7. Koğuş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ocak 2021 Cuma

2021.01.09.CEZAEVİ YAZILARI-37: BAZI (KİŞİSEL) 'MUHASEBE' NOTLARI!

  Hiç yorum yok
13:34

 

     BAZI (KİŞİSEL) 'MUHASEBE' NOTLARI!

     Aydın'da başlayıp Nazilli'de yenilgi ile sonuçlanan 33 günlük SAG ve o gün, yani SAG'nin bittiği gün farklı nedenlerle eli mecbur kabul edilen koğuş düzenlemesi sonrası içinde yaşanılmaya başlanılan nesnel ve öznel koşulların sonucu, bizim açımızdan hangi yöne, ne zaman ve nasıl evrileceği öngörülemeyen sancılı bir günlük yaşam demekti...

     “.., bizim görmediğimiz kadar geziyor. Onun, kültür seviyesinin de gözden ırak tutulmaması gerektiğini düşünüyorum. Ona da yazacağım, yani, ileride, keşke küçükken daha çok okusaymışım diyecek, onun için, şimdiden, daha çok okumalı, büyüdüğünde, ileri düzeyde bir kültürü olmalı. Ben, bunun eksikliğini duyanlardan birisiyim... İleride, özellikle Lise ve Üniversite yıllarında, edineceği kültürün, ona büyük yararı olacak. Ben, bundan sonra, çocuklarımızın, mutlaka, ilke olarak, görülebilen koşullar içerisinde, okullarını bitirmelerini istiyorum. Gerektiğini söylüyorum. Bizler bitiremedik. Çünkü, koşullar böyle gerektirdi. İnsan, içinde yaşadığı koşullardan bağımsız davranamaz...

     ...Dergide (*) 'Bilinenlerin farklı söylenmesi' başlıklı bir yazı var, orada, ihtiyat bölümü var. ... olan tartışmalarım aklıma geldi. Ona da, herkes, birikimini ortaya koymalı ve aldığı yere, yani yeni kuşaklara ve halka iade etmeli, diyordum. Daha zamanı var, diyordu... Ne zaman? Burada, bir 'ihtiyatlılık' var... Ama aynı zamanda, kendine güvenememe de var... Söylenecek şeylerde, ilk söyleyen olmak, her zaman riskli bir şeydir. Ola ki yanlış şeyler savunursun... Öyleyse, bekle, herkes söyleyince, sen de söyle... Halbuki, o an yaptığın, söylenenlerin tekrarıdır. Söylenenleri tekrar etmek, önemli değil ki... Dergide beğendiğini söylediğin yazıda olan, bazı şeylerin, hem de cesurca, ilk kez söylenmesidir. ... hala bekliyor. Bence, yalnızca söylemde, dönemin değiştiğinin farkında... Gerçekte, buna uygun davranmıyor. Milliyet'teki 'Sosyalist Sol Konuşuyor' dizisinde, İbrahim Sevimli'nin demecinde de, dönemin değiştiğini kavrayamamak vardı... Hala TİİKP ve TBKP'liler dışlanmalıdır, diyor. Yani, 10 yıl öncesine takılıp kalmış... Halbuki olumlu her gelişmeyi görmek ve buna uygun yeni adımlar atmak gerekir. Atamıyor... Bu bakış açısıyla, somut ve ciddi hiçbir adım atılmaz ki... Almanya'da olanların, hapishanede yıllardır yatanlardan farkı olmadığı anlaşılıyor...” (1)(15.1.1989)

     “... Bugünlerde, burası yetenek gösterilerine sahne oluyor. Üç kağıdı biliyorum, ama yapamıyorum; becerebileceğimi de sanmıyorum... Seyirci de kalamıyorum, bu kez iyi tepki çekiyorum... Sözlerini anımsıyorum. Üç maymun hikayesini bilirsin: Görme, duyma ve konuşma... Olmuyor ki... Ben tez canlı biriyimdir de...Ben, buyum...Benim gerçeğim, bu... Doğru bildiğini, düşündüğünü yapacaksın ve söyleyeceksin... Yalnız da olsan... Bir buçuk yıl öncesini anımsıyorum ve bir de şimdiyi düşünüyorum... İnsanlar, ne çok değiştiler. Hayret, vallahi hayret...

     ... Öznel durumumuz, daha da berbat devam ediyor. Ne yapacağımı biliyorum, onun için, pek düşünmüyorum. Kararlı ve ne yapacağını biliyor olmak, çok iyi oluyor...” (2)(22.1.1989)

     “... Burada, ... da, bilinenleri değil, daha çok, bilinmeyen yeni şeyler söylemek gerekir, diyor. İyi de, yepyeni şeyler bulup çıkarmak, kolay değil ki... her insan, bilinenden hareketle, bilinmeyeni bilinir kılma doğrultusunda bir adım atar. Önemli olan da o bir adımdır. Veya, bilinenleri yeniden düzenlemek ve farklı sonuçlara varmak da önemlidir. Ben yeni şeyler söyleyeceğim, deyip, kumrular gibi düşünmeye başlarsa, ne olur ki? Ayrıca, yaptığım, olup bitenden hareket etmek, doğru olanların devamını önermek, yanlış, eksik, zaaflı vb. olanların ise terkini istemektir... başka bir şey değil... Kolektif bir çalışmayla, daha iyi şeyler elde etmek mümkün; bireysel ve hele böylesi bir ortamda, daha iyisini başarmak mümkün olmuyor... Mahmut, yani Mahmut Memduh Uyan, cezaevlerinde üretmek, kısıtlıdır... diyor. Doğru...” (3)(29.1.1989)

     “...'un mektubunu okumuştun değil mi? Oradaki bir yaklaşıma katılıyorum. Hani evlilik ile ilgili bölüm vardı ya... Her şeyin politikaya indirgendiği, politika bitince, evliliklerin de bittiği, kimlik bunalımına girildiği vb. yollu bölüm. Bunda doğruluk payı büyük... Biçimciliğin, doğal olarak da ağırlıkta olduğu bir dönemde, her şeyi mükemmel yapmak mümkün olmadı. Yanlış veya eksik algılamalar, özün değil, biçimin ön planda olması vb. Politika ağırlıkta olmalı, bu doğrudur, ama 'tek' olursa, bunun dışındaki her şey dışlanırsa, gerçekten, politika bittiğinde, yaşam da duruverir. Evlilik, bu yönüyle, buna örnek gösterilebilir. Olması gereken, daha önce de tartışmıştık, evliliği yeniden ve geçmiş deneyimlerden dersler çıkararak üretmekti... Bizimkiler, normal evliliklerden farklı ve daha özgür olduklarından, ikinci kez yeniden üretilmesinin nedenleri de farklı oluyor. Yani, normal vatandaşın bunalıma giren evliliğinin nedenleri farklıdır. Yeniden üretmek için de farklı nedenlerden hareket etmek gerekir. Ama, bizimkiler de eksik olan tamamlanmalı, veya yeniden olması gereken temellerine oturtulmalı vb... Materyalist olduğumuzu söylüyorsak, her şeye neden-sonuç ilişkisi açısından yaklaşmak gerekiyor. ...'un yazdıkları, bunun güzel bir örneği... Sonuca bakıp, olayı değerlendirmeye çalışmak, insanı yanılgıya götürebiliyor. Bir başka deyişle, kişinin rolünü göz ardı etmeden, bu dönemde olup biten her şeyi, dönemin ve dönemin koşullarının, dahası önceki sürecin ürünü olarak ele almak gerekiyor. Kendimizi aldatmamak için gerekiyor... Sanırım, biz, bu konuda olumlu not alacağız... Kim ne derse desin...

     Özal, parlamentoyu, yine tatile soktu. 12 Eylül Anayasası'nın çerçevesini belirlediği bu politik düzenin bu işlevsiz parlamentosunu bile çalıştırmaktan kaçınıyor. Muhalefet bir sese, böylesine tahammülsüz. Bu, bu iktidarın zayıflığının, ama aynı zamanda saldırganlaştığının da göstergesidir. Özal, toplumun politize olmaması için, elinden ne geliyorsa, fütursuzca, hepsini yapıyor. Şimdilik, kazançlı çıktığı görülüyor. Ama aslında, yanıltıcı. Demokratik ve toplumsal muhalefetin örgütsüz, öndersiz ve zayıf oluşunun 'kendisini' kullanıyor. Var olan burjuva muhalefet partileri edilgen, adeta seyirci; Özal, bunu biliyor.. Ve dolu dizgin at koşturuyor. Kaderciliğinden gelen bir cesarete sahip. Ama, her gün daha fazla insanı, yalnızca muhalefet cephesine itmekle kalmıyor, aynı zamanda, düzenden de umutlarını kestiriyor. Yerel seçim sonrası taktiği ne olacak, bakalım...

     İnönü ile girdiği 'küçük Turgut' tartışmasını duydun mu? Adam, resmen, politikayı, belden aşağı düşürdü... Seviyesizleştirdi... Burjuva politikacılığının bataklık olduğunu kanıtladı... En iyi yanıtı, Canver verdi. Küçük Turgut'u Semra hanımın daha iyi tanıyabileceğini, onunla onun uğraşması gerektiğini söyledi... Burjuva politikacılığı da onur duyulacak bir şey değil... Böyle olmasına karşın, neden, bizler arasında da uygulayıcıları çıkar, anlayamıyorum. Yani, bilinen-yaşanan geçmiş dönemde, dejenerasyon öyle şeyleri geliştirdi ki, burjuva politikacılığı, hem de çok iğrenç bir biçimde, aramızda da yeşertilmeye çalışıldı. Örn: Bütün devrimci politikacılıkda politikalar esastır. Yani kişinin savunduklarının tartışması yapılır. Kişiselleştirme olmaz, yapılmaz... Ama yapılıyor. Adam, söylenenle baş edemeyeceğinden, boyunla, bıyığınla, kaşınla uğraşıyor. Örneklerinden anlattıklarım olmuştu. Kişi, kendini, söylediğiyle ifade eder. Söylenmeyen düşüncenin kıymeti harbiyesi yoktur. Ne düşünürsen düşün, söylediğin ve yaptığın önemlidir, esastır. Yani,... bizim bir politika yapma tarzımız vardır. Ondan vazgeçemeyiz... Ama vazgeçiliyor. Bu geçici dönem kalıcı olmayacak; unutulacak, unutulmalıdır...” (4)(5.02.1989)

     “...Ahlak diyorum da, TV'deki, bu gece oynayan filmi izledin mi? Ben, daha önce, videoda izlemiştim. Konusu basitti, ama anlamlıydı... toplumun ahlaki kurallarını sorguluyordu. Burjuvazinin ve küçük burjuvazinin bile, bu biçimlerde de olsa, var olan toplumsal ahlaki değer yargılarını sorguladığı bir ülkede, daha ileri bir ahlaki değer yargılarının savunucusu olduğunu söyleyen bizlerin, hala feodal ahlak ve değer yargılarını savunuyor olmamız, ne kadar abes bir olay...Böylesi şeyleri aşamazsak, hiç bir şeyi başaramayacağız... ... ile konuşurken, bunların, içinde yaşanılan koşullara göre değiştiğini anlatmalısın. Biz geri bir ahlak anlayışı ve toplumsal değer yargıları değil, ileri bir ahlak anlayışı ve değer yargıları savunmalıyız. Hiç şüphesiz, bundan anladığımız, burjuva ahlakı ve değer yargıları değildir. Ondan öteyedir ve bunu, devingen yaşamın içinde, gıdım gıdımda olsa, yaratacağız... Kolay olmayacak. Olmadığı görülüyor. Ama başaracağız... Başarmak zorundayız. Her konuda olduğu gibi, bu konuda da, oldukça önemli bir birikime sahibiz...

     Halkevi özgülünde, ama Demokratik kitle örgütleri genelinde, içinde ve yönetimde homojenliğin veya heterojenliğin olması sorunu, bir-iki yıldır, oldukça, yeniden, yoğun olarak tartışılıyor. Böylesi demokratik örgütlenmelerde heterojenlik kaçınılmazdır. Dahası, zorunludur. Eğer bu örgütler 'demokratik' ve 'kitle' örgütü olma özelliğine sahipseler, bu örgütlerde, her düşünceden insan yer alabilmelidir. Yeter ki, örgütün ilkelerini kabul etsinler. Bu ilkeler ise, tamamen, onun tüzüğüdür, amacıdır, programıdır...Yönetimde farklı görüşlerden insanların bulunması ise, zorunluluk değildir. Yönetimde, yani önderlikte homojenlik, istenendir. Hiç şüphesiz, bunlar, o örgütlenmenin, demokratik ve kitle örgütlenmesi olduğunu gözden ırak tutmayacaklardır. Yani bu örgütlerin, bir parti veya aynı görüşten insanlardan oluşmadığını unutmamak zorundadırlar. Varsayalım ki, aynı görüşten oluştular, o zaman da, bunun, ekonomik-demokratik mücadele yürütüp-yönlendirecek bir örgüt olduğunu unutmamalıdırlar. Sıkça düşülen hata, yönetimde yer alan aynı görüşten insanların, bu örgütleri, siyasi örgüt gibi çalıştırma eğilimi içine girmeleridir. Farklı görüşten insanlara, yaşama hakkı tanımamalarıdır. Halbuki bu, kısa vadeli bir düşüncenin ürünüdür. Böylesi örgütler, en geniş halkın, örgütlü olarak bir arada yer alabilecekleri taban örgütleridir. Halkı, ayrı ayrı örgütlerde değil, aynı alanda mücadele yürüten aynı örgütlerde örgütlemek gerekir. Böylesi örgütlenmelerin kuruluş aşamasında veya farklı nedenlerden dolayı ileriki aşamalarında da, farklı görüşten insanların yönetimi oluşturmaları savunulabilir. Ama bu, o somut koşullardaki bazı nedenlerden dolayıdır. Yoksa, bu 'bu örgütler zaten ekonomik-demokratik örgütlenmelerdir, herkes aynı şeyi savunur, öyleyse farklı görüşlerden oluşsun' demek değildir. Bu, ekonomizmdir. Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır ve bu önemlidir. Yani,... Halkevi'nin yönetiminde heterojenlik, somut koşullardaki bazı nedenlerden dolayı mümkün görülebilir. Yoksa, doğrusu bu olduğundan dolayı değil... (**) Asıl önemlisi, çok önceleri de yazmıştım; bu örgütler, ayağa düşürülmemelidir. Yani ciddiyeti ve anlamı olan, halk için çekim merkezi olabilecek, uğraş veren, halkı aydınlatan vb... bir örgütlenme niteliği korunmalıdır... Geçmiş yaşanan deneyimlerden sonra, bunun zorunlu olduğu, öğrenilmiş olmalıdır. Yaşanan 8 yılın ardından, Akhisar'da meşruluk kazanması, kolay olmayacaktır. Karınca sabrı gerekecektir... Uzaktan bakıldığında kaldırımda boş boş oturan, ama yakına varıldığında bıçağını bileyen bir adam gibi belli belirsiz faaliyet yürütebilecektir. Dönem, bu... Toplum, yavaş yavaş değişim gösteriyor. Toplumun bu değişiminden kopuk olmayacak, onun hemen önünde olacaktır. Yani, hem kendi değişecek, hem de değişime katkıda bulunacaktır...”(5)(11.02.1989)

     09.01.2021/Datça/Mehmet Erdal


     (*) d. arkadaş

     (**) 31 yıl önce somut bir olaya ilişkin yazdığım bu düşüncelerimi, o somut olayın gereksinimleri ve o andan önceki süreçte tanık olduklarım ve yaşadıklarım çerçevesinde yazmıştım. Bugün bu konuda ekleyeceklerim, şunlardır: Bir örgütün yönetiminde (her kademede) kimlerin bulunacağına, tartışma götürmeksizin, irade beyanında bulunabilir konumdaki üyeler karar verir/vermelidir. Bu örgütlerin farklı yönetim kademelerinde kimlerin bulunacağına, şu veya bu gerekçe ileri sürülerek, şu veya bu teorik açıklamalarda bulunularak, üyelerden (hele hele üyelerin dışından) birilerinin karar vermesi, yaşanılanların da gösterdiği gibi, doğru değildir. Bu anlamda, ileri sürülen gerekçe ne olursa olsun, bu örgütlerde delege, yönetim vb. seçimlerinde, içeriği önceden belirlenmiş (herhangi bir) 'liste' çıkarılarak seçimlere gidilmesi, beklenen yarardan çok, farklı sorunlara yol açan bir yöntemdir. Seçim yapılacak göreve aday olan üyelere kişi bazında verilecek oyların sonucuna bağlı olarak ortaya çıkacak üye iradesi ile o seçilen kişi/kişiler, o görevi yapmalıdırlar. Böylece, üyeler, o görevi homojen nitelikli bir ekibin mi yoksa heterojen nitelikli bir ekibin mi yapması gerektiğine karar vermiş olur; irade beyanında bulunan ve o göreve seçilen herkes de bu irade beyanına saygı duyar. Bu, her koşulda olmasını istediğimiz şey ile yaşadığımızın şeyin aynı ve bir bütün olması, demektir...

(Aydın'da başlayan ve 18 Kasım'da Nazilli'de biten SAG nedeniyle yapılamayan 29 Ekim açık görüşünün yapıldığı 30 Kasım 1988 günü Nazilli 7. Koğuş'ta çekilen fotoğraf.)

     (1)



     (2)


     (3)

     (4)




     (5)



  

Devamını Oku...

1 Ocak 2021 Cuma

2021.01.02.CEZAEVİ YAZILARI-36: 7. KOĞUŞ (YENİ YOL AYRIMI!)

  Hiç yorum yok
13:08

 

     CEZAEVİ YAZILARI-36: 7. KOĞUŞ (YENİ YOL AYRIMI!)(*)

     Daha önceki bir bölümde de anlatmıştım (Bknz: 2020.11.15.CEZAEVİ YAZILARI-29: YOL AYRIMI VE YENİ BİR YAŞAM); Aydın'da, 20 Mayıs 1988'de patlak veren tünel sonrası içinde yaşanılmaya başlanan cezaevi koşullarında, Devrimci Yol davalarından yargılanan mahkumlar olarak, gönüllülük temelinde üç koğuşa ayrılmış ve 21 Ekim 1988'de Nazilli'ye sevk edilinceye kadar da bir süre, yaşamımızı bu şekilde sürdürmüştük.

     O günkü koşullarda, bu üç koğuşun herhangi birisinde gönüllülük temelinde birlikte olmayı ve yaşamayı tercih eden bizler, hiç şüphesiz birlikte kaldığımız koğuş arkadaşlarımızla her konuda her zaman aynı şeyi düşünmüyorduk ama çok farklı nedenlerle, diğer iki koğuşta yaşamayı tercih eden arkadaşlara göre de birbirimize daha çok yakınlık duyuyor ya da öyle olduğumuzu düşünüyorduk.

     Bu üç koğuşa ayrılma, özünde hayırlı bir ayrışma olmuş ve örn: 8. Koğuşta birlikte kalmaya ve yaşamaya başlayan bizler, (stresli ve insanın kendisini her gün 24 saat çok yorgun hissetmesine yol açan o yıpratıcı koğuş ortamlarından kurtulduğumuz için) çok mutlu olmuştuk; adeta, yeniden kendimize gelmiştik. Buna rağmen, her üç koğuş, öteden beri var olan Devrimci Yol komününden ayrılmayı ve kendi başına buyruk davranmayı düşünmüyor, gündeme getirmiyordu.

     21 Ekim'de Nazilli'ye sevk edildikten sonra, cezaevi yönetimi, her birimizi, sevk geldiğimiz gün hangi koğuşa yerleştirmiş ise o koğuşlarda kalmaya başladık. Hadi genelleme yapmaktan kaçınarak ifade edeyim, ben ve SAG süresince aynı koğuşta birlikte olduğumuz bazı arkadaşlar, SAG bittikten sonra, Aydın'da Haziran ayı sonlarında yaptığımız gibi yine gönüllülük temelinde bir koğuş düzenlemesi yapılması gerektiğini düşünüyorduk. Böyle bir beklenti içerisindeydik. Bu nedenle de, SAG süresince, bu konuda hiç bir ön görüşme yapma ve girişimde bulunma gereği duymamıştık; haliyle, diğer bütün arkadaşlarımızın da aynı düşüncede ve aynı bekleyiş içinde olduğunu sanıyorduk.

     Yanılmışız!

     Ayrıntıya dair çok fazla bilgim yok, ama gelişmelere bakılırsa, (en azından Aydın'da, bir süredir, kendilerini Devrimci İşçi taraftarı ve gerçekte olmayan Devrimci Yol örgütünün cezaevi temsilcisi olarak gören ve bunu bizlere kabul ettirmeye çalışan) bazı arkadaşlar, SAG'nin bitimine doğru kendi aralarında konuşarak, kimin kimlerle birlikte aynı koğuşta kalmak ve yaşamak istediğini sormadan ve bu konuda kimsenin düşüncesini almadan bir koğuş düzenlemesi yapma hakkını kendilerinde bulmuşlar; alelacele, yangından mal kaçırır gibi, koğuş listeleri hazırlamışlar.

     Böyle bir düzenleme yapıldığını, kimin hangi koğuşta kalacağının belirlendiğini, SAG bittikten sonra, emrivaki bir biçimde öğrendik; çok şaşırdık.

     Bu dağılım, o hengame içinde, (bazılarımızın kendi içinde saklamayı yeğleyip söylemediği ya da benim gibi bazılarımızın ise bir biçimde ifade ettiği çok farklı gerekçelerle) mecburen kabul edildi.

     Bazı arkadaşlarca oportünist (fırsatçı) bir yaklaşımın ifadesi olarak gündeme getirilen bu düzenleme ile Devrimci İşçi'ci olmayı kabullenmeyen, Devrimci İşçi'ci olarak görülmeyen, öteden beri Devrimci Yolcu mahkumları temsil eden arkadaşların konumuna 'cezaevi temsilciliği' dışında başkaca anlamlar yüklemeyen vb., kısacası 'sorun' olarak görülen kişiler 7. koğuş listesine, diğer arkadaşlar ise diğer koğuş listelerine yazılmışlardı.

     7. Koğuşta (ne kadar süreceği bilinemeyen ve öngörülemeyen bir süre için) bir arada yaşamak zorunda bırakılan bizler, yekpare değildik; tek tek kişiler ya da ikişerli, üçerli... farklı ilişkiler düzleminde, pek çok konuda görece birbirine yakın ya da birbirinden şu veya bu ölçüde farklı, hatta birbirinden tam 180 derece zıt düşünen ve dahası, bazı konularda kendi aralarında anlaşabilme ihtimali dahi bulunmayan kişilerden oluşuyorduk. Yalnızca, şu veya bu nedenle (kişisel, ideolojik vb.), diğer koğuş listesine alınan arkadaşlar gibi konformist (mevcut otoriteye sorgulamadan itaat eden, onunla uyuşan, uyumlu vb.) değildik. Bu nedenle de 'öteki' idik' ve 'dışlanmıştık.'

     Bu koğuş düzenlemesi, sonraki süreçte, 'ötekileştiren' ve 'dışlayan' konumundaki arkadaşların koğuşlarında kalan arkadaşların her birinde nasıl bir yankı buldu bilemiyorum; ama 7. Koğuş listesine yazılanlarda, hadi yine genelleştirmeden ifade edeyim, ben de dahil bazılarımızda çok ciddi bir duygusal kırılmaya yol açtı. Bu duygusal kırılma, benim açımdan, Ege'de, daha önceki yıllarda Buca, Şirinyer ve Aydın cezaevlerinde farklı nedenlerle yaşanan duygusal kırılmaların tuzu biberi oldu...

     “...Açlık grevi bitinceye kadar, aynı koğuşta kaldım. Bittiği gün, bu koğuşa geçtim. Nasıl geçtiğimizi ve nasıl moralimizin bozulduğunu, o kötü görüş yerinde duyabildiğin kadarıyla, anlatmıştım. Dönem aşılırken, beklenen ve olması gereken, insanların da kendilerini aşmalarıdır. Olmuyor...

     ...Dönem, pek çok şeyi olumsuz anlamda değiştirdi. Dönemin aşılmaya çalışıldığı bu süreçte, insanların da kendilerini aşacağını düşünüyorum. Ama herkes değil elbet. Kendilerini aşamayıp sınıfta kalanlar olacak, ve olduğu gözleniyor. Küçük burjuva eğilimler, eğilim olmaktan çıkıp, sistemleşiyor ve küçük burjuva nitelik kazanıyorlar. Küçük burjuva değer yargıları ilişkilere yön veriyor... Kimisi, bunu açıktan savunuyor, kimisi, inkar ediyor. İnkar etmek ise, onun olmadığını göstermiyor. Tam aksine, gizlenmeyi ve bundan dolayı daha tehlikeli bir hal aldığını gösteriyor...” (22.11.1988)(1)

     'Öteki' olarak görülen ve 'dışlanan' bizler, 7. Koğuşta, zorunluluğun ötesinde, aklın yolu birdir, deyip, 7. Koğuşta bir araya gelmeden önceki süreçte ve özellikle Aydın Cezaevinde kendi aramızda olup bitenlere rağmen günlük koğuş yaşamını örgütlemeye ve bir düzen oluşturmaya çalıştık; bunu, başardık da. Ama bu, o gün, 7. Koğuşta bir arada yaşamak zorunda kalanların aralarında Aydın'dan beri var olagelen farklı nitelikteki sorunların günlük yaşama yansımasına ve haliyle, bunun da etkisiyle, günlük yaşam çerçevesinde her daim karşılaşılabilecek sorunların çok sinir bozucu ve yıpratıcı tartışmalar boyutuna evrilmesine mani değildi.

     “... Bizlerin her yerdeki özgün yaşamında, görevli olmak, hizmetçi olmaktır. Yükün en ağırını kaldırmaktır. Tersi bir olay, burjuva toplumuna özgüdür. İşte, bizlerin olduğu yerde, bu tersi görünümün görülmesi, bizlerdeki burjuva anlayışlara ve değer yargılarına yorumlanmalıdır. Kabul edilir gibi değil, ama işin gerçeği bu. Bizde, koltuk kapma değil, koltuk kapmama düşüncesi esas olmalıdır...

     Yaşamın kendisi tek düze ve durgun değildir her zaman; bazen deli doludur ve bu deli doluluğuna ayak uyduramayanı-dayanamayanı kıyıya vurur...Bu, olumsuz bir kıyıya vuruştur, eğer kişi hazırlıklı değilse veya çevre bu kişiyi anlamıyorsa, o kişi, vurgun yemiş gibi olur. Kıyıya vuran balinalar gibi, ölümü bekler... Balıklar konuşamaz, ama dili olup, bunu konuşmada kullanan insanlar, konuşur ve meramını anlatmaya çalışır çevresine. Bu noktada, konuşma, dinleyiciye, çok sıkıntı verir, ama ben, eli mecbur, dönemin doğal bir özelliği olduğundan, iyi bir dinleyiciyimdir. Eğer bu, bir dürüstlüğün somut göstergesi oluyorsa, çok daha güzel. Dürüst insanları dinlemek gerekiyor. Bu niteliğini koruyan insanlara yardım etmek gerekiyor. Karmaşık bir biçimde, bu dönemde, kıyıya vurulma olayları, o kadar çok ki... Artık, şaşırmıyorum...(04.12.1988)(2)

     7. Koğuşta, içinde yaşanılan koşulları daha yaşanılabilir hale getirme arayışları her daim oldu ve dahası bazı arkadaşlar, koğuş özgülündeki bu arayışları da kendileri için yeterli görmeyip, kişisel çalışma yapacakları gerekçesiyle, müşahedeye geçme düşüncelerini yüksek sesle dillendirmeye başladılar; bunu gerçekleştirmek için de cezaevi yönetimi nezdinde girişimlerde bulundular. (Cezaevi yönetiminin olur vermemesi nedeniyle, bu arkadaşlar, ben 7. Koğuşta kaldığım süre içerisinde müşahedeye geçemediler.)

     ... Daha önce de yazdım mı bilmiyorum, insan bazen, istemese bile, karşı çıksa da, omuzlarına yüklendiğini gördüğü, üzerinde kaldığını gördüğü sorumluluklardan kaçamıyor... Sonuçlarının nerelere varacağını biliyorsun, ama aksi halde de sonucun nereye varacağını biliyorsun... Ne yaparsın? Reddetmesini bilmek mi gerekiyor? Evet, diyorum. Ama her zaman mı? Belki... Yani, her zaman olmayabilir... Şu, bahse konu ettiğim, açık görüşte söylediğim öznel sorunlarımız... Çok zamanımı alıyor. Böyle şeyler zamanımı çaldığı ve ilgimi dağıttığı için, canımı sıkıyor... Bir cendere, bu. Çıkamıyorsun, çıkış yolunu biliyorsun, kabul ettiremiyorsun...

     TV'den duyuyorsundur, gazetelerden okuyorsundur: ANAP iktidarı, iyice sallanıyor. Kaya Erdem olayı, sıradan bir olay değil. Ama Özal, direteceğe benziyor. Gemisi, çok ağır yara aldı. Ama illa velakin, eksik olan, toplumsal halk muhalefetidir. Demokratik kitle muhalefetidir. Tepkiler, daha güçlü dile getiriliyor ama, gazete sayfalarına verilen ilanları aşamıyor. Bu da iyi. Fakat, imza kampanyası, dilekçeler, basın toplantıları, mitingler vb. biçimlerine bürünmeye başlamalı. Böylesine yaygın bir hoşnutsuzluğun olduğu dönemlerde, halk kitleleri, kendilerine yol gösterenleri ilgiyle dinler ve yapmaya cesareti olduğu eylem biçimlerini yaşama geçirir. Ana muhalefet ve diğer burjuva muhalefet partileri, olaylara, gerektiği gibi eğilemiyorlar. Özal, çok kritik günler yaşıyor. İktidarı, toplumsal tabanını yitirdikçe zayıflıyor. Bu zayıflamanın, Özal'ı daha da sertleştireceğini mi, yoksa bazı tavizler vermeye mi zorlayacağını, önümüzdeki günlerde göreceğiz. ..., 'Bugünlerde Özal, önemli bir olayı kamuoyunun önüne getirecek, biri bunu yazmış.' diyor. Mümkündür. Özal, toplumsal tabanını genişletmeyi hedefleyecek veya en azından korumaya çalışacak bazı uygulamalar yoluna girebilir. Bunu daha önce de öngörmüştüm... İnfaz olur, 1402'likler sorunu olur, daha başka bazı şeyler de olabilir...Bazı arkadaşlar, Erdem'in istifası üzerine, 'Fareler gemiyi terk ediyor, iktidar değişecek..' diyorlar. Bu kadar kolay mı? Bu muhalefet, iktidar olmak için, hiç bir şey yapmıyor. Her şeyin hazır lop olmasını düşlüyor...”(07.01.1989)(3) (Kasım/Aralık-1988/Ocak 1989)

     02.01.2021/Datça/Mehmet Erdal

     (*) 25 Şubat 1989 günü 7. Koğuş:

     (1)

     (2)

     (4)


Devamını Oku...

25 Aralık 2020 Cuma

2020.12.26.CEZAEVİ YAZILARI-35: HER KOŞULDA, YARATICI OLMALIYIZ!

  Hiç yorum yok
13:09

 

     CEZAEVİ YAZILARI-35: HER KOŞULDA, YARATICI OLMALIYIZ!

     PKK'lı mahkumların tünel girişiminin 20.05.1988 günü patlak vermesi sonrası cezaevi yönetimince gündeme getirilen resmi terörü, sürgünleri ve hak gasplarını protesto etmek amacıyla başlatılan SAG(Süresiz Açlık Grevi)'nin bitirilmesinin ardından yapılan koğuş düzenlemeleri ile birlikte, yani Haziran ayı sonu Temmuz ayı başlarından itibaren, rahat bir nefes alabileceğimiz bir döneme geçmeyi umut etmiştik. Ama gelişmeler, umut ettiğimiz gibi olmadı. Her gün yeni bir söylenti ortalıkta dolaşır oldu; tahliyeler nedeniyle azalan koğuş sayımız öne sürülerek yok 7. Koğuşa geçilecek, yok geçilmeyecek de koğuşlar arası günübirlik gidip gelme düzenlemesi yapılacak; yok topluca Nazilli'ye, yok Bursa'ya sevk olunacak; 25 Eylül referandumunda istediği sonucu elde edemeyen Özal yok ortamı yumuşatmaya, yok baskıcı politikalara yönelmeye çalışacak ve bu gelişmeler, çok doğal olarak, etkisini cezaevlerinde de gösterecek vb.vb...

     Bu süreçte önce cezaevi yönetimi değişti; yeni savcı, Nural Uçurum ve yeni müdür, Soner Köstereli oldu. Sonra, Özal hükumetince, özellikle siyasi nitelikli diğer cezaevlerinde olduğu gibi bizim kalmakta olduğumuz Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevinde de bazı hak gaspları gündeme getirilmeye başlandı.

     Bu gelişmeler karşısında, ne yapmalıydık?

     Mayıs ayı sonlarında başlayıp 20 Haziran günü bitirdiğimiz SAG'den dolayı her yönden çok yıpranmıştık ve aradan çok kısa bir süre geçtiği için de kendimizi daha tam anlamıyla toparlayamamıştık. Robot değildik ki akşamdan sabaha tepeden tırnağa elden geçirilip tamir edilebilelim. Gündeme getirilen bu hak gaspları karşısında, o günlerde başka bir seçenek bulamadık ve 17 Ekim 1988 günü, bir kez daha SAG'ne başlama kararı aldık.

     “Cuma, 20.00:...Geçen, Güneş'te 'Af yok, İnfaz var' diye, birinci sayfadan, tüm sütunları kapsayan bir manşet vardı. Bakanın uzun anlatımı bir yana, özü, yeni infaz yasası ile 2 günlük bir indirim oluyor ay'da. Dağ fare doğuruyor, yani. 6-8 veya 9 gün olayı, daha iyi idi. İlk anda, herkesi bir sevinç sardı, sonra hikaye olduğunu gördük. TCK değişikliğinin dışında çıkacak, sanırım. Şimdi önemli olan TCK değişikliği. Kimler çıkacak? Ne zaman çıkacak? Hangi düşüncenin ve hangi hesabın sonucu çıkacak? Ayırım olacak mı? Eşitsizlik nasıl telafi edilecek? vb... Bakanlığın, tahminlerimi doğrularcasına, bol reklamlı ve sansasyonel, özünde var olan ve oluşan birikimi eritmeyi amaçlayan uygulamaların biri olarak, bu infaz olayını gündeme getireceği açık. Özal Hükumetinin, yapacağı yegane şey bu... Ekonomik alanda attığı adımlar, kapitalistleri bile tedirgin etti... Daha da edeceği cabası...Özal, sonuçsuz kulaçlar atıyor. Kıyıya ulaşamayacak. Ulaşır, diyen, hiç bir ekonomist veya uzman yok... Özal'ın gemisi batıyor. Hızla, toplumsal tabanın yitimi devam edecek. Onun için sosyal, siyasal vb... alanlarda sansasyonel ve reklamı bol bazı uygulamalar yapacak. Bunlar da çare değil...Özellikle ağır cezalılar için, hiç bir anlamı yok. Bazı az cezalılar ise çıkıyor. Bazılarınınki de azalacak. Ama hepsi o kadar... Bütün cezaevlerinde merkezi olarak gündeme getirilen yeni hak kısıntılarının, bu infaz söylentileri ile birlikte gündeme getirilmesi ilginç... Ama sonuçsuz. Irmak, akması gereken doğrultuda akar... Bunu geciktirmek belki mümkün, ama durdurmak mümkün değildir.

     Cumartesi günü ... yatırdığı dergiyi alamadık. Hiçbir dergiyi alamıyoruz. Yeni bir uygulama ile yasaklanmış... Bu konuda, siyasi cezaevlerinde ilk örnek oluyoruz... aklın alacağı iş değil. Yahu ben, başkaları gibi düşünmek zorunda mıyım? Düşünmüyorum yahu... Düşüneceksem, burada işim ne? Bunlar boş uygulamalar, sonuçsuz uygulamalar... Geçmiş sekiz yıl, bunun çarpıcı kanıtıdır. Daha nice yıllar yaşansa ne yazar ki?.. Ama 88 dünyasında ve Türkiye'sinde, zamana uymayan tüm hesaplar kısa ömürlüdür ve boşa çıkmak zorundadır... Kaçınılmaz kaderdir, bu...

     ... Demirel, Türkiye'de, üç ay sonrası için tahminde bulunmak güç, diyor...Cezaevlerinde, bugün, ertesi gün için tahminde bulunmak güç...

     Pazar, 15.00: Dünden beri, çay alıyoruz. Sorunların çözümü doğrultusunda yaprak kımıldamıyor. Ama her uzun sessizliğin, aslında fırtınanın belirtisi olabileceği de bilinir. Bekleyelim. Göreceğiz. Çayı özlemişim. Yavan ama, çok nefis geliyor...”(16.10.1988)(1)

     17 Ekim 1988 Pazartesi günü sabahı SAG'ne başladık. 4 gün sonra, 21 Ekim 1988 günü, Nazilli E Tipi Özel kapalı Cezaevine sevk edildik. 1986 yılı Sonbaharında Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevinin olduğu gibi Nazilli E Tipi Kapalı Cezaevinin de ilk mahkumları biz olduk.

     Aydın'da başlayan ve Nazilli'de de devam eden SAG'miz 33 gün sürdü ve yenilgi ile sonuçlandı. 

     “20 Ekim tarihli mektubunu, bugün aldım. Mektuplar, ilk, bugün verildi... Ne zaman görüşeceğiz? Nasıl görüşeceğiz? Getirdiklerini yiyebilecek miyim? Ne halde olacağım? Hiçbir şey bilemiyorum...Gidiyoruz, tarihsel yolumuzda. Basından izliyorsun...Daha eşyalarımın çoğunu alamadım. Ne kadarı kayıp değil? Bilemiyorum...Geleceğe ilişkin, bir sürü iş düşlerim var. Buralarda ölmeyeceğim, çıkacağım, birlikte olacağız... Sağ kalmayı becerebilirsem, ileride uzunca yazacağım. Yazacak çok şeyim var... Şimdi çok yorgunum...Halsizim...”(16.11.1988)(2)

     “Bu gece (22 Kasım, 22.00) başlayabildim, yazmaya...En çok sevindiğim, tüm açlık grevi boyunca korktuğum düşünsel olumsuz gelişme olmamış. Unutkanlık, düşünsel yorgunluk vb. gibi. Bundan korkumdan, her an her şeyi düşünmeye çalışıyordum. Düşünmeliydim, düşünce tembelliği iyi değildi.

     ... Bu açlık grevinin çok yönlü ve çok önemli sonuçları oldu. Olmaya da devam ediyor. Kendim dahil, başta, kimsenin, böylesine devasa bir olay yaratılacağını tahmin ettiğini, sanmıyorum. Ama, bilinmeden, öyle tarihi bir noktada gündeme gelmiş oldu ki, kendi nezdinde pek çok şeyi ifade ettirmeye başladı. Düzen sorgulanmaya başlandı, düşün. Elbet, bunun, yakın ve uzun dönemde, olumlu ve olumsuz sonuçları arttı. Bu yükü, baştan hesaba katmayanlar, bu yükün altında ezildi. Onun için, Örn: Meclis olayı yanlıştı. Uzun dönemde, olumlu sonuçları olmuş olabilir, ama yakın dönemde bize yönelik somut sonuçları olumsuz oldu. Genelde, 17 Ekim sonrası, giderek ülke genelinde yaygınlaşan eylemlilik süreci, ayrıntılı ele alınıp incelenmeli. Çok önemli dersler var ve öğrenilecek çok şeyler olduğunu görüyorum...

     Açlık grevi bitinceye kadar, aynı koğuşta kaldım. Bittiği gün, bu koğuşa geçtim. (*) Nasıl geçtiğimizi ve nasıl moralimizin bozulduğunu, o kötü görüş yerinde duyabildiğin kadarıyla, anlatmıştım. (**)Dönem aşılırken, beklenen ve olması gereken, insanların da kendilerini aşmalarıdır. Olmuyor...Burası yeni bir bina, havaları çok yağışlı ve nemli, müthiş üşüyoruz. Her şey ıpıslak. Öyle de kötü bir koğuştayız ki...Aydın'da da böyleydi. Koğuş dağılımında, hep kazıklanırdık. Banyosu yok. Bu bakımdan diğer koğuşlar daha iyi. Belli ki binayı yapan mimar, milyarları cebe indirmiş. Öyle kötü kalorifer tesisatı var. Ne ısıtıyor, ne de bir şey. Kendimize iyi bakmaya çalışıyoruz. Yarından itibaren tabldot tavuk vb. alıp yemeye başlayacağız. Bu kez, hem bitimden, hem de olanaklardan dolayı, yeterli ve dikkatli bir beslenme yapamadık. İlk lokmalarımdan sonra, rahatsızlanıp düştüm, ama kendimi çabuk toparladım. Bu eylem süresince, hiç doktora çıkma gereği duymayan ve bu anlamda sağlığı yerinde gözüken insanlardan biriyim. Ama bu kez, her bakımdan duman olduk. Sevk, koğuş değişimi, kış günü oluşu, şekersizlik ve tuz olmaması, bizi çok sarstı. Ayrıca çok kısa aralıkla ikinci uzun açlık grevine başladık...”(***)(22.11.1988)(3)

     “...bugün (Pazar) öğleyin,...Bugünkü Cumhuriyet'te, Yaşar Kemal'in uzunca, duygulu, hümanist ve güzel bir mektubu yayımlandı. Hoşuma gitti. Okumuş muydun? Bu mektup, bir anlamda, 17 Ekim'den bugüne süregelen ve ülkenin gündeminde birinci sıraya yükselen Süresiz Açlık Grevlerini noktalıyordu. Bence bu, çok önemli ve uzunca-ayrıntılı-derinlemesine tartışılması gereken bir dönem olarak kabul görmelidir. Bugüne ve yarına yönelik, zengin dersler çıkarılabilecektir. İleride, bu açlık grevlerinin boşa yapılmadığının ve tarihsel bir önem kazandığının ve etkileri kısa-orta-uzun dönemde görülecek çok önemli gelişmelere yol açtığının kabul ve teslim edileceğini sanıyorum. Umuyorum. Bir arkadaş, Cumhuriyetteki ilanları, Şili'deki tencere eylemlerinin başlaması-yayılması ve bir mücadele biçimi olarak kabul görmesi ile benzeştiriyordu. Veya, despotizmin hüküm sürdüğü bir ülkede, gecenin ileri bir saatinde, evlerdeki ışıkların bir süre yakılması ve böylece, karanlığı kabul etmediğinin bu yolla ifade edilmesi, bu ışıkların artması, karanlığı her gün daha çok aydınlatması ile benzeştirmesi söz konusu oldu. Yani her koşul, ne kadar zor olursa olsun, çaresizliğin ilan edileceği değil, yaratıcılığın ilan edileceği anlamında ele alınmalıdır. Çaresizlik, insanları bitirir. Biz, eğer bu bilimsel düşünceye sahipsek, çaresiz olmayız. Olmamalıyız. Biz yaratıcıyız ve yaratıcı olmalıyız. İlanlar, halkımızın, bir protesto, bir destek, bir istem, bir dayanışma, bir silkiniş, bir atılım, var olan durumu asış biçimi oldu. Bir tanıdık, açlık grevinin başındaki ilgisizlikle, sonlardaki yoğun ilgi arasında, bunu çok güzel somutlamıştı. Bu tanıdık, mapus değil, bir avukattı. Herkes, bu muhteşem olayda, rol ve onur sahibiydi. Öyle de görülmelidir...”(04.12.1988)(4)

     1988 Aydın/Nazilli

     26.12.2020/Datça/Mehmet Erdal

                                                  

     (*) 7. Koğuş.

     (**)


     (***) Cezaevinden çıktıktan bir süre sonra bir vesileyle söz açlık grevlerine geldiğinde, 10 yıl 7 ay kadar süren son (4. kez girdiğim) cezaevi dönemimde (toplamı 11 yıl 7 ay 10 gündür), bir yıldan daha uzun bir süreyi, yani her on günün bir gününü açlık grevlerinde geçirdiğimi hesaplamıştım.

     (1)





     (2)


     (3)



     (4)


Devamını Oku...