoktu.)
Bu halde iken, cezaevi ile ilk kez tanıştım; bir öğrenci çatışmasına karışmaktan aranır duruma düştüm ve kendi ayağımla gittiğim savcılıktan, önce mahkemeye ve sonra da doğruca Buca Bölge Cezaevine gönderildim.
Buca Bölge Cezaevinde, beni verdikleri koğuşta benden önce tutuklanan TKP-ML/TİKKO davasından (adı günlerce basında telaffuz edilip durmuş olan) Orhan Bakır ve arkadaşları, Bergama GSB davası tutukluları, Gürçeşme Mahallesinde faşistlerce taranan bir öğrenci servisinde ölen öğrenci arkadaşın cenazesinin kaldırılacağı gün yaşanan Konak olayları sanıkları ve daha başka kişiler de vardı. Ben tutuklandıktan bir süre sonra THKP-C/M-L (Militan gençlik) operasyonundan üç kişi getirildi. Bu arkadaşlar geldikten sonra ben bazı şeyleri daha iyi öğrenmeye başladım.
12 Mart 1971 Askeri Faşist Darbesi sonrası yapılan operasyonlarda yakalanıp yargılanan ve en sonunda Niğde Cezaevine konulan farklı siyasi örgütlerden örn: THKO (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu) ve THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi) tutsaklarının bir kısmı, TİİKKP (Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Komünist Partisi/Doğu Perinçek) ve TKP-ML/TİKKO (Türkiye Komünist Partisi-Marksist Leninist/Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu/İbrahim Kaypakkaya) örgütleri gibi Sovyetler Birliği'ne “Sosyal Emperyalist” demeye başlamışlar ve haliyle Sovyetler Birliği'ne “Sosyal Emperyalist” diyenlere (kendileri ya da onlara bir başkaları, bu nokta benim belleğimde çok net değil) “Kutsal İttifakçılar”, aynı çerçevede, THKP-C'li olup da “Sosyal Emperyalizm” tezini savunanlara “İleri Cepheciler”, savunmayanlara “Geri Cepheciler” denmeye başlanmış.
“Geri Cepheciler” ise, o günkü bilgi birikimime göre bile yalnızca Devrimci Gençlik Dergisini savunanlardan ibaret değildi.
1 Kasım 1975 yılında Devrimci Gençlik Dergisinin ilk sayısı çıkmaya başlamadan önce gidip gelmeye başladığım ANT-YÖD ( Antalya Yüksek Öğrenim Derneği) bünyesinde kendini “Cepheci” olarak tanımlayan ve Sovyetler Birliği'ne “Sosyal Emperyalist” demeyen DK (Devrimci kurtuluş), KSD (Kurtuluş Sosyalist Dergi) ve DG (Devrimci Gençlik) taraftarları vardı.
Ben, o günlerde İzmir'de pek fazlaca esamesi okunmayan KSD'liler ile değil, ciddi bir varlıkları olan DK'lılar ile DG'çiler arasında tercihimi DG'ten yana yaparken, tamamen, kendilerini iki kesimden birisinde tanımlayan arkadaşlarımın günlük yaşamdaki (esas olarak da okulum olan İTBF'deki) olaylara bakışlarına ve çözüm önerisi olarak getirdiklerine bakmıştım; DK'lılar, tamam okulda faşistlere karşı birlikte mücadele ettiğim arkadaşlarımdı (dahası içlerinde kişisel olarak çok yakınlık duyduğum bir arkadaşım da bulunuyordu, ki bu arkadaş ile şimdi bile görüşüyoruz) ama bu arkadaşlar, söylemde fazlaca keskindiler ve okul öğrencilerinin (elbette benim de) haletiruhiyesinden ve beklentilerinden bihaber bir çizgi izliyorlardı.
***
Kısacası, kendimi bildim bileli, içinde yaşadığım koşullarda sevmediğim, doğru olmadığını düşündüğüm, yanlış bulduğum, vicdanen ve aklen kabullenemediğim... her şeye itiraz etmeye ve onları dönüştürmeye çalıştım.
Yıllar süren bu evrilme ve dönüşüm süreci, nihayetinde beni önce Devrimci Gençlikçi ve sonra da Devrimci Yolcu yaptı...
Yayınladığım yazılarda okuduğunuz ve okumaya da devam edeceğiniz gibi soru sormalarım ve itirazlarım, hiç bitmedi; her sorduğum soruya aldığım yanıt, yeni bir soruyu sormama vesile oldu...
Hayat devam ediyor!
***
Şimdi, ("CEZAEVİ YAZILARI"nın değil) bu yazının son bölümü :
1. SAYI ÜZERİNE GÖRÜŞLER (3)
--"Çatışmaların alışılmadık boyutlara ulaşması çoğu kesimlerde sınıf mücadelesinin geleceğine ilişkin yanlış (ya da yersiz) beklentilere yol açtı. Bu yersiz beklentilerin başında yakın bir devrim hayali geliyordu. Sınıf mücadelesinin uzun dönemli ve inişli-çıkışlı rotasını yeterince kavrayamayan bu genel eğilim asıl olumsuz sonuçlarını 12 Eylül'ün peşinden gelen ağır yenilgiyle birlikte verdi. Bu sonuç, büyük bir hayal kırıklığı ve küskünlüktü." (sy.1)
Türkiye sol hareketi, genelde düşünüldüğünde ve sorun genele yönelik olarak ele alındığında pek çok kesimde ve pek çok insanda benzer düşüncelerin var olduğu veya oluştuğu söylenebilir. 12 Eylül öncesi dönemde anti-faşist mücadele kitleler içerisinde güç kazanarak hızla yaygınlaşıyordu. O günler coşkulu günlerdi. Özel olarak devrimci hareket ele alındığında, merkezi siyasi görüş anlamında bunu söylemek mümkün değildir ama devrimci hareket, Türkiye sol hareketinin sadece bir parçasıdır. Devrimci harekette böyle bir yakın devrim hayalinin olmaması ve saflarında böyle bir anlayışı egemen kılacak tavırlara girmemiş olması, diğer siyasi hareketlerin pek çoğunda böyle yanlış bir anlayışın olmadığı veya gelişmediği, bu siyasi hareketlerin kendi saflarında bu anlayışı egemen kılacak tavırlara girmediği anlamına gelmez. Öte yandan, o coşkulu hava içerisinde devrimci hareket saflarında çeşitli düzeylerde yer alan pek çok insanda böyle bir yanlış eğilimin gelişmiş olduğunu söylemek şaşılası bir olay değildir. Aksini söylemek şaşılası bir olaydır. Devrimci hareketin örgütlenmesini olması gereken düzeyde gerçekleştiremediği ve saflarında olması gereken anlayışı egemen kılamadığı ölçüde bu yanlış eğilimin pek çok insanda filizlendiğini söylemek çok doğaldır.
--12 Mart yenilgisi ardından hemen sonra Türkiye sol hareketinde ortaya çıkan bölünmede, Sovyetler Birliği'nin niteliğinin ne olduğu konusu, ayırım noktalarından birisi idi. Öyle ki, Sovyetler Birliği'ne bakış tek başına bölünmede yeterli oluyordu bile diyebiliriz. (Örn: Kutsal İttifak, İleri-Geri Cephe vb. adlandırmalar düşünülsün.) Hiç şüphesiz böyle bir tartışmanın Türkiye solunun gündemine girmesinde ve böylesine önemli bir ayırım noktası olmasında, dünya sol hareketinde 1969 sonrası ortaya çıkan ve 1973'te "3 Dünya Teorisinin" ilanı ile tam bir sistematiğe kavuşan Sovyetler Birliği'nin “Sosyal Emperyalist” olup-olmadığı tartışmasının belirleyici bir rolü vardır. Türkiye solu, uzun bir süre, hatta olması gerekenden daha yoğun bir biçimde Sovyetler Birliği'nin o günkü aşamadaki durumunu tartışıp durdu. Daha sonra buna Çin'in “Sosyal Emperyalist” olup olmadığını belirlemek için Çin'in durumunu belirleme tartışmaları da eklendi.
Bugün Türkiye sol hareketinin ağırlıkla böyle bir tartışma yürütmediği ve gündemine almaya çalışmadığı görülüyor. Hiç şüphesiz, bunda Çin'in Sovyetler Birliği'ne bakışını değiştirme sürecine girmesinin rolü vardır. Örn: Perinçek ve Saçak çevresinin Sovyetler Birliği'ne bakışını değiştirme sürecine girmesinde bunun önemli bir payı vardır. (Çin, Sovyetler Birliği'ne bakışını değiştirmek zorundaydı, çünkü Çin'in Sovyetler'i eleştirmesi, aynı yolun yolcusu kendisini eleştirmesi anlamına gelecekti, diyebilir miyiz?)
Bugün Sovyetler Birliği, Çin ve Arnavutluk vb. “sosyalist” ülkelerin durumunun ne olup olmadığının tartışılmasından çok, sosyalizm tartışma konusu oluyor. Sosyalizm tartışması da, asıl Sosyalist Demokrasi tartışması biçiminde gündeme geliyor. Bunun nedenleri olması gerekiyor.
Sovyetler Birliği'nin Gorbaçov'un liderliğine geçmesiyle birlikte S.B.'nin iç ve dış politika alanında başlattığı tartışma, giderek nasıl bir sosyalizm tartışması şeklinde ülkenin geçmiş tarihinin, bugününün ve yarınının tartışılması noktasına varmış; öte yandan dünya sol hareketinde sosyalizmin sorunlarının daha yoğun bir biçimde tartışılmasını yaratmıştır. Bu tartışmanın ülkemiz solunu etkilememesi ve içerisine almaması düşünülemezdi.
Türkiye'nin gündeminde "nasıl bir demokrasi?" tartışması vardır. Bu yalnızca teorik bir sorun değil, daha çok pratik bir sorundur. Türkiye solu, ülkenin bu can alıcı sorununa seyirci kalamazdı. Türkiye solu bu tartışma içerisinde yer alacak ve bu sorunun yanıtını kendince verecekti. Hiç şüphesiz bu yanıt genel bir yanıt olmayacak, somut bir program şeklinde ortaya konulacaktı. Yani halkımıza sunacağımız Proleterya Demokrasisi'nden ne anladığımızı ve Türkiye somutunda bunu nasıl hayata geçireceğimizi ortaya koymak zorundayız.
Türkiye solu, 12 Eylül sonrası yeniden toparlanma sürecine girerken aynı zamanda yakın geçmişinin kapsamlı bir değerlendirmesini de yapmak zorundaydı. Her siyasi hareket kendi saflarındaki, diğer sol gruplarla ve emekçi halklarımızla arasındaki ilişkileri sorgulamak zorundaydı. Hiçbir siyasi hareket bundan kaçamaz.
İşte, bu tarihsel koşullarda bu 3 olgu bir arada Türkiye solunun karşısına sosyalizmi ve özel olarak Sosyalist Demokrasiyi nasıl anladığını ortaya koyması görevini çıkardı. Türkiye solu tam da bu açılardan teorideki ve pratikteki sosyalizmi sorgulamaya başladı veya başlayacak. Bu tartışma içerisinde Sovyetler Birliği'nin tarihinin özel bir yeri vardır.
-- Derginin 1. sayısındaki "Ekim Devrimiyle 70 Yıl" başlıklı yazının "Tek Ülkede Sosyalizm ve Hatalar" bölümünde yazılanlara katılıyoruz. Sovyetler Birliği'nde revizyonizmin iktidara gelmesini tespit etmiş olmak yeterli değildir. Revizyonizmin iktidara gelmesinin nedenleri, önceki dönemlerdeki kökenleri ve revizyonizmin iktidara gelmesinin Sovyet proleteryası ve Komünist Partisi tarafından neden engellenemediği, bir başka ifadeyle sosyalizmin böylesi revizyonist yönetimlerin oluşmasına ve sosyalizmin inşa sürecinin yolundan saptırılmasına, kapitalizmin yeniden restorasyonu doğrultusunda bir geriye dönüş sürecinin yaşanmasına karşı emniyet supaplarının neler olduğu veya emniyet supaplarına sahip olup olmadığı vb. sorular tartışılmalıdır.
Sosyalizmde temel sorun, iktidar sorunudur. O halde öncelikle, egemen güç olarak örgütlenmiş olması gereken proleteryanın iktidarının hangi örgütlenmelerde somutlaşacağı, Sovyetler Birliği'nde ve diğer tüm “sosyalist” ülkelerde bu iktidar organlarının olup olmadığının, yok ise ne zamandan beri ve neden yok olduğunun, bu yok olma sürecinden sonra bunun nasıl söz konusu olmaya devam ettiğinin tartışılması gerekiyor.
S.B.'nin bugününün irdelenmesi için soruna tarihsel olarak yaklaşmak gerektiğine ve bu anlamda sosyalizmin inşa sürecine başlandığı ilk yıllara dönmek gerektiğine katılıyoruz. Bu konuda Yeni Öncü'de yazıları çıkan Ahmet Ural'ın yaklaşımını, ilgiyle izliyoruz. Örn: Çoğulculuktan ne anlaşılması gerektiği konusundaki yaklaşımı doğrudur. Ama yazımızın konusu bu yazar ve bu yazarın yaklaşımı değildir. S.B.'nin geçmişi ele alınırken sosyalist ekonominin sanayileşme temelinde çok kısa sürede geliştirilmesinin yarattığı sonuçların yanı sıra iç savaş ve 2. paylaşım savaşı üzerinde de önemle durulmalıdır.
Paris Komünü'nü bir yana bırakırsak, S.B.'nin ilk örnek olduğunu bilmemize karşın bugün bu deneyimleri irdeleyen devrimciler olarak ders çıkarma anlamında şu soruları sorup yanıtlamak mümkün müdür?
-Bütün nesnel tarihsel koşullara rağmen, sosyalizmin inşasında daha farklı bir yol izlenebilir miydi?
-Sosyalist Demokrasiden vazgeçilmeden ekonomiyi geliştirmek, iç savaşı kazanmak ve 2. paylaşım savaşına hazırlanmak ve bu savaşı kazanmak mümkün müydü?
-Sovyetler Birliği'nin bugünkü durumunun ortaya çıkmasında Stalin'in kişisel rolünü nasıl değerlendirmek gerekir?
-Tarımın kollektifleştirilmesinde ve sosyalizmin inşa anlayışında Stalin'in sübjektivizminden bahsedebilir miyiz?
-Sosyalist demokrasinin halkın yaratıcı enerjisini harekete geçiren rolü nasıl göz ardı edildi ve görülemedi?
-İktidar organları olarak Sovyetlerin fiili ve resmi olarak ortadan kalkmasının/kaldırılmasının nedenleri nelerdir?
-Çin'de Kültür Devriminin olumsuz sonuçlarından nasıl bahsedebiliriz?
Devrimci selamlar.
AYDIN/9.3.1988
Not: 4. sayıyı bugün aldık. Bu yazıyı, yine de değiştirmeden göndermeyi uygun gördük. Bu sayıyı biçim ve içerik yönünden olumlu bulduk. Dostlar, bu kervan yürüyecek. Buna inanıyoruz. Gelecek mektuplarda buluşmak üzere başarılar dileriz.
21.4.1988-AYDIN”
24.08.2020/Datça/Mehmet Erdal
(1)Tarihle Söyleşiler-3/syf:218
(2) 18 yaşından küçük olduğum için ilgili mahkemeden 'Kazai Rüşt' kararı çıkartılmış ve bu karar sonucu öğretmen olarak tayinim yapılabilmişti.
(3) O yıllarda kendimi Kemalist olarak görmemde Atilla İlhan'ın "Mustafa Kemal" şiirinin (ki bu şiiri daha İlkokulda ezberlemiş ve komşu köylere gittiğimizde, öğretmenimizin isteği üzerine ezberden okurdum), Hasan İzzettin Dinamo'nun Kutsal İsyanı'nın, Şevket Süreyya Aydemir'in Tek Adam'ının etkisi çok olmuştur.
MUSTAFA KEMAL
dağ başını efkâr almış
gümüş dere durmaz ağlar
gözyaşından kana kesmiş gözlerim
ben ağlarım çayır ağlar çimen ağlar
ağlar ağlar cihan ağlar
mızıkalar iniler ırlam ırlam dövülür
altmış üç ilimiz altmış üç yetim
yıllar gelir geçer kuşlar gelir geçer
her geçen seni bizden parça parça götürür
mustafa'm mustafa kemal'im
diz dövdüm
gözlerim şavkı aktı sakarya'nın suyuna
sakarya'nın suları nâmın söyleşir
hemşehrim sakarya öksüz sakarya
ankara'dan uçan kuşlar
kemal'im der günler günü çağrışır
kahrolur bulutlara karışır
gök bulut yaşmak bulut
uca dağlar dev boyunlu morca dağlar
divan durmuş bekleşir
mustafa'm mustafa kemal'im
nasıl böyle varıp geldin hoşgeldin
çıngı kaymış yalazlanmış gözlerin
şol yüzünde güneş südü sıcaklık
ellerinden öperim mustafa kemal
senin dalın yaprağın biz senin fidanların
biz bunları yapmadık
sen elbette bilirsin bilirsin mustafa kemal
elsiz ayaksız bir yeşil yılan
yaptıklarını yıkıyorlar mustafa kemal
hani bir vakitler kubilay'ı kestiler
çün buyurdun kesenleri astılar
sen uyudun asılanlar dirildi
mustafa'm mustafa kemal'im
karalar kuşanmış karadeniz akmam diyor
dokunmayın ağlamaktan bıkmam diyor
bu gece kıyamet gecesi bu vapur bandırma vapuru
yattığı yer nur olsun mustafa kemal
ben ölümden korkmam diyor
korkmam diyen dilleri toz oldu toprak oldu
değirmen döndü dolandı yıllar oldu
bir kusur işledik bağışlar mı kimbilir
o bize öğretmedi kazan kaldırmasını
günahı vebali öğretenin boynuna
erdirip oldurana ana avrat sövmesini
yüreğim kırıldı kanım kurudu
var git karadeniz var git başımdan
mızıka çalındı düğün mü sandın
bir yol koyup gideni gelir mi sandın
mustafa'm mustafa kemal'im
ankara'nın taşına bak
tut ki baktım uzar gider efkârım
çayır ağlar çimen ağlar ben ağlarım
gözlerimin yaşına bak
ankara kalesi'nde rasattepe'de
bir akça şahan gezer dolanır
yaşın yaşın mezarını aranır
şu dünyanın işine bak
mustafa'm mustafa kemal'im
Attila İLHAN
(Muhtemelen 1965-1966 öğretim dönemi, Kurşak köyü/Tire)
(4) Ecevit'e sempati duymamda, onun Deniz Gezmişlerin idam kararının parlamentoda oylandığı gün yaptığı konuşmanın yazılı metninin bir biçimde elime geçmesinin ve okumamın rolü vardır; bu konuşma metnini, kütüphaneden aldığım daktilo ile çoğalttığımı ve bazı arkadaşlara verdiğimi anımsıyorum.
(5) Ahmet ile yol arkadaşlığımız 1975 yılında Erzurum'da başladı. İkimiz de aynı fakültede öğrenci idik. Üç arkadaş olarak İzmir'e yatay geçiş yaptık. Aynı evde ve aynı yurtta kaldık. Bir dönem İzmir'de mücadeleye birlikte omuz verdik. Sonra onun yolu Manisa'ya, benim yolum Aydın, Denizli ve Uşak'a düştü. 1979 yılında Manisa Emniyet Müdürlüğü 5. katından aşağıya atıldığını ve felç olduğu duyumunu aldık. Kahroldum. Ben cezaevlerinde yatarken, Almanya'dan, fırsat buldukça yazdı. Kansere yakalandığını ve tedavi gördüğünü bildirdi. Yıllar geçti. Ben 1991 yılı 1 Ağustos günü tahliye oldum. O 1993 yılı 5 Mayıs günü Almanya'da vefat etti. Son dönem bakımını üstlenen kardeşim Musa (Settar) öldüğünü haber verdi. Ankara Esenboğa'dan cenazesini aldık ve ben, Fatsalı bir kadın arkadaş ile cenazeyi ailesine ve arkadaşlarına teslim etmek üzere Hopa'ya, oradan da Artvin'e gittim. Artvinli arkadaşlarının deyişine göre, Artvin'de 12 Eylül sonrası ilk kez tanık olunan kalabalık bir katılım ile toprağa verdik.
(Ahmet'in, Almanya'da tedavi görür iken gönderdiği fotoğraf ve altında da, Ahmet'in Artvin'deki cenaze töreni)
(6) İzmir'e geldikten sonra ilk çalışmaya başladığım yer, yakın zaman öncesine kadar “İzmir'in Çernobili” olarak adlandırılan Karabağlardaki Avcı Kurşun Fabrikası idi. Sahibi Tireli olan bu iş yerinde bir süre çalışmış, sigorta kaydım yapılmış ama bilahare Basmane'deki Toros Otel'de temizlik görevlisi olarak çalışmak üzere ayrılmıştım.
(7) Çok değil, bir-iki yıl sonra bu arkadaşım ile UDC (Ulusal Demokratik Cephe) tartışmalarında karşı karşıya gelecektik; o İGD'yi (İlerici Gençler Derneği), ben ise Devrimci Gençlik Dergisi'ni temsil edecektik, toplantılarda.
CEZAEVİ YAZILARI-18:
PARİS KOMÜNÜ'NE DAİR! (1)
Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevi'nde, 1987 yılı ikinci yarısı başlayan ve yıl sonuna doğru (Kasım ayı içinde) bir biçimde uzlaşı ile sonuçlanmasına karşın, farklı biçimlerde, 1988 yılı ilk yarı boyunca da devam edip giden "iç tartışmalardan" daha önceleri de söz etmiştim. (1)
Bu tartışmalar sürecinde her birimizin dilinden düşmeyen ve yine her birimizin dağarcığındaki (her kim de ne kadar var ise) bilgileri birbiri peşi sıra sıraladığı gündem konularımız örgüt, örgüt içi demokrasi, demokratik-merkeziyetçilik, birey-kolektivite ilişkisi vb. idi.
Farklı nedenlerin yanı sıra, yıllardır içinde yaşanılan cezaevi koşulları nedeniyle de büyük ölçüde sorunlu yürüyen (ama, sonuç itibariyle, bence çok da yararlı olan) bu tartışmalarda somut bir yol alabilmenin yolu, tartışmanın, kendisini sol, sosyalist, devrimci vb. gören herkesin reddedemiyeceği yazılı kaynaklar ve somut olaylar düzleminde tartışılmaya çalışılmasından geçiyordu; 1988 yılı Mart ayında 117. yıl dönümü kutlanacak olan Paris Komünü, bu anlamda bulunmaz bir fırsat idi.
Bu konuda bir çalışma yapmak ve yapılan çalışmayı Devrimci Yol Komününde tartışmak için ben, Atilla Yalçın (2) ve bir arkadaş daha görev aldık. (3)
Elimizdeki yazılı kaynaklardan yararlanarak, günlerce üçlü okumalar yaptık. Ayrıca, her birimiz farklı kaynaklardan kişisel okumalar yaptı ve notlar aldı. Sonra oturduk ve (yazılacak her bölüm üzerinde kısa bir görüşme yaptıktan sonra) çalışmayı yazılı hale getirmeye başladık; benim toparladığım ve Atilla ile diğer arkadaşın nöbetleşe yazdıkları, elli yedi (57) sayfalık bir çalışma ortaya çıkardık.
Paris Komününün 117. yıl dönümü günü yemekhanede toplandık ve çalışmayı sunduk.
***
Bu çalışmanın bazı bölümlerini sizlerle paylaşıyorum.
117. Yıl dönümünde Paris Komünü.
...Paris komünü ile "ilk tanışmamız" pek çoğumuz açısından Kesintisiz Devrim 1'de yapılan, devrimin objektif şartlarının sürekli var olmadığı zamanlardaki ihtilalci inisiyatiflerin değerlendirilmesi bölümünü okurken olmuştur. Mahir Çayan "...O tarihi dönem, ihtilalci atılımın başarıya erişmesi için belli bir olgunluğa ulaşmamışsa bozgun mukadder bir sonuçtur." derken, 1525 Munzur hareketini, 15.yy. da ki Şeyh Bedreddin olayını ve Paris Komününü sayıyordu.
Demek ki Paris Komününün yenilgisi kaçınılmazdı ama 72 gün sürmüş olan bu işçi devleti, pratiğiyle Marksist teorinin en önemli temel taşlarının geliştirilmesine hizmet ederken, gelecek dönemlere de geniş bir perspektif ve zengin bir birikim sunuyordu.
Lenin'in, Ekim Devrimi'nin 101. günü, soğuk bir Ocak ayında, karların üzerinde neşeyle dans ettiği söylenir. "Çünkü, yakın çağlarda halkın en uzun iktidarı, Paris Komünü'nün kan ve barut içinde geçen 100 günüydü. Bunu aşmak bile o günlerde büyük bir olay olarak görülmüştür." (D. Arkadaş sy.1) (Bizim hesaplamalarımıza göre Paris Komünü'nün iktidarı 72 gün sürmektedir. 100 günün nasıl hesaplandığını bilemiyoruz.)
Marx, Paris Komünü'nü "...yüzlerce programdan ve geliştirme çabasından çok daha önemli" (Devlet ve İhtilal) görüyordu.
Lenin, Marx için "...bu deneyi çözümlemek, ondan taktik dersler çıkarmak ve teorisini bu deneyi temel alarak yeniden gözden geçirmek, Marx'ın kendisi için tayin ettiği ödev işte buydu." (Devlet ve İhtilal,syf. 50) diyordu.
Devlet, Proletarya Diktatörlüğü, Komün gibi pek çok temel konu, Paris Komünü'nün Marx, Engels ve Lenin tarafından incelenmesiyle daha da ayrıntılı hale getirildi. Yol gösterici oldu. Lenin, 1908'de "Biz Paris Komünü'nün omuzları üstünde yükseldik" (Lenin'e atfen aktaran Paris Komünü syf. ) diye yazıyordu. Örneğin Stalin "Proletarya Diktatörlüğünün devlet biçimi olarak Sovyet İktidarı'nı tartışırken, 'Paris Komünü, bu biçimin embriyonu idi. Sovyet İktidarı, onun gelişmesi ve doruğuna ulaşmasıdır.'" der. (Leninizmin İlkeleri syf.55) (a.b.ç.)
Komün deneyinin incelenmesi, 1848'de yazılan Komünist Manifesto'nun Marx tarafından düzeltilmesine yol açtı. Manifestonun 1872 tarihli ön sözündeki bu "tek düzeltme", mevcut burjuva devletin parçalanmasına ilişkindi. Lenin, bu konuda şöyle diyor: Komün "İşçi sınıfının hükumet mekanizmasını hemen kolayca zapt ederek onu olduğu gibi kendi amaçları için harekete geçiremeyeceğini ispat etti... Böylece Marx'ın ve Engels'in Komünden alınması gereken bu derse onu Komünist Manifesto'da önemli bir düzeltme yapmayı gerektirecek kadar büyük bir önem verdikleri görülüyor." (Devlet ve İhtilal syf. )
***
Bugün yeni çıkan sol nitelikli dergilerin çoğunda Paris Komünü'nün yeniden "keşfedildiğini" görüyoruz. Tıpkı 1970 öncesi DEV-GENÇ hareketinin, herkesin kendine göre bir "ihtiyacı" nedeniyle şimdilerde yeniden "keşfedildiği" gibi.
Teori, ilk kaynaklara dönülerek yeniden üretilmeye çalışılıyor. Paris Komünü, bu bağlamda önem kazanıyor; bilinmesi ve kavranması gerekiyor.
Bilindiği gibi, Sovyetler Birliği Gorbaçov liderliğine geçtikten sonra iç ve dış politika alanında yeni bir yönelim içerisine girmeye çalışıyor. Bu yeni yönelimin niteliğinin ayrıntılı tartışılması bir yana, bu yeni yönelimin bir boyutu olarak Sovyetler Birliği'nin dünü, bugünü ve yarını tartışılıyor. Genel olarak nasıl bir Sosyalizm konusu tartışılırken, bu tartışma içerisinde özel olarak Sosyalist Demokrasi önem kazanıyor. Bu tartışma yalnızca Sovyetler Birliği ile sınırlı kalmıyor. Sovyetler Birliği'nin dünya sol hareketindeki yeri ve tartışılan konunun öneminden dolayı dünya sol hareketinin de gündemine giriyor.
Ülkemiz, 12 Eylül Askeri Faşist Darbesi sonrası topluma kabul ettirilen 1982 Anayasası'nın çerçevesini çizdiği yeni yasal-kurumsal yapı ile yeni bir politik düzene geçti. Bu yeni politik düzen, Türkiye'nin gündemine “Nasıl bir demokrasi?” tartışmasını da getirdi. Ülkesinde tartışılan ve giderek yoğunlaşan bu konuyu, Türkiye sol hareketi görmemezlikten gelemezdi. Tam aksine, faşizme karşı sürdürdükleri demokrasi kavgasını bu yeni durumun ortaya çıkardığı sorunlarla birlikte ele alıp, kendilerince bu soruyu yanıtlamalıydılar. Yani “Nasıl bir demokrasi?” sorusunun genel bir yanıtını vermek yerine, proletarya demokrasisinden ülke somutunda ne anladıklarını bir programla ortaya koymak zorundaydılar.
Yeni bir dönemin başlangıcındaki Türkiye solunda pek çok siyasi hareket dününü sorguluyor.
İşte, 12 Eylül sonrası yaşanan yenilgiyi geride bırakmaya başlayan Türkiye solu, bu tarihsel koşullarda çakışan bu üç nedenden dolayı Sosyalist Demokrasiyi gündemine alıp tartışmaya ve bu konuda bir görüş ortaya koymaya çalışıyor.
Sosyalist Demokrasi tartışmaları, Türkiye solunu, doğrudan Paris Komünü'nü ele alıp incelemeye ve onu kavramaya götürüyor. Çünkü, Lenin'in de belirttiği üzere, Marksist hareket Paris Komünü'nün omuzları üzerinde yükseliyordu. Yani, Paris Komünü temeldi. Pek çok tıkanıklığın çözümünün teorik kökleri, bu deneyin içinde yatmaktadır. Önemli olan, bu deney birikimini, yalnızca tarihsel bilgi olarak algılamak değil, bugünle olan iç bağlantılarını yakalamak ve dinamik bir kavrayışla, bugüne ışık tutmasını sağlayabilmektir.
***
"18 Mart'ta Paris'te bir proleter ihtilali patlak verdi ve tarihte ilk defa Paris Komünü şeklinde bir proleter devleti kuruldu. Bu, Kapitalist toplumun gelişmesinin doruğu ve burjuvazinin yükselişinin, ilerici burjuva değişimlerinin ve mutlakiyetçi feodal kurumların yıkılışlarının kapanış çağıydı. Bu dönem, burjuvazinin tam egemenliğinin çöküşünün, ilerici karakterinden gerici ve hatta ultra gerici finans-kapitale geçişinin (Lenin) belirlendiği çağlardan biri oldu. Bu dönem, aynı zamanda işçi sınıfı hareketinin ve sosyalist düşüncenin gelişmesinde de tarihi bir kilometre taşıydı. Tarihte ilk defa olarak Komün, işçi sınıfının bu çağ açan başarısı, sosyalist ihtilalin ve iktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesinin kaçınılmazlığı hakkındaki yargının işçi sınıfı ideologlarının teorik incelemelerinin ürünü olmaktan daha ötede bir şey olduğunun kanıtlarını getirdi; bu, zamanın bir emri, pratik bir ihtiyaç, tarihi gelişmenin kendisinin, günün düzeni üzerine getirip koyduğu bir meseleydi." (Biyografi, shf.533)
Kuşkusuz çok önemli bir dönemeç olan bu tarihsel kesitin yukarıda sözünü ettiğimiz gibi tüm derinliği ile öğrenilmesi gerekir. Doğaldır ki yalnızca bu yazımızın çerçevesi içinde tüm ayrıntılara inilmesinin mümkün olmadığı, bu konunun daha başka incelemelerle ele alınması ve tartışılması gerektiği öncelikle kabul edilmelidir.
Kısıtlı olanaklara dayanılarak hazırlanan bu çalışma, devrimin esenliği için, kadınlı-erkekli barikatlarda kahramanca savaşan işçi sınıfının, nasıl sonuna kadar devrimci olduğunu gösteren, yakalandıklarında mitralyözlerle taranıp toplu olarak hunharca katledilen, gömecek yer kalmadığı için cesetleri topluca yakılarak yok edilen, yenilse de, yine de kızıl bayrağın tam 72 gün dalgalandığı tarihteki ilk proletarya diktatörlüğü olan bu şanlı devrime ve o tarihsel döneme küçük bir yaklaşım getirmekten başka bir iddia taşımıyor.
Komün neydi?, sorusuna, şundan başka herhangi bir yanıt vermek çok zor: Engels'in dediği gibi " Paris Komünü, Proletarya diktatörlüğü idi." (Marx-Engels/Seçme Eserler/Cilt 1/shf.226)(a.b.ç.)
"Komün, kendisinin bilincine mücadele içinde ulaşan ve kendisini kabul ettirebilmek için en büyük fedakarlığı, hayattan fedakarlığı kabul eden proletaryanın eseridir." (Paris Komünü. Shf.74)...
Aydın/1988"(Devam edecek)
31.09.2020/Datça/Mehmet Erdal
(1) Bknz:http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com/CEZAECİ YAZILARI-1 (VAR OLAN BİLGİ VE DENEY BİRİKİMİMİZ ÜZERİNE) ve CEZAEVİ YAZILARI-5 (İÇ TARTIŞMALAR)
(2) Atilla (Yalçın), her zaman her konuda hem fikir olmasak ve farklı konumlanmalar içerisine girsek de cezaevinde tanıdığım içi dışı bir ve inançlı arkadaşların başında yer alanlardan birisi idi, ki cezaevi sonrası süreçte de ilişkimiz bir biçimde sürmüştü. Bugünden geriye baktığımda, yalnızca sevgi ve saygı duyduğum arkadaşlarımdan birisidir..
(27.12.1985/Şirinyer Askeri Cezaevi/Ön sıra, ikinci kişi Atilla Yalçın, yanındaki Aslan Yalçın ve Zafer Özgür)
(17.08.1987/Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevi/Arka sıra, soldan ikinci Atilla Yalçın; orta sıra, sağdan birinci Erol Güngil ve ön sıra, soldan dördüncü Zeki Ünlü)
(Ocak 1988/Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevi/Erol Gündüz'ün tahliye günü/Arka sıra, sağdan üçüncü Zeki Ünlü, dördüncü Atilla Yalçın)
(2) Ben, Atilla ve diğer arkadaş, her üçümüz, Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevinde o dönem DY'cular arasında var olan üç ayrı kümelenmeden kişiler idik; Paris Komünü konusunda ortak bir çalışma ortaya koyabilmek, o gün için, çok anlamlı idi. Bunu başardık.
CEZAEVİ YAZILARI-19:
PARİS KOMÜNÜNE DAİR! (2)
(Paris Komününün 117. yıl dönümünde Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevinde yapılan bir çalışmanın ikinci bölümü)
117. Yıl dönümünde Paris Komünü
...Marks'ın "toplumsal devrimlerin şafağı" olarak tanımladığı Paris Komününü, öncelikle onu hazırlayan tarihsel koşulları ve kuvvetleri, olayların kronolojik gelişim seyri içinde ele alarak açıklamaya çalışacağız. Engels'in, ayaklanmayı tanımlarken kullandığı "Fransızca konuşmak" terimi, Fransızların ihtilalci atılımı ve sınıf savaşımını sonuna kadar götürebilmesi yeteneğinden kaynağını almaktadır.
"1830-1848 ve 1871 silahlı kalkışmaları ve özellikle de Komün eylemi, bu konudaki çarpıcı örnekleri oluştururken, aynı zamanda burjuvazinin, proletaryanın bulanık da olsa bağımsız sınıf istemleri karşısında nasıl azgınlaştığının ve öç aldığının kanlı kanıtlarını da oluşturmaktadır...” denildikten sonra, ayaklanma öncesi Fransa, 1789 yılından itibaren oldukça ayrıntılı bir biçimde özetlenmekte ve sonra şöyle devam edilmekte idi:
1871 “... Şubat ayı içinde Milli Muhafızların 254 taburunda ve ilçelerinde komiteler kuruldu. Bu nokta önemlidir. Yani bu komiteler, proletaryanın iktidarı ele geçirmesi sonrası süreçte değil, iktidarın ele geçirilmesi sürecinde pratik içinde kuruldular. Aynı şey Sovyetler, Şuralar, Konseyler, Direniş Komiteleri vb. örgütlenmeler için de geçerlidir. Seçimle iş başına gelen ilçe komiteleri ve Ulusal Muhafızın Merkez Komitesi, Komün günlerinde iktidarın en önemli güç odakları oldu. '20 ilçenin komiteleri ve Merkez Komitesi, Milli Savunma Hükumetinin elindeki son iktidar kırıntılarını almak, politik ve sosyal devrimin temellerini atmak konusunda rol oynayacaktı. İçeriden bakıldığında Paris kuşatmasının bütün tarihinin, hep bu yönde girişilen teşebbüslerden kurulu olduğu görülür. Bu teşebbüsler Komün anlayışını kesinleştirip, belirli bir hale sokmamışsa bile zenginleştirmiştir. Bu anlayışın içinde, Orta Çağ sitelerinin ayaklanışı sırasında doğan hükumetlerin uzak anısı ile 1793'teki Paris Komününün yarattığı taze gelenekler, Paris'teki belediye sisteminin istisnai karakterlikten kurtarılması talebi ve Babeyuf zamanından beri Temmuz Krallığı sırasında kurulmuş gizli cemiyetler, Marksist Manifesto tarafından Komünizm şeklinde sıfatlandırıla gelmiş bir devrimci doktrin kokusu sezilmektedir. Bütün bunlar, hemen anlaşılacağı gibi, işçilerle zanaatkarların, umudu kırılmış aydınlarla her şeye karşın umutlarında direnen ütopyacıların, genç öğrencilerle sakalı ağarmaya yüz tutmuş 48 ihtilalcilerinin belirsiz ve karmaşık özlemlerini besledikleri ideolojik unsurlardır. İşte bunlara Proudhoncu ... ile Bakuninci anarşizmin verileri de eklenirse, Paris'in ruhu hakkında aşağı yukarı tam bir fikre sahip olunabilir. Hatırdan çıkarılmamalıdır ki, üstelik bu ruh, o sıralarda Paris'te yaşayan sayısı oldukça kabarık bir Polonyalı ve İtalyan azınlığın durmaksızın beslediği coşkun bir Enternasyonalizm atmosferi içinde çalkalanmaktadır." (Paris Komünü.syf.19)...” (a.b.ç.)
***
“...Bir önceki bölümde Ulusal muhafızların 254 taburundan seçim yoluyla gelmiş delegelerden oluşan bir Merkez Komitesinden bahsetmiştik. 18 Mart'ta aslen halktan toparlanan bağışlarla yaptırılan ve Ulusal Muhafızlara ait olan topların, Thiers Hükumetince el konularak Ulusal Muhafızlardan geri alınmaya ve Merkez Komitesi üyelerinin tutuklanmaya, böylece genel olarak halkın silahsızlandırılmaya ve bir tenkil politikasının hayata geçirilmesine, kısaca Paris'in 'yatıştırılmasına' çalışılması karşısında ayaklanan Paris halkı tarafından iktidara el konulmuştu.
Paris halkının bu iktidara el koyma ve Thiers Hükumetini Versailles'a kovma sırasında, Merkez Komitesi önder ve yönetici bir rol oynamıştı. Merkez Komitesi, fiili durumun ortaya çıkardığı bu önder ve yönetici olma rolünü, yapılacak seçimler sonucu resmi düzeyde Komün yönetimine terk edecek olmasına karşın, fiiliyatta sürdürmeye çalışacaktır. Bu da Komün eylemi sırasında bazı karışıklıklara yol açacaktır.
18 Mart'ta iktidara el konulmasının hemen ertesi günü Merkez Komitesi halka yayınladığı bir bildiriyle 'Paris halkı, kendisine kabul ettirilmek istenen boyunduruğu söküp attı' diyor, sıkı yönetimin kaldırıldığını duyuruyor ve bütün Paris halkını Komün (Bucak) seçimlerine çağırıyordu. Böylece Merkez Komitesi, iktidarın el değiştirmesi sonrası ilk iş olarak, öteden beri halkın temel istemlerinden biri olan Komün seçimlerini hayata geçirmiş oluyordu. Bu bir anlamda, iktidarın halka, iktidarın gerçek sahibi olan halka devredilmesi anlamına geliyordu...”
“...Tam bu noktada Marx'ın eleştirileri vardır. Marx'a göre Merkez Komitesi hiç vakit kaybetmeden karşı-devrimin karargahı ve devrime karşı her türlü faaliyetin kaynağı olan Versailles üzerine yürümeliydi. Versailles hükumetini düşük ilan etmeliydi. İkincisi, Marx'a göre, Merkez Komitesinin seçimler yoluyla yerini çok çabuk Komüne devretmesi yanlıştı. Marx'a göre, her iki hatanın kaynağı, Merkez Komitesinin gereksiz 'vicdan ve onur' titizliğiydi. (Bknz: Seçme Eserler/cilt-2. Shf.257)
Komün ise "...26 Mart'ta düzen partisinin gücünü bir de seçim sandıklarında denemesine izin verdi." (a.g.e. Shf.258)
26 Mart'ta Komün seçimleri yapıldı...
Seçimlerin hemen ardından "Merkez Komitesi Parislilere hitaben yayınladığı bir bildiride iktidarı Komüne devrettiğini açıklayarak, yurttaşların Komün çevresinde toplanmalarını talep ediyordu." (Paris Komünü. Shf.38)
28 Mart'ta Komün ilan edildi. Komün, 29 Mart'ta yayınladığı bir bildiride halka "Mukadderatınızın hakimisiniz" (shf.130) diyordu. Yani, geçici olarak iktidar yetkisini kullanan Merkez Komitesi, seçilmiş Komün'e görevlerini devrediyordu.
***
Komünün tüm Fransa için önerdiği ama hayata geçirmeye fırsat bulamadığı örgütlenme modeli dışında, egemenliğini hakim kılabildiği Paris'te hayata geçirdiği Proleter Devletin örgütlenmesine kısaca değinelim.
Bucaklar düzeyinde halkın doğrudan oylarıyla seçilen yerel Komünler, tamamen o Bucak halkının iktidar organı idi.
Merkezi otorite anlamındaki Komün ise, Bucaklardan gelen seçilmiş Belediye Meclis Üyelerinden oluşuyordu.
Komün, her biri eski bakanlıklara eş olan on komisyon (icra, askeri, iaşe, maliye, adalet, genel güvenlik, çalışma, sanayi ve ticaret, kamu hizmetleri, öğretim) kurmuştu...
***
...Komünün ilk buyrultusu eski iktidara ait olan düzenli ordunun dağıtılması, askerlik yoklamasının kaldırılması ve halkın silahlandırılmasıydı. Böylece Komün, ... mevcut burjuva aygıtının parçalanması ve kendi istemlerinin hayata geçirilebilmesi için yeni bir devlet örgütlenmesine duyulan gereksinimi hem ifade etmiş hem de hayata geçirmiş oldu.
Aynı gün, yani 30 Mart günü Komün yönetimi daha bir dizi konuda uygulamaları gündeme getirdi.
Şöyleki:
1870 Ekim ayı ile 1871 Nisan ayı arasındaki tüm konut kiralarına ilişkin ödemeleri iptal ediyor, ödenmiş bulunan kiraları da gelecek kira ödemelerine sayıyordu. Komün “Mülkiyetin de kendine düşen fedakarlık payında bulunması adaletin gereğidir.” anlayışından hareket ediyordu. Bu kararname bütünüyle uygulandı. Bunun sonucunda, orta sınıf halk, Komün'e kesin bir destek verdi.
Ayrıca hacizli tüm eşyaların satışı durdurularak, bu eşyaların karşılığı ödenmeksizin sahipleri tarafından geri alınması sağlandı....
Komünün Enternasyonalist yönü, Komüne seçilmiş olan yabancıların görevlerinin Komün yönetimi tarafından onaylanması ile ortaya konuyordu ve “Komün bayrağı, Dünya Cumhuriyeti'nin bayrağıdır” deniyordu....
1 Nisan günü, bir Komün görevlisinin yıllık en yüksek maaş tutarının 6000 Frank'ı geçemeyeceği, yani en yüksek işçi ücretinin tutarından daha yüksek olamayacağı kararlaştırıldı. Bu konu çok önemlidir...
2 Nisan günü Kilise ile Devletin birbirinden ayrılması ve din işleri bütçesinin kaldırılması, bütün Kilise mallarının ulusal mülkiyete dönüştürülmesi kararlaştırıldı....
6 Nisan'da 137. Tabur, eski toplumsal sistemlerin egemenlik ve zor sembolü giyotini halkın sevinç gösterileri arasında yaktı.
8 Nisan'da “bütün dinsel simge, imge, dua ve dogmaların, kısacası bireysel vicdanla ilgili her şeyin okullardan uzaklaştırılması buyruldu. Ve buyrultu, yavaş yavaş gerçekleştirildi.”
12 Nisan'da Komün,...Vendome sütununu, şovenizm ve halkları anlaşmazlığa kışkırtma simgesi olduğu gerekçesiyle yıkmayı kararlaştırdı. Karar, Komün tarafından 16 mayıs'ta uygulandı.
16 nisan günü, Komün eylemi sırasında faaliyetleri durdurulan fabrikaların sayımı yapılarak, bu işletmelerin fabrika işçilerinin yönetimine verilmesi kararlaştırıldı...
20 Nisan günü fırın işçilerinin gece işi ve iş bulma kurumları kaldırıldı. İşçi bulma kurumları belediyelere bağlandı.
30 Nisan'da emniyet sandıkları ortadan kaldırıldı.
5 Mayıs'ta XVI. Loui'nin idamının telafisi için yaptırılan Kefaret Kilisesi'nin yıkılması kararlaştırıldı.
Bunlardan başka, patronların emekçilerin ücretlerine kesintiler ve cezalar uygulaması kaldırıldı.
Ahlak Polisi kaldırıldı. Talih oyunları yasaklandı. Ayrıca af çıkartıldı. Komün oturumlarının yayınlanması kararlaştırıldı. Siyasal ve mesleki yeminler kaldırıldı...
Aydın/1988” (Devam edecek)
07.09.2020/Datça/Mehmet Erdal
CEZAEVİ YAZILARI-20:
PARİS KOMÜNÜNE DAİR! (3)
(Paris Komünü'nün 117.yıl dönümünde Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevi'nde yapılan çalışmanın üçüncü bölümü)
...Komün deneyiminden pek çok ders çıkarmak mümkündür. Kendi ülkelerinde proletarya devrimini başarıya ulaştırmaya çalışan veya sosyalizmin inşa sürecinde olan her devrim hareketinin ve onun saflarında yer alan her devrimcinin, kavganın her aşamasında Komün'den yol gösterici olma anlamında yararlanması hem mümkün hem de kaçınılmazdır. Lenin, Komün için “Biz Komün'ün omuzları üstünde yükseldik” ve Marx “Onun ilkeleri ölümsüzdür” diyordu. Marx ve Lenin haklılar: Komün o güne değin yalnızca teorik planda formüle edilen sosyalizmi, ilk kez somut bir olgu haline getirme doğrultusunda atılan dev bir adımdır. Bunun için burjuvazinin Komün'ü ağzına almaması anlaşılır bir şeydir. Ama devrimcilerin Komün'ü kulaktan dolma bilgilerin dışında bilmemeleri ve bu konuda bir eksiklik duyup bu eksikliklerini giderme doğrultusunda bir çaba içerisine girmemeleri düşünülemez.
Komün'den ders çıkarma konusunda, bizler şanslıyız. Çünkü, bizden önce Marx, Engels ve Lenin gibi bilimsel sosyalizmin kurucuları ve önderlerin Komün'den çıkardıkları dersler ve Komün üzerine yazdıkları vardır. Biz, Komün'ün önemini ilk kavrayanlar, Komün'e ilk dikkati çekenler ve Komün'den ilk dersleri çıkaranlar değiliz. Birey olarak Komün'ün teorideki ve mücadeledeki önemini böylesine derin ve somut ilk fark edenlerimiz var ise de içinden geldiğimiz DY siyasi hareketimiz için bu yeni değildir.
Marx, daha Komün günlerinde, Komün'ün önemini ve proletaryanın devrimci sınıf mücadelesi içindeki tarihsel yerini, tıpkı eylemlerinin bilincinde olan Komünarlar gibi ilk kavrayanlardandır. Kugelman'a yazdığı mektuplarda, ki Seçme Eserler'deki ilk mektubun tarihi, 12 Nisan 1871'dir, bunu görmek mümkündür. Daha sonra Lenin, Marks'ın Kugelman'a yazdığı mektuplara atfen şöyle diyecektir: “Marx... dünyadaki tarihsel devrimci hareketin bir gelişmesini gösteren büyük olaylara katılan bir insanın büyük dikkatiyle gözlemeye başlar.” (Paris Komünü, syf.279)
Marks'ın içinde yer aldığı Enternasyonal de aynı şekilde düşünmektedir. Nitekim 15 Nisan tarihinde şu hükme varmaktan kaçınmaz: “18 Mart Komün devriminde işçi sınıfının siyaset sahnesine çıkışını selamladık ve bu devrimi, toplumsal bir yeniden kuruluş çağının başlangıcı olarak gördük.” (P. Komünü, syf.45) (a.b.ç.)
Daha Komün günlerinde “...Hareketin anlam ve yönünü hemen kavrayan Karl Marx, Enternasyonal Genel Kurulu tarafından bu hareketin doğuşunu, anlamını ve önemini bütün dünya proleterlerine açıklamaya davet edilince, gazetelerin verdiği belgelere (ve Marks'ın kişisel ilişkileriyle doğrudan sağladığı bilgilere ve belgelere) dayanarak Fransa'da İç Savaş adı altında tanınan 3. Duyuruyu yazdı. Hem bir savunma hem de bir ağıt niteliği taşıyan ve Genel Kurul önünde ancak 30 Mayıs günü, yani Paris Komünü tarihe karıştıktan sonra okunabilen bu ustaca yorum, sosyalist edebiyatın en sağlam sayfaları arasında yer almaktadır.” (P. Komünü, syf.30-31) (1)
Devam ediyoruz: “28 Mayıs günü, Komünün son savaşçıları, Belleville yamaçları üzerinde üstün düşman güçlerine yenik düşüyor ve 2 gün sonra, 30 mayıs günü Marx, Genel Konsey önünde, Paris Komünü'nün tarihsel anlamının bir kaç keskin, ama öylesine kavrayışlı ve özellikle bu konuda yazılmış son derece zengin yazının tümünde eşi boşuna aranacak derecede doğru çizgi içinde belirlenmiş bulunduğu bu çalışmayı okuyordu.” (Marx-Engels/Seçme Eserler/Cilt-2,syf. 215)
Böylece Marx, “'en önemli görev' kabul ettiği Komün'e karşı duyulan kendiliğinden sempatiyi proleter kitlesinin Komün davasını yürütmek ve sonuna kadar ulaştırmak için bilinçli bir isteğe dönüştürecek olan bir teorik inceleme...”yi de yapmış oluyordu. (Biyografi, syf. 550)
Bizzat olaylar devam ederken böylesi bir inceleme yapabilmek “gene Marx'a düştü”. Bu olayları, geleceğin eşiğini belirleyen ve yeni bir tarihi çağın kapısını açan olaylar olarak gösteren oydu. Komün'ün ilk tarihçisi ve vakanüvisti Marx, Fransa'daki proleter ihtilalinin tecrübesini geniş kitlelerin önüne getirdi ve proleter savaşçılarının gelecek kuşakları için kayıtlara geçirdi.” (Biyografi, syf. 534)
Hiç şüphesiz o olanaklarla, olayların üzerinden belli bir zaman geçip her şey ortaya çıkmadan ve üstelik tek başına, Komün'ün tüm yönlerini en ince ayrıntılarına kadar inceleyebilmek mümkün değildir. Bu daha sonraki devrimcilerin ve bilimsel araştırmacıların görevidir. Nitekim Komün günlerinden yıllarca sonra Devlet ve İhtilal'de yalnızca kitabın konusu ile ilgili bölümler üzerinde duran Lenin, bunu şöyle ifade ediyor: “Marx, yetersiz de olsa Komün tecrübesini Fransa'da İç Savaş adlı eserinde, kılı kırk yararcasına bir tahlilden geçirdi.” (Devlet ve İhtilal, syf.55)
***
M-L devrim tanımını hepimiz biliriz. Konumuzu ilgilendirdiği kadarıyla M-L devrimin en kısa, yalın ve özlü tanımını yapmak istediğimizde, onun politik ve sosyal devrimin bir bütün olarak ele alınması anlamına geldiğini bilir, M. Çayan arkadaştaki şu ünlü tanımı aktarırız: “Devrim, halkın devrimci girişimi ile-aşağıdan yukarı- mevcut devlet cihazının parçalanarak, politik iktidarın ele geçirilmesi ve bu iktidar aracılığı ile-yukarıdan aşağıya- daha ileri bir üretim tarzının örgütlenmesidir.” (Kesintisiz devrim-1)
Bu kısa tanımda, mevcut burjuva devletin parçalanması gerektiğinin belirlenmesinden hareketle, bu bölümün başlığı olan (BURJUVA DEVLETİ PARÇALAMALI MI, DEVRİM?) sorusunun yanıtının verildiğini söyleyebiliriz.
Ama hayır, her şey bu kadar kolay değil.
Bilimsel sosyalizmin temellerinin atıldığı ilk anlardan itibaren Marksizmin bu tanımı yapıp aynen savunduğunu söylemek mümkün değildir. Yani Marksizmde bir devrim anlayışı vardı ve o devrim anlayışında, bu tanımın pek çok unsuru da vardı; ama “Mevcut devlet cihazının parçalanması” gereği yoktu.
Marksist devrim teorisi, bugüne göre bu açıdan, evet bu temel unsur açısından eksikti.
Marksizm, bilimsel sosyalist teorinin oluşturulduğu ve temellerinin atıldığı ilk anlarda, mevcut iktidarın alaşağı edilerek proletaryanın iktidara gelmesini ve proletarya diktatörlüğünün kurulmasını savunur. Proletarya iktidarı ele geçirdikten sonra, mevcut devleti demokratikleştirecek ve bu devlet aracılığı ile Komünizme ulaşma doğrultusunda istediği ekonomik, siyasal ve toplumsal dönüşümleri gerçekleştirecektir. Engels'in Komünizmin İlkelerinde “Bu devrim nasıl bir yol izleyecektir?” sorusuna verdiği “Her şeyden önce bir demokratik yapıyı ve böylelikle de dolaysız ya da dolaylı biçimde proletaryanın siyasal egemenliğini yürürlüğe koyacaktır.” şeklindeki yanıtı, bunu anlatır. Yani Marksist teoriye göre, proletarya iktidara geldiğinde, mevcut devleti aynen korumayı değil, onu demokratikleştirmeyi düşünüyordu. 1848 devrimine kadar Marx'ta egemen olan anlayış buydu.
Lois Bonaparte'nin 18. Brumaire'de Marx ilk kez, mevcut burjuva devletin parçalanmasına işaret eder. 18 Brumaire'de mevcut devletin parçalanması gerektiğini söylediğini, 12 Nisan 1871 tarihinde, yani Komün günleri yaşanırken, Paris'te Paris proletaryası mevcut devleti parçalayıp yok ettikten sonra, bir başka deyişle, Brumaire'de önerilen teorik önermenin olaylar içinde pratiğe geçerek doğrulanmasından sonra Kugelman'a yazdığı bir mektupta belirtir. Marx şöyle yazar: “18. Brumaire'nin son bölümünde, eğer yeniden okursan göreceğin gibi, Fransa'daki gelecek devrimin girişiminin, şimdiye değin olduğu gibi, artık bürokratik ve askeri makinayı başka ellere geçirtmeye değil ama onu yıkmaya dayanacağını belirtiyorum. Kıta devrimindeki gerçekten halkçı devrimin ilk koşuludur bu. Kahraman Parisli arkadaşlarımızın girişmiş bulundukları şey de, işte budur.” (Marx-Engels/Seçme Eserler/Cilt 1.syf.502)
Lenin, Marks'ın bu sözlerini Devlet ve İhtilal'de aynen aktararak, Emperyalizm döneminde de geçerliliğini koruduğunu söyler. Şöyle der: “Bürokratik-askeri aygıtı parçalamak sözü, Maksizmin devrim sonrasında proletaryanın devlet konusundaki görevlerine ilişkin, başlıca dersini özlü bir biçimde dile getirmektedir.” (Devlet ve İhtilal, syf. 51)
Peki Marx, 18. Brumaire'de bu konuda ne diyordu? “Bütün siyasal devrimler, bu makineyi kıracakları yerde yetkinleştirmekten başka bir şey yapmadılar. Art arda iktidar uğruna savaşan partiler, bu muazzam devlet yapısını ele geçirmeyi kazananın en birinci ganimeti saydılar.” (Marx-Engels/Seçme Eserler/cilt 1, syf. 574-575)
Paris Komünü, Marks'ın bu teorik önermesini doğrulayarak, ilk kez, mevcut devleti yetkinleştirmek yerine onu parçalayıp tarihin çöp tenekesine atmayı yeğlıyordu. Marksın deyişiyle “...İşçi sınıfı, mevcut devlet makinesini olduğu gibi almak ve onu kendi amaçları için kullanmakla yetinemezdi.” (a.g.e. syf. 260)
Evet, Komün deneyiminde Paris proletaryası Marksist devrim teorisinde yeni bir dönem başlatıyordu: Artık mevcut burjuva devletin parçalanması gerektiği, aksi halde proletaryanın istemlerinin gerçekleştiremeyeceği anlaşılmıştı.
“Bu tecrübeyi tahlil etmek, ondan taktik dersler çıkarmak, kendi teorisini bu tecrübenin ışığında incelemek” için Komün'ü ele alan Marks'ın, bu incelemesinin sonucunu hesaba katmaması düşünülemezdi. Teorik önerme düzeyinde devletin parçalanması gereğini 1852'de 18. Brumaire'de ortaya koyan Marks'ın, Komünist Manifesto'da bu doğrultuda değişiklik yapmak için neden Komünü beklediği de anlaşılır bir şeydir. Marx, o teorik önermesinin “Pratik ve gözle görülür bir kanıtını” sağlamak istiyordu. (Biyografi, syf...) Marx-Engels, 24 Haziran 1872'de, Almanca baskıya önsözde, bu doğrultuda değişiklik yapma gereği duydular. Lenin, Marx ve Engels'in Komünist Manifesto'da yaptıkları bu değişikliğin, onların “...bu ana ve temel derse çok büyük bir önem...” verdiklerini gösterdiğini, yazar. (Devlet ve İhtilal, syf. 50)
Engels, Komünün 20. yıl dönümünde, yani 18 Mart 1891'de yazdığı Fransa'da İç Savaş'ın ön sözünde, aynı konuda şöyle diyordu: “Komün, işçi sınıfının bir kez iktidara geçtikten sonra eski devlet makinesi ile yönetmeye devam edemeyeceğini, hemen kabul etmek zorunda kaldı; daha yeni elde etmiş bulunduğu kendi öz egemenliğini yeniden yitirmemek için bu işçi sınıfı bir yandan o zamana değin kendisine karşı kullanılmış bulunan eski baskı makinesini ortadan kaldırmalı ama...” (Marx-Engels/Seçme Eserler/ Cilt 2 syf. 224), aması, mevcut devlet aygıtının yerine, yıkıldıktan sonra neyin geçirileceğinin tartışılmasına ilişkindir.
Lenin'e göre, Marx, halkın gerçek bir halk devriminin ön koşulu olarak mevcut devlet makinesini parçalama görevini, o tarihlerde İngiltere dışındaki kıta Avrupası ile sınırlamıştı ve bunda da o tarihi koşullardan dolayı haklı idiler. Çünkü “...o dönemde İngiltere henüz örnek katıksız Kapitalist ülke olmasına karşın, militarist bir klikten ve büyük ölçüde de bir bürokrasiden yoksundu. Bu nedenle Marx, o dönemde hazır devlet aygıtının parçalanması ön koşulu olmaksızın bir devrimin, hatta bir halk devriminin mümkün göründüğü ve gerçekten de mümkün olduğu İngiltere'yi ayrı tutuyordu.” (Devlet ve İhtilal, syf. 52)
Böylece proletarya devriminin ön koşul olarak mevcut burjuva devlet aygıtını parçalayıp dağıtmasının ve yok etmesinin, özünde, mevcut burjuva devletin bürokratik ve askeri yapısından kaynaklandığı anlaşılmış oluyordu. Çünkü, bir devlet aygıtının “...en ayırt edici nitelikteki iki kurumu' olan bu kurumların, 'burjuvaziye binlerce bağla bağlı olduğunu” (Devlet ve İhtilal, syf.15) hepimiz biliyoruz. Bu yapının yetkinleştiği ülkede, yetkinleştiği ölçüde, parçalanmanın gerekliliği ve zorunluluğu artar.
Lenin, Emperyalist dönemin ilk başlarında, bu İngiltere istisnasının da geçersiz olduğunu söyler. Artık dünyanın tüm ülkelerinde mevcut burjuva devlet aygıtı parçalanıp yok edilmelidir. Bu öngörü, Emperyalizmin 3. bunalım dönemi olan bugün kapitalist zincire bağlı tüm ülkelerde bürokratik-askeri devlet aygıtının eriştiği dev boyutlar düşünüldüğünde, çok daha fazla geçerlidir.
'Parçalama', 'dağıtma', 'yok etme', 'kesip atma' vb... Peki, mevcut devletten hiç bir şey devir alınmayacak mıdır? Marksın yanıtı, olumludur. “Eski hükumet iktidarının tamamen baskıcı organlarının ortadan kaldırılması gerekmekle birlikte, onun meşru fonksiyonlarının da toplumun üzerinde zirveyi gasp etmiş bir otoriteden çekilip alınarak...” (Biyografi,syf. 551-552)
Bu noktanın tartışılması gerektiği açıktır. Yani, bizler, bugünkü devletin hangi fonksiyonlarını, devrim sonrası kendi devlet aygıtımızı örgütlerken devralmış olacağız?...
Aydın/1988” (Devam edecek)
14.09.2020/Datça/Mehmet Erdal
CEZAEVİ YAZILARI-21:
PARİS KOMÜNÜNE DAİR! (4)
(Paris Komünü'nün 117. yıl dönümünde Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevinde yapılan çalışmanın dördüncü bölümü)
... bölümde devrimin mevcut burjuva devleti parçalaması gereğini, mevcut burjuva devleti aynen devir alması halinde bu devletle istemlerini gerçekleştiremeyeceğini tartışmıştık. Ancak mevcut burjuva devletin parçalanıp yok edilmesi ereğini yalnızca Marksistlerin önlerine koymadığı biliniyor. Marksistler dışında anarşistler de mevcut burjuva devletin parçalanıp yok edilmesi ereğini savunuyorlar.
Peki öyleyse, sorun nedir? Yani hem Marksistler hem de anarşistler mevcut burjuva devletin parçalanıp yok edilmesini savunuyorlar ve bu konuda hem fikir iseler, aralarında veya en azından bu konuda aralarında bir fark yoktur diyebilir miyiz? “Hedef olarak” diyor Lenin, “Devletin ortadan kaldırılması noktasında anarşistlerle aramızda hiç bir anlaşmazlık yok.” (Devlet ve İhtilal, syf. 80)
Bu kadar. Yani bir çakışma var ama yalnızca bu noktada. Bu çakışma noktasından önce veya sonra, aynı değiller. Uzlaşmaz bir biçimde ayrılar. Bunu iyi kavramak gerekiyor.
***
Bilindiği gibi bazı oportünistler, Marks'taki “Devletin sönmesi” tezini, mevcut burjuva devletin parçalanıp ortadan kaldırılması noktasından önce, yani M-L devrime gereksinim duymaksızın olabileceğini savunuyorlardı. Bu noktada Marksist devrim teorisini inkar ediyorlardı. Anarşistler ise mevcut burjuva devletin parçalanıp ortadan kaldırılması sonrası, bunun yerine başkaca bir aygıtın konmasına karşı çıkıyorlar ve burjuva devletin ortadan kaldırılmasını, aynı zamanda her tür otoritenin ortadan kaldırılması olarak ele alıyorlardı. Marksistler her iki anlayışla da uzlaşamıyorlardı.
Anarşistler, proletaryaya ve proletarya devrimine inanmıyorlar. Onlar, soruna çok kabaca söylersek, sınıfsal bir perspektiften bakmıyorlar ama işin aslında, toplumsal gelişme ve evrimleşme sürecinde yok olan küçük burjuvazinin perspektifinden bakıyorlar. Yok olmaya karşı bir tepki, bir öfke bu. Küçük burjuvazinin küçük burjuva mülkiyeti koruma temelindeki küçük burjuva özgürlüğünü savunuyor. Bu özgürlüğü yüceleştiriyor. Yani birey ve bireyin özgürlüğü, siz bunu özünde küçük burjuva ve küçük burjuvazinin özgürlüğü olarak anlayabilirsiniz, anarşizm için her şeyden yücedir.
Bu bireyi ve onun özgürlüğünü tehdit eden her şey anarşizm tarafından kabul görmüyor; anarşizm, çok doğal olarak, ona karşı çıkıyor. Kapitalizm koşullarında, özellikle modern kapitalizmin küçük burjuva mülkiyeti ve küçük meta üretimini yok ederek geliştiği koşullarda kapitalizme karşı; onu can düşmanı görüyor, ona saldırıyordu. Bu ilk anda yanıltıcı olabiliyor... Anarşistler ve anarşizm, kapitalizme karşı olan ve kapitalizmin mezar kazıcısı rolünü üstlenen proletarya ve onun bilimsel dünya görüşü olan Marksizm ile eş veya aynı şey olarak görülebiliyor. Halbuki bu, kim tarafından yapılırsa yapılsın, yanlıştır.
Anarşizm, proletaryaya ve onun bilimsel dünya görüşü Marksizme inanmadığı için, mevcut burjuva topluma sınıfsal temelde ve örgütlü olarak karşı çıkışı savunmuyor. Mevcut burjuva devletin ve burjuva toplumdaki her kurumun proletaryayı ezdiği ve sömürdüğü açıdan değil, kendi bireysel özgürlüğünü yok ettiği açıdan yok edilmesini savunuyor. Aynı mantık, kendine düşman gördüğü her şeye, kendi toplumsal sisteminde küçük burjuva mülkiyeti ve küçük meta üretimini de ortadan kaldırarak kolektif mülkiyeti ve üretimi savunan proletaryaya ve onun bilimsel dünya görüşü Marksizme de yöneliyor. Onu da düşman görüyor. Kapitalizm koşullarında kalındığında bu düşmanlık ideolojik düzeyde kalabiliyor, ama sosyalizmde fiili saldırı düzeyine varabiliyor. İşte tam da bu noktada, karşı-devrimci bir kimliğe bürünebiliyor.
***
Yalnızca sosyalizmde mi karşı-devrimci kimliğe bürünerek proletaryanın davasına ihanet etmiş oluyor? Hayır! O, kapitalizm koşullarında da proletaryanın davasına ihanet ve burjuvazinin hizmetine geçme noktasına da düşüyor.
Proletarya, mevcut burjuva devlete sınıfsal açıdan bakıyordu. Mevcut burjuva devleti burjuvazinin egemenliğinin ve bu egemenliğin kendisine karşı uyguladığı zorun örgütlenmiş biçimi olarak görüyordu. O halde, proletaryanın görevi bu mevcut burjuva devleti ortadan kaldırmaktı. Ortadan kaldırmaktı ama bunun anarşizmin savunduğu gibi bireysel temeldeki saldırılarla değil, ancak örgütlü ve burjuvaziyi alt edebilecek bir gücün yaratılmasıyla mümkün olacağına inanıyordu. Bu noktada, anarşizm ile temelden ayrı düşünüyorlardı. Bu noktada, proletarya ve Marksistler için örgüt ve örgütlü güç, can alıcı bir öneme sahipti. Hiç şüphesiz, nasıl bir örgüt sorusu sorulabilir ve tartışılabilir ama şimdiki konumuz bu değildir. Yani, Marksizm mevcut burjuva devletin anarşizmin anlayışı ve yöntemleriyle yok edilebileceğine inanmıyordu.
Anarşizm, mevcut burjuva devleti ortadan kaldırmayı amaç olarak görüyordu. Çünkü o bu burjuva devletin yerine başkaca herhangi bir şeyi geçirmeyi düşünmüyordu. Onlar ister burjuva ister proleter olsun, devlete tümden karşı idiler. Halbuki Marksizm, burjuva devleti ortadan kaldırmayı amaç olarak görmüyordu. Yani, Marksistler devletin en nihayetinde bir gün yok olup gideceğini ve tarih sahnesinden silineceğini biliyorlardı; bunu söylüyorlardı. Nihai amacı bu idi ama devletin bu anlamda yok oluşu, sınıfların yok oluşuna bağlı idi ve ondan uzak ele alınamazdı. Yani sınıfsız ve devletsiz bir toplum, Marksistlerin ideali idi ama bu farklıydı, anarşistlerin burjuva devleti ortadan kaldırmaya yaklaşımları (da) farklıydı. Lenin, bu konuyu çok açık olarak şöyle belirtiyor: “Marksizm, her zaman, sınıfların ortadan kalkmasıyla birlikte devletin de ortadan kalkacağını öğretmiştir. Anti-Dühring'teki 'devletin yok olup gitmesine' ilişkin ünlü bölümde anarşistler, devletin ortadan kaldırılmasından yana çıktıkları için değil, devletin 'akşamdan sabaha' ortadan kaldırılabileceğini savundukları için suçlanmaktadırlar.” (Devlet ve İhtilal, syf. 78)
Marksistlere göre, proletarya devriminin ön koşulu mevcut burjuva devleti parçalamak ve yok etmekti. Yani amaç değil, ön koşuldu. Çünkü burjuva devletin parçalanıp yok edilmesiyle devrim bitmiyordu. Ancak ve ancak birinci aşaması, yani politik devrim aşaması sona eriyordu. Proletarya devriminin amacı Komünizm olduğuna göre, proletarya devriminin politik devrim aşamasında sona ermesi düşünülemezdi. Devrim, sosyal devrime dönüşmeli ve bu biçimde devam etmeliydi.
O halde Marksistler ile anarşistler, amaçta da farklı düşünüyorlardı. Anarşistler, amaçlarının bireyin kurtuluşunu sağlamak olduğunu söylüyorlardı. Marksizm ise küçük burjuva bireyin değil, insanın özgürleşmesinin ve gerçek kurtuluşunun Komünizmde sağlanacağını söylüyorlardı. “...Marx, Komünizm diye anılmaya layık tek toplumsal düzenin insanla doğa ve insanla insan arasındaki çelişkileri ortadan kaldıran, insanın duygularını insanlaştırıp onları insanın toplumsal ve doğal özüne uygun hale koyan ve 'onun kalıcı gerçekliği olarak bütün bu duygularla donanmış zengin insanı” (1844 Ekonomik Felsefe El Yazmaları) doğuran bir düzen olduğu düşüncesinin üzerinde önemle durdu. “Bundan dolayı, geleceğin toplumunu, insanın kişiliğinin gelişip serpildiği, maddi ve manevi ihtiyaçlarının tüm olarak tatmin edildiği ve bireysel ve toplumsal çıkarlarının uyumunu içinde taşıyan en yüce insani ilkelerin karşılandığı ve doyurulduğu bir aşama olarak gördü.” (Biyografi, syf.70)
Bunu ise, mevcut burjuva devletin ortadan kaldırılmasının hemen ardından değil, bir geçiş sürecinin yaşanmasından ve sosyalizmin inşa edilerek Komünizme ulaşılması ile gerçekleşeceğini söylüyorlardı. O halde, bu inşayı başlatmak ve tamamlamak için burjuva devletin yerini alacak ve proletaryanın yönetimde olacağı bir aygıt gerekiyordu. Çünkü bu inşayı ancak proletarya tamamlayabilirdi.
İşte, “Marksizm, anarşizmden, genel olarak devrimci dönem ve özel olarak da kapitalizmden sosyalizme geçiş dönemi boyunca devletin ve bir devlet iktidarının zorunluluğunu kabul etmesi ile ayrılır.” (Nisan Tezleri, syf.50)
O halde, burada iktidar sorunu gündeme geliyordu. Proletarya devriminin amacı, mevcut burjuva devleti parçalayıp yok etmek ve onun yerine kendisinin iktidarda olduğu yeni bir devleti geçirmek değil, sınıfsız olan Komünizmdir. Proletarya devrimini böyle kavramak, soruna daha geniş bakabilmektir. “Her devrimin temel sorunu iktidar sorunudur.” diyordu Lenin ve bu proletarya devrimi için de geçerlidir. “Bu, iktidarı almakla, iktidarı ele geçirmekle yetinmek gerekir, demek midir?” diye soruyor, Stalin ve yine kendi yanıtlıyor: “Hayır, bu demek değildir. İktidarın ele geçirilmesi, ancak başlangıçtır. Bir ülkede devrilmiş olan burjuvazi bir çok nedenden ötürü onu deviren proletaryadan daha güçlü olan durumunu uzun zaman korur. Bundan dolayı iktidarı korumak, sağlamlaştırmak, yenilmez hale getirmek her şeyden önce gelir. Bunu sağlamak için ne gereklidir? Hiç değilse zaferin ertesi günü proletarya diktatörlüğünün önüne çıkan üç belli başlı görevi başarmak gerekir:
a)Devrimin iktidardan devirdiği ve mülksüzleştirdiği büyük toprak sahiplerinin ve kapitalistlerin direncini kırmak, onların, sermayenin iktidarını yeniden kurma girişimlerini başarısızlığa uğratmak.
b) Bütün emekçileri proletaryanın çevresine toplayarak kuruluş çalışmasını örgütlendirmek ve bu çalışmaya, sınıfların ortadan kalkmasını hazırlayacak biçimde yön vermek.
c)Dış düşmanlara karşı savaşım için, Emperyalizme karşı savaşım için devrimi silahlandırmak, devrim ordusunu kurmak.
Bu ödevleri yerine getirmek için proletarya diktatörlüğü gereklidir.” (Leninizmin İlkeleri, syf. 42-43)
Anarşistler, soruna böyle bakmıyorlardı. Temeldeki sorunu, iktidar sorunu olarak görmüyorlardı. Böyle olunca da burjuva iktidarını temelden tehdit edemiyorlardı. Tam da bu noktada, burjuvaziye hizmet, proletarya devrimine ihanet ediyorlardı. Yani proletarya devriminin perspektifini bulanıklaştırıyorlardı.
***
Tam bu noktada, Marksistler ile anarşistler arasında Devlet konusunda çıkan tartışmada Marks'ın özellikle üzerinde durduğu bir noktaya dikkati çekelim: Lenin'e göre “Marx,... Anarşizme karşı yürüttüğü mücadelenin gerçek anlamının çarpıtılmasını önlemek için proletaryanın ihtiyaç duyduğu devletin 'devrimci ve geçici biçimini' özellikle vurgulamıştı. Proletaryanın devlete ancak geçici olarak ihtiyacı vardı.” (Devlet ve İhtilal, syf.80)
İşte, Paris Komününde, Paris proletaryası mevcut burjuva devletin parçalanıp yok edilmesi ile yetinmediğini gösterdi ve “Komünün ilk buyrultusu (kararnamesi) sürekli ordunun kaldırılması ve silahlı halk ile değiştirilmesi oldu.” (Marx-Engels/Seçme Eserler/Cilt 1,syf.263)
Bu, gerçekte “Devlet olmayan devlet”, yani “yok olup gitmekte olan”, ''yok olup gitmeye başlayacak ve yok olup gitmeden edemeyecek biçimde kurulmuş” olan bir “Devletti.” Marx, bu devleti “hakim sınıf olarak örgütlenmiş proletarya” olarak tanımlar.
Bu “Devlet olmayan Devlet”te, proletarya egemen sınıftır. Her şeyin sahibidir. Kendi özgür iradesine ve öz gücüne dayanan devrim ile mevcut devleti yıkan halk, kendi yönetimini kurmuştu. Bu, Komün idi. Örgütlenmesini buradan sonra tartışacağımız Komün, aksi iddialara karşın, özünde, bir işçi hükumeti ve proletarya diktatörlüğü idi. Marx, bunu, çok açık belirtir: “Komünün gerçek gizemi şudur: O, özel olarak bir işçi sınıfı hükumeti, üreticiler sınıfının temellükçüler sınıfına karşı mücadelesinin ürünü, emeğin iktisadi kurtuluşunun gerçekleşmesini sağlayan en sonu bulunmuş siyasal biçimi idi. Bu son koşul olmasaydı, Komünsel kuruluş bir olanaksızlık ve aldatmaca olurdu.” (Marx-Engels/Seçme Eserler/cilt 2,syf.267)
Engels de yirmi yıl sonra yazdığı ön sözde, Marksın bu yargısını pekiştiren şu ünlü vurgulamada bulunur: “Eh baylar, bu diktatörlüğün neye benzediğini bilmek ister misiniz? Paris Komününe bakınız. Paris Komünü, proletarya diktatörlüğü idi.” (a.g.e. Syf.226)
Evet, Paris proletaryası, Komün örgütlenmesi ve Komün yönetimi ile ilk kez bu teorik önermeyi hayata geçiriyordu.
“Teorik önerme” diyoruz, çünkü proletarya diktatörlüğü tanımı, Marksist teoriye ilk Paris Komünü ile girmiyor, Marksist teoride çok önceden beri yer alıyordu.
Bilindiği gibi Marksizm, proletarya devriminin amacının Komünizme ulaşmak olduğunu söylüyordu. Bu ise, politik iktidarın ele geçirilmesi ile ilk adımı atılan ama ondan sonra daha uzun, daha çetin, zorlu ve karmaşık gelişecek bir sürecin yaşanması ardından gerçekleştirilecek bir şeydi. Politik iktidarın ele geçirilmesi sonrası yaşanacak bu süreçte, proletarya yönetimde olmalıydı. Marx, bunu çok özlü olarak şöyle ifade ediyordu: “Kapitalist toplum ile Komünist toplum arasında birinciden ötekine devrimci dönüşüm dönemi yer alır. Buna da bir siyasal geçiş dönemi tekabül eder ki, burada, devlet, proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz.” (Marx-Engels/Seçme Eserler/Cilt 3, syf. 31-32)
Bu süreç bütün alanlarda sosyalizmin inşasının tamamlandığı, sınıfların ve bu arada bir sınıf olarak proletaryanın kendisinin ortadan kalkacağı, devletin sönerek yok olacağı bir süreçtir. Marksist teori, ilk andan itibaren hep bu perspektife sahip olmuş ve bir an bile bu perspektifini kaybetmemiştir. Proletaryanın iktidara gelmiş olması, sınıf mücadelesinin sona ermesi anlamına gelmez. Tam aksine “...bu dönem kaçınılmaz olarak, görülmemiş ölçüde keskin biçimlere bürünmüş, eşine rastlanmamış ölçüde şiddetli bir sınıf mücadelesi dönemidir.” (Devlet ve İhtilal, syf. 48) Bu dönem yalnızca “...sınıf mücadelesinin farklı evrelerinden en akli ve en insani bir şekilde geçilebileceği akli ortamı sağlar.” (Biyografi, syf. 551) Yani sınıf mücadelesi, proletaryanın avantajlı olduğu bir ortamda Komünizme kadar devam eder.
İşte bunun için “Tek bir sınıfın diktatörlüğünün, yalnızca genel olarak bütün sınıflı toplumlar için değil, yalnızca burjuvaziyi alaşağı etmiş olan proletarya için değil, aynı zamanda kapitalizmi sınıfsız toplumdan, Komünizmden ayıran bütün bir tarihi dönem için de gerekli olduğunu kavrayan kimseler, Marksın devlet teorisinin özünü kavramış sayılabilir.” (Devlet ve İhtilal, syf.48)
Marksist teori, sosyalizmin inşasından ne anlaşılması gerektiğini, proletaryanın diğer sınıfların yanı sıra kendisini de nasıl ortadan kaldıracağı, devletin nasıl sönerek yok olacağı gibi konuları hep tartışmış ve giderek ayrıntılarıyla da öz olarak düşüncelerini ortaya koymuş, ama bu konuda Lenin, Marksist teorinin önerilerini daha da geliştirmiştir.
Proletarya iktidarı sorununa ilk kez Alman İdeolojisi'nde rastlıyoruz. Alman İdeolojisi'nde proletarya diktatörlüğünün adı açıkça geçmiyordu. Yıllar sonra Engels, bu kitaba atfen şöyle diyecektir: “Marx ve ben, 1845'ten beri gelecekteki proletarya ihtilalinin nihai sonuçlarında birinin Devlet denilen şu siyasi örgütün adım adım çözülmesi ve en sonunda yok olması olacağını söyledik; ama bununla birlikte her zaman, proleter sınıfın gelecekteki toplumsal ihtilalin öteki önemli sonuçlarından şuna ya da buna ulaşabilmesi için ilkin kendisini devletin örgütlü gücüyle teçhiz etmek ve bunun yardımıyla kapitalist sınıfın direncini bastırmak ve toplumu yeniden örgütlemek zorunda kalacağını da söyledik.” (Biyografi, syf.109)
Burada, konumuzu bugün için ilgilendirmediğinden daha fazla ayrıntıya girmeden geçeceğimiz, proletaryanın bir sınıf olarak kendisini yok etmesinin felsefi düzeyde Feuerbach Üzerine Tezler'de ve Alman İdeolojisi'nde ele alınıp tartışıldığını belirtelim.
Komünist Manifesto'da da açıkça proletarya diktatörlüğü adlandırmasına rastlanmaz. Bilindiği gibi mevcut burjuva devletin yerini neyin alacağı sorusunun yanıtına Manifesto'da “Hakim sınıf olarak örgütlenmiş proletarya'nın” demokrasi savaşına kazanılmasının alacağı verilir ama “proletaryanın bu örgütlenmesinin hangi somut biçimleri alacağı ve bu örgütlenmenin demokrasi savaşının en eksiksiz, en tutarlı bir şekilde kazanılmasıyla hangi kesin biçimde birleştirileceği sorusunun cevabını kitle hareketinin tecrübesinden bekliyordu.” (Devlet ve İhtilal, syf.54-55)
Marksın Manifesto'da yaptığı bu tanım, ünlü ve özlüdür ama bunun hangi somut biçimi alacağı belli değildir. Bu, Komün deneyiminde, Komün olarak karşımıza çıkar. Yani Komün, hem ilk proleter devlet hem de onun somut biçimidir.
Komünden önce tarihsel süreçte çok önemli bir yer tutan 1848 Şubat işçi ayaklanması ve Fransız burjuva ihtilali gündeme gelir. 1848 sınıf savaşımlarının incelendiği iki kitaptan ilkinde Marx, ilk kez proletarya diktatörlüğü terimini kullanıyordu. Şöyle diyordu: “...Proletarya, git gide devrimci sosyalizmin çevresinde, bizzat burjuvazinin Blanqui adını taktığı Komünizmin çevresinde toplanıyor. Bu sosyalizm, genel olarak, sınıf farklılıklarının ortadan kaldırılması, sınıf farklılıklarının dayandıkları bütün üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılması, bu üretim ilişkilerine uygun düşen bütün toplumsal bağlantıların ortadan kaldırılması, bu toplumsal bağlantılardan doğan bütün düşüncelerin alt-üst edilmesine varmak üzere devrimin sürekliliğinin ilanıdır. Zorunlu bir geçiş noktası olarak proletaryanın sınıf diktatörlüğüdür.” (Marz-Engels/Seçme Eserler/Cilt 1, syf. 341)
Hemen ardından 18. Brumaire çalışırken yazdığı bir mektupta bu terimi yine kullanır: “... 2) sınıf savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne vardığını, 3) bu diktatörlüğün kendisinin bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız bir topluma geçişten başka bir şey olmadığına...” diyordu. (a.g.e. Syf.637)
Evet, böylece, proletarya diktatörlüğü özlü ifadesine kavuşuyordu. İşte Komün, sınıf mücadelesinin zorunlu sonucu olarak, proletarya diktatörlüğünün somut bir biçimi olarak gündeme gelecektir...
Aydın/1988” (Devam edecek)
21.09.2020/Datça/Mehmet Erdal
CEZAEVİ YAZILARI-22:
PARİS KOMÜNÜNE DAİR! (5)
(Paris Komünü'nün 117. yıl dönümünde Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevi'nde yapılan çalışmanın 5. Bölümü)
KOMÜN ÖRGÜTLENMESİ
... Daha önceki bölümlerde sözü edildiği üzere 3. Toplumsal Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte halkın silahlanmasının gerçekleştiğini biliyoruz. “Paris sadece kuşatma sonucu ordudan kurtulmuş ve onun yerine çoğunluğu işçiler tarafından oluşturulan bir ulusal muhafızı geçirmiş olduğu için direnebiliyordu.' Yani, burada savaş nedeniyle ortaya çıkmış bulunan fiili bir durum söz konusudur. Şimdi sürekli bir kurum durumuna dönüştürülmesi söz konusu olan şey, işte bu durumdu. Bu yüzden Komün'ün ilk buyrultusu (kararnamesi) sürekli ordunun kaldırılması ve silahlanmış halk ile değiştirilmesi oldu.” (Marx-Engels/Seçme Eserler/Cilt 2, syf. 263)
Komün'ün bu ilk buyrultusu devletin parçalanması anlamına geliyordu. Böylelikle burjuva devleti ayakta tutan temel iki kurumdan biri olan ordu, halkın üzerinde bir baskı gücü olmaktan çıkarılıyor, halk silahlandırılarak iktidarın halkta olduğu bu yönüyle de somutlanmış oluyordu.
Ulusal muhafızların örgütlenmesi, toplumun genel demokratik yapısından farklı bir özellik taşımıyordu. Daha sonra, Ekim Devrimi ile birlikte Lenin tarafından daha da geliştirilen bu anlayışa göre, orduda seçim ve denetleme ilkesi önemsendi.
***
Şimdi de Komün örgütlenmesini açmaya çalışalım: “Komün, kentin çeşitli ilçelerinden genel oy hakkı ile seçilmiş belediye meclis üyelerinden kurulmuştu. Bu üyeler sorumlu ve her an görevden alınabilir idiler. Komün üyelerinin çoğu doğal olarak işçilerden ya da işçi sınıfının ünlü temsilcilerinden oluşuyordu...Merkezi hükumetin aleti olmaya devam edecek yerde, polis, siyasal öz niteliklerinden hemen yoksunlaştırıldı ve Komün'ün sorumlu ve her an görevden geri alınabilir bir aleti durumuna dönüştürüldü. Yönetimin tüm öbür dallarındaki görevliler (memurlar) için de aynı şey oldu. Komün üyelerinden aşama sırasının en alt düzeyine değin kamu görevi işçi ücretleri karşılığı görülecekti. Yüksek devlet görevlilerinin kullanma hakları ve temsil ödenekleri, bu yüksek görevlilerin kendileri ile birlikte ortadan kalktılar. Kamu hizmetlileri, merkezi hükumet tarafından korunan kimselerin özel mülkiyeti olmaktan çıktı...
Eski hükumetin maddi iktidar aletleri olan sürekli ordu ile polis, bir kez kaldırıldıktan sonra, Komün, manevi baskı aletini, rahipler iktidarını kırma işine girişti.
Adalet görevlileri...o yapmacık bağımsızlıktan yoksunlaştırıldılar. Öbür kamu görevlileri gibi yüksek adalet görevlileri ve yargıçlar da seçilir, sorumlu ve geri alınabilir olacaktı.” (Marx-Engels/Seçme Eserler/cilt 2, syf. 264)
Lenin, Marks'tan bu bölümü aldıktan sonra “Anlaşılan” diyordu, “Komün, parçalanmış devlet aygıtının yerine, yalnızca daha eksiksiz bir demokrasi koymuştu.”
***
Komün deneyiminde, belediye meclis üyelerinden oluşan Komün “Parlamenter bir örgenlik değil, ama aynı zamanda hem yürütmeci hem de yasamacı, hareketli bir gövde olacaktı.” (a.g.e. Syf.264) Yani, Komün, burjuva devlet aygıtında olduğu gibi yasama ve yürütme işlevini birbirinden ayrı gören kuvvetler ayrılığı ilkesinden yana değil, yasama ve yürütme erkini kendi bünyesinde toplayan kuvvetler birliği ilkesinden yana idi. Yasayı çıkaracak, yürürlüğe koyacak, sonucunu gözleyecek ve halka hesap verecekti. Bu nokta, burjuva parlamentosundan ayıran temel noktadır.
Burjuva parlamentosu, “...her üç ya da altı yılda bir halkı parlamentoda egemen sınıfın hangi üyesinin temsil edeceğinin ya da ezeceğinin kararlaştırılmasına...” karar verildiği bir yerdi. Yasama ve yürütme erki birbirinden ayrılmıştı. Parlamento, yasama görevini yerine getiriyor, her şey orada bitiyordu. Ondan ötesi onu ilgilendirmiyordu. Parlamento, profesyonel politikacıların çene çaldıkları ve zaman harcadıkları bir yerdi. Halk tarafından seçimden seçime denetleneceği ve beğenmediğini görevden alacağı iddia ediliyor ise de bu genellikle uygulama alanına geçmiyordu. Parlamento, temsilciler için ayrıcalıklı hakların elde edildiği bir yerdi.
Komün, burjuvazinin bu parlamento anlayışını ret ediyordu. Bu reddedilen şey, parlamentoculuk'tur.
Bu temsili demokrasinin reddi, temsili kurumların reddi anlamına gelmez.
Komün, ister yerel birim düzeyinde ister merkezi Komün düzeyinde olsun, doğrudan demokrasiyi esas alıyordu. Burjuva parlamentosunun denetleme yetkisi vardır ama bu biçimsel ve Lenin'in belirttiği gibi “bürokratik bir denetlemedir." Komün de ise delegelerin oluşturduğu yapı, hem yasama hem de yürütme gücü ile donatıldıklarından hiç bir yasa ile sınırlanamayan yetkilere sahiptiler. Bu, yapının özünde proletarya diktatörlüğünü kendi nezdinde ifade etmesi anlamına gelir. Yani sınırsız yetkiyle donatılan halktır. Halk, bu yetkisini, seçtiği delegeler aracılığı ile kullanıyor. Peki, halk bu delegeleri seçip gönderdikten sonra serbest mi bırakıyor? Hayır! Çünkü halk, yalnızca delegelerini seçme hakkına değil, aynı zamanda her an bu delegelerinden hesap sorma ve her an görevden alıp yerine bir yenisini seçme hakkına sahiptir. İşte, buna emredici vekalet sistemi (buyurucu yetki belgesi) denir. Yani, Sosyalist Demokrasi, emredici vekaletle anlam kazanır. Lenin'e göre, “bu ilkenin gerçekleştirilmesinden kaçınmak ya da kısıtlamak, sosyalist devrimin temellerine ihanet etmek anlamına geliyordu.” (Yavuz Sabuncu, syf.29) Burada mevcut proleter devletin her kademesine seçilmiş görevlilerine karşı duyulan bir güvensizlik vardır. Seçilen yöneticilerin, giderek halktan yabancılaşması ve halka karşı bir güç oluşturması önlenmeye çalışılarak, onlar her an hesap verebilir, görevden alınabilir “sorumlu memurlar” düzeyinde ele alınır. Burada, Lenin'in daha sonra Devlet ve İhtilal'de üzerine parmak basarak defalarca yinelediği önemli bir nokta vardır. Marx, Komün'ün tüm yöneticilerinin herhangi bir kapitalist işletmenin işçileri, ustabaşıları ve memurları; halkın ise “herhangi bir işveren” konumunda olduğunu söyler. Yani halk ile yöneticiler arasındaki ilişki, işveren ile hizmetlileri arasındaki ilişkiye eşittir. Marx, “Tıpkı” diyor, bu görevlileri tartışırken, “kendi işi için işçi ve yönetim personeli arayan herhangi bir işverene hizmet eden bireysel seçim hakkı gibi Komünler biçiminde örgütlenmiş halka hizmet edecekti.” Marks'ta, kendi tabiriyle, halka duyulan mutlak bir güven vardır. Devam eder, “ve bireyler gibi, toplulukların da gerçek işler konusunda genel olarak herkesi kendi yerine koymasını ve eğer bir kez bir yanlışlık yaparlarsa, onu da hemen düzeltmesini bildikleri iyi bilinen bir olgudur.” Marx, genel oy hakkının, halkın iradesini ifade ettiği gerçeğinden hareketle, çok açık olarak, hemen akabindeki cümlede şöyle der: “Öte yandan, Komün anlayışına, hiç bir şey, genel oy hakkı yerine, hiyerarşik bir görevlendirme geçirmekten daha yabancı olamaz.” (Seçme Eserler/Cilt 2, syf. 265)
Son olarak, Lenin'in bu konu üzerine yalnızca Devlet ve İhtilal'de pek çok kez ifade ettiği düşüncelerinden birini aktaralım: “Marks'ın Komün için ve proletarya demokrasisi için gerekli olan bu memurların işlevlerinden söz ederken, onları herhangi bir işverenin yani sıradan kapitalist işletmenin işçileri, ustabaşıları ve muhasebecileri ile kıyaslaması son derece öğreticidir.” (Devlet ve İhtilal, syf. 64)
***
Halk, kendisini, yöneticilerine karşı korumalı mıdır? "Evet" diyor Engels ve Komün özgülünde bunu şöyle ifade ediyor: “Komün, daha ilk gününden... kendisini kendi temsilcilerine ve memurlarına karşı, bunların istisnasız hepsinin her an görevden alınabilir olduklarını ilan ederek koruması gerektiğini kabul etmek zorunda kaldı.” (Aktaran, Lenin/ Devlet ve İhtilal, syf. 100)
Komün, yukarıdan beri incelediğimiz emredici vekalet ilkesinin dışında, bir başka araçtan daha yararlanarak yöneticilerin ve her türden devlet kurumunun topluma yabancılaşarak “...toplumun hizmetkarları olmaktan çıkıp, toplumun efendilerine” dönüşmelerini önlemeye çalıştı.
Bu ikinci araç, her kademedeki yöneticilerin alacağı ücretlerin, işçilerin ücretlerine eş olması durumu idi. Komün'de en yüksek yönetici aylığı, en yüksek işçi ücretinden daha fazla değildi ve Komün'de bu ücret, 6000 frank olarak tespit edilmişti. “Böylelikle” diyor Engels, “post kapma ve mevki düşkünlüğüne karşı etkili bir engel konulmuş oluyordu.” (Devlet ve İhtilal, syf. 101)
Böylelikle toplumda yönetici olmak, peşinde koşulan ve her ne pahasına olursa olsun ele geçirilmesi gereken çekici bir görev olmaktan, yani “arpalık” olmaktan da çıkarılıyordu.
Görüldüğü gibi, her şey çok açıktır. Sürekli orduyu ve profesyonel devlet yöneticiliğini ortadan kaldıran, hem herkesin yönetime katılmasını hem de bunun çok düşük bir ücretle yerine getirilmesini sağlayan Komün, burjuvazinin “ucuz hükumet” sloganını da gerçekleştirdi. Aynı zamanda, yöneticiliğin ayrıcalıklı bir iş olmadığını, bunu herkesin hem de daha iyi yapabileceğini, kanıtlayarak, burjuvaziyi “öfke sarsıntıları içinde iki büklüm” bırakıyordu. İşte bu nokta, burjuvazinin yenilgi sonrası Komün'e ve komünarlara karşı yönelttiği korkunç tenkil politikasının, yani siyasal öç alışının kaynağıydı.
***
Yukarıda, Komün örgütlenmesinde doğrudan demokrasinin esas olduğunu söylemiştik. Aynı şeyi, Sovyetler için de geçerli gören Lenin'in deyişiyle “Aracısız ve dolaysız demokrasinin” (Paris Komünü Üzerine, syf. 491) uygulandığı Komünler'de, bunun nasıl hayata geçtiğini şöyle somutlayabiliriz: Yerel birim düzeyinde halk doğrudan seçim ve doğrudan denetim yoluyla işlerini yürütecek yöneticileri seçiyordu. Merkezi Komün düzeyinde ise dolaylı seçim ilkesi geçerliydi. Yani Komün'ün önerdiği ama hayata geçirmeye zaman bulamadığı ulusal örgütlenme taslağına göre ise “Komün'ün, en küçük kırsal yerleşme merkezlerinin bile siyasal biçimi olacağı ve...her il'in kırsal Komünleri, işlerini, ilin yönetim merkezindeki bir delegeler meclisi aracılığıyla yönetecek ve bu il meclisleri de Paris'teki ulusal yetkililer kuruluna milletvekilleri göndereceklerdi.” (Seçme Eserler, syf. 265) Buradaki dolaylı seçim ilkesi, doğrudan demokrasi ile çelişmez; doğrudan demokrasinin, temsili kurumlar düzeyindeki yürütülüş biçimidir. Burada, konunun can alıcı noktası, emredici vekalettir. Lenin'e göre, “Demokrasi, hatta proletarya demokrasisi, temsili kurumlar olmadan düşünülemezdi.” (Devlet ve İhtilal, syf. 64)
KOMÜN, MERKEZİ BİR DEVLETTİR!
Yukarıdaki bölümlerde, Komün'ün yasama ve yürütme erkini kendisinde topladığını, bu anlamda burjuva demokrasisindeki kuvvetler ayrılığı ilkesini reddeden bir anlayışı savunduğunu ve ulusal örgütlenme taslağında bunu formüle ettiğini belirtmiştik. Bu, Komün'ün merkezi bir devlet anlayışına sahip olduğunu gösterir.
“Marx, merkeziyetçiydi.” diyor Lenin. Bu, ne anlama gelir? Bu, Komün somutunda, Marx ve Engels ile Proudhon ve Bakunin arasında, devlet örgütlenmesi bazında sürdürülen bir tartışmayı bize anlatır.
Bilindiği gibi, feodalizmin bağrından doğup gelişen burjuvazi feodal parçalanmaya karşı merkezi bir devlet anlayışını geliştirmişti. 2. İmparatorluk, bu modern merkezi devlet örgütlenmesini yetkinleştirmişti. “İmparatorluğun doğrudan anti-tezi” olarak doğan Komün, “haksız yere, aşırı merkezileşmeye karşı eski mücadelenin aşırı bir biçimi olarak görüldü.” (Seçme eserler/Cilt-2, syf. 266) Burada aynı zamanda “Burjuva devlet aygıtının parçalanmasını”, merkeziyetçiliğin parçalanması olarak anlama durumu, ortaya çıktı. Bu, Proudhonistler ile Marksistlerin bu konuda aynı kefeye konması gibi bir yanlışlığı içeriyor.
Küçük burjuva mülkiyeti koruma temelindeki küçük burjuva sosyalizm anlayışlarının siyasi üst yapıdaki yansıması olarak, Proudhonistler, federalizmden yana idiler.
Lenin'in deyişiyle “Bir ilke olarak federalizm, anarşizmin küçük burjuva görüşlerinin mantıki sonucudur.” (Devlet ve İhtilal, syf. 70)
Marksistler ise, burjuva devlet aygıtına karşı çıkıp onun parçalanmasını savunurlarken, merkeziyetçiliğe karşı çıkmıyorlardı. Tam aksine, Marksistler Proudhonistlerin federalizmine karşı idiler. Bu, onların sosyalizm anlayışlarının doğal sonucuydu. Yani, Marksistler sorunun temelini iktidar sorunu olarak koyarken, Proudhonistlerin iktidar diye bir sorunları yoktu.
Marksistlerin merkeziyetçiliği, burjuva merkeziyetçilikten ve her türden tepeden inmeci-buyrukçu anlayıştan farklıydı. Marksistler, merkeziyetçiliğin burjuva devlet anlayışında olduğu gibi askeri ve bürokratik devlet aygıtının zoruyla değil, tamamen özgür iradeye dayanan, sermayeye karşı sağlanan gönüllü birlikteliğinin sağlanması temelindeydi. Lenin “Bu, merkeziyetçilik olmaz mı? En tutarlı demokratik merkeziyetçilik olmaz mı? Hem de proletarya merkeziyetçiliği olmaz mı?, diyor.” (Devlet ve İhtilal, syf. 71)
Gönüllü merkeziyetçiliğin olamayacağına inananlara, Lenin “dar kafalı” diyerek, bunların “Merkeziyetçiliği ancak tepeden uygulanan bir şey olarak, ancak bürokrasi ve askeri klik tarafından dayatılan ve ayakta tutan bir şey olarak” düşündüklerini söylüyordu. Lenin, “Bu merkeziyetçilik anlayışı, aynı zamanda geniş bir yerel yönetim özerkliğine hiç bir zaman kapalı değildir” diyerek, devam ediyor (Devlet ve İhtilal, syf. 95) ve Engels'ten bir alıntı yapıyordu. Engels, yerel yönetimler için düşündüğü özerkliği, Erfurt Programı'nda şöyle ifade ediyordu: “İlin, ilçenin ve belediyenin halkın genel oyu ile seçilmiş görevliler tarafından tam özerk olarak yönetimi. Devlet tarafından tayin olunan bütün yerel yüksek memurların ve il yüksek memurlarının kaldırılması.” (Seçme Esreler/Cilt-3, syf.531)
Marx, Engels ve Lenin, Komünlerin özgür ve gönüllü birlikteliği ile sağlanacak bu merkezi devletin, aynı zamanda ülkenin birliğinin örgütlenmesi anlamına geldiğini de söylüyorlar.
Komün özgülünde, ilk 37 gün Proudhoncu bucak muhtariyet eğilimleri hakim olmasına karşın, “Komün idaresi... bütün Fransa'yı idare etmek amacından hiç bir zaman vazgeçmemiştir.” (Paris Komünü, syf.47).....
Aydın/1988” (Devam edecek)
28.09.2020/Datça/Mehmet Erdal
CEZAEVİ YAZILARI-23:
PARİS KOMÜNÜNE DAİR! (6)
(Paris Komünü'nün 117. yıl dönümünde Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevi'nde yapılan çalışmanın 6. ve son bölümü.)
BAZI SONUÇLAR
1-) Yeni çözüm (11.sayı) dergisinde, Paris Komünü üzerine yayınlanan bir yazıda, şöyle deniliyor: “...Nesnel koşulların oluşmamış olması, Komün'ün yaşamını sürdürebilmesi şansını azaltan bir etkendi.” Bu tanımlama, yanlıştır.
Bilindiği gibi bir ülkede devrimin olabilmesi için üç koşul gereklidir: Bu koşullardan biri, devrimin objektif şartlarının olması gerektiğidir.
Kapitalizmin serbest rekabetçi döneminde devrimin objektif şartları, üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki antagonist çelişki sürekli bir hal almadığından sürekli söz konusu değildir. Ancak bütün Kıta Avrupası'nı saran ekonomik devrevi buhranlar döneminde kısa bir an için gözleniyordu. Bu buhran dönemleri aşıldığında, üretici güçler gelişmeye devam ediyordu. Bunun için bu buhran dönemlerinde devrim yapılıp politik iktidar ele geçirilse bile korumak ve sosyalizmi inşa etmek olanaksızdır. İşte bunu içindir ki Engels, 1888 yılında geçmişe atıfta bulunarak şöyle yazıyordu: “Tarih bizi ve bizim gibi düşünenlerin hepsini haksız çıkardı. Avrupa kıtasında ekonomik gelişme durumunun o zaman kapitalist üretimin ortadan kalkmasına imkan verecek şekilde olmaktan çok uzak olduğunu gösterdi...ve o zaman, burada anlattığımız dönemden 20 yıl sonra bile bir işçi sınıfı iktidarının ne kadar imkansız olduğu bir kere daha ispatlandı.” (M. Çayan)
Komün 72 gün değil, belki daha uzun süre yaşayabilirdi. Ama Engels'in yukarıdaki ifadelerinden de açıkça anlaşılacağı üzere, Komün'ün yapıldığı tarihsel koşullar itibariyle ilelebet yaşaması olanaksızdı.
Yeni Çözüm, konunun özünü hiç anlayamamış. O, devrimin objektif şartlarının olmamasını, Komün'ün yenilgisini doğuran herhangi bir sebep olarak görüyor. Halbuki bu, temel bir nedendir. Yani Komün, yenilginin nedenleri olarak saydığımız diğer tüm konularda eksiksiz olsaydı bile salt bu nedenden dolayı yaşayabilmesini sürekli kılamazdı. Diğer nedenler ise, Komün'ün 72 günden daha fazla yaşayamamasını açıklayan nedenlerdir.
2-) Komün'ün yenilgisinden çıkaracağımız sonuçlardan ikincisi, Komün'ün zor'u yeterince uygulamadığıdır. “Devrim” diyor Engels, “elbette ki en otoriter olan şeydir. Bu, nüfusun bir bölümünün kendi iradesini, nüfusun öteki bölümüne tüfeklerle, süngülerle ve toplarla -akla gelebilecek bütün otoriter araçlarla- dayattığı bir eylemdir. Ve eğer muzaffer olan taraf, yok yere yenik düşmek istemiyorsa, bu egemenliğini, silahlarının gericiler üzerinde yarattığı terör ile sürdürmelidir. Paris Komünü, silahlı halkın otoritesini, burjuvaziye karşı kullanmamış olsaydı, bir gün olsun dayanabilir miydi? Tersine, Paris Komünü'nü, bundan yeterince serbest bir biçimde yararlanmamış olmakla suçlamamız gerekmiyor mu?” (Seçme Eserler/Cilt 2, syf. 451-452)
Bir proletarya diktatörlüğü olan Paris Komünü, proletarya ve diğer ezilenler için demokrasi anlamına gelirken, burjuvazi açısından bu kendi üzerine yönelmiş bir zor, bir diktatörlük anlamına geliyordu. Fakat bu zor'un, Engels'in dediği gibi Komün tarafından burjuvaziye karşı yeterince uygulandığından söz etmek mümkün değildir.
Bilindiği gibi proletarya, 18 Mart'ta iktidarı aldıktan sonra, 19 Mart günü Komün seçimlerinin 22 Mart'ta olacağını ilan etmiş, daha sonrada 26 Mart'a ertelemişti. Halbuki, aynı sürede Versay'a sığınmış olan burjuvazi silahsız ve korumasız idi. Doğal olarak, burjuvazi hemen güç toparlamaya girişecekti. İşte, Komün Versay'ın bu güçsüz olduğu anda onun üzerine yürüyüp, kesinlikle yok etmeliydi. Bu savaşın kuralıdır. Düşman daha sonraki karşı-devrimci faaliyetlerine devam edemeyecek şekilde bertaraf edilmelidir. Komün, bu kurala uymamıştır. Marks'a göre “Merkezi Komite bu kez, o sıralarda adamakıllı savunmasız bir durumda bulunan Versay üzerine hemen yürümemek ve böylece Thiers ile köylülerin komplolarına bir son vermemekle kesin bir yanlışlık yaptı.” (Seçme Eserler/Cilt 2, syf. 255)
Yine bilindiği gibi, Merkez Komite derhal kendisinden beklenen ve bir devrimin yapması gereken görevleri yerine getirmek yerine düzen partisini de içine alacak şekilde hemen bir seçimi gündeme getirdi. Bunu, o gereksiz bir “onur ve vicdan” titizliği yüzünden yapmıştı. Yani Merkez Komite, bir seçim yapmak suretiyle iktidarı çok erken bırakmıştı. Marx, bunları 12 Nisan 1871 tarihinde Kugelman'a yazdığı mektupta ayrıntılı olarak ifade eder. (Bknz: Paris Komünü Üzerine, syf. 336)
Komün'ün zor'u yeterince uygulamamasına bir başka örnek, rehinelere karşı takındığı tavır nedeniyle verilebilir. Daha önce, Komün'ün Versay'ın esir aldığı savaşçıları öldürüp durması karşısında bir grup rehine aldığını ve bir bildiri yayınlayarak öldürülecek her savaşçıya karşı üç rehine öldüreceğini ilan ettiğini görmüştük. Komün, bu duyurusuna sadık kalmadı. Thires, Komün'ün duyurusunun gereğini yapmadığını görünce, “boş bir caka”ya çevirdiğini görünce, katliamlarını yoğunlaştırarak devam etmişti. Halbuki, Marks'a göre “rehineler Versay tarafından uygulanan tutsakların sürekli öldürülmesi yüzünden, ölümü bin kez hak etmiş bulunuyorlardı.”
3-) Komün'de Blankuistler ve Proudhonistler çoğunlukta olup Komün'ün önderliği bunlarda idi. Marksistler'in ağırlığı savaşın ileriki aşamalarına doğru kendini duyurmaya başlamıştı. Komün'üm ekonomik ve mali önlemlerinin sorumluluğunun Proudhonistlere, siyasi eylemlerinin sorumluluğunun ise Blankuistlere ait olduğunu söyleyebiliriz. Her ne kadar olaylar “her iki akım yandaşlarının, kendi okul öğretilerinin onlara buyurduğu şeyin tam tersini yapmalarını istedi” ise de önderlik yine de bu iki kesimde idi. Komün'de komünistlerin önder olamamalarından dolayı ne yapacağını bilememe, yani “karanlıkta el yordamıyla yürüme” durumu vardı. Komün'de irade birliği yoktu. Bu irade birliğinin eksikliğini hem siyasal hem de örgütsel planda açıkça görmek mümkündür. Proudhoncu, Blankuist ve Marks'ın öğretisini savunan grupların konumu siyasal plandaki parçalanmayı getirirken, örgütsel yapıda ise Merkez Komitesi ve Milli Selamet Komitesi arasında inisiyatif çatışması sürmekteydi. Bu çok başlılık, sosyalizmin yeterince kavranamaması ve Marksist bir önder partinin bulunmayışı, Komün'ün yenilgisini hazırlayan zaaflarıydı. Özetlersek, Komün'ün en önemli derslerinden birisi, onun olumlu değil de olumsuz tecrübesinden çıkarılabilir. “Komün'ün yenilgisinin başlıca nedeni, işçi iktidarının başında denenmiş, sınanmış bir önderinin, görevlerinin ne olduğunu tamamen bilen bir ihtilalci proleter partisinin olmamasıydı...İhtilalci gelişmenin izlediği yolun ve kitlelerin sınıf güdülerinin ihtilal davasına sadık Komünarları, doğru hareket biçimini aramaya ve çoğu zaman da bulmaya yönelttiği bir gerçektir. Fakat bu, onların henüz yenemedikleri kendi küçük burjuva öğretileri ile değişen bir şeydi...Proletaryanın birbirine sımsıkı bağlanmış, toplumsal gelişmenin kanunlarının bilgisi ile teçhizatlanmış bir öncüye ihtiyaç vardı. Marks'ın çok önceleri varmış olduğu ve şimdi Paris'teki proleter ihtilalinin tam olarak kanıtladığı yargı buydu. İhtilalci bir parti olmaksızın, işçi sınıfı, kazandığı iktidarı elinde tutamaz ve toplumsal dönüşümleri gerçekleştiremezdi.” (Biyografi, syf. 555)
Komün'de önderliğin bir Komünist Partisi'nde olmaması, irade birliğinden yoksunluk ve siyasal parçalanmanın söz konusu olması Komün'ün zaafını oluştururken, bundan Komünist Partisi'nin varlığı, önderliği ve yönetici rolünün gerekliliği sonucu çıkar. Peki, buradan çok partililiğin reddi veya savunulması sonucu çıkabilir mi?
Eğer politik iktidarın ele geçirilmesi sürecinden kaynaklanan nesnel bir olgu olarak, Komün'de olduğu gibi politik iktidarın ele geçirilmesi sonrası süreçte Komünist Partisi'nin dışında başkaca partiler veya siyasal örgütlenmeler var ise, bu durum çok partililiği meşru kılıyor. Ancak sınıfsız toplumu hedefleyen bir sosyalizmin inşası süreci boyunca bu nesnel durumun sürekli olarak varlığını koruyacağını söyleyemeyiz. Teorik olarak sınıfların ortadan kaldırılmasına bağlı olarak, bu çok partililiğin de sona ermesi gerekir. Pratik olarak ise karşı-devrimci faaliyetlere, sabotajlara, komplolara vb. başvurulması, yani sosyalizmin inşa sürecinin önünde engel olunması halinde bu rolü üstlenen partiler yok olur. Yani, burada nesnel bir olgu olarak sözü edilen çok partililik, önderliğin paylaşılması noktasındaki bir çok partililik değildir. Komünist Partisi, önderliği paylaşmaz. Bu ayrım noktası çok önemlidir. (Bu konu, bugün, Türkiye solunda pek çok grup tarafından sosyalist demokrasi bağlamında tartışılmaktadır.)
4-) Bir devrimin yapılmasında işçi-köylü temel ittifakının sağlanmasının hayati önemi bilinir. Bu ittifakın sağlanamadığı veya öneminin küçümsendiği bir ülkede devrimin yapılabilmesinin olanaksızlığı tartışılmayacak kadar açıktır. İşte Komün bu ittifakı sağlayamamış ve bu da onun en önemli zaaflarından birini oluşturmuştur.
Ancak Komün'ün böyle bir ittifak perspektifine sahip olmadığı veya bu ittifakı küçümsediği, bundan dolayı ittifakı sağlayamadığı söylenemez.
“Fransa-Prusya savaşının, Fransa'nın yenilgisiyle bitmesi üzerine imzalanan anlaşmada, burjuvazinin Prusya'ya savaş ödentisi olarak ödemeye söz verdiği 5 milyar Franklık bir meblağ vardı. İşte burjuvazi 'Şimdi, Prusyalılara ödenecek 5 milyarlık zarar ödentisini, köylünün omuzlarına yüklemek için devrime karşı bir iç savaşı kışkırtıyordu. Komün, buna karşılık, ilk bildirgelerinden birinde, savaşın gerçek yaratıcılarının onun giderlerini de ödemek zorunda olduklarını bildiriyordu. Komün, köylüyü kan vergisinden kurtaracak, ona ucuz bir hükumet verecek, bugünkü sülüklerini, noteri, avukatı, mübaşiri ve öbür adli vampirleri, onun tarafından seçilmiş ve ona karşı sorumlu, ücretli Komün görevlileri durumuna dönüştürecekti. Onu kır bekçisi, jandarma ve valinin zorbalığından kurtaracak, rahip tarafından alıklaştırılmanın yerine, öğretmen tarafından öğretimi getirecekti." (Seçme Eserler/Cilt-2, syf.270-271) Ayrıca Komün, hayata geçirmeye vakit bulamadığı ulusal örgütlenme taslağında, Komün örgütlenmesini, kırsal kesimin en küçük yerleşim merkezlerinin de “siyasal biçimi” olacağını ön görüyordu. Yani, komün kırsal kesimi ve köylüleri unutmuş değildi ama burjuvazi, “köylülerin genel bir ayaklanmasına” izin vermemek amacıyla, “Paris çevresinde, sanki sığır vebasının yayılmasını önlemek içinmiş gibi bir polis ablukası kurmakta” gecikmedi. (a.g.e./Cilt-2, syf. 271)
Komün'ün köylülüğü kazanma ve onu devrime katma perspektifine sahip olmasına ve bu yönde uğraşmasına karşın, gerek bu abluka gerekse zamanın kısalığı nedeniyle amaçlanılan gerçekleştirilemedi.
5-) Merkez Bankası, olayı:
Daha önce, Komün'ün siyasi önlem ve eylemlerinden Blankuicilerin sorumlu görüldüğünü belirtmiştik. Proletarya, iktidara el koyduktan sonra ilk yapması gereken iş ekonomik, siyasi, askeri vb. önlemler almak ve bu yolla iktidarını sağlamlaştırmak, her şeyi kendi elinde toparlamak olması gerekirken, bu konularda gevşek davranmıştır.
Ekonomik anlamda bunun en somut örneği, merkez bankasına el koyup burjuvazinin tüm mali işlemlerini denetim altına alıp ekonomik gücünü kırmamasıdır. “Komün ve adamları... para duvarını katiyen sarmamışlardı. Komplekse varan bir namusluluk duygusuyla... küçük insanların büyük saygısı içinde” donup kalmışlardı. (Paris Komünü Üzerine, syf. 55) Engels'e göre, diğer hatalarının yanı sıra bunun da nedeni, bunların “sadece devrimci iç güdü ile proleter iç güdü ile” sosyalist olmaları idi. Yani bunlar, sosyalist bir perspektiften yoksundular. Merkez bankasının önemi kavranamamıştı. Engels şöyle devam eder: “İktisadi düzeyde, bugünkü anlayışımıza göre, Komün'ün yapmış olması gereken bir çok şeyin savsaklanmış bulunması da böyle açıklanır. Kavranması en güç olan şey, kuşkusuz Fransız Bankası'nın kapıları önünde durduran o kutsal saygıdır. Bu ayrıca ağır bir siyasal yanlışlıkla oldu. Komün'ün elindeki banka, on bin rehineden daha değerliydi. Bu Komün ile barış yapması için Versay hükumeti üzerinde baskı yapan tüm Fransız burjuvazisi demekti.” (SeçmeEserler/Cilt-2, syf.222-223)
SON SÖZ
Hazırladığımız yazı, yukarıdaki bölümle birlikte sona eriyor. Yazıya başlarken belirttiğimiz gibi, Komün, proletaryanın devrimci mücadelesinde çok büyük bir yere sahiptir. Bir anlamda Komün'ü tartışmak, sosyalizmin bugünkü sorunlarını tartışmaktır. Biz Komün'ün bazı yönlerini bir ölçüde incelemeye çalıştık. Her biri ayrı bir seminer çalışması olacak konuları içeren Paris Komünü, kuşkusuz yeniden çeşitli nedenlerle ele alınacaktır.
Aydın/1988”
05.10.2020/Datça/Mehmet Erdal
CEZAEVİ YAZILARI-24:
1 MAYIS'IN 101. YIL DÖNÜMÜ !
Bu kez, 1987 yılında, Aydın E Tipi Özel Kapalı cezaevinde, 101. yıl dönümünde (1987), 1 Mayıs günü için yazılmış ve o gün o cezaevinde yapılan kutlamada okunmuş konuşma metnini, öncekiler gibi, orijinal haliyle paylaşıyorum.
Paris Komünü'nün 117. yıl dönümünde (1988), yine Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevinde ortaklaşa yapılan ve sizlerle (6 bölüm halinde) paylaşılan çalışmanın ardından bu konuşma metnini (bir yıl önce yazılmış olsa da) paylaşmanın, çok anlamlı olacağını düşündüm.
Bu konuşma metni, bir ölçüye kadar da olsa, o günleri (haydi, genelleştirmeden ifade edeyim, ki bu daha gerçekçi bir yaklaşım olur) o cezaevinde yaşayan Devrimci Yolcu tutsakların genel ortalamasının, konuşma metninde değinilen bazı konularda, o tarihsel koşullarda ne düşündüklerinin yazılı kanıtı niteliğindedir.
Bunu, tarihe not düşelim!
Bugün, 1 Mayıs...
Bugün, işçi sınıfının birlik, dayanışma ve mücadele günü...
Bugün fabrikalarda, sokaklarda, meydanlarda, zindanlarda milyonların savaş ve barış türküleri söylediği gün...
Bugün, kendi gücünün bilincine varan işçi sınıfının, bu gücünü ortaya koyduğu gün...
Bugün, ilk kez evrensel düzeyde, 8 saatlik iş günü talebi için iş bırakımını gerçekleştiren işçilerin bu eylemlerinin 101. yıl dönümü...
Bugün, bizim günümüzdür!
ARKADAŞLAR...
Uzun bir suskunluk döneminin ardından öğrenci gençliğin, aydınların, işçi sınıfının ve yoksul köylülerin kendiliğindenci yönü ağır basarak da olsa mücadelelerinin yükselmeye; yedi yılda zor'la oluşturulmuş kabuğun kırılmaya; yılgınlık, korku, teslimiyet havasından ve psikolojik baskılanmadan kurtulunmaya çalışıldığı bir dönemde, burada, oligarşinin zindanında bir Mayıs'ı kutluyoruz.
Devrimci bilincin, iradenin, değer yargılarının, kişiliğin ve benzeri bize ait ve bizde olması gereken ne varsa, her şeyi(n) silinip atılmaya, yok edilmeye çalışıldığı bu zindanlarda bugün, bir kez daha yarına daha bir umutla ve inançla bakıyoruz.
Dünümüzü biliyoruz. Bugünün anlamını kavrıyoruz. Yarın olacakları görüyoruz.
ARKADAŞLAR...
İnsanlık tarihi, ezen ve ezilen sınıflar arasındaki çatışmaların tarihidir. Bir yanda köle sahipleri, feodal beyler, ağalar ve burjuvalar... Öbür yanda köleler, serfler ve işçiler.
Önce köleler ve serfler direndiler. Tarih, Spartaküs ve köylü isyanlarını kaydetti. Şimdi, 6 yüz yıldan beri işçi sınıfı direniyor. Tarih 1830, 1848, 1860 işçi isyanlarını, 1870 Paris Komünü'nü, 1917 Ekim Devrimi'ni kaydetti.
İnsanlığın yaşayacağı ve tanıklık edeceği en son sömürü düzeni, kapitalizmdir ve çağımız, kapitalizmin en yüksek aşaması olan emperyalizm, proleter devrimler ve ulusal kurtuluş savaşları çağıdır. Kısacası, kapitalizmden sosyalizme geçiş çağıdır.
ARKADAŞLAR...
Kapitalizm ile birlikte doğan işçi sınıfı ve burjuvazi arasında ilk günden bugüne değin gözlenen şey, çatışmadır. Bu çatışma, yüzyıllar boyunca sürmüştür. Çok çeşitli biçimler almıştır. Ekonomik-demokratik, ideolojik ve politik cephelerde yürütülmüştür. Üst ve kanlı boyutlara ulaşmıştır.
1 Mayıs, işçi sınıfının burjuvaziye karşı yürüttüğü bu kanlı savaşta önemli bir dönüm noktasıdır.
Rosa Luxemburg'a göre “Bir Mayıs düşüncesinin dayandığı dahiyane temel, proleter kitlelerin hiçbir aracı olmadan kendilerinin sahneye çıkışıdır; günlük parlamenter süreç içinde devletin kısıtlamaları ile tek bireyler haline getirilen ve kendi iradelerini ancak oy kullanıp kendi temsilcilerini seçerek ortaya koyabilen milyonlarca işçinin gerçekleştirdiği siyasal kitle eylemidir.”
1 Mayıs, işçi sınıfının 8 saatlik iş günü talebi için, dünya barışı ve sosyalizm için, en önemli mücadele biçimi olan grevi bir silah olarak kullanmaya başladığı gündür.
İşçi sınıfı, bu silahını 14. yüzyıldan beri kullanagelmişti... 14. yüzyılda işçiler greve gitmiş ve kulakları kesilmişti. Daha sonraki yüzyıllarda yine sayısız grevler olmuş ve her grevden sonra grevciler idam edilmiş, kurşunlanmış, sürgüne gönderilmiş, işsizliğe ve açlığa mahkum edilmişti.
İşçi sınıfı, grev silahını, çok çeşitli amaçlar için kullanagelmişti... 16-17 saate varan çalışma saatlerini azaltmak, ilkel ve çok kötü koşullarda çalışan küçücük çocukların ve kadınların çalışma dışı bırakılmasını sağlamak, çalışma koşullarını düzeltmek, ücretleri artırmak, ulusal ve uluslar arası düzeyde örgütlenme hakkını elde etmek, kendi toplumsal düzenlerini kurmak için...
1830'da “ya çalışarak yaşamak ya da kavgada ölmek için grev yapıyoruz” diyordu, Lyon'lu işçiler...
1848'de “ya ekmek ya kurşun”, “ya kurşun ya iş” diyordu, Fransız işçiler... İlk kez, İngiliz sömürgecilerinin İrlandalı özgürlük savaşçılarını sürgün ettiği Avusturalya'da, Avusturalyalı işçiler, bir proleter bayram gününü 8 saatlik iş gününü elde etme aracı olarak kullanmayı düşündüler. O gün, bütün bir iş günü boyunca çalışmamaya, o gün 8 saatlik iş günü lehinde gösteriler yapmaya, toplantılar ve eğlenceler düzenlemeye karar verdiler. Gün olarak da 21 Nisan 1856 tarihini seçtiler.
Avusturalyalı işçiler bu kutlamayı, bir kez için düşünmüşlerdi. Ama sonuç, farklı oldu. Bu eylemin olumlu etkisi, işçiler üzerinde hızla yayıldı. Onları canlandırdı.
“Gerçekten işçilere, kendi kendine kararlaştırdıkları bir anda, kitle halinde işi bırakmaktan daha fazla cesaret ve kendi gücüne güven duygusunu ne verebilir? Fabrikaların ve atölyelerin ebedi kölelerine, kendi öz birliklerini toplamaktan daha fazla ne cesaret verebilir?” (Rosa Luxemburg)
Avusturalyalı işçilerin örneğini ilk izleyenler, Amerikalı işçiler oldular.
Avrupa'dan Amerika'ya göç eden işçi önderlerinin önemli bir etkinliğinin olduğu Amerikan işçi sınıfı, o tarihlerde hızla gelişen kapitalizme koşut olarak, gangster sendikacılık anlayışından uzak olarak gelişmeye ve uluslar arası işçi hareketindeki yerini almaya çalışıyordu. Amerikalı işçiler, dünya işçi sınıfının büyük ve unutulmaz önderi Marx'ın ölümünden üç yıl sonra, 1886 yılında, 1 Mayıs gününü, evrensel bir iş bırakma günü olarak kutlamaya karar verdiler. 1 Mayıs'ta 200.000 işçi 8 saatlik iş günü talebinde bulundu. O gün, Amerikan işçi sınıfı, Şikago sokaklarında 6 şehit verdi. Güçlenen ve daha sonraki tarihlerde kullandıkları iğrenç yöntemlerle belleklere kazınacak olan Amerikan burjuvazisi, polisiye tedbirlerle ve yasal baskılarla işçilerin bu gösterileri tekrarlamasını engellediler. Yine de 1888'de bu doğrultuda bir karar alınıp, gelecek gösterilerin 1 Mayıs 1890'da olmasını kararlaştırdılar.
İşçi sınıfı mücadelesinin beşiği ve yüzyıllardır süregelen kanlı çatışmaların sahnesi olan, 1870 Paris Komünü deneyimini yaşayan Avrupa'da işçi sınıfı yeniden toparlanmaya ve eski mücadele geleneğini yeniden canlandırmaya başlamıştı. Bu toparlanmanın ve canlanmanın en güçlü ifadesi, 1889'da toplanan Uluslararası İşçiler Kongresi oldu. 400 delegenin katıldığı bu kongrede 8 saatlik iş günü talebinin en başta yer almasına karar verildi. Bunun üzerine Fransız işçi temsilcisi Lavigne, uzak bir görüşlülükle, bu talebin evrensel bir iş bırakma ile dile getirilmesini teklif etti. Amerikan işçilerinin temsilcisi, yoldaşlarının bu doğrultuda aldığı karara dikkati çekti. Kongre, bu tarihte uluslar arası proletarya gününün kutlanmasına karar verdi.
Kimse, bu kutlamanın her yıl yapılmasını önermedi ama bu düşünce hızla tüm dünyaya yayıldı. Tüm dünya işçi sınıfı, ezilen halkları ve sosyalistleri bu günü benimsedi. Her gün yeni katılımlarla, bu günü kutlaya geldiler...
ARKADAŞLAR...
Dünya işçi sınıfının bu uzun ve kanlı mücadele geleneği içerisinde, ülkemiz işçi sınıfının yeri nasıldır? 1 Mayıs'ın ülkemiz tarihindeki önemi nedir?
İlk işçi grevine 1872'de ve ilk işçi örgütlenmesine 1895'de rastlanan Osmanlı İmparatorluğu'nun, yarı-sömürge bir ülke olduğu bilinen bir gerçektir. Kapitalizmini ülke içi dinamikleri üzerinde geliştiremeyen Osmanlı İmparatorluğu'nda nicel ve nitel anlamda güçlü bir işçi sınıfı ve mücadelesinin varlığı da söz konusu değildir. Osmanlıda, tipik bir sömürge özelliği olarak kıyı bölgelerde ve özellikle liman kentlerde dış yönlendirme ve sermaye yatırımı ile geliştirilmeye çalışılan cılız bir sanayileşmeye bağlı olarak gelişen işçi sınıfının mücadeleleri ve örgütlenme çabaları söz konusu ise de bu mücadelelerin ve örgütlenme çabalarının önemli bir boyuta ulaştığını söylemek mümkün değildir. Hele Avrupalı ve Amerikalı, hatta Çinli işçiler ile kıyaslanması söz konusu bile edilemez.
1906-1908 ve daha sonra 1919-1922 işgal yılları arasında yükselme ve yaygınlaşma özelliği gözlenen işçi sınıfının mücadele ve örgütlenme çabalarında, Cumhuriyet sonrası, uzun bir sekteye uğrama söz konusudur.
Emperyalizme ve merkezi, feodal, askeri otoriteye karşı aldığı tavır ve önderlik ederek başarıya ulaştırdığı ulusal kurtuluş savaşı ile ulusal ve ilerici yönünü ortaya koyan Kemalizm, Cumhuriyet'in ilanı sonrası geliştirdiği “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir toplumuz” sloganında formüle edilen bir anlayışla; hem doğudaki Kürt ulusuna karşı yoğun bir jenosid politika ve hem de işçi sınıfının her tür örgütlenme ve mücadele yürütme çabalarına karşı koyu bir tenkil politikası izlemiştir.
Karadeniz'de Mustafa Suphi ve 14 yoldaşını boğdurtan Kemalizm, işçi sınıfının yabancı sermayedarlara karşı yürüttüğü ekonomik-demokratik mücadeleye bile tahammül edememiş, grevleri zorla bastırmış, sendikal örgütlenmeleri kapatmış, güdümlü sendikalar örgütlemeye çalışmış, işçi sınıfı adına faaliyet sürdürdüğünü söyleyen yayın organlarının ve politik örgütlenmelerinin faaliyetlerine son vermiş, tüm ilericileri ve sosyalistleri ya susturmuş, ya hapsetmiş, ya da sürgüne göndermiştir.
Bu bağlam içerisinde, “Türkiye'de gösteri boyutu olan ilk 'amele bayramı' 1921 yılında kutlandı. Bu gösteri aynı zamanda İstanbul'u işgal altında tutan güçlere karşı bir direnişti. Bu nedenle işgal kuvvetleri 1 Mayıs gösterilerini engelleme yoluna gittiler.” (Yeni Gündem, sayı:60) İşgal kuvvetlerinin yasaklamalarına rağmen ilerici yayın organları 1 Mayısa geniş yer verdiler ve İstanbul'daki işçiler o gün çalışmadılar.
1922 yılında, İstanbul yine işgal altındadır. Bu kez, işgal kuvvetleri bir bildiri yayınlayarak belirli kurallar çerçevesinde 1 Mayıs bayramının kutlanabileceğini duyurdu ve 1 Mayıs o yıl törenlerle kutlandı.
Cumhuriyet sonrası ilk bir-iki yıl, 1 Mayıs işçi sınıfının var olan bazı sendikal örgütlenmelerince anlamına uygun olarak kutlanmaya çalışılmıştır. Ancak İzmir İktisat Kongresi'nden sonra, 1924 yılında Kemalistler 1 Mayıs'ı kutlamaya çalışanlara karşı sert tedbirler aldı. İlerici işçileri ve aydınları hapis etti. İşgalcilere karşı bağımsızlık savaşı yürüten Kemalistler, işgal kuvvetlerinin bile kutlanmasına izin verdikleri 1 Mayıs'ı, “Bahar bayramı” olarak ilan etmiş ve resmi tavrını ortaya koymuştu. Böylece, Kemalizm sendikal ve politik örgütlenmelerinden, ekonomik-demokratik, ideolojik ve politik mücadele hatlarından yoksun bırakılmış olan işçi sınıfımızın sınıfsal iradesini ortaya koyabileceği her türlü olanağı yok etmeye çalışmıştır. Kemalizm, bunda uzun dönem başarılı da olmuştur.
Ülkemizin yeni-sömürge bir ülke haline getirilme sürecinin başladığı 1946 yılı 5 Haziranında, cemiyetler konusunda yapılan bir değişiklik ile sınıflar esasına dayalı dernek kurma yasağı kaldırıldıktan sonra kurulan sendikalar ve işçi sınıfının temsilcisi olduğunu söyleyen “sol partiler” ile grev hakkının elde edilmesi için mücadele verilmeye çalışılmıştır. Taa 1925 yılında çıkarılan “Takriri Sükun” kanunundan sonra zaman zaman değişik yerlerde grevler gözlemlenmiş ise de Türkiye İşçi sınıfı, 1946'dan sonra dahi daha uzun süre grev hakkını kazanamamıştır. Bu hak, ona 27 Mayıs 1960 darbesi sonrası oluşturulan 61 Anayasası çerçevesi içinde, 15 Temmuz 1963'de çıkarılan 275 sayılı yasa ile bir hak olarak verilmiştir. Türkiye işçi sınıfının, Türkiye'deki kapitalizmin gelişmesine koşut olarak “kendiliğinden sınıf” olmak konumundan “kendisi için sınıf” olma konumuna ulaşma doğrultusundaki giderek görkemli biçimler alan mücadelesi, gerçek anlamda bundan sonra gözlenmeye başlanmıştır; 15-16 haziran işçi hareketi, bunun unutulmaz bir örneği olmuştur.
Türkiye sol hareketinin geleneksel kalıplarını kırmaya, ihtilalci politik örgütlerini yaratarak ihtilalci yolunu pratikte belirlemeye ve devrimci teoriyi bir eylem kılavuzu olarak kullanmaya başladığı bu aynı dönemde, işçi sınıfımız hala 1 Mayıs'ı anlamına uygun olarak kutlamaya başlamamıştı.
12 Mart Askeri Faşist Darbesi'nin hemen ardından başlayan Türkiye sol hareketinin toparlanma sürecinde, 1976 yılında, yarım yüzyıllık aradan sonra işçi sınıfımız ve Türkiyeli ilericiler, yurtseverler ve devrimciler 1 Mayıs'ı kitlevi gösteriler ile kutlamaya başladı. Yüz binler meydanlara aktı.
Oligarşi, işçi sınıfımızın, çalışanlarımızın, aydınlarımızın ve gençlerimizin bu günü böylesi görkemli bir biçimde kutlamasından rahatsız oldu. Türkiye ekonomisinin tıkandığı, büyüme hızının sıfır noktaya düştüğü ve bunalımının had safhaya ulaştığı 1977 yılında, kitleleri pasifize etmenin yollarını aramaya başladı. Vurucu gücü olan sivil faşistlerin öğrenci gençlikten başlayarak toplumun her kesimine yaygınlaştırdıkları saldırılarının yanı sıra MİT ve KONTR-GERİLLA örgütlenmelerinin saldırıları da gündeme geldi. 1977 yılı 1 Mayıs'ında taksim meydanını dolduran yüzbinlerin üzerine ateş açıldı. Tam bir katliam yaşandı. Daha sonraki ölenlerle toplam 40 kişi, bu meydanda yaşanan katliamda can verdi. Bugün, bu katliamında 10. yıl dönümüdür. Bugün, bu katliamı yapanlardan hesap soracağımızı bir kez daha ifade ediyoruz. Bugün, aralarındaki kör döğüşü ile oligarşinin bu katliamı yapması sonrası sürdürdüğü yalan ve demagojiye, katliamını gizleme çabalarına malzeme veren “sol” grupların bu konumlarının bir kez daha göz önüne getirilmesini ifade ediyoruz. Bugün, şehit olan 40 ilerici ve yurtseveri saygı ile anıyoruz.
Sonraki 1978 yılı 1 Mayıs'ında, oligarşinin tüm çabalarına karşın, Türkiye işçi sınıfımız ve Türkiyeli devrimciler, 1 Mayıs'ı bütün güçleri ile en kitlevi biçimde kutlamak için meydanlara doldu. Böylece, oligarşinin 1977 katliamının emekçi halklarımızı yıldıramayacağını gösterdiler. Sonraki 1979 ve 1980 yıllarında İstanbul taksim alanında miting yapılmasının yasaklanmasına karşın, İstanbul da dahil olmak üzere bütün ülke çapında her türlü yol ve olanaklar kullanılarak 1 Mayıs anlamına en yakışır biçimde kutlandı. Böylece 1 Mayıs 77 ve daha sonraki bütün ülke çapında yaşanan saldırıların ve katliamların Türkiye işçi sınıfını ve Türkiyeli devrimcileri yıldırmasının mümkün olmadığı, aksine daha güçlü ve yaygın direnişlere yol açtığı-açacağı gösterilmiştir. Yine, böylece devrimci iradenin, bilincin, devrimci örgütlenmenin ve devrimci önderliğin söz konusu olduğu oranda, yer ve zamanda, her tür baskı politikalarının, saldırılarının ve katliamların ancak tek bir sonuç yaratacağı pratikte görülmüştür; daha yaygın ve daha üst boyutlara varan yeni direnişler...
12 Eylül öncesi dönemde, bu yükselen mücadele ve direnişler içerisinde Aşkale, Yeni Çeltek, Tariş, Cibali Tütün, Adana tekstil fabrikaları... vb. işçi eylemlerini yaratan işçi sınıfımız, devrimcilerin ve devrimci sendikaların önderliğinde, pek çok iş yerinde patronlara 1 Mayıs'ın işçi bayramı olduğunu ve tatil günü kabul edilmesi gerektiğini toplu sözleşmelerle kabul ettirmiştir.
12 Eylül Askeri Faşist Darbesi sonrası yaşanan resmi faşist terör döneminde, işçi sınıfımız Türkiyeli devrimciler, ilericiler, demokratlar, yurtseverler, tüm çalışanlar, yoksul köylüler ve ezilen Kürt ulusu, ağır kayıplara uğramışlardır. Emekçi halklarımız ve Türkiyeli devrimciler pek çok önderini yitirmiş; on binlerce militanı ve üyesi işkencelerden geçirilmiş; binlercesi zindanlara doldurulmuş; devrimci iradeleri yok edilmeye, devrimci bilinçleri, onurları ve değer yargıları köreltilmeye çalışılmış; tüm sendikal, demokratik ve politik örgütlenmeleri kapatılmıştır. Bir kısmı hala devam eden, binlerce kişi hakkında davalar açılmıştır. Yeni oluşturulan 82 anayasası çerçevesinde, işçi sınıfının amansızca sömürüleceği ama gıkının çıkmayacağı bir yasal-kurumsal yapı oluşturulmuştur. Daha sonra çıkarılan ve bir anlamda bu çerçevenin içini doldurmayı amaçlayan yasalarla da sendika kurma ve grev hakkı, tüm emekçilerin söz söyleme, düşünce belirtme, toplantı ve gösteri yürüyüşü yapma hakkı göstermelik düzeye indirgenmiştir. Oligarşi, 1 Mayıs'ın “Bahar Bayramı" adı altında çarpıtılmasına bile tahammül edememiş, 1 Mayıs'ı tamamen ortadan kaldırmıştır. Tekelci burjuvazi, kendi bunalımını aşmaya çalışıyor. Bunalımdan çıkmanın yolu olarak gördüğü ve gündeme getirdiği uygulamalara devam ediyor ama boşuna!
12 Eylül Askeri Faşist Darbesi sonrası yenilgiye uğratılan Türkiye sol hareketi, yeniden toparlanacak. Daha da güçlenecek. Emekçi halklarımıza önderlik edecek.
Bugün bu inançla, oligarşinin bu cezaevinde diyoruz ki;
İşçi sınıfımız, emekçi halklarımız ve Türkiyeli devrimciler, dünün temeli üzerinde devrimci mücadelesini sürdürecek ve yeni direnişler yaratacaktır.
İşçi sınıfımız ve Türkiyeli devrimciler, gasp edilen tüm haklarını tek tek geri alacaklardır.
Özgürlük, bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm türküleri daha gür söylenecektir.
1 Mayıs meydanlarda, sokaklarda, tarlalarda, zindanlarda...nerede varsak orada, her zamankinden daha görkemli kutlanmaya devam edilecektir.
Zafer, emekçi halklarımızın birleşik devrimci savaşının olacaktır.
YAŞASIN 1 MAYIS İŞÇİ BAYRAMI.
1 MAYIS 77 KATLİAMI UNUTULMAYACAK.
BÜTÜN ÜLKELERİN İŞÇİLERİ VE EZİLEN HALKLARI BİRLEŞİN!
Not: Spartakistler Ne İstiyor?, Grev ve Türkiye'de Grev Hakları, Yeni Gündem 60. sayıdan yararlanılarak, hazırlanmıştır.
29.04.1987/AYDIN”
12.10.2020/Datça/Mehmet Erdal
CEZAEVİ YAZILARI-25:
“...OLMASI GEREKEN, HEP YARINDADIR...YARIN, DAHAKİ YARINDADIR...”
Eğer yapabilirsem, bir gün "Cezaevi Yazıları" başlığı altında yayınladığım bu yazılar gibi aynı ya da benzer bir formatta, 1981 yılı Nisan ayı (12 Eylül sonrası Denizli Kapalı Cezaevine girişim) ile 1991 yılı Ağustos ayı (1 Ağustos İnfaz yasası ile Nazilli E Tipi Özel Kapalı Cezaevinden tahliye edilişim) arasındaki süreci, siyasi bir tutsağın gözünden anlatmak, istiyorum. Bakalım, zaman ne gösterecek? Yaşayıp, göreceğiz!
Şimdi, 1988 yılı Mart ayından, geldiğimiz noktadan, devam ediyoruz.
“...OLMASI GEREKEN, HEP YARINDADIR...YARIN, DAHAKİ YARINDADIR...”
“... Şenay anlatıyordu: Halil (*) dışarıdaki yaşamla uyuşamıyormuş. 'Kadınlar bile, üzerime üzerime geliyor gibi', diyormuş. Yol verip, yolu açıyormuş. Halbuki, mapusta, bir volta atma vardır ve kimse kimsenin voltasını kesemez. Dışarıdaki sizler, insanın bu çok doğal hakkına bile saygı göstermiyorsunuz, galiba... Ne kadar kötü. Cezaevinde, kabul et veya etme, biri konuşurken dinlemek zorundasındır. Dışarıda, ne kendini dinletebiliyormuş ne de kimseyi dinliyormuş. Kendisini, bir eve kapamayı düşünüyormuş. Yakında çıkması olası bir arkadaş, 'dinledikçe, moralim bozuluyor' diyordu. Aile ile, eski-yeni dostlarla, yakın ve toplumsal çevre ile sayısız, onlarca sorun çıkacak ve hepsi sil baştan edilip, çözülmeye çalışılacak. Çok eskiden birlikte olan ve yıllarca sonra cezaevine düşen bir tanıdık, ilk geldiğinde, 'sizi unuttular' dediğinde, nasıl büyük bir tepki ile karşılandığını, anlatıyordu. Bizde, hala 80'de düşmenin gerçekliğini kabul edememe var. Bu, çıkanın başına bela olabilecek. Biz, 80'lerin nesnel ve öznel koşullarını arayacağız, karşımızda 88'lerin veya her ne zaman çıkarsak, o zamanın nesnel ve öznel koşulları olacak. İkisi arasındaki çelişkinin ortadan kaldırılıp, çıktığımız ana eklemlenmek kolay olmayacak. Hiç kolay olmayacak. O kadar çok çıkan ve aynı duyguları anlatanlar var ki artık çıkana kabahatleri yüklemek yerine, gerçeği kabul etmek gerekiyor. Örn: Çıkan dergilerde, hala dışarıda iken alıştığımız söylemi arıyoruz. Bulamayınca, elimizin tersiyle bir kenara itiyoruz. Halbuki, aynı özü yeni koşullara uygun biçimlerle yeniden üretebilmeyi başarmalı ve bunun zorunlu-gerekli olduğunu kavramalıyız. Dogmatizm veya bir başka ifadeyle tutuculuk, tam bu noktada açığa çıkıyor. Her şeyi reddetmek ne kadar tehlikeli ise, bu tutuculuk da o kadar tehlikelidir. Gün geçtikçe, cezaevlerinde uzun yıllar yatan insanlar üzerinde, böyle gittiği var sayımı ile, umudumu yeniden sorguluyorum. Dört duvarı aşmak veya dışarıdaki taze yaşamı içeriye doldurup baharın taze-diriltici başlangıcını yeniden yaşatabilmek, kolay olmayacak. Halbuki, başka bir yere akmayan suda yaşam biter. O su, ölür. Ölüdür.” (1)
“... 8 ve 18 Mart'lar gelip, kapıya dayandılar. 8 Mart, Dünya Emekçi Kadınlar günü ve o gün, ortak, anlamlı bir şeyler yapalım dedik. Önceleri, 'Kadın sorunu mu?' denilip, dudak büküldü. Israr edildi. Artık, önemli-önemsiz konu ayırımı olmayacağı, bilinmeli. Özellikle, yaşamı örgütleyen iki cinsten birinin konumunun ve o cinsle ilişkilerin ele alınması veya en genelinde, bizce, kadın-erkek ilişkilerinin nasıl olması gerektiği konusu önemsiz değil, tam aksine önemli, hem de çok önemlidir; evli, bekar. Bugüne kadar bu konu üzerinde yeterince, hatta hiç durulmaması, bugünkü öznel durumun ortaya çıkmasını doğurmuştur. Pek çok şey gibi, bu konuda da kız-erkek insanların olması gereken anlayışa ulaşmaları ve olması gereken ilişkileri karşılıklı kurup-geliştirmeleri, kendiliğinden ve gökten bir vahiy inerek olabilecek bir şey değildir. Bu, bir eğitim ve dönüşüm sorunudur. Yani, iradi ve toplumsal bir olaydır. Öyleyse, bunun gerekleri yerine getirilmelidir. Getirebildik mi? Hayır. Şimdi, 8 Martların, bu konuda, somut bir adım atılabilmesi anlamında kutlanmasının yadsınması, boşuna değil ama aşacağız. Aşmak zorundayız...” (2)
“...9 Mart'ta 'Kadın' konusunda bir söyleşi düzenledik. Yani, kadınları kadınların dışında tartıştık. Kadınların, yani sizlerin izlemesini isterdim. Feodalizm, olursa bu kadar, bu koşullarda böylesine yeniden üretilirdi. Feminizm vb. de ne imiş? Tamam, Feminizmin bugünkü mevcut toplumda olumlu bir işlevi var ve bu olması gereken değil veya ben böyle düşünüyorum ama bu, dünden beri her şeyin mükemmel olduğu anlamına gelmiyor ki... Bana göre, dün bizim yarattığımız bir birikim vardı ve bu birikim, demokratik kadın hareketi şeklinde olması gereken bir çizgiye kanalize olamadı. Yani, dün yapılması gereken, demokratik bir kadın örgütlenmesine yönelmek ve demokratik bir kadın hareketi yaratmaktı; olmadı. Bu, bugünden yarına olması gerekiyor. Bu yapılamadığı sürece, feminizm vb. adlar altında beğensek de beğenmesek de kadınların kendi özgün çabaları gündeme gelecektir. Kadınlar çalışmadan, kadınların sorunları çözülmez. Bunu kabul edeceğiz. Erkekler, kadınlar adına ahkam kesmekten vazgeçmeli(yiz). Gel de sağlıklı bir tartışma yürüt ve olumlu bir adım at, anlamlı bir şeyler üret. Iıııhhh... Bazen, 'koyuver gitsin', diyorum, kendi kendime... ama yanlışlar, doğru adı altında öylesine fütursuzca üretiliyor ki duramıyorsun. Anlatıyorsun, ardından 'şeytan' kovalamaca ayinleri başlıyor! Bir arkadaş, 'Kadınlara anlatsan, hiç biri inanmaz, bizim bu ilkelliklerimize', diyordu. Burjuva değer yargılarının egemen kılınamadığı bir toplumda feodal değer yargıları, yeniden ancak bu kadar üretilir. Halbuki feodal, burjuva ve hatta sosyalist ahlak ve değer yargıları... hiç biri kalıcı değil. Hepsi geçici. Hepsinin, toplumsal gelişimin belli bir anında belli bir anlamı var. Çağ değişince, dünde kalacak olanı yeniden üreterek tarih sahnesine çıkamazsın. Bu, dünde yaşamak olur. Halbuki, olması gereken, hep yarındadır... Yarın, dahaki yarındadır... Bu, çok doğal. Bu, olaylara diyalektik bakabilmek oluyor. Feodalizmi veya tutuculuğu, bugünkü koşullarda yeniden üretenlerimizin, giderek yaşamdan kopacakları kehanetinde bulunmak, zor olmasa gerekir. Öylesine açık ki...” (3)
“...18 Mart da, Paris Komünü'nün 117. yıl dönümü. Genellikle, Komün olayı bizim insanlarımız arasında pek bilinmez. Adı bilinir de tarihteki yeri ve teori açısından önemi bilinmez. Bu konuda çalışmaya başlamadan önce ben de bilmiyordum. Sonra bir baktık ki, ahaa... Bugün bile tartışılan pek çok şeyin temeli, bu Komün hareketidir. Üstat, boşuna, 'Üzerinde yükseldiğimiz temeldir.' dememiş. Sosyalizmin inşa sorunları ve özellikle proletarya demokrasisi sorunları tartışmasında ilk çıkış noktası, Komün olmak zorundadır.
Bugün, Ekim Devrimi veya 70 öncesi Dev-Genç gibi Paris Komünü'nün de yeniden 'keşfedilmesinin' nedeni vardır. Türkiye sol hareketi, dününü sorguluyor. Dünya ölçüsünde, teoride Gorbaçov'la başlayan ve yoğunlaşarak gelişen bir tartışma var. Türkiye'nin gündeminde, 'Nasıl bir demokrasi?' tartışması var. Yani bizler, Türkiye halkına, nasıl bir demokrasi öneriyoruz? Bunun yanıtı, proletarya demokrasisi olduğu ölçüde, ikinci bir soru gündeme giriyor ve yanıtlanması gerekiyor. Nasıl bir proletarya demokrasisi? Bunu, 'Nasıl bir sosyalizm?' şeklinde de anlayabiliriz. Yani, soyut 'sosyalizm', bir şey anlatmıyor. İnsanlar, bugünden görmek ve anlamak istiyorlar. Bir başka deyişle, sosyalizm yarının sorunu olarak değil, bugünden yarına kurulacak ve geliştirilecek bir sorun olarak görülmelidir. Onun, bugünkü yaşamımızda da bir anlamı vardır. Sosyalizm, özünde ne yalnızca bir iktidar sorunudur ne de iktidar sorunundan öte bir olay veya siyasi insan, salt politika ile düşüp kalkan değil, politikaya çok büyük önem veren ama yaşamın politikadan öte yönlerinin olduğunu da bilen insan, olmalıdır. 'Olmalıdır' diyorum, çünkü 'olabilmek' kolay değil. Bu, bir anlamda eksikliğin giderilmesi olarak da yorumlanabilir. Bu eksiklik giderilemediği ölçüde, hata oluyor. İşte,... pek çok şeyin ama özellikle proletarya devletinin örgütlenişini teorik düzeyden pratik düzeye ilk aktaran, Paris Komünü'dür. Bizim önerdiğimiz D. Komiteleri'nin (yarının Halk Komünleri'nin) atası, Komün'dür. Bucak, anlamına geliyor. Tamamen, seçimle seçilen yöneticilerden oluşuyor. Yerel birim düzeyinde, yöneticileri halk seçiyor. İl ve ülke düzeyinde, halkın seçtiği delegeler seçiyor ama tüm yöneticilere karşı, istisnasız mutlak bir güvensizlik var. Bir gün, onların kendilerini seçen halktan yabancılaşıp, halka karşı bir güç oluşturmaya çalışacakları (Bugün, bürokratların, halktan uzaklaşıp, halka karşı bir güç oluşturma sürecine girdikleri Sovyetler de olduğu gibi.) konusunda, mutlak bir güvensizlik duygusu var. Bunun için de tüm yöneticiler, halka karşı sorumlu ve her an hesap vermekle yükümlü kılınıyorlar. Halk, kendi seçtiği yönetici veya delegenin yaptığı işlerden memnun olmazsa veya kendine hizmet ettiğini görürse, derhal onu görevden alıyor. Buna, 'Emredici vekalet sistemi' deniyor. Gerçek bir proletarya demokrasisini sahtesinden veya burjuva demokrasisinden ayıran temel kriter de bu oluyor. Bu sisteme, doğrudan demokrasi ya da proletarya demokrasisi, sen buna 'Sosyalist-Halk Demokrasisi' de diyebilirsin, deniyor. Yöneticilerin en fazla ücretleri ise bir işçinin en yüksek ücreti ile eş oluyor. Parlamento, burjuva parlamentosundan farklı oluyor. Yalnız yasama görevi ile değil, yasama ve yürütme görevi ile yükümlendiriliyor. Yani, parlamento üyeleri (Sovyetler'de Yüksek Sovyet Şurası, Çin'de Halk Kongresi, Küba'da Ulusal Konsey vb.) hem yasa çıkaracaklar, hem çıkardıkları yasaların sonucunu denetleyecekler ve hem de halka hesap verecekler. Öz olarak böyle ifade edebildiğim bu demokrasi anlayışı, halka sunacağımız ve bugünkü politik düzenin/var olan 'sosyalist' ülkelerin alternatifi olan demokrasidir. Var olan 'sosyalist' ülkelerin çoğunda, bu yeni düzenin içeriği soğurtulmuş ve geriye bürokratik bir devlet aygıtı kalmıştır. Bütün bu deneylerin üzerinde, bütün bu deneylerden dersler çıkararak kendi toplumumuzu kuracak olan bizler, doğrudan demokrasinin ne olduğunu öğrenmek, bilmek ve nerede bulunursak, orada yaşama geçirmek zorundayız. Koşullar, bu demokrasinin biçimini belirler. Öz, aynıdır ve kesinlikle yok olmaz. Kitleler, bundan taviz vermez. Üstatlarda, kitleye duyulan mutlak ve tartışılmaz bir güven kendini çok açık gösteriyor. Memurları ve tüm yöneticileri, işçiler ve hizmetliler; halkı da, bir işverene eş görüyor. Bu, çok önemli bir olay. Halk, senin patronunun yetkileri ile donanınca, iktidarın gerçek sahibi olduğunun farkına varıyor. Bu nokta, çok önemli. Kendilerine, devrimciyim, diyen ama halka güvenmeyen, tepeden inmeci anlayışlara sahip görüştekilerin panzehiri oluyor. İşte bundan dolayı, bizim D. Komiteleri önermemiz, dışımızdakilerin turnusol kağıdı görevini görüyor. Her şeyi, meydana çıkarıyor. Evet canım, bugün halkımıza demokrasi tartışmaları içinde tam da bu demokrasi anlayışını sunacağız. 'Doğrudan demokrasiyi savunmak liberalizmdir' diyen arkadaşlar, aslında sosyalizmi, yani kendilerinin uğruna savaştıkları toplumsal düzeni reddediyorlar. Cahillik gibisi yok!...
Çok mu uzun anlattım? Gerekliydi. Şimdi, bu mektubu yazarken yaptığım çözümleme, 18 Mart'ın konusunun çözümlemesi. Kaç gündür, deli gibiyim. Aklımda fikrimde bu vardı. Tanju (**), 1988 T. Sorunları yıllığındaki yazısının bir yerinde, 'sorunların kavranılması sürecinin, en uzun zamanı alan süreç', olduğunu, yazıyordu. Öncelikle, bir sorun düşünce planında çözümlenmeli. Bu, 'işkenceli uzun bir zaman', demek. Bazıları, doğuma benzetir. Çözümleme tamamlandıktan sonra, gerisi kolay... “ (4) (Aydın/06-13.03.1988)”
18.10.2020/Datça/Mehmet Erdal
(3) 13.03.1988 tarihli mektup
(*) Halil Beytaş: Aydın'lı Şenay, Şerife ve Halil Beytaş kardeşlerin, en küçüğü. Oral Çalışlar, bir dönem birlikte yattığı Halil ile uzun bir söyleşi yapmış ve bu söyleşi ile 1987 Yılı Yunus Nadi Birincilik Ödülünü, kazanmıştı. Şenay ve Şerife kardeşler, farklı yıllarda girdikleri sınavlarda İTBF'yi (Ege Üniversitesi'ne bağlı İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi) kazanmışlar ve orada okumuşlardır. Tanışıklığımız, bu okuldaki öğrencilik yıllarından ve bilahare bir dönem birlikte yürüdüğümüz yol'daki arkadaşlığımızdan gelir. (İnternette bulabildiğim üç ayrı baskısı)
(**) Mehmet Tanju Akad. (Daha önce de yazmıştım; Tanju Akad'ın şimdilerde nasıl bir duruş sergilediği ayrı bir konu; o yıllarda, şahsen ben onun yazılarından çok yararlandım. Bu gönderme de bunun yazılı kanıtıdır.)
CEZAEVİ YAZILARI-26:
“...SÖZDE SOSYALİST, ÖZDE FEODAL...”
“... Çok uzun olması beklenen Komün söyleşisi, hazırlayanların takdir edilen çalışmaları nedeniyle, 'her şey söylendi, söylenecek bir şey kalmadı' denilerek, uzamadı. Böylece, bir anlamda Komün kimilerini doğruladı, kimilerini mahkum etti.
Neyse, bu konuya döneceğim.
Dün gece, Kubilay'ın yanına gittik. Benimki gibi onun burnu da, 84'te, daha sonra pişmaniyeci olan birinin ikinci kez sorguya alınmasına karşı çıkılırken kırılmıştı. Fazla kırılmış olmalı ki ameliyat oldu. Doktor, 'Siyasilerin tümünün burnunu kıracağım!' diyormuş. O kadar çok burnundan ameliyat olan var ki... Epey büyük bir kemik almışlar. Yüzü, korkunç şişmişti. Daha önce olan Halil'inkini geçmiş...” (1)
“ Bildiğin gibi değil, yine eleştireceksin, biliyorum ama aklım fikrim yapılacak söyleşide idi. Dört kişi (2), gecemizi gündüzümüze kattık, günde 14-15 saat çalıştık. Sağlığımız bozuldu. Gören, 'delisiniz', diyordu ama dile düşmekten, tefe konmaktan ve bugüne kadar olanlardan, örn: son 'Kadınlar' sorunu gibi, ki özetlemiştim, misli düzeyde ve belli bir kalitede bir çalışma olmalıydı, bu. Tanıdığın pek çok insanın hayalinin bile alamayacağı bir söyleşi olmalıydı, bu. Başardık. Tam 1,5 gün, durmadan anlatıldı. Bittiğinde, 'Söylenecek söz, kalmadı' dendi. Kutlayanların haddi hesabı yoktu. Halbuki, ben yoğun bir tartışma bekliyordum. Bunu, çalışmanın boyutu yok etti. Çok sayıda insan, pek çok şeyi ilk kez duyuyordu.
Bence, bugünlerde, Komün'ün, Ekim Devrimi'nin, Dev-Genç'in yeniden 'keşfedilmesi' boşuna değil. 'Komün'ü tartışmak, bugünkü sosyalizmin sorunlarını tartışmaktır.' Komün'e tam da bu perspektiften yaklaşmak gerekir. Böyle yaklaşınca, tartışma anlamlı ve yararlı oluyor. Herkes, müthiş yararlandığını ifade etti. Bazı konular ise, içinde bulunulan dönemin özelliği gereği, hemen ilgiyi çekti; teoride, 'yöneticilerin hizmetçi, halkın patron olması' ilkesinin olması ve 'emredici vekalet sistemi' denilen bir ilkenin varlığı gibi... Gerçekten, teoride, halka duyulan mutlak güven, çok sık ifade edilir. Yöneticilere ise hiç güvenilmiyor. Hatta, halkın kendisini, kendi seçtiği yöneticilere ve memurlara karşı koruması gerektiği söylenir. Halkın eline, kendi memurlarının ve giderek devletin, kendine karşı yabancı bir güç olmaması, hizmetçi olmaktan çıkıp efendi haline gelmemesi için, iki araç veriliyor: Birisi, 'emredici vekalet' sistemi. Bu ilke, tüm yöneticileri, devlet memurlarını, ordu ve polis kadrolarını, halkın 'sorumlu memuru' kabul ediyor; halka karşı sorumlu memurlar. Halk, bunları, oy ile seçecek, her an hesap soracak ve istediği an görevden alacak. Hesap sorma ve her an görevden geri alma, burjuva demokrasilerinde olmayan bir şey, Halk ve Sosyalist Demokrasilerde ise, vazgeçilemeyen şeyler. Üstat, 'bunlardan vaz geçmek, ihanettir' diyor. Bu ilke, bugünkü 'sosyalist' ülkelerde, resmi ifade düzeyinde var ama pek işlerliği yok. Yoksa, o ülke halkları var olan yöneticileri hemen görevden alırdı. Bazılarımız, bu ilkenin yok olmasını, öyle istiyorlar ki... Ağızlarına bile almıyorlar. Anlayamıyorum. Biz ki, teori ile pratiğin bugüne kadarki tüm birikimini irdeleyip, olması gerekeni savunduğumuzu söylüyoruz. Öyleyse, nerede olursak olalım, bu ideali savunmak ve yaşama geçirmek zorundayız. Bugünkü burjuva toplumun alternatifi bu. Bir ikinci araç da, işçi-memur ücretlerinin eşitliğidir. Yani, yöneticilik arpalık olmaktan, yöneticiler ayrıcalıklı memurlar olmaktan çıkmalıdırlar. Herkes, yönetici olabilmeli ve hem de çok ucuza bunu yapabilmelidir. Komün, bunu gerçekleştiriyor. Burjuvazinin Komün'e kızmasının, yenilgi sonrası binlerce insanı öldürmesinin asıl nedeni de bu nokta oluyor. Yani, burjuvazinin tüm yalanları mahkum oluyor. O, yöneticiliğin bir yetenek istediğini söylüyordu. Biz, sıradan işçinin bile yönetici olabileceğini iddia ediyoruz. Komün, bunu gerçekleştiriyor.
Bu iki noktadan bugünkü 'sosyalist' ülkelere bakıldığında, geçerli not alamıyorlar. Sınıfta kalıyorlar. Bir avuç bürokrat, devleti keyiflerince yönetiyorlar. Ayrıcalıklı bir konumları var. Soru şu: Bu duruma geliş, neden engellenemedi? Yanıt: Çünkü, halkın elindeki araçlar alınmıştı! Yani, halk, silahlarından soyundurulmuştu. Silahlarından soyundurulmuş durumdaki halkın memurları, halka yabancılaştı; toplum-devlet ikiliği yeniden görüldü, devlet görece bağımsızlaştı ve sonuç, bugünkü durum oldu. 'Sosyalizm', 'sosyalizm' diye diye sosyalizm katledildi.
Bazıları, bu duruma çare olarak çok partililiği savunuyor. Bence, yanlış düşünüyorlar. Çözüm, yukarıdaki araçlarla donatılmasında. Çok partililik, politik iktidarın ele geçirilmesi sürecinden kaynaklanan nesnel bir olgu ise kabul edilmeli ama süreç içerisinde sınıfların arasındaki farkın silinmesinin doğal sonucu olarak çok partililik de son buluyor. Yani sosyalizm, ilelebet çok partililiği savunmuyor. Öyleyse, çok partililik panzehir olarak önerilemez. Bu, siyasal özgürlüklerin tartışılması anlamına gelmiyor. Tartışmasız, halk, iktidarın gerçek sahibi olması anlamında, sınırsız özgürlüğe sahip olmalı. Olmaması, çok abes. Bu konuyu anlayamıyorum: Halkın özgürlüğü sorunu, sosyalizmde tartışılmaz. O, zaten sınırsız bir biçimde var kabul edilir. Kim ki 'Demokrasi...Demokrasi... iyi de fazlası?' diye konuşmaya başladı mı, tepem fokur fokur kaynamaya başlıyor. Kendisine 'sosyalistim' diyen birisinin demokrasiyi yadsıması veya küçümsemesi, zoraki katlanılacak bir şey olarak görmesi, hiç de savunulacak bir tavır değil. Bana, sözde sosyalist, özde feodal bir kişiliği anlatıyor. Bir burjuva demokratının bile gösterdiği tavrı gösterememek ama sosyalistim demek, ııhh... Çarpık olan bir şeyler var ve bu düzeltilmeli...” (3)
“...Geçen, bir yerde 'Her devrimci mücadelenin temel sorunu, iktidar sorunudur; tek sorunu değil.' demiştim. Bir arkadaş, ikisi arasındaki ayırım noktasını kavrayamamış, 'farkı nedir?', diye sordu. Çok farklı. 'Temel' olarak ele almak, doğru ve mücadelenin 'iktidar' perspektifinden daha geniş bir olay olduğunu ifade ediyor. Bu, bugünkü düzene her anlamda alternatif olmayı ifade ediyor. Bunun pratiğe yansıması, her alanda alternatifi üretebilme oluyor. 'Tek' kabul etmek, hep politika ile uğraşmak ve dolayısı ile dar bir perspektife sahip olabilmek oluyor. Biz veya kendi nam-ı hesabıma ben, dün pratikte soruna böyle bakıyordum. Olayı, bu bağlamda da değerlendirebilirsin. Yani sevgi, insan ilişkileri, güzel bir şeyi ortak üretebilme vb. hep küçümseniyordu. Güzel ve coşkulu günlerdi. Temelde doğruydu da. Ama eksik ve biraz kaba idi...” (4)
“...Gazeteler, ANAP'ın inişe, SHP'nin çıkışa geçtiğini yazıyor. Özellikle İstanbul anketleri, daha anlamlı. ANAP, çok düşük puan almış. Bunun, önemli olduğunu düşünüyorum. Ama SHP'nin kavra(ya)madığı şu: Toplumsal muhalefetin kendiliğinden de olsa yükselmesinin nedeni, mevcut düzenin yetersizliği ve toplumsal sorunların eriştiği yeni boyuttur. Bir gazete, DYP'ye atfen, hükumetin, yerel seçimlerde belediyelere yardım yapacak gücünün kalmadığını söylüyordu. Bu, daha da önemli; mevcut yönetim yetemiyor. Bunun, bir açmaz anlamına geldiğini düşünüyorum. Böylesi durumlarda, yapılması gereken, taktik olarak, en geniş kitlelerin her tür istemlerinin yüksek sesle haykırılmasını sağlamak olmalıdır. Bunun yolları bellidir. Demokratik muhalefetin olmadığı bir dönemde, sosyal demokratlar kış uykusuna yatmış ayılar gibi davranıyorlar. Halbuki, ekonomizmin bile çok önemli bir olay haline geldiği ülkemizde, TÜK-İŞ'in tamamen ekonomik içerikli mitingleri çok anlamlı bulunabiliyor. Bu tür mitingleri, yalnızca mitingleri değil, her tür yolla tüm muhalefeti, siyasal bir örgütlenmenin yönlendirdiğini düşün. Öyle görünüyor ki, Özal Hükumeti 4 yıl gidemeyecek. Pardon, 5 yıl. (5) Sorun, bir burjuva hükumetinin gitmesi ve yerine bir yenisinin gelmesi olayından öteye düşünülecekse, bu durumda çok daha kalıcı şeyler yapmalı ve çok daha uzun dönemli bakmalı. Önemli olan, bu. Seyirci rolünden kurtulmak gerekiyor....(6)
Aydın/27.03.1988
25.10.2020 /Datça
(1)
(2)
Komün ile ilgili çalışmayı, daha önce de yazdığım gibi, üç
kişi (Ben, Atilla Yalçın ve bir başka arkadaş) yaptığımız,
şeklinde bir anımsama olayım var; bu mektupta ise dört (4)
kişiden bahsediyorum. Şimdilik, "bilemiyorum", diyorum.
(3)
(4)
(5)
Turgut Özal, bu yazının yazıldığı tarihten üç (3) ay sonra,
18 haziran 1988 tarihinde, ANAP'ın olağan kongresinde suikaste
uğradı; yaralandı. 31 Ekim 1989'da Kenan Evren'den boşalan
koltuğa oturarak Cumhurbaşkanı oldu. 17 Nisan 1993'te, Orta Asya
ülkelerine yaptığı uzun bir gezinin ardından, kalp krizi
geçirerek, hiç beklenmeyen bir şekilde öldü.
(6)
CEZAEVİ YAZILARI-27:
BAZI KONULAR ÜZERİNE!
“...İki gün önceki gazeteler, doğuda 20 kişinin öldürüldüğünü yazıyordu. Aynı zamanda, Kerkük öyküleri yine yazılıp-çizilmeye başlandı. Hürriyet'i ve Güneş'i okuma olanağın olmuyordur. Talabani, büyük konuşuyor... Adamlar, temelde haklılar. Oraları, onların memleketi ve bu insanlar, özgürce kendi kaderlerini belirleme haklarına sahipler. İran, Kerkük civarındaki saldırılarını yoğunlaştırıyor. İleride, alır mı-almaz mı belli değil ama İran savaşı kazanmak istiyorsa, kendisi açısından uygun olan yerlerde savaşmak zorundadır. Yoksa, zaten baştan kaybetmiş olur.
Bu 20 kişinin öldürülmesi, üç helikopterin isabet alması, bugüne kadar görülmemiş bir olay. Gazete manşetlerine geçirildiği kadar önemli. Ölülerin sayısını, başarının kriteri kabul eden burjuvazi, aslında yanılıyor. Ölülerin sayısı, yaratacağı aksi sonuçlar açısından, başarısızlığın göstergesi de olabilir. Daha önce de yazmış olmalıyım; burjuvazi, kesinlikle sağ teslim almama, diğerleri de kesinlikle sağ teslim olmama anlayışındalar, olsa gerek. Yoksa, hiç sağ insanın yakalanmaması, başka türlü açıklanamaz. T. Sorunları Dizisi'nde Tanju Akad, bu anlayışı iyi yakalamış ve vurgulamış. Yani, acımasız kanlı bir savaş yürüyor. Bu, gelecekteki savaşın özünü yansıtıyor. Savaş, korkunç olacak ve büyüyecek. Eğer, Kerkük hikayeleri gerçek olursa, sen o zaman seyreyle gümbürtüyü.
Yalnız, teorinin çözeceği sorunlar ile pratiğin çözeceği sorunları birbirine karıştırmamak gerekiyor. İkisi de farklı şeylerdir. Karıştırılıyor. Sanki, her şeyin pratikçe, pratiğin yükseltilerek çözüleceği sanılıyor. Yanlış! Özünde teori düşmanlığının, teorik yetersizliğin ifadesi olan bu karıştırma, fazla uzun ömürlü olmaz. Daha çok, pratisyen bazı insanlar savunuyor. Giderek, elle tutulur hiç bir şey söylemiyor ve yazmıyorlar. Bu hastalık hala var ve yaygın. Kolay kolay atılacağa da benzemiyor. Önemli bir nokta, bu.
Geçen haftaki 2000'e doğru dergisinde, Taner'in bir yazısı vardı. Hala okumadım. 'Şili'den yola çıkarak, Latin Amerika'daki Askeri Diktatörlüklerin çözülüşünü incelediğini yazıyor', deniyor. Okuyacağım! Halil Demirelli (*) ile ilgili bir arkadaşının yolladığı fotoğraf ve mektup var (88 yılının 14. sayısı). Halil'e, 'pişmancı olduğunu söyle, tedavi edelim', denilmiş. O ise, kabul etmemiş. Muammer'den (**) ve aynı hastaneden benzer tekliflerle karşılaşan diğer mahkumlardan da bahsediyor. Halil de mi gidici, ne?.. Ne çok ölü veriyoruz! Bu pişmanlık yasasını, ilelebet gündemde tutacakları iyice anlaşıldı. İç savaş sürecine göre örgütlenen bir devletin doğal silahlarından biri bu. 'Geçici' sözlerinin demagoji olduğu, açıkça anlaşıldı. Halil'e yazmaya çalışıyoruz. Bir arkadaş, İstanbul'daki bir tanıdığının yardım edebileceğini, söylüyordu. Ahmet Çetin (***) gibi, geç kalınmadan yardım edilebilse bari...” (1)
“...Bir de, Nokta'nın '68' yılını kapak konusu yapan sayısını okudum. Düzenli alamadığın için okuyamamışsındır, Cumhuriyet de '68' yılını konu alan oldukça uzun bir yazı dizisi, yayınladı. Kitap halinde de çıkacakmış.
Daha önce 'Söz' Nurhakları, 'Milliyet' Kızıldere'yi inceleme konusu yapmıştı. Bence, yakın geçmişle hesaplaşma yapılıyor. Her şey, her yönüyle sorgulanıyor. Tanju'nun dediği gibi, '20 yıl' sorgulanıyor. Şimdi önemli olan, bu sorgulamanın sağlıklı bir şekilde yapılmasıdır. Bu da bu konuya bizim el atmamızla mümkündür. Toplumsal muhalefetin kendiliğinden nitelikli olmasına rağmen tüm toplum kesimlerinde yaygınlaşarak, tüm toplum kesimlerini kucaklayarak yükseldiği bir zamanda, bu hesaplaşma zorunluluk oluyor. Bu tartışma sürecine katılmak gerektiğine inanıyorum. Seyirci olmak, yeğlenen bir tutum olmamalı. 68'ler, her bakımdan 'hayal edilen güzel yıllar' olarak, görülüyor. Bir daha 68'in gelmeyeceğini ama onu aşmanın mümkün olduğunu, bilmek gerekiyor. 68'ler kat be kat aşılacak! Aşamazsak, bu bizim beceriksizliğimizi ilan etmek anlamına gelecektir. Yaşam gelişerek devam ediyorsa, aşmak kaçınılmazdır.
Cezaevlerinde olan insanların, kendilerini sıkı bir şekilde sorgulamaları gerektiğine inanıyorum. Siyasi mevta veya müzelik olmak istemiyorlarsa, kendilerinin dışarıdaki insanlar açısından ne anlam taşıdıklarını sormalıdırlar. Yıllar geçmiş, dışarıda o çetin koşullarda yaşamaya çalışan insanlarca unutulmak kaçınılmaz. İçerideki, yakınıp durmaktansa, o insanların gündeminde yer almayı başarmalıdır. Tüm bilgisini, birikimini ve yeteneğini kullanarak, dışarıdaki insanlara verebileceğini vermelidir; şiir, karikatür, öykü, roman, anı, teorik yazı vb... Ne yapabiliyorsa, o. Bunu yazarken Apo geldi ve 'Direnme Savaşı'nın (****) sonundaki sahneyi hatırlattı. Bir dönem, koskoca bir bölgenin sorumluluğunu yapan kahramanımız, 8 yıl sonra dışarıya çıktığında dışarıdaki insanlarca hiç anımsanmadığını acı ile görür. Bence, doğal. Yani, yarınki karşılaşacağımız manzaralar bugünden belli. Bundan kurtulmak isteyen, bunun gereğini yapmalı. Bireysel olarak veya toplu olarak; yaşama eklemlenmeli. Zamana uymalı...” (2)
“...Şu insanlar, ne zaman toplumsal sorumluluk duyacaklar? Yani, bir davranış içerisine girdiklerinde, bunun kendi dışındakilere de zarar vereceğini hesap edecekler? 'Devrimciyim' demek, yetmiyor. İnsan, devrimcilik adına da tam tersi davranışlar içerisine girebilir. Dün veya bugün, örnekleri o kadar bol ki... ama olacak bunlar. Daha göreceğiz. Görmemek, hayaldir...” (3)
“...Toplumsal Kurtuluş dergisinin son sayısında, bize ağır saldırıda bulunulduğu, söylendi. Yeni Çözüm'ün ardından Toplumsal Kurtuluştan da böyle bir saldırı gelmesi, şaşırtıcı değil. Bunlar, neden kendilerinin bir türlü toplumsal bir hareket olduğunu düşünmezler? Biz, toplumsal bir harekettik ve yine olacağız. Olamamak, bizim beceriksizliğimizdir. Halbuki, siyasi hareketler öncelikle ideolojik olarak vardırlar ve ideolojik olarak yok olurlar. Örgütsel olarak dağılanlar, yeniden toparlanabilirler. Bu adamlar, bunu anlayamıyorlar. Anlayacaklar!.. Yazıyı okumadım, okuyacağım. Kök de, 'Gelenek'in Şubat sayısındaki bir yazıyı okumamı istemiş. Onu da okuyacağım. Bir şeylerden korkuyorlar olmalı ki saldırılarını yoğunlaştırıyorlar...”(4)
“...A. Kadir Konuk'un 'Gün Dirildi' sini okurken, bir şey dikkatimi çekti; karısına 'Yarim' deyip, duruyor. Roman dilinde, alışık olmadığım bir dil. Bir hitap şekli. Öylesine rahat kullanıyor ki yüz yüze iken, gıyaben veya önünde, işkencede direnişini izlerken... Yadırgadım. Yazarın açısından doğallığını bilemiyorum, benim açımdan biraz suni kaçmış. Sunilik, dile yabancılaştığımdan mı dersin? Sevgili, canım, karım, kadınım, sevgilim... tamam. Yarim, daha çok yöresel veya köy dili, değil mi? Sana hitap etmiş olsam, yadırgar mıydın? Neden? Yazar, olandan çok olması gerekenin romanının yazmış gibi geldi bana. Daha doğrusu, somut yaşanan gerçekler ile olması istenenler kaynaştırılmış. Bir başlangıç romanı gibi. Gültepe olayları gibi pek çok (açıdan) derinlemesine incelenmesi gereken olaya değinilmiş, geçilmiş. Daha çok, otobiyografik bir roman. Yazarın yetenekleri, eğer ilk romanı bir kriter kabul edilirse, fazla değil. Umarım, yanılırım...” (5)
“...ABECE dergisinin son sayısında, bizim yolladığımız Eğit-Der'e destek mesajı da çıkmış. Sizin Endüstri Meslek Lisesi öğretmenlerinden bir grup öğretmenin de adı vardı. Oldukça çok destek mesajı iletilmiş. Uşak'tan Zeki Dümen ve bir grup öğretmenin yolladığı da vardı. Halen öğretmenlik yapanların sahip çıkması önemli. Bu Eğit-Der' i daha iyi çalıştırabileceklerini, sanıyorum. Bu yeni dönemde, tüm demokratik örgütlenmelere çok iş düşecek. Toplumun demokratikleştirilmesi mücadelesinde, hepsi tarihi görevler üstlenecekler. Bunun için, kucaklaması gereken tüm kitleyi kucaklayarak ve harekete geçirerek kitleşelleşmeli ve bu kitle içinde tutarlı bir demokrasi havasını-demokratik işleyişi-, katılımı egemen kılabilmelidir. Temsilcisi olduğu-temsil etmek istediği kitlelerin sözcülüğünü ederken kitleyi edilgen kılmamalı, tam aksine onu en aktif hale getirmeli ve kendi çıkarını savunan bilinçle donatmalıdır.
Bu hafta Ankara'dan yeni bir sevk geldi ve bizim yer sorunumuz, kendini tartışmasız gündeme aldırdı. Şimdi, cezaevi genelinde yeni bir reorganizasyona giderek, kökten çözmek istiyoruz ama toplumda, bir işi olması gerektiği gibi çözmek ve hele hemen çözmek kolay değildir. Nitekim, olan da odur. 'Her şey iyi olsun, çabuk olsun' diyerek, kolektivitenin iradesini hiçe sayamazsın, dikkate almamazlık edemezsin. Zoru başarmak gerekiyor. Kolektiviteyi inandırarak-ikna ederek, yapılacak işleri olması gerektiği gibi yapmaya çalışmak gerekiyor. Hele buraları gibi bin tür düşüncenin çarpıştığı yerlerde iş başarmak, deveyi hendekten atlatmaktan daha zordur...” (6)
“...Geçen mektupta, Toplumsal Kurtuluş'un son sayısında bize yönelik bir yazının yayınlandığından bahsetmiştim. Yazıyı yazanın kimliğini çıkaramadım ama yazının aslı, bir kitaba yazılan önsöz imiş. Bizim bittiğimizi ve bir daha esamemizin okunmayacağını, yazıyor. Bu adam, her kimse, bir siyasi hareketin her şeyden önce ideolojik olarak var olduğunu ve ancak ideolojik olarak yok olabileceğini, bilmiyor. İdeoloji ise, bütünsel bir olaydır. Doğruların, Türkiye koşullarında yeniden üretilmesidir. Somuta ışık tutabilmek, sorunları aşabilmektir. Bu adamlar, küfrü ideoloji sanıyorlar. İlginçtir, ideoloji düşmanları, ideoloji yoksunları... hep 'bitti' laflarını ileri sürüp duruyorlar. Yeni Çözüm' ün son sayısında da çok uzun ama o oranda da yavan bir yazı vardı. Yazının bir kısmı, T. Sorunları nezdinde bize yönelik ucuz spekülasyonları barındırıyordu. Yazının yalnızca bize yönelik bölümünü okudum ve bıraktım. Somuta yönelik hiç bir yararı olmayan yazıları neden yazarlar, anlayamıyorum. Yazı yazmak isteyen adam yazsın ama bunu bir yayın organında yayınlamaya kalktın mı, belli kriterlerinin aranması gerekir. Bu kriterleri aramadan yayınlanacak yazıda, olan okuyucuya oluyor... (7) 03-10-16/04/2020 Aydın”
01.11.2020/Datça/Mehmet Erdal
(1)- 03.04.1988
(2)- 10.04.1988
(3)- 10.04.1988
(4)- 10.04.1988
(5)- 16.04.1988
(6)- 16.04.1988
(7)- 16.04.1988
(*)
Halil Demirelli: Antalya/Gazipaşa/Çığlık Mahallesi-Köyü
nüfusuna kayıtlı. 16.03.1987 yılında ölen Ahmet Çetin,
07.09.1989 yılında öldürülen Recep Demir ve daha pek çoğu gibi
adli mahkum iken bizlerle tanışan ve bilahare aramıza katılan;
ömrünün sonuna kadar olmasa da bir dönem bizimle yol arkadaşlığı
yapan bir arkadaşımızdı. Cezaevinden tahliye olduktan sonra
2014/2015 yıllarında, bir husumet nedeniyle vurularak öldürüldüğü
söyleniyor.
Halil Demirelli ile 1981 yılı Nisan ayı sonundan itibaren Denizli T Tipi Kapalı Cezaevinde bir dönem birlikte arkadaşlık ettik.
(**) Muammer Özdemir: Denizli/Çal/Bekilli/Kutlubey (Muraca) 1957 doğumlu. Muammer ile 12 Eylül 1980 öncesi ve sonrası bir dönem Ulubey kırsalında, 1981-1982 yıllarında Denizli T Tipi Kapalı Cezaevinde ve 1986 yılında Buca Bölge Cezaevinde farklı biçimlerde yol arkadaşlığımız oldu. Siroz'a (Karaciğer kanseri) yakalandıktan sonra tahliye edildi ama 12 Mart 1987 yılında, tedavi için gittiği Almanya'da ölümü kucakladı.
Ocak 1986/Buca Bölge Cezaevi (Muammer, önde, soldan ikinci)
29 Temmuz 1986/Çanakkale E Tipi Özel kapalı Cezaevi (Muammer, ortadaki)
(Kaynak: Onların Anısına/İzdüşen Yayıncılık)
(***) Ahmet Çetin: Denizli/Buldan/Derbent 21 Eylül 1951 doğumlu. Ahmet, bir adli mahkum iken siyasileşen, bizlerle yol arkadaşlığı yapmaya başlayan ve ölümüne kadar da bu yol arkadaşlığını sürdüren; içi-dışı bir ve yürekli bir arkadaşımızdı. Sürgün gittiği Sinop Cezaevinde gördüğü işkenceler sonrası rahatsızlandı ve sevk edildiği Ankara'da, tedavi edilmediği için, 16 Mart 1987 yılında öldü.
(Kaynak: Onların Anısına/İzdüşen Yayıncılık)
(****)
CEZAEVİ YAZILARI-28:
YANGIN, TÜNEL, SÜRGÜN VE SÜRESİZ AÇLIK GREVİ!
Ramazan Bayramı nedeniyle verilen açık görüş günlerinin hemen ertesi günü, PKK'lı mahkumların kaldığı koğuşların birisinin çatı katında, yangın çıktı (*). Bizler, daha doğrusu, DY'cu mahkumların benim de içlerinde olduğum bir kısmı, durup dururken, hem de güpegündüz bu yangının nasıl ve neden çıkmış olabileceğine dair doğru-yanlış fikir yürütmeye başladık.
Çıkan yangın üzerine çatıya çıkan cezaevi görevlileri, yangını söndürmeye çalışırlarken, çatı aralığında tonlarca toprak olduğunu görüyorlar ve alarm veriyorlar. (**)
***
PKK'lı mahkumlar, o günlerde Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevi'nde, kesin bir şey yazamam ama en az biz DY'cular kadar vardılar ve belki de bizden daha çoktular. PKK'lıların cezaevi sorumlusunun Sabri Ok ve o günlerde ulusal ölçekte yayınlanan günlük bir gazetede düzenli olarak yazılar yazan M. Can Yüce olduğu söyleniyordu. (***)
Neyse, sonraki duyumlarıma göre, PKK'lılar bulundukları koğuşlardan birisinin (yanılmıyorsam, 6. Koğuşun) merdiven altından, tünel kazmaya başlıyorlar. Çıkan toprağı ya da çıkanın bir kısmını, bulundukları koğuşların birisinin çatı katı aralığına istifliyorlar. Gel zaman git zaman, tünel ilerliyor. Sonra, nasıl oluyorsa oluyor, Ramazan bayramı dolayısı ile yapılan açık görüşün hemen ertesi gününde çatıda yangın çıkıyor ve tünel işi patlıyor.
Ardından, böylesi ya da benzeri her olayda görüldüğü üzere, bir cezaevi klasiği olarak tünel işinden sorumlu olan PKK'lı mahkumların üzerinden silindir gibi geçildi. PKK'lıların tamamına yakını, başka cezaevlerine sürgün edildi. Cezaevinde bulunan bütün tutsakların hakları, büyük ölçüde askıya alındı. Bu çerçevede, bizim bulunduğumuz çatı katı da boşaltıldı ve ben bazı arkadaşlar ile birlikte 8. koğuşa gönderildim. Benzeri düzenlemeler üzerine, cezaevinde kalmaya devam eden biz siyasi mahkumlar gasp edilen haklarımızı yeniden geri alabilmek için SAG' (Süresiz Açlık Grevi)ne başladık.
Ben, bu SAG içinde, yeniden yazmaya başladım.
“... Gazetelerden okudun mu veya okuyan biri aktardı mı? Bugünkü (1 Haziran) Cumhuriyet'in yazdığı dışında, 21 Mayıs ve sonraki gazetelerde çıkan haberler, büyük ölçüde yalan. Daha çok, provokasyon ve kamuoyunu yanıltma niteliğinde. Yangını mahkumlar çıkarmadı. İsyan denen bir olay yok... Gazeteler 191 mahkumun 5 cezaevine sevk olduğunu yazdı. Doğru değil...(sonrası, sansürlenmiş.)” (1)
“...Daha önce de yazmıştım: İlk günlerde çıkan gazete haberleri, büyük ölçüde yalan ve kamuoyunu yanlış yönlendirmeyi amaçlıyor. Son haberler yetersiz ama özü doğru. Her şeyin aslını, sana yazarım ileride veya anlatırım...” (2)
“...Asıl öğrenmek istediklerin, 6 Haziran tarihli Hürriyet, Tercüman, Güneş ve Cumhuriyet'te başka başka açılardan vardı. Ve o gün, Fikri Sağlar'ın TV demecinde vardı. Hepimiz, ama özellikle öngörüleri doğrulanlar çok sevinçliyiz...
'Bu hafta içinde bakanlıkta bir toplantı var', deniyor. Bakalım, göreceğiz... Ülkedeki havanın gidiş yönü belli iken, onun aynası kabul edilen cezaevlerinin bu havanın tersi doğrultuda bir yönelişe girmeleri mantık dışı. Böylesi bir durumun çok çeşitli nedenleri var ama kalıcı olması mümkün değil. Kısa ama ne kadar kısa sürer, bu da irademize ve irademiz dışı bazı şeylere bağlı...
Çayımızı içiyoruz. Açık çay, bu. Paşa çayı da diyebiliriz. Sigara içenlerin bazıları ya azaltıyor ya da bırakıyor. Bazıları da başlıyor. Olay içerisinde, kim kendini nasıl hissediyor ise. Kimseye, içme diyemiyorsun. Söyleyen ve söylenilen açısından, hoş sonuçlar doğmuyor.
Bir arkadaş, 'Yemeden yaşamanın yolunu öğreniyoruz.' diyor. Belli ki, ilk kez böyle bir olay oluyor. Bazımız, 'Kuş gibi hafifim. Rahatım', diyor. Sanırım, ölüm anında, daha hafif olunur...
... Nazım'ın bir şiirini okudum. Sana yazmamın tam zamanıdır. Duygularıma tercüman oluyor:
'Erkek kadına dedi ki;
-Seni seviyorum,
ama nasıl,
avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp
parmaklarımı kanatarak
kırasıya
çıldırasıya...
Erkek kadına dedi ki;
-Seni seviyorum,
ama nasıl,
kilometrelerle derin, kilometrelerle dümdüz,
yüzde yüz, yüzde bin beş yüz,
yüzde hudutsuz kere yüz...'
Şiirin adı, 'Bir Ayrılış Hikayesi' ve şiirin bundan sonraki kısmı, 'Kadın erkeğe dedi ki' diye devam ediyor. Her iki bölümü, çok beğendim..” (3)
“...Dün gece, 20.6.1988, bitirdik. Gece, SHP Milletvekilleri falan geldiler. Olumlu sonuçlandı. Özde, eski normal yaşantımıza döndük. Bugün, son rötuşlar yapıldı. İyi, olması gereken buydu. Hakkımız olan buydu. Mutluyuz. Şimdi, midemizi giderek daha çok çalıştırarak, kendimizi toparlamaya çalışıyoruz. 'Bu kilonu koru', diyorlar, ama ııhh...Sağlığımı tehlikeye atmama gerek yok...” (4)
“23 Haziran, 22.30; Trabzon'daki heyelan dolayısı ile TV'deki filmin iptal edildiği söyleniyor. Açlık grevlerinin, hele uzun süren açlık grevlerinin doğal sonuçlarından biri olan sinirlilikler ve yüksek sesle konuşmalar, çok belirgin ve rahatsız edici bir biçimde kendini gösteriyor. Cemal ile benim dışımda deneyimi olan-bizim koğuşta- olmadığından, uyarmıştık da. Yemek yeme konusunda da uyarmıştık. Anlatacağım, dikkate alanlar az zararla aşıyorlar ve normale dönüyorlar...
Hala bu koğuştayız... Bu koğuşta kalıcı mıyız, yoksa gidici miyiz, o belli değil. Zaten kalabalıktık. İrademize rağmen bir-kendiliğinden- düzenleme olmuştu. Şimdi, irademiz dahilinde-yeniden- yapmaya çalışıyoruz... Bize, dördüncü bir koğuş gerekiyor, kısacası. Tüm cezaevi bunu kabul ediyor. Koğuş düzenlemesini, bizler yapacağız. Bunun yapılmasını istiyoruz... Yeniden çatıya dönmeyi düşünmüyorum... Çatıda, müthiş gürültü oluyordu. Çalışma verimi düşüyordu... Verilecek dördüncü koğuşta kalalım, diyoruz. Bu dördüncü koğuş, şu an kaldığımız veya bir başkası olur, orası o kadar önemli değil... Sizlerin hakkını ödeyemeyiz. O gün gece ise normal yaşama dönme ile sonuçlandı, eylemimiz. Bazı SHP milletvekilleri geldi. Tanır mısın bilmiyorum, Mustafa Gazalcı, Tufan Doğu, Ethem Çalışkan falan vardı. Daha önce, Çanakkale'ye de bunlar gitmişler. Bence, olumlu sonuçlandı. Onca zahmete değdi. Anımsıyor musun, bilmiyorum, daha önceki mektuplarımda yazıyordum: içinde bulunduğumuz yeni dönemde en küçük haklar bile, verilmeyecek; uğrunda mücadele verilerek, alınacak. Bu, böyle sürüp gidecek. Nerede olunursa olunsun, bu değişmeyecek. Yeni dönemin niteliği, bu. Alınan her hak, bir daha kolayca gasp ettirilmeyecek. Kıskançlıkla korunacak. Korunmalı. Çünkü devrede bizler varız ve yeni dönemde demokratik muhalefete bizler önderlik edeceğiz. Köklü dönüşümleri, bizler gerçekleştireceğiz...
...Önceden deneyimliyiz ya herkese 'yemek yemeye başlamadan, bir kaşık sıvı yağ içmesini' söyledik. Bağırsakların yumuşaması ve olası rahatsızlıkların önlenmesi için, bu zorunluydu. Ardından, normal karavana değil, süt, bisküvi (tuzlu), çorba vb. içmek ve bunu bir kaç gün devam ettirmek gerekiyordu. Biz, uyduk. Uymayan bir-iki arkadaşın elinde ve yüzünde şişlikler, kabızlıklar görülmeye başlandı. Pek çok insanda hemoroid baş gösterdi... Kendimize çok iyi bakıyoruz. İleride faturasını ödememek için, bugün titiz olmak gerekiyor. Biliyor musun, iyi dayandım ve sağlam çıktım. Bu vücut, beni daha götürür. Hızla kilo almaya başladım. Arkadaşlar, şaşırıyor. Yarın sabahleyin, ilk sporuma çıkacağım. Biraz koşacağım ve biraz kültür-fizik hareketi yapacağım. Sağlıksız bir kilo alımını önlemeli...
Bizden daha çok, sizler yükü yüklendiniz... İlk başlarda aleyhimize yönlendirilmeye çalışılan ve gerçekten de öyle olduğunu sandığım kamuoyunu, hızla lehimize çevirdiniz. Dahası, somut destek vermelerini sağladınız. Çevremizde, aşılması güç bir kalkan oluşturdunuz. Türkiye'yi ve dünyayı ayağa kaldırdınız. Ailelerimiz ile yurt içi-yurt dışı kamuoyu yanımızdaydı. Bizden çok, belki sizler ve kamuoyu bu olumlu sonucu sağladınız. Bunu yadsımamalı. Ne yapılması gerektiği, tartışmasız ortaya çıktı. 2000'e Doğru dergisinin bu haftaki sayısında, Kifayet ana ile ilgili uzunca bir yazı vardı. Güzeldi. Bugün ve gelecekte, başarıya ulaşması istenilen her eylemin, özellikle kitlesel eylemin, mutlaka kamuoyu desteğini sağlaması gerekiyor. Bunun için, kamuoyunu kazanmayı hedefleyen doğru bir bakış açısına sahip olması ve bunu hayata geçirecek araçlara da sahip olmaya çalışması gerekiyor. İletişim araçlarının bu devliği karşısında bu kolay olmaz ama yine de başka yolu yok. Bizim somutumuzda, zor olan başarıldı; kamuoyu desteği, bugünkü koşullarda, ülkedeki politik hareketlilik düşünüldüğünde, zirveye ulaşıldı. Bu, tartışmasız böyleydi. Deneyimlerinizin, dahaki süreç için çok yararlı olacağını sanıyorum...
24 haziran, 19.00: Bugün, ilk kez spor yaptım. Öyle çok değil. İp atladım. Bir aydır terlemeyi unutan vücudu yeniden terletmek, kolay olmadı. Ama başarmalıydım. Başardım da. Kapalı kaldığımız bir aylık sürede, aç aç, sigara tiryakisi arkadaşlar, hiç azaltmadılar, içtiler. Azaltan ve bırakan da oldu ama azınlıktı. 84'ten iyi biliyorum. (****) Açken, sigara kısmi bir tokluk veriyor gibi ama damarlar tıkanıyor, ciğer ve mide gidiyor. Olay bittikten sonra, acısı çıkıyor; doğru dürüst yürüyemiyorsun bile. Bu konudaki deneyimlerimizden yararlandıramadık, kimseyi. Öyle de çok içildi ki... İp atlarken, önceleri zorlandım. Sonra, alıştım ve açıldım. İçimdeki yanma ve kursaktaki kaynama, bir ölçüde giderildi. Daha bir süre, bazı aksamalar çıkar. 'Tamam, iyi oldum', dememeli...
Biliyor musun, Özal'ın vurulması olayı, bizim mevcut durumumuz devam ederken oldu ya, öyle bozulduk. Sanki adamı, bizim durumumuz gündemden çıksın diye vurdular! 'Tamam' dedik, 'demokratik muhalefetin bu örgütsüz ve cılız olduğu aşamada bu haltı bir dangalak yiyor mu? Al başına belayı'. Sonra, hem Özal'ın ölmediğini hem de vuranın yakalandığını ve üstelik eski bir MHP'li olduğunu öğrendik, 'oh be', çektik. Fazla sürmez, hızla gündemin birinci maddesi olmaktan çıkar. Öyle de oldu. Adamlar, büyük oynuyorlar. Aynı çevrenin ürünü olarak, önce Adıgüzel olayı, şimdi de Özal... MİT raporunu falan düşünürsen, bu bir delinin kendi başına yaptığı bir işgüzarlık değil. İlk anda sanıldığı gibi, provokasyon veya tezgah da değil. Kurşunlar, hedefe atılmış. Böyle tehlikeli bir tezgah olmaz. İşin dibine inmeyebilirler belki ama bu olay, çok derin bazı çelişkilerin su yüzüne çıkan belirtileri olabilir. Demokratik muhalefetin örgütlü ve güçlü olduğu bir dönemde böylesi çelişkiler, çok rahat halkın hanesine kanalize edilebilirdi ama şimdi, faturası halka ödettiriliyor. ANAP kongresinde, MHP'liler üstünlüğü sağlamış. Sanki Özal'ı vuranlar, o çevreden değiller. Bundan sonra, halkın işi daha da zor olacak, demektir...
Sizlerin Ankara'da olduğunuz sıra TAYAD'ın yan çizdiğini, duyduk. İHD'nin çatısı altında kalmaya mı karşı çıkmışlar, nedir. Bu anlayışları anlayamıyorum. Bunun, kimseye yararı yok. Demokratik muhalefette kıskançlık değil, güçlerin birliği ve sınırsız bir özveri gerekiyor. Bu dernek, bu anlayışı ile kendini geniş kamuoyundan tecrit edecek. Önderlik, kendini zorla kabul ettirmeye çalışılarak elde edilmez ki; pratikte elde edilir. Bu da kolay bir iş değildir. Bazıları, kendilerini 'doğal lider' olarak görüyorlar. Sanki Tanrı vergisi ve sanki doğuştan elde ediliyor. Sanıyorlar ki, herkes onların lider olduğunu kabul etmek zorundadır. Kabul etmez isen, lanetler yağdırılır üzerine. Yaftalar asılır. Böylesini gördüm mü veya duydum mu, kızıyorum. Bunlarda, sübjektivizm, öldürücü hastalık düzeyindedir. Sübjektivizm ile yol yürünmez.
25 haziran, 20.00: Ayşe'ye mektup yazdım. Biraz volta attım. Gidip, 'Eğitim Üzerine' adında, ünlü bir Sovyet eğitimcisinin kitabını okumaya devam ettim. Daha önce kitabını okuduğum Makarenko'nun devamcısı bir eğitimci olarak biliniyor. (*****) Çocuk eğitimini içeriyor ama derleme biçiminde. Yararlanıyorum. Okumalısın, diye ısrar edemem. Öğretmen tanıdıklara ise ısrarlı bir biçimde öneririm...
Bu bir haftada, oldukça çok para harcamışız ama gerekliydi. Para konusunda, yeterince katkıda bulunamamaktan dolayı bir rahatsızlık duyuyorum... Bu tür sorunların yaşanmasının da etkisiyle, bazen oturup sohbete daldığımız sıralar 'çözüm yolları' düşünürüz ama hep geçmişe yönelik olur. Bekarlar 'Ulan, evlenip devrimcilik yapmak varmış'. Parası kısıtlı olanlar 'Ulan, önce zengin olmak, sonra devrimcilik yapmak varmış'. Ağır ceza alanlar 'Ulan, revizyonist olmak varmış' vb. Aslında, kimse ciddi ciddi düşünmez bunları veya düşünmediğini anlatmaya çalışır. 'Gerçekte ne düşünüp-düşünmediğini ise tahliye olduktan sonra dışarıya adımını attığı anda görürüz. Ondan önce, ne söylense yalandır', derim. Hapishane bu...
26 haziran, 14.30: ...Yeni Adalet bakanı, Uşak ANAP Milletvekiliymiş. Bu da, Sungurlu ile aynı türküyü söyleyenlerdenmiş. Ha anan kadın, ha kadın anan... Bir şey değişmiyor yani... Bizim Uşaklılar tanıyorlar. Pek iyi şeyler söylemiyorlar. Bir şey değişmeyecek yani. Yaşantımız, aynen sürecek...
Hala boğazım ağrıyor. Açlık süresince, dilin üzerinde açıkça görüldüğü üzere, iç-dış üst hücreler tekmil ölüyor. Hem de kalınca. Yemek yemeye başladıktan sonra, o üst hücreler dökülmeye başladı. Dilde yaralar açıldı, yer yer çatladı. Bu, sanırım, boğazdan aşağıya doğru da oldu. Dil, tat alma duy(g)usunu yitirecek...” (5)
01-04-07-20-26/Haziran/1988-Aydın”
08.11.2020/Datça/Mehmet Erdal
(*) Bu bölümü yazarken, telefon açıp sormam üzerine, Kemal Kaşkar arkadaşım, yangının 20 Mayıs günü öğleden sonra, saat 16.00 civarı çıktığını, söyledi. Ramazan Bayramı ise 17-18 ve 19 Mayıs günleri idi.
(**) Bu yangının çıkışı, benim açımdan, üzerinden 32 yıl geçmesine karşın, hala "gizemini" korumaktadır. Bu olay ile ilgili olarak, "her şeyi bilen" birisi, şu veya bu biçimde, herhangi bir yerde, somut herhangi bir şeyler yazdı mı, bilemiyorum; o günlerde, tünel kazılması sürecinde, tünele dair hiç bir şeyden haberi olmayan benim gibiler için bu yangın, çok farklı olasılıkları içinde barındıran "gizemli" bir olaydı.
(***) Sabri OK'un tahliye olduktan sonra, bir dönem PKK adına , PKK'yı temsilen Devlet ile Oslo'da görüşmeleri yürüttüğü, M. Can Yüce'nin ise daha tahliye olmadan PKK'dan ayrıldığı ve bir çok kitap yazdığı, söyleniyor. (Bknz: Google)
(****)1984'te, Buca Bölge Cezaevi Eski Bölüm 4. Koğuşta iken İstanbul'da başlayan, Devrimci Sol'dan ve TIKB (Türkiye İhtilalci Komünistler Birliği)'den bazı mahkumların öldüğü Ölüm Orucuna eklemlenen SAG yapmış; bu eylemimiz, toplam 39 gün sürmüştü.
(*****)
(1) 01.06.1988
(2) 04.06.1988
(3) 07.06.1988
(4) 20.06.1988
(5) 26.06.1988
CEZAEVİ YAZILARI-29:
YOL AYRIMI VE YENİ BİR YAŞAM!
Hüseyin Yavuz arkadaşımız, 30 Ekim günkü “VAY ARKADAŞ” başlıklı paylaşımında, Nasuh (Mitap) abinin, 2006 yılı gibi, bulunduğu büroya gelişinden ve aralarında geçen konuşmadan söz edince, anımsadım...
2011 ya da 2012 yılı olabilir (*), bir gün, Marmaris'te ÖDP İlçe Örgütünde bir dönem birlikte çalıştığımız bir abimiz telefon etti: “Üstat”, dedi, “dolaşıyor; Datça'ya gelip, seni de görmek istiyor.” Aha! dedim, kendi kendime; böyle bir şey, hiç hesapta yoktu. Hadi hayırlısı?
Daha önce de yazmıştım; ben o yıllarda pazarcılık yapmakta idim. Bir dönem üyesi olduğum ÖDP'den ayrılmış, içinde yaşadığım koşullarda, doğru bildiğim ya da doğru olduğuna inandığım yolumda kendimce bir şeyler yaparak, yürümeye çalışıyordum.
Tamam, dedim. Sevinirim. Görüşürüz.
Hangi gün olduğunu anımsamıyorum, bir gün akşamleyin, çıkıp geldiler. Evimin yakınındaki (Can Yücel'in de yattığı) mezarlığın orada buluştuk. Gelenler Nasuh abi, Tarık (Günlü) abi ve hala kim olduklarına dair en küçük bir fikrimin olmadığı, iki kişi daha toplam dört kişiydi.
Karşılıklı hal hatır sorduktan sonra, eve gidelim, dedim. Olmaz, dedi, Nasuh abi. Daha önce de gelmiş ve Datça'yı biliyormuş. Çarşıya inelim, bir yerde oturalım, biraz sohbet ederiz, dedi. Karşımdaki, Nasuh Mitap! İtiraz etmek, ne mümkün. Olur, dedim.
İndik. Fora Otel'in ön tarafında, o yıllarda, deniz kıyısında, bir çay ocağı vardı. Oraya oturduk. Çay içtik. O ara, telefon geldi. Ağabeyi kalp krizi geçirmiş ve hastaneye kaldırılmış. Telefon görüşmesinden vakit buldukça, karşılıklı bir iki kelime konuşabiliyoruz. Daha çok o ve onunla gelenler soruyor, ben, biraz çekingen cevap veriyorum. Yemek yiyelim, dediler. Bulunduğumuz yerin tam karşısında, (Kumluk) sahil kenarında bulunan ve balık konusunda ünü Datça'yı aşmış restoranlardan birisinin adını söyleyerek, nasıldır?, diye sordular. Eyvah, dedim, içimden; cepte beş kuruş yok! Abi, param yok, da denmez. Abi, dedim, sıkılarak, Palamutbükü'ne gidelim; orada, Denizlili, bizim Kirişhaneli Yılmaz'ın Nostalji'si var. Orada yemeği yeriz, hem de daha rahat konuşuruz. Buraları çok pahalıdır. Nasıl oldu bilmiyorum, tamam, dediler. Ben, yırttım, dedim; oldu bu iş. Yılmaz ile anlaşırım ve yemeğin parasını, Pazar günü Palamutbükü pazarına gidince, öderim.
Onlar geldikleri araçla ve ben pazar işinde kullandığım Ford Transitle, düştük yola. Palamutbükü'ne vardık. Nostalji'de, gelmeden önce aradığım için, Yılmaz bizi bekliyor. Oturduk. Nasuh abi, orada bulunan 12 Mart döneminden (THKP-C/Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesinden) tanıdığı ve o dönem birlikte cezaevi yattığı çok eski yol arkadaşlarından kim o gün orada varsa ve gelebilirler ise onlarla da görüşmek ve hal hatır sormak istediğini, söylemişti. Sanırım, Necmi (Demir) abiyi aramış ve haber vermiştim. O, o gün Palamutbükü'nde yokmuş ama o gün orada bulunduğunu sandığı diğer arkadaşlarından birisini arayıp haber verebilirmişim. Öyle de yapmış ve telefon ettiğim abi ile birlikte, yanılmıyorsam, birisi abla üç kişi Nostalji'ye gelmişti.(**)
Nasuh abi, sıklıkla devam ettiği telefon görüşmelerinden arta kalan bir anında, gelen abla ve abiler ile 12 Mart döneminde birlikte yattıkları cezaevi günlerinden ve o cezaevindeki ilişkilerden de söz ederken, şöyle bir şey söyledi: Devrimci Yol, işte o cezaevinde kuruldu; ilk adımlar, orada atıldı. Sizin anlamadığınız, bu...
Bu konuda başka bir şey söyledi mi, anımsamıyorum; söylediyse de benim dikkatimden kaçmış, olmalı.
Abisinin durumu ile ilgili telefondan aktarılan bilgiler pek hoş olmasa gerekir ki, kısa bir süre sonra, kalkalım ve ben bir biçimde, bu gece Kırklareli'ne doğru yola çıkayım, dedi. Kalktık. Ayaküstü, o gece yola nasıl çıkılabileceğinin programını yaptılar. Onlardan, Datça'da ayrıldım. (***)
***
Nasıl ki Melih (Pekdemir), savunmasında “Tarih bizi örgütlendiğimiz için değil, örgütlenemediğimiz için yargılayacak” ve Oğuzhan (Müftüoğlu) abi, yakın zaman önce “Biz 12 Eylül'ün mağduru değil, muhatabıyız” derken yüzlerce sayfalık kitaplarda anlatılabilecekleri tek birer cümle de anlatmışlar ise, Nasuh abi de Devrimci Gençlik-Devrimci Yol örgütlenmesinin ilk adımlarını, işte öyle anlatmıştı.
***
Bu anımı, Nasuh Mitap ile ilgili olarak tarihe bir not düşmenin ötesinde, şundan dolayı yazma gereği duydum:
Bugün büyük ölçüde Ege'de tanık olunan ilişkilerin, bugünden geriye bakılarak yazılan değil, o günlerde yazılan bu yazılarda anlatılanlarla doğrudan bir ilişkisi var ve bunlar (dün) bilinmeden, bugünkü bu ilişkileri/ilişkisizlikleri anlamak, olanaksızdır. (Hiç şüphesiz, “CEZAEVİ YAZILARI” başlığı altında yazıp yayınladığım bu yazıların bir “son” yazısı olacak ve o “son” yazıda da o “son” yazı yazıldığı anda yaşayanların adından söz edilmeden, bugün okuduğunuz bu yazılarda bahse konu edilen kişilerin cezaevi sonrası yaşamlarındaki evrilmeyi okuyacaksınız; böylece, her şey yerli yerine oturacak.)
Şimdi, kaldığımız yerden devam ediyoruz:
“...Daha
önceki mektupta, kişisel düşüncelerimle birlikte uzunca
belirttiğim gibi, sayımızın fazlalığından dolayı dördüncü
bir koğuş gerekliydi. Hafta içinde, bu dördüncü koğuşun bir
aydır kaldığımız eski sekizinci koğuşumuz olduğunu öğrendik.
Daha sonra, tümümüz bir araya gelip koğuşlarda kalmanın nasıl
olacağını tartıştık. Açık görüşte ayrıntısıyla anlatmak
istediğim ilginç ve hala beni güldüren kısa bir tartışmadan
sonra getirilen bir önerinin-düşüncenin ilke düzeyinde
doğruluğunun kabul edilmesiyle, gönüllülük temelinde ve
isteyenin istediği koğuşta kalabileceği varsayımı ile koğuşlara
dağıldık... Toplam
21 kişi,
bu eski sekizinci koğuşumuza geldik. İki, hatta üç arkadaşımız
daha alt katlarda yatacak yer bulamadıkları için gelmekten, son
anda imtina ettiler. Onlarla tamamen doluyduk. Biliyorsun, bu koğuş
yirmi dört kişilikti...
...Bizler, birey ile kolektivitenin bir arada düşünülmesini, bunların birbirlerini geliştirmesini ve böyle bir bakış açısına sahip olunmasını savunmalıyız. İlke olarak da, kolektivite, yani topluluk bilinçli unsurlardan oluşmalı veya bilinçli unsurlar olmasına çalışılmalıdır. Biz, bireyin ancak böylesi bir ortamda en özgür gelişebileceğini-gelişmesi gerektiğini öngörüyoruz. Bireyin bu özgür gelişmesine olanak tanımayan bir kolektivite anlayışını, savunamayız. Bu, sosyalizm falan olamaz. Bu, sosyalizm adına sosyalizm dışı bir olay olur. Bu olayın, çok önemli olduğunu ve defalarca tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Bu mümkündür, yani birey ile kolektiviteyi bir arada düşünebiliriz. Bu nokta önemli ve can alıcı. Nerede olursak olalım, günlük normal yaşantımızda bu olayın kendini tartıştığını görürüz. Bu, bir orman özgülünde zayıf ağaçlardan oluşan bir ormanı savunamayacağımız ama buna karşın, orman olgusunu dışlayan güçlü ağaçları da savunamayacağımız demektir. Kendinin dışındakilere yaşam hakkı tanımayanlara, neden meşruluk tanıyalım ki?.. Bizim bu koğuşumuzdaki normal yaşamda birey ile kolektivite bir arada ve uyumlu olacak. Görünüm olarak 'zindan'lıktan çıkarmaya çalıştık, bakalım 'askeri kışla' yaşantısından da kurtarabilecek miyiz? Bunu başarabildiğimiz oranda, tahliye olacak arkadaşlarımızdan daha çoğu gelmek isteyecektir. Amacımız, bunu sağlamak, bunu başarmaktır...” (1)
“8 Temmuz, 22.00: Hava nasıl sıcak. Boğuluyorum. Aydın, son 50 yılın en sıcak günlerini yaşıyormuş. Bölgede ve hele de geceleyin, böyle terlediğimi, günde 3-4 kez duş almak zorunda kaldığımı, susuzluktan çay çıkarılmadığını, kendimi yanan bir fırının önünde sandığımı hiç anımsamıyorum. Bu boğucu sıcaklıktan dolayı oturamıyoruz, dolaşamıyoruz, rahat uyuyamıyoruz ve kitap okuyamıyor-hiç bir şey yazamıyoruz. Yerleştik. Pek bir sorun yok, çalışmaya engel olacak ama nerede? Mektuplar hala yığılı. Yazılacak şeyler var, bekliyor. Dikkati toparlayamıyorum. Yazarken, kağıt ıpıslak oluyor. Yanımda bir havlu, silinip duruyorum. Bayramda böyle olursa, yandık. Şimdiki gibi plaj kıyafeti ile dolaşamazsın, rahat hareket edemezsin. Bakalım, ne yapacağım. Biraz yel, tatlı bir rüzgar... Ah, nerede bizde o şans. Dün gece deli danalar gibi, yatak değiştirip duruyor ve terlemeyecek değil, daha az terleyeceğim bir yer arıyordum. Başka arkadaşlar da... Her şey çok güzel bu koğuşta ve zaten bu amaçla da oluşturulmuştu ama bu sıcaklar hesapta yoktu.
Sessiz bir koğuş, çalışmak için çok elverişli... Sıralarımızı aldık. Havalandırma, sabah-akşam sayımları arası tam gün oldu. Belki, çevredeki yataklarla kıyaslayarak, yok perdeleri iyi değil, yok düzeni kötü vb. diyerek, benim yatağı beğenmeyebilirsin. Hem yokluktan ve hem de kültür sorunundan kaynaklanıyor. Ben hala anamın ev kültüründeyim. Gelen eleştiriyor, giden eleştiriyor. Ne yapayım? Elimden bu kadar geliyor... Geçen, Efraim tahliye olurken, topumuz, yirmi bir kişi, hem anı olsun hem de gideceklerle çektirmiş oluruz diye fotoğraf çektirdik. (****) O fotoğrafı, burada çoğaltacağız. Negatifi yollanmadığından, yaban ellerde pahalıya mal oluyormuş.
...Burada, şu anki verilerle güzel bir yaşam kurmaya çalıştığımızı ve kalıcı adımlar attığımızı görüyorum. Beğeni veya kinayeli değerlendirmeler, bunu somut kanıtları oluyor. Geçen, biri 'burada mutlu olduğunuz, gözlerinizden okunuyor' diyordu. Kolektif katılım, ortak irade birliği, demokratik işleyiş ve birey-kolektivite uyumu... Her zaman ama öznel koşulların bugünkü gibi olduğu zamanlarda daha çok ve özellikle bu anlayış geçerli olmalı. İnsanlar, hep yönetilen ve yöneten diye ikiye ayrılmış olmak zorunda değiller. Kendi geleceğini özgürce ve bu biçimde belirleyen, bu anlayışla bir araya gelen insanlar hem yönetici, hem de yönetilen olmalıdır. Günlük normal yaşamında, bunu yaşayabilmelidir. İnsanlar, bu doğrultuda somut adımlar atmalıdırlar. Bunun için, her şeyden önce böyle bir perspektife sahip olmalı, sonra da bunun olanakları yaratılmalıdır. Bu konuda, önemli bir nokta da teori ile pratiğin bütünleştirilmesi gerektiğidir. Teoride her şeyin en mükemmelini savunuyor olmak, yetmiyor. Önemli olan, bu savunulanın pratiğe geçirilmesidir. Sanırım, burada biz bu doğrultuda başarılı bir adım attık. Şimdi, bunu devam ettirmek ve süreç içinde geliştirmek gerekiyor. Bu başarılabildiği sürece, çekim merkezi olacaktır. Aksi halde, bizlerin beceriksizliğinin ilanı anlamına gelecektir. Öyle ya, bazen doğrular savunucularının beceriksizliğinden ve yeteneksizliğinden dolayı, daha sonraki bir zamana ertelenebilir. Somut vb. sorunların çözümünün tartışılması sırasında, her tartışmaya farklı bir arkadaş yönetici oluyor. Yadsınan bir olay ama başarılacak. Daha öncede yazmış olmalıyım: İnsan, kendi kurduğu ve yaşadığı ortamda özgür olmaz ise başka nerede özgür olur? Eğer bu mümkün olmuyor ise, burada bir terslik vardır. Kendi kurduğu sanılan yaşam, aslında ona rağmen ama onun adına kurulduğu ifade edilen bir yaşamdır. Böyle bir yaşamı kabul etmek mümkün değil. Yakalanması gereken halkanın biri, savunulanın savunulduğu anda yaşanmaya çalışılmasıdır. Bu anlamda, sosyalizm, savunulduğu anda yaşanılmaya çalışılmalı ve başlanmalıdır. O, ille de yarın yaşanılacak olan bir şey değildir. Sosyalizm, somuttur...
10 Temmuz, 07.00: Şimdi, hava biraz serin. Bir saate kadar kapı açılır ve spora çıkarım. Bu serinlikte, biraz yazmalıyım...
İnsan, teorik düzeyde bazı şeyleri yanlış bulup reddedebiliyor ve bazı şeyleri doğru bulup savunamıyor. Yani çelişkili haller olabiliyor. Burada, önemli olan teorik düzeyde yanlış kabul ettiğini, pratikte terk edememesidir. Yani, yanlış olan doğru imiş gibi devam ettirilebiliyor. Bu, alışkanlıkların ısrarla sürdürülmesinden ve alışkanlıkların insan yaşamında çok önemli bir yeri olmasından kaynaklanıyor. Alışkanlıklar, teorik düzeyde değil, pratik düzeyde kolay terk edilmiyor. Örn: Hep yönetilmeye alışmış insanların, teorik düzeyde, hem yönetici hem de yönetilen olunması gerektiğini kabul etmesi zor olmazken; pratikte, kendisinin hep yönetilen kişi olması gerektiği şeklindeki o yanlış düşünceyi terk etmediği görülüyor veya aynı şey, kişinin kendisini hep yönetici olarak kabul etmesinde de geçerli. Sanıyorum ki, başımız en çok alışkanlıklar ile teorik düzeyde savunulan bunlar arasındaki çelişkiden dolayı ağrıyacak. Alışkanlıkları değiştirmenin kolay olmadığını biliyorum. Ama alışkanlıkları değiştirebildiğimiz oranda başarılı olacağımızı da iyi biliyorum.
Düşün ki insan yıllarca hep baskılanma altında yaşamış. Kendisini ve düşündüklerini özgürce ifade edememiş. Bu insan, gerek kendi çabası gerek başkalarının çabası ile kendisini ve düşüncesini özgürce ifade edebileceği bir ortama kavuşuyor. Bu durumda, farklı tavırlar geliştirebiliyor: ya bu içine girdiği yeni ortama alışamıyor ve onu her an kaybedebileceği endişesi ile alabildiğine çekingen davranıyor, böylece de bu yeni ortamın hiç bir somut anlamı kalmıyor, ya ifrata varırcasına bu yeni kavuştuğu özgürlükten yararlanmak istiyor ve işi bir kaosa, bir başıbozukluğa, düzen tanımazlığa vardırıyor. Her iki yönelimle de mücadele etmek gerekiyor. İkisi de sonunda eskiye dönüş noktasına varabilecektir... Biliyor musun canım, yaşamda özellikle bizim yaşamımızda, hiç bir şey kolay değil. Çok büyük dikkat, sabır ve inat gerektiriyor... 'İlk olmama, ilk olmanın getireceği saldırıları göğüsleyememe ve bunu bir başkasının yapmasını bekleme, iyice emin ve tehlikesiz veya tehlikeyi çok sayıda kişinin göğüslediğini görme' beklentisi var ya... ah... Bu korkaklık, hala Türkiyeli aydının mirası olarak bizlerin uzağına gidemedi. Bizimle birlikte. Yine bu hastalığın bir biçimi olarak, cesaret edip ilk olamadığın konuda, daha sonra miras kavgasına girip ilk olduğunu ispatlama kavgasına girme... Gülüp durmak yetmiyor. Cesaret ve kararlılık gerekiyor. Her şey, teoride olduğu gibi kolay olup bitmiyor. Yaşam, çok karmaşık. Cesaretini yitirdin mi, kaybetmen kaçınılmaz. Cesaretini yitirmeye başladığın anlarda bile, bunu belli etmemek zorundasın...”(2)
04-10 Temmuz 1988/Aydın”
15.11.2020/Datça/Mehmet Erdal
(*) Yıl konusunu, Tarık (Günlü) abiye sordum; “2011-2012 olabilir, 2013 yılında Nasuh'un kansere yakalandığı anlaşıldı ve tedavisi başladı, oradan biliyorum”, dedi.
(**) Dün ve bugün bulundukları yer açısından eleştirsem ve bazen, örn: Facebook paylaşımlarımda, “68'Lİ ABLALARIN VE ABİLERİN İZİNDE, GO HOME YANKEE” yazarak, bir biçimde, bazılarının bugün kendilerine uygun gördükleri konuma dair göndermelerde bulunsam da onlar benim için her zaman abi ve abladırlar. Bu, kesin!
(***) Gerçekten, o akşamki yemeğin parasını o gün değil, Pazar günü, pazar bitişi Yılmaz'a ödedim.
(****) 8. Koğuşa geçen 21 kişinin çektirdiği ve yazıda sözü edilen toplu fotoğraf, budur. (Efraim, arka sırada en soldadır./04 Temmuz 1988)
(1988 yılı Temmuz ayının, Aydın'da, son elli yılın en sıcak ayı olduğunun kanıtı, bu fotoğraftır)
(1) 04.07.1988
(2) 10.07.1988
CEZAEVİ YAZILARI-30:
AŞK'A VE DEĞİŞMEYE DAİR!
“ 'Bundan böyle kimse az okuduğumu söyleyemeyecek; sabahtan akşama senin mektubunu okuyorum. Bunun beni bilgili yapıp yapmayacağını bilmiyorum, ama daha şimdiden sinirlerim düzeldi.'
Mayakovski, 1918 yılında sevgilisine yazdığı bir mektuba, böyle başlamış. Mayakovski'nin 'Lili Brik'e Mektuplar'ı okuyorum.(*) Mayakovski, bir Sovyet ozanı. Lili Brik, sevgilisi. Kısa ama duygulu, güzel mektuplar yazmış. Mayakovski, Lili'ye Kedi; Lili ona, Köpek, diyor. Köpek ile Kedi'nin sevgi dolu yaşamı bu...
'Hiçbir şey silemez sevdayı,
ne tartışmalar,
ne ayrılık.
Bir de bakarsın yeniden gözden geçirilmiş,
ölçülüp biçilmiş,
üstünde düşünülmüştür.
Ve şimdi düzyazı parmaklı sancağımı kaldırıyor,
doğdum doğalı ve yürekten
sevdiğime,
ölene dek de seveceğime yemin ediyorum.” (Mayakovski/Lili Brik'e Mektuplar'dan.) (1)
Mayakovski, Lili'ye 'Bundan böyle' diyor, 'sana geceleyin mektup yazmayı ya da seninle ilgili şeyler yapmayı kesin olarak yasakladım, kendime. O saatlerde hep azıcık çılgın oluyorum çünkü. (Lili Brik'e Mektuplar)...
Mayakovski, yine bir yerde 'Sevdiğini bilen, ayrılığa da kendisinin yol açtığının farkında olan için ne korkunç şey ayrılmak...'diyor. Mayakovski, ayrılığı biliyor. Onun acı tadından tatmış... Mayakovski, gerçekten Lili'ye aşık. Ayrılıyor, yine birleşiyor vb... Aynı olay, Rosa Luxemburg'da da var. Fark, Rosa'nın erkeğine, Mayakovski'nin kadınına aşık oluşunda... İkisi de, deliler gibi aşık ve her şeyi göze alıyorlar... Aşk, bu iki insanda da, yaratıcı etkiye sahip oluyor. Aşk, gençleştiriyor muydu? Katılıyorum... Yeniden de yaratıyor...
... Derken akşama doğru, 'lacilerin' gündeme getirileceğinin idarece söylendiği söylentisi geldi... İnanamadık... Deli mi bunlar? Asılsız çıkmasını, yoksa zaten geçersiz kılınacağını, düşünüyorum... Hiç rahat yüzü yok. İlle bir çomak sokan bulunacak. Bakan ne diyor, maiyeti ne yapıyor?..
Aşağıdan gürül gürül müzik sesi geliyor. Bir de yan koğuştan... Arkadaşlar, coşkulu... Bizde, ayın beşinde olası tahliyenin hazırlığı var. İdare izin verirse, bizim diğer koğuşlardan bazı arkadaşları davet edeceğiz. Çok uzun zamandır, birlikte bir gece yapmamıştık. Özellikle, istiyoruz. Kimi arkadaşlar, o gün video bandı alıp, onu izleyelim, dediler. Fadıl, ben vb. bazı arkadaşlar, oylamayı kaybettik. Çoğunluk, alalım, dediler. İdare izin verirse, video da oynatılacak... Sazı ve gitarı çalanlar, tepki gösterdiler. Aynı havanın doğmayacağından endişe ediyorlar... Mümkün ama demokrasinin cilvesi bu; hep bizim istediğimiz veya doğrular kabul edilecek değil ya... Eğer, doğruların tekelinde olduğuna inanan sübjektivist biri değilsen, eğer her şeyin en genelde en geniş katılımla olabileceğine inanan biriysen, sabırlı olmasını bilen biri olacaksın. Bildiğini okuyanlar için, kolay kabul edilir değil.. ama, olacak!.. Hala, bu koğuştaki yaşantımızı, rayına oturtamadık... İfrata vardırmalar oluyor. Uzun uzun tartışıyoruz. Hiçbir şey kolay olmuyor... Bayramda tartışmayı düşündüğüm ama kapalı görüşte bir miktar tartıştığımız konu aklıma geliyor. İleride, çok daha uzun, açık ve ayrıntılı tartışmak istiyorum, eğer sen de istersen... Değişmek, eğer gerekli görülüyorsa, kolay olmadığı bilinse de, başarılabiliyor... Yani, öncelikle bir şeyin gerekli olduğuna inanmak gerekiyor. Sonra da belli bir zaman içinde uygun biçimlerde ama inatla onu başarmaya çalışmak gerekiyor...
Ülkenin içinde bulunduğu nesnel koşullar değişti-değişiyor... Bunu yakalamak, gerekiyor. Artı, bu değişmenin bir yansısı olarak, bizler de değişmeliyiz. Eğer, nesnel koşullardaki bu değişme olmasaydı ve yalnızca kendimizin değişeceğine inansaydık, yine değişirdik. Şimdi, değişen nesnel koşullara paralel, bu koşullardan kopmamak için değişmek gerekliliği ön planda... Bu değişimi reddetmek, dogmatizm olarak kendini gösteriyor... Dogmatizm, önemli bir tehlike. Özellikle, her şeyin, yaşamın bile dondurulmaya çalışıldığı buraları için, özellikle tehlike... Geçen, üstadı okurken, bir bölüm dikkatimi çekti. Okuman için, aktarıyorum. Uzun olacak, bağışla: 'Çağdaş materyalizmin, yani Marksizmin bakış açısından, bilgimizin, nesnel, mutlak gerçeğe yaklaşıklığının sınırları tarihsel olarak koşulludur. Ama böyle bir gerçeğin varlığı koşulsuzdur ve ona yaklaşmakta olduğumuz gerçeği de koşulsuzdur. Tablonun çevre sınırları, tarihsel olarak koşulludur. Fakat bu tablonun, nesnel olarak var olan bir modeli betimlediği gerçeği koşulsuzdur. Şeylerin esas doğası üzerine olan bilgimiz de... tarihsel olarak koşulludur; ama bu tür her keşfin 'mutlak olarak nesnel olan bilgide' bir ilerleme oluşu koşulsuzdur. Tek kelimeyle her ideoloji tarihsel olarak koşulludur, fakat her bilimsel ideolojiye (örneğin, dinsel ideolojiden farklı olarak), bir nesnel gerçeğin, bir mutlak doğanın tekabül ettiği koşulsuz bir şekilde doğrudur...' Bu bölümü, önümüzdeki günlerde, bazılarına okumak zorunda kalacağım. Okumayanın, okumasını sağlamak gerekiyor. Bugünlerde d. Arkadaş 5'teki yazılardan sonra, genelde sosyalizmi ve özel olarak Sovyetleri öğrenme merakı başladı. O konuya, özel olarak eğilenlerden biriydim. Şimdi, o konuda okunacak boş kitap bulamıyorum. İstediğim kitabın, okunduğunu duyuyorum. Bir yönüyle seviniyorum ama bir yönüyle kızıyorum; çünkü, moda gibi yaklaşılıyor... Bunu aşmak ve uzun dönemli-kalıcı yaklaşabilmek gerekiyor...” (2)
“...Aşağıdan, gitar ile saz sesi karışımlı türkü sesleri geliyor. Ali ile Ekrem, iyi bir ikili oldular... İnsanların, ortam elverişli olunca, kendilerini aştıklarına, bir kez daha tanık oluyorum. İnsanı, içinde yaşadığı ortamla birlikte ele alan ve değerlendiren bir bakış açısına sahip olan bizlerin, dönem dönem bu bakış açısını unutup; insanı, içinde yaşadığı koşuldan koparan idealist bir düşünceyi savunmaya başlaması, beni utandırıyor. Bu düşüncenin, somuttaki olumsuz yansımalarını göre göre ısrar etmek, çok anlamsız; aleni bir sapma ve burjuva dünya görüşüne sapış, bu... Bizim koğuşta, aslına ve öze olan bu dönüşten dolayı, mutluyum... Tüm koşulları oluşturamadık ve olması gerekene ulaşamadık; bu bir yerde doğal, bir yerde de bizim beceriksizliğimiz, ama raya girdik. (**)
Ali bey anlatıyordu, ... yazmış: Cumartesi normal görüş dönüşü sonrası, İzmir'de, tanıdık birinin evinde kalmışlar. Eski bir tanıdık ve mahpus arkadaşı, Mehmet, 'Ham Meyva'yı çok severdi, deyip, orada bulunanlara bu türküyü söyletmiş. Bu olay, çok hoşuma gitti. Yıllar sonra, eski bir arkadaş çevrende anılman ve sevdiğin bir şeyin kulaklarının çınlatılarak yapılması, çok güzel. Gönül, daha farklı ve anlamlı şeylerin de yapılmasını istiyor ama neyse... Her gece yapışımızda, bu türkü gündeme geliyor. Hep de, söylemem isteniyor. Ah bir sesim olsa ve bir de söyleyebilsem...” (3)
“...Mayakovski'yi soruyorsun ya, Mayakovski'nin Lili Brik'i çok sevdiği belli. Lili Brik'in mektuplarına yer verilmediğinden, bu sevginin karşılığının ne kadar güçlü ve eş olduğunu bilemiyorum. O zamanki ahlak anlayışı sonucu olsa gerek, Lili'nin bir de kendi kocası var ve Mayakovski ile çok iyi arkadaşlar. Kocası, Lili ve Mayakovski oturup, birlikte konuşuyorlar ve ayrılmama kararına varıyorlar. Bir tahmin ama, Lili yeterince sevmiyor...” (4)
17 Temmuz/01-08 ve 14 Ağustos 1988 Mehmet Erdal”
22.11.2020/Datça/Mehmet Erdal
(*)
(**)
Ali beyin, bugün, yurt dışında (İsviçre) yaşadığını biliyorum, ama “ne
iş yaptığını” bilmiyorum. Ekrem (Kılıç), hali hazırda
görüşmeye devam ettiğim bir arkadaşımdır. Denizli'de, mali
müşavirdir. Gitar çalmaya devam ediyor. Cezaevinde başladığı
çizimlere devam etti. Kendini geliştirdi. Karma ya da bağımsız
sergi açabilir hale geldi.
19 Kasım 2018 yılı/Kişisel olarak açtığı sergiden/Denizli
(1)
17.07.1988
(2) 01.08.1988
(3)08.08.1988
(4)14.08.1988
CEZAEVİ YAZILARI-31:
MAPUSHANE'DE 'DÜŞ, UMUTTUR'!
“ Nazım'ın Kemal Tahir'e yazdığı 'Hapishane Mektuplarını' okuyorum. (*) Bir yerinde, bir şiir var. Yazıyorum, beğenine sunuyorum:
'LODOS
1
BAŞLANGIÇ
Bir aydır ki hapishane geceleri böyledir;
kızgın dişi kediler
-apışları ıslak,
tüyleri diken diken
enselerinde diş yerleri-
bazen kuş
bazen insan sesi çıkarıp
dolaşıyorlar
gebe kalana kadar.
Mevsim
bahara yakın.
Hava lodos.
Nasıl şiddetli
nasıl sıcak esiyor.
Biz,
altı yüz adet
kadınsız erkeğiz.
Alınmış elimizden
doğurtmak imkanımız.
En müthiş kudretim yasak bana;
-Sevgilim, yasak bana etine dokunmak senin-
yeni bir hayat aşılamak,
bereketli bir rahimde yenmek ölümü,
yaratmak seninle beraber,
seninle paylaşmak Allahlığı...
Mevsim bahara yakın.
Vakit gece.
Fırtına.
Lodos.
Nasıl uğuldayarak
nasıl sıcak esiyor...
Bir
yerlerde bir cam kırıldı yine
-Bu gece bu üçüncüsü-
Hangi boş koğuşun kapısı açık kalmış,
küüt küt
nasıl çarpıyor...'
Kemal Tahir ile pek çok düşünce ve şiiri üzerinde olduğu gibi, bunun üzerinde de tartışıyor. Son ve şimdi okunan şeklini bilmiyorum ama şiiri beğendim... Özlem dolu ve yıllardır mapus yatan bir mapusun duygularının bir bölümünü çok iyi anlatıyor...
Bu kitaba yeniden döneceğim ve bu kitaptan, önümüzdeki mektuplarda da bol bol alıntılar aktarmaya devam edeceğim. Böylesi, yani yıllar önce benzer durumu yaşamış yazar ve ozanların yazdıklarından alıntılar yapmak, pek çok şeyi en kolay anlatabilmenin yolu... Onun için, böylesi kitapları okumayı seviyorum...
... Nazım, hayal kurmak üzerine şöyle yazıyor. 'Dalga geçmek, hayal kurmak iyi şeydir, demişler. Eğer realitenin akışına uyuyorsa bizi daha faal yapar, uymuyorsa zararı sadece bizedir.' Düşünüyorum da, mapusta geçen geçmiş yıllarda, oldukça gerçek dışı düşler kurardım. Hiçbir zaman gerçekleşmesi mümkün olmayan düşler... Düş, umuttur ve çok güzeldir. Düş, yaşayan insanın işidir. Ama şimdilerde, tamamen gerçekleşmesi mümkün düşler kuruyorum veya gerçekleşme olasılığı olan, en azından bir kısmı gerçekleşebilecek düşler...
Nazım'ın mektuplarından alıntılar yapayım mı?
Keller konusunda 'Esasen keller, sıvama, kaytanlı, üç yerde elim gibi, at kapağı, tepsi yanığı, bad-ı saba olmak üzere bölük bölük ayrılırlarmış...'
Aranan arkadaş, sevgili ve dostlar üzerine; '39 Yıl demeyeyim, fakat en aşağı 15 yıl kafası kafama yüzde yüz uygun ve meşrebi meşrebime muvafık fazlaca kalleş olmayan, görüyorsun ya yüzde yüz kalleş olmayan, demiyorum, normal, mümkün mertebe bugün kabil olabildiği kadar normal, benim kendimde gördüğüm kötü bayağılıklar derecesinde bayağı velhasıl melaike değil kendim kadar iyi, kendim kadar fena olan, bir arkadaş aradım. Rastladığımı sandım. Kimi benden fena çıktı ve hususi münasebette ölçü kendi fenalıklarımın hududu olduğu için kazıklandığımı vehmettim. Kimi düşman oldu, hususi münasebetler de değil, büyük mikyasta velhasıl çok kere kendimi mağdur görmek komikliğine kadar düşerek belki de Orta Çağ münasebetlerinin ifadesi olan belki de Yeni Çağlarda yeni bir muhteva ile ortaya çıkacak arkadaş denen nesneyi inatla aradım. Bilirsin ki bir tane buldum. Karım Piraye'dir.'
Bu bölüm, beni etkiledi. Nazım, belli ki duygusal biri. Çok seçmeci ama seçince de sonuna kadar güveniyor. Başka bir yerde de okumuştum; Nazım, sık sevgili değiştiriyor ama her sevgilisini de çok seviyor. Yani, sevdi mi tam seviyor. Bir başka yerde, bir insanda ve kendisinde olmasını istediği özellikleri şöyle belirtiyor. 'Hususi münasebetlerde, hususi şahsi menfaatler için yalan söylememek, sözünde durmak, yardım isteyen arkadaşa yardım etmek yani kıskanmamak, doğru bildiği şeyi söylemekten çekinmemek, namuslu ve prensip sahibi insan olmak... Biz de biraz daha, biraz daha öyle olmaya çalışalım, kardeşim...' Beğendin mi?
Geçen, Kemal geldi... Bir-iki ay önce yaşanan olaylar konusunda notlar tutuyor. (**) İlerde, bu konuları yazmak istiyor. (***) Söz çocuklara ve sosyal yaşamdaki 'Baba'lara gelince, 'Sosyal baba', 'Fizyolojik baba' tanımlamaları, üretmişti... Nazım'ı okurken, Fizyolojik baba tanımına rastladım. Yani, ben, Ayşe'nin fizyolojik babası mı oluyorum? Evet!.. Nazım, devam ediyor; '...Ve analara yavruları bundan dolayı Zümrüdüanka görünüyorlar, galiba... Bu platonik bir muhabbet değil. Bu, neslin, nev'in, soyun muhafazası, idamesi, galebesi kavgasının gayet reel bir ifadesi. Nail filan gibi, çoğu maalesef kof bir yığın insanla niçin uğraştığımı anlıyorum. Ve bu uğraşmaya neden dolayı devam etmeye mahkum bulunduğumu kavrıyorum. Bu genç kabiliyetleri keşfetmek, onlara yardım etmek gibi palavra hayırseverlik falan gibi hislerin neticesi değil. Bu, nev'imin, neslimin idamesi kavgası... 'Ölürsem gözüm arkada kalmayacak' derler. Bu sözde müthiş hayvani-kötü manada değil- bir insiyak gizlidir.' Nazım'ın bu mektuplarından çok yararlanacağımı görüyorum. Bugünlük bitiriyorum... (1)
14.08.1988/Aydın/Mehmet Erdal”
29.11.2020/Datça/Mehmet Erdal
(*)
(**)
PKK'lıların koğuşunda kazılmaya başlanan ama Mayıs ayı
içerisinde, çatıda çıkan bir yangın sonrası tespit edildiği
söylenen tünel, sürgün, koğuş değiştirmeler, Süresiz Açlık
Grevi vb. olaylar.(Bknz:http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com
/2020.11.08.CEZAEVİ YAZILARI-28:YANGIN,TÜNEL,SÜRGÜN VE SÜRESİZ
AÇLIK GREVİ!)
(***) “Cezaevi Yazıları” başlığı altında yayınladığım bu yazılarda bahse konu edilen bazı konularda doğrulatma gereksinimi duyduğum anlarda aradığım Kemal (Kaşkar) arkadaşın, gerçekten de yıllar önce sözünü ettiği gibi o yıllarda tuttuğu bu notları gözden geçirmeye başladığını ve bir kitap çıkarma niyetinde olduğunu öğrendim; çok sevindim.
Kemal Kaşkar, bugün Muğla/Milas'ta yaşamakta; oğlunun çıkardığı haftalık “Milas Bakış” gazetesinde yazılar yazmaktadır.
(1)13-14/08/1988
CEZAEVİ YAZILARI-32:
İNANÇ, YOĞUNLAŞMIŞ SEVGİDİR! (*)
“ Cuma, 21.00; 'Birbirimizi günden güne seviyoruz, birbirimize günden güne aşık oluyoruz. Burjuvazinin bana yaptığı biricik iyilik, beni mütemadiyen karıma hasret yaşatarak ölünceye kadar ona aşık kalmamı temin etmek oldu.' Nazım, böyle yazıyor. Nazım'ın mektupları, çok hoşuma gidiyor. Alıntı yapmaya devam edeceğim...
Geçen, bir sohbette, çıktığımda, dedim, bir Yaz boyu, bir deniz kenarında rahatça tatil yapabilsem, ondan sonrasını umursamıyorum. Çalışırım. Veli (**), 15 gün Şile'de, ben tatil yaptıracağım, dedi. 15 günü garantiledik, yani! Nazım'ın mektuplarını okurken fark ettim; girdiği andan itibaren, sürekli af umuduyla yaşıyor. Yıllarca, böyle diyerek yatıyor... Ben, çıkacağıma, kesin inanıyorum. Çıkacağıma ve uzun yıllar birlikte olacağımıza... Düşlerini bile kuruyorum...
Bu gece, sevgi üzerine, bir dergide okuduğum ve çok hoşuma giden biri uzun iki alıntı aktarmak istiyorum. Anımsıyor musun,... sana, uzun uzun inanç ve sevgi üzerine, ikisinin ilişkisine ve birbirleri yerine geçirilemeyeceğine dair düşüncelerimi yazıyordum. Üzerinden üç yıl geçti ve şimdi bile, bu iki konu üzerine olan düşüncelerimin doğru olduğunu düşünüyorum. Tolstoy 'Sevdiğin çok şey vardır, örneğin, değil mi? İşte inanç, sevginin yoğunlaşmasından başka bir şey değildir.' diyor. İkinci cümleye bayıldım. Ve ünlü Alman ozanı ve yazarı, Bertolt Brecht'den '...Oysa sevgiyi özel olarak incelemek gerekir, ÇÜNKÜ O BİR ÜRETİMDİR. VE SEVENİ DE, SEVİLENİ DE DEĞİŞTİRİR. İyiye ya da kötüye doğru dıştan bir bakışla bile sevenler üretici gibi görürler. Hem de üst düzeydeki üreticiler gibi. Bir tutku, bir engellenmezlik taşırlar üzerlerinde. Zayıf değil, ama yumuşaktırlar. Her zaman dostça davranışlar gösterme arayışı içindedirler. Bu gibileri, sevgilerini inşa eder, tarihsel bir şeyler katarlar. Bu sevgi sanki, bir gün tarihi yaşayacakmış gibi, onlar gibi, kusursuzlukla tek bir kusur arasındaki fark korkunçtur. Oysa dünya bu farkı rahatça göz ardı edebilir. Sevgilerini olağan dışı bir şey kılarlar, bunu yalnızca kendilerine borçlu olurlar, başaramazlarsa kendilerinin sevdiklerinin kusurlarının pek de mazur gösteremeyecekleri gibi...Yüklendikleri sorumluluklar, kendilerine karşı olan sorumluluklarıdır, bu sorumluluklarının kılına zarar gelmemesi için o büyük çabayı başka hiç bir kimse göstermez. Bunların en iyileri sevgilerini diğer üretimlerle tam bir uyum içine sokmayı başarırlar. O zaman dostlukları yaygınlaşır, yaratıcılıkları çok kişiye yararlı hale gelir ve üretici olan her şeye omuz verirler.'
Bunları, seninle paylaşmak istedim. Beğendin mi? Bu gece bu kadar yeter...
Cumartesi, 14.00; ... Akşamki kapanış haberlerinde, Bakan, tek tip elbise, görüşler konusunda yeni tüzük çalışmaları yapıldığını, af yerine de infaz yasasında değişiklik ve TCK değişikliğiyle tüm cezalarda indirim düşünüldüğünü söyledi. Gece dinleyen az kişiydik ve sabah kahvaltısında bunu söyledim, ooho... sevinç nidaları yükseliyor... hayali bile güzel... Çıkıyoruz, hem de birkaç yıl sonra...vs. vs... Olur mu? Olur! Çıkacağımız kesin de, kaç yıl sonra? Ayşe'nin lise okuduğu sırada evde olacağım, diyorum... (***)
Ziya ül Hak'ın öldürüldüğünü dinlemişsindir. İlk günden, Afganistan'dan çekilmenin bedeli bu, dedim. Yani, Afganistan'dan çekilme(nin) tamamlanmasıyla bölgede istikrarın sağlanması da amaçlanıyor. Bu, Ziya ül Hak'ın kellesinin gitmesiyle olur. Bunu, ister ABD, ister Sovyetler yapsın-yaptırsın, önemli değil. İkisi arasında danışıklı döğüş var ve ABD fazla tepki göstermedi. Yarın, aynı şey, Saddam'ın başına gelirse ve İran-Irak arasındaki ateşkesin diyeti böyle ödenirse, şaşırmam. Reagan-Gorbaçov arasındaki silahsızlanma görüşmelerinin, yalnızca bu boyutta kalmadığının, en azından Gorbaçov'un daha uzun erimli ve daha geniş bir perspektifle harekat ettiğinin ipuçları vardı... Sivrilmiş ve baş ağrısı haline gelmiş bazı sorunların çözümüne çabalıyor... Afganistan-Pakistan olayı, İran-Irak savaşı, Filistin-İsrail sorunu, Vietnam-Kamboçya sorunu, Angola-Güney Afrika sorunu vb... Hepsinin aynı döneme denk gelmesi, rastlantı değildir. Görünüşte, bence, olumlu gelişmeler. Eğer ulusal kurtuluş savaşlarını engelleyici boyutları ortaya çıkarsa, karşı çıkmak gerekiyor... Bu noktada, Gorbaçov ve Sovyetlerdeki yeni gelişmeler, tartışma konusu oluyor. D. Arkadaş 4'teki Onur Can imzalı yazıyı okumuş muydun?..
Gel, Nazım'dan uzun bir şiir yazayım; karısı Piraye için yazmış.
'Ne güzel şey hatırlamak seni;
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken.
Ne güzel şey hatırlamak seni;
bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin
ve saçlarında
vakur yumuşaklığı canımın içi İstanbul toprağının,
içimde ikinci bir insan gibidir.
Seni sevmek saadeti.
Parmakların ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının.
Güneşli bir rahatlık.
Ve etin daveti:
kıpkızıl çizgilerle bölünmüş
sıcak
kesif bir karanlık.
Ne güzel şey hatırlamak seni,
yazmak sana dair,
hapiste sırtüstü yatıp seni düşünmek.
Filanca gün, falanca yerde söylediğin söz,
kendisi değil
edasındaki dünya...
Ne güzel şey hatırlamak seni.
Sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine;
bir çekmece
bir yüzük,
üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım.
Ve hemen
fırlayıp yerimden
penceremde demirlere yapışarak
hürriyetin havai maviliğine
sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım.
Ne güzel şey hatırlamak seni,
ölüm ve zafer haberleri içinden,
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken...'
'Sonra fotoğrafın-artık sevdiğim insanları yalnız fotoğraftan görmek sinirime dokunuyor. Ben hayatın ve şuurun bütün tezahürlerinde aktif olmayı isteyen adamım ve sevginin, dostluğun her çeşidini ancak aktif tezahürüyle anlarım, senin gibi sevdiğim bir kardeşi, Piraye gibi sevdiğim bir kadını fotoğraflarından seyretmek pasifliği içindeyim.'
Bu Nazım'a bayılıyorum. Yazdığı mektuplarda, duygu ve düşüncelerimi buldum. Okudukça coşuyorum. Bağışla ve hep alıntıyla geçiştiriyor, deme, ne olur, devam ediyorum:
'Piraye gitti. İkide bir Piraye gitti, diye yazmak geliyor içimden. AŞIK OLMAYAN BİR BOK OLAMAZ... Sevdiğim, saydığım bütün büyük insanlar aşık oldular... Aşıktılar. Öyle hak aşığı, mücerret manada umumiyetle aşk falan değil, etiyle, kemiğiyle, ruhuyla bir kadına aşıktılar. Üstatlarıma hiç olmazsa bu hususta benzediğimden müftehirim.'
Aşk'a karşı olunan dönemi anımsıyorum. Bir zamanlar, Çin'de, sevgi konusunun edebiyatta yeniden yer almasının sevinçle karşılandığına dair bir yazı okumuştum. Saçak çevresi, bu konuda, paralel, yayın yapmışlardı. (****) Biçimcilik ve bu anlamda ilkellik... Bazen, biçime yönelik vurguların önemli olabileceğini düşünüyorum ama biçimcilik ifrata varınca, savunulamaz bir noktaya varıyoruz. Bizler de normal insanlarız ve aşk, bu insanın doğal bir özelliğini ifade eder...
'Kötü bulduğum şey 'kötüdür' diye en sevdiğim insanın yüzüne dahi haykırmak hakkından hiç bir endişe seni alıkoymamalı.'
'...iki insan arasındaki çeşitli ruh, akıl, bilgi, görüş münasebetleri silsilesiyle birbirine gayet uygun olursa, dostluk denen hadise dehşetli bir kuvvet oluyor.' Bunu, iki sevgili için de geçerli buluyorum... Nazım'ın, aşağıda aktaracağım yaşama bakışını, doğru buluyorum. Aynısını, Yalçın Küçük bir kitabına da yazmıştı. 'Zati, Kemal, gün geçtikçe kendimin gitgide daha kuvvetle politik bir varlık olduğumu anlıyorum. Politik kelimesini en doğru manasıyla anlıyorum tabi. Bundan dolayı da seksüel, cinsi kıskançlığın haricinde bende YA SEVGİ YA NEFRET VE DÜŞMANLIK VAR. FAKAT HASET YOK. FELSEFEDE MATERYALİST, HAYATTA İDEALİST OLMANIN, olmaya çalışmanın bir hususiyeti de bu olsa gerek.' Daha önce de yazmış olmalıyım, Nazım, duygusal biri. Veli (**), duygusal olmasa, ozan da olamazdı, diyor. Aynı şey, ... için de geçerli. Çok duygusal. Korkunç. Olması gereken sınıfsal onur ve gururla, kendisinde var olan kişisel onur ve gururu birbirine karıştırıyor.
Yukarıdaki satırları yazarken, aşağıdan çağırdılar. İnkılap gelmiş... Zayıflamış, gözleri çökmüş, burnu yamulmuş... Birden, siroz'dan ölen M.Özdemir'in görünümü aklıma geldi. Birkaç dakika konuştum. Yarın yanına gideceğim. Yurt dışından Uluslararası Af Örgütünden kart gelmiş, ama kartı kaybetmiş, yanıt verememiş, yeniden eski koğuşuna gitti. Revirde kalacakmış. İzmir'den 36 saatte gelmiş, perişan olmuş. Eve tel çekmesini ve babasını çağırmasını, söyledim. 60 günü kaldığı için, mahkemeden umudu kesmiş...(*****)
Nazım'dan bu alıntıyı okuyunca, dünkü bölümde benzerini yazdığımı görüp, hınzır diyeceksin, ama olsun; 'Sağ olsun karıcığım bana son mektubunda; 'Kendine iyi bak. Sakın benden evvel ölme.' diye yazmış. Ben bundan güzel sevgi sözü duymadığım için sana yazmaktan kendimi alamadım.' Katılıyor musun?... Sevgi, haydi bir tane daha:
'Dostluk, kavga, yürek ve iş dostluğu, her sahada aynı işi yapmanın dostluğu, insanlar arasındaki sevgilerin en harikasıdır.' Bu mektup bu kadar yeter...
Pazar, 13.00: İnkılap'ın yanına gidip geldim. Bu oğlanın durumunun topluma mal edilmesi için somut adımlar atmak gerekiyor. Doktorlar, tahliye oluncaya kadar hayati tehlike yok, demişler. İki ayda değil de 6-9 ay içinde ölebilir ya önemli değilmiş... Bu mantık, bugünkü düzenin insana bakışını iyi ifade ediyor.
Koğuşa geldim. Şu an yazıma da yansıyan ve beni sinirlendiren bir sohbet yaptım. Koşula göre tavır saptayan, ilke, anlayış vb. tanımayan insanları hiç sevmiyorum. İfadesini 'o gün o doğruydu, bugün bu' diyen bir cümlede bulan bu anlayış, resmen oportünizmdir. Oportünizm, kişisel ve günlük politika izler... Usta'nın sözlerini yazmadan geçemeyeceğim: 'Oportünizmle mücadeleden söz ederken, bugünkü oportünizmin her yerde rastladığımız bir karakteristik özelliğini, yani muğlaklığını, şekilsizliğini, ve kolay anlaşmazlığını hiç bir zaman unutmamak gerekir. Bir oportünist, tabiatı gereği, her zaman açık ve kararlı bir tavır takınmaktan kaçınacaktır; her zaman orta yolu arayacaktır; iki karşı bakış açısı arasında yılan gibi kıvrılacak ve ikisiyle de uyuşmaya çalışacak ve ufak tefek değişikliklerle, şüphelerle masum ve saygılı önerilerle vb. vb. var olan görüş ayrılıklarını azaltacaktır.' Bu alıntıya bayılıyorum. Bugünlerde, bir sohbette okuyacağım...
Dünkü Milliyet'te, cezaevlerinden toplu firarlar olacağına ilişkin bir haber çıkmış. Milliyet, bugün geldiğinden, bugün okudum. Böylesi yalan haberleri yayınlamalarının bir nedeni olmalı. Bunlar, bir oyun oynuyorlar ya püskürtmek zorunlu olacak. Böyle haberler çıkınca, yine bir musibet gelecek demeli...(1) 21.08.1988/Aydın"
06.12.2020/Datça/Mehmet Erdal
(*) Lev Nikolayeviç Tolstoy, Rus yazarı. Bu başlık, aşağıda okuyacağınız gibi, Tolstoy'un bir sözüne atfen konulmuştur.
(**)
22.07.1988/8.Koğuş. (Veli Başak, önde ve solda)
17.08.1987/8-12. Koğuş bahçesi. (Veli başak, arkada, soldan beşinci)
Veli
(Başak), Ege Üniversitesi İTBF'den (İktisadi ve Ticari Bilimler
Fakültesi) öğrenci arkadaşım. 1975-1976 öğretim yılı
başında, Erzurum Üniversitesi İşletme Fakültesinden yatay geçiş
yaptığımda, okula ilk adım attığım gün tanıştığım ve
benim Devrimci Gençlik çevresinde yer almama vesile olan
arkadaşlarımdan birisidir. (Bknz:
http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com
/2018.09.07/ÖRGÜT DEDİĞİN NEDİR Kİ?-1.Bölüm) ) Aydın E Tipi
Özel Kapalı Cezaevinde yatarken, kısa bir dönem, mapus arkadaşı
olduk. 8. Koğuşa birlikte geçen, 21 arkadaştan birisidir.
(***) Gelişmeler, tam da burada öngörüldüğü doğrultuda gerçekleşti ve bizler, 1 Ağustos 1991 yılında Özal'ın çıkardığı İnfaz Yasası ile tahliye olduk. Kızımın liseye kayıt yaptırdığı gün, onunla birlikte idim.
(****) Saçak, Doğu Perinçek ve çevresinin çıkardığı bir dergi idi.
(*****) İnkılap (Dal), Manisa/Akhisarlı, Akhisar Devrimci Yol davasından yargılanmış bir arkadaşımız. 21 Ekim 1988 günü biz Nazilli E Tipi Özel Kapalı Cezaevine sevk edilirken, o tahliye oluyordu. Dışarıdaki arkadaşlarımızın istemesi üzerine, onunla ilgili uzunca bir yazı yazmış ve bir biçimde cezaevi dışına göndermiştim. İnkılap ile ilgili paylaşımlarda sıkça atıfta bulunulan bu yazı için (Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com /2020.01.05/İNKILAP DAL'IN ARDINDAN)
1.09.1987/Tecrit (İnkılap, arkada, sağda)
(1)
CEZAEVİ YAZILARI-33:
NE DON JUAN, NE PAPAZ!
(“Cezaevi Yazıları”, bugünden itibaren, Cumartesi günleri yayınlanacaktır)
“ Perşembe, 18.00:... Elimde 'Kadın ve Marksizm' (*) var. Bugün başladım okumaya. Çevrende bulabilirsen okumanı, bulamazsan, Kışa doğru verip, okumanı isterim. Derleme. Önümüzdeki mektuplarda değineceğim yerler olacak. Bir şiirinde şair, şöyle yazıyor:
'Aşkı sevmeyi bilmek lazımdır.
Seneler geçer (geçtikçe) onu iki misli sevmeli.
Aşk, bir sıra üzerindeki bir iç çekiş
Mehtap altındaki birkaç adım değildir.
Bu, beraberce yaşanılması gereken bütün bir hayattır.'
Bir beyit daha:
'Aşk, insanın, iyi bir şarkı diyeceği geliyor
Ve iyi bir şarkı bestelemek kolay değildir.'
Kitabı derleyen kadın yazar, 'Kadının kurtuluşu' diyor, 'evliliğin aşk üzerine kurulmasını, Engels'in deyimiyle: 'Zorunluluk krallığından, özgürlük krallığına' geçilmesini sağlıyor. Bundan böyle kişisel mülkiyet kavramı duygu alanından sürülmüştür. İki varlığı birbirine perçinleyen, hesaplar, dış baskılar, dinsel önyargılar değil, serbest seçim ve serbest rızadır.
İlk karşılaşma anında aşk, bedeni bir heyecan, belirsiz bir taslak, bir mutluluk önsezisinden başka bir şey değildir. Birlik, beraberce karşı durulan ve üstesinden gelinen güçlükler içinde sağlamlaşır ve kesinleşir, herkes verdiğiyle kendini yüceltir....
Bölüm bölüm, saat 21.00'e geldi. Nazım'ın bu saatlerde, ama 43 yıl önce mapusta yazdığı bir şiir var. Yazmanın tam zamanı:
'Saat 21.
Meydan yerinde kampana vurdu,
nerdeyse koğuşların kapıları kapanır.
Bu sefer hapislik uzun sürdü biraz;
8 yıl...
Yaşamak, ümitli bir iştir sevgilim,
yaşamak;
Seni sevmek gibi ciddi bir iştir.'
Yazmışken, bir tane daha:
'Itır saksısında artan koku,
denizlerde uğultular
ve işte dolgun bulutları ve akıllı toprağıyla Sonbahar.
Sevgilim,
yaş kemalini buldu.
Bana öyle gelir ki
belki bin yıllık bir ömrün macerası geçti başımızdan
Ama biz hala
güneşin altında el ele yalınayak koşan
hayran gözlü çocuklarız....'
Tam duygularımı anlatan, bir tanesini daha yazmadan duramayacağım:
'Bizi esir ettiler
bizi hapse attılar:
beni duvarların içinde,
seni duvarların dışında.
Ufak iş bizimkisi
Asıl en kötüsü
bilerek bilmeyerek
hapishaneyi insanın kendi içinde taşıması.
İnsanların çoğu bu hale düşürülmüş.
Namuslu, çalışkan, iyi insanlar
ve seni sevdiğim kadar sevilmeye layık.'
Bu şiirin son kısmına bayılıyorum. Benzer koşulların söz konusu olduğu her dönem geçerli ve duyarak okuyabilirsin...
Cuma, 18.00:...Sabahtan beri, 'Kadın ve Marksizm'i okuyorum. Bitirdim. Çok hoşuma gitti. 'Piraye'yi çoktandır gördüğüm yok. Fakat sık sık mektuplaşıyoruz. Birbirimizi günden güne seviyoruz, birbirimize günden güne aşık oluyoruz. Burjuvazinin bana yaptığı biricik iyilik, beni mütemadiyen karıma hasret yaşatarak ölünceye kadar ona aşık kalmamı temin etmek oldu.' Nazım, bir zamanlar çok sevdiği, ama sonradan ayrıldığı karısı ile arasındaki duyguyu, cezaevi koşullarında böyle görüyor. Böyle aşkı istemem, diyeceksin, ben de. Nazım uzak ve özlem çeken bir durumda aşkın sürekli olduğunu vurgulamak istiyor. Birlikte olunduğunda, bu olmaz mı? Bilemiyorum...” (26.08.1988) (1)
“Cuma, 18.00:... Evlilik konusu, tahliyesi yakınlaşanların, ağırlıkla sohbet konusunu oluşturuyor. Doğal. Çıkınca askerlik ve iş sorununun yanı başında çözülmesi zorunlu üçüncü sorun oluyor, bu. Evlilikten korkmamak gerekiyor. Bunu söylemeye devam edeceğim. Bizlerin farklı olması, normal insanlardan bu yönde aykırı davranmamızla ayrılmamızdan değildir. Olaylara bakışımızdan ve yaklaşımımızdan dolayı olmalıdır. Bizler, normal insanız ve her insanın doğal özelliklerine sahibiz. Lenin'in bu konudaki yaklaşımına bayılıyorum. Prototip bir tip çizmiyor. Bir çerçeve belirliyor. 'Ne Don Juan, ne Papaz.' diyor. Bu ikisini dışlıyor, doğruyu, bunun ikisi arasında belirliyor. Dün, Papazlığı öne çıkardık; 80 sonrası, bir anlamda tepki olarak, doğan boşlukta Don Juan'lık öne çıktı. Bunca deneyimden sonra, olması gereken senteze ulaşmak gerekiyor. İkisi de yanlış ve dışlayacağız... Bütün ülkelerde, bütün d(evrimci) hareketlerin ilk başlarında, böylesi ifrat yorumların olduğunu düşünüyorum. Hepsi gibi biz de bu aşamayı geride bırakacağız. Çocukluk döneminin doğal özelliği de kabul edilebilir; bu yaklaşımı, pek çok konuda temel ve kilit bir yaklaşım olarak düşünüyorum...
Mektuplarında, yaşamın tüm özelliklerini yazman, hoşuma gidiyor. Burada, hayal dünyasında yaşayıp gidiyoruz. Biz eskilerin çoğu, dünyada, ülkede ve hatta kendi evlerimizde olup bitenleri bile kavramaktan uzağız. Öyle konuşmalar oluyor ki, konuşana bakıp, dışarı çıktığında, yıkımının da korkunç olacağını düşünebiliyorsun. Bu görülüyor. Senin yaşamı yazman, beni hiç olmazsa uyarıyor. Bunun yararlı olduğunu düşünüyorum. Dışarıya çıkıp hala sekiz yıl öncesinde yaşamaya çalışan tanıdıklar olduğunu duyuyorum. Vay gülüm vay...
Yazdığına katılıyorum; Bu toplumdaki her olayda, olayın sanığı olan kişilerin kişilik özelliklerini göz ardı etmeden ve bu anlamda, olaydaki rolünü bilerek, asıl belirleyici olanın o kişilerin çocukluğundan beri kişiliğini biçimlendiren toplumsal koşullar olduğunu bilmek gerekiyor. Yani toplum, böylesi olaylar karşısında tavır alırken, suçun bir bölümünün de kendinde ve daha çok da toplumun sosyo-ekonomik, kültürel, ahlaki, gelenek-görenek vb. koşullarında olduğunu bilmeli. Böylesi olaylarda toplum, projektörü kendine ve içinde yaşadığı koşullara çevireceğine, yalnızca olayın sanıklarına çevirerek, bir anlamda günah çıkartır. Vicdanını rahatlatır. Bunu yapamazsa, boğulur. Nefes almak için, bunu yapmak zorundadır. Halbuki, o an o gürültücü tepkiyi gösterenlerin en az yarısı, koşulları olursa, aynı yolu dener. Bu tür olaylar, bana bir konuda keskin tavır alan insanın, aslında o konudaki zaafını gizlemeye çalışıyor olabileceği duygusunu veriyor. Yani, keskin tavra bakıp aldanmamalı...” (02.09.1988) (2)
“... Cumartesi, 14.00:... Mapushaneler, pek çok insanı, en azından bazı yönlerden olumsuz anlamda erozyona uğrattı. Dahası, en genelde, dönem bu tarihi misyonu üstlendi. Dönem veya içinde yaşanan toplumsal koşullar değişmeye başlayınca, bu koşulları da değiştirmeye çalışan değişmeye başlıyor. Bu halka yakalanamazsa idealist bir düşüncenin savunucuları oluruz, insanların değişeceğine olan inancı ve umudu yitiririz...
Piraye ile Nazım'ın ayrılmasında, hapishanede olmasına rağmen, çapkınlığı elden bırakmayan Nazım'ın hovardalığı neden oluyor... O zamanların cezaevlerinde, ayrıcalıklı mahkumların, böylesi olanakları varmış... Geçen mektubumda, Nokta'daki kapak konusuna ve 2000'e Doğru'da verilen yanıtlara değineceğim, demiştim ya... Konuyu yazan, cezaevlerindeki bazı gerçekleri, farklı bir yorumla, çarpıtmış... Yani, dergiyi çok sattıracak, sansasyonel bir konu haline getirmiş. Sağlıklı bir yaklaşımı içermeyen, yetersiz bir yazı... 2000' Doğru'ya bir mektup yazan Nevzat Çelik, Nokta'ya ağır bir dille çatmış. Nokta'nın, dünyaya, apış arasından baktığını yazmış. Nevzat Çelik'in, bu konularda, bilinenden daha farklı yaklaştığını okumuştum. O bile, Nokta'yı, saptırıcı yayın yapar bulmuş... Geçen, 'Hızlı Gazeteci'de, dışarıya çıkan 'Bacı'nın, 'Şimdi devrim denince, cinsel devrim anlaşılıyor' yollu bir cümlesini okumuştum. Nokta, tam da bu doğrultuda bir yayın yapıyor. Tartışılabilecek, ama toplumsal sorunlardan daha önemliymiş gibi öne çıkarılması mantıksız sorunları, öne çıkarıyor. Başat sorunlarmış gibi lanse ediyor. Toplumda tartıştırmıyor değil ama toplumsal sürece önemli bir katkısı olduğunu sanmıyorum. Bir de, konuların tartışılmasına, saptırıcı yönde bir müdahale olarak, görüyorum...” (10.09.1988) (3)
“... Yazdığım ve kitapçıya sorduğun kitabım, Öncü Yayınevi'nden çıkan, eski adı 'Kadın ve Marksizm' idi. Yeni bir yayınevi tarafından yeni bir baskısı yapılmış olabilir. Adı 'Kadın Sorunu' olabilir. Benim yazdığım da derleme bir kitaptı. Marks, Engels, Lenin, Stalin, Clara Zetkin vb. den derleme. Aynı kitap olabilir yani... Başlangıç kısmında uzun bir önsöz olacak, pardon Jeannette Vermeersch imzalı kısa bir önsöz, sonra imzasız kısa bir önsöz daha, ardından 'Ezilen kadın' başlıklı bir yazı daha vb... Bu kitap, Bebel'inkinden daha iyi. (**) Bebel'inkini, çok önceleri okumuş olmalısın. Kışın, biraz biraz okursun. Derleme olması, sana bu olanağı da ayrıca sağlayacaktır. Yararlandım, diyeceğini, sanıyorum. Bir arkadaşından bulabilirsen, daha da iyi olur...” ( 24.09.1988) (4)/Aydın
12.12.2020/Datça/Mehmet Erdal
(*)
(**)
(1) 26.08.1988
(2) 02.09.1988
(3)
(4)24.09.1988
CEZAEVİ YAZILARI-34:
BURJUVALARIMIZ GİBİ, POLİTİKACILARI DA NİTELİKSİZ!
“Perşembe, 18.00:...Cumhuriyet, Tek Tip Elbise olayına, genişçe yer veriyor. İ.H.D. merkezi, kamuoyunu duyarlı kılıyor. Bugünkü olanaklar çok güzel. Bence bu, alınmış bir haktır, kazanılmış bir haktır. Böyle bir hakkın gasp edilmesine seyirci kalmak mümkün değil. Eldeki hakkı, kıskançlıkla korumak gerekiyor ama duygusallığa kapılmadan ve daha geniş bir perspektiften bakarak. Tepkisellik, eğer duygusallıkla birleşirse, senden istenileni yapmak kaçınılmaz olur. Halbuki, kuraldır, istenilen değil, istediğin alanda dövüşmelisin. Emil Galip Sandalcı, keza İlhan Selçuk da olayı provokasyon olarak değerlendiriyor. Öyle olup olmadığını, fazla uzak olmayan bir zamanda göreceğiz...
Cuma, 18.00:...Bugün, Bakan'ın Tek Tip Elbiseyle ilgili açıklamaları vardı, gazetelerde. Sanki son bir yoklama yapmışlar da ve tepkileri görünce geri adım atıyormuş gibi...Tek, böyle olsun. Tüzük değişebilir falan diyor. Bekleyip, göreceğiz...” (27.08.1988)(1)
“Cuma. 18.00 civarı:... Nazilli'ye sevk söylentisi yoğunlaşarak devam ediyor. Bakalım...Bazı anlarda beklemek, hiç iyi bir şey değildir. Bu anda böyle... Ayrıntıya yönelik, aslı astarı olmayan pek çok şey söyleniyor...
Özal'ın (*), okul kitaplarında yapılacağını söylediği %50 ucuzluk ve pahalılık konusunda yazdıklarına katılıyorum. Özal, göz boyamaya devam ediyor. Hem de gerçekleri değiştirerek... Bugünkü TV haberlerinde, Sarp kapısının açılmasını yorumlayışı vardı; her şeyi kendine yontuyor. Halbuki bu kapının açılmasının, Gorbaçov'un Sovyetler'de uygulamaya çalıştığı yeni politikanın sonucu olduğu açık. Bu kapının, daha önceki bir mektubumda yazdığım dünyadaki diğer gelişmelerle aynı döneme denk gelmesi, rastlantı olmasa gerek. Dünyadaki diğer olaylar üzerinde ise, Özal'ın etkinliğinin esamesinin okunmayacağını herkes bilir. Hal böyleyken, bu ucuz politika ancak bizim halkımızın bu seviyedeki bir politikaya layık olduğunu ifade etmek anlamına gelir. Burjuvazimizin politikacı okulundan çıkanlar, bu kadar... Burjuvazimiz niteliksiz olduğu kadar, politikacıları da niteliksiz...
Güneydoğu Anadolu'da, Irak'tan kaçıp gelen ve ölümden kurtulan (en azından şimdilik) Kürtler ile ilgili haberler, basının ve TV'nin ilk sıralarında veriliyor. Verilmeli de. Irak'ın, İran-Irak savaşını ara vermesinden yararlanarak Kuzey'inde Kürtler üzerine saldırıya geçeceği biliniyordu. Türkiye de buna izin veriyor ve göz yumacağını ifade ediyor ama böylesi bir göç olacağını, kimse düşünememiştir. Gelenler, az değil. Irak, tam bir soykırım anlayışıyla saldırıyor. Çoluk çocuk imha ediyor. (**) Sonuç almaya çalışıyor. Uzun dönemde, sonuç değil, bela alıyor... Bunu, yaşayıp göreceğiz. Sovyetler ile ABD'nin nereye kadar sessiz kalacağını ve Saddam'ın kellesi hesabı üzerinden bazı olumlu çözümleri gündeme getirip getirmeyeceklerini birlikte göreceğiz. Bu sürgün, kalıcı olamaz. Bence, Irak ve Saddam üzerinden bazı hesaplar yapılıyordur. Özal, mültecilere kapıları hem açmak zorunda kaldı, hem de açmayı bazı politik hesaplardan dolayı yeğledi. Verdiği demeçlerde de bu politik hesaplarını ilan etmeye başladı... Mültecilerin İran'a gönderilebileceği falan söyleniyor ama giden fazla olmaz. Bu mülteciler, gündemimize mültecilik olgusunu getirip yerleştirmişe benzer. Bunun yol açacağı olası sonuçları, birlikte göreceğiz. İran-Irak savaşının yol açtığı boşluk, ilgili ülkelerce doldurulmaya çalışılıyor, bu bazı örgütlerin dezavantajlı duruma düşmesine yol açacak. Bu örgütlerce, yeni bir taktik saptanmalı. Biliyor musun, bu mültecilik olayına doğru bir yaklaşım getirilebilirse, şovenizmin geriletilmesi, Türk ve Kürtler arasında dostluk ve kardeşlik duygularının geliştirilmesi doğrultusunda ciddi ve anlamlı adımlar atılabilir. Örn: Türkiye'nin her yanında İHD ve ilerici-devrimci dergiler başta olmak üzere, yardım kampanyaları açılabilir. Giyecek ve yiyecek yardımı yapılabilir. İlaç yardımı yapılabilir. Bunun, ülkenin politik yaşamına olumlu katkıları olacağını düşünüyorum. Hükumet, 10'ar bin kişilik kamplar kurulacağını ilan etti. Bu kampların, Irak ve Saddam'ın kellesi üzerinden daha olumlu çözümler gündeme getirilmeden ve Kürtler Irak'a yollanmadan uzun süre kalabileceğini söylemek, kahinlik olmasa gerekir... Özal'ın spekülasyonları geçicidir. Bu olayın yol açacağı başka sorunlar, uzun dönemde daha önemlidir ve kalıcıdır...
Cumartesi, 22.00:...Bugün de, bir Bursa söylentisi başlamış. Ulan, bu söylentilerin arkası kesilmez...Bursa'ya gitmeyi yeğlerim. Size daha yakın.” (04.09.1988)(2)
“Cuma, 18.30:...'İşçi Dünyası' adlı 15 günlük bir gazete geldi. Bir SHP milletvekiliyle konuşma var. Yeni parlamento yılında genel af için çalışacaklarını, ama bunun mümkün olacağını sanmadığını, Bakanlığın infaz yasasında çalıştığını, (bir) ayda yatılacak günün 6 veya 8 güne ineceğini sandığını, söylüyor. Bunun üzerine, hemen tahminler yapılmaya başlandı. İnfaz, bu kadar düşürülürse, pek çok insan çıkar. Bu Buca işinden, beklediğimiz ceza gelmese bari...” (09.09.1988)(3)
“...Bugün Cumartesi ve saat 18.00 civarı: Tarihi belirtmeden yazmaya başlamışım... Sen bu mektubu okurken belki referandum (***) sonuçları da belli olmuş olacak. Kamuoyu yoklamaları, 70-30 gösteriyor. Sonucun böyle çıkmasının ardından, Özal'ın işi çok zorlaşır. İktidar-Cumhurbaşkanlığı düşleri...vb., büyük bir ihtimalle yatabilir. Böyle bir dönemde, bazı olumlu ve yarınlara yönelik filizlenmeler boy verebilir. Bu, halkın tepkisini dile getirmesi anlamında yorumlandığı ölçüde, Özal Hükumetinin veya olası başka hükumetlerin, halkın istemlerinin karşılanmasına yönelik tavizleri söz konusu olabilecektir. Bu, muhalefetin örgütlü olması halinde bu tavizler daha geniş kapsamlı olabilir de. Eksik olan ve dezavantajlı olan yön, bu. 25 Eylül sonrası ortaya çıkacak hava, bizim şu an yaşadığımız yerler dahil, her yeri etkileyecektir...Olumlu veya olumsuz, ama daha çok olumlu anlamda... Özal'ın taktik hatası, Özal'ın düşlerini öldürüyor. Ava giderken avlanma, herhalde buna denir...
Pazar, 18.30:...Özal'ın ilk referandum konuşmasını bekliyoruz. Bugünkü gazete ilanlarında, önemli açıklamalarda bulunacağını duyuyordum. Bakalım... Bir sürü tahminde bulunuluyordu... Ne kadar tutacak...
Tercüman'dan Yavuz Donat'ın tahmini doğru çıktı. Özal, istifa tehditini savurdu. Bu tehdit, Hayır'ları azaltır, Evet'leri %40'lara çıkartır mı? Kara Veli, %40'lara yakın çıkacak diyor. Ben sanmıyorum. Galiba, Özal-Demirel kavgasının noktalanması mümkün olacak. Bu referandumda, Hayır demek, doğru tavırdı. Buna, bir kez daha inanıyorum. Bu, İnönü ve Demirel'e Evet demek değildir... Ne olursa olsun, 25 Eylül sonrası, Türkiye'de hareketli bir dönem olacak. Politikada, ikide bir 'ayrılırım' tehditleri savurmak, hoş değildir. Birileri, çek git, diyebilir. Özal, referandum kararı ile yaptığı taktik hata üzerine, resmen kumar oynuyor... Kim kazanacak?..” (18.09.1988)(4)
“... Bu mektuba, Cuma, biraz önce, yani 19.00'dan sonra başladım. Haberleri ve Özal'ın TV konuşmasını izlemek için aşağıya indim. Özal'ın konuşması, tam anlamıyla rezillik. Yazık... Bitmiş bu adam. Referandumdan ne sonuç çıkarsa çıksın, bu seviyede dövüşen biri ağzı ile kuş tutsa nafile. En sıradan bir insan bile, bu haksızlığa ve seviye düşüklüğüne isyan eder. Özal, çok kötü not aldı. Politikada, bu seviyeye düşmek bitimin işaretidir. Politikayı, külliyen kötüleyen bazılarımız, Özal'ın bu konuşması üzerine, politika böyledir işte, diyebilir. Halbuki, burjuva politikası böyledir işte, demek gerekiyor. Devrimci politika saflarında da özünde burjuva politikası olan bazı davranışları yeşertmek isteyenler çıkmıyor değil ama devrimci politika, burjuva politikasının tam zıddı olmalıdır. Yöntemlerde, ikisinde de farklılık yoksa, farklılık yalnızca adlandırmadadır demektir ki böyle bir politikayı savunmak mümkün değildir. Özal, yarınki TV konuşmasında, daha önemli şeyler açıklayacağını söyledi. Yanında akıllı biri varsa, bu adama, bugünkü konuşmasını değiştirmesini söylemeli. Politikayı kişiselleştirmenin, kimseye yararı yoktur. Bu çamurlaşmak, batağa batmak demektir. Özal, burjuvazinin Başbakanı bile olsa, Başbakanlık ciddiyetini yitirdi... İstifa etmesi, en doğru harekettir. Bundan Cumhurbaşkanı olsa, vay Türkiye'm vay... Bu adam, tipik diktatör. Ya ben, ya ben, diyor... Burjuva demokratik yöntemlere bile saygısı yok..
Cumartesi, 22.00 civarı: Akşamleyin, Özal'ın konuşmasını dinledim. Yine rezalet. Önemli haber açıklama sözleri, ilgiyi toparlamanın yoluymuş. Ciddi tek bir şey söylemedi. İnönü iyi yakalamış, bu adam, resmen ağlayıp-yalvarıyor. Bitmiş, başka söyleyecek söz yok...
Pazar, 22.00 civarı:...TV'de referandum sonuçları verilmeye başladı. Her şeye rağmen, Özal taban kaybetmiş. Referandumun son anda aldığı anlama bakılırsa, Özal Hükumeti, toplumun çoğunluğu tarafından güven yitimine uğramış. Doğu Anadolu, büyük oranda Hayır, demiş. Büyük şehir merkezlerinde, Özal'ın desteği çok. Bu konu üzerinde durmak gerekiyor. Özal istifa eder mi? Şu ana kadar somut bir açıklama yok... Oltan Sungurlu'nun demecine bakılırsa, kıvırıyor... Özal'ın Hükumeti devam etse bile, Özal'ın tabanını güçlendirmek için ekonomide yapabileceği pek bir şey yok. Ekonomi, tıkandı... Geriye siyasal ve sosyal alanda bir şeyler yapması kalıyor... Bu konuda neler yapmaya çalışacağını hep birlikte göreceğiz. Hiçbir şey yapmazsa, hızla taban yitimine devam eder. Özal-Demirel hesaplaşmasına nokta konulmadı. Bu, erken bir genel seçime kaldı ama ülkedeki ekonomik krizin üzerine gittikçe derinleşen bir siyasal kriz oturdu. Sosyal kriz ise, zaten, kendiliğindenci bir süreçte derinleşiyor. Bugünden sonra, tartışmaların yoğunlaşacağı bir sürece giriyoruz... Ah, demokratik ve toplumsal muhalefetin öndersiz oluşu...” (25.09.1988)(5)
“Pazar sabahı:...Bundan önceki mektubu yolladığım gün, 04'e kadar TV'de referandum sonuçlarını izledim. Sonuçları biliyorsun. Senin de sandık başına gidip iradeni ortaya koyduğun gibi, Hayır, demek, doğru olandı. Bu oylama, Özal'ın açıktan ifade ettiği ve çağrıda bulunduğu gibi Özal ve iktidarının güven oylaması niteliğine bürünmüştü. Böylesi durumlarda, şunu istemiyorum ama şunu istiyorum denmez. Yalnızca, şunu istemiyorum, denir. Özal'ı istemiyorum, ifadesi, doğruydu. Böyle irade beyanında bulunmak, İnönü'yü veya Demirel'i istiyorum anlamına geleceği için yanlıştır, doğru tavır, geçersiz oydur, denemez. Geçersiz oy, 'Özal'ın hanesine oy' anlamına gelebilir. Nitekim, bu referandumda öyle de oldu. 25 Eylül sonrası doğacak süreç göz önünde tutulmalıydı. Hayır oyları ile büyük çoğunluğun Özal'ı ve uygulamalarını, şu veya bu nedenle, şu veya bu oranda istemediği açığa çıkmıştır. Böylesi bir tepki ile karşılaşan Özal'ın, rahatça ve kolayca eski uygulamaları sürdürmesi mümkün değildir. Yeni ekonomik içerikli uygulamalara yönelineceğini yazıyor gazeteler. Olabilir ama tepkiler ve tepkileri pasifize edecek farklı çözüm biçimleri de düşünülüyor, olabilir. Bunlar, daha çok siyasal, sosyal, kültürel vb. alanlardaki uygulamalar olacaktır. Vaatler ve belirtiler de o doğrultudadır...
Bu referandum ile Özal-Demirel rekabetinin noktalanacağı tahminleri, doğru çıkmadı. Özal'ın, DYP'nin defterini yerel seçimlerde dürme planları yaptığı yazılıp çiziliyor. Yani, Özal mevcut 82 Anayasası ile de yetinmiyor; bu nokta önemli. Demokratik ve toplumsal, hatta burjuvazinin farklı kesimlerinin burjuva muhalefetine bile tahammülsüzlüğü bir kere daha anlaşılıyor, demektir. Bu, onun zayıflığını gösterir. Zayıflığını dolaylı da olsa kabul eden ama suni ve zorlama yollarla güçlenmeye çalışan bir iktidarın yönetimde olacağı bu yeni süreçte, ülke olumlu-olumsuz gelişmelere gebe demektir. Taleplerini yüksek sesle haykıran ve bu talepler doğrultusunda çalışan, kazançlı çıkacak. İşte, bu noktada demokratik ve toplumsal muhalefetin öndersiz, örgütsüz ve programsız oluşu dezavantajlı yön oluyor. Bu olgunun devam etmesi veya olumlu anlamda dönüştürülmesi, istemlerin olası karşılanmasında boyutu belirleyecektir. Önümüzdeki süreçte, bunu göreceğiz...
Burada, bu ay infaz indiriminin olacağı ve az cezalıların ilçe cezaevlerine gönderileceği söylentisi çıktı. Başka amaçlı ve aba altından sopa gösterme anlamına gelen söylentilerde olabilir. Genelde, mutlu bir tebessüm gözleniyor. Yadsımıyorum. Çıkmayı kim istemez? Gerçekten bu ay çıkıp çıkmayacağı tartışma götürür. Bu, TCK değişikliğinden önce çıkacağı anlamına mı geliyor? Öyle oluyor, herhalde... Çıkacaksa, ne kadarlık bir indirimle çıkacak?..” (02.10.1988)(6)
“... Çok önceleri yazmıştım: Türkiye'de, istisnasız her yanında, halkımız ve insanlarımız, bu dönemde tüm haklarını tek tek alacaklar. Haklar verilmeyecek, alınacak. Bedeli ödenerek, alınacak. Çalışılarak, alınacak. Özellikle referandum sonrası, istemlerini yüksek sesle dile getiren ve bu uğurda çalışan, kazanabilecek. 'Her çalışan kazanamayabilir, ama kazananlar, mutlaka çalışanlardır.' Beleş yok. Halkımızın bütün kesimlerinin birbirinden görece farklı da olsa, özünde aynı olan yaygın sorunları vardır. Referandum, bir anlamda, bunun dile getirilişidir...” (09.10.1988) (7)/Aydın
19.12.2020/Datça/Mehmet Erdal
(*)
(**)
Saddam Hüseyin'in, 16 Mart 1988 yılında, Halepçe'de, zehirli gaz
kullanarak binlerce kişiyi çoluk-çocuk, kadın-erkek, yaşlı-genç
demeden topluca katlettiği bir süreçten söz ediyoruz.
(***)1989 yılında yapılacak olan yerel seçimlerin bir yıl öncesine alınmasına dair 25 Eylül 1988günü yapılan referandum: Bu referandum, Türkiye'de 4. kez yapılan referandumdu ve bu referandumda sonuç, Özal'ın beklediğinin aksine 'Hayır' çıktı.
(1)27.08.1988
(2)04.09.1988
(3) 09.09.1988
(4) 18.09.1988
(5) 25.09.1988
(6) 02.10.1988
(7)
CEZAEVİ YAZILARI-35:
HER KOŞULDA, YARATICI OLMALIYIZ!
PKK'lı mahkumların tünel girişiminin 20.05.1988 günü patlak vermesi sonrası cezaevi yönetimince gündeme getirilen resmi terörü, sürgünleri ve hak gasplarını protesto etmek amacıyla başlatılan SAG' (Süresiz Açlık Grevi)nin bitirilmesinin ardından yapılan koğuş düzenlemeleri ile birlikte, yani Haziran ayı sonu Temmuz ayı başlarından itibaren rahat bir nefes alabileceğimiz bir döneme geçmeyi umut etmiştik. Gelişmeler, umut ettiğimiz gibi olmadı. Her gün yeni bir söylenti ortalıkta dolaşır oldu; tahliyeler nedeniyle azalan koğuş sayımız öne sürülerek yok 7. Koğuşa geçilecek, yok geçilmeyecek de koğuşlar arası günübirlik gidip gelme düzenlemesi yapılacak; yok topluca Nazilli'ye, yok Bursa'ya sevk olunacak; 25 Eylül referandumunda istediği sonucu elde edemeyen Özal yok ortamı yumuşatmaya, yok baskıcı politikalara yönelmeye çalışacak ve bu gelişmeler, çok doğal olarak, etkisini cezaevlerinde de gösterecek vb.vb...
Bu süreçte önce cezaevi yönetimi değişti; yeni savcı, Nural Uçurum ve yeni müdür Soner Köstereli oldu. Sonra, Özal hükumetince, özellikle siyasi nitelikli diğer cezaevlerinde olduğu gibi bizim kalmakta olduğumuz Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevi'nde de bazı hak gaspları gündeme getirilmeye başlandı.
Bu gelişmeler karşısında, ne yapmalıydık?
Mayıs ayı sonlarında başlayıp 20 Haziran günü bitirdiğimiz SAG'den dolayı her yönden çok yıpranmıştık ve aradan çok kısa bir süre geçtiği için de kendimizi daha tam anlamıyla toparlayamamıştık. Robot değildik ki akşamdan sabaha tepeden tırnağa elden geçirilip tamir edilebilelim. Gündeme getirilen bu hak gaspları karşısında, o günlerde başka bir seçenek bulamadık ve 17 Ekim 1988 günü, bir kez daha SAG'ne başlama kararı aldık.
“Cuma,
20.00:...Geçen,
Güneş'te 'Af yok, İnfaz var' diye, birinci sayfadan, tüm
sütunları kapsayan bir manşet vardı. Bakanın uzun anlatımı bir
yana, özü yeni infaz yasası ile 2 günlük bir indirim oluyor
ayda. Dağ fare doğuruyor, yani. 6-8 veya 9 gün olayı, daha iyi
idi. İlk anda, herkesi bir sevinç sardı, sonra hikaye olduğunu
gördük. TCK değişikliğinin dışında çıkacak, sanırım.
Şimdi önemli olan TCK değişikliği. Kimler çıkacak? Ne zaman
çıkacak? Hangi düşüncenin ve hangi hesabın sonucu çıkacak?
Ayırım olacak mı? Eşitsizlik nasıl telafi edilecek? vb...
Bakanlığın, tahminlerimi doğrularcasına, bol reklamlı ve
sansasyonel, özünde var olan ve oluşan birikimi eritmeyi amaçlayan
uygulamaların biri olarak, bu infaz olayını gündeme getireceği
açık. Özal Hükumetinin, yapacağı yegane şey bu... Ekonomik
alanda attığı adımlar, kapitalistleri bile tedirgin etti... Daha
da edeceği cabası... Özal, sonuçsuz kulaçlar atıyor. Kıyıya
ulaşamayacak. Ulaşır, diyen, hiç bir ekonomist veya uzman yok...
Özal'ın gemisi batıyor. Hızla, toplumsal tabanın yitimi devam
edecek. Onun için sosyal, siyasal vb... alanlarda sansasyonel ve
reklamı bol bazı uygulamalar yapacak. Bunlar da çare değil...
Özellikle
ağır cezalılar için, hiç bir anlamı yok. Bazı az cezalılar
ise çıkıyor. Bazılarınınki de azalacak. Ama hepsi o
kadar... Bütün
cezaevlerinde merkezi olarak gündeme getirilen yeni hak
kısıntılarının, bu infaz söylentileri ile birlikte gündeme
getirilmesi ilginç... ama sonuçsuz. Irmak, akması gereken
doğrultuda akar... Bunu
geciktirmek belki mümkün ama durdurmak mümkün değildir.
Cumartesi günü ... yatırdığı dergiyi alamadık. Hiçbir dergiyi alamıyoruz. Yeni bir uygulama ile yasaklanmış... Bu konuda, siyasi cezaevlerinde ilk örnek oluyoruz... aklın alacağı iş değil. Yahu ben, başkaları gibi düşünmek zorunda mıyım? Düşünmüyorum yahu... Düşüneceksem, burada işim ne? Bunlar boş uygulamalar, sonuçsuz uygulamalar... Geçmiş sekiz yıl, bunun çarpıcı kanıtıdır. Daha nice yıllar yaşansa ne yazar ki?.. 88 dünyasında ve Türkiye'sinde, zamana uymayan tüm hesaplar kısa ömürlüdür ve boşa çıkmak zorundadır... Kaçınılmaz kaderdir, bu...
... Demirel, Türkiye'de, üç ay sonrası için tahminde bulunmak güç, diyor... Cezaevlerinde, bugün, ertesi gün için tahminde bulunmak güç...
Pazar, 15.00: Dünden beri, çay alıyoruz. Sorunların çözümü doğrultusunda yaprak kımıldamıyor. Her uzun sessizliğin, aslında fırtınanın belirtisi olabileceği de bilinir. Bekleyelim. Göreceğiz. Çayı özlemişim. Yavan ama, çok nefis geliyor...” (16.10.1988) (1)
17 Ekim 1988 Pazartesi günü sabahı SAG'ne başladık. 4 gün sonra, 21 Ekim 1988 günü, Nazilli E Tipi Özel kapalı Cezaevine sevk edildik. 1986 yılı Sonbaharında Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevinin olduğu gibi Nazilli E Tipi Kapalı Cezaevi'nin de ilk mahkumları biz olduk.
Aydın'da başlayan ve Nazilli'de de devam eden SAG'miz 33 gün sürdü ve yenilgi ile sonuçlandı.
“20 Ekim tarihli mektubunu, bugün aldım. Mektuplar, ilk bugün verildi... Ne zaman görüşeceğiz? Nasıl görüşeceğiz? Getirdiklerini yiyebilecek miyim? Ne halde olacağım? Hiçbir şey bilemiyorum... Gidiyoruz, tarihsel yolumuzda. Basından izliyorsun... Daha eşyalarımın çoğunu alamadım. Ne kadarı kayıp değil? Bilemiyorum... Geleceğe ilişkin, bir sürü iş düşlerim var. Buralarda ölmeyeceğim, çıkacağım, birlikte olacağız... Sağ kalmayı becerebilirsem, ileride uzunca yazacağım. Yazacak çok şeyim var... Şimdi çok yorgunum...Halsizim...” (16.11.1988) (2)
“Bu gece (22 Kasım, 22.00) başlayabildim, yazmaya... En çok sevindiğim, tüm açlık grevi boyunca korktuğum düşünsel olumsuz gelişme olmamış. Unutkanlık, düşünsel yorgunluk vb. gibi. Bundan korkumdan, her an her şeyi düşünmeye çalışıyordum. Düşünmeliydim, düşünce tembelliği iyi değildi.
... Bu açlık grevinin çok yönlü ve çok önemli sonuçları oldu. Olmaya da devam ediyor. Kendim dahil, başta kimsenin böylesine devasa bir olay yaratılacağını tahmin ettiğini, sanmıyorum ama bilinmeden, öyle tarihi bir noktada gündeme gelmiş oldu ki kendi nezdinde pek çok şeyi ifade ettirmeye başladı. Düzen sorgulanmaya başlandı, düşün. Elbet bunun yakın ve uzun dönemde olumlu ve olumsuz sonuçları arttı. Bu yükü baştan hesaba katmayanlar, bu yükün altında ezildi. Onun için, Örn: Meclis olayı yanlıştı. Uzun dönemde olumlu sonuçları olmuş olabilir ama yakın dönemde bize yönelik somut sonuçları olumsuz oldu. Genelde, 17 Ekim sonrası giderek ülke genelinde yaygınlaşan eylemlilik süreci, ayrıntılı ele alınıp incelenmeli. Çok önemli dersler var ve öğrenilecek çok şeyler olduğunu görüyorum...
Açlık grevi bitinceye kadar, aynı koğuşta kaldım. Bittiği gün, bu koğuşa geçtim. (*) Nasıl geçtiğimizi ve nasıl moralimizin bozulduğunu, o kötü görüş yerinde duyabildiğin kadarıyla, anlatmıştım. (**) Dönem aşılırken, beklenen ve olması gereken insanların da kendilerini aşmalarıdır. Olmuyor... Burası yeni bir bina, havaları çok yağışlı ve nemli, müthiş üşüyoruz. Her şey ıpıslak. Öyle de kötü bir koğuştayız ki... Aydın'da da böyleydi. Koğuş dağılımında, hep kazıklanırdık. Banyosu yok. Bu bakımdan diğer koğuşlar daha iyi. Belli ki binayı yapan mimar, milyarları cebe indirmiş. Öyle kötü kalorifer tesisatı var. Ne ısıtıyor, ne de bir şey. Kendimize iyi bakmaya çalışıyoruz. Yarından itibaren tabldot tavuk vb. alıp yemeye başlayacağız. Bu kez, hem bitimden, hem de olanaklardan dolayı, yeterli ve dikkatli bir beslenme yapamadık. İlk lokmalarımdan sonra, rahatsızlanıp düştüm ama kendimi çabuk toparladım. Bu eylem süresince, hiç doktora çıkma gereği duymayan ve bu anlamda sağlığı yerinde gözüken insanlardan biriyim ama bu kez her bakımdan duman olduk. Sevk, koğuş değişimi, kış günü oluşu, şekersizlik ve tuz olmaması, bizi çok sarstı. Ayrıca çok kısa aralıkla ikinci uzun açlık grevine başladık...” (***) (22.11.1988) (3)
“...bugün (Pazar) öğleyin,...Bugünkü Cumhuriyet'te, Yaşar Kemal'in uzunca, duygulu, hümanist ve güzel bir mektubu yayımlandı. Hoşuma gitti. Okumuş muydun? Bu mektup, bir anlamda 17 Ekim'den bugüne süregelen ve ülkenin gündeminde birinci sıraya yükselen Süresiz Açlık Grevlerini noktalıyordu. Bence, bu çok önemli ve uzunca-ayrıntılı-derinlemesine tartışılması gereken bir dönem olarak kabul görmelidir. Bugüne ve yarına yönelik, zengin dersler çıkarılabilecektir. İleride, bu açlık grevlerinin boşa yapılmadığının ve tarihsel bir önem kazandığının ve etkileri kısa-orta-uzun dönemde görülecek çok önemli gelişmelere yol açtığının kabul ve teslim edileceğini sanıyorum. Umuyorum. Bir arkadaş, Cumhuriyetteki ilanları, Şili'deki tencere eylemlerinin başlaması-yayılması ve bir mücadele biçimi olarak kabul görmesi ile benzeştiriyordu. Veya, despotizmin hüküm sürdüğü bir ülkede, gecenin ileri bir saatinde evlerdeki ışıkların bir süre yakılması ve böylece karanlığı kabul etmediğinin bu yolla ifade edilmesi, bu ışıkların artması, karanlığı her gün daha çok aydınlatması ile benzeştirmesi söz konusu oldu. Yani her koşul, ne kadar zor olursa olsun, çaresizliğin ilan edileceği değil, yaratıcılığın ilan edileceği anlamında ele alınmalıdır. Çaresizlik, insanları bitirir. Biz, eğer bu bilimsel düşünceye sahipsek, çaresiz olmayız. Olmamalıyız. Biz yaratıcıyız ve yaratıcı olmalıyız. İlanlar, halkımızın, bir protesto, bir destek, bir istem, bir dayanışma, bir silkiniş, bir atılım, var olan durumu asış biçimi oldu. Bir tanıdık, açlık grevinin başındaki ilgisizlikle sonlardaki yoğun ilgi arasında bunu çok güzel somutlamıştı. Bu tanıdık, mapus değil, bir avukattı. Herkes, bu muhteşem olayda, rol ve onur sahibiydi. Öyle de görülmelidir...” (04.12.1988) (4)
1988 Aydın/Nazilli
26.12.2020/Datça/Mehmet Erdal
(*) 7. Koğuş.
(**)
(***)
Cezaevinden çıktıktan bir süre sonra bir vesileyle söz açlık
grevlerine geldiğinde, 10 yıl 7 ay kadar süren son (4. kez
girdiğim) cezaevi dönemimde (toplamı 11 yıl 7 ay 10 gündür),
bir yıldan daha uzun bir süreyi, yani her on günün bir gününü
açlık grevlerinde geçirdiğimi hesaplamıştım.
(1)
(2)
(3)
(4)
(BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU)











































































































































































































































Hiç yorum yok :
Yorum Gönder