Paris Komünü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Eylül 2020 Pazar

2020.09.21.CEZAEVİ YAZILARI-21: PARİS KOMÜNÜNE DAİR! (4)

  Hiç yorum yok
13:07

 

     CEZAEVİ YAZILARI-21: PARİS KOMÜNÜNE DAİR! (4)

     (Paris Komünü'nün 117. yıl dönümünde Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevinde yapılan çalışmanın dördüncü bölümü)

     ***

     Önceki ... bölümde devrimin mevcut burjuva devleti parçalaması gereğini, mevcut burjuva devleti aynen devir alması halinde bu devletle istemlerini gerçekleştiremeyeceğini tartışmıştık. Ancak mevcut burjuva devletin parçalanıp yok edilmesi ereğini yalnızca Marksistlerin önlerine koymadığı biliniyor. Marksistler dışında anarşistler de mevcut burjuva devletin parçalanıp yok edilmesi ereğini savunuyorlar.

     Peki öyleyse, sorun nedir? Yani hem Marksistler hem de anarşistler mevcut burjuva devletin parçalanıp yok edilmesini savunuyorlar ve bu konuda hem fikir iseler, aralarında veya en azından bu konuda aralarında bir fark yoktur diyebilir miyiz? 'Hedef olarak' diyor Lenin, 'Devletin ortadan kaldırılması noktasında anarşistlerle aramızda hiç bir anlaşmazlık yok.' (Devlet ve İhtilal, syf. 80)

     Ama yalnız bu kadar. Yani bir çakışma var ama yalnızca bu noktada. Bu çakışma noktasından önce veya sonra, aynı değiller. Uzlaşmaz bir biçimde ayrılar. Bunu iyi kavramak gerekiyor.

     ***

     Bilindiği gibi bazı oportünistler, Marks'taki 'Devletin sönmesi' tezini, mevcut burjuva devletin parçalanıp ortadan kaldırılması noktasından önce, yani M-L devrime gereksinim duymaksızın olabileceğini savunuyorlardı. Bu noktada Marksist devrim teorisini inkar ediyorlardı. Anarşistler ise mevcut burjuva devletin parçalanıp ortadan kaldırılması sonrası, bunun yerine başkaca bir aygıtın konmasına karşı çıkıyorlar ve burjuva devletin ortadan kaldırılmasını, aynı zamanda her tür otoritenin ortadan kaldırılması olarak ele alıyorlardı. Marksistler her iki anlayışla da uzlaşamıyorlardı.

     Anarşistler, proletaryaya ve proletarya devrimine inanmıyorlar. Onlar, soruna, çok kabaca söylersek, sınıfsal bir perspektiften bakmıyorlar. Ama işin aslında, toplumsal gelişme ve evrimleşme sürecinde yok olan küçük burjuvazinin perspektifinden bakıyorlar. Yok olmaya karşı bir tepki, bir öfke bu. Küçük burjuvazinin küçük burjuva mülkiyeti koruma temelindeki küçük burjuva özgürlüğünü savunuyor. Bu özgürlüğü yüceleştiriyor. Yani birey ve bireyin özgürlüğü, siz bunu özünde küçük burjuva ve küçük burjuvazinin özgürlüğü olarak anlayabilirsiniz, anarşizm için her şeyden yücedir.

     Bu bireyi ve onun özgürlüğünü tehdit eden her şey anarşizm tarafından kabul görmüyor; anarşizm, çok doğal olarak, ona karşı çıkıyor. Kapitalizm koşullarında, özellikle modern kapitalizmin küçük burjuva mülkiyeti ve küçük meta üretimini yok ederek geliştiği koşullarda kapitalizme karşı; onu can düşmanı görüyor, ona saldırıyordu. Bu ilk anda yanıltıcı olabiliyor... Anarşistler ve anarşizm, kapitalizme karşı olan ve kapitalizmin mezar kazıcısı rolünü üstlenen proletarya ve onun bilimsel dünya görüşü olan Maksizm ile eş veya aynı şey olarak görülebiliyor. Halbuki bu, kim tarafından yapılırsa yapılsın, yanlıştır.

     Anarşizm, proletaryaya ve onun bilimsel dünya görüşü Marksizme inanmadığı için, mevcut burjuva topluma sınıfsal temelde ve örgütlü olarak karşı çıkışı savunmuyor. Mevcut burjuva devletin ve burjuva toplumdaki her kurumun, proletaryayı ezdiği ve sömürdüğü açıdan değil, kendi bireysel özgürlüğünü yok ettiği açıdan yok edilmesini savunuyor. Aynı mantık, kendine düşman gördüğü her şeye, kendi toplumsal sisteminde küçük burjuva mülkiyeti ve küçük meta üretimini de ortadan kaldırarak kolektif mülkiyeti ve üretimi savunan proletaryaya ve onun bilimsel dünya görüşü Marksizme de yöneliyor. Onu da düşman görüyor. Kapitalizm koşullarında kalındığında bu düşmanlık ideolojik düzeyde kalabiliyor, ama sosyalizmde fiili saldırı düzeyine varabiliyor. İşte tam da bu noktada, karşı-devrimci bir kimliğe bürünebiliyor.

     ***

     Ama yalnızca sosyalizmde mi karşı-devrimci kimliğe bürünerek proletaryanın davasına ihanet etmiş oluyor? Hayır! O, kapitalizm koşullarında da proletaryanın davasına ihanet ve burjuvazinin hizmetine geçme noktasına da düşüyor.

     Proletarya, mevcut burjuva devlete sınıfsal açıdan bakıyordu. Mevcut burjuva devleti burjuvazinin egemenliğinin ve bu egemenliğin kendisine karşı uyguladığı zor'un örgütlenmiş biçimi olarak görüyordu. O halde, proletaryanın görevi bu mevcut burjuva devleti ortadan kaldırmaktı. Ortadan kaldırmaktı ama bunun anarşizmin savunduğu gibi bireysel temeldeki saldırılarla değil, ancak örgütlü ve burjuvaziyi alt edebilecek bir gücün yaratılmasıyla mümkün olacağına inanıyordu. Bu noktada, anarşizm ile temelden ayrı düşünüyorlardı. Bu noktada, proletarya ve Marksistler için örgüt ve örgütlü güç, can alıcı bir öneme sahipti. Hiç şüphesiz, nasıl bir örgüt sorusu sorulabilir ve tartışılabilir, ama şimdiki konumuz bu değildir. Yani, Marksizm, mevcut burjuva devletin anarşizmin anlayışı ve yöntemleriyle yok edilebileceğine inanmıyordu.

     Anarşizm, mevcut burjuva devleti ortadan kaldırmayı amaç olarak görüyordu. Çünkü o bu burjuva devletin yerine başkaca herhangi bir şeyi geçirmeyi düşünmüyordu. Onlar ister burjuva ister proleter olsun, devlete tümden karşı idiler. Halbuki Marksizm, burjuva devleti ortadan kaldırmayı amaç olarak görmüyordu. Yani, Marksistler, devletin en nihayetinde bir gün yok olup gideceğini ve tarih sahnesinden silineceğini biliyorlardı; bunu söylüyorlardı. Nihai amacı bu idi. Ama devletin bu anlamda yok oluşu, sınıfların yok oluşuna bağlı idi ve ondan uzak ele alınamazdı. Yani sınıfsız ve devletsiz bir toplum, Marksistlerin ideali idi. Ama bu farklıydı, anarşistlerin burjuva devleti ortadan kaldırmaya yaklaşımları (da) farklıydı. Lenin, bu konuyu çok açık olarak şöyle belirtiyor: 'Marksizm, her zaman, sınıfların ortadan kalkmasıyla birlikte devletin de ortadan kalkacağını öğretmiştir. Anti-Dühring'teki 'devletin yok olup gitmesine' ilişkin ünlü bölümde anarşistler, devletin ortadan kaldırılmasından yana çıktıkları için değil, devletin 'akşamdan sabaha' ortadan kaldırılabileceğini savundukları için suçlanmaktadırlar.'(Devlet ve İhtilal, syf. 78)

     Marksistlere göre proletarya devriminin ön koşulu mevcut burjuva devleti parçalamak ve yok etmekti. Yani amaç değil, ön koşuldu. Çünkü burjuva devletin parçalanıp yok edilmesiyle devrim bitmiyordu. Ancak ve ancak birinci aşaması, yani politik devrim aşaması sona eriyordu. Proletarya devriminin amacı Komünizm olduğuna göre, proletarya devriminin politik devrim aşamasında sona ermesi düşünülemezdi. Devrim, sosyal devrime dönüşmeli ve bu biçimde devam etmeliydi.

     O halde Marksistler ile anarşistler, amaçta da farklı düşünüyorlardı. Anarşistler, amaçlarının bireyin kurtuluşunu sağlamak olduğunu söylüyorlardı. Marksizm ise küçük burjuva bireyin değil, insanın özgürleşmesinin ve gerçek kurtuluşunun Komünizmde sağlanacağını söylüyorlardı. '...Marx, Komünizm diye anılmaya layık tek toplumsal düzenin insanla doğa ve insanla insan arasındaki çelişkileri ortadan kaldıran, insanın duygularını insanlaştırıp onları insanın toplumsal ve doğal özüne uygun hale koyan ve 'onun kalıcı gerçekliği olarak bütün bu duygularla donanmış zengin insanı' (1844 Ekonomik Felsefe El Yazmaları) doğuran bir düzen olduğu düşüncesinin üzerinde önemle durdu. Bundan dolayı, geleceğin toplumunu, insanın kişiliğinin gelişip serpildiği, maddi ve manevi ihtiyaçlarının tüm olarak tatmin edildiği ve bireysel ve toplumsal çıkarlarının uyumunu içinde taşıyan en yüce insani ilkelerin karşılandığı ve doyurulduğu bir aşama olarak gördü.' (Biyografi, syf.70)

     Ama bunu, mevcut burjuva devletin ortadan kaldırılmasının hemen ardından değil, bir geçiş sürecinin yaşanmasından ve sosyalizmin inşa edilerek Komünizme ulaşılması ile gerçekleşeceğini söylüyorlardı. O halde, bu inşayı başlatmak ve tamamlamak için burjuva devletin yerini alacak ve proletaryanın yönetimde olacağı bir aygıt gerekiyordu. Çünkü bu inşayı ancak proletarya tamamlayabilirdi.

     İşte, 'Marksizm, anarşizmden, genel olarak devrimci dönem ve özel olarak da kapitalizmden sosyalizme geçiş dönemi boyunca devletin ve bir devlet iktidarının zorunluluğunu kabul etmesi ile ayrılır.' (Nisan Tezleri, syf.50)

     O halde, burada iktidar sorunu gündeme geliyordu. Proletarya devriminin amacı, mevcut burjuva devleti parçalayıp yok etmek ve onun yerine kendisinin iktidarda olduğu yeni bir devleti geçirmek değil, sınıfsız olan Komünizmdir. Proletarya devrimini böyle kavramak, soruna daha geniş bakabilmektir. 'Her devrimin temel sorunu iktidar sorunudur.' diyordu Lenin ve bu proletarya devrimi için de geçerlidir. 'Bu, iktidarı almakla, iktidarı ele geçirmekle yetinmek gerekir, demek midir?' diye soruyor, Stalin ve yine kendi yanıtlıyor: 'Hayır, bu demek değildir. İktidarın ele geçirilmesi, ancak başlangıçtır. Bir ülkede devrilmiş olan burjuvazi bir çok nedenden ötürü onu deviren proletaryadan daha güçlü olan durumunu uzun zaman korur. Bundan dolayı iktidarı korumak, sağlamlaştırmak, yenilmez hale getirmek her şeyden önce gelir. Bunu sağlamak için ne gereklidir? Hiç değilse zaferin ertesi günü proletarya diktatörlüğünün önüne çıkan üç belli başlı görevi başarmak gerekir:

     a)Devrimin iktidardan devirdiği ve mülksüzleştirdiği büyük toprak sahiplerinin ve kapitalistlerin direncini kırmak, onların, sermayenin iktidarını yeniden kurma girişimlerini başarısızlığa uğratmak.

     b) Bütün emekçileri proletaryanın çevresine toplayarak kuruluş çalışmasını örgütlendirmek ve bu çalışmaya, sınıfların ortadan kalkmasını hazırlayacak biçimde yön vermek.

     c)Dış düşmanlara karşı savaşım için, Emperyalizme karşı savaşım için devrimi silahlandırmak, devrim ordusunu kurmak.

     Bu ödevleri yerine getirmek için proletarya diktatörlüğü gereklidir.' (Leninizmin İlkeleri, syf. 42-43)

     Anarşistler, soruna böyle bakmıyorlardı. Temeldeki sorunu, iktidar sorunu olarak görmüyorlardı. Böyle olunca da, burjuva iktidarını temelden tehdit edemiyorlardı. Tam da bu noktada, burjuvaziye hizmet, proletarya devrimine ihanet ediyorlardı. Yani proletarya devriminin perspektifini bulanıklaştırıyorlardı.

     ***

     Tam bu noktada, Marksistler ile anarşistler arasında Devlet konusunda çıkan tartışmada Marks'ın özellikle üzerinde durduğu bir noktaya dikkati çekelim: Lenin'e göre 'Marx,...Anarşizme karşı yürüttüğü mücadelenin gerçek anlamının çarpıtılmasını önlemek için proletaryanın ihtiyaç duyduğu devletin 'devrimci ve geçici biçimini' özellikle vurgulamıştı. Proletaryanın devlete ancak geçici olarak ihtiyacı vardı.'(Devlet ve İhtilal, syf.80)

     İşte, Paris Komününde, Paris proletaryası mevcut burjuva devletin parçalanıp yok edilmesi ile yetinmediğini gösterdi ve 'Komünün ilk buyrultusu (kararnamesi) sürekli ordunun kaldırılması ve silahlı halk ile değiştirilmesi oldu.' (Marx-Engels/Seçme Eserler/Cilt 1,syf.263)

     Bu, gerçekte 'Devlet olmayan devlet', yani 'yok olup gitmekte olan ''yok olup gitmeye başlayacak ve yok olup gitmeden edemeyecek biçimde kurulmuş' olan bir 'Devletti.' Marx, bu devleti 'hakim sınıf olarak örgütlenmiş proletarya' olarak tanımlar.

     Bu 'Devlet olmayan Devlet'te, proletarya egemen sınıftır. Her şeyin sahibidir. Kendi özgür iradesine ve öz gücüne dayanan devrim ile mevcut devleti yıkan halk, kendi yönetimini kurmuştu. Bu Komün idi. Örgütlenmesini buradan sonra tartışacağımız Komün, aksi iddialara karşın, özünde, bir işçi hükumeti ve proletarya diktatörlüğü idi. Marx, bunu, çok açık belirtir: 'Komünün gerçek gizemi şudur: O, özel olarak bir işçi sınıfı hükumeti, üreticiler sınıfının temellükçüler sınıfına karşı mücadelesinin ürünü, emeğin iktisadi kurtuluşunun gerçekleşmesini sağlayan en sonu bulunmuş siyasal biçimi idi. Bu son koşul olmasaydı, Komünsel kuruluş bir olanaksızlık ve aldatmaca olurdu.'(Marx-Engels/Seçme Eserler/cilt 2,syf.267)

     Engels de, yirmi yıl sonra yazdığı ön sözde, Marksın bu yargısını pekiştiren şu ünlü vurgulamada bulunur: 'Eh baylar, bu diktatörlüğün neye benzediğini bilmek ister misiniz? Paris Komününe bakınız. Paris Komünü, proletarya diktatörlüğü idi.'(a.g.e. Syf.226)

     Evet, Paris proletaryası, Komün örgütlenmesi ve Komün yönetimi ile ilk kez bu teorik önermeyi hayata geçiriyordu.

     'Teorik önerme' diyoruz, çünkü proletarya diktatörlüğü tanımı, Marksist teoriye ilk Paris Komünü ile girmiyor, Marksist teoride çok önceden beri yer alıyordu.

     Bilindiği gibi Marksizm, proletarya devriminin amacının Komünizme ulaşmak olduğunu söylüyordu. Bu ise, politik iktidarın ele geçirilmesi ile ilk adımı atılan ama ondan sonra daha uzun, daha çetin, zorlu ve karmaşık gelişecek bir sürecin yaşanması ardından gerçekleştirilecek bir şeydi. Politik iktidarın ele geçirilmesi sonrası yaşanacak bu süreçte, proletarya yönetimde olmalıydı. Marx, bunu çok özlü olarak şöyle ifade ediyordu: 'Kapitalist toplum ile Komünist toplum arasında birinciden ötekine devrimci dönüşüm dönemi yer alır. Buna da bir siyasal geçiş dönemi tekabül eder ki, burada, devlet, proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz.' (Marx-Engels/Seçme Eserler/Cilt 3, syf. 31-32)

     Bu süreç bütün alanlarda sosyalizmin inşasının tamamlandığı, sınıfların ve bu arada bir sınıf olarak proletaryanın kendisinin ortadan kalkacağı, devletin sönerek yok olacağı bir süreçtir. Marksist teori, ilk andan itibaren hep bu perspektife sahip olmuş ve bir an bile bu perspektifini kaybetmemiştir. Proletaryanın iktidara gelmiş olması, sınıf mücadelesinin sona ermesi anlamına gelmez. Tam aksine '...bu dönem kaçınılmaz olarak, görülmemiş ölçüde keskin biçimlere bürünmüş, eşine rastlanmamış ölçüde şiddetli bir sınıf mücadelesi dönemidir.' (Devlet ve İhtilal, syf. 48) Bu dönem yalnızca '...sınıf mücadelesinin farklı evrelerinden en akli ve en insani bir şekilde geçilebileceği akli ortamı sağlar.'(Biyografi, syf. 551) Yani sınıf mücadelesi, proletaryanın avantajlı olduğu bir ortamda Komünizme kadar devam eder.

     İşte bunun için 'Tek bir sınıfın diktatörlüğünün, yalnızca genel olarak bütün sınıflı toplumlar için değil, yalnızca burjuvaziyi alaşağı etmiş olan proletarya için değil, aynı zamanda kapitalizmi sınıfsız toplumdan, Komünizmden ayıran bütün bir tarihi dönem için de gerekli olduğunu kavrayan kimseler, Marksın devlet teorisinin özünü kavramış sayılabilir.' (Devlet ve İhtilal, syf.48)

     Marksist teori, sosyalizmin inşasından ne anlaşılması gerektiğini, proletaryanın diğer sınıfların yanı sıra kendisini de nasıl ortadan kaldıracağı, devletin nasıl sönerek yok olacağı gibi konuları hep tartışmış ve giderek ayrıntılarıyla da öz olarak düşüncelerini ortaya koymuş, ama bu konuda Lenin, Marksist teorinin önerilerini daha da geliştirmiştir.

     Proletarya iktidarı sorununa ilk kez Alman İdeolojisi'nde rastlıyoruz. Alman İdeolojisi'nde proletarya diktatörlüğünün adı açıkça geçmiyordu. Yıllar sonra Engels, bu kitaba atfen şöyle diyecektir: 'Marx ve ben, 1845'ten beri gelecekteki proletarya ihtilalinin nihai sonuçlarında birinin Devlet denilen şu siyasi örgütün adım adım çözülmesi ve en sonunda yok olması olacağını söyledik; ama bununla birlikte her zaman, proleter sınıfın gelecekteki toplumsal ihtilalin öteki önemli sonuçlarından şuna ya da buna ulaşabilmesi için ilkin kendisini devletin örgütlü gücüyle teçhiz etmek ve bunun yardımıyla kapitalist sınıfın direncini bastırmak ve toplumu yeniden örgütlemek zorunda kalacağını da söyledik.' (biyografi, syf.109)

     Burada, konumuzu bugün için ilgilendirmediğinden daha fazla ayrıntıya girmeden geçeceğimiz, proletaryanın bir sınıf olarak kendisini yok etmesinin felsefi düzeyde Feuerbach Üzerine Tezler'de ve Alman İdeolojisi'nde ele alınıp tartışıldığını belirtelim.

     Komünist Manifesto'da da açıkça proletarya diktatörlüğü adlandırmasına rastlanmaz. Bilindiği gibi mevcut burjuva devletin yerini neyin alacağı sorusunun yanıtına Manifesto'da 'Hakim sınıf olarak örgütlenmiş proletarya'nın 'demokrasi savaşına kazanılması'nın alacağı verilir. Ama ' proletaryanın bu örgütlenmesinin hangi somut biçimleri alacağı ve bu örgütlenmenin demokrasi savaşının en eksiksiz, en tutarlı bir şekilde kazanılmasıyla hangi kesin biçimde birleştirileceği sorusunun cevabını kitle hareketinin tecrübesinden bekliyordu.'(Devlet ve İhtilal, syf.54-55)

     Marksın Manifesto'da yaptığı bu tanım, ünlü ve özlüdür. Ama bunun hangi somut biçimi alacağı belli değildir. Bu, Komün deneyiminde, Komün olarak karşımıza çıkar. Yani Komün, hem ilk proleter devlet hem de onun somut biçimidir.

     Komünden önce tarihsel süreçte çok önemli bir yer tutan 1848 Şubat işçi ayaklanması ve Fransız burjuva ihtilali gündeme gelir. 1848 sınıf savaşımlarının incelendiği iki kitaptan ilkinde Marx, ilk kez proletarya diktatörlüğü terimini kullanıyordu. Şöyle diyordu: '...Proletarya, git gide devrimci sosyalizmin çevresinde, bizzat burjuvazinin Blanqui adını taktığı Komünizmin çevresinde toplanıyor. Bu sosyalizm, genel olarak, sınıf farklılıklarının ortadan kaldırılması, sınıf farklılıklarının dayandıkları bütün üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılması, bu üretim ilişkilerine uygun düşen bütün toplumsal bağlantıların ortadan kaldırılması, bu toplumsal bağlantılardan doğan bütün düşüncelerin alt-üst edilmesine varmak üzere devrimin sürekliliğinin ilanıdır. Zorunlu bir geçiş noktası olarak proletaryanın sınıf diktatörlüğüdür.' (Marz-Engels/Seçme Eserler/Cilt 1, syf. 341)

     Hemen ardından 18. Brumaire çalışırken yazdığı bir mektupta bu terimi yine kullanır: '...2) sınıf savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne vardığını, 3) bu diktatörlüğün kendisinin bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız bir topluma geçişten başka bir şey olmadığına...' diyordu. (a.g.e. Syf.637)

     Evet, böylece, proletarya diktatörlüğü özlü ifadesine kavuşuyordu. İşte Komün, sınıf mücadelesinin zorunlu sonucu olarak, proletarya diktatörlüğünün somut bir biçimi olarak gündeme gelecektir...

     Aydın/1988(Devam edecek)

     21.09.2020/Datça

     Mehmet Erdal

                                                                

                                                              



Devamını Oku...

13 Eylül 2020 Pazar

2020.09.14.CEZAEVİ YAZILARI-20: PARİS KOMÜNÜNE DAİR (3)

  Hiç yorum yok
21:08

 

     CEZAEVİ YAZILARI-20: PARİS KOMÜNÜNE DAİR! (3)

     (Paris Komünü'nün 117.yıl dönümünde Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevi'nde yapılan çalışmanın üçüncü bölümü)

     “...Komün deneyiminden pek çok ders çıkarmak mümkündür. Kendi ülkelerinde proletarya devrimini başarıya ulaştırmaya çalışan veya sosyalizmin inşa sürecinde olan her devrim hareketinin ve onun saflarında yer alan her devrimcinin, kavganın her aşamasında Komün'den yol gösterici olma anlamında yararlanması hem mümkün hem de kaçınılmazdır. Lenin, Komün için 'Biz Komün'ün omuzları üstünde yükseldik' ve Marx 'Onun ilkeleri ölümsüzdür' diyordu. Marx ve Lenin haklılar. Komün o güne değin yalnızca teorik planda formüle edilen sosyalizmi, ilk kez somut bir olgu haline getirme doğrultusunda atılan dev bir adımdır. Bunun için burjuvazinin Komün'ü ağzına almaması anlaşılır bir şeydir. Ama devrimcilerin Komün'ü kulaktan dolma bilgilerin dışında bilmemeleri ve bu konuda bir eksiklik duyup bu eksikliklerini giderme doğrultusunda bir çaba içerisine girmemeleri düşünülemez.

     Komün'den ders çıkarma konusunda, bizler şanslıyız. Çünkü, bizden önce Marx, Engels ve Lenin gibi bilimsel sosyalizmin kurucuları ve önderlerin Komün'den çıkardıkları dersler ve Komün üzerine yazdıkları vardır. Biz, Komün'ün önemini ilk kavrayanlar, Komün'e ilk dikkati çekenler ve Komün'den ilk dersleri çıkaranlar değiliz. Birey olarak Komün'ün teorideki ve mücadeledeki önemini böylesine derin ve somut ilk fark edenlerimiz var ise de, içinden geldiğimiz DY siyasi hareketimiz için bu yeni değildir.

     Marx, daha Komün günlerinde, Komün'ün önemini ve proletaryanın devrimci sınıf mücadelesi içindeki tarihsel yerini, tıpkı eylemlerinin bilincinde olan Komünarlar gibi ilk kavrayanlardandır. Kugelman'a yazdığı mektuplarda, ki Seçme Eserler'deki ilk mektubun tarihi, 12 Nisan 1871'dir, bunu görmek mümkündür. Daha sonra Lenin, Marks'ın Kugelman'a yazdığı mektuplara atfen şöyle diyecektir: ' Marx...dünyadaki tarihsel devrimci hareketin bir gelişmesini gösteren büyük olaylara katılan bir insanın büyük dikkatiyle gözlemeye başlar.' (Paris Komünü, syf.279)

     Marks'ın içinde yer aldığı Enternasyonal de aynı şekilde düşünmektedir. Nitekim 15 Nisan tarihinde şu hükme varmaktan kaçınmaz: '18 Mart Komün devriminde işçi sınıfının siyaset sahnesine çıkışını selamladık ve bu devrimi, toplumsal bir yeniden kuruluş çağının başlangıcı olarak gördük.' (P. Komünü, syf.45) (a.b.ç.)

     Daha Komün günlerinde '...Hareketin anlam ve yönünü hemen kavrayan Karl Marx, Enternasyonal Genel Kurulu tarafından bu hareketin doğuşunu, anlamını ve önemini bütün dünya proleterlerine açıklamaya davet edilince, gazetelerin verdiği belgelere (ve Marks'ın kişisel ilişkileriyle doğrudan sağladığı bilgilere ve belgelere) dayanarak Fransa'da İç Savaş adı altında tanınan 3. Duyuruyu yazdı. Hem bir savunma hem de bir ağıt niteliği taşıyan ve Genel Kurul önünde ancak 30 Mayıs günü, yani Paris Komünü tarihe karıştıktan sonra okunabilen bu ustaca yorum, sosyalist edebiyatın en sağlam sayfaları arasında yer almaktadır.' (P. Komünü, syf.30-31) (1)

     Devam ediyoruz: '28 Mayıs günü, Komünün son savaşçıları, Belleville yamaçları üzerinde üstün düşman güçlerine yenik düşüyor ve 2 gün sonra, 30 mayıs günü Marx, Genel Konsey önünde, Paris Komünü'nün tarihsel anlamının bir kaç keskin, ama öylesine kavrayışlı ve özellikle bu konuda yazılmış son derece zengin yazının tümünde eşi boşuna aranacak derecede doğru çizgi içinde belirlenmiş bulunduğu bu çalışmayı okuyordu.' (Marx-Engels/Seçme Eserler/Cilt-2,syf. 215)

     Böylece Marx, 'en önemli görev' kabul ettiği Komün'e karşı duyulan kendiliğinden sempatiyi proleter kitlesinin Komün davasını yürütmek ve sonuna kadar ulaştırmak için bilinçli bir isteğe dönüştürecek olan bir teorik inceleme...'yi de yapmış oluyordu. (Biyografi, syf. 550)

     Bizzat olaylar devam ederken böylesi bir inceleme yapabilmek 'gene Marx'a düştü'. Bu olayları, geleceğin eşiğini belirleyen ve yeni bir tarihi çağın kapısını açan olaylar olarak gösteren oydu. Komün'ün ilk tarihçisi ve vakanüvisti Marx, Fransa'daki proleter ihtilalinin tecrübesini geniş kitlelerin önüne getirdi ve proleter savaşçılarının gelecek kuşakları için kayıtlara geçirdi.' (Biyografi, syf. 534)

     Hiç şüphesiz o olanaklarla, olayların üzerinden belli bir zaman geçip her şey ortaya çıkmadan ve üstelik tek başına, Komün'ün tüm yönlerini en ince ayrıntılarına kadar inceleyebilmek mümkün değildir. Bu daha sonraki devrimcilerin ve bilimsel araştırmacıların görevidir. Nitekim Komün günlerinden yıllarca sonra Devlet ve İhtilal'de yalnızca kitabın konusu ile ilgili bölümler üzerinde duran Lenin, bunu şöyle ifade ediyor: 'Marx, yetersiz de olsa Komün tecrübesini Fransa'da İç Savaş adlı eserinde, kılı kırk yararcasına bir tahlilden geçirdi.' (Devlet ve İhtilal, syf.55)

     ***

     M-L devrim tanımını hepimiz biliriz. Konumuzu ilgilendirdiği kadarıyla M-L devrimin en kısa, yalın ve özlü tanımını yapmak istediğimizde, onun politik ve sosyal devrimin bir bütün olarak ele alınması anlamına geldiğini bilir. M. Çayan arkadaştaki şu ünlü tanımı aktarırız: 'Devrim, halkın devrimci girişimi ile-aşağıdan yukarı- mevcut devlet cihazının parçalanarak, politik iktidarın ele geçirilmesi ve bu iktidar aracılığı ile-yukarıdan aşağıya- daha ileri bir üretim tarzının örgütlenmesidir.'(Kesintisiz devrim-1)

     Bu kısa tanımda, mevcut burjuva devletin parçalanması gerektiğinin belirlenmesinden hareketle, bu bölümün başlığı olan (BURJUVA DEVLETİ PARÇALAMALI MI, DEVRİM?) sorusunun yanıtının verildiğini söyleyebiliriz.

     Ama hayır, her şey bu kadar kolay değil.

     Bilimsel sosyalizmin temellerinin atıldığı ilk anlardan itibaren Marksizmin bu tanımı yapıp aynen savunduğunu söylemek mümkün değildir. Yani Marksizmde bir devrim anlayışı vardı ve o devrim anlayışında, bu tanımın pek çok unsuru da vardı; ama 'Mevcut devlet cihazının parçalanması' gereği yoktu.

     Marksist devrim teorisi, bugüne göre bu açıdan, evet bu temel unsur açısından eksikti.

     Marksizm, bilimsel sosyalist teorinin oluşturulduğu ve temellerinin atıldığı ilk anlarda, mevcut iktidarın alaşağı edilerek proletaryanın iktidara gelmesini ve proletarya diktatörlüğünün kurulmasını savunur. Proletarya iktidarı ele geçirdikten sonra, mevcut devleti demokratikleştirecek ve bu devlet aracılığı ile Komünizme ulaşma doğrultusunda istediği ekonomik, siyasal ve toplumsal dönüşümleri gerçekleştirecektir. Engels'in Komünizmin İlkelerinde 'Bu devrim nasıl bir yol izleyecektir?' sorusuna verdiği 'Her şeyden önce bir demokratik yapıyı ve böylelikle de dolaysız ya da dolaylı biçimde proletaryanın siyasal egemenliğini yürürlüğe koyacaktır.' şeklindeki yanıtı, bunu anlatır. Yani Marksist teoriye göre, proletarya iktidara geldiğinde, mevcut devleti aynen korumayı değil, onu demokratikleştirmeyi düşünüyordu. 1848 devrimine kadar Marx'ta egemen olan anlayış buydu.

     Lois Bonaparte'nin 18. Brumaire'de Marx ilk kez, mevcut burjuva devletin parçalanmasına işaret eder. 18 Brumaire'de mevcut devletin parçalanması gerektiğini söylediğini, 12 Nisan 1871 tarihinde, yani Komün günleri yaşanırken, Paris'te Paris proletaryası mevcut devleti parçalayıp yok ettikten sonra, bir başka deyişle, Brumaire'de önerilen teorik önermenin olaylar içinde pratiğe geçerek doğrulanmasından sonra Kugelman'a yazdığı bir mektupta belirtir. Marx şöyle yazar: '18. Brumaire'nin son bölümünde, eğer yeniden okursan göreceğin gibi, Fransa'daki gelecek devrimin girişiminin, şimdiye değin olduğu gibi, artık bürokratik ve askeri makinayı başka ellere geçirtmeye değil ama onu yıkmaya dayanacağını belirtiyorum. Kıta devrimindeki gerçekten halkçı devrimin ilk koşuludur bu. Kahraman Parisli arkadaşlarımızın girişmiş bulundukları şey de, işte budur.' (Marx-Engels/Seçme Eserler/Cilt 1.syf.502)

     Lenin, Marks'ın bu sözlerini Devlet ve İhtilal'de aynen aktararak, Emperyalizm döneminde de geçerliliğini koruduğunu söyler. Şöyle der: 'Bürokratik-askeri aygıtı parçalamak sözü, Maksizmin devrim sonrasında proletaryanın devlet konusundaki görevlerine ilişkin, başlıca dersini özlü bir biçimde dile getirmektedir.' (Devlet ve İhtilal, syf. 51)

     Peki Marx, 18. Brumaire'de bu konuda ne diyordu? 'Bütün siyasal devrimler, bu makineyi kıracakları yerde yetkinleştirmekten başka bir şey yapmadılar. Art arda iktidar uğruna savaşan partiler, bu muazzam devlet yapısını ele geçirmeyi kazananın en birinci ganimeti saydılar.'(Marx-Engels/Seçme Eserler/cilt 1, syf. 574-575)

     Paris Komünü, Marks'ın bu teorik önermesini doğrulayarak, ilk kez, mevcut devleti yetkinleştirmek yerine onu parçalayıp tarihin çöp tenekesine atmayı yeğlıyordu. Marksın deyişiyle '...İşçi sınıfı, mevcut devlet makinesini olduğu gibi almak ve onu kendi amaçları için kullanmakla yetinemezdi.(a.g.e. syf. 260)

     Evet, Komün deneyiminde, Paris proletaryası, Marksist devrim teorisinde yeni bir dönem başlatıyordu: Artık mevcut burjuva devletin parçalanması gerektiği, aksi halde proletaryanın istemlerinin gerçekleştiremeyeceği anlaşılmıştı.

     'Bu tecrübeyi tahlil etmek, ondan taktik dersler çıkarmak, kendi teorisini bu tecrübenin ışığında incelemek' için Komün'ü ele alan Marks'ın, bu incelemesinin sonucunu hesaba katmaması düşünülemezdi. Teorik önerme düzeyinde devletin parçalanması gereğini 1852'de 18. Brumaire'de ortaya koyan Marks'ın, Komünist Manifesto'da bu doğrultuda değişiklik yapmak için neden Komünü beklediği de anlaşılır bir şeydir. Marx, o teorik önermesinin 'Pratik ve gözle görülür bir kanıtını' sağlamak istiyordu. (Biyografi, syf...) Marx-Engels, 24 Haziran 1872'de, Almanca baskıya önsözde, bu doğrultuda değişiklik yapma gereği duydular. Lenin, Marx ve Engels'in Komünist Manifesto'da yaptıkları bu değişikliğin, onların '...bu ana ve temel derse çok büyük bir önem...' verdiklerini gösterdiğini, yazar. (Devlet ve İhtilal, syf. 50)

     Engels, Komünün 20. yıl dönümünde, yani 18 Mart 1891'de yazdığı Fransa'da İç Savaş'ın ön sözünde, aynı konuda şöyle diyordu: 'Komün, işçi sınıfının bir kez iktidara geçtikten sonra eski devlet makinesi ile yönetmeye devam edemeyeceğini, hemen kabul etmek zorunda kaldı; daha yeni elde etmiş bulunduğu kendi öz egemenliğini yeniden yitirmemek için bu işçi sınıfı bir yandan o zamana değin kendisine karşı kullanılmış bulunan eski baskı makinesini ortadan kaldırmalı ama...'(Marx-Engels/Seçme Eserler/ Cilt 2 syf. 224), aması, mevcut devlet aygıtının yerine, yıkıldıktan sonra neyin geçirileceğinin tartışılmasına ilişkindir.

     Lenin'e göre, Marx, halkın gerçek bir halk devriminin ön koşulu olarak mevcut devlet makinesini parçalama görevini, o tarihlerde İngiltere dışındaki kıta Avrupası ile sınırlamıştı ve bunda da o tarihi koşullardan dolayı haklı idiler. Çünkü '...o dönemde İngiltere henüz örnek katıksız Kapitalist ülke olmasına karşın, militarist bir klikten ve büyük ölçüde de bir bürokrasiden yoksundu. Bu nedenle Marx, o dönemde hazır devlet aygıtının parçalanması ön koşulu olmaksızın bir devrimin, hatta bir halk devriminin mümkün göründüğü ve gerçekten de mümkün olduğu İngiltere'yi ayrı tutuyordu.'(Devlet ve İhtilal, syf. 52)

     Böylece proletarya devriminin ön koşul olarak mevcut burjuva devlet aygıtını parçalayıp dağıtmasının ve yok etmesinin, özünde, mevcut burjuva devletin bürokratik ve askeri yapısından kaynaklandığı anlaşılmış oluyordu. Çünkü, bir devlet aygıtının '...en ayırt edici nitelikteki iki kurumu' olan bu kurumların, 'burjuvaziye binlerce bağla bağlı olduğunu' (Devlet ve İhtilal, syf.15) hepimiz biliyoruz. Bu yapının yetkinleştiği ülkede, yetkinleştiği ölçüde, parçalanmanın gerekliliği ve zorunluluğu artar.

     Lenin, Emperyalist dönemin ilk başlarında, bu İngiltere istisnasının da geçersiz olduğunu söyler. Artık dünyanın tüm ülkelerinde mevcut burjuva devlet aygıtı parçalanıp yok edilmelidir. Bu öngörü, Emperyalizmin 3. bunalım dönemi olan bugün kapitalist zincire bağlı tüm ülkelerde bürokratik-askeri devlet aygıtının eriştiği dev boyutlar düşünüldüğünde, çok daha fazla geçerlidir.

     'Parçalama', 'dağıtma', 'yok etme', 'kesip atma' vb... Peki, mevcut devletten hiç bir şey devir alınmayacak mıdır? Marksın yanıtı, olumludur. 'Eski hükumet iktidarının tamamen baskıcı organlarının ortadan kaldırılması gerekmekle birlikte, onun meşru fonksiyonlarının da toplumun üzerinde zirveyi gasp etmiş bir otoriteden çekilip alınarak...'(Biyografi,syf. 551-552)

     Bu noktanın tartışılması gerektiği açıktır. Yani, bizler, bugünkü devletin hangi fonksiyonlarını, devrim sonrası kendi devlet aygıtımızı örgütlerken devralmış olacağız?...

     Aydın/1988” (Devam edecek)

     14.09.2020/Datça

     Mehmet Erdal


     (1)


Devamını Oku...

6 Eylül 2020 Pazar

2020.09.07.CEZAEVİ YAZILARI-19: PARİS KOMÜNÜNE DAİR (2)

  Hiç yorum yok
13:35

 

     CEZAEVİ YAZILARI-19: PARİS KOMÜNÜNE DAİR! (2)

     (Paris Komününün 117. yıl dönümünde Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevinde yapılan bir çalışmanın ikinci bölümü)

     "117. Yıl dönümünde Paris Komünü

     ...Marks'ın "toplumsal devrimlerin şafağı" olarak tanımladığı Paris Komününü, öncelikle onu hazırlayan tarihsel koşulları ve kuvvetleri, olayların kronolojik gelişim seyri içinde ele alarak açıklamaya çalışacağız. Engels'in, ayaklanmayı tanımlarken kullandığı "Fransızca konuşmak" terimi, Fransızların ihtilalci atılımı ve sınıf savaşımını sonuna kadar götürebilmesi yeteneğinden kaynağını almaktadır.

     "1830-1848 ve 1871 silahlı kalkışmaları ve özellikle de Komün eylemi, bu konudaki çarpıcı örnekleri oluştururken, aynı zamanda burjuvazinin, proletaryanın bulanık da olsa bağımsız sınıf istemleri karşısında nasıl azgınlaştığının ve öç aldığının kanlı kanıtlarını da oluşturmaktadır...” denildikten sonra, ayaklanma öncesi Fransa, 1789 yılından itibaren oldukça ayrıntılı bir biçimde özetlenmekte ve sonra şöyle devam edilmekte idi:

     1871 “... Şubat ayı içinde Milli Muhafızların 254 taburunda ve ilçelerinde komiteler kuruldu. Bu nokta önemlidir. Yani bu komiteler, proletaryanın iktidarı ele geçirmesi sonrası süreçte değil, iktidarın ele geçirilmesi sürecinde pratik içinde kuruldular. Aynı şey Sovyetler, Şuralar, Konseyler, Direniş Komiteleri vb. örgütlenmeler için de geçerlidir. Seçimle iş başına gelen ilçe komiteleri ve Ulusal Muhafızın Merkez Komitesi, Komün günlerinde iktidarın en önemli güç odakları oldu. '20 ilçenin komiteleri ve Merkez Komitesi, Milli Savunma Hükumetinin elindeki son iktidar kırıntılarını almak, politik ve sosyal devrimin temellerini atmak konusunda rol oynayacaktı. İçeriden bakıldığında Paris kuşatmasının bütün tarihinin, hep bu yönde girişilen teşebbüslerden kurulu olduğu görülür. Bu teşebbüsler Komün anlayışını kesinleştirip, belirli bir hale sokmamışsa bile zenginleştirmiştir. Bu anlayışın içinde, Orta Çağ sitelerinin ayaklanışı sırasında doğan hükumetlerin uzak anısı ile 1793'teki Paris Komününün yarattığı taze gelenekler, Paris'teki belediye sisteminin istisnai karekterlikten kurtarılması talebi ve Babeyuf zamanından beri Temmuz Krallığı sırasında kurulmuş gizli cemiyetler, Marksist Manifesto tarafından Komünizm şeklinde sıfatlandırıla gelmiş bir devrimci doktrin kokusu sezilmektedir. Bütün bunlar, hemen anlaşılacağı gibi, işçilerle zanaatkarların, umudu kırılmış aydınlarla her şeye karşın umutlarında direnen ütopyacıların, genç öğrencilerle sakalı ağarmaya yüz tutmuş 48 ihtilalcilerinin belirsiz ve karmaşık özlemlerini besledikleri ideolojik unsurlardır. İşte bunlara Proudhoncu ... ile Bakuninci anarşizmin verileri de eklenirse, Paris'in ruhu hakkında aşağı yukarı tam bir fikre sahip olunabilir. Hatırdan çıkarılmamalıdır ki, üstelik bu ruh, o sıralarda Paris'te yaşayan sayısı oldukça kabarık bir Polonyalı ve İtalyan azınlığın durmaksızın beslediği coşkun bir Enternasyonalizm atmosferi içinde çalkalanmaktadır." (Paris Komünü.syf.19)...” (a.b.ç.)

     ***

     “...Bir önceki bölümde Ulusal muhafızların 254 taburundan seçim yoluyla gelmiş delegelerden oluşan bir Merkez Komitesinden bahsetmiştik. 18 Mart'ta aslen halktan toparlanan bağışlarla yaptırılan ve Ulusal Muhafızlara ait olan topların, Thiers Hükumetince el konularak Ulusal muhafızlardan geri alınmaya ve Merkez Komitesi üyelerinin turuklanmaya, böylece genel olarak halkın silahsızlandırılmaya ve bir tenkil politikasının hayata geçirilmesine, kısaca Paris'in 'yatıştırılmasına' çalışılması karşısında ayaklanan Paris halkı tarafından iktidara el konulmuştu.

     Paris halkının bu iktidara el koyma ve Thiers Hükumetini Versailles'a kovma sırasında, Merkez Komitesi önder ve yönetici bir rol oynamıştı. Merkez Komitesi, fiili durumun ortaya çıkardığı bu önder ve yönetici olma rolünü, yapılacak seçimler sonucu resmi düzeyde Komün yönetimine terk edecek olmasına karşın, fiiliyatta sürdürmeye çalışacaktır. Bu da Komün eylemi sırasında bazı karışıklıklara yol açacaktır.

     18 Mart'ta iktidara el konulmasının hemen ertesi günü Merkez Komitesi halka yayınladığı bir bildiriyle 'Paris halkı, kendisine kabul ettirilmek istenen boyunduruğu söküp attı' diyor, sıkı yönetimin kaldırıldığını duyuruyor ve bütün Paris halkını Komün (Bucak) seçimlerine çağırıyordu. Böylece Merkez Komitesi, iktidarın el değiştirmesi sonrası ilk iş olarak, öteden beri halkın temel istemlerinden biri olan Komün seçimlerini hayata geçirmiş oluyordu. Bu bir anlamda, iktidarın halka, iktidarın gerçek sahibi olan halka devredilmesi anlamına geliyordu...”

     “...Tam bu noktada Marx'ın eleştirileri vardır. Marx'a göre Merkez Komitesi hiç vakit kaybetmeden karşı-devrimin karargahı ve devrime karşı her türlü faaliyetin kaynağı olan Versailles üzerine yürümeliydi. Versailles hükumetini düşük ilan etmeliydi. İkincisi, Marx'a göre, Merkez Komitesinin seçimler yoluyla yerini çok çabuk Komüne devretmesi yanlıştı. Marx'a göre, her iki hatanın kaynağı, Merkez Komitesinin gereksiz 'vicdan ve onur' titizliğiydi. (Bknz: Seçme Eserler/cilt-2. Shf.257)

     Komün ise "...26 Mart'ta düzen partisinin gücünü bir de seçim sandıklarında denemesine izin verdi." (a.g.e. Shf.258)

     26 Mart'ta Komün seçimleri yapıldı...

     Seçimlerin hemen ardından "Merkez Komitesi Parislilere hitaben yayınladığı bir bildiride iktidarı Komüne devrettiğini açıklayarak, yurttaşların Komün çevresinde toplanmalarını talep ediyordu." (Paris Komünü. Shf.38)

     28 Mart'ta Komün ilan edildi. Komün 29 Mart'ta yayınladığı bir bildiride halka "Mukadderatınızın hakimisiniz" (shf.130) diyordu. Yani, geçici olarak iktidar yetkisini kullanan Merkez Komitesi, seçilmiş Komün'e görevlerini devrediyordu.”

     ***

     “Komünün tüm Fransa için önerdiği ama hayata geçirmeye fırsat bulamadığı örgütlenme modeli dışında, egemenliğini hakim kılabildiği Paris'te hayata geçirdiği Proleter Devletin örgütlenmesine kısaca değinelim.

     Bucaklar düzeyinde halkın doğrudan oylarıyla seçilen yerel Komünler, tamamen o Bucak halkının iktidar organı idi.

     Merkezi otorite anlamındaki Komün ise, Bucaklardan gelen seçilmiş Belediye Meclis Üyelerinden oluşuyordu.

     Komün, her biri eski bakanlıklara eş olan on komisyon (icra, askeri, iaşe, maliye, adalet, genel güvenlik, çalışma, sanayi ve ticaret, kamu hizmetleri, öğretim) kurmuştu...”

     ***

     “...Komünün ilk buyrultusu eski iktidara ait olan düzenli ordunun dağıtılması, askerlik yoklamasının kaldırılması ve halkın silahlandırılmasıydı. Böylece Komün, ... mevcut burjuva aygıtının parçalanması ve kendi istemlerinin hayata geçirilebilmesi için yeni bir devlet örgütlenmesine duyulan gereksinimi hem ifade etmiş hem de hayata geçirmiş oldu.

     Aynı gün, yani 30 Mart günü Komün yönetimi daha bir dizi konuda uygulamaları gündeme getirdi. 

     Şöyleki:

     1870 Ekim ayı ile 1871 Nisan ayı arasındaki tüm konut kiralarına ilişkin ödemeleri iptal ediyor, ödenmiş bulunan kiraları da gelecek kira ödemelerine sayıyordu. Komün 'Mülkiyetin de kendine düşen fedakarlık payında bulunması adaletin gereğidir.' anlayışından hareket ediyordu. Bu kararname bütünüyle uygulandı. Bunun sonucunda, orta sınıf halk, Komün'e kesin bir destek verdi.

     Ayrıca hacizli tüm eşyaların satışı durdurularak, bu eşyaların karşılığı ödenmeksizin sahipleri tarafından geri alınması sağlandı....

     Komünün Enternasyonalist yönü, Komüne seçilmiş olan yabancıların görevlerinin Komün yönetimi tarafından onaylanması ile ortaya konuyordu ve 'Komün bayrağı, Dünya Cumhuriyeti'nin bayrağıdır' deniyordu....

     1 Nisan günü, bir Komün görevlisinin yıllık en yüksek maaş tutarının 6000 Frank'ı geçemeyeceği, yani en yüksek işçi ücretinin tutarından daha yüksek olamayacağı kararlaştırıldı. Bu konu çok önemlidir...

     2 Nisan günü Kilise ile Devletin birbirinden ayrılması ve din işleri bütçesinin kaldırılması, bütün Kilise mallarının ulusal mülkiyete dönüştürülmesi kararlaştırıldı....

     6 Nisan'da 137. Tabur, eski toplumsal sistemlerin egemenlik ve zor sembolü giyotini halkın sevinç gösterileri arasında yaktı.

     8 Nisan'da 'bütün dinsel simge, imge, dua ve dogmaların, kısacası bireysel vicdanla ilgili her şeyin okullardan uzaklaştırılması buyruldu. Ve buyrultu, yavaş yavaş gerçekleştirildi.'

     12 Nisan'da Komün,...Vendome sütununu, şovenizm ve halkları anlaşmazlığa kışkırtma simgesi olduğu gerekçesiyle yıkmayı kararlaştırdı. Karar, Komün tarafından 16 mayıs'ta uygulandı.

     16 nisan günü, Komün eylemi sırasında faaliyetleri durdurulan fabrikaların sayımı yapılarak, bu işletmelerin fabrika işçilerinin yönetimine verilmesi kararlaştırıldı...

     20 Nisan günü fırın işçilerinin gece işi ve iş bulma kurumları kaldırıldı. İşçi bulma kurumları belediyelere bağlandı.

     30 Nisan'da emniyet sandıkları ortadan kaldırıldı.

     5 Mayıs'ta XVI. Loui'nin idamının telafisi için yaptırılan Kefaret Kilisesi'nin yıkılması kararlaştırıldı.

     Bunlardan başka, patronların emekçilerin ücretlerine kesintiler ve cezalar uygulaması kaldırıldı.

     Ahlak Polisi kaldırıldı. Talih oyunları yasaklandı. Ayrıca af çıkartıldı. Komün oturumlarının yayınlanması kararlaştırıldı. Siyasal ve mesleki yeminler kaldırıldı...

                                                                         Aydın/1988” (Devam edecek)

     07.09.2020/Datça

     Mehmet erdal


Devamını Oku...

30 Ağustos 2020 Pazar

2020.08.31.CEZAEVİ YAZILARI-18: PARİS KOMÜNÜNE DAİR! (1)

  Hiç yorum yok
12:11

 

     CEZAEVİ YAZILARI-18: PARİS KOMÜNÜ'NE DAİR! (1)

     Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevinde 1987 yılı ikinci yarısı başlayan ve yıl sonuna doğru (Kasım ayı içinde) bir biçimde uzlaşı ile sonuçlanmasına karşın, farklı biçimlerde, 1988 yılı ilk yarı boyunca da devam edip giden "iç tartışmalardan" daha önceleri de söz etmiştik. (1)

     Bu tartışmalar sürecinde her birimizin dilinden düşmeyen ve yine her birimizin dağarcığındaki (her kim de ne kadar var ise) bilgileri birbiri peşi sıra sıraladığı gündem konularımız örgüt, örgüt içi demokrasi, demokratik-merkeziyetçilik, birey-kolektivite ilişkisi vb. idi.

     Farklı nedenlerin yanı sıra, yıllardır içinde yaşanılan cezaevi koşulları nedeniyle de büyük ölçüde sorunlu yürüyen (ama, sonuç itibariyle, bence çok da yararlı olan) bu tartışmalarda somut bir yol alabilmenin yolu, tartışmanın, kendisini sol, sosyalist, devrimci vb. gören herkesin reddedemiyeceği yazılı kaynaklar ve somut olaylar düzleminde tartışılmaya çalışılmasından geçiyordu; 1988 yılı Mart ayında 117. yıl dönümü kutlanacak olan Paris Komünü, bu anlamda bulunmaz bir fırsat idi.

     Bu konuda bir çalışma yapmak ve yapılan çalışmayı Devrimci Yol komününde tartışmak için ben, Atilla Yalçın (2) ve bir arkadaş daha görev aldık. (3)

     Elimizdeki yazılı kaynaklardan yararlanarak, günlerce, üçlü okumalar yaptık. Ayrıca, her birimiz, farklı kaynaklardan kişisel okumalar yaptı ve notlar aldı. Sonra oturduk ve (yazılacak her bölüm üzerinde kısa bir görüşme yaptıktan sonra) çalışmayı yazılı hale getirmeye başladık; benim toparladığım ve Atilla ile diğer arkadaşın nöbetleşe yazdıkları, elli yedi (57) sayfalık bir çalışma ortaya çıkardık.

     Paris Komününün 117. yıl dönümü günü yemekhanede toplandık ve çalışmayı sunduk.

     ***

     Bu çalışmanın bazı bölümlerini sizlerle paylaşıyorum.

                                          “117. Yıl dönümünde Paris Komünü.

     ...Paris komünü ile "ilk tanışmamız" pek çoğumuz açısından Kesintisiz Devrim 1'de yapılan, devrimin objektif şartlarının sürekli var olmadığı zamanlardaki ihtilalci inisiyatiflerin değerlendirilmesi bölümünü okurken olmuştur. Mahir Çayan "...O tarihi dönem, ihtilalci atılımın başarıya erişmesi için belli bir olgunluğa ulaşmamışsa bozgun mukadder bir sonuçtur." derken, 1525 Munzur hareketini, 15.yy. da ki Şeyh Bedreddin olayını ve Paris Komününü sayıyordu.

     Demek ki, Paris Komününün yenilgisi kaçınılmazdı. Ama 72 gün sürmüş olan bu işçi devleti, pratiğiyle Marksist teorinin en önemli temel taşlarının geliştirilmesine hizmet ederken, gelecek dönemlere de geniş bir perspektif ve zengin bir birikim sunuyordu.

     Lenin'in, Ekim Devrimi'nin 101. günü, soğuk bir Ocak ayında, karların üzerinde neşeyle dans ettiği söylenir. "Çünkü, yakın çağlarda halkın en uzun iktidarı, Paris Komünü'nün kan ve barut içinde geçen 100 günüydü. Bunu aşmak bile o günlerde büyük bir olay olarak görülmüştür." (D. Arkadaş sy.1) (Bizim hesaplamalarımıza göre Paris Komünü'nün iktidarı 72 gün sürmektedir. 100 günün nasıl hesaplandığını bilemiyoruz.)

     Marx, Paris Komünü'nü "...yüzlerce programdan ve geliştirme çabasından çok daha önemli" (Devlet ve İhtilal) görüyordu.

     Lenin, Marx için "...bu deneyi çözümlemek, ondan taktik dersler çıkarmak ve teorisini bu deneyi temel alarak yeniden gözden geçirmek , Marx'ın kendisi için tayin ettiği ödev işte buydu." (Devlet ve İhtilal,syf. 50) diyordu.

     Devlet, Proletarya Diktatörlüğü, Komün gibi pek çok temel konu, Paris Komünü'nün Marx, Engels ve Lenin tarafından incelenmesiyle daha da ayrıntılı hale getirildi. Yol gösterici oldu. Lenin, 1908'de "Biz Paris Komünü'nün omuzları üstünde yükseldik" ( Lenin'e atfen aktaran Paris Komünü syf. ) diye yazıyordu. Örneğin Stalin "Proletarya Diktatörlüğünün devlet biçimi olarak Sovyet iktidarı'nı tartışırken, 'Paris Komünü, bu biçimin embriyonu idi. Sovyet İktidarı, onun gelişmesi ve doruğuna ulaşmasıdır.' " der. (Leninizmin İlkeleri syf.55) (a.b.ç.)

     Komün deneyinin incelenmesi, 1848'de yazılan Komünist Manifesto'nun Marx tarafından düzeltilmesine yol açtı. Manifestonun 1872 tarihli ön sözündeki bu "tek düzeltme", mevcut burjuva devletin parçalanmasına ilişkindi. Lenin, bu konuda şöyle diyor: Komün " İşçi sınıfının hükumet mekanizmasını hemen kolayca zapt ederek onu olduğu gibi kendi amaçları için harekete geçiremeyeceğini ispat etti...Böylece Marx'ın ve Engels'in Komünden alınması gereken bu derse onu Komünist Manifesto'da önemli bir düzeltme yapmayı gerektirecek kadar büyük bir önem verdikleri görülüyor." (Devlet ve İhtilal syf. )

     ***

     Bugün yeni çıkan sol nitelikli dergilerin çoğunda Paris Komünü'nün yeniden "keşfedildiğini" görüyoruz. Tıpkı 1970 öncesi DEV-GENÇ hareketinin, herkesin kendine göre bir "ihtiyacı" nedeniyle şimdilerde yeniden "keşfedildiği" gibi.

     Teori, ilk kaynaklara dönülerek yeniden üretilmeye çalışılıyor. Paris Komünü, bu bağlamda önem kazanıyor; bilinmesi ve kavranması gerekiyor.

     Bilindiği gibi Sovyetler Birliği Gorbaçov liderliğine geçtikten sonra, iç ve dış politika alanında yeni bir yönelim içerisine girmeye çalışıyor. Bu yeni yönelimin niteliğinin ayrıntılı tartışılması bir yana, bu yeni yönelimin bir boyutu olarak Sovyetler Birliği'nin dünü, bugünü ve yarını tartışılıyor. Genel olarak nasıl bir Sosyalizm konusu tartışılırken, bu tartışma içerisinde özel olarak Sosyalist Demokrasi önem kazanıyor. Bu tartışma yalnızca Sovyetler Birliği ile sınırlı kalmıyor. Sovyetler Birliği'nin dünya sol hareketindeki yeri ve tartışılan konunun öneminden dolayı dünya sol hareketinin de gündemine giriyor.

     Ülkemiz, 12 Eylül Askeri Faşist Darbesi sonrası topluma kabul ettirilen 1982 Anayasası'nın çerçevesini çizdiği yeni yasal-kurumsal yapı ile yeni bir politik düzene geçti. Bu yeni politik düzen, Türkiye'nin gündemine nasıl bir demokrasi? tartışmasını da getirdi. Ülkesinde tartışılan ve giderek yoğunlaşan bu konuyu, Türkiye sol hareketi görmemezlikten gelemezdi. Tam aksine, faşizme karşı sürdürdükleri demokrasi kavgasını, bu yeni durumun ortaya çıkardığı sorunlarla birlikte ele alıp, kendilerince bu soruyu yanıtlamalıydılar. Yani nasıl bir demokrasi? sorusunun genel bir yanıtını vermek yerine, proletarya demokrasisinden ülke somutunda ne anladıklarını bir programla ortaya koymak zorundaydılar.

     Yeni bir dönemin başlangıcındaki Türkiye solunda pek çok siyasi hareket dününü sorguluyor.

     İşte, 12 Eylül sonrası yaşanan yenilgiyi geride bırakmaya başlayan Türkiye solu, bu tarihsel koşullarda çakışan bu üç nedenden dolayı Sosyalist Demokrasiyi gündemine alıp tartışmaya ve bu konuda bir görüş ortaya koymaya çalışıyor.

     Sosyalist Demokrasi tartışmaları, Türkiye solunu, doğrudan Paris Komünü'nü ele alıp incelemeye ve onu kavramaya götürüyor. Çünkü, Lenin'in de belirttiği üzere, Marksist hareket, Paris Komünü'nün omuzları üzerinde yükseliyordu. Yani, Paris Komünü temeldi. Pek çok tıkanıklığın çözümünün teorik kökleri, bu deneyin içinde yatmaktadır. Önemli olan, bu deney birikimini, yalnızca tarihsel bilgi olarak algılamak değil, bugünle olan iç bağlantılarını yakalamak ve dinamik bir kavrayışla, bugüne ışık tutmasını sağlayabilmektir.

     ***

     "18 Mart'ta Paris'te bir proleter ihtilali patlak verdi ve tarihte ilk defa Paris Komünü şeklinde bir proleter devleti kuruldu. Bu, Kapitalist toplumun gelişmesinin doruğu ve burjuvazinin yükselişinin, ilerici burjuva değişimlerinin ve Mutlakiyetçi feodal kurumların yıkılışlarının kapanış çağıydı. Bu dönem, burjuvazinin tam egemenliğinin çöküşünün, ilerici karekterinden gerici ve hatta ultra gerici finans-kapitale geçişinin (Lenin) belirlendiği çağlardan biri oldu. Bu dönem, aynı zamanda işçi sınıfı hareketinin ve sosyalist düşüncenin gelişmesinde de tarihi bir kilometre taşıydı. Tarihte ilk defa olarak Komün, işçi sınıfının bu çağ açan başarısı, sosyalist ihtilalin ve iktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesinin kaçınılmazlığı hakkındaki yargının işçi sınıfı ideologlarının teorik incelemelerinin ürünü olmaktan daha ötede bir şey olduğunun kanıtlarını getirdi; bu, zamanın bir emri, pratik bir ihtiyaç, tarihi gelişmenin kendisinin, günün düzeni üzerine getirip koyduğu bir meseleydi."(Biyografi, shf.533)

     Kuşkusuz çok önemli bir dönemeç olan bu tarihsel kesitin yukarıda sözünü ettiğimiz gibi tüm derinliği ile öğrenilmesi gerekir. Doğaldır ki yalnızca bu yazımızın çerçevesi içinde tüm ayrıntılara inilmesinin mümkün olmadığı, bu konunun daha başka incelemelerle ele alınması ve tartışılması gerektiği öncelikle kabul edilmelidir.

     Kısıtlı olanaklara dayanılarak hazırlanan bu çalışma, devrimin esenliği için, kadınlı-erkekli barikatlarda kahramanca savaşan işçi sınıfının, nasıl sonuna kadar devrimci olduğunu gösteren, yakalandıklarında mitralyözlerle taranıp toplu olarak hunharca katledilen, gömecek yer kalmadığı için cesetleri topluca yakılarak yok edilen, yenilse de, yine de kızıl bayrağın tam 72 gün dalgalandığı tarihteki ilk proletarya diktatörlüğü olan bu şanlı devrime ve o tarihsel döneme küçük bir yaklaşım getirmekten başka bir iddia taşımıyor.

     Komün neydi?, sorusuna, şundan başka herhangi bir yanıt vermek çok zor: Engels'in dediği gibi " Paris Komünü, Proletarya diktatörlüğü idi." (Marx-Engels/Seçme Eserler/Cilt 1/shf.226)(a.b.ç.)

     "Komün, kendisinin bilincine mücadele içinde ulaşan ve kendisini kabul ettirebilmek için en büyük fedakarlığı, hayattan fedakarlığı kabul eden proletaryanın eseridir." (Paris Komünü. Shf.74)... 

     Aydın/1988"(Devam edecek)


     31.09.2020/Datça

     Mehmet erdal

     (1) Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com/ CEZAECİ YAZILARI-1 (VAR OLAN BİLGİ VE DENEY BİRİKİMİMİZ ÜZERİNE) ve CEZAEVİ YAZILARI-5 (İÇ TARTIŞMALAR)

     (2)Atilla, her zaman her konuda hem fikir olmasak ve farklı konumlanmalar içerisine girsek de, cezaevinde tanıdığım içi dışı bir ve inançlı arkadaşların başında yer alanlardan birisi idi, ki cezaevi sonrası süreçte de ilişkimiz bir biçimde sürmüştü. Bugünden geriye baktığımda, yalnızca sevgi ve saygı duyduğum arkadaşlarımdan birisidir..

(27.12.1985/Şirinyer Askeri cezaevi/Ön sıra, ikinci kişi Atilla Yalçın, yanındaki Aslan Yalçın ve Zafer Özgür)
   (17.08.1987/Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevi/Arka sıra, soldan ikinci Atilla Yalçın; orta sıra, sağdan birinci Erol Güngil ve ön sıra, soldan dördüncü Zeki Ünlü)
   (Ocak 1988/Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevi/Erol Gündüz'ün tahliye günü/Arka sıra, sağdan üçüncü Zeki Ünlü, dördüncü Atilla Yalçın)

     (2)Ben, Atilla ve diğer arkadaş, her üçümüz, Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevinde o dönem DY'cular arasında var olan üç ayrı kümelenmeden kişiler idik; Paris Komünü konusunda ortak bir çalışma ortaya koyabilmek, o gün için, çok anlamlı idi. Bunu başardık.

Devamını Oku...