1990 Şubat ayı Nazilli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Şubat 2021 Cuma

2021.02.20.CEZAEVİ YAZILARI-43: SAFLARIMIZDAKİ FAŞİZM TARTIŞMALARI ÜZERİNE BAZI NOTLAR VE SORULAR

  Hiç yorum yok
13:02

 

     CEZAEVİ YAZILARI-43: SAFLARIMIZDAKİ FAŞİZM TARTIŞMALARI ÜZERİNE BAZI NOTLAR VE SORULAR

     Bugün, o günlerde yayın hayatına başlayan 'Devrimci Gençlik' dergisinin ilk sayısında çıkan R.Ertuğrul imzalı 'ÜLKEMİZDE FAŞİZMİN TARİHSEL GELİŞİMİ VE BUGÜNKÜ NİTELİĞİ' başlıklı yazı üzerine yazdığım bir yazıyı paylaşıyorum:

     “SAFLARIMIZDAKİ FAŞİZM TARTIŞMALARI ÜZERİNE BAZI NOTLAR VE SORULAR

     Faşizm konusu, ilk sayıdaki R. ERTUĞRUL imzalı yazıda yer yer genelde ve teorik soyutlama düzeyinde ele alınsa da, ağırlıkla ülkemiz özgülünde tartışılmaktadır...

     1- 1950 sonrası sömürge tipi faşizmin egemen devlet biçimi olduğu ülkemizde, yaşanan '... açık faşizm dönemleri; 12 Mart ve 12 Eylül darbesi ve askeri yönetim dönemleridir' (Ana dava ortak savunma). Yazıda bu bakış açısının egemen olduğu görülmektedir.

     a) Bütün yeni-sömürge ülkelerde açık faşizm, her zaman, askeri bir darbenin ürünü olarak mı gündeme gelir? (Bu soruya, ilk kez, 12 Eylül'ün hemen öncesi günlerde muhatap ve tanık olmuştum.)

     b)Yazıda 'Bir dizi önemli neden, açık faşizmin sürekli veya uzun süreli bir yönetim biçimi olmasını engellemekteydi.' derken, kastedilen, 'Açık faşizm=Askeri Faşist Cunta Yönetimi' yaklaşımından hareketle, 12 Eylül Askeri Yönetimi'nin 'sürekli veya uzun süreli' olamaması mıdır? Yine, ülkemizin bugünkü durumunun açık faşizm olarak nitelendirilmemesi gerektiği tartışılırken, askeri yönetimin bugün sürmediği mi anlatılmak istenmektedir? Daha açık sorayım: Bütün yeni-sömürge ülkelerde, açık faşizm, her zaman, askeri faşist cunta yönetim dönemlerinde mi söz konusu olur? (Bu soru, ilk kez, 1983 Sonbaharında sorulmaya başlanmıştı.)

     c) Türkiye devrimi üzerine ilk ciddi ve yol gösterici teorik çalışmalar yapan ve devrimci hareketimizin ilk önderlerinden olan Mahir Çayan, firar sonrası açık faşizm koşullarında da yazmaya devam ettiği yazılarının 'Kesintisiz Devrim 2,3' başlığıyla bilinen kısmında, sömürge tipi faşizmin '...açık icrası sürekli değildir. Genellikle, ipin ucunu kaçırdığı zaman başvurduğu bir yöntemdir.' der. Mahir arkadaş, bunun dışında, açık faşizm konusu üzerinde uzun boylu durmamıştır (ya da ben anımsamıyorum). İlk açık faşizm uygulamasının yaşandığı o günkü nesnel ve öznel koşullar düşünüldüğünde, bu, çok normal ve doğal bulunmalıdır.

     Devrimci hareketimiz, 12 Eylül yenilgisi öncesi döneminde de, ülkemizdeki sömürge tipi faşizm hakkında pek çok yazı yazıp yayınlamasına karşın, açık faşizm konusu üzerine özel olarak eğilmemiştir. (Şu an içinde bulunduğum koşullarda sahip olduğum olanaklarla, yanılıp-yanılmadığımı son bir kontrolden geçirmem mümkün değildir. Ama, örn: yayınladığınız 'DEVRİMCİ GENÇLİK-SEÇME YAZILAR' başlıklı derlemedeki ilgili iki yazıda rastlamadım.) 12 Eylül öncesi ('yakın geçmişimiz' dediğimiz) pratiğimizin gereksinimlerine yönelik teorik bir faaliyet yürütmeye özen gösterdiğimiz dikkate alınırsa, bunu da çok normal ve doğal karşılamak gerekiyor.

     Ancak, 12 Mart ve 12 Eylül öncesi geçmişlerimizde bu konu üzerinde yeterince durulamayınca, Mahir'in (ve THKP-C'nin) görüşlerini 'aynen' savunduğunu söyleyen kesimlerde (ve devrimci hareketimiz saflarında), yıllarca, açık faşizmin her zaman 'geçici' olacağı şeklinde bir algılayış geçerli olagelmiştir. Bu algılayışta, Mahir'in yukarıda alıntı yaptığımız görüşleri temel etkendir. (Nitekim, THKP-C 'kökenli' olduklarını söyleyenlerden DK-'Kasabalılar'-ın, 1983 Sonbaharında, bulunduğumuz birimlerde, Mahir'in bu görüşlerine atıfta bulunarak, açık faşizmden gizli faşizme geçildiği yollu düşüncelerini dile getirişine tanık olmuştuk.)

     Yazıda, 12 Eylül Açık Faşizm döneminin 1983 Sonbaharında sona ermesi ve gizli faşizme geçiş sürecinin başlaması tartışılırken, 'Açık Faşizm zaten 'geçici' olur' mantığıyla hareket edilmediği görülmektedir. Bunun yerine '...açık faşizmin sürekli veya uzun süreli bir yönetim biçimi...' olamamasının nedenleri üzerinde durularak, yaşanan gerçekliğin nesnel olarak saptanmasına çalışılmaktadır. Bu yaklaşımı paylaştığımı söylemeliyim.

     Ülkemizdeki iki açık faşizm (12 Mart ve 12 Eylül) uygulamasının 'geçici' olduğu ve bu anlamda Mahir arkadaşın bu değerlendirmesinin (ve bu değerlendirme içinde örtük olarak var olan öngörüsünün) pratikte doğrulandığı söylenebilir. Ancak, Mahir arkadaşın, zaman ve ülke ayrımı gözetmeksizin, açık faşizmin 'geçici'liğini genelleştiren bu ifadesi esas alınır ve bakış açımızın özünü oluşturursa, o zaman, yazısında R. ERTUĞRUL arkadaşın yaptığı gibi, yaşanan gerçekliğin saptanmasına çalışılması gereksizleşir. Bu durumda da, a) Ülkemizde, önümüzdeki süreçte yaşanması olası (ve sürekli/uzun dönemli) açık faşizm uygulamaları karşısında yanılgılara sürüklenmemiz kaçınılmaz olabilir, b) Dünya'da yaşanan Ziya ül Hak/Pakistan, Pinochet/Şili... örneklerini 'yok' saymak gerekebilir. Bir başka deyişle, bu konuda, Mahir Çayan ile 'çelişmeme' düşüncesi, bizi, yaşanan gerçekliklerin dışına itebilir...

     Bu noktada, Mahir arkadaşın, bu ifadesinin (açık faşizmin 'geçici'liğini genelleştirdiği için) eksik ve bu ifade üzerinde yükseltile gelmiş algılayışın yanlış olduğunu söylemek gerekiyor.

     2- Yıllarca, herkesçe, 24 Ocak Ekonomik İstikrar Kararlarının, bir başka deyişle ihracata yönelik ekonomik modelin (yakıştırılan ama doğru olmayan adıyla Serbest Piyasa Ekonomisi'nin), 12 Eylül Askeri Darbesi yapılmasaydı tam anlamıyla /hatta hiç uygulanamayacağı ve Tekellerin ondan beklediği 'başarıları' sağlayamayacağı söylene geldi. Bu söylemin doğal sonucu olarak, halihazırda uygulanan ekonomik model, açık faşizm uygulaması ile eşleştirildi. Bu eşleştirme, 1983 Sonbaharından itibaren, ülkemizin bugününün açık faşizm mi, yoksa gizli faşizm mi olarak nitelendirilmesi gerektiği şeklindeki tartışmalarda, yeniden ve yeniden gündeme geldi. Açık faşizm denmesi gerektiği şeklindeki görüşlere 'kanıt' olarak ileri sürüldü. Yaşadığım kadarıyla, hiç kimse, bunun 'kanıt' olarak ileri sürülmesine şaşırmadı...

     Bugün, bu ekonomik model, daha da geliştirilmiş bir biçimde varlığını koruyor. Yazı ise, ülkemizin bugünkü durumunu, 12 Eylül öncesi olandan önemli farklılıklar içeren bir gizli faşizm dönemi olarak nitelendiriyor. (Yazının, bu noktada da benim için oldukça aydınlatıcı olduğunu söylemeliyim.)

     Burada, bu şekildeki bir eşleştirmenin yanlış olduğu, bir başka deyişle, bu ekonomik modelin, 1961 Anayasası koşullarında, 12 Eylül öncesi gizli faşizm koşullarında uygulanamayacağının, uygulanmasının olanaksız olduğunun söylenmesinin daha doğru olacağı söylenebilir mi?

     3- 1961 Anayasası'nın, yazıda belirtildiği gibi, 12 Eylül öncesi dönemde, bazı sağ sapmalarca, var olan düzenin 'burjuva demokrasisi' (Kısıtlı Burjuva Demokrasisi vb adlarla) olarak algılanmasında ve nitelendirilmesinde (yanılsamasında) etkili olduğu doğrudur. Bizim, bunlara karşı, devletin biçiminin burjuva demokrasisi olarak değil, faşizm (Sömürge Tipi Faşizm) olarak nitelendirilmesi gerektiği şeklinde bir mücadele yürüttüğümüz de doğrudur.

     Ancak, yazıda '...bir orijinalite olarak şekillendiği ve sömürge tipi faşizmin biçimleniş sürecinde bir sapma olarak belirdiği...' tespiti yapılan 27 Mayıs'ın ürünü 61 Anayasası'nın devletin biçimi olan sömürge tipi faşizm ile ilişkilendirilmesinin üzerinde yeterince duramadığımız açıktır. Bu konu üzerinde ilk kez uzun boylu ve oldukça aydınlatıcı bir biçimde duran, 12 Eylül yenilgisi sonrası başlayan 'Ana Dava'daki bir arkadaşımız olmuştur. ( TCK'nın 146. Maddesinin devrimcilere uygulanamayacağı ve 61 Anayasası'na, gerçekte kimlerin karşı olduğu ve kimlerce ilga edildiği bağlamında.)

     Bu eksikliğin, 12 Eylül öncesi ve sonrası şu olumsuzluklara yol açtığı söylenebilir:

     a) 12 Eylül öncesi var olan gizli faşizm, saflarımızda, 61 Anayasası'nın çerçevesindeki bir olgu olarak algılanmıştır. Bir anlamda 'Gizli faşizm=61 Anayasası'nın çerçevesini çizdiği politik düzen' eşitlemesi söz konusu olmuştur. Bunun uzantısı olarak, 12 Eylül sonrasındaki açık faşizm/gizli faşizm tartışmalarında, kendiliğinden, 'Açık faşizm=82 Anayasası'nın çerçevesini çizdiği politik düzen' eşitlemesi gündeme gelebilmiştir. (Bunda, 'Ana Dava'daki bir arkadaşımızın, 82'deki ilk sorgusunda söylediği 'Açık faşizmin kurumsallaştırılmaya çalışıldığı' yollu sözü de etken olmuştur. 'Buradaki kasıt 82 Anayasasıdır.' denilerek...)

     b) Faşizm tartışmalarında, siyasi muarızlarımız karşısında devrimci görüşlerimizin savunulmasında, faşizm ile 61 Anayasası'nın ilişkilendirilmesinde tereddütler ve zorlama/yer yer eksik/bireysel yorumlar gözlenebilmiştir.

     c) Faşizme karşı yürütülen anti-faşist mücadelede, faşizme karşı yürütülen mücadelenin, özünde bir devrim sorunu olması ile 61 Anayasası karşısındaki devrimci tavrın ne olması gerektiğinin ilişkilendirilmesi mümkün olamamış ve pratikte, saflarımızda, 61 Anayasası'nın hiçbir kıymeti harbiyesi olmadığı şeklinde genel bir anlayış süre gelmiştir.

     d) 'Ana Dava' ilk sorguda ve ileriki, aşamalarda dile getirilen devrimci görüşler üzerinde, siyasi muarızlarımızca yoğun spekülasyonlar yapıla gelmiştir. ('DY'cular Anayasayı yıkmaya değil, savunmaya çalıştıklarını söylüyorlar'... '61 Anayasası uygulanabilse burjuva demokrasisi gelirmiş'...vb.)

     4- Yazıda, açık faşizm'den gizli faşizme geçiş süreci olarak 1983-1988 genel 'seçimleri' arası süre kabul ediliyor ve '...88 seçimlerinin bu kritik dönemeci sembolize ettiği söylenebilir.' deniyor. Burada, örtük bir biçimde, bunun tartışma götürür olduğu kabul ediliyorsa da, benim, buna itirazım var:

     Yeni dönemdeki (24 Ocak+12 Eylül 1980'de ülkemizin içine sokulduğu tarihsel süreç) gizli faşizmin içeriğini ve hukuki çerçevesini 82 Anayasası'nın ifade ettiğini kabul etmek gerekiyor. 12 Eylül Askeri Yönetimi, 82 Anayasası'na koyduğu geçici maddeler ve oluşturduğu geçici kurumlar ile, 82 Anayasası'nın (gizli faşizmin) tam olarak hayatiyet bulmasını, 1989 Sonbaharı sonrası için 'uygun' görmüştü. Bir başka deyişle, ellerini, yerini bırakacağı 'sivil' yönetimlerin yakasından, bu tarihte çekecekti. (Hatta, eski burjuva politikacılarının önde gelenlerine konulan 'politika yasağı' 1992'de sona erecekti.) Bu süre, geçiş süreci olarak değerlendirilmelidir. Cunta'nın bu planı, özde bozulmadı. Süreç devam etti ve noktalandı. (Yalnızca, 1987 yılındaki referandum ile '10 yıllık yasağa' dahil eski burjuva politikacılarının 'yasak'larının kalkması ve bu çerçevede bir 'olağan dışı' gelişmenin yaşanması söz konusu olmuştur. Ki bu, süreci kısaltan önemli bir etken olmamıştır.

     Bu durumda, açık faşizmden gizli faşizme geçişin, 1989 Sonbaharı yerine 1988 Genel Seçimlerinde gerçekleştiğini söylemek yanlış olmuyor mu? (Bugün, yani 1990'da, gizli faşizme geçildiğinde hem fikir olunması halinde, bu tartışmanın, bugün için pek önemi yoktur. Bu tartışma, asıl olarak, 'geçiş süreci'nde yükseltilecek devrimci mücadele açısından önemliydi. Örn: 'Geçiş süreci'nin 1989 Sonbaharında tamamlanacağının kabul edilmesi halinde, 'geçiş süreci' içinde kalan 26 Mart 1989 Yerel Seçimleri sonrasında ortaya çıkan siyasi konjonktürde, 'geçiş süreci'ne müdahale açısından yapılabilecek çok şeylerin olduğunu kabul etmek gerekiyor. Öznel koşullar yeterli olsa ve bu 'tarihsel fırsat' değerlendirilebilseydi, 'geçiş süreci' daha farklı bir biçimde noktalanabilirdi...)

     5- 82 Anayasası'nın parlamentoyu güçsüz, buna karşın yürütme'yi (Hükumet ve Cumhurbaşkanlığı nezdinde) yetkin kıldığı; MGK'nu birinci otorite durumuna getirip, ordu'yu fiilen yönetime ortak ettiği; olağanüstü hal yasası ve DGM'ler ile Askeri Yönetimi ve Askeri Yargıyı olağanlaştırdığı... biliniyor. Bu gerçeklik karşısında, artık, açık faşizme başvurulmasının gereksizleştiği ve açık faşizm olasılığını öngörmenin doğru olmadığı/olmayacağı söylenebilir mi? Bunun uzantısı olarak, 12 Eylül öncesi dönemde, açık faşizm tehlikesi karşısında, açık faşizme karşı da bir mücadeleden bahsederken, bugün böyle bir görevin söz konusu olamayacağı ileri sürülebilir mi? Ya da, (bir ölçüde) bunu, bugün, olağanüstü hallere karşı bir mücadele olarak algılamak mümkün müdür?..

     14.2.1990”/ (1)Nazilli

     20.02.2021/Datça/Mehmet Erdal

     (1) 14.2.1990





Devamını Oku...

5 Şubat 2021 Cuma

2021.02.06.CEZAEVİ YAZILARI-41: BU 'YOL'LAR YOL DEĞİLDİR!

  Hiç yorum yok
13:29

     CEZAEVİ YAZILARI-41: BU 'YOL'LAR YOL DEĞİLDİR!

     Aydın'da (gönüllü 21 kişi olarak geçtiğimiz ve Nazilli'ye sevk oluncaya kadar bir süre kaldığımız 8. Koğuş hariç) ve Nazilli'de (7. Koğuş) kaldığım koğuşlarda bulamadığım huzuru büyük ölçüde bulabileceğimi düşündüğüm 12. Koğuşta ve keza aynı avluya birlikte çıktığımız karşı 8. Koğuşta, benim gibi DY davalarının herhangi birisinden yargılanmış başkaca tek bir arkadaş bile yoktu.

     Bu iki koğuşta kalan arkadaşlar (şimdi aklımda kalanlar çerçevesinde yazıyorum) TDY (Türkiye Devrim Yolu), ÇS (Çayan Sempatizanları), ODAK, KAVA, TKP-B, TSİP, PKK... davalarından yargılanıp gelmiş arkadaşlardı.

     1981 yılı Nisan ayı sonunda tutuklanıp konulduğum Denizli ve ardından sırasıyla kaldığım Buca, Şirinyer, Buca, Aydın ve hatta bu Nazilli Cezaevinde birlikte kaldığım DY'cu arkadaşlarımın hepsi ile (içinde yaşadığımız nesnel ve öznel koşulların da bir sonucu olarak) her konuda ve her zaman aynı şekilde düşünmüyordum; ama, birlikte kaldığım DY'cu arkadaşlarımın mutlaka şu ya da bu sayıdaki bazılarıyla aynı, benzer ya da paralel düşünüyor; en kötü ihtimal bazılarıyla oturup sohbet edebiliyor; bazılarıyla dertleşebiliyor; bazılarına şu ya da bu konuda ne düşündüğünü sorabiliyordum vb.vb... O nesnel ve öznel koşullarda bu yazdıklarımın ne kadar önemli (bazen ekmek ve sudan bile çok daha değerli/can alıcı) olanaklar olduğunu, ancak benzer koşullarda yaşayanlar bilebilir...

     Şimdi, bu olanakların hiç birisine sahip değildim. Şimdi, bana bazı konularda yardım eden ve bana 'itici' davranmayan dostların arasındaydım ve bu dostların bazıları, mektup yasağımın olduğu dönemde, kendi adları altında, bana, dışarısı ile yazışma olanağı bile sağlamışlardı; eyvallah, ama bunlar bir önceki paragrafta yazdıklarımla aynı ya da eş değerde şeyler değillerdi.

     Şimdi, bir yanda, farklı cezaevlerinde birlikte olduğum bazı arkadaşlarımın da aralarında bulunduğu DY davalarından yargılanmış mahkumlardan ayrı olmanın yarattığı iç burukluk (içimi acıtan) ama öte yanda, bu koşullarda kalmanın bir zorunluluk haline geldiğine olan inanç (beni ayakta tutan)... Anlaşılacağı üzere, bu iki duygu arasında gidip gelen 'yalnız bir kişi' olarak haleti ruhiyem allak bullaktı ve bu da çok berbat bir şeydi...

     Bu koşullarda, 1989 yılı, bitti. (1)

     Şubat ayı içerisinde, Sosyalist Birlik dergisinin 10. sayısında çıkan ve DY'un 28. sayısına yönelik bir iddiayı içeren bir yazıya yanıt niteliğinde yazı yazdım ve adı geçen dergiye yolladım. (2)

     “BU 'YOL'LAR YOL DEĞİLDİR!

     Sosyalist Birlik okuru, 10. sayıda yayınlanan Muzaffer Beken imzalı 'Hariçten tutulmuş notlar' başlıklı 'yazı'yı da okumuş olmalıdır.

     Muzaffer Beken'in 'yazı'sı, tıpkı, hatta biraz da ondan esinlenmiş bir havada, 8. sayıda yayınlanan Ayşe Koç imzalı 'Belleksiz muhasebelerin yukardan söylemi' başlıklı 'yazı' gibi, Taner Akçam'ın 6. ve 7. sayılarda yayınlanan yazılarından yola çıkarak, Devrimci hareketimizin hiç de uzak olmayan geçmişini 'eleştirmektedir' (*)

     Devrimci Yol saflarında aktif ve aktif olmayan her kişinin, bu iki 'yazı'nın içeriği üzerine çok şeyler söylemek isteyeceğini düşünüyorum.

     Ben, bu yazımda ise, yalnızca ve yalnızca 'yazar'ımızın mantığını ve 'yazı'sının niteliğini bütün çıplaklığıyla ortaya koyacak derecede önemli bir nokta üzerinde duracağım.

     ***

     'Yazar'ımız, 'Memur Devrimciliği'ni ele aldığı 'Hangisi doğru?' ara başlıklı bölümün bir yerinde, şöyle yazıyor: ' Örneğin çıkarılan Devrimci Yol dergisini ele alalım: Hangi farklı görüşlere yer verilmiştir? Küçük farklılıklar bile yansıtılmamıştır. Tüm yazılar, 'tek ses, tek nefes olarak' Devrimci Yol imzasıyla yayımlanmıştır.' Sonra, devam ediyor: ' Hele bir sayıda-galiba 22- Sovyet nüfus alanlarından, yaygınlaşmasından söz eden bir yazı yayınlandı diye hemen toplatılmıştır.'(**) Ve sonuç: 'Bu da Devrimci Yol'un sansürüdür, yasakçılığıdır.'

     Şimdilik, böyle bir yazı var mıdır, böyle bir 'toplatılma' olayı olmuş mudur'u bir kenara bırakarak, bir an için, böyle bir yazının varlığını ve böyle bir olayın 'doğruluğunu' kabul edelim.

     Bu varsayım temelinde, 'yazar'ımızın mantığının 'tutarlılığını' görelim.

     Devrimci Yol'un bütün sayılarında hiç bir farklı görüşe yer verilmemiş, hatta '... küçük farklılıklar bile yansıtılmamış...' ve '...Tüm yazılar 'tek ses, tek nefes olarak' Devrimci Yol imzasıyla yayınlanmış...' ise, söz konusu edilen yazı, 'yazar'ımızca, bu çerçevede yayınlanmış olduğu kabul edilen/ilan edilen bir yazı olmuyor mu? 'Yazar'ımızın 'değerlendirme'sinin doğal uzantısı olarak, yanıt, 'evet' olmalıdır. Peki, bu durumda, bu yazı, neden dolayı 'toplatılmış' oluyor? 'Toplatılmış' ise, nasıl 'Devrimci Yol'un sansürü..., yasakçılığı...' olarak görülüyor? Bir başka deyişle, bu durumda, Devrimci Yol, kendine karşı 'sansürcü' ve 'yasakçı' olmuş olmuyor mu? Oluyor... Peki, o zaman kendi nesnel gerçekliğini nasıl yansıtıyor?

     Ama, hayır... 'Yazar'ımız, 'Hele... bir yazı yayınlandı diye hemen toplatılmıştır' derken, örtük bir biçimde, bu yazının 'aykırı' bir yazı olduğunu anlatmaya çalışıyor. Bu durumda da, Devrimci Yol, bu yazıdan dolayı bu sayıyı 'toplatarak', bu yazıyı yazan birisine ya da birilerine karşı 'sansür' uygulamış (!) ve 'yasakçı' davranmış oluyor (!) Peki, bu durumda, 'yazar'ımızın, Devrimci Yol'un yayın politikası üzerine yaptığı 'değerlendirme' ne oluyor?

     Muzaffer Beken, Sosyalist Birlik yayıncılarını vebal altında bırakmadan, benim bir türlü çözemediğim ve anlayamadığım bu mantık çelişkisini, açık ve seçik bir biçimde anlatmalıdır.

     ***

     'Yazar'ımız düşüne dursun, biz devam edelim.

     Gerçekte, bay Muzaffer Beken'in mantığındaki tutarsızlık, olmamış bir şeyi, olmuş bir 'Olay' gibi sübjektif olarak kabul etmesinden kaynaklanmaktadır. Bir başka deyişle, böyle bir 'toplatılma' olayı yoktur. Ama böyle bir söylenti vardır. 'Yazar'ımız, kaynağı belirsiz ve belli bir kesimde sözlü olarak yaygınlaştırılan bir söylentiyi 'yazı'ya dökme 'tarihi misyon'unu üstleniyor. (Ayakları havada bir biçimde) Misyon bu olunca, bu mantık tutarsızlığı da doğal oluyor.

     Sosyalist Birlik yayıncılarının, yayınlanmak üzere gönderilen yazıların ne ölçüde doğruyu ve yanlışı içerdiğini araştırmak gibi özel bir görevleri olamaz. Bu, tamamen, yazarların sorumluluğundadır. Bir yönüyle de, bu, yazarların devrimci ahlakına ve insafına kalmış bir şeydir.

     Bu anlamda, 'yazar'ımız, 'yazı'sını yazmaya başlamadan önce, bilgilenmesinin ne ölçüde doğru olduğunu araştırmalıydı. Öyle sanıyorum ki, bulunduğu birimde, bunun olanağı da vardı. Eğer böyle yapmış olsaydı, bir söylentiyi 'yazı'ya geçirme 'tarihi misyon'unu üstlenmez ve aynı zamanda da, bu mantık tutarsızlığına düşmezdi.

     Ama, hayır... 'Yazar'ımızın böyle bir sorunu yoktur. Onun sorunu, tanıdığımız ve yazısından da anladığımız kadarıyla, yalnızca ve yalnızca, her şeyi, hatta kaynağı belirsiz söylentileri bile ('Amaca ulaşmak için her yol mübahtır' mantığıyla) kullanarak, Devrimci Yol'u 'eleştirebilmektir'. Yakın geçmişte 'sol'dan, bugün sağ'dan 'eleştirirken' de...

     Kendisi bilir!...

     ***

     Evet, doğrudur. Devrimci Yol Dergisi'nin birinde kastedilen yazı yayınlanmıştır.

     Başlığı 'ORTADOĞU'DA AMERİKAN VE SSCB POLİTİKALARI VE KÜRT HAREKETİ'dir ve 28. sayıda yayınlanmıştır. 'Yazı'sındaki '-galiba 22-' biçimindeki söylemden anlaşılan odur ki, 'yazar'ımız ya bu yazıyı hiç okumamış ve yazı hakkında kulaktan dolma bilgilenmiş (komik duruma düşerek!!!), ya da çok uzun yıllar önce okumuş ve derginin sayısını bile unutmuştur. (Hala 'sol'da ve sağ'da yaygınca gözlenmeye devam edildiği gibi...)

     Her ikisi de mümkündür.

     Yazı'da kastedilen ilgili bölümün aslı şöyledir:

     'Burada yeri gelmişken bir parantez açarak, Sovyetler Birliği'nin dünya çapında uyguladığı dış politikasının, ABD'nin ekonomik-siyasi ilişki alanlarını daraltma ve buna karşılık da kendisinin ekonomik-siyasi ilişki alanını genişletme esasına dayalı olduğunu hatırlatmakta yarar vardır. Bu anlayış dünya çapında ABD ve Sovyetler arasındaki bir 'nüfuz alanı' mücadelesi olarak ortaya çıkmaktadır. Onlar bunu 'barış içinde ekonomik yarış' modern revizyonist teorileriyle açıklamaktadırlar...

     ...Oysa Sovyetler Birliği'nin herhangi bir devleti ya da hareketi desteklemesinin temel kriteri kendi ilişki çevresi içine girip girmeyeceği, ABD ile giriştiği 'nüfuz alanı' mücadelesinde kendi lehine bir gelişme yaratıp yaratamayacağıdır. Ağırlıkla ekonomik yarar ilkesi her şeyden önce gelmektedir' (Vurgu, yazının aslında vardır.)

     Devrimci hareketimiz, bugüne kadar olduğu gibi bugün de bu görüşleri savunmaktadır.

     Biz bunu söyleyince, 'sorun' bitmiştir diyebilir miyiz?

     Yanıt, normalde 'Evet' olmalıdır.

     Ama 'yazar'ımız, bir söylentiyi, araştırmadan, doğrulatmadan, bir 'gerçek'miş gibi 'yazı'ya dökme 'tarihi misyon'unu üstlenebilen birisi olduğu için, beyan esas olmasına karşın, büyük bir olasılıkla 'Hayır' diyebilir.

     Üstüne üstlük, bir de yemin billah etsek, yanıt yine değişmeyebilir.

     Zevahiri kurtarmak için, başka söylemler tutturabilir.

     Bu nedenle, biz, hiç bir zorunluluğumuz olmamasına karşın, yine de 'yazar'ımızın bize 'tanıdığı bu olanaktan' (!) yararlanarak, 'yazar'ımıza ve 12 Eylül sonrasının cezaevlerinde çıkarılan 'af' söylentileri biçiminde (***) 'açıklanabildiğine' tanık olduğumuz bu söylentiye yatkın çevrelere, bu yazıdan dolayı bu sayının toplatılmadığının delilini gösterelim.

     ***

     Özü itibarıyla, bu söylentiden ne anlaşılıyor? (Ya da bu söylentiyi yayanlar neyi anlatmak istiyorlar?)

     İster Devrimci Yol imzalı, ister 'aykırı' bir yazı olsun, Devrimci Yolcularca bu yazının içeriğinin savunulmadığı ya da savunulmaktan vaz geçildiğini...

     O zaman, buyurun:

     '... Burada ABD'nin Ortadoğu politikalarına işaret edilince hemen Sovyetler Birliği'nin bölgedeki durumu ve Sovyet politikalarının etkileri de akla gelmektedir. Ve 'Kürt sorunu' karşısında Sovyetlerin pozisyonunun nasıl olduğu ya da nasıl olacağı sorusu ortaya çıkmaktadır. Bugüne kadar Sovyetlerin gözleyebildiğimiz tutumu (ve özellikle Ortadoğu Bölgesindeki tutumu) ABD ile bölge çapında giriştiği 'nüfuz alanı' rekabetine göre şekillenmektedir. Sovyetlerin herhangi bir devlet ya da hareketi desteklemesinde bu rekabetin belirleyici bir rolü ve etkisi olmaktadır. İşte, Sovyetler, Kürt sorununa ve Kürt hareketlerine Ortadoğu Bölgesindeki devlet politikalarına ve ABD'nin politikalarının gerçekleşmesinin engellenmesi (bir nevi onların yaptığının tersini yapmak) amaçlarına bağlı olarak yaklaşmaktadırlar. Örneğin, ABD Kürt sorunuyla oynayarak bazı sonuçlar almaya yönelmişse, Sovyetler Birliği'de ABD'nin elde etmek istediği sonuçları engellemek için pekala aynı sorunla (Kürt sorunuyla) Amerikalıların oynadığının tersi yönde oynamayı çıkarlarının bir gereği olarak gündemlerine .koyabilirler. Ve Kürt sorunuyla Sovyetler Birliği'nin bu tarzda oynama ihtimali de az değildir.

     Bu bizim, bugüne kadar Sovyetler Birliği'nin Ortadoğu politikalarından çıkartabildiğimiz bir gözlemdir. Ve Devrimci Yol dergilerinde Sovyet politikalarının eleştirileri çeşitli kereler yapılmış, bunların sosyalist politikalar olmadığı gibi çok yanlış ve zararlı politikalar olduğu da gösterilmiştir. Örneğin, Sovyetlerin Afganistan işgalinin ve Ortadoğu politikalarının eleştirileri. (Devrimci Yol'un 28. sayısında vd. Sayılarında yer almıştı.)' (Ortak Savunma-Bknz. 'ABD Emperyalizmi ve Kürt Sorunu' bölümü...)

     Bu sözler, 28. sayıdan tam 10 yıl sonra, Devrimci Yol 'Ana dava' ortak savunmasında söyleniyor...

     'Yazar'ımızı bilemem, ama okuyan ve okuduğunu anlayan birinin, artık, teslim bayrağını göndere çekmesi gerekiyor...

     ***

     Son bir-iki söz:

     Kolektif bir iradenin ifadesi ya da tamamen bireysel olarak, gönüllü bir biçimde üstlenilen böylesi bir 'tarihi misyon', her insana nasip olmaz. Yakın geçmişte, başka bazı söylentilerde de, 'sol' ya da sağ kesimlerimizde, benzer 'Tarihi misyon'ları üstlenenler olmuştur. Ama bunlar, kimseye bir şeyler kazandırmamıştı. 'Yazar'ımıza da kazandırmayacak...

     Çünkü, bu 'yol'lar yol değildir... 5.2.1990/NAZİLLİ

     DİP NOTLAR:

     (*)-Ayşe Koç, yazısında açıkça belirttiği gibi, yakın geçmişte, Devrimci hareketimizin saflarında yer aldığını söylüyor. Mümkündür.

     'Yazar'ımız Muzaffer Beken ise, yazısının başlığı olan 'Hariçten tutulmuş notlar'dan anlaşılacağı üzere, Devrimci Hareketimiz saflarında yer almadığını ima ediyor. Ama 'yazı'sının içeriğinde, yer yer, kendisini şahsen tanımayanları yanıltabilecek türden, yani kendisi hakkında, sanki yakın geçmişte, Devrimci hareketimiz saflarında yer almış birisi kanısı uyandırabilecek bir söylem tutturmayı yeğliyor.

     Biz, 'yazar'ımızı şahsen tanıyoruz. Hiçbir zaman, Devrimci hareketimiz saflarında yer almamıştır. Aksine 'sol'dan 'eleştiriler' yönelten bir konumlanışı olmuştur. Şimdi, 'yazı'sının 2 nolu dip notundaki 'THKP ideolojisinde 'ekonomik' izler var. Örneğin, sürekli faşizm tespitinde. D. Yol miras olarak alıyor ve sürdürüyor.' yollu ifadesinden, tam ters, sağ'dan 'eleştiri' yönelten bir konumda mevzilendiğini görüyoruz. İyi yolculuklar!...

     (**)-Burada bir kalem sürçmesi ye de basım hatası olduğunu sanıyorum. Şöyle ki: 'nüfus' değil, 'nüfuz' olmalı. Ayrıca, alışık olduğumuz söyleme uygun olarak 'yaygınlaşmasından' olmaz, olsa olsa 'yayılmasından' olabilir. 28. sayıdaki yazıda, kastedilen ve bunun karşılığı olabilecek olan 'genişletme' kelimesi olmalıdır. Başka bir şey ise, öyle bir şey yoktur.

     (***)- 12 Eylül sonrasının cezaevlerinde, 'af' söylentileri çıkaran adli mahkumlar, tanıdıkları bir kişinin askerde ve komutanının şoförü olduğunu, komutanlarının 'af' üzerine yaptıkları konuşmalara tanık olduğunu ve bu konuşmayı, kendilerine ya da bir yakınlarına aktardığını.... 'kanıt' olarak ortaya koyarlardı. 'Af' söylentilerinin ne kadar doğru çıktığı bellidir.” (3) (5.2.1990/11.2.1990/Nazilli)

     06.02.2021/Datça/Mehmet Erdal




     (1) 07.01.1990


      (2) 05.02.1990


     (3) 05.02.1990/11.02.1990




Devamını Oku...