Altındağ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mart 2022 Cuma

2022.03.19.YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-15: SOL İÇİ SORUNLARI NASIL ÇÖZMELİYİZ? (4-2)

  Hiç yorum yok
14:01

     


YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-15: SOL İÇİ SORUNLARI NASIL ÇÖZMELİYİZ? (4-2)

     Altındağ'da, mahalle çalışması için ilk adımı, Büyük Efes Oteli'nin hemen karşısında bulunan Akşam Ticaret Lisesinde okuyan ve Altındağ Mahallesinde oturan arkadaşlar aracılığıyla atmıştık. (*) İzmir'den Işıkkent'e/Pınarbaşı'na doğru giden yolun (Kemalpaşa caddesi) Kokluca Mezarlığı ile Altındağ Yahudi Mezarlığı arasındaki bölgeyi kapsayan o yılların Altındağı'nda, yolun sol tarafında (Çamdibi, Koşukavak) yoğunluk olarak, uzun yıllar önce Balkanlardan gelip yerleşen göçmenler yaşıyordu; sağ tarafına ise, ülkemizin doğusundan göç edip gelenler yerleşmeye devam ediyorlardı. Altındağ'dan sonra Pınarbaşı'na doğru devam eden ve o yıllarda hala asfaltlanmamış durumda olan yol boyunca da fabrikalar yeni yeni açılıyordu.

     1976-77 kış dönemi İzmir'de başlattığımız mahalle çalışmaları kapsamında, kesin tarihini anımsamıyorum, Altındağ'da da, ALTIN-DER'i (Altındağ Kültür ve Dayanışma Derneği) kurmuştuk. Derneğin yeri, Altındağ Yahudi Mezarlığından Altındağ köyüne giden yolun (Yener Caddesi) üzerindeki Altındağ Belediyesi araçlarının bakımının yapıldığı yerin tam karşısında idi.

     Altındağ Mahallesine ilk adımı, Altındağ Yahudi Mezarlığının arka taraflarındaki tepenin yukarı kısımlarında bulunan (ÇİMENTAŞ ile Altındağ gecekondu genişleme alanının sınırını belirlemek için yapılmış olan) taş duvara, çookk uzaklardan görülecek şekilde büyük harfler ile “ÇİMENTAŞ'IN VE TAŞ OCAĞI'NIN TOZUNA HAYIR/DEV-GENÇ” yazarak atmıştık. (**)

     Altındağ Mahallesindeki mahalle çalışmamızın bir boyutu da Kemalpaşa Caddesi'nin Altındağ Yahudi Maezarlığı'ndan sonraki kısımlarında daha yeni yeni açılmaya başlayan fabrikaların mesai bitim saatlerinde önlerine gidip bildiri dağıtmaktı; üniversitede okuyan bazı arkadaşlarımızın da katılımıyla yapılan bu bildiri dağıtımının pek çok fabrika önünde gerçekleştirildiğini anımsıyorum.

     1977 yılı ikinci yarısı, muhtemelen Sonbahar ayları olabilir, bir gün bir ya da bir kaç arkadaş, İGD'lilerin dernekte “Faşizm” konusunda bir tartışma toplantısı yapılmasını istediklerini, söyledi. Böylesi bir durumda, “sorumlu” konumunda olan, kendisine güvenen ve dahası, kendisine yönelik güven duygusunun zerrece zedelenmesini istemeyen bir kişi/kişiler olarak, hayır, ne gerek var, falan, diyemezsin; tamam, dedik.

     Sanırım, hafta sonu bir gün, İGD'liler oldukça kalabalık bir grup olarak geldiler.

     İGD'lilerin başında, Buca Lisesi Ortaokul kısmında okurken tanıdığım ve UDC toplantılarında da İGD adına toplantılara katılan arkadaşım vardı.

     Tartışma başladı.

     İGD adına konuşan arkadaş ve ben, karşılıklı olarak, Faşizm ve ülkemizin/devletin niteliği konusunda, farklı klasik kitaplardan alıntılar yaparak, dağarcığımızda ne varsa, sıralıyoruz; dernek binasında bulunanlar da dinliyorlar.

     O yıllarda yapılan faşizm tartışmalarına katılan arkadaşlar bilirler; biz, ülkemizdeki devletin niteliğinin “faşist” olduğunu ifade ederken, Dimitrof'un, yanılmıyorsam 3. Enternasyonal'de yaptığı bir konuşmada “Sömürge ve yarı-sömürge ülkelerin” burjuva demokratik devrimini tamamlamış ülkelerden farklı nitelikte olduğuna dair sözlerine atıfta bulunur, ülkemizin ve eş konumdaki ülkelerin burjuva demokratik devrimini tamamlamış ülkeler gibi değerlendirilmesine, haliyle, ülkemizde faşizmin iktidarda değil de tırmanmakta olduğuna dair savlara, karşı çıkardık.

     Dernek binasında yapılan tartışmada, ben bu alıntıyı yaptım; bekliyorum, İGD adına konuşan arkadaş ne diyecek, diye.

     Başka yerlerde ve farklı düzlemlerde başka başka siyasi hareketlerle ya da o siyasi hareketlerden arkadaşlarla bu konuda yapılan tartışmalarda genellikle tanık olunan tavır, Dimitrof'un bu sözlerinin yok kabul edilmesi ya da Dimitrof'tan başka bir alıntının yapılması ya da ülkemizin “gelişmiş bir ülke” olduğu iddia edilerek, Dimitrof'un bu sözünün bizim ülkemiz için geçerli olamayacağı vb. doğrultusunda olurdu.

     İGD adına konuşan arkadaşım, bunlardan hiç birisini yapmadı, pat diye, “Dimitrof'un, bu sözlerinden dolayı, 3. Enternasyonal'in kapanış konuşmasında özeleştiri yaptığını” söyledi.

     Haydaaa... O güne kadar böyle bir şeyi hiç duymadığımdan ne diyeceğimi bilemedim; yüzüm kızardı. Resmen, Dimitrof'un sonradan yanlış olduğunu kabul ettiği söylenen bir sözüne atıfta bulunduğum için, çok mahcup olmuştum.

     Gözlerin hepsi bana döndü; ne diyeceğimi, merak ediyorlardı.

     Hiçbir şey diyemedim.

     Tartışma bitti; ben kaybetmiştim.

     İGD'li arkadaşların yüzleri gülüyordu; kalktılar ve gittiler.

     Mahalleden dernek üyesi arkadaşlar da gittiler.

     O gece, evde, sabaha kadar, Dimitrof'un “Faşizme Karşı Birleşik Cephe”sini yeni baştan okudum; İGD'li arkadaş, tartışmayı kazanabilmek için, numaranın feriştahını çekmiş, her şeyi ters takla yapmıştı.

     Dimitrof'un özeleştirisi başka bir konudaydı; ben/biz haklıydık. Ülkemiz ve eş konumdaki ülkeler için Dimitrof'un o sözü çok sağlam bir referans idi.

     Ertesi günü, dernekte, gelen giden arkadaşa, bunu anlattım; istiyorum ki, biz yanlış bir şeyi savunmuyorduk. Konuyu çarpıtan, İGD'li arkadaş idi.

     Yeni bir tartışma için haber gönderip durduk; ama nafile. Gelmediler. Altındağ'da, bir daha bir araya gelip “faşizm” ya da başka bir konuda İGD'liler ile tartışma yapamadık. (***)

     19.03.2022/Datça/Mehmet Erdal

     (*) Akşam Ticaret Lisesi, Eşrefpaşa Akşam Ortaokulu vb., şu veya bu nedenle öğrenimini devam ettirememiş yurttaşlara, bıraktıkları yerden öğrenime devam etme olanağı veren okullardı; bu okullarda okuyanlar, normal müfredatı izleyen eşiti okullarda okuyan öğrencilerden yaşça daha büyüktüler. Bu yazıda sözü edilen Akşam Ticaret Lisesinden bir öğrencisi arkadaşımız İDOD'un (İzmir Demokratik Orta Öğremim Derneği) ilk başkanlığını yapmıştır.

     (**) O yıllarda, hem ÇİMENTAŞ'ın hem de, yanılmıyorsam, Bornova tarafında faaliyette olan BATI ÇİMENTO'nun bacalarında filtre yoktu ve Altındağ ile Bornova arasındaki ova bu fabrikaların bacalarından çıkan zehirli dumanların etkisi altındaydı. Keza, Altındağ Yahudi Mezarlığının yukarı, Altındağ Köyünün ise alt taraflarında bulunan taş ocağından yükselen toz bulutları da çevredeki evlerde oturanlara hayatı zehir ediyordu. Bu nedenle, Altındağ'da ilk adımı bu yazı ile atmış olmamız, çok yerinde bir hareket idi ve yankısı büyük olmuştu. (Hep aklımdadır; bizim arkadaşlar bu yazıyı yazdıktan sonra, o günlerdeki Altındağ Belediye Başkanı olan Adalet Partili Şefik Ok aracıyla Altındağ Yahudi Mezarlığının oraya kadar geliyor ve yazıyı seyrediyor; yazı, çok uzun süre silinmeden kaldı)

     Hafızam beni yanıltmıyorsa, ÇİMENTAŞ'ın yönetim kurulunda ya da danışman statüsünde Ege Üniversitesinden bir hoca vardı ve üniversitede okuyan arkadaşlarımız, ÇİMENTAŞ'ın bacasına filtre takılması konusunda bu hoca ile bazı görüşmeler de yapmışlardı.

                                       (Binaların arka tarafı, taş ocağının bulunduğu yer)
                                               (Yazıda sözü edilen duvarların bugünkü hali)

     (***) Not: 1- 1978 yılı Kasım ayı sonlarında, Karşıyaka'da, İGD'li birisi ile kavga etmekten ve onu yaralamaktan dolayı Çınarlı Meslek Lisesi öğrencisi olan E. Sabri Gamsız arkadaşımız tutuklandı, yargılandı ve ceza aldı.

     E. S. Gamsız arkadaşın bu konudaki paylaşımı şöyledir:

     “Mehmet abi, İGD'nin tutumu, dediğin tarihlerde, İzmirin her yerinde ayni idi. Özellikle Karşıyaka'da bunu çok yaşadık. Fuarda düzenlenen bir toplantıya İDOD olarak davet edilmemize rağmen söz hakkı vermemişlerdi. Biz zorla söz hakkımızı kullandık. Çıkışta bize saldırdılar (Karşıyaka’dan ... ya da ... bize silah çekmişti) Karşıyaka'da kendilerini güçlü sandıklarından, Karşıyaka Lisesindeki İDOD'lu arkadaşları tartaklayarak okuldan attılar. Liseye ben ve beş arkadaş gittik. İGD'nin okul sorumlusu ... ile bire bir konuşup, yaptıklarının yanlış olduğunu, oturup konuşalım dedim. İGD'liler, 40-45 kişi vardı. Biz beş kişi. ... ikna ettim, tam kantine girip konuşacaktık ki, İGD kitlesinin içindeki sivil polis bizim ... yumruk salladı. Yumruk vuranın polis olduğunu (Çınarlı'da, Ulaş'ı anma yaptığımızda, Polislerin arasında, Ulaş'ın resmini yırtarak bizi tahrik etmek istemişti, oradan) biliyorum. Biz iki hafif yaralı, ... ağır olmak üzere İGD liler de çok sayıda yaralı verdiler, dağıldılar. 22 dosyadan yargılandım. Hepsinden beraat ettim. ... yaralamaktan on sene aldım. Biz, İGD ile Karşıyaka'da bayağı uğraştık.”

     Not: 2- 1979 yılı Mart ayı sonu itibariyle İzmir dışına (Denizli'ye) gönderilmiştim; İzmir'de Karabağlar, Konak vb. yerlerde, 1979 yılı ikinci yarısı, İGD ile Devrimci Yol arasında çok ciddi bir kavganın yaşandığını (gıyaben) biliyorum. Umarım, bir gün, birileri, bu kavgaya dair bildiklerini yazar ve bu yazılacaklar, “sol içi sorunların çözüm biçiminin nasıl olması ya da olmaması gerektiği” konusunda yol gösterici olabilecek derslerin çıkarılmasına katkı sağlar.

 

Devamını Oku...

23 Aralık 2019 Pazartesi

2018.09.08.ÖRGÜT DEDİĞİN NEDİR Kİ (2.Bölüm)

  Hiç yorum yok
10:06


     'ÖRGÜT' DEDİĞİN NEDİR Kİ ? (2. Bölüm)
     1976 yılı başlarında ilk kez girdiğim cezaevinde, benden önce cezaevine düşen, başka siyasi hareketlerden başka tutuklular da vardı: Bergama GSB (Genç Sosyalistler Birliği/daha sonraları Genç Sosyal Devrimciler Birliği)'den, Bornova Kampüsünde çıkan öğrenci kavgalarından, TKP/ML-TİKKO davasından vb. pek çok genç insan oradaydı.
     TKP/ML-TİKKO davasından tutuklu olan kişilerden üçü Ermeni kökenli yurttaşımızdı ve bu kişilerden Orhan Bakır, İzmir'de yakalanma biçimi ve etnik kökeni itibariyle basın tarafından manşete taşınarak, tabir-i caizse 'efsane' bir kişi haline getirilmişti. (Bu üç Ermeni kökenli arkadaşlardan diğer ikisinin adı Yervant Tüzün ve Mervan'dı. Orhan Bakır, daha sonraki süreçte arkadaşlarınca cezaevinden kaçırılmış ve nihayetinde Elazığ ili Karakoçan ilçesinde 'bir ihanet/ ihbar' sonucu vurularak öldürülmüştü.)
     Benim cezaevinde kaldığım 3 ay 10 günlük sürede, Ege Üniversitesi Fakültelerindeki ve EGE'nin farklı yerlerindeki 'sağ ve sol kesimden öğrenciler arası çatışmalar' sonucu her gün yeni yeni kişiler tutuklanarak bu cezaevine ve bizim bulunduğumuz koğuşa getiriliyordu.
     Bu tutukluluğum süresince tanık olduğum tartışmalardan ve okuduğum kitaplardan dolayı bilgi dağarcığım biraz gelişmiş ama ben hala 'taraftarı' olduğunu söylediğim 'Devrimci Gençlik' ile ilgili
yeterli bilgiye sahip değildim ve ('benden daha yetkin' oldukları kanısına vardığım) başka siyasetten tutukluların eleştirileri karşısında ise bocalıyor ve 'eziklik' duyuyordum.
     DGM'de yapılan ilk duruşmada, (isimlerini anımsayamadığım) tutuklu diğer iki arkadaş ile birlikte tahliye edilmiştik.
     Tahliye edildikten sonra okuldaki arkadaşların yanına dönmüş ve derginin dağıtıldığı kitabevi'ne gidip gelmeye devam etmiştim; içeride maruz kaldığım sorulardan ve bana yöneltilen eleştirilerden aklımda kalan ve cevaplarını öğrenmem gereken soruları sorup duruyordum; 'abi', yazın İnciraltı Yurtlarında bir eğitim çalışması düşünüldüğünü ve katılacaklarından birisi olarak beni düşündüklerini söyleyince, kabul ettim; böyle bir 'eğitim çalışması' benim için 'çok iyi bir şey' olacaktı.
     Ali Alfatlı'nın 'Tarihle Söyleşiler-1' de de değindiği bu 'eğitim Çalışması'na 10-11 kişi katılmış ve bir ay civarında bir sürede, belli başlı 'temel klasikler' kabul edilen kitapları okumuş ve tartışmaya çalışmıştık. (Bazı geceler afişlemeye, bazı geceler 'Kula Mensucat' işçi grev yerine gidip geliyor ve haliyle uykusuz ama inatla bu çalışmaya katılıyorduk. Bir-iki fire ile bu çalışmayı bitirmiş, 'eğitim çalışması' öncesine göre daha 'bilgili' olmuştuk.)
     Okunan ve tartışılan her şeyi anlamış olduğum söylenemezdi ama bu 'eğitim çalışması' sırasında edindiğim bilgiler, beni, öncesi dönemdeki 'gazı goz anlayan' veya tabiri caizse, siyasi muarızlarımız tarafından (cezaevinde olduğu gibi) yöneltilen eleştiriler karşısında 'mal mal bakan' bir konumdan bir ölçüde de olsun kurtaracak ve okumaya yöneltecekti.
.....
     1976 yılı yaz aylarında yapılan bu 'eğitim çalışması'na farklı fakültelerden ama ağırlıkla, kendisini 'Devrimci Gençlik taraftarı' olarak tanımlayan İTBF ve GHİYO (Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu)'da okuyan öğrenciler katılmıştı.
     1976 yılı yaz aylarında yapılan bu 'eğitim çalışması' sonrasında da DG'ciler, derginin dağıtıldığı kitabevinden gelen dergi sayılarından istedikleri kadar alıyor, okullarında isteyenlere satıyor ve paraları getirip kitabevi'ne teslim ediyorlardı. Eğer dergide yazılanlardan dolayı kafalarında sorular oluşmuş ise bunları 'abi'ye soruyorlar ve aldıkları cevap ölçüsünde 'kafaları netleşiyordu'.
     Ben bu 'öğrenim sürecinin çook başlarında olduğum için, dergide yazılanları anlayabildiğim kadarı ile anlıyor ve soruları, gerektiğinde 'abi'(lere) soruyor, işin doğrusu, daha çok işin 'günlük pratiği' ve bu çerçevede çıkan sorunların cevapları ile ilgileniyordum; benden daha 'yetkin' olduğunu düşündüğüm bazı arkadaşların 'ideolojik-teorik' çerçevede sordukları sorulara ise yeterli cevabı alamadıklarını ve bu çerçevede bazı tartışmaların yaşandığını biliyor ve görüyordum. (Yıllar içinde oluşan 'çoğunluk kanısı'na göre, bu noktada 'EGE' çok 'talihsiz' bir yer olmuştu.)
     İzmir dışına da dergi bu kitabevi üzerinden gönderiliyor ve haliyle 'EGE'deki diğer bölgelerle de benzer bir işleyiş söz konusu oluyordu.
     'Kökleri' taa ortaokul yıllarına kadar dayanan (ilginç isimlerin ve olaylara tanıklığın olduğu bu dönemi belki ileride yazabilirim) ve o gün 'bir DG'li olarak somutlaşan safiyane duygularla 'gönüllüce' bu 'yola' koyulan, günlük yaşam içinde kişisel/arkadaşlar olarak 'gerekli' gördüğü/görülen veya 'yapılması gerekir' diye 'önerilen' her şeyi 'tereddütsüz' yapan ve bazen var olan arkadaşları/ilişkileri/olayları 'yalnızca' bu 'çerçevede' değerlendiren birisi olarak, bu 'işleyiş' bana 'doğal' ve 'yeterli' geliyordu.
.....
     1976-1977 Öğretim Yılı başında,İTBF'ne bağlı 2 yıllık Aydın Önlisans Yüksek Okulu Öğrencileri bizim fakülteye geçiş yaptı (gelen öğrencilerin ezici çoğunluğu, daha sonraları Adana Cezaevinden kaçarken ölen İsmail Şahin başta olmak üzere DG'li idiler) ve diğer fakültelere, Anadolu'nun farklı illerinden yeni yeni 'DG taraftarı' öğrenciler geldi: Bu geçiş ve bu yeni gelen öğrenci arkadaşlar ile birlikte bizim fakültede, İnciraltı Öğrenci Yurtlarında ve Bornova Kampüsünde, DG taraftarları, kelimenin tam anlamıyla 'sıçrama' yaptılar.
.....
     1976 yılı yaz aylarında yapılan bu 'eğitim çalışması' ve akabinde 1976-1977 Öğretim Yılının başlaması sonrası süreçte, DG dergisinde yazılanlara paralel olarak ben ve başka bazı kadın-erkek arkadaşlar, okul dışındaki alanlarda da 'Anti-Faşist Mücadeleyi örgütlemek amacıyla mahallelere ve diğer alanlara yönelmeye, gidip gelmeye ve oralarda bazı faaliyetlerde bulunmaya başlamıştık.(İl dışı bazı yerlere de gönderilenler oldu: Bu çerçevede Manisa'ya giden ve orada Manisa DEV-GENÇ başkanlığı yapan ve bilahare,12 Eylül sonrası Emniyet'ten aşağıya atılan ve kanserden dolayı Almanya'da ölen Ahmet Özdil'i , bu 'il dışı' gidiş sonrası o gittiği yeri kendine 'yurt' edinen ve hala oralarda yaşamını sürdüren arkadaşları 'not' etmem gerekiyor.)
     Bu yazının konusu çerçevesinde özetlemek gerekirse, bu mahalle çalışmaları Balçova, Hatay, Yeşilyurt, Karabağlar, Şirinyer, Buca, Gültepe, Altındağ, Ballıkuyu, Yeşildere,Yapıcıoğlu, Kahramanlar, Gürçeşme vb.( Bornova ve Karşıyaka dışında kalan) mahallelerde ben ve bazı kadın-erkek arkadaşlarca (Örneğin; İsmail Şahin, Ahmet Özdil, 1998 yılında Afyonkarahisar/Dinar ilçesi yakınlarında trafik kazasında ölen Gülçin İlçi...), bazı yerlerde 'Dernekler' kurdurularak (Balçova'da BAL-DER, Karabağlar'da KARA-DER, Şirinyer'de ŞİRİN-DER, Gültepe'de GÜL-DER, Altındağ'da ALTIN-DER..), bazı yerlerde ise ilişkiler kurularak veya 'birliktelikler' oluşturularak, 'Anti-Faşist Mücadeleyi yükseltme temelinde olmak üzere farklı alanlarda sürdürülmeye çalışılıyordu (Bu mücadele Hatay ve Karabağlar'da aktif ve sert bir Anti-Faşist mücadele şeklini alırken, Gültepe'de 'okuma-yazma' kursu, Altındağ'da 'Taş ocağı' ile 'Çimentaşın 'toz'una karşı mücadele, Yeşildere'de 'Heyelan Bölgesi' çalışmaları biçimine bürünebiliyordu.) Bonova'nın ve Karşıyaka'nın farklı mahallelerinde ise Bornova Kampüsündeki bazı kadın-erkek arkadaşlar (Örneğin; 2018 yılında ölen Ali Suat Eser...) çalışma yürütüyorlardı.(Sevgili İsmail Şahin, bir dönem Çiğli Tuzla İşletmesinde de çalışma yürütmüştü; o, her daim her yere ve her 'işe' koşan arkadaşlarımızın başlıcalarından birisiydi.)
     1976-1977 Öğretim Yıl başından itibaren yaşanan bu 'sıçramanın' doğal sonuçlarından olmak üzere DG çevresinin okullardaki/okul derneklerindeki/öğrenci yurtlarındaki ağırlığı artıyor ve bu çerçevede hem İTBF'de mücadele yükseliyor ve kitleselleşiyor hem de Öğrenci Derneği ile İnciraltı Öğrenci Yurdu temsilcilik seçimlerini DG taraftarları kazanıyorlardı. (Bu temsilcilik seçimini kazanan arkadaşa bu konumu nedeniyle 'Müdür' denilecek ve sonraki süreçte ve hatta yaşamı boyunca bu namıyla tanınacak ve çağrılacaktı.)
     (İzmir'de Çankaya Ülkü Ocağının burnunun dibindeki-şimdilerde Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörlük binası olan -İTBF'deki Anti-Faşist mücadele ve ağırlıkla bu okul öğrencilerinin kaldığı, haliyle onların önderlik ettiği İnciraltı Yurtları'ndaki 'Çadır direnişi ve ona keza 'İnciraltı Katliamı' başlı başına ele alınması ve tarihe kayıt olarak not düşülmesi gereken bir mücadele dönemidir.)
Bu mahalle çalışmalarının biçimlerinden birisi olarak 1977 Yılı Yerel Seçimlerinde İzmir'de, Altındağ'da avukat Lütfi Özer ve Gültepe'de Aydın Erten (ikisi de CHP'den aday olmuştu) desteklenmiş ve seçilmeleri doğrultusunda etkin bir çalışma yürütülmüştü; her ikisi de seçimi kazanmış ve sonrası dönemde, DG/DY çizgisi, bu mahallelerde tarihe 'çizik' atmıştır. (Destansı Gültepe Direnişinin 'tarihi' yazılmaya başlandığında, bu mahalle çalışmaları ve bu yerel seçim, 'başlangıç noktası' olarak ele alınmalıdır.)
     (Şu an sayısını anımsayamadığım 'Devrimci Yol' dergisinin bir sayısında, bu 'yerel seçim' çalışmalarına ve o günkü eksikliklerimize dair -bir kısmını benim kaleme aldığım- bir değerlendirme yazısı yayımlanmıştı.)
     Yine bu 'sıçramanın' doğal sonuçlarından olmak üzere 'İDOD' (İzmir Demokratik Ortaöğrenim Derneği),'DEVRİMCİ İŞÇİ DERNEĞİ' ve 'EGE DEV'GENÇ' kurulacak, faaliyete geçecek ve bütün bu gelişmeler çerçevesinde 'Fırın İşçileri' ve 'Kapıcılar' örgütlenmeye çalışılacak; haliyle İzmir'de 'taşlar yerinden oynayacak' ve nihayetinde hem 'Anti_Faşist Mücadele'de hem de 'sol içinde' dengeler değişecekti.
     (Bu sürecin bir yerinde, Balçova'da, Halkın Kurtuluşu taraftarlarıyla DG taraftarı arkadaşların aralarında başlayan bir tartışmanın büyümesi sonucu başlayan ve bazı arkadaşlarımızın silahla yaralanmasına ve bütün öğrenci yurtlarının 'kavga alanı' haline gelmesine yol açan çatışma, İzmir'deki HK etkinliğini geri plana itme ile sonuçlanmış olsa da yanlıştı: Bu kavgayı, (nesnel olarak) 'özünde' bir 'iktidar kavgası' olsa da, 'Sol içi sorun' düzleminde değil de, farklı bir düzlemde çözmeye çalışmak ve çözmek, bugünkü aklımla, kesinlikle savunulacak bir şey değildi ve bu konuda her iki taraf da ciddi olarak hatalıydı.)
     Bu yaşadıklarım, yaptıklarım ve tanık olduklarım çerçevesinde söyleyebilirim ki: mahallelerde, okullarda, yurtlarda, iş yerlerinde ve farklı kesimlerde yürütülen her türlü mücadelede, kurduğumuz veya bir biçimde yönetime geçtiğimiz/yönetimde etkin olduğumuz dernekler (ki bazıları farklı 'yasal' nedenlerle kapatılmış ve yerlerine yenileri kurulmuştu), eğer bu tür örgütlenmeler (faklı nedenlerle) yok ise DG/DY dergisi görüşünü savunan kişiler veya kişilerden oluşan 'birliktelikler'den mücadelede öne çıkan 'gönüllü' arkadaşlar 'yönetici/yürütücü/belirleyici' konumdaydılar; bu kişileri bulan, öne çıkaran, örgütleyen, bu örgütlenmeleri yaratan veya kazanan ve en önemlisi ' kendiliğinden' veya önerildiğinde 'gönüllü olarak' bunu kendine 'iş' edinen bazılarımız ise 'örgütleyici' olarak bir adım öne çıkıyor ve onlar da bir sorun olduğunda 'abi'ye gidiyorlardı.
     Bu mekanizma içerisinde yer alan 'sorumlu' konumundaki kişiler (bazı istisnai durumlar dışında), büyük ölçüde 'inisiyatif' sahibiydiler ve yazılanlara, 'anlayabildikleri' ve 'yorumlayabildikleri' ölçüde 'uygun' bir eylemlilik çizgisi izliyorlardı.
     Hiç şüphesiz bu yapı ve bu işleyiş, tamamen, o yaşanan ve yürütülen mücadelenin gereksinimlerinin sonucu olarak ortaya çıkmış ama mücadele yükselmeye ve bu yükselmeye bağlı olarak sorunlar ve gereksinimler artmaya devam edince 'yetersiz' kalmaya başlamış, böyle her 'yetersiz' kalışında 'çözüm' bulunamadığında 'iç tartışmalar/sürtüşmeler/kopmalar/bölünmeler vb. yaşanır olmuştu.
     Hiç şüphesiz İzmir, benim bulunduğum 1978 yılı Kasım ayı'na kadar olan dönemde, diğer bazı bölgelerle kıyaslandığında, daha 'soft' bir gerçekliğe sahipti ve 'bizler' de (İzmir'de tepeden tırnağa ön planda olanlar) bu gerçeklikle 'uyumlu' kişilerdik. Ancak, bu 'soft' gerçeklikte ortaya çıkan sorunları bile çözmekte 'yetersiz' bir 'önderlik' söz konusuydu.(Ben, o günlerde, 'orman gür gözüküyor ama ağaçlar zayıf'' şeklinde formüle ettiğim görüşümü birçok kez dile getirdiğimi anımsıyorum; bu çerçevede bazı 'pratik' ve 'teorik' eğitimler yapılmaya yönelindi ise de 'örgüt' düzleminde 'ciddi' ve 'yeterli' adım atılamamış, bu yapılanlar ise hem 'geç' kalmış hem de 'yetersiz' olmuştu.)
     1978 sonu ve 1979 yılı başlarında benim, (2018 yılında kanserden ölen) Arslan Yalçın'ın, (1981 'de İzmir'de öldürülen ) Selim Martin'in ve başkaca bazı 'ön plandaki' arkadaşların birbiri peşi sıra (farklı nedenlerle tutuklanarak) cezaevi'ne konulması üzerine, Ege dışından yeni arkadaşların 'aktarımı' yoluna gidilmiş (idam edilen Hıdır Aslan dahil) ve İzmir 'yeni bir döneme' evrilmiştir.
     09.09.2018/DATÇA
     Mehmet Erdal

Devamını Oku...