ÖRGÜTLENME, BİR İHTİYAÇTIR !
(3)
(ÜÇÜNCÜ BÖLÜM)
"Eğer, yaşanılan bir yerde herhangi bir sorun/sorunlar varsa, haliyle o sorunun/sorunların yarattığı mağduriyet/mağduriyetler ve o mağduriyetleri yaşayan mağdurlar da vardır.
Bu mağdurlar, yaşadıkları bu mağduriyetlerden kendilerini korumak, etkilerini en aza indirmek veya bu mağduriyeti/mağduriyetleri ve dahası buna yol açan kaynağı da ortadan kaldırmak için bir araya gelmeye çalışıyorlarsa buna 'örgütlenme', bir araya gelip somut bir şeyler yaratabiliyorlar ise, buna da 'örgüt' diyebiliriz.
Bu kadar basit...
Var olan mağduriyetlerin niteliği, boyutu ve çeşitliliği yaratılacak örgütlenmenin niteliğini, boyutunu ve çeşitliliğini belirler; bir başka deyişle, sorun/sorunlar ile (mağduriyet/mağduriyetler,) yaratılacak örgüt/örgütler arasında doğrudan bir ilişki vardır ve bunun aksi düşünülemez. (İmece'den derneğe, sendikadan partiye kadar var olan veya yaratılabilecek bütün örgütlenmeler bu kapsamdadır.)
Elbette, sorunu/sorunları çözmeye çalışmak ve dahası, kaynağı ile birlikte ortadan kaldırmak gibi bir niyetimiz varsa...(Sorunu/sorunları ve haliyle böylesi bir derdi/dertleri olmayanlar veya olmadığını söyleyenler için burada yazılanlar, elbette geçerli değildir.)
Bu, bütün zamanlar için geçerli bir önermedir." (Bknz: ÖRGÜTLENME BİR İHTİYAÇTI(R)/Geç kalmış zorunlu bir açıklama)
***
Bu dosyada okuyacağınız yazılar, 01.08.1991 tarihinde Nazilli E Tipi Kapalı Cezaevi'nden tahliye edildikten sonra devrimci hareketimize dair bir nedenle yazdığım ve birisi hariç (Bknz: İZMİR: 1975 ile 1979 ARASI) paylaştığım yazılardır; ilki 06.10.2016, sonuncusu 08.05.2025 tarihlidir. İmla hatalarının düzeltilmesi ve zorunlu, örneğin yazılar yazılmadan önce ya da daha sonra ölen arkadaşlar ile ilgili notlar eklemelerin dışında yazılar yazıldıkları andaki orijinal halleriyle paylaşıldı.
İlk üç dosyanın (ÖRGÜTLENME BİR İHTİYAÇTIR! 1,2 ve 3) bir bütün oluşturduğunu ve benim devrimci hareketimize, bir özne olarak içerisinde yer aldığım toplumsal mücadeleye dair görüşlerimi büyük ölçüde içerdiğini düşünüyorum. Bundan sonraki yaşamımda bu çerçevede yeni bir şeyler yazar mıyım bilmiyorum ama yazarsam da içerik olarak bugüne kadar yazdıklarımdan farklı olmayacaktır.
1991 sonrası yaşamımda hiç şüphesiz farklı konularda da yazdım ve bugünden sonra da yazacağım. Bu yazılarımı, bundan sonra hazırlayacağım dosyalarda 4,5,6...) paylaşmaya devam edeceğim. (13.01.2026)
İÇİNDEKİLER:
KARDEŞİM MUSA ERDAL'IN ARDINDAN
BUCA CEZAEVİ :1983 MART'I (BUCA CEZAEVİ'NDE TEK TİP ELBİSE UYGULAMASI)
KİM YOLCU? KİMLER YOLLARDA?
"ÖRGÜT" DEDİĞİN NEDİR Kİ? (1. Bölüm)
"ÖRGÜT" DEDİĞİN NEDİR Kİ? (2. Bölüm)
"ÖRGÜT" DEDİĞİN NEDİR Kİ? (3. Bölüm)
"ÖRGÜT" DEDİĞİN NEDİR Kİ? (4. Bölüm)
"ÖRGÜT" DEDİĞİN NEDİR Kİ? (5. Bölüm)
"ÖRGÜT DEDİĞİN NEDİR Kİ? (6. Bölüm)
"ÖRGÜT" DEDİĞİN NEDİR Kİ?) (7. Bölüm)
"ÖRGÜT" DEDİĞİN NEDİR Kİ? (8. Bölüm)
"ÖRGÜT" DEDİĞİN NEDİR Kİ? (9. Bölüm)
YOLDA YAŞANILANLAR ÇERÇEVESİNDE YAZILANLAR ÜZERİNE
ÖRGÜTLENME BİR İHTİYAÇTI(R) (Geç kalmış zorunlu bir açıklama)
MUSTAFA KESKİN İÇİN!
FAŞİZME KARŞI SAVAŞTA ÖLENLER "PİYON" MUYDU?
M. ALİ SARIKAYA
İZMİR: 1975-79 ARASI
HAPİSHANEDE DE AYAKTA KALABİLMEYİ BAŞARMAK ÜZERİNE
FATSA'NIN SIRRI
"ŞU FATSA'NIN YOLLARI" BELGESELİNİN DATÇA GÖSTERİMİ YAPILDI
"ARTIK İYİ ŞEYLER DUYMAK İSTİYORUZ!"
HER ŞEY DEĞİŞİR!
"EN GÜZELİ, YOL YÜRÜYÜŞ ÖĞRETİR!"
AĞABEYLER VE ABLALAR (1)
AĞABEYLER VE ABLALAR (2)
AĞABEYLER VE ABLALAR (3)
"ANKARA YAZAR, İSTANBUL YAPAR, İZMİR BAKAR" MIYDI? (1)
"ANKARA YAZAR, İSTANBUL YAPAR, İZMİR BAKAR" MIYDI? (2)
EGE İZMİR'E, İZMİR ANKARA'YA BAKAR (1)
EGE İZMİR'E, İZMİR ANKARA'YA BAKAR (2)
SOL İÇİ SORUNLARI NASIL ÇÖZMELİYİZ? (1)
SOL İÇİ SORUNLARI NASIL ÇÖZMELİYİZ? (2)
SOL İÇİ SORUNLARI NASIL ÇÖZMELİYİZ? (3)
SOL İÇİ SORUNLARI NASIL ÇÖZMELİYİZ? (4/1)
SOL İÇİ SORUNLARI NASIL ÇÖZMELİYİZ? (4/2)
YA YAZANLAR VE KONUŞANLAR YAPACAK YA DA YAPANLAR YAZACAK VE KONUŞACAK
BİTMEDİK. BURADAYIZ.
MENZİLE, BİRLİKTE YÜRÜNÜR!
HASAN ÜRESİN ABİMDİR!
Bir Kitap: HÜCRE KARDEŞLİĞİ
BUNLARI YAZMASAM OLMAZDI, FADIL!
KARDEŞİM
MUSA ERDAL'IN (SETTAR'IN) ARDINDAN (*)
Musa
Erdal benim kardeşimdir. Bu uğurlama töreninin yapıldığı bu
derneğe adı verilen Nihat Aydın benim devrimci bir arkadaşımdır.
Bugün burada, bu mahallede, bir dönem içinde benim de yer aldığım
direnişlerle anılan bu mahallede 1979'tan sonra ilk kez ve yeniden
bugün siyasi bir konuşma yapmak arkadaşımın adına kurulan bu
dernekte ve kardeşimin cenazesinde olacakmış; bu, tarihin -bana
karşı -garip bir cilvesidir.
Musa,
aynı adını taşıdığı Musa Erdal'ın, namı diğer 'Hardal
Musa'nın on bir çocuğundan onuncusudur. Beş kız ve altı erkek
kardeşten birisidir.
Tire'nin
Ayaklıkırı köyünde bir çiftçinin, bir bakkalın oğlu olarak
04.03.1962 yılında doğmuştur.
İlkokulu,
artık şimdi yıkık bir bina olan aynı köydeki okulda, ortaokulu İzmir Fevzi Çakmak Ortaokulunda okudu. Liseyi
okumak için Eşrefpaşa Lisesi'ne kaydoldu.
Liseye
kaydolduktan sonraki süreçte, kuruluşunda birinci derecede rol
aldığım İDOD'un (İzmir Devrimci Orta Öğrenimliler Derneğinin)
bir üyesi ve aktif bir neferi olarak mücadeleye katılmaya başladı.
Devrimci
mücadeleye bizden sonra, kısmen bizden etkilenerek ama asıl
olarak o dönemdeki koşullardan ve ortaöğrenimlilerin
sorunlarından hareketle katıldı.
Ben
onu 1979 yılı Nisan ayında, İzmir'de, içinde yer aldığı ortaöğrenim mücadelesinde bırakıp başka bir ile, o ildeki devrimci
mücadeleye omuz vermek üzere giderken son kez gördüm.
Sonrasında, devrimci mücadelede yer almaya devam etti.
Ben
1979 yılı Temmuz ayında bir nedenle girdiğim Denizli Kapalı
Cezaevi'nden 1979 yılı Aralık ayında firar edip Uşak bölgesine,
kırsal kesime geçtim.
O
mücadelede yer aldığı Salihli bölgesinde 1980 yılı içinde
girdiği Salihli Kapalı Cezaevi'nden, aynı yıl 18 Mayıs günü arkadaşlarının yardımıyla firar etti ve kendi deyimiyle "yeniden
doğdu".
Sonrasında,
12 Eylül 1980 Askeri Faşist Darbe koşullarında bizler askeri ve sivil cezaevlerinde "zulüm ve direniş" sarmalında yaşamımızı
devam ettirirken, o her yerde devrimci mücadeleye devam etti.
O
günkü koşullarda, ondan çok az haber alabildik.
O, yaşıyordu ve mücadeleye devam ediyordu.
Bunu, biz, yalnız yaşayan annemizin ve kardeşlerimizin bazılarının
evlerine yapılan baskınlardan ve baskılardan biliyorduk.
Annemiz
ve bazı kardeşlerimiz bu süreçte çok baskı gördü ve çok acı
çekti.
Yıllar
geçti.
Ben
1991 yılı 1 Ağustosunda cezaevinden çıktım.
O
artık Avrupa'da yaşıyordu.
Uzaktık.
Kopuktuk.
Yabancılaşmıştık.
Sonra
onun KANSERE yakalandığını öğrendik.
Son
iki yılda, bu hastalığı süresince yeniden yakınlaştık.
Gördük
ki bizim küçük Musa'mız büyümüştü.
O,
bu kez hastalığa karşı direniyordu.
Doktorları
bile şaşırtıyordu.
Onu, ülkesini,
bu ülkedeki dostlarını, sevenlerini ve ailesinin bütün
bireylerini, onu adıyla bilip hiçbir zaman yakından tanıma
olanağı bulamayan akrabalarının diğer bireylerini görebilsin diye ülkesine getirmeye çalıştık.
Sağ
olsunlar, bir kadın avukat arkadaşımızın ve bazı dostlarımızın
yoğun ve candan çabalarıyla bunu başardık.
Ülkesine,
yeniden bir geldi.
İki
geldi.
Üçüncü
de son kez geldi.
Musa, benden
sonra mücadeleye katılmıştı. Tarih de sizler de bu
söylediklerime tanık olun ki: O beni ve bu mücadelede yer alan pek
çok arkadaşı geçti. O yaşadığı her yerde iz bırakan bir
devrimci oldu.
Bugün
burada toplananlar ve sonrasında, köyümüzde onu omuzlarında
taşıyacak olanlar bunun kanıtıdır.
İlk
mücadeleye katıldığı an ile son günü bir bütün olarak ele
alındığında, o bir devrimcidir ve bir DEVRİMCİ YOLCUDUR.
O
bizim onurumuzdur.
Tarih
bunu böyle yazacaktır.
Bu
nedenle, ben onun önünde, bizim küçük Musa'mızın ve namı diğer Settar'ımızın önünde saygıyla eğiliyorum.
Gözün
arkada kalmasın kardeşim...
06.10.2016/İZMİR/GÜLTEPE
(*) Bu konuşma metnini, Musa'nın özellikle son günlerinde evinde kaldığı ve ona/bize elinden gelen yardımı yapan Ayet Eray'ın Urla'daki aile evinde, Musa'nın cenazesinin kaldırıldığı gün sabaha karşı yazdım, cenazenin ilk götürüldüğü yer olan Gültepe'de Nihat Aydın arkadaşımız adına kurulan derneğin önünde düzenlenen tören sırasında okudum.
(En büyük 2 abla/kardeş hariç 9 kardeş, 3 yeğen, anne ve baba bir arada/Ayaklıkırı)
(Annemiz Fatma Erdal yanına gittiğinde/Hamburg)
(20 Şubat 2016/Hamburg)
(09.06.2016/Türkiye'ye ayak bastığı ilk gün/İzmir/Adnan Menderes Havaalanı)
(13.06.2016/Köydeki evimizin önü)
(14.06.2016/Aslan Yalçın ile Alsancak'ta Aslan'ın büroda)

(Gültepe'deki törende saygı duruşu anı)

(Mezarına konulduğu ilk gün/Ayaklıkırı/Tire/İzmir/06.10.2016)

(Almanya/Hamburg'da düzenlenen törende)
BUCA
CEZAEVİ :1983 MART'I (BUCA CEZAEVİ'NDE TEK TİP ELBİSE UYGULAMASI) (*)
[Yerel
Seçim sürecine girildiği için, öncelikli olarak bu sürece
katkıda bulunabileceğini düşündüğüm çerçevedeki yazıları
yazmayı ve farklı platformlarda yayınlamayı görev olarak önüme
koymuştum: Ama Devrimci Yolda Devrim Grubu'nda yapılan ve benim, bir
arkadaşımın Facebook sayfalarındaki “isyanları” üzerine
haberdar ve bilahare bilgi sahibi olduğum “berbat bir tartışma”
üzerine iki yazı yazarak “katkıda” bulunmayı (kendi tarzımda)
öne aldım.]
1983
yılıydı ve 12 Eylül 1980 darbesi sonrası, Ege Bölgesinde
yapılan askeri operasyonlarda sağ yakalanan yüzlerce (farklı
siyasi hareketten) siyasi mahkumun bir kısmı Buca Kapalı
Cezaevi'nde yatıyor ve mahkemelere gidip geliyorlardı.
Benim
içinde bulunduğum ve “bir numaralı” sanığı olduğum Denizli
Devrimci Yol Davası tutsakları da 1982 yılı Mart ayında Denizli
Kapalı Cezaevi'nden bu cezaevine nakledilmişti.
Buca
Kapalı Cezaevi'ne geldikten sonra yapılan dağıtımda ben Yeni
Bölüm 13. koğuşa verilmiştim.
Cezaevi
yönetimi, askeri faşist yönetimin İstanbul, Ankara vb.
cezaevlerinde uygulamaya geçtiği “Tek Tip Elbise” uygulamasına
paralel olarak benzeri bir uygulamaya geçmek istiyor ve bu çerçevede
mahkemeye götürülmek için kapı altına çağrılan siyasi
tutsaklara bu uygulamayı dayatıyor ve bu sırada tartışmalar ve
itiş-kakışlar yaşanıyordu.
Biz
kendi aramızda bu konuyu tartışıyor ve nihayetinde, koğuşlarda da er-geç bu uygulama ile karşı karşıya kalacağımızı biliyor ve
bu uygulama gündeme geldiğinde ne yapılması gerektiğini
konuşuyorduk.
1983
yılı Mart ayında bir sabah (kesin günü anımsayamıyorum)
koğuşlara yapılan anons ile bütün siyasi tutsakların alt
kattaki yemekhaneye inmeleri söylendi.
İndik
ve beklemeye başladık.
Elbise
uygulaması için geldiklerini biliyorduk ama nasıl bir uygulama
biçimi ile karşılaşacağımızı ve o uygulama biçimine göre ne
yapacağımızı bilemiyor, “özünde” belli ama “biçimde”
flu bir durumda gözümüz yemekhane kapısında, beklemeye devam
ettik.
Kapı
açıldı ve onlar (yönetim) cümbür cemaat içeriye girip hücuma
kalkmadılar: Tek tek çağırma yoluna gittiler.
Yeni
Bölüm'de 13. Koğuş, uygulamanın başlatıldığı ilk koğuştu
ve ben ilk çağrılan oldum.
Yürüdüm.
Kapıdan, “alt maltaya” çıktım.
Onlarca
asker ve rütbeli, artı gardiyan (şimdinin “İnfaz Koruma
Memuru”) bana bakıyor; ellerinde “laciler” (Tek Tip Elbise).
Kafam
karışık: Giymeyecek miyim? Giyip, hep birlikte yırtıp atmayı mı
bekleyeceğim?
Belki
basiretim bağlandı ve aldım, giydim.
Ardımdan
“bizim Behçet” (**) (bu yazıyı yazarken ona sordum; onunla bir
arkadaş daha çıkmış ama ben nedense yalnızca onu anımsıyorum)
çıktı ve baktım o uzatılan laciyi almadı bile; ben laciyi
giymiş bir şekilde maltada bekliyorum ve elbiseyi eline bile
almayan Behçet'e “Koğuşa” dediler.
Ayıktım;
Behçet “yolu” göstermişti. Laciyi çıkardım ve Behçet'in
arkasından yürüdüm.
Lacileri
giymeyen (bizim kaldığımız Yeni Bölümün arka bloklarındaki)
herkes, Yeni Bölüm 15. Koğuşa dolduruldu.
Her
birimiz don-gömlektik ve aylardan Mart'tı. Hava, çok soğuktu.
Y. Bölüm
15. Koğuş, müşahede bölümüydü ve hücrelerden oluşuyordu; her
hücrede iki katlı ranza ve bir adet “alaturka” tuvalet
bulunuyordu.
Hücrelere
konulanlar bir yandan tir tir titriyor ve bir yandan kim geldi, kim
elbise giydi, onu anlamaya çalışıyordu.
Gelenler
geldi, kalanlar
kaldı.
Yüksek
sesle konuşuldu. Tartışıldı.
Üşüdüğümüz
için giyecekleri istedik
Mahkemelere
gidip gelenler aracılığıyla diğer koğuşlarla haberleşildi ve
“tepki” olarak “açlık grevinde” karar kılındı. (13 Gün
süren bu açlık grevinde bende ilginç bir şey gündeme geldi;
öncesi süreçte çok hızlı yazı yazabilen birisiyken ve Buca'ya
gelmeden önce kaldığım Denizli Kapalı Cezaevi'nde, belki de o
dönemin ilklerinden ve başarıyla biten açlık grevlerinden birisi
olan 1981 yılındaki 9 günlük, ki bunun son 2 günü su içmeyi de
bırakmıştık, açlık grevinde bile bu durum görülmemişti; bu
açlık grevinden sonra elimle yazı yazamaz ve yazdıklarım da
okunamaz birisi oldum.)
Tek
Tip Elbise uygulaması gündeme gelmiş ve yeni bir durum oluşmuştu;
bundan sonra ne yapmalıydık?
Mahkemeler
devam ediyordu ve mahkemelerde lacileri yırtıp atanlar (bu durum
iki kez tekrarlandığında) duruşma haklarından tamamen vareste tutuluyor, haliyle bu yıldırıcı oluyor; herkes bir kez daha
düşünüyordu.
Buca
Cezaevi'nde kalan DY'cuların kaldığı koğuşlarda “sorumlu”
konumda arkadaşlar vardı ve bütün koğuşların içinde de YB
15. Koğuşta kalan 3 kişi (ben, rahmetli Aslan Yalçın (***) ve başka
bir arkadaş daha) “Buca DY” imzasını kullanabiliyordu, haliyle
“son söz” bizdeydi.
Ben
birkaç gün düşündükten ve gelişmeleri izledikten sonra “KARŞI
DEVRİM SAFLARINA İLTİCA EDENLER ÜZERİNE” başlıklı bir yazı
taslağı kaleme aldım ve her zaman “soyutlama” yeteneği benden
daha iyi olduğuna inandığım Aslan Yalçın'a “elden ele”
(hücreler arası) geçirerek ilettim. (Onunla aynı hücrede kalan
diğer arkadaşın yazı türü işlerle pek alakası olmadığından)
Aslan “tamam dağıtalım” diyerek onayladı ve “Buca DY”
imzasıyla YB15. Koğuş hücrelerinde ve mahkemeye gidip gelenler
aracılığıyla Yeni Bölüm ve Eski Bölümdeki diğer
müşahedelere, bilahare Şirinyer Askeri Cezaevi'nde kalan
arkadaşlara ve diğer siyasi hareketlere iletildi.
Bu
yazı Buca ve Ege'deki Tek Tip Elbise direnişinin sürdürülmesine
ne ölçüde katkıda bulundu, onu, benim dışımdaki arkadaşların
ve bu direnişin tarihini yazacakların takdirine bırakıyorum; ama
evet bu yazı, içeriğindeki iki nokta nedeniyle, sonraki süreçte
Buca veya başka cezaevlerinde, dışımızdaki siyasi hareketlerden
gelen arkadaşlarca polemik konusu yapılıp duruldu:
1-
“Siz (EGE DY) Mamak'takileri hain ilan ediyorsunuz”.
2-
“Siz çözülenleri ve teslim olanları cezaevinde içinize
almışsınız”.
Bu
sözü edilen yazıda, özü itibariyle (belki bir gün bir yerlerden
yazının aslı bulunup ortaya çıkar) cezaevine düşen genel
olarak bütün siyasilerin ve özel olarak DY'cuların (ben EGE'yi
ayrıntılı bildiğim için) nasıl yakalandıkları veya teslim
oldukları özet olarak ele alınıyor ve cezaevine düşen herkese
“itici” değil, “kazanımcı” yaklaşıldığı ve
davranıldığı, bir anlamda herkese “bir şans daha” verildiği
vb. anlatılıyor; ardından Tek Tip Elbise olayının gündeme
getirilmesinin amacı sorgulanıyor ve bu uygulamanın “Bugün, bu cezaevinde (Buca)” başarıya ulaşamaması için reddedilmesi
gerektiği söyleniyordu; yani Buca Cezaevi'nde bugün bu elbiseyi
giyenler “Karşı devrim saflarına iltica edenler” olarak
nitelendiriliyordu.
Biz,
kendimiz dahil herkese, cezaevine düştükten sonra “bir şans”
verildiğini, kimsenin yargılanmadığını ve yargılamadığımızı,
herkesin bu yeni koşullarda kendi konumunu kendisinin
belirleyeceğini ve belirlemesi gerektiğini; Tek Tip Elbise olayının
“yeni bir durum” ortaya çıkardığını ve haliyle herkesin
kendi kaderine kendisinin karar vereceğini, bizim direneceğimizi ve
bu cezaevinde bu elbiseyi giymenin ne anlama geldiğini düşündüğümüzü
ve herkesin bu andan sonraki tavrıyla değerlendirileceğini...
söylüyorduk.
Bu
yazıda somut bir durum tespiti ve somut bir tavır saptaması vardı:
Aksini düşünmek abesle iştigal etmekti ama yıllarca, bazı
siyasi muhataplarımız bu konuyu dillerine pelesenk ettiler ve ben,
şahsen, bu yazıyı yazanın kah ben olduğumu söyleyerek kah
söylemeyerek yeniden ve yeniden açıklama yapmak zorunda kaldım.
(Buca'da
elbise giyip gidenlerin bazısı sırra kadem bastı ama bazıları
başka cezaevlerinde yeniden aramıza katıldılar; elbise
giymeyenlerin bir kısmı sonraki yaşamlarında kendi yollarında
yürüdüler ve “dost” kaldılar, ama bazıları “çok ilginç”
kişiler olarak yaşamlarına devam ettiler ve ediyorlar.)
Not:
Bu konunun devamı anlamındaki yazım, bu “yollar” üzerinedir.
04.09.2018/Datça/Mehmet
Erdal
(*) 1991 sonrası yazdığım ilk değerlendirme yazısıdır.
(**) Behçet Dağdelen. Yakalandığı kanser nedeniyle 06.08.2019 tarihinde aramızdan ayrıldı.
(19.04.2018/Aslan Yalçın'ın cenaze törenindeyiz)
(***) Aslan Yalçın, yakalandığı kanser nedeniyle18.04.2018 günü vefat etti. 19.04.2018 günü İzmir'de toprağa verildi.
(19.04.2018/Aslan Yalçın toprağa veriliyor/Zeytinalan/Urla)
KİM
YOLCU? KİMLER YOLLARDA?
1986 yılında (kesin ay ve günü
anımsayamıyorum) bizi (bir grup DY davası tutukluyu) Buca Kapalı
Cezaevi'nden alıp ringlere bindirdiler ve yeni yapılan Aydın E
Tipi Kapalı Cezaevi'ne sevk ettiler.
Aydın'da öteden beri açık
olan eski bir kapalı cezaevi vardı, ancak “yetersiz” kaldığı
için yeni bir cezaevi yapımı yoluna gidilmiş ve bu yeni cezaevi,
o zamanların popüler cezaevi modeli olan E Tipinde inşa edilmiş
ve biz bu yeni cezaevinin ilk mahkumları olarak oraya sevk
edilmiştik.
Buca Kapalı Cezaevi'ne göre daha
küçük koğuşlardan oluşan bu cezaevine biz ilk mahkumlardan
sonra ülkenin farklı yerlerinden, örneğin Adana'dan,
Erzincan'dan, Ankara'dan, Gaziantep'ten... ve gıyaplarında yapılan
yargılamalar sonucu tutuklanmalarına karar verilen ve infaz
sürelerini bu cezaevinde tamamlayacak olan farklı siyasi kimliğe
sahip, hatta MHP davalarından yargılanıp mahkum olmuş mahkumlar
sevk edilmeye devam edildiler.
İlk başlarda “sol” ve “sağ”
mahkumların farklı koğuşlara yerleştirilmesiyle yetinilirken,
zaman içerisinde “sol” nitelikli mahkumların sayısının
artmasına paralel olarak, farklı “sol” hareketlerden gelen
mahkumların “gönüllülük” temelinde istedikleri koğuşlarda
bir araya gelerek birlikte kalmaları yoluna gidildi.
Ülkenin farklı illerindeki
farklı davalarda yargılanan ve farklı cezaları olan biz DY'cu
tutsaklar, karşılıklı iki koğuşta (ki birisinin “koğuş”
statüsünde çatı katı da bulunuyordu ve böylece, gerçekte 3
koğuşta) bir araya gelmiş ve bir ara sayımız 70'lere ulaşmıştı.
Hem ilk giden kafile olmamız ve
doğal olarak “bir düzen” tutturmamız hem de il/yöre bazında görece daha kalabalık olmamız nedeniyle günlük işlerin
yürütülmesinde ve yönetimle, diğer koğuşlardaki farklı siyasi
hareketlerden mahkumlarla ilişkilerin sürdürülmesinde Ege'deki
davalardan giden bazı arkadaşlar ön planda ve belirleyici konumdaydılar.
Başlarda bu durum, en azından
görünüşte genel kabul görüyor ve çok ciddi bir tepkiyle
karşılaşmıyordu.
Ancak yıllardır
birbirlerinden çok uzak ve kopuk yerlerde yaşayan ve doğal olarak
o yaşadıkları yerlerde görece farklı yaşam tarzları ve
anlayışlar geliştiren, olaylara ve gidişata, hatta geleceğe dair
farklı yorumlar yapan, farklı tepkiler geliştiren ve farklı
beklentiler içerisine giren bizlerin, bütün bu gerçekliği “yok”
kabul eden bir çerçevede yaşamamız ve tabir-i caizse kafalarımızı kuma gömmemiz daha fazla mümkün değildi.
Nitekim gelişmeler o yönde oldu
ve “su” fokurdamaya başladı.
*****
1982 ve 1983 yıllarında Buca Bölge ve
Şirinyer Askeri Cezaevi'nde (yaşadığım ve tanığı olduğum
yıllarda) DY'cular arasında belli bir işleyiş vardı ve bu genel
kabul görüyordu; hiç şüphesiz her şey mükemmel ve dışarıdan
bakıldığında görüldüğü gibi sütliman da değildi.
1984 ve 1985 yılarında
DY'cular içinde (ayrıca ele alınması gereken pek çok nedenin
sonucu olarak) mevcut iç ilişkilere ve yönetime dair
memnuniyetsizlik dile getirilmeye başlanıyor ve bu
memnuniyetsizlikler karşısında da bildik
“dışlama/susturma/baskılama” yoluna gidiliyordu. (1985 ve 1986
yılında bir dönem kaldığım Şirinyer Askeri Cezaevi'nde Yunanlı
Komünistlerin direnişini anlatan KAPETANİOS adlı otobiyografik
kitabı okuduğumda şok olmuştum: Örgüt içi yaşamlar
ne kadar da çok birbirine benziyordu. Bu kitabı okumalarını, pek
çok arkadaşa önerdiğimi anımsıyorum.)
1986 yılına kadar Ege'de
bizler bu çerçevede cezaevleri yaşamımızı devam ettirirken,
ülkenin başka cezaevlerinde benzer ve bazı yerlerde de (örneğin,
Gaziantep) biraz daha farklı çerçevede (kısmen yurt dışı
kaynaklı DY içi tartışmalardan da etkilenerek) tartışmalar
yaşanıyormuş; bizler bunların böyle olduğunu 1986 yılında
getirildiğimiz Aydın E Tipi Kapalı Cezaevi'nde, oraya diğer
illerden ve cezaevi dışından getirilen DY'cu arkadaşlarla
yüzleşince öğreniyorduk.
*****
Ege dışındaki illerden veya cezaevi dışından gelen bazı arkadaşlar, Aydın'da var olan
DY topluluğundaki işleyişi yüksek sesle eleştiriyor,
Gaziantep'teki arkadaşlar gibi “ortak bir yönetim” mekanizması
oluşturulmasını ve sorunların ortaklaşa tartışılmasını
ve çözüm yöntemlerinin de ortaklaşa üretilmesini/belirlenmesini/kararlaştırılmasını söylüyorlardı.
Şahsen benim hislerime tercüman
olan (ama pek çok nedenle yüksek sesle dile getiremediğim)
bu karşı çıkışlar, tahmin edilebileceği üzere, var olan
durumda ön planda olan arkadaşlarca çok şiddetli tepki
görüyor ve bunun “Örgüt düşmanlığı”, “Sivil
Toplumculuk”, hatta “Tanercilik (Taner Akçam)” olduğu yollu
görüşler ileri sürülüyordu.
(Özünde “Örgüt/Parti ve
Demokrasi”, bunlar arasındaki ilişki olan bu tartışmayı biz
Aydın Cezaevi'nde günlerce yaptık; çok da yararlı oldu ama bu
yazının konusu bu tartışmaların bir bölümü olduğu için bu
konuyu bir başka yazıya bırakıyorum). (*)
Ege'den gidenler olarak bizler ilk
olarak bu cezaevinde ve bu tartışmalar başlayınca (önceden duyan
var mıydı ve bu bilgileri kendine mi/kendilerine mi sakladılar
bilemiyorum) yurt dışı kaynaklı Göçmen/Taner , Kuleci ve Devrimci İşçi tartışmalarını duyduk, bir ölçüde öğrendik
ve bilmeden "taraf" olduk veya öyle değerlendirildik.
Ön planda olan
arkadaşlardan bazıları kendilerini alenen “Dayıcı/Devrimci İşçi taraftarı” olarak lanse etmekten kaçınmıyor ve karşı
çıkanlara “Tanerci” sıfatlamasında bulunuyorlardı; yine ön
planda olan bazı arkadaşlar kendilerine “Kuleci” diyor ve
başlarda yüksek sesle itiraz eden 3 kişiyi (ben, Fadıl Öztürk (**) ve
bir başka arkadaşı) “Tanerci”, diğerlerini ise, onların
kendilerine verdikleri “Dayıcı” (İbrahim Sevimli) sıfatlaması
ile tanımlıyorlardı.
Anımsadığım kadarıyla
Devrimci İşçi'nin bir-iki sayısı dışında taraflara dair
hiçbir yayının ve yazının girmediği/olmadığı/okunmadığı,
haliyle (bu ayrıma dair) sağlıklı hiçbir tartışmanın
yapılmadığı cezaevi koşullarında yapılan bu sıfatlamaların
herhangi bir değeri ve kalıcılığı yoktu; nitekim sonrası
süreçteki gelişmeler de bu doğrultuda oldu. (***)
Ben, bu iç gelişmeler
karşısında (daha donanımlı olabilmek ve var olan sorunla
baş edebilmek için) o güne kadar öğrenmeye çalıştığım ve
bir yere kadar ilerlediğim İngilizce okuma ve konuşma çabalarını
bıraktım ve ağırlıklı olarak Marksist klasikleri ve bu tartışma
konuları çerçevede Arnavutluk Emek Partisi tarihi vb. de
dahil olmak üzere cezaevinde var olan bütün yayınları elden
geçirmeye ve didik didik etmeye yöneldim..
(Bu tartışmalar, bir biçimde bir
arkadaşımızın yönetiminde çıkarılan 'Duvar Gazetesi'ne de
yansıyor ve orada çok ilginç ve bugün okunsa çok gülünecek
yazılar yazılıyordu: Acaba o arkadaşımız o yazıları saklıyor
ve bir gün bir biçimde yayınlamayı düşünüyor olabilir mi ?) (****)
Bu özet anlatım çerçevesinde
gündeme gelen ve başlayan bu tartışmalar, bugünden geriye
bakıldığında, zamanı gelen ve tamamen ihtiyaçtan kaynaklanan tartışmalardı: Günlerce sürdü, çok derinlikli bir
tartışma oldu ama çok çirkin şeyler de yaşandı ve çok
çirkin şeylere de tanık olundu. (Bu tartışma sürecini bu
cezaevinde yaşayan pek çok arkadaşın arasında, bugün var olmaya
devam eden gerginliklerin temelinde, bu yaşanan çirkin şeyler yatar.)
İşte bu tartışmalı
günlerde, başlarda kendisini “Kuleci” olarak adlandıran ve
konumlandırmaya, akabinde tartışma sürecinde (“Kuleci”
olmayı öyle sandığı için) “Hakem” olmaya çalışan
arkadaşımız, tartışmaların aleyhine döndüğünü anladığı
an "belden aşağı" vurma yolunu seçti (keza başka bazıları
da): Tartışmaları yaşayan bütün arkadaşların tanık olduğu
üzere, başka bazı yolların dışında benim Denizli Cezaevi'nde
“DY'cu olmadığımı, bıraktığımı” söylediğimi diline
pelesenk etme yoluna gitti.
Finale doğru, tartışmanın
(bu yolla) çığrından çıkartılma çabaları karşısında
yapılması gereken, bu “bataklığa” girmeden tartışmalardan
çekilmekti ve öyle de yaptık.
*****
Ben 14.02.1981 (Cumartesi) günü Uşak ili Ulubey ilçesi Banaz deresi kıyısındaki bir sığınağın,
arama faaliyeti yürüten Jandarmalarca tespit edilmesi üzerine
başlayan çatışmada 2 ölü 5 yaralı arkadaşla birlikte
yakalandım. (Bu olayla ilgili olarak ve özellikle ölenlerden Cemil
Tıpırdamaz arkadaşımız çerçevesinde İnternette yalan yanlış
şeyler yazılıyor; bu olayı ayrıntılı yazmak veya yazımına
katkıda bulunmak şart oldu.)
66 gün süren emniyet sorgusundan
sonra tutuklanarak (Denizlili iki arkadaşla birlikte) Denizli
Kapalı Cezaevi'ne konuldum. (*****)
Biz kuşak olarak Kaypakkaya'yı,
Mahir Çayan'ı, Deniz Gezmiş'i, Kızıldere'yi... okumuş, dinlemiş
ve de kendimize örnek almıştık. Ben (o zamanki
değerlendirmelerime göre) örnek alınan bu kişilere ve çıkılan
yola, bu yolda benden beklenen tavra yaraşır bir “tavır”
gösterememiş; yakalanma ve sorgulanma sırasında zaaflı davranmıştım. Bence bu, DYcu olamamak idi.
Cezaevi süreci yeni bir
süreçti ve mücadele edilmesi gerekiyordu; pek çok insan bana
bakıyor ve benden bazı şeyleri bekliyorlardı, bunun böyle olması
da doğaldı.
Bana göre, bu beklentiyi ben
değil, bir başka arkadaş karşılamalıydı; bu kişi veya
kişiler, yakalanma anında ve sorgu sürecinde en iyi tavrı
gösteren kişi veya kişiler olmalıydı.
O dönemde bu çerçeveye en uygun
arkadaş, Muracalı (Kutlubey) Muammer Özdemir'di (******): Bu arkadaşımız
jandarma ile çatışarak yakalanmıştı. (1986 yılında Buca
Cezaevi'nde iken Siroz teşhisi konuldu ve bilahare tahliye
edildikten sonra vefat etti.)
Başka bazı arkadaşlarla konuştuk
ve ona bu görevi alması gerektiğini söyledim.
Aldı.
Teorik olarak yeterli değildi ve
bizim, bu konuda kendisine yardımcı olabileceğimizi söyledim.
Yardım ettik de.
1982 Yılı Mart ayında Buca
Kapalı Cezaevi'ne sevk edildiğimiz ana kadar o cezaevinde
“DEVRİMCİ MÜCADELE VE MÜCADELE BİÇİMLERİ ÜZERİNE”,
“DEVRİM TEORİSİ VE HALK SAVAŞI ÜZERİNE” ile “ÖRGÜTLENME
SORUNU” başlıklı 3 adet çalışma kaleme aldım, bunlarla
eğitim çalışmaları yaptık; o cezaevinde (o gün var olan ülke
koşullarında ilklerden sayılabilecek) ciddi bir duruş ve direniş
ortaya koyduk. ( Bekir Öğretici arkadaşımız, bu dönemi kaleme
almaya başladığını söylüyor.) (*******)
O cezaevi ve sonrasında
Buca'da, Şirinyer Askeri Cezaevi'nde, Aydın'da (tartışmalar
sonrası 1989 yılında gittiğimiz Nazilli'de) bütün direnişlerde
katılımcı ve bazen örgütleyicilerden birisi olarak yer aldım:
Buca Cezaevi'nde 1982 Mart-1986 yılları arasında yapılan eğitim
çalışmalarının yazılı materyallerinin bir kısmını kaleme
aldım ... ama gelin görün ki, 1988 yılında bir tartışmada,
Lenin'in “geçici yol arkadaşı” dediği türden bir yol arkadaşı kalkıyor ve çok safiyane niyetlerle söylenmiş (keşke
herkes söyleyebilseydi) ve gereği de yerine getirilmiş (keşke
herkes gereğini yapabilseydi) bir “özeleştiri” niteliğindeki
değerlendirmeyi, “rakibi” gördüğü beni ekarte etmek amacıyla
diline pelesenk ediyordu.
Ne diyeyim?
*****
Bence,12 Eylül 1980 Askeri Faşist
Darbesi öncesi dönemde aynı Yol'da yürüyorduk; sonrası
dönemde yollar ayrılmaya başladı. Düzene eklemlenen bazıları
dışında herkes birey, grup, çevre, parti vb. olarak kendisi için
doğru olduğuna inandığı yolda yürümeye devam etti.
Yürüyor da...
Ben, bu çerçevede düşünen
birisi olarak, kardeşim Musa Erdal (SETTAR) öldüğünde
(04.10.2016), onun gazetedeki ölüm ilanına ve yakaya asılan
resimlerine “İNANDIĞI DEVRİMCİ YOL'DA YÜRÜDÜ” yazılmasını
istemişimdir ve öyle de yazılmıştır.
Bugün doğru bildiği yolda
birey, grup, çevre, parti vb. olarak yürümeye devam edebilenlere
ne mutlu....
(Not: Bu tartışma sürecinde aktif olarak yer alan arkadaşlara “Bugünden geriye
baktığınızda ne düşünüyorsunuz ve bugünkü konumunuzu nasıl
açıklıyorsunuz?” diye sormak ve söyleyeceklerini dinlemek çok
öğretici olabilir, diye düşünüyorum.)
05.09.2018 / Datça
(*) Bu yazı, yazılış tarihleri açısından "ÖRGÜTLENME BİR İHTİYAÇTIR!1 ve 2"de yer alan yazıların paylaşımından önce yazıldığı için burada bu ifade vardır. Sözü edilen tartışmalar için "ÖRGÜTLENME BİR İHTİYAÇTIR 1 ve 2"deki yazılara bakabilirsiniz.
(**) Fadıl Öztürk, 01.05.2025 tarihinde İzmir'de vefat etti. 02.05.2025 günü İzmir/Bayındır Gaziler Köyünde toprağa verildi.
(28.10.1987/11. Koğuş/Aydın)
(***) Bildiğim kadarıyla bugün sol siyasi yelpazede ne "Devrimci İşçi/Devrimci İşçici", ne "Göçmen/Göçmen taraftarı" ne de "Kuleci" vardır.
(****) Bu yazıyı yazıp paylaştıktan sonra aradığım Kemal Kaşkar arkadaşın sözünü ettiğim duvar gazetesinde yayınlanan yazıları sakladığını öğrenmiş ve nitekim "ÖRGÜTLENME BİR İHTİYAÇTIR 1"de bu yazıları yayınlamıştım.
(*****) Denizli T Tipi Kapalı Cezaevi'nde adli mahkumlar, faşistler ve biz aynı koğuşlarda bir arada kalıyorduk. 1981 Nisan sonları ve 1982 Mart ortaları arasında burada kaldım.
(08.02.1982/DENİZLİ)
(1982/DENİZLİ)
(******) Muammer Özdemir, Buca Bölge Cezaevinde yatarken siroz teşhisi konuldu, 12.03.1987 yılı yılında tedavi için gittiği Almanya'da vefat etti.


(29 Temmuz 1996/Çanakkale Cezaevi)
(*******) Bekir Öğretici arkadaşımız, sözünü ettiği bu yazıyı yazabildi mi bilemiyorum; 30-31 Aralık 2025 gecesi vefat etti.
“ÖRGÜT”
DEDİĞİN NEDİR Kİ? (1.Bölüm)
1974-1975 Öğretim
Yılı başında, 512 toplam puanla kazandığım Atatürk
Üniversitesi İşletme Fakültesi'ne kayıt yaptırmıştım.
(“Neden burası ve hele bu puanla?” sorusunun ilginç öyküsünü
belki ileride yazabilirim.)
O
yıllarda Erzurum ve Atatürk Üniversitesi, MHP'lilerin etkin olduğu
ama bu kesimin dışındaki öğrencilerin de görece okula gidip
gelebildiği, yurtlarda kalabildiği ve bir ölçüde nefes
alabildiği bir yer olarak tanımlanabilirdi.
Üniversitedeki
ülkücü öğrencileri, üniversitenin kütüphanesinde memur olarak
çalışan ve doğunun başbuğu olarak tanımlanan Yılma Durak'ın
yönetip yönlendirdiği söyleniyordu. (Merak duygusuyla bu
kütüphaneye gittiğimi ve -hiç kimseye soramadığım için-
göremeden çıktığımı anımsıyorum.)
Ben,
okul açıldığında, üniversitenin yurt olarak o yıl hizmete
açtığı (ve bilahare, sonraki dönemde Araştırma Hastanesi
olarak kullanılacak olan) binada kalmaya başlamıştım.
Ülkücü
olmayıp da benim kaldığım binada veya eskiden beri yurt olarak
kullanılan diğer (eski) binalarda kalan başka öğrenciler de
vardı ve ben gün geçtikçe, hem fakültemdeki hem de üniversitenin
diğer fakültelerindeki sol veya kendini “ülkücü değilim”
diye tanımlayan bu arkadaşlarla tanışıyordum. (Ziraat ve
Edebiyat Fakülteleri'ndeki tanışmalar, şu an isimlerini
anımsayamasam da, hala belleğimdedir.) Her yeni tanışma bana
moral ve güç veriyordu.
Şimdi
ayrıntısını hatırlayamadığım (ve haliyle bugünden geriye
baktığımda sorgulayamadığım) bazı boykot girişimleri,
özellikle Ziraat Fakültesi'ndeki solcu-ülkücü öğrenciler arası
fakülte kantininde çıkan kavgalar vb. şu an çok ayrıntılı
anımsayamadığım gelişmelerle birlikte kaldığım yurtta benim
için yaşanmaz bir ortam oluşmuş ve ben de bazı tanıdık/dost
öğrencilerin kaldığı bir otele taşınmaya karar vermiştim.
Aklımda
“Otel Aras” olarak kalan bu otelde, farklı fakültelerden başka
öğrenci arkadaşlar da vardı
Şehir
içinde benzeri nedenlerle yurtlardan ayrılan veya yurtlara hiç
kayıt yaptırmayan öğrenciler de bulunuyordu: Dadaş sineması
karşısından aşağıya doğru inen Mumcu caddesi girişindeki köşe
bina olan Güney Apartmanı, üniversite kampüsü girişine yakın
bir yerde ve o zamanlar MSP'den parlamentoda bulunan bir
milletvekiline ait daire ve şu an adlarını anımsayamadığım
bazı oteller bunlara örnek olarak söylenebilir.
Anımsadığım
kadarıyla, o kış Erzurum'a gelen CHP Genel Başkanı olan Ecevit'i
karşılamaya gitmiş ve sonrası dönüşte, Atatürk Heykeli'nin
bulunduğu meydandan şehrin ana caddesine girip yürümeye
başladıktan sonra, yüzlerce kişinin önceden gelip toplanarak
kurduğu tuzağa düşmüş ve sokak araları dahil taşlı-sopalı
saldırıya maruz kalmıştık; bu benim yaşamımda tanık ve maruz
kaldığım ilk toplu linç girişimiydi. Koşarak otelime
geldiğimde, nefes nefese olduğumu gören ve bizden daha yaşlı bir
arkadaşın “Ne oldu?” sorusuna “Provokasyon bu” dediğimi
unutamıyorum.
Aynı
kış Erzurum'da, Atatürk Heykeli'nin bulunduğu meydandaki
kültür merkezinde (adı aklımda değil) “ALPAGUT OLAYI” adlı
tiyatro gösterisini (*) engellemek isteyen Erzurum'un bütün gericileri
binlere varan sayıda meydanı doldurmuş ve gösteriyi izlemeye
gelenleri linç etmeye çalışıyorlardı; benim de dahil olduğum
çok az sayıdaki kişi içeriye girmeyi başarabilmiş ama ne
gösteri başlayabilmiş ve ne de (dışarıdaki kalabalık
nedeniyle) dışarıya çıkabilmiş, içeride hapsolup kalmıştık.
Akşamın ilerleyen saatlerinde polis kontrolünde arabalara
bindirilerek şehrin farklı kesimlerinde bırakılarak evlerimize
veya kaldığımız otellere gidebilmiştik.
Böyle
bir havanın solunduğu Erzurum'da, bizler, akşamları, eğer
kaldığımız yerlerden dışarıya çıkarsak, çoğunlukla CHP
lokaline gidiyor, çay içiyor, konuşuyor ve bir ölçüde de olsa o
gün Erzurum'un farklı yerlerinde olup bitenleri birbirimize
aktarabiliyorduk.
Evet,
yanılmıyorsam, o kış dönemi, bazı arkadaşlar EYÖD (Erzurum
Yüksek Öğrenim Derneği) adı altında örgütlenme yoluna
gitmişler ve bilahare ben, bazı arkadaşlar aracılığıyla bu
girişimden haberdar olmuştum.
Bu
koşullarda böyle bir girişim bana iyi görünmüş ve dernek
binasına gidip gelmeye başlamıştım.
Yaşamımdaki
ilk “dernek/aynı anlama gelmek üzere örgüt”, bu EYÖD idi.
O
günlerde, demokratik bir kitle örgütünün ne olduğu, nasıl
kurulduğu, program-tüzük vb. ne işe yaradığı, nasıl üye
olunduğu, üyenin ne iş yaptığı vb. bu çerçevedeki bütün
konularda kelimenin gerçek anlamında zırcahil birisiydim. (Önceki
yıl olan 1973-1974 Öğretim Yılında Diyarbakır Eğitim Enstitüsü
Sosyal Bilgiler Öğrencisi idim ve okuldaki anti-faşist gruplaşma
ve mücadelenin içerisinde yer almıştım ama herhangi bir
derneğimiz veya adını anabileceğim bir örgütümüz olmamıştı.)
Bazı
toplantılarda bazı kişiler (simaen ve isimce tanıdık/tanımadık)
Aziz Nesin'den bile alıntılar yaparak konuşuyor ve ben zerrece bir
şey anlamıyordum.
Bana
bu koşullarda böyle bir araya geliş çok iyi bir olay olarak
görünüyordu ve haliyle, bence bu derneğe üye olmak ve onun
çatısı altında toplanmak gerekiyordu.
Yalnızca
o öğrenim döneminde kaldığım Erzurum'da, bu derneğe ilişkin,
çok daha farklı bir şeyleri anımsayamıyorum
Aklımda
kalan isimler ise EYÖD başkanı olan ve daha sonraki süreçlerde
DY'un DABK (Doğu Anadolu Bölge Komitesi) sorumlusu olarak aranacak,
yakalanacak, itirafçı olduğu ve sonrasında sırra kadem bastığı
duyumları alınacak olan Naci Yalman, Erzurum'un orta yerinde
öldürülen Mahmut Yıldırım (**), bir faşisti öldürdüğü
gerekçesiyle uzun yıllar içeride yatan (Zonguldaklı) Muhammet Sağlam (***) ve
şu an hala görüştüğüm veya görüşemediğim ama bir biçimde
“evet tanıyorum” diyebileceğim bazı arkadaşlardır.
O
kış dönemi babam vefat etmiş (öğrenci kredisi alıyordum ve
gerektiğinde aileden birisi de yardım ediyordu ama) ve ben
istemeyerek geldiğim buradan, babamın ölümünü de bahane ederek
(başka bazı özel nedenlerimin de etkisiyle) İzmir'deki Ege
Üniversitesi İTBF'ye (İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi)
nakil olma düşüncesini gerçekleştirmeye karar vermiştim.
....
Erzurum'daki
fakültede okuyup da benim gibi 1975 Yaz aylarında İTBF'ye nakil
başvurusunda bulunan 7 (veya 8) kişinin başvurularının fakülte
yönetimince kabul edilmesi üzerine, İzmir'de öğrenimime devam
etme dönemine geçmiştim. (Bizim bu naklimiz,1978-1979 Öğretim
Dönemi başlarında Erzurum'dan İzmir'e olan ve sol gruplar
arasında ve içinde uzun süren tartışmalara ve tavır alışlara
yol açan zorunlu toplu nakil olayından iki dönem öncedir ve
farklıdır.)
....
İzmir'e
geldikten sonra ben, rahmetli Ahmet Özdil (nam-ı diğer, Ege'nin
Paspal Ahmet'i) (****), bir başka arkadaş (bu
yazılara başlarken, “yazacaklarım her şeyi ile ya doğru olacak
ya da hiç yazmayacağım” diye kendimi bağlayan bir karar
aldığımdan, belki bir gün, Erzurum'dan İzmir'e gelirken ve
geldikten sonra uzun zaman birlikte olan ve zaman içinde pek çok
kez yolları kesişen bu üç kişinin (bizim) ilginç ve karmaşık
öyküsünü, bir biçimde, yazmayı başarabilirim),
biri rahmetli Musa (Erdal) olmak üzere iki kardeşim ile birlikte bir evde
kalıyorduk. (Zaman içerisinde farklı nedenlerle evler ve evlerde
kalanların sayısı değişip durdu.)
Ben
İzmir'e geldikten sonra Karabağlardaki AVCI KURŞUN FABRİKASI'NDA (*****) işçi olarak çalışmaya (kısa bir süre çalıştım) ve de
İTBF'de gece bölümünde öğretime devam etmeye başlamıştım.
Okula
ilk geldiğim gün, içeriye ilk adım attığım anda bir nedenle
ilk karşılaştığım ve konuştuğum kişiler, daha sonraki
süreçte yol arkadaşı olacağım kişilerdi ve onların kanalıyla,
Kemeraltı'ndaki Başdurak İşhanı'ndaki ANT-YÖD'e (Antalya Yüksek
Öğrenim Derneği) gidip gelmeye başladım.
ANT-YÖD,
Antalya kökenli bir grup öğrencinin kurduğu bir dernekti ve o gün
için, Ege Üniversitesi'nin herhangi bir fakültesinde veya
fakültelerinde somut bir akademik-demokratik faaliyet yürütmüyor,
gördüğüm kadarıyla böyle bir iddia da taşımıyordu.
Bu
derneğe, ağırlıkla kendisini cepheci olarak tanımlayan farklı
fakültelerden öğrenciler ve yanı sıra, bazı öğrenci olmayan
ama genç kişiler de gelip gidiyorlar, aralarında sohbet
ediyorlardı.
Bu
cepheciler, kendilerine başkaca bir ad vermiyorlar ama aralarındaki
konuşmalardan, her konuda aynı düşünmedikleri ve bazı konularda
farklı şeyleri savundukları da anlaşılabiliyordu.
1975
Kasım ayında EMPERYALİZME VE OLİGARŞİYE KARŞI DEVRİMCİ
GENÇLİK DERGİSİ'nin çıkması (******) ve ilk sayısının gelmesiyle
birlikte tartışmalar yüksek sesle yapılmaya ve saflar belirmeye
başlamıştı.
ANT-YÖD'ü kuran ve
yönetimde bulunan, bir kısmı bizim okulda okuyan öğrenci (veya
değil) arkadaşlar, bu dergiyi savunmadıklarını ve
almayacaklarını/satmayacaklarını söylüyorlardı. (Daha sonraki
süreçte kendilerini Devrimci Kurtuluş olarak adlandıracak bu
arkadaşlardan hala görüşüp konuştuğum ve görüşmekten mutlu
olduğum kişilerin yanı sıra,12 Eylül sonrası operasyonlarda
itirafçı olan ve Tercüman gazetesinde günlerce itirafları
yayınlanan İsmet Unutma, Mustafa Kemal İyison gibi isimleri
anımsıyorum.)
Ben, genel
olarak 68 kuşağı kabul edilen Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, İbrahim
Kaypakkaya... vb. devrimcilere içten bir sevgi ve sempati besliyor
ama bunların aralarındaki farkların neler olduğunu, kimin neyi
savunduğunu veya eleştirdiğini, bütün bunların nedenlerini
bilmiyor ve haliyle ANT-YÖD'deki bu tartışmalara yabancı
kalıyordum.
Devrimci
Gençlik Dergisi'nin çıkması sonrası günlerde, bendeki ibre,
yavaş yavaş dergiyi savunan ve dağıtan arkadaşlardan yana doğru
kaymaya başladı: Dergi ve onu savunanlar, benim Diyarbakır Eğitim
Enstitüsü, Erzurum Atatürk Üniversitesi ve İTBF'de yaşayarak
tanık olduğum ve hala içinde yaşamaya devam ettiğim koşullara
ve bu koşullarda neler yapılması gerektiğine dair somut şeyler
söylüyor ve öneriyor, Devrimci Kurtuluşçu arkadaşlar ise günlük
yaşamı pas geçen ve daha çok söylem düzeyinde ve oldukça
keskin laflar ediyorlardı.
Dergiyi
İzmir'de dağıtacağını söyleyen abi (Hasan Üresin)(*******), Başdurak
İşhanı'nın yanındaki Harputlu İşhanı'nda GENÇLİK KİTABEVİ
adlı bir kitabevi açmış ve dergi oradan dağıtılmaya
başlanmıştı.
Ben
okula ilk adım attığım gün bir biçimde tanıştığım
arkadaşlar ve yeni katılanlarla birlikte, okulda “Devrimci
Gençlik taraftarı” olarak kendini tanımlamaya ve tanınmaya
başlamıştım.
Okuldaki
bazı Devrimci Kurtuluş, Halkın Kurtuluşu, TDY (Türkiye
Devrimi'nin Yolu-ki THKO teorisyeni Hüseyin İnan'ın yazdığı
broşürün adından gelir adları), TEP (Mihri Belli'nin kurduğu
Türkiye Emek Partisi) taraftarı öğrenci arkadaşlarla birlikte
(çoğunluğu İnciraltı Öğrenci Yurtlarında kalıyordu),
okulumuzun çok yakınında bulunan Çankaya Ülkü Ocağı'ndan
topluca gelip okulu ele geçirmek isteyen sağcı/faşist
saldırganlara karşı ciddi bir tavır ve duruş ortaya koymaya
çalışıyorduk.
1976
Yılı başlarında, bu saldırılardan birisini püskürtme olayına
karıştığım ve kavga sırasında bazı ülkücü öğrencileri
yaraladığım iddiasıyla aranmaya başlandım ve akabinde teslim
oldum, haliyle tutuklandım; bazı arkadaşlarla birlikte DGM'de
yargılanmaya başlandık, 3 ay 10 günlük bir tutukluluk süreci
sonrası tahliye oldum. (Sonraki süreçte, bu teslim olma olayı
nedeniyle, “git teslim ol” diyen abinin eleştirildiği duyumunu
aldım.)
08.09.2018/DATÇA
(*)
Rahmi Mit
arkadaşım, ALPAGUT OLAYI gösteriminin ve haliyle burada sözü
edilen olayın 1975 Haziran ayı içerisinde yaşanıldığını
söyledi.
(**)Mahmut Yıldırım, 4.03.1978 yılında Erzurum'da Çifteminareler'de pusuda faşistler tarafından öldürüldü.
(***) İlki Üniversite kampüsü sınırları içerisinde, ikincisi Erzurum merkezdeki Atatürk Heykeli önü. İkincisinde sağdan 3. benim. 1974-75 öğretim dönemi. İşletme Fakültesi 1'deyim. İlkinde ayakta soldan 3.cü, ikincide yine soldan 3. Muhammet Sağlam.
(****) Ahmet Özdil, Nisan 1979'da gözaltına alındı. İzmir Emniyeti 5. Katından aşağı atıldı. Felç kaldı. Tedavi için gittiği Almanya'da 05.05.1993 günü vefat etti. Artvin'de toprağa verildi.

 |
| (Manisa Emniyeti'nde atılıp felç kaldıktan sonra gittiği Hamburg'da Musa Erdal ile) |
(*****) Son yıllarda bu fabrika "İzmir'in Çernobil'i" olarak da anılmaya başlandı. Sahipleri Tireli idi.
(******) İlk sayı, 1 Kasım 1975.
(*******) Hasan abi 27.07.2023 tarihinde Marmaris/Hisarönü Körfezinde mütevazi teknesinde kalp krizi geçirerek vefat etti, 29.07.2023 günü Ürkmez Mezarlığına defnedildi. Ayrıntılı bilgi için bu dosyadaki "Hasan Üresin Abimdir!" başlıklı yazıya bakabilirsiniz.
“ÖRGÜT” DEDİĞİN NEDİR Kİ ? (2. Bölüm)
1976
yılı başlarında ilk kez girdiğim cezaevinde, benden önce
cezaevine düşen, başka siyasi hareketlerden başka tutuklular da
vardı: Bergama GSB'den (Genç Sosyalistler Birliği/daha sonraları
Genç Sosyal Devrimciler Birliği), Bornova Kampüsü'nde çıkan
öğrenci kavgalarından, TKP/ML-TİKKO davasından vb. pek çok genç
insan oradaydı.
TKP/ML-TİKKO
davasından tutuklu olan kişilerden üçü Ermeni kökenli
yurttaşımızdı ve bu kişilerden Orhan Bakır, İzmir'de
yakalanma biçimi ve etnik kökeni itibariyle basın tarafından
manşete taşınarak, tabir-i caizse “efsane” bir kişi haline
getirilmişti. (*)
Benim
cezaevinde kaldığım 3 ay 10 günlük sürede, Ege Üniversitesi
Fakülteleri'ndeki ve Ege'nin farklı yerlerindeki sağ ve sol
kesimden öğrenciler arası çatışmalar sonucu her gün yeni yeni
kişiler tutuklanarak bu cezaevine ve bizim bulunduğumuz koğuşa
getiriliyordu.
Bu
tutukluluğum süresince tanık olduğum tartışmalardan ve okuduğum
kitaplardan dolayı bilgi dağarcığım biraz gelişmiş ama ben
hala taraftarı olduğunu söylediğim Devrimci Gençlik Dergisi ile
ilgili yeterli bilgiye sahip değildim ve (benden daha yetkin
oldukları kanısına vardığım) başka siyasetten tutukluların
eleştirileri karşısında ise bocalıyor ve eziklik duyuyordum.
DGM'de
yapılan ilk duruşmada, (isimlerini anımsayamadığım) tutuklu
diğer iki arkadaş ile birlikte tahliye edilmiştik.
Tahliye
edildikten sonra okuldaki arkadaşların yanına dönmüş ve
derginin dağıtıldığı kitabevine gidip gelmeye devam etmiştim;
içeride maruz kaldığım sorulardan ve bana yöneltilen
eleştirilerden aklımda kalan ve cevaplarını öğrenmem gereken
soruları sorup duruyordum. Abi, yazın İnciraltı Yurtlarında bir
eğitim çalışması düşünüldüğünü ve katılacaklarından
birisi olarak beni düşündüklerini söyleyince, kabul ettim; böyle
bir eğitim çalışması benim için çok iyi bir şey olacaktı.
Ali
Alfatlı'nın (**) “Tarihle Söyleşiler-1”de (***) de değindiği bu eğitim
çalışmasına 10-11 kişi katılmış ve bir ay civarında bir
sürede, belli başlı temel klasikler kabul edilen kitapları okumuş
ve tartışmaya çalışmıştık. (Bazı geceler afişlemeye, bazı
geceler Kula Mensucat işçi grev yerine gidip geliyor ve haliyle
uykusuz ama inatla bu çalışmaya katılıyorduk. Bir-iki fire ile
bu çalışmayı bitirmiş, eğitim çalışması öncesine göre
daha bilgili olmuştuk.)
Okunan ve
tartışılan her şeyi anlamış olduğum söylenemezdi ama bu
eğitim çalışması sırasında edindiğim bilgiler, beni, öncesi
dönemdeki kazı koz anlayan veya tabir-i caizse, siyasi
muarızlarımızca (cezaevinde olduğu gibi) yöneltilen eleştiriler
karşısında mel mel bakan bir konumdan bir ölçüde de olsun
kurtaracak ve okumaya yöneltecekti.
.....
1976
yılı yaz aylarında yapılan bu eğitim çalışmasına farklı
fakültelerden ama ağırlıkla, kendisini “Devrimci Gençlik
taraftarı” olarak tanımlayan İTBF ve GHİYO'da (Gazetecilik ve
Halkla İlişkiler Yüksek Okulu) okuyan öğrenciler katılmıştı.
1976
yılı yaz aylarında yapılan bu eğitim çalışması sonrasında
da DG'ciler, derginin dağıtıldığı kitabevinden gelen dergi
sayılarından istedikleri kadar alıyor, okullarında isteyenlere
satıyor ve paraları getirip kitabevine teslim ediyorlardı. Eğer
dergide yazılanlardan dolayı kafalarında sorular oluşmuş ise
bunları abiye soruyorlar ve aldıkları cevap ölçüsünde kafaları
netleşiyordu.
Ben
bu öğrenim sürecinin çook başlarında olduğum için, dergide
yazılanları anlayabildiğim kadarı ile anlıyor ve soruları,
gerektiğinde abi/abilere soruyor, işin doğrusu, daha çok işin
günlük pratiği ve bu çerçevede çıkan sorunların cevapları
ile ilgileniyordum; benden daha yetkin olduğunu düşündüğüm
bazı arkadaşların ideolojik-teorik çerçevede sordukları
sorulara ise yeterli cevabı alamadıklarını ve bu çerçevede bazı
tartışmaların yaşandığını biliyor, görüyordum. (Yıllar
içinde oluşan çoğunluk kanısına göre, bu noktada Ege çok
talihsiz bir yer olmuştu.)
İzmir
dışına da dergi bu kitabevi üzerinden gönderiliyor ve haliyle
Ege'deki diğer bölgelerle de benzer bir işleyiş söz konusu
oluyordu.
Kökleri taa
ortaokul yıllarına kadar dayanan (ilginç isimlerin ve olaylara
tanıklığın olduğu bu dönemi belki ileride yazabilirim) ve o gün
bir DG'li olarak somutlaşan safiyane duygularla gönüllüce bu yola
koyulan, günlük yaşam içinde kişisel/arkadaşlar olarak gerekli
gördüğü/görülen veya "yapılması gerekir" diye
önerilen her şeyi tereddütsüz yapan ve bazen var olan
arkadaşları/ilişkileri/olayları yalnızca bu çerçevede
değerlendiren birisi olarak, bu işleyiş bana doğal ve yeterli
geliyordu.
.....
1976-1977 Öğretim Yılı başında, İTBF'ne bağlı 2 yıllık
Aydın Önlisans Yüksek Okulu Öğrencileri bizim fakülteye geçiş
yaptı (gelen öğrencilerin ezici çoğunluğu, daha sonraları
Adana Cezaevi'nden kaçarken ölen İsmail Şahin (****) başta olmak üzere
DG'li idiler) ve diğer fakültelere, Anadolu'nun farklı illerinden
yeni yeni DG taraftarı öğrenciler geldi: Bu geçiş ve bu yeni
gelen öğrenci arkadaşlar ile birlikte bizim fakültede, İnciraltı
Öğrenci Yurtlarında ve Bornova Kampüsü'nde, DG taraftarları,
kelimenin tam anlamıyla sıçrama yaptılar.
.....
1976 yılı yaz aylarında yapılan bu eğitim çalışması ve
akabinde 1976-1977 Öğretim Yılı'nın başlaması sonrası
süreçte, DG dergisinde yazılanlara paralel olarak ben ve başka
bazı kadın-erkek arkadaşlar, okul dışındaki alanlarda da
anti-faşist mücadeleyi örgütlemek amacıyla mahallelere ve diğer
alanlara yönelmeye, gidip gelmeye ve oralarda bazı faaliyetlerde
bulunmaya başlamıştık. (İl dışı bazı yerlere de
gönderilenler oldu: Bu çerçevede Manisa'ya giden ve orada Manisa
DEV-GENÇ Başkanlığı yapan ve bilahare, 12 Eylül sonrası Manisa
Emniyet binasından aşağıya atılan ve kanserden dolayı
Almanya'da ölen Ahmet Özdil'i, bu il dışı gidiş sonrası o
gittiği yeri kendine yurt edinen ve hala oralarda yaşamını
sürdüren arkadaşları not etmem gerekiyor.)
Bu
yazının konusu çerçevesinde özetlemek gerekirse, bu mahalle
çalışmaları Balçova, Hatay, Yeşilyurt, Karabağlar, Şirinyer,
Buca, Gültepe, Altındağ, Ballıkuyu, Yeşildere, Yapıcıoğlu,
Kahramanlar, Gürçeşme vb. ( Bornova ve Karşıyaka dışında
kalan) mahallelerde ben ve bazı kadın-erkek arkadaşlarca (Örneğin,
İsmail Şahin, Ahmet Özdil, 1998 yılında Afyonkarahisar/Dinar
ilçesi yakınlarında trafik kazasında ölen Gülçin İlçi...)(*****),
bazı yerlerde dernekler kurdurularak (Balçova'da BAL-DER,
Karabağlar'da KARA-DER, Şirinyer'de ŞİRİN-DER, Gültepe'de
GÜL-DER, Altındağ'da ALTIN-DER..), bazı yerlerde ise ilişkiler
kurularak veya birliktelikler oluşturularak anti-faşist mücadeleyi
yükseltme temelinde olmak üzere farklı alanlarda sürdürülmeye
çalışılıyordu (Bu mücadele Hatay ve Karabağlar'da aktif ve
sert bir anti-faşist mücadele şeklini alırken, Gültepe'de
okuma-yazma kursu, Altındağ'da Taş ocağı ile Çimentaş'ın
tozuna karşı mücadele, Yeşildere'de “Heyelan Bölgesi
çalışmaları” biçimine bürünebiliyordu.) Bonova'nın ve
Karşıyaka'nın farklı mahallelerinde ise Bornova Kampüsü'ndeki
bazı kadın-erkek arkadaşlar (Örneğin; 2018 yılında ölen Ali
Suat Eser...)(******) çalışma yürütüyorlardı. (Sevgili İsmail Şahin,
bir dönem Çiğli Tuzla İşletmesi'nde de çalışma yürütmüştü;
o, her daim her yere ve her işe koşan arkadaşlarımızın
başlıcalarından birisiydi.)
1976-1977 Öğretim
Yıl başından itibaren yaşanan bu sıçramanın doğal
sonuçlarından olmak üzere DG çevresinin okullardaki/okul
derneklerindeki/öğrenci yurtlarındaki ağırlığı artıyor ve bu
çerçevede hem İTBF'de mücadele yükseliyor ve kitleselleşiyor
hem de öğrenci derneği ile İnciraltı Öğrenci Yurdu temsilcilik
seçimlerini DG taraftarları kazanıyorlardı. (Bu temsilcilik
seçimini kazanan arkadaşa bu konumu nedeniyle "müdür"
denilecek ve sonraki süreçte ve hatta yaşamı boyunca bu namıyla
tanınacak ve çağrılacaktı.)
(İzmir'de Çankaya
Ülkü Ocağı'nın burnunun dibindeki (şimdilerde Dokuz Eylül
Üniversitesi Rektörlük binası olan) İTBF'deki anti-faşist
mücadele ve ağırlıkla bu okul öğrencilerinin kaldığı,
haliyle onların önderlik ettiği İnciraltı Yurtlarındaki “Çadır
Direnişi” ve ona keza “İnciraltı Katliamı” başlı başına
ele alınması ve tarihe kayıt olarak not düşülmesi gereken bir
mücadele dönemidir.)
Bu mahalle çalışmalarının biçimlerinden birisi olarak 1977
Yılı Yerel Seçimlerinde İzmir'de, Altındağ'da avukat Lütfi
Özer ve Gültepe'de Aydın Erten (ikisi de CHP'den aday olmuştu) (*******) desteklenmiş ve seçilmeleri doğrultusunda etkin bir çalışma
yürütülmüştü; her ikisi de seçimi kazanmış ve sonrası
dönemde, DG/DY çizgisi, bu mahallelerde tarihe çizik
atmıştır.
(Destansı Gültepe
direnişinin tarihi yazılmaya başlandığında, bu mahalle
çalışmaları ve bu yerel seçim başlangıç noktası olarak ele
alınmalıdır.)
(Şu
an sayısını anımsayamadığım Devrimci Yol dergisinin bir
sayısında, bu yerel seçim çalışmalarına ve o günkü
eksikliklerimize dair -bir kısmını benim kaleme aldığım- bir
değerlendirme yazısı yayımlanmıştı.)
Yine
bu sıçramanın doğal sonuçlarından olmak üzere İDOD (İzmir
Demokratik Ortaöğrenim Derneği), DEVRİMCİ İŞÇİ DERNEĞİ ve
EGE DEV'GENÇ (********) kurulacak, faaliyete geçecek ve bütün bu gelişmeler
çerçevesinde “Fırın İşçileri” ve “Kapıcılar”
örgütlenmeye çalışılacak, haliyle İzmir'de taşlar yerinden
oynayacak ve nihayetinde hem anti-faşist mücadelede hem de sol
içinde dengeler değişecekti.
(Bu
sürecin bir yerinde, Balçova'da, Halkın Kurtuluşu taraftarlarıyla
DG taraftarı arkadaşların aralarında başlayan bir tartışmanın
büyümesi sonucu başlayan ve bazı arkadaşlarımızın silahla
yaralanmasına ve bütün öğrenci yurtlarının kavga alanı haline
gelmesine yol açan çatışma, İzmir'deki HK etkinliğini geri
plana itme ile sonuçlanmış olsa da yanlıştı: Bu kavgayı,
(nesnel olarak) özünde bir iktidar kavgası olsa da sol içi sorun
düzleminde değil de, farklı bir düzlemde çözmeye çalışmak ve
çözmek, bugünkü aklımla, kesinlikle savunulacak bir şey değildi
ve bu konuda her iki taraf da ciddi olarak hatalıydı.) (*********)
Bu
yaşadıklarım, yaptıklarım ve tanık olduklarım çerçevesinde
söyleyebilirim ki, mahallelerde, okullarda, yurtlarda, iş
yerlerinde ve farklı kesimlerde yürütülen her türlü mücadelede,
kurduğumuz veya bir biçimde yönetime geçtiğimiz/yönetimde etkin
olduğumuz dernekler (ki bazıları farklı yasal nedenlerle
kapatılmış ve yerlerine yenileri kurulmuştu), eğer bu tür
örgütlenmeler (farklı nedenlerle) yok ise DG/DY dergisi görüşünü
savunan kişiler veya kişilerden oluşan birlikteliklerden
mücadelede öne çıkan gönüllü arkadaşlar
yönetici/yürütücü/belirleyici konumdaydılar; bu kişileri
bulan, öne çıkaran, örgütleyen, bu örgütlenmeleri yaratan veya
kazanan ve en önemlisi kendiliğinden veya önerildiğinde gönüllü
olarak bunu kendine iş edinen bazılarımız ise örgütleyici
olarak bir adım öne çıkıyor ve onlar da bir sorun olduğunda
abiye gidiyorlardı.
Bu
mekanizma içerisinde yer alan sorumlu konumundaki kişiler (bazı
istisnai durumlar dışında), büyük ölçüde inisiyatif
sahibiydiler ve yazılanlara, anlayabildikleri ve yorumlayabildikleri
ölçüde uygun bir eylemlilik çizgisi izliyorlardı.
Hiç şüphesiz
bu yapı ve bu işleyiş, tamamen, o yaşanan ve yürütülen
mücadelenin gereksinimlerinin sonucu olarak ortaya çıkmış ama
mücadele yükselmeye ve bu yükselmeye bağlı olarak sorunlar ve
gereksinimler artmaya devam edince yetersiz kalmaya başlamış,
böyle her yetersiz kalışında çözüm bulunamadığında iç
tartışmalar/sürtüşmeler/kopmalar/bölünmeler vb. yaşanır
olmuştu.
Hiç
şüphesiz İzmir, benim bulunduğum 1978 yılı Kasım ayına kadar
olan dönemde, diğer bazı bölgelerle kıyaslandığında, daha
soft (yumuşak) bir gerçekliğe sahipti ve bizler de (İzmir'de
tepeden tırnağa ön planda olanlar) bu gerçeklikle uyumlu
kişilerdik. Ancak, bu soft gerçeklikte ortaya çıkan sorunları
bile çözmekte yetersiz bir önderlik söz konusuydu. (Ben, o
günlerde, “orman gür gözüküyor ama ağaçlar zayıf'”
şeklinde formüle ettiğim görüşümü birçok kez dile
getirdiğimi anımsıyorum; bu çerçevede bazı pratik ve teorik
eğitimler yapılmaya yönelindi ise de örgüt düzleminde ciddi ve
yeterli adım atılamamış, bu yapılanlar ise hem geç kalmış hem
de yetersiz olmuştu.)
1978 sonu ve 1979 yılı başlarında benim, 2018 yılında
kanserden ölen Aslan Yalçın'ın, 1981'de İzmir'de öldürülen
Selim Martin'in (**********) ve başkaca bazı ön plandaki arkadaşların birbiri
peşi sıra (farklı nedenlerle tutuklanarak) cezaevine konulması
üzerine, Ege dışından yeni arkadaşların aktarımı yoluna
gidilmiş (idam edilen Hıdır Aslan dahil) ve İzmir yeni bir döneme
evrilmiştir.
09.09.2018/DATÇA
(*) Bu üç Ermeni kökenli arkadaşlardan diğer ikisinin adı Yervant Tüzün ve Mervan'dı. Orhan Bakır (Armenak Bakırcıyan), daha sonraki süreçte arkadaşlarınca cezaevinden kaçırılmış ve nihayetinde 13.05.1980 tarihinde Elazığ ili Karakoçan ilçesinde bir ihanet/ ihbar sonucu vurularak öldürülmüştü.

(**) Ali (Alfatlı) abi yakalandığı kanser nedeniyle 18.03.2025 günü vefat etti, cenazesi Akhisar'da toprağa veridi.
(***) "Tarihle Söyleşiler" 3 kitap olarak yayınlandı ve sonrası gelmedi.
(****) İsmail Şahin'in de içerisinde olduğu
Aydın Önlisans'tan gelenlerin bazıları. İsmail Şahin, ayakta, soldan 3.cü. 26 Haziran 1980 tarihinde Adana Kapalı Cezaevi'nde tünel kazarak firar edenler ile birlikteyken elektrik kablosuna basarak cereyana kapıldı ve vefat etti. Cenazesi memleketi Divriği'de toprağa verildi.
(*****) Gülçin İlçi, Burdur Belediyesi'nde Basın Danışmanı olarak çalışıyordu. 13.11.1998 günü Afyonkarahisar yakınlarında geçirdikleri bir trafik kazasında "Abi" dediği belediye başkanı Armağan İlçi ve aracı kullanan şoför ile birlikte vefat etti.
(******) Ali Suat Eser, Zonguldak'ın Ereğli ilçesinde gazetecilik yaptı. 26 Şubat 2018 günü Antalya'da vefat etti.
(*******) Aydın Erten, 10 Ağustos 2000 tarihinde yakalandığı kanser nedeniyle vafat etti.
(********)
(*********) Bu sözü edilen olaya ve daha genel anlamda İzmir'de benim bulunduğum dönemdeki "Sol içi tartışmalara/çatışmalara" dair daha ayrıntılı bilgiler için bu dosyadaki "SOL İÇİ SORUNLARI NASIL ÇÖZMELİYİZ? 1-2-3-4" başlıklı yazılara bakılabilir.
(**********) Selim Martin, 27.05.1981 günü İzmir Bayraklı'da polis ile girdiği çatışmada yaralı yakalandı, kaldırıldığı hastanede vefat etti.
“ÖRGÜT”
DEDİĞİN NEDİR Kİ ? (3.Bölüm)
1978
yılı Kasım ayında (6136 sayılı Ateşli Silah bulundurma ve
taşıma nedeniyle tutuklandıktan sonra) ikinci kez Buca Cezaevi
siyasi mahkumlar koğuşuna geldiğimde, bu kez, her şey önceki
gelişimden çok farklıydı.
Anımsadığım
kadarıyla, koğuşta benden önce hem bizim arkadaşlardan hem de
diğer siyasi fraksiyonlardan, örneğin; kendilerine THKP-C PARTİZAN
(bunlar 3-5 kişilik ve tabir-i caizse bir aile örgütüydü, ki
asıl bundan sonraki 'mücadelenin yükseldiği' dönemde kah içinde
yer aldığı kesimden şu veya bu nedenle ayrılan kah kendileri bir
yapı oluşturan benzeri 3-5 kişilik sayısız örgütler (!) pıtrak
gibi ortaya çıkacak ama bir sabun köpüğü gibi zamanla veya
bir-iki sözde eylemle tarih sahnesinden silinip gideceklerdi) diyen,
1977-1978 yıllarında İzmir'de adları sıkça duyulan THKP-C
DEVRİMCİ KURTULUŞ/EYLEM BİRLİĞİ örgütünün yönetici
kadroları (ki birisi “2. Mahir Çayan” olarak tanıtılıyordu,
taraftarlarınca, cezaevi öncesinde) olduğu iddiası ile yargılanan
vb. kişiler bulunuyordu.
Bunlar,
adlarını cezaevi öncesi dönemde bir biçimde duyduğumuz ama
okullarda (haklarını yemeyeyim, 1976-1977 yıllarında bir dönem
bazı Devrimci Kurtuluşçu arkadaşlar İTBF'de bizimle birlikte
mücadelede vardılar), mahallelerde, iş yerlerinde ve başkaca
günlük yaşamın sürdüğü hiçbir yerde karşılaşmadığımız
ve izlerine rastlamadığımız siyasilerdi.
Biz ise (o
gün) Devrimci Gençlik Dergisi'nin yanı sıra 1 Mayıs 1977
yılından itibaren Devrimci Yol Dergisi'ni (ve başkaca yayınları)
yayınlamaya devam eden, bu yayınlarda Türkiye ve dünya
meselelerine dair ciddi tezler ileri süren, bütün ülke genelinde
anti-faşist mücadele eksenli devrimci bir mücadele yürütmeye
çalışan ve bu alanda oldukça iddialı olan/iddialı olduğunu
söyleyen, bu çerçevede YERALTI MADEN İŞ'i, ODTÜ-ÖTK'yı,
UŞAK'ı... yaratan ve örgütleyen, ülke genelinde var olan pek çok
meslek örgütünün yönetiminde ağırlığı bulunan, herkesin ve
her kesimin “Ne diyorlar ?” diye söylediklerine ve
söyleyeceklerine kulak kabarttığı bir hareketin mensupları,
sempatizanları veya taraftarı konumundaki kişilerdik.
Çok
kısa bir sürede, 1975 Kasım ayından o güne kadar ki o kısa
zaman aralığında, hiç kimsenin ve hatta pek çoğumuzun (belki de
hiçbirimizin) önceden öngöremediği ölçekte bir ilerleme
kaydetmiştik.
Hani,
“Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” denirdi ya, öyle bir
durum söz konusuydu...
Bizim
bu olağanüstü büyüme sürecimizde, Devrimci Yol Dergisi'nin
yayınlanmaya başlaması sonrası dönemde, (bugüne kadar olduğu
gibi bugün bile tartışılmaya devam edilen) Devrimci Sol-Devrimci
Yol ayrılığı yaşanmış, bu ayrılık, bir süre, pek çok yerde
olduğu gibi İzmir'de de demoralize etki yaratmış, ama sonra bu
halet-i ruhiye, hızla kaybolmuştu.
(Ayrılık
öncesi dönemde, ağırlıkla İstanbul kaynaklı olmakla birlikte
Ankara kesimindeki bazı arkadaşların da katıldıkları ve
dillendirdikleri bir tekerleme şöyleydi: “Ankara yazar,
İstanbul yapar ve İzmir bakar”, ki 2018 yılında dahi bazı
eski Ankara kökenli arkadaşlarımızın bugünkü davranışlarının
altında, bu Ege'yi küçümseme bakışının izleri görülebilir.
Bu tekerleme doğru idiyse, soldan eleştiri yönelterek ayrılan bu
DEV-SOL'cu arkadaşların, İzmir'den/hatta Ege'den dişe dokunur
ciddi ve yaygın bir ayrılma olayını gerçekleştirmeleri
gerekirdi. Ama öyle olmadı; hemşehrici olmak çerçevesinde
götürdükleri bir-iki kişi dışında kimseyi ikna
edemediler. Bence, bunun nedeni, bütün eksikliklerine ve
yetersizliklerine rağmen, İzmir'de/Ege'de bizlerin izlediği çizgi
ve günlük yaşama müdahale performansı idi.) (*)
Cezaevi
dışında olduğu gibi cezaevi içinde de psikolojik üstünlük
bizde idi.
.....
Anti-faşist
mücadelenin okullar dışındaki alanlarda da yükseltilmesi
anlayışı çerçevesinde gidip çalışmaya başladığımız
mahallelerde, biz yalnızca faşistlerin etkinliğini kırma,
bunların etkisi altındaki veya sıradan dediğimiz insanları bir
biçimde kazanmaya çalışma ile yetinmiyor, zaman zaman sol kesimde
olan bazı siyasi oluşumlarla da karşı karşıya geliyor, bu
grupların mensupları ile günlerce oturup tartışıyor ve
birbirimizi ikna etmeye/kazanmaya çalışıyor (Karabağlar'da
TİKP/AYDINLIK taraftarları iken Hortuna namı ile tanınan Sezer
Filiz'i (**), Arap Mustafa namı ile tanınan Mustafa Olpak'ı (***) ve
arkadaşlarını bu çerçevede kazanmış, KARA-DER'i bu
arkadaşlarla kurmuştuk; her iki arkadaşımızı da tarihe not
düşüyorum) ya da (Balçova'da HK, Karabağlar'da TKP/İGD...ile
olduğu gibi) bir başka düzlemde (ki bugünden geriye bakıldığında,
kesinlikle mahkum edilmelidir) “kozlarımızı” paylaşıyorduk.
Devrimci
mücadele içerisindeki bu tür kazanım veya kayıplar, işin
doğasına uygun gelişmelerdi.
Günlük
yaşam içerisinde, siyasi anlamda senden ayrıldığını veya sana
katılacağını söyleyen kimse, bu tavrını yalnızca söylemde
bırakmaz ve günlük yaşamında, bu yeni duruşuna uygun olarak
günlük olayları ve sorunları yorumlamaya, çözümleri bu yeni
duruş çerçevesinde üretmeye ve pratiğe geçirmeye, ona göre
konumlanmaya vb. yönelir.
Bütün
bunlar gözle görülebilir ve değerlendirilebilir şeylerdir.
Cezaevi
koşullarında ise, bazı istisnai durumlar dışında, (şeklen)
bunun benzeri gelgit olaylarının başkaca nedenleri vardır; bu
gelgitlere biraz daha farklı yaklaşmak gerekir.
.....
Benim
ikinci kez içeride olduğum o günlerde, bir öldürme olayına
karıştığı iddia edilen bir arkadaşımız D. Kurtuluşçulara;
buna karşın, birisi merkez komitesi üyesi olduğu söylenen iki
DK'lı da bize katılacaklarını söylemişlerdi.
Cezaevi
dışında böyle bir olay gündeme gelse/geldiğinde yapılması
gereken şey belliydi: Gelen kişi/kişiler, bulundukları
birimde/alanda/işyerinde... her neredeyseler, orada yeteneklerine,
olanaklarına ve hareketin oradaki gereksinimlerine göre bir biçimde
görevlendirilir, haliyle o günkü mücadele ve örgütlenme
gerçekliğine denk şekilde çok değişken olan hiyerarşi içinde
yer alır, eğer daha ön planda olabilecek biriyse ona göre
konumlandırılırdı; giden için ise tersi bir gelişme söz
konusuydu.
Cezaevi ve
cezaevindeki bizim gerçekliğimizde, olayın kahramanları aksi
iddiada bulunsalar dahi (ki böyle
ifade edilmesi her zaman daha ikna edici bir yol olarak tercih
ediliyordu), nesnel olarak, gelen, komüne geliyor; giden ise
komünden gidiyordu.
Benim
tanık ve karar verici konumda olduğum o olayın da bu bağlamda
değerlendirilmesi gerekiyordu.
Ama
öyle olmadı.
Taraflar
bu gelgit olayını, olması gereken gerçekliğinin dışında,
gelgit olayının kahramanlarının iddiaları bağlamında
değerlendirmeyi tercih etti (her kesim kendi kafasında kurguladığı
nedenlerle) ve haliyle bu çerçevede kısa süren bir gerginlik
yaşandı.
(Bu
gelmek isteyen ve merkez komite üyesi olduğu söylenen DK'çu
arkadaş, cezaevinde, ben oradayken, komüne katılmadı; benimle
dışarıya haber gönderdi ve abi/abilerden onay beklemeyi tercih
etti. Belli ki, bizi de kendileri gibi değerlendiriyordu.)
.....
Cezaevinde kaldığım
o dönemde, bizimle aynı avluya volta atmaya çıkan 3 arkadaş, bir
gün ve güpegündüz, hiçbirimizin haberi olmadan ve hiç kimseye
haber vermeden firar etmiş ve biz de şaşırmıştık.
İşin
aslı sonradan anlaşılmıştı: Örgüt içi bir darbe ile kenara
itilen 2 Eylem Birlikci ve nev-i şahsına münhasır başka bir
arkadaş, kaçanlardan birinin köylüsü olan bir gardiyanı
suistimal etmiş ve bir biçimde, o gardiyan dahil o gün orada
görevli gardiyanları bağlayarak adli mahkumların ziyaretçilerinin
arasına karışarak sırra kadem basmışlardı.
Devrimci
Gençlik Dergisi Yazı İşleri Müdürü göründüğü için
cezaevine giren ve bir gün, bazı arkadaşlarıyla birlikte, cezaevi
duvarına “o duvar, o duvarlarınız vız gelir bize vız” diye
yazı yazarak firar eden Taner Akçam, o günlerde, bizim onur ve
gurur vesilemizdi, haliyle biz bu olaya çok sıcak bakmıştık.
.....
1979
yılı Mart ayı sonunda, 4 ay 10 gün içeride kaldıktan sonra, ilk
duruşmada tahliye olmuş ve bir kez daha özgürlüğe adım
atmıştım.
11.09.2018/DATÇA
(*) Bu konuda daha ayrıntılı bilgi için bu dosyadaki "ANKARA YAZAR, İSTANBUL YAPAR, İZMİR BAKAR"MIYDI? 1-2" başlıklı yazılara bakılabilir.
(**) Sezer Filiz, İzmir/Karabağlar'da ağır bakım motor ustası olarak çalışıyordu. Cezaevi sonrası yıllarda görüşüyorduk. Öldüğünü öğrendim.
(Sezer Filiz, önde, solda)
(***) Mustafa Olpak, namı diğer Arap Mustafa: Karabağlar'da, çalıştırdığı tost arabasının başındayken faşistler tarafından kurşunlanıp yaralandıktan bir süre sonra, önce TEP'e, sonra TSİP'e ve daha sonra da örgütsüz-bağımsız olmaya doğru evrildi; yıllar sonra “Afrikalılar Kültür ve Dayanışma Derneğini" kurduğunu, etnik kökeni üzerine kitaplar yazdığını, 2016 yılında da öldüğünü öğrendim. Huzur içinde yatsın. (Bknz:Google) 
ÖRGÜT DEDİĞİN NEDİR Kİ? (4. Bölüm)
Cezaevinden
çıktıktan sonra, artık İzmir'de kalamayacağım, bana Denizli'de
gereksinim duyulduğu ve aile olarak oraya gitmem/taşınmam
gerektiği düşüncesi iletilmiş ve ben de tereddütsüz kabul
etmiştim; çünkü ben ( başkaca sayısız arkadaş gibi), bu halk için vardım ve görev adamıydım.
Küçük
bir kamyonete eşyalarımızı yükleyerek yola çıkmış ve
Sarayköy'de beni karşılayan arkadaş ile buluşmuştum.
Aynı
gün, otobüs garajının yakınlarında, Kirişhane mahallesinde,
Topraklık diye bilinen bir yerde tutulan bir eve yerleşmiştim.
.....
Benden
önce Denizli'ye gelen arkadaş bir nedenle cezaevine girmiş, kısa
bir süre içeride kalmış ve akabinde başka bir ile gönderilmiş,
haliyle ortaya çıkan boşluğu doldurmak üzere ben yollanmıştım.
.....
Denizli'de, önceki
arkadaş döneminde, (Devrimci Solcuların ayrılmasına atfen,
benzeri pek çok ayrışmada da kullandığımız sıfatlama ile)
“Askı-2” olayı yaşanmış, önde gelen bazı arkadaşlar,
kendi ifadelerine göre, benden önceki arkadaşa tepki anlamında
bizden ayrılmışlardı. (Bu arkadaşların zaman içinde nasıl bir
evrilme süreci yaşadıkları, o dönemdeki ayrışmaların ne
ölçüde ideolojik bir içerik taşıdıklarını anlamak açısından
önemli ve ufuk açıcıdır.)
Biz,
ilk elde, bu ayrışma sonrası geride kalan ve ön planda gözüken/
önerilen bazı arkadaşlar ile bir araya gelmiş; benim İzmir
deneyimlerimi de içine katarak, hareketin gündeme getirmeye
başladığı düşünceler çerçevesinde, oldukça şekli olmakla
birlikte işe yaradığı görülecek bir yapılanmaya ilk adımı
atmıştık.
.....
Denizli,
(ağırlıkla tekstil dalında olmak üzere) bir sanayi kenti olma
yolundaydı; irili-ufaklı çok sayıda tekstil atölyesi ve
fabrikası faaliyet yürütüyordu. Bu iş yerlerinin bazılarında
MİSK (Milliyetçi İşçi Sendikaları Konfederasyonu) adında bir
sendika (genel merkezi bile Denizli'deydi) (*), örgütlüydü.
Denizli merkez, Denizli il kırsalından oldukça yoğun göç alıyor
ve haliyle, kent merkezinde, çok sayıda işsiz genç bulunuyordu.
Denizli
merkezde bazı yüksek okullar (Mimar ve Mühendislik Akademisi,
Eğitim Enstitüsü) ve haliyle öğrenci gençlik de ciddi oranda
söz konusuydu.
Merkezdeki bazı
mahallelerde (Karşıyaka/Dokuzkavaklar, Bakırlı, Çatalçeşme
gibi) faşistler etkin konumdaydılar.
Merkez
ve ilçelerden Sarayköy, Acıpayam, Çal
(Bekilli/Kutlubey)...oldukça hareketli yerlerdi.
14.01.1978 tarihinde
Çal/Bekilli/Kutlubey beldesinde Nevzat Gökçen, 20.02.1978
tarihinde Çal/Dağallı'da Ramazan Doğan, 20.06.1978 tarihinde
Acıpayam/Yassıhöyük'te Mustafa Kuşçu, ben oraya gitmeden hemen
önceki günlerde 11.04.1979 tarihinde Zeki Erdoğan ve Mustafa
Erdoğan faşistler tarafından öldürülmüşlerdi. 07.05.1979
günü, Denizli merkez Sevinç Parkında çıkan bir kavga, sağ
görüşlü olduğu söylenen bir astsubayın ölümüyle
sonuçlanmıştı. (Bu olayda yargılananlardan ve beraat edenlerden
Harun Gökkaya arkadaşımız (**), 31.10.1980 tarihinde, Denizli ili
Buldan İlçesi Yenice bölgesinde, jandarma ile girişilen çatışmada
22 kurşunla katledildi; bir anlamda, bu Sevinç Parkı'nda çıkan
kavganın rövanşı alındı.)
Anımsadığım
kadarıyla (bizzat gidip gördüklerim çerçevesinde), Acıpayam ve
Yassıhöyük köyünde, Kızılhisar'da, Tavas'da, Sarayköy'de,
merkezde dernekler veya kitabevleri, diğer bazı yerlerde de
ilişkiler vardı.
Biraz
tanıdıktan sonra, bende şöyle bir düşünce oluşmaya
başlamıştı: Denizli, ilçeleri de dahil, devrimci mücadelenin
hızla yükseltilebileceği ve buna bağlı olarak da örgütlenmenin
pekala geliştirilebileceği koşullara sahip bir yerdi.
.....
Yassıhöyük köyünde daha önce öldürülen Mustafa Kuşçu
arkadaşımız için, ölüm yıldönümünde, oldukça kitlesel
katılımlı bir miting yapmıştık. (***)
Devrimci
Yol Dergisi'nin bir belki de iki sayısı film halinde gelmiş ve
(büyük şehirlerde çıkan sıkıntılar nedeniyle) Denizli'de bir
matbaada basılmış, bilahare Nevşehir taraflarına biz
ulaştırmıştık.
Ülke
genelinde olduğu gibi Denizli'de de artan faşist saldırılar
karşısında, daha aktif ve daha kitlesel bir mücadeleyi örgütlemek
gerekiyordu.
Bu
perspektifle hareket edilerek, 1979 yılı Mayıs/Haziran aylarında
(kesin tarihi anımsayamıyorum) MHP lideri Alparslan Türkeş'in
Denizli'ye gelişi sırasında (Denizli'nin o dönemdeki siyasi
atmosferini anlamak açısından çok iyi bir örnektir) içinden
geçtiği Sarayköy'de ve çıkarken de içinden geçtiği Sevindik
Mahallesi'nde (o dönem Sarayköy'de ve merkezde var olan farklı
siyasi hareketlerden arkadaşlarla birlikte) öyle kitlesel ve sert
bir tepki gösterilmişti ki , önceden öngörülemeyen bu
beklenmedik durum, ulusal basında manşet olmuştu.
.....
Devrimci
potansiyeli böylesine yüksek bir ilde, başka sorunların çözümünde
olduğu gibi parasal sorunların çözümünde de farklı ve çok
daha geniş bir perspektif geliştirmek mümkün ve gerekliyken,
bunun yerine, örtük olarak yapılan bir yönlendirmeye gösterilen
aptalca bir tepkinin (ve de koşulların abartılı iyimser
yorumlanması ve olayın kendisinin/sonuçlarının küçümsenmesi)
sonucu olarak gündeme gelen ve sonuçları itibariyle (ben/biz
anlamında) tarihsel bir hata olan Sarayköy Tekel Deposu soygunu
yaşanmıştı.
1979
yılı Temmuz ayında yaşanan bu olayın hemen akabinde, ben ve bir
arkadaş tutuklanarak önce Sarayköy İlçe Cezaevi'ne konulmuş ve
ardından, “buradan kaçabilirler ve zaten Ağır Ceza Mahkemesinde
yargılanacaklar” gerekçesiyle, bir hafta sonra Denizli Kapalı
Cezaevine sevk edilmiştik. (Bazı arkadaşlar ise aranır duruma
düşmüşler ve haliyle Denizli'deki örgütlenme /mücadele ağır
bir darbe almıştı.)
.....
Denizli
Kapalı Cezaevi, 1979 yılı itibariyle T Tipi bir cezaevi idi ve bir
adet de müşahedesi vardı; bizi, sol siyasi tutukluların tutulduğu
bu bölüme vermişlerdi.
Müşahede, (bodrumu
hariç) iki katlı, her katı yan yana farklı hücrelerden oluşan
ve her hücrede tahta birer somyanın ve alaturka tuvaletin bulunduğu
bir yerdi; biz, üst katta bulunuyorduk. Alt kata, cezaevi
yönetimince sakıncalı bulunan veya koğuşlarda uyumsuzluk
gösteren adli mahkumlar veya başkaca nedenlerle gerekli görülenler
konuluyordu.
Hücrelerin kapıları
gündüz açılıyor, gece ise gardiyanlar, tek tek dolaşıp,
kapıları kapatıyorlardı.
(Biz
gelmeden bir hafta öncesine kadar THKP-C/Acilciler Örgütü lideri
olduğu söylenen Mihraç Ural, bu müşahedede kalmış ve sonra
Adana Kapalı Cezaevi'ne sevk edilmiş: bizden önce farklı
nedenlerle tutuklanmış arkadaşlar, bana, okumam için, Mihraç'ın
yazdığı bir yazıyı vermişlerdi: Mihraç, hiç
unutmam, bu yazısının bir yerinde, CHP için "modern
faşist" diyordu.)
Müşahede
bölümünde kalan (alt ve üst katlardaki) mahkumlar, haftada bir
gün, koğuşlardaki mahkumların her gün havalandırmaya
çıkarıldığı avlulardan birisine hava almak için götürülüyor
ve o gün, bir-iki saat, yalnızca onlar o avluda volta
atabiliyorlardı.
Bu
volta atmaya çıkarıldığımız günlerde bazı adli mahkumlarla,
onlar pencerelerinden bizi seyrederken ilişki kuruyor, sorunları
konuşuyor ve isteyenlere kitaplar ve dergiler veriyorduk.
İkinci kez girdiğim Buca Cezaevi'nde de bir-iki benzerine tanık
olduğum üzere, ülke çapında çatışmaların hızlandığı ve
mücadelenin yükseldiği o günlerde, bu mücadelenin yansımaları,
cezaevlerinde de görülüyor; bazı adli mahkumlar, bu yükselen
mücadelenin ve onlarla aynı konumdaki bizlerin de çabasıyla
(elbette, ek olarak başkaca nedenler de olabilir) bize doğru eğilim
gösteriyorlardı.
(Bu
çerçevede bize katılan pek çok adli mahkum, zamanla, cezaevinde
ve cezaevi dışında bizle ilişkisini kesmemiş ve bir biçimde
sürdürmeye devam etmişlerdir: 1979 yılındaki bir isyan olayından
sonra Sinop Cezaevi'ne sürgün gönderilen, orada ağır işkenceler
gören, hastalanan ama bir türlü tedavisi yapılamayan ve
nihayetinde 1987 yılında Ankara Merkez Kapalı Cezaevi'nde ölen
Buldan'lı Ahmet Çetin arkadaşımızı -ki 1987 yılında sanırım
“Yeni Gündem Dergisi” bu arkadaşımızı kapak yapmıştı-
burada tarihe not olarak düşüyorum.) (****)
.....
Ben,
bu cezaevine ilk adım attığım andan itibaren, buradan firar
etmenin olanaklarını sorgulamaya başlamıştım; benden sonra
Denizli'ye gelen arkadaşla da (bir biçimde) bu düşüncemi
tartışıyor ve ona, böyle bir olasılık gündeme geldiğinde,
bana yardımcı olması gerektiğini söylüyordum.
(Cezaevi
dışında ise olaylar devam ediyor, 17.08.1979 günü faşistler
Serdar Ekiz, Ömer Tayfur Yüreğir ve Erdoğan Aziz İzmirlioğlu'nu
öldürüyor; bu olaydan 5 gün sonra ise, 22.08.1979 günü sağ
görüşlü birisi vuruluyordu.)
Çok
fazla ayrıntısına girmeden yazarsam; farklı alternatifler
üzerinde düşünce geliştirirken, benimle aynı adı taşıyan
(elbette soyadı farklı olan) ve aynı siyasi hareketten olan bir
arkadaşın yanlışlıkla (ben sanılarak) başka bir cezaevine
sürgün edilmesi olayı yaşanınca, hızla bir seçenek üzerine
yoğunlaşmış, yağmurun yağdığı ve ziyaretçilerin (müşahede
kapıları açılarak) içeriye alındığı ilk gün “firar
etmeli” düşüncesinde karar kılmıştım.
Nitekim
1979 yılı Aralık ayı içinde, 3. kez girdiğim cezaevinden, 5 ay
10 gün yattıktan sonra, yağmurun yağdığı ilk gün, aynı
olaydan tutuklandığım arkadaşla birlikte, yürüyüp giderek,
firar etmiştim. (Biz o cezaevinin ilk firari mahkumlarıydık.)
Elbette
bu firar edişimde, kadın-erkek birçok arkadaşımızın çok
önemli katkıları olmuştu.
12.09.2018/DATÇA
(*)
Denizli'yi ve burada sözü edilen yakın tarihi çok iyi bilen bir
arkadaşım o dönemde Denizli'de MİSK'in merkezinin değil "Bölge
Temsilciliğinin" bulunduğunu bildirdi.
(**) Harun Gökkaya, 15 Ekim 1980,
(***) Mustafa Kuşçu'nun anma töreni.
(****) Ahmet Çetin arkadaşımızın ölümüyle ilgili daha ayrıntılı bilgi için "ÖRGÜTLENME BİR İHTİYAÇTIR-2"deki "ARKADAŞIMIZ AHMET ÇETİN ANISINA" başlıklı Mehmet Şahin arkadaşın yazdığı yazıyı okuyabilirsiniz.
“ÖRGÜT”
DEDİĞİN NEDİR Kİ ? (5.Bölüm)
Cezaevinden firar
ettikten sonra, nereye gideceğimizi/gönderileceğimizi bilmeden,
2-3 gün kadar, Denizli merkezde, birlikte firar ettiğimiz arkadaşla
(ilk gün birlikte) ayrı ayrı olmak üzere farklı evlerde
saklandık.
Sonra,
“ortalık sakin” denilerek, Uşak tarafından gelen bazı
arkadaşlarla birlikte, Uşak bölgesine geçmek üzere yola çıktık.
(Diğer arkadaş başka bir bölgeye gönderilmişti.)
Uşak,
öncesi dönemde, bizim hareket açısından olduğu kadar,
anti-faşist mücadele açısından da bize gurur veren efsane bir
ildi (*). (Öyle ki, Uşak dışındaki bazı bölgelerde, örneğin
Aslan Yalçın gibi devrimci mücadelenin ön planında Uşaklı
devrimcileri görmek, kimseye şaşırtıcı gelmezdi; Sarayköy
Tekel Deposu soygunu dolayısıyla yakalandığımızda, polislerin
ilk sorusu “Uşaklı mısınız?” olmuştu.)
.....
“YAY-KUR
direnişi” olarak hafızamızda yer edinen 17.03.1977 tarihindeki
Uşak merkezde yaşanan olaylar (bu direniş sırasında Haydar
Öztürk ve Semiha Özakar adlı iki devrimci genç öldürülmüştü),
bu ildeki devrimci mücadele açısından bir dönüm noktasıydı.
Bu
direnişten sonra, Uşak'ta devrimci mücadele hızla yaygınlaşmaya
ve yükselmeye başlamıştı.
25.07.1977 tarihinde Sivaslı ilçesinde Cafer Avcı (**) arkadaşımız,
bir faşist tarafından koyun kırpma makası ile kasığından
yaralanmış ve bilahare ölmüştü. (1969-1972 yılında okuduğum
Gökçeada Öğretmen Okulu'ndan tanıdığım ve bilahare Gazi
Eğitim Enstitüsü'nde okumaya devam eden, sporda madalyaları olan
bir arkadaşımızdı. Onu yaralayan ve ölümüne neden olan
faşistin Sivaslı Cezaevi'nden kaçmaya çalışırken, jandarma
tarafından vurularak öldürüldüğünü duymuştuk.)
09.09.1978 tarihinde
İsa Dinçtopal adındaki başka bir devrimci arkadaşımız, kaldığı
eve bir el bombası atılarak öldürülmüştü.
15.01.1979 tarihinde
Ulubey İlçesi Büyükkayalı Köyünde çıkan olaylarda,
faşistler, Cemil Vural ile annesi Hatice Vural'ı öldürmüşler (***),
Gülsüm Vural'ı ise ağır bir şekilde yaralamışlar; olay
sonrası bu faşistlerin evleri köylülerce yakılmış ve bazı
faşistler köyden sürülüp çıkarılmışlardı.
Keza
aynı dönemde, Ulubey İlçesi Hanyeri köyünde, köyün öğretmeni
faşistlerce ağır bir şekilde yaralanmış ve akabinde, benzeri
olay (sürgün) orada da yaşanmıştı.
.....
Uşak'a
geldikten sonra bir süre farklı evlerde kalmış ve sonrasında,
Uşak Tren İstasyonu yakınlarında, istasyona çok yakın bir yerde
kalacağımız ev tutulmuş ve ben, Ulubey kırsalına götürülmüştüm.
.....
Ulubey,
suyu Büyükmenderes'e akan Banaz Çayı kıyısında kurulu küçük
ama çok sayıda köyü bulunan bir ilçe merkeziydi.
Bu
köylerin bir kısmında (Kurudere, Aksaz...) faşistler,
çoğunluğunda ise (Omurca, Kışla, Gümüşkol, İnay, Hanyeri,
Küçükkayalı, Büyükkayalı, Avgan...) devrimci, sol ve sosyal
demokrat kabul edilen kesim etkindi.
İlçe
merkezinde, siyasi anlamda, bir “pat durumu” söz konusuydu.
Bütün
ilçe, köyleriyle birlikte (bazı köylerde bazı aileler “Almancı”
olsalar da) varlıklı bir yer değil, gelir seviyesi düşük bir
yer kabul edilebilirdi.
.....
1978 yılı içerisinde (ay ve günü anımsayamıyorum) Erdal
Okan (****) (01.09.1979 günü bir kuyumcu soygunu sırasında vurularak
öldürülmüş olan arkadaşımız) İzmir'den beni ve başka bazı
bölgelerden bazı arkadaşları da (nerelerden ve kimler
anımsayamıyorum) alarak, pratik eğitimi görmek amacıyla
Küçükkayalı Köyü'ne getirmiş, bu köy civarında, (sonrası
süreçte hiçbir işimize yaramayan) 3-5 günlük bir eğitimden
sonra, gerisin geri götürmüştü.
1979
yılı sonlarındaki bu gelişimde hangi köye ilk adımı attığımı
(net olarak) söyleyemem ama bu yöreye ilişkin ilk anımsadıklarım
arasında Hatice ve Cemil Vural'ın 1. ölüm yıldönümü olan
15.01.1980 tarihinde, arkadaşlarla köyde yapılacak anma
etkinliğine olası bir jandarma müdahalesi ve alınacak tedbirler
tartışması vardı.
Bu
anma etkinliği oldukça geniş katılımlı olmuş ve jandarma da
köye gelmemişti.
.....
İlk
başlarda, benim ne ölçüde uyum sağlayıp sağlayamayacağımın
merak edildiğini; gerçekten, ilk günlerde, kırsal kesim ve
ormanlık bir alan olması nedeniyle fiziken, önceki çalışma
bölgelerimin koşullarının ve konumumun getirdiği alışkanlıklarım
ve değer yargılarım nedeniyle de bazı uyumsuzluklar yaşadığımı,
bilahare bu çerçevede eleştiriler aldığımı anımsıyorum.
Kırsal
kesimin ve ormanlık alanların koşullarına, köylülerin yaşam
tarzlarına, değer yargılarına, giyimlerine, konuşma tarzlarına,
birbirleriyle ilişkilerine, yemelerine, içmelerine...uyum sağlamak,
onlar gibi olmak ve onlardan birisi olmak, onlar tarafından
içselleştirilmek, (illegal koşullarda “olmazsa olmaz” bir şart
olan) “su ile balık” gibi olmak (hele çok kısa bir sürede)
öyle çok kolay bir şey değildi ama (uzun dönemde) olanaksız da
değildi.
14.09.2018
/DATÇA
(*) Uşak'taki devrimci mücadeleye ve Devrimci Yol örgütlenmesine dair daha ayrıntılı bilgi edinmek için şu çalışmaya bakılabilir.
(İlk baskısı)
(**) Cafer Avcı
(***) Cemil Vural
(****) Erdal Okan
“ÖRGÜT”
DEDİĞİN NEDİR Kİ ? (6. Bölüm)
Bu
bölgeye geldikten ve uyum sorununu bir ölçüde de olsa çözdükten
sonra, bu bölgede, oldukça geniş bir alanda faaliyetlere katılmaya
ve katkıda bulunmaya başladım.
Bu
çok geniş (Omurca'dan Avgan'a kadar, Ağustos başı itibarıyla
ise, sorumlu konumundaki iki arkadaşın Ankara'da yakalanması
sonrası doğan boşluk nedeniyle ve hele 12 Eylül sonrası
koşullarda Karahallı, Sivaslı ve Banaz'a kadar olan) alanda bana
verilen görev ve benim üstlendiğim konum nedeniyle (buradaki
mücadelenin başlaması ve sonrasında yaşanan süreç içerisinde
de bizzat yer almadığımı veya yaşananlara dair birebir
tanıklığımın bulunmamasını da eklersek), bu bölgedeki
köylerde var olan günlük yaşama ve bu günlük yaşamın
örgütlenmesi ve yönlendirilmesine (özellikle Karık Belgeselinin (*) ele aldığı Büyükkayalı'da yaşananlara) dair çok ayrıntılı
şeyler yazabilmem pek mümkün değildir. (Bu köyde/köylerdeki
günlük yaşam ve bu günlük yaşamın örgütlenmesi ve
yönlendirilmesi konusu, bir belgeselin boyutlarını aşan bir
konudur ve hala araştırılmayı, derlenmeyi, analiz edilmeyi ve
üzerine, dünden bugüne/yarına tezler yazılmayı beklemektedir.)
Benim
asıl olarak, o köyde/köylerde sorumlu olarak bulunan arkadaşlarla
sohbetlerden tartışmalardan ve bazı birebir
gözlemlerden/yaşadıklarımdan anımsadıklarım kadarıyla bu
köylerde, bu arkadaşlarım veya onların
yönlendirdiği/görevlendirdiği kişilerce farklı alanlarda farklı
çalışmalar yapılıyordu.
Bu
çalışmalara, o köylerden yetişen ve bir adım öne çıkan
arkadaşların yanı sıra, köy dışından olup da devrimci çalışma
anlamında veya bazı başka nedenlerle bu köylere geçici veya
benim gibi uzun süreli olarak gelen/gönderilen pek çok kadın-erkek
arkadaş da katılıyor ve farklı sorumluluklar üstleniyorlardı.
(Ege'deki pek çok devrimci, farklı nedenlerle, mutlaka bir dönem
bu köylerde kalmış ve bu çalışmalara bir biçimde katılmıştır.)
Büyükkayalı
Köyü'nde bir Halk Odası vardı (ki 12 Eylül sonrası "karakol”
olarak kullanılmıştı), diğer bazı köylerde ise, bize yakın
olan veya bizimle birlikte hareket eden ailelerden bazılarının
evleri (fiilen) Halk Odası gibi değerlendiriliyor/kullanılıyor ve
toplantılar o evlerde yapılıyordu.
Ulubey
merkezde bir tüketim kooperatifi kurulmuştu ve (anımsadığım
kadarıyla) Omurca ve İnay'da da benzer birer (fiilen) kooperatif
bulunuyordu.
Uşak/Ulubey
denilince, o döneme ilişkin akla gelen iki konu/sorudan ilki
Komünlerdir. (İkincisi “kurtarılmış bölge” ve bu çerçevede
silahlı gruplardır).
Karık
Belgeseline de konu olan, Büyükkayalı Köyü'ndeki Komünler,
benim gözlemlediğim kadarıyla, asıl olarak, 1979 Ocak ayında
yaşanan ve iki kişinin öldürüldüğü (Hative Vural ile oğlu Cemil Vural) çatışmanın ardından,
faşistlerin köyden sürülüp çıkarılması sonrası dönemde
gündeme gelen köye yönelik faşist saldırılar koşullarında,
oldukça yoksul sayılabilecek köyde, toprağın ekilmesinde ve
yetiştirilen ürünün toplanmasında yardıma gereksinimi olan
ailelerin bu sorununu yardımlaşma/dayanışma ve birlikte
olma/birlikte hareket etme çerçevesinde çözebilmek için
(devrimciler tarafından) gündeme getirilmiş/önerilmiş ve
uygulamaya geçilmiş bir deneyimdir.
Komün, akla
1871 yılında Paris'te yaşanan ve 60 gün süren (sonrasında bütün
dünyada ezilen halkların umudu ve özlemi olan) “işçi
cumhuriyetini” getirse ve bu çerçevede (savunma, eleştirme veya
kötüleme/mahkum etme amaçlı) yapılan değerlendirmelere neden
olsa da, gerçekte, Anadolu köylülerinin geleneklerinden olan
imecenin (bu çalışma ve örgütlenme biçiminin), oradaki
devrimciler tarafından bir biçimde yorumlanmasından ve orada, o
dönemde yaşanan koşullara (formüle edilebildiği kadarıyla)
uydurulmasından (ama Komün olarak adlandırılmasından) başka bir
şey değildi. (Nitekim, Karık'ta bir kişi bu olayı “imece”
diye değerlendiriyor.)
Farklı
koşullarda ortaya çıkan farklı sorunların, o
sorundan/sorunlardan etkilenen ve o sorunun /sorunların ortadan
kaldırılmasından çıkarı olan kesimlerce ortaklaşa hareket etme
anlayışı çerçevesinde gündeme gelen imecenin (bu çalışmanın
ve örgütlenmenin) ne kadar süreceğini, o sorunun/sorunların
çözüm süreci ve de bu sürece katılanların (devam/tamam
anlamında) vereceği karar belirler.
Eğer,
ortaklaşa çözüm sürecine katılanlar, sorun/sorunlar
çözüldüğünde “tamam” derse biter; ama bu yaşananlardan
hareketle, var olan veya olasılık dahilinde olan başka sorunların
çözümünde de aynı şekilde hareket etmeye ve bu birlikteliği
devam ettirmeye karar verirlerse, bu imece (örgütlenme) farklı
katılımlarla farklı biçimler alarak devam edebilir.
Sonrasında sürece
katılanlardan bazıları veya çoğunluğu, bu sürecin kendilerine
bir yararının olmadığını veya artık bunun içerisinde olmaya
devam etmek istemediklerini söylerlerse, imeceden (örgütlenmeden)
çekilebilirler ve imece, geride kalanlarla devam eder veya biter.
Bu
süreçte, imecenin devamından yana olanların ayrılanları ikna
çabaları veya yeni katılımcıları ikna çabaları çok önemlidir
ve bu oldukça sabır ve emek isteyen bir iştir.
Bu
süreçte, ayrılmak isteyenlerin veya ayrılanların iradelerinin
yok sayılması ve sürecin her şeye rağmen devamının sağlanmaya
çalışılması veya sağlanması, olacak ve savunulacak bir şey
değildir. (Daha fazla ayrıntıya girmek, bu yazının amacını
aşmak olur).
Nitekim,
(bir yıl önceki uygulamalarda yaşananların devamı anlamında)
benim orada bulunduğum dönemde, bu komün deneyimi sırasında bazı
tartışmaların yaşandığının ve bazı köylülerin, farklı
nedenlerle gayri memnun olduklarının ve komünlerden
ayrıldıklarının bana söylendiğini anımsıyorum.
(Burada,
bu anlatılanlara ek olarak söylenebilecek tek şey, Büyükkayalı
Köyü'ndeki komünler deneyiminde ve keza diğer köylerdeki
yardımlaşma-dayanışma çabalarında, örneğin; Küçükkayalı,
Hanyeri...ve bizatihi katıldığım 1980 yaz aylarındaki İnay
Köylerinde... oralarda bulunan devrimcilerin bu sürece tek taraflı
ve karşılıksız olarak katkılarının da olduğudur.)
Komünler
deneyimi, artısı ve eksisi ile var olan sorunları ortaklaşa
çözme ve ortak bir yaşamı örgütleme doğrultusunda atılmış
(bu yönüyle, komşu/geleneksel köyde olup bitenden farklı bir
yolda yürüme iradesi ve pratiğinin ifadesi olan) devrimci bir adım
olması nedeniyle, mevcut sistem savunucularınca tehlikeli ve yok
edilmesi gereken bir şey olarak değerlendirilmişti.
15.09.2018/DATÇA
(*) KARIK Belgeseli
“ÖRGÜT” DEDİĞİN NEDİR Kİ? (7.Bölüm)
Köylerde, ana giriş
yolları üzerinde belli bir mesafede köyün gençlerinden (hatta
farklı yaşlardan) gönüllü olanlar ve o köylerde (farklı
nedenlerle) bulunan devrimciler, olası faşist saldırılara karşı
savunma amaçlı nöbet tutuyorlardı; bu nöbet görevi, her köy
özeline uygun bir sisteme bağlanmıştı, sorumluları vardı ve
asıl olarak geceleri tutuluyordu (Çünkü faşist saldırılar asıl
olarak geceleri gündeme geliyordu)
.....
1978
yılı Aralık ayında yaşanan Maraş ve sonrasında tanık olunan
kitlesel katliamlar ile zirveye tırmanan faşist saldırılar
karşısında, bu ülkede yaşayan ve kendisini saldırının olası
hedefleri arasında gören herkes ve her yer (kendiliğinden ve
birbiri peşi sıra), kendisini savunmak amacıyla farklı arayışlara
yönelmiş ve bilahare farklı yöntemler bulmaya/geliştirmeye
başlamıştı.
Biz, hareket
olarak faşist saldırılar karşısındaki bu arayışları,
Direniş Komiteleri önerisi çerçevesinde devrimci bir bakış
açısı ve örgütlenme anlayışı temeline oturtmaya çalışıyorduk.
Biz bu
mücadele ve örgütlenme biçimini, yürütülen ve yönlendirilmeye
çalışılan anti-faşist mücadele içerisinde ortaya konulan ve
yaşanan pratiklerden hareketle formüle etmeye çalışmıştık.
Ülkenin
içinde bulunduğu bu ortamda, üstelik Büyükkayalı ve Hanyeri
Köylerinde yaşanan öldürme ve yaralanma olayları sonrasında, bu
köylerde, bu tür savunma faaliyetlerinin ve bu çerçevedeki
örgütlenme girişimlerinin olması çok doğaldı. (Bunların
olması değil, olmaması anormal olurdu.)
....
Benim
oralarda bulunduğum süre içerisinde, Küçükkayalı Köyü iki
kez çevre köylerden gelen (bazıları ismen söylenecek kadar
tahmin edilebilen) faşistler tarafından gece yarıları otomatik ve
uzun namlulu silahlarla rastgele taranmış ve bir kez de köy
içinde, bu çerçevede çatışma yaşanmıştı; her saldırı da
anında karşılık verilerek püskürtülmüştü.
....
Bu
köylerde ama özellikle Büyükkayalı, Küçükkayalı, Hanyeri,
Kutlubey (ki 1980 yaz aylarında bizimle hareket eden bir beldeydi)
ve İnay Köylerinde yaşama geçirilmeye çalışılan ve
Büyükkayalı Köyünde (o gün için) en gelişmiş haline bürünen
bu savunma ağırlıklı örgütlenme biçimi, özünde Direniş
Komitesi (*) olarak formüle ettiğimiz ve önerdiğimiz örgütlenme
biçiminin özelliklerini taşıyan ileri bir adımdı. (Köyün
ve köylünün günlük yaşamına, savunmaya ve siyasi örgütlenmeye
dair sorunların, neredeyse aynı sorumlularca çözülüyor olması,
bazı sıkıntıların kaynak noktası olarak kabul edilebilirse de,
bu durum, varılan noktada, yaşanılan bir zorunluluktu; önerilen
teorik önermeye göre de geçiciydi. )
....
Bu
köyler, özellikle Büyükkayalı, Küçükkayalı, Kutlubey ve
Hanyeri Köyleri (bazen diğer köylerin bazıları da bir biçimde)
kısa aralıklarla jandarmalarca ve bazen de jandarma ve polis
ekiplerince ortak olarak sarılıyor ve köy/köyler ev ev
aranıyordu.
Köyün/köylerin
ana giriş yollarında bir biçimde barikatlar oluşturarak nöbet
tutan arkadaşlar, böylesi resmi baskın günlerinde, köylüye ve
köyde bulunan devrimcilere baskını haber vermekle yükümlüydüler.
( Küçükkayalı köyünde bir gece nöbetçiler bu görevlerini bir
biçimde yerine getirmeyince, uykudaki bir grup arkadaşımız
uyudukları evde kıskıvrak yakalanmışlardı.)
“Kurtarılmış
Bölgeler” olarak adlandırılan (bizim tarafımızdan değil) bu
köylerde, devrimciler ve köy/köyler halkı, bir faşist saldırı
olduğunda, anında mevzi tutarak savunmaya geçiyor ve faşistlerle
çatışıyordu (Küçükkayalı köyünde, ben o bölgedeyken bunun
örneklerini yaşamıştık). Resmi baskınlarda ise, baskına
gelenlerin sayısı ve niyetleri ne olursa olsun, köy dışına
çıkılıyor ve ormanlık alanda, kırda veya komşu köyde baskının
sonlanması bekleniyordu. (Benim orada bulunduğum süre içerisinde,
bunun aksi doğrultuda yaşanan tek bir örnek yoktur.)
(O günlerde
bana normal gibi görünen bu çelişkili davranışımızın, o
dönemin nesnel çözümlemesinin yapılabilmesi ve bizim tarihsel
sorumluluğumuzun ortaya konulabilmesi açısından masaya
yatırılması ve tartışılması gerekiyor.)
.....
Köyün/köylerin
ana giriş yolları üzerinde barikat kurup nöbet tutan ve yeri
geldiğinde köyü savunmakla yükümlü olduğu söylenen (ve
kendileri de bunu böyle kabul eden) gençlerin hiçbirisi, eğer
varsa veya onlara verilmişse, ellerindeki savunma aletlerinin
kullanımı dışında hiçbir şey bilmiyorlardı: ne bir eğitimleri
ve ne de başka yerlerde yaşadıkları pratikleri vardı. Köy
dışından gelen (benim gibi) devrimcilerin de onlardan geri kalır
yanları yoktu veya geldikleri yerlerde yaşadıkları küçük çaplı
olaylar sırasında, kendiliğinden edindikleri bazı deneyimleri
vardı.
12
Eylül 1980 Askeri Faşist Darbesine doğru yol alınan o günlerde,
bu genç insanlara merkez yönlendirmeli veya görülen lüzum
üzerine deyip, bizim tarafımızdan (bu çerçevede) gerekli teorik
ve pratik eğitim verilememişti. (Sorumlu konumundaki bizler bile bu
eğitimden yoksunken, yardım almaksızın, bizim bu eğitimi
vermemiz hiç mümkün değildi)
12
Eylül 1980 Askeri Faşist Darbesi, Mayıs ve Ağustos aylarında
bazı sorumlu arkadaşların yakalanması sonrası doğan boşlukta
ve bölgedeki bizim bu gerçekliğimizde bizi yakalamıştı (12
Eylül sabahı ben ve bazı arkadaşlar, İnay'da boş bir evde
uyurken, köyden bir genç arkadaş tarafından uyandırılmış ve
böylece olaydan haberdar olmuştuk).
15.09.2018/DATÇA
(*)
“ÖRGÜT”
DEDİĞİN NEDİR Kİ ? ( 8. Bölüm)
Şimdi
adını anımsayamadığım ama İnay'dan olduğunu söyleyebileceğim
o genç arkadaşın bizi uyandırması ve haberdar etmesi üzerine
öğrendiğimiz Askeri Faşist Darbenin (*) ilk günlerinde, şahsen ben
tam anlamıyla şaşkın ördek gibiydim.
Tamam,
öncesi süreçte, Ağustos ayında, sorumlu iki arkadaşın
yakalanmasından önce yapılan tartışmalarda, bize iletilen
merkezi değerlendirmelerden de hareketle gidişatın bir açık
faşizm doğrultusunda olduğunu söylüyorduk ama öte yandan, 40
civarında milletvekili (bazı değerlendirmelerde daha az sayılar
dile getiriliyor ise de biz o günlerde bu 40 sayısını telaffuz
ediyorduk) çıkarabileceğimiz bir yasal parti ve seçim olasılığını
da konuşuyorduk. Haliyle, açık faşizm öngörüsünde
bulunuyor olmamızın, o günkü siyasal ve örgütlenme pratiğimizde
somut bir anlamı yoktu; çünkü o doğrultuda yoğunlaşmıyor,
olası gelişmeler ve alternatifler konusunda tartışmıyor ve
kısacası, bu öngörülen açık faşizm olasılığı söylem
düzeyinde kalıyor ve kuvveden fiile çıkmıyordu. (Bu
merkezi anlamda da böyleydi, çünkü Ege'de, neredeyse tek-haydi
başlıca diyelim- aktif çatışma bölgesi olarak kabul
edilebilecek bu bölgedeki bizlere, bu yöndeki teorik
değerlendirmelerin ötesinde ne özel bir görev verilmiş ve ne de
gerekli kişi veya ekipman gönderilmişti. Haa, sorumlu konumundaki
arkadaş, "sığınaklar" filan demişti ama bu hem soyut
hem de kendiliğindenciliğe bırakılmış, bir şeydi.)
Keza,
1978 Maraş Katliamı sonrasında ülkenin bazı bölgelerinde
sıkıyönetim ilan edilmiş, bu sıkıyönetim durumu, o bölgelerde
bugüne kadar devam ede gelmiş; arkadaşlar ve de başka muhalif
(kişiler, gruplar, çevreler, örgütler, partiler vb.) güçler, bu
sıkıyönetim koşullarında mücadelelerine devam etmişler ve bir
ölçüde de olsa başarılı olmuşlar ve bugüne gelmiştik.
Öteden beri
yapılan bütün teorik tartışmalarda ve anlatımlarda, şahsen ben
sürekli faşizm, gizli faşizm, açık faşizm... vb konularda çatır
çatır konuşuyordum ama işte şimdi 12 Eylül Açık Faşizm
sabahında uyandırılmış ve o tartıştığımız olayla yüz
yüzeydik: Bu, günlük yaşamımızda ve mücadelemizde bize nasıl
görünecekti? Neler yaşayacaktık? Neler olacak ve neler
değişecekti?
Olayın
alacağı boyutları tahmin edemiyordum.
Kafam
karışıktı.
Karamsardım.
“İş
başa düştü” diye düşünmüştüm.
Direnecektik.
Peki nasıl?
Onu
bilmiyordum.
Direnecektik,
o kadar.
.....
Ağustos
ayında, iki arkadaşın yakalanmasından sonra, bizim bölgenin Uşak
ile bağlantısı kopmuştu; Ben Uşak merkezde bulunan evime gidip
geliyor ve olası operasyonlara dair (hiyerarşik ilişki dışından)
bilgiler alabiliyordum ama bizim durumumuz ne olacaktı? Yeni sorumlu
arkadaş gelecek miydi? Biz ne yapacaktık? Neler yapmalıydık?..
Bilemiyordum.
....
Bizim
bölgede, Uşak'tan ve başka illerden gelen çok sayıda arkadaş
vardı ve farklı köylere dağıtılmışlardı: Bu arkadaşlar,
bulundukları köylerde ve köylerin çevrelerindeki arazide bir
biçimde kalıyorlar, 12 Eylül öncesi itibarıyla, o köylerdeki
günlük yaşama ve çalışmalara farklı biçimlerde
katılıyorlardı.
Her
köyde (veya bir-iki köyü kapsayacak biçimde), sorumlu arkadaşlar
vardı.
Bu
arkadaşlardan görece önde olanlar, Büyükkayalı ve Küçükkayalı
Köyleri civarındakilerdi; onlar hem görece daha yoğun bir pratik
süreç yaşamışlar, hem sığınak vb. daha önce yönelmişler ve
hem de görece ormanlık sayılabilecek bir arazi bölgesinde
bulunuyorlardı.
....
Bu boşlukta, aklıma, 1980 öncesi koşullarda elden
düşürmediğimiz ve neredeyse başucumuzda duran “VİETNAM
KAZANACAK” (**) adlı kitap geliyordu; biz (veya, hadi kimseye haksızlık
yapmayayım, ben), gerilla savaşını, teorik düzeyde, bu kitaptan
öğrenmiştik.
Aklımda
kaldığı kadarıyla, mevcut durumla o kitaptaki bölümler arasında
paralellikler kuruyor, çıkarsamalarda bulunuyor ve tamam, biz de
şunu yapmalıyız diyordum.
Hiç
unutmam, İnay'da bulunduğum ve boş evlerde saklandığım o 12
Eylül sonrası günlerin birisinde, Büyükkayalı köyü tarafından
gelen ve “Ne yapmak gerektiği?" konusunda benden bilgi almak
isteyen (kurye, diyebiliriz) bir arkadaşa, o zamanlar yayınlanan ve
benim her hafta alıp okuduğum Yankı Dergisinin arka sahifesinde
güncel gelişmelere dair yazısı yayınlanan Kışlalı'nın (***) değerlendirmelerinden de yararlanarak, İnay'ın arka bir sokağında,
sokak lambasının ışığı altında oldukça ayrıntılı bir
değerlendirme yazmış ve o bölgedeki arkadaşlara yollamıştım.
Hiyerarşik
ilişki hala yoktu, nesnel olarak, bir biçimde, otonomlaşmış idik
ve başka ne yapabilirdim ki?
Arazide
saklanmaya devam edecektik.
Yakalanmayacaktık.
Teslim
olmayacaktık.
Var
olduğumuzu gösterecektik.
Hiyerarşik
ilişki kurmaya çalışacaktık.
.....
Yanılmıyorsam,
Eylül sonlarına doğru yeni sorumlu arkadaş gelmiş ve benimle bir
biçimde ilişki kurarak buluşmuştuk.
Yine
yanılmıyorsam, bu arkadaşın önerisi ile, şartların değiştiği
ve yeni bir durum oluştuğu gerekçesiyle, o güne kadar Uşak'ta
olduğundan bihaber olduğum Selim Martin ile (yıllardan sonra)
tekrar bir araya gelmiştik.
.....
O
buluşmadaki işbölümüne göre Selim, Uşak merkeze; ben, bütün
kırsala ve yeni gelen arkadaş ise il ile merkez arasındaki
ilişkilere bakacaktı.
....
Ben Uşak merkezde iken, yeni sığınak yerleri aramak için
farklı yerleri dolaşan arkadaşlardan bir grup, 10.10.1980 günü
Güre bölgesinde, bir evde, jandarmalar tarafından kıstırılmış
ve Kutlubey'li Abdurrahman Çetin (****) burada öldürülmüş ve bir
arkadaş yaralı yakalanmıştı.
18.10.1980
tarihinde, Kurban Bayramı'nın ilk günü, Küçükkayalı köyünde,
bayram namazı çıkışı köylüler arasında çıkan kavgada,
bizim “Kara Dayımız” (Himmet Uysal) “köyden bir kişiyi
öldürdüğü” gerekçesiyle, Ulubey Jandarma Karakolu tarafından
gözaltına alınmıştı. (Ağır işkenceler gören ve bakımı
yaptırılmayan Kara Dayı, nihayetinde, Kasım ayı içinde,
cezaevinde ölmüştü.)
Bu
olaylar, o güne kadar büyük şehirlerde ve şehir merkezlerinde
operasyonlarını yoğunlaştıran Askeri Faşist Cuntanın resmi
kolluk kuvvetlerinin, artık kırsal kesime yönelebileceğine dair
bir işaret olarak algılanmış ve ben bölgeye dönmüştüm.
16.09.2018/DATÇA
(*)
(**)
(***) Yanılmıyorsam, Yankı'da haftalık "Yankı'nın İncelemesi" başlıklı makaleyi yazan 21 Ekim 1999'da bombalı bir suikastte öldürülen Ahmet Taner Kışlalı değil, Mehmet Ali Kışlalı idi. (1933-2020)
(****) Abdurrahman Çetin

“ÖRGÜT” DEDİĞİN NEDİR Kİ ? (9. Bölüm)
Resmi kolluk kuvvetleri önceleri aramak istediği köyü çepeçevre
sarıyor, anons ederek köylüyü köy meydanına topluyor, kimde ne
silah varsa camiye veya okula (her nereyi söylüyorsa oraya)
bırakmalarını söylüyor ve köyde bir anarşist (o günkü
anlamıyla, devrimci) varsa bildirmelerini istiyor ve sonra çekip
gidiyormuş. Sonrası günlerde, köylülerden bazıları, elbette
muhtarın (veya jandarmaya, kimlerin bırakıp bırakmadığını
bildirecek bir aza vb.) bilgisi dahilinde, ellerindeki silahı veya
silahlardan birisini o söylenen yere bırakıyor, muhtar da bu
bırakılan silahları jandarma karakoluna götürüyormuş.
Eğer
jandarma, yeterli silah bırakılmadığına veya o köyde aranan
kişi/kişiler bulunduğuna veya onlara yardım edildiğine (elbette
muhbirleri aracılığıyla) kanaat getirirse, o köy yeniden
sarılıyor, yeniden anonsla köy meydanına toplanıyor ve her türlü
kitlesel işkence uygulanıyormuş.
Biz,
bu çerçevede çok sayıda şiddet ve işkence öyküsünü bir
biçimde duyuyorduk.
Bu
olup bitene, bir biçimde müdahale etmek gerektiğini düşünmüş,
pratik olarak da bir adım atalım demiş ve atmıştık da.
Yine
bu çerçevede, Uşak merkezden Ulubey bölgesi kırsalına
getirdiğimiz malzemeler arasındaki bir teksir makinasında, Emekse
civarındaki doğal bir sığınakta, o bölgede dağıtılan ilk ve
tek bildiriyi basmış ve akabinde pek çok köyde ve ilçe
merkezinde dağıtmıştık. (Bu bildiride, ben yazdığım için hiç
unutmuyorum, 12 Eylül öncesinin sözüm ona muhalifleri de
eleştiriliyor ve şimdi “dut yemiş bülbül gibi sustukları”
söyleniyor ve bizim sonuna kadar direneceğimiz yazılıyordu.
Meraklı bir araştırmacı, elbet bir gün bu bildiriyi de bulur
çıkarır.)
....
21.11.1980 tarihinde Kutlubey'de Muammer Özdemir arkadaşımız,
bulunduğu ve saklandığı evde jandarmalar tarafından kuşatılmış,
teslim olmayıp çatışmaya girmiş ve nihayetinde yaralı olarak
yakalanmıştı. (Bu arkadaşımız, cezaevinde iken siroz
hastalığına yakalanmış ve bilahare, tedavisi için götürüldüğü
Almanya'da 12.03.1987 tarihinde ölmüştür)
.....
Resmi
Kolluk kuvvetlerinin kitlesel boyuta varan bu şiddet, işkence ve
yargısız infazları meyvesini vermeye başlamış (asıl başkaca
nedenlerin yanı sıra ek olarak bunlar da yaşanınca, ki bu konu
çok önemli ve başlı başına ele alınması gereken bir konudur),
bize yakın olan/duran, bize bir biçimde yardım eden
kişiler/aileler, bizden uzak durmaya/olmaya, bize yardım etmemeye,
bize sırt çevirmeye ve hatta, yer yer, teslim olmamızı söylemeye
başlamışlardı.
Bu
karamsarlık, umutsuzluk ve yılgınlık ortamının bazı sonuçları
bizim aramızda da görülmeye başlanmış, bazı arkadaşlar (şehir
merkezinden değil, orayı bu yönüyle de bilemem, kırsal bölgeden
söz ediyorum) tükendiğini, bizi eleştirdiğini, bizden farklı
düşündüğünü vb. belirterek, ayrılmak istediklerini söylemeye
başlamışlardı. (Bu arkadaşların hiçbirisi, bugün bile, bu
taleplerinin gereğinin yerine getirilmediğini söyleyemezler.) Öte
yandan, aynı nedenle ben, başka arkadaşlara göre, daha panik ve
sekter birisi olmaya başlamıştım.
.....
Resmi kolluk kuvvetleri, Ulubey bölgesinde, yoğun bir arama-tarama ve
takip faaliyetine girişmişlerdi.
Sayımız
azalıyor ve yeni katılım/katılımlar sağlayamıyorduk.
Kutlubey'de Muammer Özdemir yakalandıktan sonra, ciddi bir boşluk
oluşmuştu. Bu boşluğu, yanımızdaki arkadaşlardan birisiyle
dolduramayacağımızı düşündüğümüzden olsa gerekir ki
yanılmıyorsam, 1.01.1981 günü, yılbaşı nedeniyle verilen görüş
hakkından yararlanarak, duvarlarda “aranıyor” afişlerinde
resimlerimin olduğu bir zaman diliminde, bir arkadaşın yanında,
Ulubey Cezaevi'ne gitmiş, ziyaretçi olarak içeriye girmiş ve
orada yatmakta olan, Kutlubeyli Hüseyin Özdemir arkadaşımızı
firara ikna etmeye çalışmış ama başarılı olamamıştım. (Bu
arkadaşımız, bilahare 1982 yılı Temmuz ayında kendi
imkanlarıyla firar etmiş ve yurtdışında, Almanya-Fransa
sınırında, kaçak geçiş yaparken, 13.05.1988 tarihinde trenden
düşerek ölmüş.)
(Keza,
farklı nedenlerle Karahallı-Sivaslı ve Banaz taraflarında da
dolaşırken, bu ilçelerde ve çevrelerinde yapılan operasyonların
boyutlarını öğrenebilmek amacıyla, bazı tutuklu arkadaşlarla
konuşabilmek için, aynı dönemde, birer kez Banaz ve Çivril
Cezaevlerine ziyaretçi olarak girmiş ve çıkmıştım.)
17.01.1981 günü gecesi, Himmet Tarhan (*) arkadaşımız, kendi
köyü olan Büyükkayalı Köyünde, kendi evinde, jandarmalar
tarafından sarılmış ve çıkan çatışma sonucunda öldürülmüştü.
....
12.02.1981/13.02.1981
günü akşamı, Uşak İl Merkezi'nde bir evde Selim (Martin),
sorumlu arkadaş ve ben bir evde oturmuş, konuşmuş, hareket
merkezinden geldiği söylenen bir yazıyı okumuş, tartışmış ve
bilahare, bu yazıyı, benim, Ulubey'deki arkadaşlara iletmeme karar
vermiştik.
13.02.1981 günü
bir biçimde Ulubey'e gitmiştim (Uşak'tan ayrılırken beni yolcu
eden kişi Selim'di ve bu benim onu son görüşümdü): Daha önceki
söz birliğimize göre, o gün orada, kırsal kesimden gelecek
sorumlu arkadaşla buluşacak ve ilçe merkezindeki bir evde oturup
konuşacaktık.
Gece
karanlığında, evinde kalacağımız arkadaş ve kırdan gelen iki
arkadaşla birlikte kararlaştırdığımız yerde buluşmuş, ama
ilçe merkezindeki arkadaşın, evin müsait olmadığını söylemesi
üzerine, sığınağa gitmeye ve orada konuşmaya karar vermiştik.
Uzunca
bir süre yürüdükten sonra Banaz çayı üzerindeki bir köprüden
öte yana geçmiş, köprüye yakın ve çaya daha yakın bir yerde
olan yeraltı sığınağına varmıştık.
İçerisi
kalabalıktı.
Oturmuş
ve yazıyı tartışmıştık.
Sonra...Sonra..
Yatmıştık.
Sabaha
karşı (kimin sesiydi anımsayamıyorum), 'Basıldık' sesiyle ayağa
fırlamıştık. (**)
17.09.2018 DATÇA
(*) Himmet Tarhan

(**) Burada, banaz ırmağı kıyısında yaşanan çatışmada Cengiz Şahin ve Cemil Tıpırdamaz arkadaşlarımız öldüler.
Cengiz Şahin
(Not:
Bu notlarımı yazarken hafızamın bazı noktalarda beni yanıltmış
olabileceğini kabul ediyorum; örneğin, “sabaha karşı” değil,
daha sonraki bir saatte operasyon yapılmış.)
YOL'DA
YAŞANILANLAR ÇERÇEVESİNDE YAZILANLAR ÜZERİNE
1980
öncesi ve sonrası dönemde var olan bir siyasi grubun önde
gelenlerinden (Buca Cezaevi'nde iken birkaç kez karşılaştığım
ama asıl olarak, 1991 1 Ağustos'unda cezaevinden tahliye olduktan
sonraki “yaşama
tutunma”
sürecimde hasbelkader geldiğim Marmaris'te bana, en zor
dönemlerimde “karşılıksız” yardım eden) bir arkadaşım, bu
yaz eşi ve küçük kızı ile birlikte yaşamaya devam ettiğim
Datça'ya tatile gelmiş ve bir sohbet sırasında, lisans üstü
eğitim görmeye devam eden küçük kızı “...Bundan sonra sizin
DY'cuların yazdığı hiçbir kitabı okumayacağım. Bıkkınlık
verdiler. Hepsi birer kahraman. İçlerinde hiç normal insan yok.
Halbuki ben bir kitap okudum (İYİ Kİ ERKEN ÖLDÜN), yazarı
(HRONİS MİSSİOS) tam bir insan; 2.Dünya Savaşını,
Yunanistan İç Savaşını ve Albaylar Cuntası dönemini yaşamış;
hatasıyla, eksiğiyle, zaaflarıyla her şeyi olduğu gibi
anlatıyor. Ben bunu görmek istiyorum.” demiş ve (içinden
geldiği siyasi grubu anlatan bir kitabı (*) arkadaşlarıyla
birlikte kaleme alan bir babanın da kızı olan) bu kızımız,
benim de kafamda sorgulayıp durduğum bir konuyu, bir yönüyle ve
bodoslamadan tartışmaya açmıştı.
***
İstisnasız
bütün insanların, yaşadıklarını (o yaşadıklarını yaşamaya
başlamadan önce aksi doğrultuda bir taahhüdü yoksa),
yaşadıklarının üzerinden ne kadar süre geçerse geçsin,
istediği zaman ve istediği biçimde, sözlü veya yazılı olarak
başkalarıyla paylaşma hakkı vardır; bu hakkı tartışmak,
'olmayacak bir iştir'.
***
Yaşadıklarını
başkasıyla paylaşan kişinin/kişilerin, o yaşanılan zamana,
koşullara ve konuma dönme ve o andaki gibi düşünme ve hareket
etme olanağı madden olanaksız olduğundan, bu paylaşılanlardaki
dolaylı (anlatımda saklı olan) ya da doğrudan yorumun “nesnel”
değil; paylaşımı yapmaya başladığı andaki yer, zaman, koşul,
konum ve neden/nedenler çerçevesinde “öznel” olduğu (yazan ve
dinleyenler/okuyanlar tarafından) kabul edilmelidir.
***
Bu
paylaşımı yapanların, neden o an (hangi an ise) ve o biçimde
(hangi biçimde ise) bu paylaşımı yaptıklarını (soran olsa
bile) açıklayıp açıklamama hakları vardır; bu tamamen o
kişilere dair bir haktır.
Bu
paylaşımı dinleyen, okuyan veya duyan herkesin ise bunları sorma
ve yanıtlanmasını isteme, yanıt alamaz ise “yorum yapma”
hakkı vardır; bunun aksi savunulamaz.
Paylaşımı
yapan, bunun bilincinde olarak bu paylaşımı/paylaşımları
yapacaktır.
***
Yaşadıklarını
başkalarıyla paylaşanların, o an ve o biçimde paylaşım yapma
nedenleri ne olursa olsun, bir de, o paylaşımı yaptığı andan,
biçimden, yaşanılan koşullardan, paylaşımı yaptığı
kişilerin beklentilerinden vb. hareketle oluşan (kişilere göre
değişse de) bir “algı” vardır ki; bu kızımızın
değerlendirmesi, tam da onda oluşan bu “algıya” dairdir.
Benim
bu yazıda değinecek olduğum konu da bu yazılanların bende
oluşturduğu (genelde de farklı biçimlerde ifade edildiğini
gözlemlediğim) benzer “algılar” üzerinedir.
***
Farklı
siyasi yapılanmalarda (çevre, grup, parti vb.) yer alan ve farklı
biçimlerde sol, sosyalist ve devrimci mücadeleye ömürlerini veren
(ölen veya hala yaşamaya devam eden) bazı arkadaşları dışarıda
tutarak yazıyorum: 68 veya 78 kuşağı kabul edilen ve yaşadıkları
o tarihsel dönemlerde tarihsel roller üstlenen ve bunların
onuruyla yaşamaya devam eden iki farklı kuşaktan, ama daha çok
78, yani benim de içinde yer aldığım kuşaktan on binlerce
kadın-erkek, ömürlerinin bir dönemini, farklı siyasi
yapılanmalar içerisinde ve “aktif” birer “özne” olarak
geçirdiler; sonra yenildiler; ardından, çoğunluğu yine
ömürlerinin belli bir dönemini cezaevlerinde “tutsak”, bir
kısmı ise bu konuma düşmeden ama “kaçak” olarak yaşamaya
devam ettiler.. (İstisna konumundaki bazılarımız ise hala
“mülteci” konumunda yaşamlarını sürdürmektedir.)
Bu
iki kuşaktan olup da sayıları on binleri bulan bu kadın-erkek
kişiler, bu yaşadıkları dönemlerden kat be kat daha uzun süren
ve halen devam eden bir dönemi ise farklı koşullarda ve farklı
biçimlerde yaşamaktadırlar.
***
Şimdi,
özellikle son yıllarda, bazılarımız, kendi bildikleri nedenlerle
veya belli bir sorumluluk duygusuyla, yaşamlarının bir dönemini
veya bazı dönemlerini (1980 öncesi ve sonrası “aktif-özne”
olduğu yılları, cezaevi yaşamlarını, firarları, Filistin
anılarını, dağda geçirdiği günleri vb.) yazıya dökerek,
İnternet ortamında veya kitap biçiminde (ben de dahil) paylaşmaya
başladılar.
Bu
paylaşımlarda, paylaşılan bu dönemlerden öncesine dair az da
olsa bir şeyler okumak ve bulmak mümkün ise de, sonrasına dair ya
hiç bir şey yok ya da “geçiştirmenin” ötesinde ciddi
herhangi bir şey yok.
Neden?
Bu
paylaşımların, paylaşımda anlatılan dönemi, zamanı, olayı,
kişileri vb. anlatmakla, açıklamakla, tarihe not düşmekle vb.
sınırlı olduğu söylenebilir.
Peki,
bütün bu paylaşımlar, istisnasız bu çerçevedeki paylaşımlar
mıdır?
Bütün
bu paylaşımların, bu çerçevedeki paylaşımlar olduğunu
varsayarak devam ediyorum; bu arkadaşların (okuduklarım ve
duyduklarım çerçevesinde yazıyorum) pek çoğunun,
paylaşımlarında, anlatılan bu dönemlerden daha uzun yılları
içeren “sonraki” dönemlerine dair, paylaşmaya değer görüp
paylaşabildiği herhangi bir şeylerinin olmamasının veya “adet
yerini bulsun diye” bazı şeylerin yazılıp geçiştirilmesinin,
(doğru-yanlış) “farklı algılara” yol açtığı ve bu
nedenle, bu noktanın, paylaşımı yapan/yapacak olan arkadaşlarca,
ciddi olarak düşünülmesi ve dikkate alınması gerektiğini
söylemek, yanlış mıdır?
***
Bir
dönem ellerimizden düşmeyen ve Bulgaristan Partizanlarının
2. Dünya Savaşı ve sonrası yıllarda yürüttükleri savaşı
anlatan (ki en ünlüsü “Seni Halk Adına Ölüme Mahkum Ediyorum”
idi) kitapları anımsatmaya başlayan bu “yakın dönem anı
kitapları”, bu biçimleriyle, bence, belki de paylaşım yapan
arkadaşların, yazarken ve paylaşıma sunarken, hiçbirisinin (öyle
olduğunu var sayıyorum) aklının köşesinden bile geçmediğine
inandığım şöylesi bazı yanlış “algılara” yol açmıyor
mu?
1-
Sol, sosyalist ve devrimci mücadele, gençken içinde yer alınan ve
yürütülen; bilahare, gençlik elden gidince “mazi” olan bir
dönemi mi ifade eder?
2-
İçinde yer aldığımız mücadele, 1980 öncesi koşullarda ortaya
çıkan ve haliyle o koşullar ortadan kalkınca “tarih” olan
“dönemsel” bir mücadele midir?
3-
İçinde yer aldığımız (kim nerede idiyse) örgütlenme ve
mücadele, ya “çok kötü” (“tu kaka” edilecek) ya da “çok
iyi” (göklere çıkarılacak) bir örgütlenme ve mücadele miydi?
4-
Biz “sıradan” olmayı reddeden ve “farklı” olmaya çalışan,
içinde yaşanılandan daha başka ve daha iyi bir yaşamı yaratmak
için “her şeyi göze alan” ve “her şeyini feda eden”
kadın-erkek kişiler değil miydik?
04.11.2018/DATÇA/Mehmet
Erdal
(*)

ÖRGÜTLENMEK,
BİR İHTİYAÇTI(R)! (Geç kalmış zorunlu bir açıklama)
Örgütlenmek,
keyfiyete tabi bir olay değildir.
Önce
bunu bilelim.
***
Eğer,
yaşanılan bir yerde herhangi bir sorun/sorunlar varsa, haliyle o
sorunun/sorunların yarattığı mağduriyet/mağduriyetler ve o
mağduriyetleri yaşayan mağdurlar da vardır.
Bu
mağdurlar, yaşadıkları bu mağduriyetlerden kendilerini korumak,
etkilerini en aza indirmek veya bu mağduriyeti/mağduriyetleri ve
dahası buna yol açan kaynağı da ortadan kaldırmak için bir
araya gelmeye çalışıyorlarsa buna “örgütlenme”, bir araya
gelip somut bir şeyler yaratabiliyorlar ise, buna da “örgüt”
diyebiliriz.
Bu
kadar basit...
***
Var
olan mağduriyetlerin niteliği, boyutu ve çeşitliliği yaratılacak
örgütlenmenin niteliğini, boyutunu ve çeşitliliğini belirler;
bir başka deyişle, sorun/sorunlar ile (mağduriyet/mağduriyetler,)
yaratılacak örgüt/örgütler arasında doğrudan bir ilişki
vardır ve bunun aksi düşünülemez. (İmece'den derneğe,
sendikadan partiye kadar var olan veya yaratılabilecek bütün
örgütlenmeler bu kapsamdadır.)
Elbette,
sorunu/sorunları çözmeye çalışmak ve dahası, kaynağı ile
birlikte ortadan kaldırmak gibi bir niyetimiz
varsa...(Sorunu/sorunları ve haliyle böylesi bir derdi/dertleri
olmayanlar veya olmadığını söyleyenler için burada yazılanlar,
elbette geçerli değildir.)
***
Bu,
bütün zamanlar için geçerli bir önermedir.
***
1980
öncesi dönemde, biz (DG/DY), belli bir perspektifle hareket ederek,
içinde yaşanılan (Anti-Faşist Mücadele) koşullarda ve günlük
yaşam içinde, o günkü bilgilerimiz ve bir önceki kuşağın
deneyimlerinden çıkarabildiğimiz dersler ışığında var olan
sorunu/sorunları kaynağı ile birlikte ortadan kaldırabilmek için
yola çıktık; 1975'ten 1981'e (hadi 1984, 1986'ya) kadar olan
süreçte, bir sonraki gün bir önceki günden daha iyisini yapmaya
çalışarak 'yol' aldık, somut ve işe yaradığı/sonuç aldığı
pratikte gözlemlenebilen (konumuz çerçevesinde, “örgütlenmeler”
doğrultusunda) somut adımlar attık ama bir gün geldi ve
“istenileni/yeterli olanı” yaratamadan yenildik;
yaratılabilenler de yok oldu gitti. (Savunmasında “Tarih bizi örgütlendiğimiz için değil, örgütlenemediğimiz için yargılayacaktır” diyen arkadaşımız, bir biçimde bu gerçeği ifade etmiştir.)
***
Ben,
9 (dokuz) bölüm halinde yayınlanan ve “yerelde yaşananlar/yerele
yansıyanlar” çerçevesinde yazdığım yazıda (“ÖRGÜT'
DEDİĞİN NEDİR Kİ?”/DEVRİMCİ YOL'DA DEVRİM grubu)),
kronolojik sıralamaya sadık kalarak ve olabildiğince
(kendime/kendimize ve yaşananlara) “liberal” davranmadan, bu
süreci “notlar” şeklinde özetleyerek anlatmaya ve aktarmaya
çalıştım. (Devamı anlamındaki “CEZAEVİNDE ÖRGÜT DEDİĞİN
NEDİR Kİ?” de bir süre sonra yayınlanacak) (*)
***
DG/DY
olarak (o dönemde) yaratabildiklerimizi, bugünden geriye doğru
(bugünkü bilgi birikimimiz ve deneyimlerimiz çerçevesinde)
bakarak “tu kaka” etmek (küçümsemek, “yenilgiden” hareket
ederek işe yaramadığını söylemek, “o tarihsel koşullar
değişti” diyerek elinin tersiyle bir kenara itmek... ve haliyle
“reddi mirasta” bulunmak) veya tam tersi, “pirüpak”
(“tartışılamaz” ilan etmek ve haliyle sorgusuz sualsiz
aynısını “tıpkı basım” yapmaya çalışmak) görmek, bence,
doğru da değildir, gerçekçi de değildir.
***
DG/DY
olarak bizler, baştan itibaren, bu ülke ve bu ülkede yaşayan
(kendimiz de dahil) kadınlar, erkekler ve çocuklar için iyi
olacağına inandığımız şeyleri gerçekleştirebilmek için yola
çıktık ve (bugünden geriye bakıldığında bile herkesçe
“teslim edilen”) gerçekten “büyük oranda” iyi şeyler
yaptık.
Ancak,
o günkü koşullardan kaynaklanan ve irademiz dışı olan pek çok
nedenden, yaşımızdan, yeterli deneyime sahip olamayışımızdan,
amatörlüğü yeterince aşamayışımızdan, kişisel
zaaflarımızdan, “yakın devrim” hayallerimizden, bazı
öngörüsüzlüklerimizden, savunduğumuz kimliği yeterince
içselleştiremediğimizden, savunduğumuz ideolojik ve politik
çizginin (ve haliyle günlük yaşamımızda her birimizin) o günkü
koşullarda bazı konuları yorumlayış biçiminden vb. vb.
kaynaklanıp kaynaklanmadığı tartışılabilecek pek çok nedenden
dolayı (bugün asla savunmadığım/savunamayacağım ve o yazının
farklı bölümlerinde bir biçimde ifade etmeye çalıştığım
veya o yazının içeriği nedeniyle yazamadığım) pek çok
eksiklik vardır ve pek çok aptalca hata/yanlışlık yapılmıştır.
***
O
tarihsel koşullarda farklı yerlerde ve farklı konumlarda farklı
roller üstlenen her birimiz, her şeye rağmen, bugün, o tarihsel
rollerimizin onuru ile yaşamaya ve yaşadıklarımızı/yaşanılanları
bir biçimde çocuklarımıza ve torunlarımıza bütün gerçekliği
ile anlatmaya ve aktarmaya çalışıyoruz; aynı zamanda da bu
onurlu geçmişimizden çıkarabildiğimiz kişisel ve politik
derslerin ışığında yaşamlarımızı devam ettirmeye
çalışıyoruz.
Bu
yazılanlar ve çizilenler, bu çerçevedeki mütevazi çabalar
olarak değerlendirilmelidir...
02.12.2018
/DATÇA/Mehmet Erdal
(*) Özel olarak bu başlık altında bu yazıyı hiçbir zaman yazamadım ama "CEZAEVİ YAZILARI" başlığı altında 80 bölüm yayınladığım yazılarda parça parça da olsa bu döneme ilişkin söylemek istediklerimi büyük ölçüde söylemeye çalıştım. (Bknz: CEZAEVİ YAZILARI/ÖRGÜTLENME BİR İHTİYAÇTIR 1 ve 2)
MUSTAFA
KESKİN İÇİN ! (*)
Behçet
Dağdelen'in ardından Mustafa Keskin'i de kaybettik; acı haberler
peş peşe geliyor.
***
Mustafa,
1976 yılı sonlarında, “Mahalle çalışması” çerçevesinde
gidip gelmeye başladığım Gültepe (Gültepe, Toros, Ferahlı,
Levent, Çobançeşme...) bölgesinde tanıdığım ilk devrimci
arkadaşlardan birisiydi; 1978 yılı sonlarına kadar o mahalledeki
Anti-Faşist mücadelenin örgütlenmesinde ve yürütülmesinde,
bugün yaşamaya devam eden pek çok arkadaşla birlikte yer aldık.
(1978
yılı sonu benim ikinci kez cezaevi dönemim ve bilahare 1979 yılı
Nisan ayından itibaren Denizli yolculuğum başlar.)
***
Mustafa,
Anadolu'nun çok farklı yerlerinden göçüp gelen yoksul insanların
yerleştiği bir semt olan Gültepe'de doğan, okula giden, büyüyen;
kendilerinden önceki 68'li ağabeylerini ve ablalarını ama
özellikle de Mahir Çayan'ı kendisine örnek alan; Devrimci Gençlik
ve Devrimci Yol dergilerinde yazılanları, Mahir Çayan'ın
yazılarını okuyan; devrimci olmaya ve bunu da bizatihi günlük
yaşam içinde, günlük yaşamın sorunlarına çözüm bulmaya
çalıştıkları bir süreçte başarmaya çalışan gepgenç,
inançlı ve kararlı gençlerden birisiydi.
***
Yoksul
ailesinin sofrasında her daim devrimcilere yer olan; aile evinin
altındaki boş odayı o mahallede çalışmaya gelen devrimci
gençlere tahsis eden; evlerinin yakınında kurduğumuz GÜL-DER
(Gültepe Kültür ve Dayanışma Derneğinde)'de, gelir getirmek
için açtığımız karpuz sergisinde, Gültepe'nin sokak sokak
örgütlenmesinde, kadınlara yönelik açılan okuma-yazma kursunda,
1977 yılı Aralık ayında yapılan ve Aydın Erten'in (ikinci kez) belediye
başkanı seçilmesiyle sonuçlanan yerel seçim sürecinde... aktif
olarak yer alan, emek veren ve alın teri döken yol
arkadaşlarımızdandı.
Mustafa'nın
aktif olarak içerisinde yer aldığı bu mahalle çalışmaları hem
o mahalle hem de Devrimci Gençlik/Devrimci Yol çizgisi için o
kadar önemliydi ki bu çalışmalar, daha sonraki bir tarihteki
“Gültepe direnişinin” ve bu yolla da İzmir'de Devrimci
Gençlik/Devrimci Yol çizgisinin tarihe bir çizik atmasının ön
koşullarını oluşturmuştur.
(Daha
öncede yazmıştım: “Destansı Gültepe Direnişinin 'tarihi'
yazılmaya başlandığında, bu mahalle çalışmaları ve bu yerel
seçim, 'başlangıç noktası' olarak ele alınmalıdır.”
09.09.2018/ Örgüt Dediğin Nedir ki? Bölüm-2)
***
68'li
ağabeylerinin ve ablalarının ardından yola koyulan ve bütün
eksikliklerine ve hatalarına karşın ellerinden geleni yapmaya
çalışan ve yapan bizler, bir nedenle ölen arkadaşlarımızı
sevgiyle ve saygıyla anıyoruz.
Ölen
her arkadaşımız gibi Mustafa'yı da tarihe not olarak düşmek
istiyoruz; Gültepe, kendiliğinden “Gültepe” olmadı.
Gültepe'nin “Gültepe” olmasında Mustafa'nın ve bugün yaşamaya
devam eden arkadaşlarının emeği ve alın teri vardır. Bu
unutulmayacak.
15.08.2019/Datça/Mehmet
Erdal
(*) Mustafa Keskin
FAŞİZME
KARŞI DİRENİŞTE ÖLENLER “PİYON” MUYDU?
Bir
süre önce, “GÜNİZİ” adlı bir dergide Salih Korkmaz
imzasıyla, “PİYON” (*) başlıklı kısa bir öykü yayınlandı;
adı geçen derginin okuyucuları ya da farklı İnternet sitelerinde
farklı imzalar ile paylaşılan eleştirilerden dolayı öyküden
haberdar olup okuyanlar, bilirler.
***
Öykü,
altmış yaşında olan birisinin, ''...On sekiz yaşında ayrılmış
olduğu...Doğup, büyümüş olduğu sahil kasabasına...'' yıllar
sonra dönüşünü, dönüş yolunda, içinde yer aldığı ve hiç
unutamadığı bir olayla ilgili anımsamalarını ve bu olay
çerçevesindeki iç hesaplaşmasını anlatmaktadır.
***
Öyküyü
okurken anlıyoruz ki, öykünün kahramanının anımsadığı olay
12 Eylül 1980 Askeri Darbesi sonrası koşullarda yaşanıyor.
''...1980 yılı,...Askeri darbe olmuş, koyu bir karanlık ülkenin
üzerine yayılmaya başlamıştı...'' diyor Salih Korkmaz ve devam
ediyor; ''...Devrim! Bugün yarın olacağını bekledikleri 'devrim'
artık uzak bir ihtimal bile değildi. Bütün umutları ve hayalleri
ile bağ evinde kıstırılmışlardı işte. On dört erkek, bir
kadın. Kadın! On sekiz yaşında olan bir kız ne derece kadın
olabilirdi ki? Çocuktu aslında. Her fraksiyon dağılırken, her
hücre evi basılırken bir araya gelmişler ve ancak o bağ evine
sığınabilmişlerdi...''
***
Salih
Korkmaz, öykünün kahramanın da içinde olduğunu söylediği bu
grubun bir bağ evinde jandarmalar tarafından kıstırılmadan
önceki dönemde neler yaptıklarına ve yaşadıklarına, neden bu
bağ evine sığınmak zorunda kaldıklarına ve jandarmalar
tarafından sarıldığına dair başkaca herhangi bir açıklama
yapmamakta ve bilgi vermemektedir.
Öyküden,
Salih Korkmaz'ın ifadesiyle, bu kişilerin ''Devrim'' hayali
içerisindeki bir fraksiyonun ve bu fraksiyonun da bir ya da birkaç
hücresinin üyesi “Devrimciler” olduklarını; Askeri Yönetimin
operasyonları nedeniyle, o bağ evine sığınmak zorunda
kaldıklarını anlıyoruz.
Bu
''...On dört erkek, bir kadın. Kadın! On sekiz yaşında olan bir
kız...'' bu bağ evine sığınmadan önceki dönemde nerede ve
neler yapıyorlardı? Hepsi o kasabalı mıydı? İçlerinden, başka
yerlerden gelenler var mıydı? Var idi ise, nereden ve neden
gelmişlerdi? Nerelerde kalıyorlardı? Nasıl geçiniyorlardı?
Onlara yardım edenler var mıydı? vb. vb.
Öykünün
kahramanının ağzından da olsa, bu sorulara dair, tek bir cümle
bile açıklama yapılmıyor..
Salih
Korkmaz, bu konuları pas geçmeyi yeğliyor ya da bugünden geriye
baktığında, bu dönemi konuşmaya ve üzerinde durmaya değer
bulmuyor.
Onun
için önemli olanın, jandarmalar tarafında sarılması sonrası o
bağ evinde yaşanılanlar ve içeride kıstırılan bu ''on dört
erkek ve bir kız çocuğundan'' oluşan grup üyelerinin her birinin
gösterdiği tepkiler olduğu anlaşılıyor; nitekim, öyküde, bu
bölüm ön plana çıkarılmış ve öykünün kurgusu bu çerçevede
yapılmış.
Eyvallah!
***
Öykünün
kahramanının anlatımına göre, bu on dört erkekten ve bir
kadından/kız çocuğundan oluşan grubun sadece dördünde silah
vardı; gerisi silahsızdı ve dışarıdan “Teslim olun”
çağrıları yapılıyordu.
Grup,
bu “Teslim olun” çağrıları karşısında, aralarında, çok
kısa bir görüşme yapıyor; anlatılanlardan, grup üyelerinin
kendi aralarında fazla konuşmadıklarını ve tedirgin olduklarını;
dışarıda var olan ve bulundukları kulübeyi saran resmi güçlerin
gücüne, niteliğine ve niyetlerine dair kafalarında soru
işaretleri ve kuşkular olduğunu anlıyoruz.
İşte
böyle bir anda, o on dört erkek dururken ve içlerinden birisi bile
somut herhangi bir tavır ortaya koymazken, bu on dört erkeğin
yanında bulunan o tek kız çocuğu/kadın ''...Dışarıya ben
çıkarım ama bana bir tabanca verin...'' diyor; o on dört erkekten
birisi, öykünün kahramanının ve haliyle Salih Korkmaz'ın adını
vermediği ve kim olduğuna dair, açıkça herhangi bir şey
söylemediği birisi, adı Ayfer olan o kız çocuğuna/kadına
silahını veriyor; silahı veren ve diğer üç silahlı kişi dahil
toplam on dört erkek, o kız çocuğunun/kadının dışarıya
çıkmasına ''olur'' diyor. Ayfer, dışarıya çıkıyor, o on dört
erkek bekliyor. Bekliyor...Sonra silah sesleri...O on dört erkek,
''Aniden başlayan yaylım ateşi ile donup kal...''ıyor.
***
Salih
Korkmaz, öyküsünde, öykünün kahramanının ağzından, tam da
bu olayı sorguluyor.
***
Salih
Korkmaz, bu sorgulamayı, öyküsünün kahramanının ağzından da
olsa, olayın kendi gerçekliği içerisinde ve bu tür
toplumsal/beşeri olaylara ilişkin tanımlamaları kullanarak açık
ve yalın bir dille değil; bir filmde izlediğini ya da bir romanda
okuduğunu ve hatta, hayvanlar alemine dair kendisine anlatıldığını
söylediği başka başka olaylar ile bu olay arasında benzerlikler
kurarak yapmayı yeğliyor.
Grubun
on sekiz yaşındaki tek kız/kadın üyesi, düşmanları tarafından
çevrilen bir grubun diğer üyelerini kurtarmak için geride kalacak
ve kendisini feda edecek olan grup üyesinin kim olacağının
belirleneceği ''Kısa çöp, uzun çöp!'' oyununda bilerek ve
isteyerek, yani “hile” ile “kısa çöpü” çeken üyeye
benzetilebilir miydi? Öyle ya, ''...Dışarıya ben çıkarım ama
bana bir silah verin...” demişti, Ayfer.
Salih
Korkmaz'a göre, bu, ''...Geride kalan, diğerleri için hep bir soru
işaretidir. O soru işareti zihnin bir köşesinde her zaman çengel
gibi asılı durur.''
Sorgulama, devam
eder: ''Peki ya öne atılan, önden giden?''. Yani, öyküdeki
adıyla Ayfer; onu nasıl değerlendirmeli?
Salih
Korkmaz, öykünün kahramanının üzerinden bu soruya yanıt arar;
öykünün kahramanı, avcı bir arkadaşının kendine anlattığı
bir olayı anımsamaktadır. Öykünün kahramanının anımsadığına
göre, avcı arkadaşı, bostanına dadanan bir domuz sürüsüne,
bostana her gelişlerinde tüfeği ile ateş ediyor ve içlerinden
birisini vuruyormuş. ''...Bir zaman sonra sürü bostana hemen
girmemeye başlamış. Önce yavru bir domuzu gönderiyorlarmış
bostana. Ateş açılıp da yavru vurulmazsa sürü bostana
giriyormuş. Domuz sürüsü kendi güvenliği için yavru bir domuzu
piyon olarak kullanıyormuş. Sürünün diğer elemanları için bir
yavru domuz gözden çıkarılıyor...''muş.
Öykünün
kahramanı, bu hikayeyi, belli ki, o bağ evinde kıstırıldıktan
(ve muhtemelen, doğup büyüdüğü o sahil kasabasını terk
ettikten) sonraki dönemde avcı arkadaşından dinliyor, dinlediği
an, arkadaşının anlattığı olayla kendi yaşadığı bu olay
arasında benzerlikler kuruyor ve o nedenle de, Salih Korkmaz,
''...Duyunca şaşırmıştı bu hikayeyi...'' diye yazıyor.
***
Salih
Korkmaz, tam da bu noktada, öykünün kahramanının ağzından,
öyküsünde bahse konu ettiği Ayfer ve arkadaşlarının şahsında,
12 Eylül 1980 öncesi ve sonrası faşizme karşı direnen bütün
sol, sosyalist, devrimci, demokrat ve yurtseverlere yönelik ne
hissediyor ve düşünüyor ise, onu, tabiri caizse, kusuyor;
Ayfer'i, geride kalan on dört erkek için kendisini feda eden
''yavru domuza/piyona''; Ayfer'in bu rolü kendiliğinden
üstlenmesine karşı çıkmayan, “o rolü sen değil, ben
üstlenirim” demeyen ve dahası, Ayfer'e ''olur'' diyen o on dört
erkeği de, kendi güvenlikleri için yavrulardan birisini ''piyon''
olarak kullanan ana, baba ve diğer yavru domuzlardan oluşan bir
domuz sürüsüne benzetiyor.
Salih
Korkmaz, hayır bu doğru değil, bu zorlama ya da bu ifrata varan
bir yorum; ben böyle bir şey söylemiyorum, diyemez.
Diyemez,
çünkü, öykünün ileriki bölümlerinde, aynı örneği yeniden
ve yeniden vermeye devam ediyor. Bir yerde ''...Dışarıya ben
çıkarım ama bana bir tabanca verin...Ayfer'di konuşan. Ayfer on
dört arkadaşı için önden gitmek istiyordu...'', diyor, biraz
daha ileride ''...Bostana salınan yavru domuz...Yıllarca aklını
kurcalamıştı...'' diye devam ediyor.
***
“Piyon”
öyküsünü okurken, gerçekte, bu toplumda en aşağılayıcı
ifade biçimlerinden birisi olarak kullanılan “domuz”, “domuz
yavrusu” ve “domuz sürüsü” benzetmeleri ile Ayfer ve
arkadaşlarını “aşağılamaya çalışan” (!) Salih Korkmaz
hakkında, kabaca da olsa, bir kanıya varabiliyoruz; o, yalnızca
kendisinin bildiği ve içinde sakladığı ya da yakın çevresinin
de bildiği ama bizim, yazdığı bu öyküyü okurken ve dahası bu
yazıyı yazarken bilemediğimiz bir ya da bir çok nedenden dolayı,
12 Eylül 1980 öncesi ve sonrası, dahası bugün de faşizme karşı
direnmeye devam eden bütün sol, sosyalist, devrimci, demokrat ve
yurtseverlere karşı içerisinde nefret duyguları taşıyan bir
zavallıdır.
***
Salih
Korkmaz, bu öyküden dolayı kendisini farklı düzlemlerde
eleştirenlere verdiği cevapta iddia ettiği gibi, somut herhangi
bir olayı kast etmeyen, tamamen varsayımsal bir öykü yazmış
olsa bile, öyküsünde, kendince, belli bir tarihsel dönemi (12
Eylül 1980 öncesi ve hemen sonrası) ve o tarihsel dönemde
kendilerini “devrimci” olarak tanımlayan kadınların ve
erkeklerin mücadelesini sorgulamaya soyunması nedeniyle, şu
soruyu, çok açık bir dille sormaya hakkımız olduğuna
inanıyoruz: 12 Eylül 1980 öncesi ve sonrası faşizme karşı
savaşanlar ya da bugün hem bu savaşanlara sahip çıkan hem de
kendisini sol, sosyalist, devrimci, demokrat ve yurtsever olarak
tanımlayan kişiler, çevreler, gruplar ve siyasi partiler ya da bu
çerçevede kendisini değerlendirenlerden birisi olarak bu anlatım
biçimini, benzetmeleri ve çıkarsamaları doğru, masumane, hoş
görülebilir vb. vb. olarak görebilir ve kabul edebilir miyiz?
***
Salih
Korkmaz'ın, bu öyküyü yazmasındaki ve bugün yayınlamasındaki
muradını bilemiyoruz; öyküyü her okuyan kadın ve erkek, hiç
şüphesiz, bu muradın ne olabileceği konusundaki kendi yorumunu
kendi içinde ya da yüksek sesle çevresine yapacaktır.
Bizce,
bugünkü “devlet aklı” tarafından bile göstermelik de olsa
yargılanan ve suçlu bulunarak mahkum edilen 12 Eylül 1980 Askeri
Darbesi Cuntacılarına karşı, dahası, bir bütün olarak faşizme
karşı direnirken öldürülen kadın-erkek bütün Solcular,
Sosyalistler, Devrimciler, Demokratlar ve Yurtseverler bizlerin ve bu
ülkenin emekçilerinin, yoksullarının, ezilenlerinin...adlarını
saygı ve sevgi ile andıkları en onurlu insanlardır.
Benzer bir
biçimde 22 Eylül 1980'de İzmir/Urla'da öldürülen Mine Bademci,
10 Ekim 1980'de Uşak/Eşme'de öldürülen Abdurrahman Çetin, 31
Ekim 1980'de Denizli/Buldan'da öldürülen Harun Gökkaya, Kasım
1980'de Uşak/Ulubey'de öldürülen Himmet Uysal, 17 Ocak 1981'de
Uşak/Ulubey'de öldürülen Himmet Tarhan, 14 Şubat 1981'de
Uşak/Ulubey'de aynı gün ve aynı yerde öldürülen Cemil
Tıpırdamaz ve Cengiz Şahin, 27 Mayıs 1981'de öldürülen Selim
Martin, 21 Nisan 1984'te Denizli'de öldürülen Mehmet Ali Sağıt,
7 Eylül 1989'da İzmir'de öldürülen Recep Demir...ve ülkemizin
pek çok yerinde 12 Eylül 1980 öncesi ve sonrası öldürülen
diğerleri, bizim ve bu ülkenin onur savaşçılarıdır; hep öyle
kalacaklar ve öyle anılacaklardır.
***
Not-1:
Salih Korkmaz'ın, “Piyon” adındaki öyküsüne konu ettiği
anlaşılan olay, İzmir ili Urla İlçesi “Peynir Dağı mevki”
olarak bilinen bir bölgede 22 Eylül 1980 günü gecesi gerçekleşen
ve Mine Bademci (**) arkadaşın ölümüyle sonuçlanan çatışmadır.
Öyküde
anlatılan ve Salih Korkmaz tarafından yoruma tabi tutulan konular
çerçevesinde, bu olayla ilgili olarak, çok özet bir biçimde,
şunları söyleyebiliriz:
12
Eylül 1980 öncesi dönemde Urla'da yürütülen anti-faşist
mücadele içerisinde yer almak için farklı bölgelerden Urla'ya
gelen Devrimci Yolcular ile doğma-büyüme Urlalı olan Devrimci
Yolcular, Urla'da, Urla halkının var olan sorunlarının çözümü
çerçevesinde, ilçedeki anti- faşist mücadeleyi yürütüp
yönlendirmeye çalışıyorlardı.
Bu
Devrimci Yolculardan birisi de, Buca Eğitim Enstitüsü Beden
Eğitimi bölümü öğrencisi Mine Bademci idi. Mine, doğma büyüme
Alaçatılı idi. Ağabeyi Salih bademci, İstanbul'da öldürülen
bir Devrimci Solcu idi. Arkadaşı Sevinç Eratalay'a göre, Mine
Bademci Buca Eğitim'e gelirken, “Fırtına gibi bir kız geliyor”
demişti, tanıyanlar.
12
Eylül 1980 Askeri Darbesi sonrası, mavi bir cip ilçe sokaklarında
tur atıyor ve önceden adları belirlenmiş ya da bir biçimde
şikayet edilen kişileri evlerinden, iş yerlerinden alıp alıp
götürüyormuş.
Mine
Bademci'nin içlerinde olduğu Devrimci Yolcular, bir yandan merkezi
ilişkileri yeniden kurmaya çalışırken bir yandan da
yakalanmamaya çalışıyorlarmış.
Olayın
olduğu gün, bir süredir saklandıkları kulübe, muhtemelen
önceden birileri tarafından ya da birisi tarafından yapılan ihbar
sonucu olsa gerek, jandarmalar tarafından sarılıyor. Saat, gece
yarısı civarı. Dışarıdaki nöbetçiler, jandarmanın kulübeyi
sardığını görünce muhtemelen panikliyor ve kaçıyorlar;
kaçarken, kulübe içindekilere seslenip seslenmedikleri,
seslendiler ise ayrıca jandarma ile çatışmaya girip girmedikleri
bilinmiyor. Jandarmanın kulübeyi sarmaya başladığı ve sardığı
anda kulübe içinde üç erkek ve bir de Mine Bademci bulunuyor.
Nöbetçilerin seslenmesi ya da jandarmaların “Teslim olun.
Çevreniz sarıldı.” anonsu üzerine, ki bu ikinci olasılık daha
doğru olabilir, içeridekiler uyanıyorlar; aralarında tek bir
kelime bile konuşmadan, Mine fırlıyor ve kulübeden dışarıya
çıkıyor. Silah sesleri geliyor. Hangisi tabanca sesi, hangisi
makinalı tüfek sesi?.. Silah sesleri uzun süre devam ediyor.
Sonra, silah sesleri kesiliyor. Projektörler, kulübenin kapısını
gündüz gibi aydınlatıyor. “Teslim olun” çağrıları devam
ediyor. İçerideki üç kişi, kulübeden dışarıya çıkıyor ve
teslim oluyorlar. Kulübeden çıktıktan ve jandarmalar tarafından
derdest edildikten sonra, jandarmaların aralarındaki konuşmalardan
Mine Bademci'nin öldürüldüğünü öğreniyorlar; vücuduna
onlarca mermi isabet etmiş.
İşte,
öyküye konu olan olay ve Salih Korkmaz'ın ''Piyon'' olarak
tanımlandığı Mine Bademci gerçeği, böyle bir şeydir.
Salih
Korkmaz'ın değerlendirmesi ne olursa olsun, arkadaşlarının
gözünde Mine Bademci, Urla'nın Hasan Tahsin'idir; İzmir'i işgal
edenlere ilk kurşunu gazeteci Hasan Tahsin, 12 Eylül Askeri
Darbecilerine de Urla'da ilk kurşunu, arkadaşlarının “fırtına
gibi bir kız” dedikleri Mine Bademci sıkmıştır.
Kim
bu gerçeği değiştirebilir ki?
Not-2:
BİREŞİM yayının yayınladığı “UNUTULMASINLAR DİYE” ile
İZDÜŞEN YAYINCILIK tarafından yayınlanan “ONLARIN ANISINA”
kitaplarındaki Mine Bademci bölümünde yazılı bazı bilgiler
yanlıştır ve haliyle düzeltilmeye gereksinim bulunmaktadır.
21.02.2020/Datça/Mehmet
Erdal
(*)


(**)



M. ALİ
SARIKAYA (1960-19.05.1988) (*)
Bir
zamanlar birlikte yol yürüdüğümüz arkadaşlarımızın bir
kısmı bugün yaşamıyorlar. Bu arkadaşlarımızın her biri, hiç
şüphesiz farklı kişiliklerdi ama hepsinin ortak bir yönü vardı;
onlar, devrime inanmışlardı!
***
İlk
kez, İlkay Alptekin Demir'den duymuştum; İlkay abla, Mahir'ler ile
ilgili bir söyleşide söylemişti, geride kalmak çok zor, diye.
Gerçekten,
bazı arkadaşlarımız ölürken, geride kalanlar, sorumlulukları
ve omuzlarındaki yük daha da ağırlaşmış bir biçimde yollarına
devam etmek zorunda kalıyorlar. Bu, anlatılamayan, ancak bunun
bilincinde olarak yaşayanların ayırdında olabileceği bir
zorluktur.
Bugün,
bu ölen arkadaşlarımıza olan vefa borcumuzu da ödemeye ve yola
devam etmeye çalışıyoruz.
***
M. Ali
Sarıkaya esprili konuşmayı seven, hayat dolu, coşkulu, sevecen,
karşısındakinin kızması asla mümkün olmayan, içten konuşan
ve karşısındakini böyle konuştuğuna inandıran ve yürüdüğümüz
yola sonuna kadar inanmış bir arkadaşımızdı.
Cezaevinden
çıktıktan sonra da ziyaretimize geliyor ve bizi sevindiriyordu;
unutulmadığını görmek, kimi sevindirmez ki?
Ölümüne
neden olan kazadan önce de iki kez benzer kazaları yaşamıştı.
Bana yazdıklarından (bugüne kalan) üç kartın birisinde
'...Başkalarından duyacağına benden duy. Yine trafik kazası
geçirdim.' diyor ve çok kısa bir biçimde, kaza sonrası hastanede
yattığını ve taburcu olup eve geldiğini anlatıyordu.
Ölümünden
25 gün önce, 24.04.1988 günü Aydın E Tipi Özel Kapalı
Cezaevinde yapılan bir açık görüşümüze gelmiş ve en son o
gün görüşmüştük.
Çok
genç yaşında ve üçüncü kazasında aramızdan ayrıldı;
unutulmayacaklar arasına katıldı.
19.05.2020/Datça
Mehmet
Erdal

(24.04.1988/Aydın
E Tipi Özel Kapalı cezaevi)

(Aydın/24.04.1988/Alt
Tecrit)




İZMİR: 1975 ile 1979 ARASI (*)
İTBF (İktisadi ve Ticari Bilimler
Fakültesi)+ANT-YÖD
Ben, Ahmet Özdil (Paspal Ahmet) ve
bir başka arkadaş, Erzurum'da birlikte olan 3 arkadaş, toplam 7 ya
da 8 kişilik bir grup içerisinde, 1974-1975 öğretim yılında
okuduğumuz Erzurum Atatürk Üniversitesi İşletme Fakültesinden
yatay geçiş hakkımızı kullanarak 1975 Yaz aylarında İTBF'ye
başvurmuş ve başvurumuzun kabul edilmesi üzerine de kaydımızı
İzmir'e aldırmıştık.
Bu nedenle, 1975 Sonbahar öncesi
İzmir'ine dair benim söyleyebileceğim herhangi bir şey yoktur.
***
Ben, Ahmet ve diğer arkadaş, Erzurum'da EYÖD'e (Erzurum Yüksek Öğrenim Derneği) üye
olmuş ve yanılmıyorsam, dernek binasına bir çok kez gidip gelmiş
ve bir kez de geniş katılımlı bir tartışma toplantısına
katılmıştık ama oradan İzmir'e gelip de okula gittiğimiz ilk
güne kadar, İzmir'den (siyasi anlamda) hiç bir kimseyi
tanımıyorduk; ne Erzurum'dan ne de başka bir yerden her hangi bir
kimse, oraya vardığınızda şu kişiyi ya da bu kişiyi gidip
bulun vb. şeklinde bize herhangi bir öneride bulunmamıştı.
Biz İzmir'e geldikten sonra,
Hatay Üçyol'da bir ev kiralamış ve orada, eve yakın olan Fevzi
Çakmak Ortaokulunda okuyan kardeşim Musa Erdal ve bir elektrikçide
çalışan diğer kardeşim V. Erdal olmak üzere toplam beş kişi
kalmaya başlamıştık. (Ev sahibimiz, oldukça problemli ve kendi
aile bireylerine bile şiddet uygulayan birisi olduğu için, o evde
fazla kalmadık ve bir süre sonra ayrıldık; Karabağlar tarafında
başka bir eve geçtik.)
Ben, çalışmak zorunda
olduğumdan gece bölümüne yazılmış ve Karabağlar Avcı Kurşun
Fabrikası'nda (yıllar sonra radyasyon nedeniyle sık sık basında
adı geçen yer) çalışmaya başlamıştım.
***
Okula ilk gittiğim gün, ki
gündüz vaktiydi, daha dış kapıdan içeriye adımımı attığım
anda, tamamen tesadüfi bir şekilde, Ö. Ö. ile tanıştım.
Sonraki yıllarda, aynı yolda
birlikte yürüdüğüm ve bana ilk cezaevine düştüğümde, her
hafta ziyaretime gelen bir arkadaşım oldu, kendisi.
İzmir'de devrimciler ile ilk
karşılaşmam ve tanışmam böyle oldu.
***
Bu ilk tanışmamızın olduğu
zamanda İTBF Derneği var mıydı, var idiyse yönetiminde kimler
vardı, çok iyi anımsamıyorum ama okul ile ilgili tartışmaların,
Kemeraltı'ndaki Başdurak İş Hanında bulunan ANT-YÖD' ün
(Antalya Yüksek Öğrenim Derneği) yerinde olduğunu anımsıyorum.
Doğrulanmaya ihtiyaç olmakla birlikte, o günlerde, muhtemelen,
dernek vardı ve yönetiminde de Ö. Ö. ve ANT-YÖD'e gelip
giden başka bazı arkadaşlar bulunuyordu.
***
ANT-YÖD, aklımda kaldığı
kadarıyla, THKP-C çizgisine sempati duyan ve o dönemde, Sosyal
Emperyalizm teorisini kabul etmedikleri için 'Geri Cepheciler'
olarak tanımlanan ve tamamına yakını Antalyalı olan öğrenciler
tarafından kurulmuştu.
Ben, derneğe gidip geldiğim
günlerde, oraya, daha sonraları Devrimci Kurtuluş/Eylem Birliği
olarak tanınacak yapının içerisinde yer aldığını
öğreneceğimiz Mustafa Kemal İyison, İsmet Unutma (bu ikisi ve
şimdi adlarını anımsamadığım başka bazıları da 12 Eylül
sonrası itirafçı olmuşlar ve Tercüman Gazetesine bol bol
röportaj vermişlerdi), şu an dahi, arada bir de olsa haberleştiğim
A. H. C., bizim fakülteden Antalyalı L., Ö. (KSD'li)... ve şimdi adlarını anımsayamadığım daha başkaları
da gelip gidenler arasındaydılar.
1 Kasım 1975'te Devrimci Gençlik
Dergisi çıktıktan sonra, benim gibi DG Dergisi çizgisini
savunmaya başlayacaklar arasında olan K. Ç., V. B., Ö. Ö., F. I. T., Hasan Üresin ve başka
bazı arkadaşlar da o günlerde buraya gelip gidenler
arasındaydılar.
***
O günlerde İTBF'de bu 'Geri
Cepheci' dediğimiz arkadaşlar etkin olmasaydı ve ben de tamamen
tesadüfi olarak bu arkadaşlardan birisiyle tanışmasaydım, yine
de bu grubun içerisinde olur muydum, bilmiyorum.
Tamam, Erzurum'da iken kaldığımız
otelde, EYÖD'de ve üniversite içerisinde yapılan bazı
tartışmalara izleyici ve dinleyici konumunda bulunmuştum; öteden
beri Mahir'in, Deniz'in, İbrahim'in... kısacası, DEV-GENÇ'lilerin
ateşli bir sempatizanı idim; Gökçeada Öğretmen Okulundan beri
(1969-1972) bu sempatizanlık bende asli unsurdu; dahası, öncesi de
vardı; komşu köylerimiz Göllüce ve Atalan'da (İzmir/Torbalı)
olan ve çok doğal olarak kulağımıza da çalınan toprak
işgalleri nedeniyle de DEV-GENÇ'liler, benim idolümdü. Ama, zaman
değişmişti; bugün kim kimdi?, Kim kimi savunuyordu?, Neden
savunuyordu?, bilmiyordum.
Sovyetlere 'sosyal' ya da başka
türlü, her nasıl ifade edilirse edilsin, Emperyalist denilmesini,
kendisini solcu kabul eden birisi olarak, kabul edemiyordum ama 1968
Çekoslovakya işgali de vardı. Bu da doğru değildi. O yıllarda
Soljenetsin'in kitapları yayınlanıyor ve Sosyalizm üzerine
tartışmalar yapılıyordu. Karmaşık duygular içerisindeydim.
Şunu söyleyebilirim; Sovyetler
Birliği'ne 'Sosyal Emperyalist' diyenler ile Sovyetler Birliği'ne
toz kondurmayanlara sıcak bakamazdım, artı, DEV-GENÇ'lilere,
yani, o günlerdeki algılayışımla Deniz, Mahir, İbrahim ve
arkadaşlarına tek kötü söz ettiremezdim; bu, kesin.
Okul ve ANT-YÖD'de içinde
bulunduğum çevre içerisindeki ayrışmada ise benim Devrimci
Gençlik tarafında yer almamın asıl nedeni, dergide yazılanlardan
çok, okul pratiğindeki tavır alışlar ve bu çerçevedeki
tartışmalarda savunulan görüşlerdi.
Bana göre, daha sonraları,
kendilerini Devrimci Kurtuluşçu olarak tanımlayacak arkadaşlar,
çok keskin laflar ediyorlar ve benim gibi, o dönem, okul ağırlıklı
önerilere kulak veren ve sıcak bakan öğrencilerin haleti
ruhiyesini anlamayan önerilerde bulunuyorlardı.
Nitekim, iyi anımsıyorum, 1975
sonu filan olabilir, ANT-YÖD'de, İTBF'de sürdürülen uzun bir
boykotu bitirip bitirmeme tartışması yapılmış ve biz, boykotu
bitirme, o arkadaşlar ise bitirmeme doğrultusunda görüş
belirtmişler; oylamada, 'boykot bitsin' diyen bizim görüşümüz
kabul edilmişti. (Zaman, bizi haklı çıkarmış; okul faşistlere
teslim edilmemiş ve Ege Üniversitesinin en çatışmalı Fakültesi
olmaya doğru evrilmiştik.)
***
Devrimci Gençlik Dergisi İzmir'e
geldiğinde, Gençlik Kitabevi yoktu ya da ben öyle anımsıyorum.
Dergi geldiğinde, ANT-YÖD'de
otururken, derginin temsilcisi olarak bildiğimiz ama o günlerde
yeterince tanımadığım Hasan Üresin ile adını G. olarak
anımsadığım bir arkadaş arasında oldukça sert bir kavga
yaşanmıştı. Nedenini, bilahare üçüncü kişilerden duyduğum
bazı dedikoduların dışında, hala ayrıntılı olarak
bilemiyorum.
Ben, okula devam ederken Avcı Kurşun
Fabrikası'nda da çalışıyor ve orada sendika kurabilir miyiz diye
bazı işçi arkadaşlar ile aramızda konuşuyorduk. Bu işçi
arkadaşlardan birisi ile GSB' (Genç Sosyalist Devrimciler Birliği
ya da Genç Sosyal Devrimciler Birliği)nin Kemeraltı'nın ara
sokaklarının birisindeki binasına ve oradan da oradakilerin
yönlendirmesi nedeniyle Maden-İş'e gitmiştik. O günlerde biz,
yani ben ve aynı iş yerinde çalıştığımız bazı arkadaşlar,
hemen sendika kurmak istiyoruz; o kadar aceleciyiz ya da bir sendika
kurmayı, o kadar basit ve kolay bir şey olarak görüyoruz; haliyle
olmadı.
***
Avcı Kurşun Fabrikası'nda
çalışırken, çalıştığı yeri beğenmeyen her insan gibi,
haydi o günlerdeki haleti ruhiyemin daha iyi anlaşılabilmesi için
daha uygun bir ifade kullanayım, karmaşık duygular içerisinde
farklı hayalleri olan ve çok doğal olarak çalıştığı yeri
beğenmeyen her genç gibi, sağda solda çalışan arkadaşlara, bir
biçimde tanıdıklarıma, başka bir iş aradığımı söylüyordum;
Basmane'deki oteller bölgesinde çalışan bir arkadaşım, Fevzi
Çakmak Bulvarı'nın Basmane çıkışına yakın bir yerdeki Toros
Otel'de, ortalıktaki işleri yapacak, müşterilerin eşyalarını
taşıyacak vb. konumunda bir eleman arandığını söyledi; hemen
gittim ve işe başladım.
Otelde, bir hafta gece ve bir
hafta da gündüzcü olarak çalışıyor, gündüz çalıştığım
hafta, gece okula gidiyor ve devam eden boykota, bir biçimde destek
oluyordum.
Çok ayrıntılı anımsamıyorum
ama her ne olduysa, bir akşam okulda iken arkadaşlar ile oturmuş
konuşurken, insan sıkıntısına dair karşılıklı görüşler
dile getiriliyordu. 'İşi bırakayım mı?' dedim; aynen, tam da bunu
dedim. Sanırım, Ö.Ö., sen bilirsin, dedi ve o an, işi bırakmaya
karar verdim.
Bu karar veriş, yaşamımın
dönüm noktası oldu.
***
Ahmet ile Erzurum'dan birlikte
geldiğimiz diğer arkadaş önceden mi ayrılıp İnciraltı
Yurtlarına gitmişlerdi ya da ben oteldeki işi bıraktıktan sonra
birlikte mi gitmiştik, bilemiyorum; ama, otelden ayrıldıktan sonra
kardeşlerimle birlikte kaldığım Karabağlar'daki evden ayrıldım;
İnciraltı Yurtlarında kalmaya başladım. Kardeşlerim, o evden
bir başka eve taşındılar; sanırım, Halil Rıfat Paşa'da küçük
bir eve taşınmışlardı.
***
Okuldaki boykot devam ederken ve
ağırlıkla ANT-YÖD'e gidip gelirken, boykot ile ilgili bazı
bildiri, sticker vb. basımları, eğer ANT-YÖD'ün o küçücük tek
odası yeterli gelmez ya da uygun olmaz ise, hemen bitişiğinde olan
TSİP (Türkiye Sosyalist İşçi Partisi) İzmir İl Örgütü'ne
geçiyor ve orada işimizi görüyorduk. Anımsadığım kadarıyla,
İl örgütü yöneticilerinden daha çok, o yıllarda BMC
direnişlerinden adını duyduğumuz ve efsane haline gelmiş olan
Ali Kar'ı biliyorduk. Veli Gürcan adı da o yıllardan beri
belleğimdedir.
Bir süre sonra, belki de bizim
bilemediğimiz bazı nedenlerle, yavaş yavaş, TSİP il'e ait
odanın kapısı bize kapandı.
DEVRİMCİ GENÇLİK
DERGİSİ-GENÇLİK KİTABEVİ
Devrimci Gençlik Dergisi gelmeye
başladıktan bir süre sonra, sanırım, Başdurak İş Hanı'nın
yan bitişiğindeki Harputlu İş Hanı'nın zemin katında, han
kapısından içeriye girişin hemen sol yanında, köşede Gençlik
Kitabevi açılmıştı; sahibi, Hasan Üresin'di.
Çok küçük bir kitapevi idi ama
o yıllarda iş görüyordu.
Dergiler oraya geliyordu; biz
dergiyi alıyor ve okuyorduk. O yıllarda, okumaya ve okuduklarımızı
tartışmaya ne kadar açtık; Gençlik Kitapevi, bizim kuşağın
yetişmesinde çok önemli ve hala yad ederek andığım bir yere
sahiptir.
***
İnciraltı Yurtlarında, biz
Devrimci Gençlikçiler, 1975-1976 Öğretim yılı kışında,
sayısal olarak çok azdık; öyle anımsıyorum. Belleğimde, Hasan
abiye gidip, 11 kişi olduk, dediğim bir dialog, kalmış. Anlaşılan
o ki, 'Geri Cepheciler'in kendi içindeki ayrışmadan sonra, benim
için, sayısal durumumuz, o kadar çok önemliymiş.
***
Yurtta kaldığım bir gün,
nedenini bilemiyorum, Devrimci Kurtuluşçu (ANT-YÖD' de birlikte
olduğumuz) arkadaşlar ile o yıllarda (1978 ortalarına kadar)
İzmir'de öğrenci gençlik içerisinde çok etkin olan Halkın
Kurtuluşçu arkadaşlar arasında silahların çekildiği bir kavga
yaşanmıştı. Duygusal olarak Devrimci Kurtuluşçulara yakınlık duyuyordum ama kavga aptalca bir
şeydi, benim için; ayırma çerçevesinde bir şeyler yapmaya
çalıştığımı anımsıyorum. İki kesim de ertesi gün Bornova
Kampüsü'nde kozlarını paylaşmak için sözleştiler ama aklı
selim galip gelmiş olmalı ya da aklı selim sahibi birileri akşam
müdahale etmiş olmalı ki ertesi gün aralarında kavga olmamış
ve oturup konuşmuşlar.
***
İnciraltı-İTBF ve Gençlik
Kitabevi üçgeninde geçen yaşamımın en istikrarlı olanı,
neredeyse hemen hemen her gün okulda ve Çankaya Ülkü Ocakları
ile okul arasında, Büyük Efes Oteli civarında faşistlerle
yaşanan; çoğu zaman Kantarlı Polis Karakolu'nda sonuçlanan
kavgalardı.
***
Kesin tarihini anımsamıyorum ama
o kış, yani 1975-1976 kış aylarının birisinde, Buca'dan kalkan
bir öğrenci ringi Gürçeşme bölgesinden geçerken faşistlerce
taranıyor ve bir öğrenci, Hüseyin Güzel ölüyor; ölen o
arkadaşın cenazesi için Konakta bulunan eski Devlet Hastanesi'nin
önünde toplanmak için oraya gitmiştik. Nasıl oldu bilmiyorum,
polisler saldırmaya ve yakaladığını dövmeye başladı. Oradan
oraya kaçışan ama polislerce göz altına alınmayan öğrenciler
arasındaydım. Benim, İzmir'de, polisle ilk cebelleşmem bu
çerçevede olmuştu.
Konak'taki o olaydan dolayı bazı
öğrenci arkadaşların göz altına alındığını ve bilahare,
gösteri ve yürüyüş kanununa muhalefetten tutuklandığını,
duymuştum.
***
1976 yılının ilk ayları
olmalı, bir gün, Fakültemizin giriş kapısının önünde başlayan
ve iç kısmında da devam eden bir kavga yaşandı, faşistler ile;
o kavgadan dolayı polis tarafından aranmaya başlandım. Bilahare,
gidip savcılığa ifade vermem söylendiğinden, kendi ayağımla
tıpış tıpış adliyeye gittim ve ifade verdim; arkasından da
doğru cezaevinin yolu göründü, bana.
CEZAEVİ İLE İLK TANIŞIKLIĞIM
Cezaevi gerçeği ile ilk
tanışıklığım olan bu girişimde, beni, benden önce farklı
olaylardan tutuklanmış diğer siyasi mahkumların olduğu (Yeni
Bölümdeki) bir koğuşa verdiler.
Cezaevinde, verildiğim koğuşta,
benim tutuklanmama neden olan olaydan ama benden bir-iki gün önce
tutuklanan iki ya da üç bizim fakülte öğrencisi arkadaşın yanı
sıra Gürçeşme'de faşistler tarafından taranan otobüste ölen
Hüseyin Güzel'in cenazesi nedeniyle Konak'ta toplanıldığında
yaşanan polis saldırısında; o yıllarda 'PX baskını' olarak
basına yansımış olayda (A. K., ki PDA'cı A. K.'nın kardeşi idi ve arkadaşları); TKP-ML davasında (Orhan Bakır ve arkadaşları); Bergama GSB davasında; THKP-C
ML/Militan Gençlik davasında (H. B. ve iki arkadaşı)
tutuklanan ve keza bizim okuldan A. H. C., artı şimdi
isimlerini ve tutuklanma nedenlerini anımsayamadığım tutuklu
başka bazı siyasi mahkumlarla da birlikte kalmıştım.
Kimisi benden önce ve kimisi de
benden sonra gelmişlerdi.
Tam neresi olduğunu şimdi
anımsamıyorum ama, Ege Bölgesinden bir yerde bir okulda çıkan ve
ölümle sonuçlandığı aklımda kalmış olan bir kavgadan dolayı
da bir grup orta öğrenim öğrencisinin DGM'de (Devlet Güvenlik
Mahkemesi) yargılanmak üzere bizim koğuşa geldiğini anımsıyorum.
***
Cezaevine bu ilk girişimde,
ülkemizde var olan sol siyasi yapılanmaların bütün tutukluları hala
bir arada yaşamayı başarabiliyorlardı; aramızda tartışmalar
oluyor ama kavgaya dönüşmüyor ve haliyle hiç bir kimse farklı
koğuşlara geçmek zorunda kalmıyordu.
Ben Devrimci Gençlik savunucusu
idim ama benim ideolojik ve teorik bilgi seviyem, neredeyse "yok" seviyesindeydi; yani, o kadar. Koğuşun en bilgilileri, elbette
bence, Orhan Bakır, H. B. ve A. H. C. idi. Haa
bir de Konak olaylarından tutuklanan ve Keko (abi) olarak tanınan
ve çağrılan H. A. (DDKD/Doğu Devrimci Kültür Derneği
üyesi) idi.
Her biri farklı siyasi
yaklaşımları savunuyorlardı ama her biri bence, benim ağzı açık
dinlediğim arkadaşlardı.
Orhan, farklı birisi idi; yüksek
sesle arkadaşlarına (ki bu arkadaşlarından ikisi, Mervan ve
Yervant Tüzün, Orhan gibi Ermeni kökenli devrimciler idi) konuları
anlatır ve haliyle biz de, ister istemez, bu anlatılanlara kulak
misafiri olurduk. (Orhan Bakır, daha sonraki süreçte
arkadaşlarınca cezaevinden kaçırılmış ve nihayetinde Elazığ
ili Karakoçan ilçesinde 'bir ihanet/ ihbar' sonucu vurularak
öldürülmüştü.)
Yervant, avluda, bize sabah
sporlarını yaptırırdı.
***
Bu tutukluluğum süresince tanık
olduğum tartışmalardan ve okuduğum kitaplardan dolayı bilgi
dağarcığım biraz gelişmiş ama ben hala "taraftarı" olduğunu
söylediğim "Devrimci Gençlik" ile ilgili yeterli bilgiye sahip değildim ve
("benden daha yetkin" oldukları kanısına vardığım) başka
siyasetten tutukluların eleştirileri karşısında ise bocalıyor
ve "eziklik" duyuyordum.
Bu siyasi sohbetlerde, edilgen bir
dinleyici konumunda kaldığımı söylemeliyim; herhangi bir şeyi
kararlıca ve kapsamlı olarak savunabilecek konumda değildim ama
Devrimci Gençlik savunucusu idim; çünkü, bizim okulda yapılması
gerekenleri biz öneriyor ve yapıyorduk.
Bu, bana yetiyordu.
***
Karşı koğuşta feodal/adli
mahkumlar kalıyor; onlarla ilişkimiz, merhaba demenin ve pencere
kenarına gidip (hangi koğuş havalandırmada ise o diğerinin
penceresinin dibine gidiyordu) sohbet etmenin ötesine geçmiyordu.
Aklımda kalan ve hiç
unutamadığım, Dinar Canavarı olarak tanınan ve başka bir
koğuşta kalan Aziz Güçlü'nün bazı zamanlarda, elinde bir
radyo, bizim koğuşa gelip bizi ziyaret etmesiydi.
Koğuştaki söylentiye göre,
Aziz Güçlü, istediği her koğuşa girip çıkabiliyordu.
Gardiyanlar, ondan çok çekiniyorlardı. Hatta, kantini o
çalıştırıyordu. Diğer adli/feodal mahkumlar gibi o da biz
devrimcilere sempati duyuyordu; çünkü, onların bakış açısına
göre, biz, devlete kafa tutanlar olarak, onlardan daha cesurduk.
***
Üç ay on gün süren bu ilk
tutukluluğum süresinde, sınavlara çalıştığımızı ve
Jandarma gözetiminde okula götürüldüğümüzü, idare bölümünde
bir odada sınavlara girdiğimizi anımsıyorum. Okul, bizim için
önemliydi.
***
Konaktaki DGM binasında ilk
duruşmada, ben yazılı ifade verdim. Sanırım, üç arkadaştık
ve tahliye edildik.
1976 YAZI
Cezaevinde iken, ideolojik ve
teorik eksikliklerimin olduğunun, hem de oldukça fazla olduğunun
bilincine varmıştım. Dışarıya çıkınca, sıkı bir okuyucu
olmaya devam ettim.
Hasan Üresin, yaz aylarında, bir
eğitim çalışması düşündüklerini söyledi. Tamam, dedim.
Kesin tarihini anımsamıyorum,
Ali Alfatlı'nın 'Tarihle Söyleşiler-1'de yayınlanan anılarında
da var; anımsadığım kadarıyla, İnciraltı Öğrenci Yurdunun
orta yerindeki kantin binasının ikinci katında, 10-12 civarında
kişinin katıldığı ve 40 gün kadar süren toplu bir eğitim
çalışması yapıldı.
Bu eğitim çalışması
kapsamında, sabahtan akşama kadar klasik Marxist-Leninist kitapları
okuyor ve tartışıyorduk. Daha çok, bir bölüm okunuyor ve Ali
Alfatlı bize o okunan bölümle ilgili yorumlarda bulunuyor; biz
aklımızdaki soruları soruyor ve büyük ölçüde Ali Alfatlı,
bazen İ. B., katıldığı günlerde Hasan Üresin de
bizlere açıklamalar yapıyorlardı.
Eğitim
çalışmasına katılan bütün arkadaşları eksiksiz sayamam ama
yanılmıyorsam, GHİYO'dan (Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek
Okulu) İ. B., Selim Martin, S. M., B. A..., İTBF'den (İktisadi ve Ticari Bilimler Fakultesi) ben,
F. I. T., D. Ö., Hasan Üresin, Y. B., Ahmet Özdil, Ş. B... bu çalışmalara
katılmıştık.
Bu eğitim çalışmasının,
benim açımdan, oldukça yararlı geçtiğini söyleyebilirim; çok
kısa sürede de olsa, o günlerde kafamda var olan pek çok soruna
bir biçimde yanıtlar bulabilmiştim. En önemlisi, o günlerde,
Sosyal Emperyalizm tezlerini savunan ve içinden geldikleri 68
kuşağını maceracılıkla suçlayan Halkın Kurtuluşu, Militan
Gençlik/Halkın Yolu..., Devrimci Gençlik'i Mahirin yolundan
sapmakla eleştiren Devrimci Kurtuluş ve o dönem kendinden söz
ettiren GSB (Genç Sosyalistler Birliği) kesimlerinden yöneltilen
eleştiriler karşısında hiç de öyle olunmadığına ve tam
aksine, sağa ve sola sapmadan, o günkü koşullarda yürünmesi
gereken yolda yürüyenler olduğumuza kani olmuştum.
Eğitim çalışmasına
katılanlar, o günlerde neler hissediyorlardı bilmiyorum ama ben,
bu eğitim çalışmasına karşın, yurttaki sayısal durumumuz ve
bilebildiğim kadarıyla İzmir'de herhangi bir bölgede adımızdan
söz ettiremememiz nedeniyle, biraz eksiklik duyuyordum ve
tedirgindim. Örneğin, eğitim çalışmaları bittikten sonra,
Kahramanlar/Şaraphane bölgeleri civarındaki bazı fabrikalarda var
olan işçi grevlerine gidiyor, bütün gece uykusuz orada kalıyor,
sözüm ona işçiler ile dayanışıyor ama gerçekte, Halkın
Kurtuluşundan olduklarını bildiğim bazı tanıdıklar işçilerle
çok sıcak ilişkiler kurup saatlerce harıl harıl sohbet ederken,
biz bir kıyıda kendi halimizde oturuyor ve sonra, sabaha karşı,
ilk belediye arabasıyla İnciraltı Yurduna dönüyorduk; çünkü,
bizi eğitim çalışması bekliyordu.
Hiç unutamam, günlerce devam
eden bu gel-git ve eğitim çalışması sürecinde doğru dürüst
hiç uyumazdık. Nihayetinde, bir gün sağlığım bozuldu ve Hasan
Üresin, beni tanıdığı bir doktora götürdü.
Bu süreç, diğer arkadaşları
bilemem ama beni oldukça dirençli yapmıştı.
1976-1977 KIŞI
1976 yılı yaz aylarında yapılan
bu 'eğitim çalışması' sonrasında da DG'ciler, derginin
dağıtıldığı kitabevinden gelen dergi sayılarından
istedikleri kadar alıyor, okullarında isteyenlere satıyor ve
paraları getirip kitabevine teslim ediyorlardı. Eğer dergide
yazılanlardan dolayı kafalarında sorular oluşmuş ise bunları
Hasan Üresin'e soruyorlar ve aldıkları cevap ölçüsünde "kafaları netleşiyordu".
Ben bu öğrenim sürecinin
çook başlarında olduğum için, dergide yazılanları
anlayabildiğim kadarı ile anlıyor ve soruları, gerektiğinde "Abi/lere" soruyor, işin doğrusu, daha çok işin "günlük
pratiği" ve bu çerçevede çıkan sorunların cevapları ile
ilgileniyordum; benden daha "yetkin" olduğunu düşündüğüm bazı
arkadaşların "ideolojik-teorik" çerçevede sordukları sorulara
ise yeterli cevabı alamadıklarını ve bu çerçevede bazı
tartışmaların yaşandığını biliyor ve görüyordum.
İzmir dışına da dergi bu
kitabevi üzerinden gönderiliyor ve haliyle Egedeki diğer
bölgelerle de benzer bir işleyiş söz konusu oluyordu.
.....
1976-1977 Öğretim Yılı
başında, öğrencisi olduğum İTBF'ne bağlı 2 yıllık Aydın
Önlisans Yüksek Okulu Öğrencileri bizim fakülteye geçiş yaptı
(gelen öğrencilerin ezici çoğunluğu, daha sonraları Adana
Cezaevi'nden kaçarken ölen İsmail Şahin başta olmak üzere DG'li
idiler) ve diğer fakültelere, Anadolu'nun farklı illerinden yeni
yeni "DG taraftarı" öğrenciler geldi: Bu geçiş ve bu yeni gelen
öğrenci arkadaşlar ile birlikte bizim fakültede, İnciraltı
Öğrenci Yurtlarında ve Bornova Kampüsü'nde, DG taraftarları,
kelimenin tam anlamıyla, "sıçrama" yapabilecekleri bir "özgüven" duygusuna kavuşmuşlardı.
1976 yılı yaz aylarında yapılan
bu "eğitim çalışması" ve akabinde 1976-1977 Öğretim Yılı'nın
başlaması sonrası süreçte, DG dergisinde yazılanlara paralel
olarak ben ve başka bazı kadın-erkek arkadaşlar, okul dışındaki
alanlarda da Anti-Faşist Mücadeleyi örgütlemek amacıyla
mahallelere ve diğer alanlara yönelmeye, gidip gelmeye ve oralarda
bazı faaliyetlerde bulunmaya başladık.
İDOD (İzmir Devrimci
Orta Öğrenimliler Derneği) KURULUYOR
O 1976-1977 öğretim yılı
başlamadan önceki dönemde, benim bildiğim kadarıyla, ortaöğrenim
alanında kurulmuş ve faaliyet yürütür konumda olan Ankara'da
Lise-Der (Devrimci Gençlik dergisi taraftarı orta öğrenimliler
kurmuştu), İstanbul'da İDOD (Devrimci Kurtuluş olarak da bilinen
MLSPB taraftarlarınca kurulmuştu) ve İzmir'de İZ-OD (Halkın
Kurtuluşu taraftarlarınca kurulmuştu ve başkanlığını da daha
sonraları, 24. Dönem CHP İzmir Milletvekilliği yapacak ve İzmir
Sosyal Demokrasi Derneği kurucularından olacak olan M. M. idi).
İzmir merkezde, farklı
ortaöğrenim kurumlarında, örn: Akşam Ticaret Lisesi, Namık
Kemal Lisesi, Atatürk Lisesi, 50.Yıl Lisesi, Karabağlar Lisesi,
Çınarlı Endüstri Meslek Lisesi, Tepecik Motor Meslek
Lisesi...vb. okullarda Devrimci Gençlik Dergisi alıp okuyan ve
kendilerini Devrimci Gençlik taraftarı olarak tanımlayan bizden
daha genç öğrenciler vardı. Şimdi isimlerini anımsayamam ama bu
öğrenci arkadaşlardan, İzmir'de de bir ortaöğrenim derneğinin
kurulması gerektiği doğrultusunda düşünceler dile
getiriliyordu. Karşılıklı ve çok yönlü görüş alış
verişleri ve tartışmalardan sonra, "olur mu olur, haydi kuralım" yollu ortak bir düşünce ve irade oluştu; Çankaya ile Cumhuriyet
Meydanı arasına denk gelen bir yerdeki Akşam Ticaret Lisesi
öğrencisi M. G. başkanlığında, yanılmıyorsam, 1976
Sonbahar aylarının birisinde, İDOD kuruldu; ilk semineri de, Akşam
Ticaret Lisesi'nin hemen yanı başındaki Belediyeye ait lokalde,
takriben yüz civarındaki bir öğrenci kitlesine ben vermiştim.
Bu örgütlenme, İzmir'de
yürütülüp yönlendirilmeye çalışılan Demokratik Ortaöğrenim
Mücadelesinde ve bilahare, İzmir ve civarındaki Anti-Faşist
mücadelede çok önemli bir işleve sahip oldu; tabiri caizse, adını
tarihe kazıdı.
MAHALLE ÇALIŞMALARINA GEÇİŞ
Bu yazının konusu çerçevesinde,
mahalle çalışmalarına ilk başlarda (farklı zamanlarda ve farklı
görevler kapsamında) öğrenci kesiminden ben, Y. B., Ahmet Özdil,
Ş. B., İsmail Şahin, Selver Savran (**), F. I. T., Selim Martin, Ankara'dan gelen ve bir süre İzmir'da kalan N. Ö., 1998 yılında
Afyonkarahisar/Dinar yakınlarında trafik kazasında Burdur Belediye
Başkanı ve aracın şoförü ile birlikte ölen Gülçin
İlçi... katılmaya başlamıştık.
Benim görev alanım, ayrıntıları
bir yana bırakırsak, süreç içerisinde gündeme gelen farklı
gelişmeler çerçevesinde Balçova, Hatay, Yeşilyurt, Karabağlar,
Şirinyer, Buca, Gültepe, Altındağ, Ballıkuyu,
Yeşildere, Yapıcıoğlu, Kahramanlar, Gürçeşme vb. ( Bornova ve
Karşıyaka bölgeleri dışında kalan) mahalleler olarak
şekillenmişti.
Ben ve bazı kadın-erkek
arkadaşlarca bu mahalle çalışmaları, bazı yerlerde "dernekler" kurdurularak (Balçova'da BAL-DER, Karabağlar'da KARA-DER,
Şirinyer'de ŞİRİN-DER, Gültepe'de GÜL-DER, Altındağ'da
ALTIN-DER..), bazı yerlerde ise ilişkiler kurularak veya farklı "birliktelikler" oluşturularak, Anti-Faşist Mücadeleyi yükseltme
temelinde olmak üzere farklı alanlarda sürdürülmeye
çalışılıyordu (Bu mücadele Hatay ve Karabağlar'da aktif ve
sert bir Anti-Faşist mücadele şeklini alırken, Gültepe'de okuma-yazma kursu, Altındağ'da Taş ocağı ile Çimentaş'ın tozuna karşı mücadele, Yeşildere'de Heyelan Bölgesi çalışmaları biçimine bürünebiliyordu.) Bornova'nın ve
Karşıyaka'nın farklı mahallelerinde ise Bornova Kampüsü'ndeki
bazı kadın-erkek arkadaşlar (Örneğin; 2018 yılında ölen Ali
Suat Eser...) çalışma yürütüyorlardı. (Sevgili İsmail Şahin,
bir dönem Çiğli Tuzla İşletmesi'nde de çalışma yürütmüştü;
o, her daim her yere ve her işe koşan arkadaşlarımızın
başlıcalarından birisiydi.)
Bu mahalle çalışmaları,
öğrenci kesiminden gönderilen bizler tarafından ama bizler o
mahallelere gönderilmeden önce bir biçimde var olan ilişkiler
üzerinden gidilerek ve o ilişkiler geliştirilerek yapılmaya
başlanmıştı.
Balçova'da Ş. D.; Hatay'da
İTBF öğrencisi C. Ü. ve DEV-İŞ (Devrimci İşçi
Derneği) kurucusu olacak olan Batı Çimento Fabrikası işçisi
M...; Yeşilyurt'ta İlyas Tuğlan (***), S...; Karabağlar'da
PDA'cı (Proleter Devrimci Aydınlık) iken tartışmalar sonucu
kazandığımız (Afrika Kökenli yurttaşlarla birlikte 2006 yılında
Afrikalılar Kültür ve Dayanışma Derneği'ni kuran, bu konuda iki
kitap yazan ve 2016 yılında ölen) Mustafa Olpak, işçi H. V., işçi Sezer Filiz...; Şirinyer'de İlkin (****)...; Gültepe'de
lise öğrencileri E. G., E. G., Salih Kokuş (*****),
Mustafa Keskin, M. Y., Kürt S., E. Ö., A. İ. U...,...;
Altındağ'da akşam ticaret lisesi öğrencisi Y..., S. B...; Ballıkuyu ve Yeşildere bölgelerinden S. A. (Kako), Buca Cezaevinde çıkan isyanda 19 Ağustos 1978'de
jandarmalarca öldürülen Muzaffer Şentürk ( Muzaffer'in kaza
kurşunu ile öldürdüğü, arkadaşı Refik Örücü) (******) ... ve adını
yazamadığım ama bu örgütlenmeye emek vermiş ve farklı
katkılarda bulunmuş özverili çok sayıda başka arkadaş da bu
kapsamda tarihe not düşülmesi gereken devrimcilerdir.
BALÇOVA: İnciraltı Öğrenci
Yurdu'nun ve Eczacılık Fakültesi'nin yanı başında bulunması
nedeniyle Balçova, bizler için, bir nevi "ayak altı" bir yerdi. Bu
mahallede Halkın Kurtuluşu grubunun belli bir etkinliği vardı.
Bizim ilk ilişkimiz, elbette başka bazı arkadaşlar da vardı ama
asıl olarak Ş. D. üzerinden idi. Balçova, mahalli
özellikleri nedeniyle ev ev dolaşarak Devrimci Yol dergisi
sattığımız, kurduğumuz dernekte eğitim çalışmaları
yaptığımız bir yerdi. Süreç içerisinde, o dönem ülkenin ve
İzmir'in pek çok yerinde olduğu gibi sol çevre, grup ve
örgütlenmeler arasında şu ya da bu nedenle çıkmış benzer
kavgalardan birisi anlamında Halkın Kurtuluşu taraftarları ile
bizim Devrimci Yolcular arasında sert bir kavga ve akabinde silahlı
çatışma gündeme geldi. Balçova Mahallesi ile sınırlı
kalmayan, İnciraltı Öğrenci Yurdu'na ve Bornova Kampüsü'ne de
sıçrayan 1978 yılındaki bu kavga, bugünden geriye bakıldığında
asla savunulamayacak ve sol içi sorunların çözümünde yöntem
olarak emsal gösterilemeyecek; özünde, tamamen bir iktidar
savaşıydı. Bu çatışma, bir anlamda o güne kadar İzmir'de
öğrenci kesiminde ve bazı mahallelerde var olan Halkın Kurtuluşu
hakimiyetinin miladı oldu; o günden sonra, Halkın Kurtuluşçular,
bizim karşımızda bir daha etkin konumda olamadılar.
HATAY: Konaktan Balçova'ya doğru
giderken, Nokta durağı civarında, yolun sol kısmında, bir arka
sokakta, Alparslan Türkeş'in İzmir'e geldiğinde evinde kaldığı
emekli bir albayın evinin, aynı sokakta o albayın desteklediği
ülkü ocaklarının ve çoğunluğunu İTBF öğrencisi faşistlerin
kaldığı bir evin olması nedeniyle faşistlerin Hatay'a hakim
olduğu şeklinde yaygın bir kanı vardı. Zaman zaman bu kanıyı
perçinleyen bazı olaylar da olmuyor değildi; basın, bazı
yurttaşların ya da öğrencilerin, ülkü ocağı mensubu
faşistlerce saldırıya uğradığı ve hatta dövüldüğü yollu
haberlere yer veriyordu.
Yeşilyurt ile Hatay arasında
Eşrefpaşa Lisesi vardı ve bu okulda da devrimcilerle faşistler
arasında kavgalar oluyordu.
Bizim o mahalleye ilk girişimiz
İTBF öğrencisi C. Ü., Batı Çimento Fabrikasında işçi
ve bilahare DEV-İş (Devrimci İşçi Derneği) kurucularından
Topal M.... ve sanırım daha sonra İTBF öğrencisi olacak olan
Ahmet Ünlüer (*******) üzerinden olmuştu.
Bu mahallede faşistlerle sert
kavgaların olduğunu, ülkü ocağının ve faşistlerin kaldığı
evin pek çok kez bombalandığını; bir keresinde, yine bir faşist
saldırı sonrası Hatay Polis Karakolu polislerinin yaptığı
operasyonla 10 kadar silahla bir grup faşistin yakalandığını,
basın yazmıştı.
1978 yılı içerisinde İTBF
Öğrenci derneğinin (yanılmıyorsam, fakülte ikiye bölünmüş ve
haliyle iki öğrenci derneği kurulmuş ve ikisinin yönetiminde de
Devrimci Yol savunucusu öğrenciler vardı) Halilrıfatpaşa son
durağının üst tarafındaki caminin yakınına taşınması
sonrası bu mahalledeki mücadele daha da yoğunlaştı.
YEŞİLYURT: Bu mahallede ilk
ilişkiler (2002 yılında kalp krizinden ölen) İlyas Tuğlan, S. ve V. kardeşler, R. E.... bu yazıyı yazarken adını
anımsayamadığım başka bazı arkadaşlar üzerinden başlamıştı.
KARABAĞLAR: Benim uzun süre
kaldığım ve öteden beri gelen kan bağı, köylülük ilişkilerim
nedeniyle sıklıkla gelip gittiğim bu mahallede ilk ilişkilerimiz,
Şirinyer'deki Halk Odası ile ilişkili iken kahve tartışmaları
sonucu ama asıl olarak o mahalledeki anti-faşist mücadele
içerisinde PDA'dan (Proleter Devrimci Aydınlık) Mustafa Olpak
(namı diğer Arap Mustafa, ki faşistler tarafından vurulduktan
sonra bir bahane ile TEP/Türkiye Emekçi Partisi saflarına geçmiş,
devamı yaşamında Afrika kökenli yurttaşların içinde
örgütlendiği derneği kurmuş, bu konuda kitaplar yazmış ve
bilahare 2006 yılında ölmüştür), H. V., Sezer Filiz
(Hortuna), Ç...; Yeni Çamlık'tan Karslı K..., Karabağlar
Ortaokulundan H. E.... dır.
Yağhane'den Karabağlar'a girişte
yolun sağ kısmında kalan ve Hasan Hüseyinler olarak bilinen
bölgede yoğun olarak bulunan, bu bölgeden Çamlık-Yeni Çamlık
yol ayrımına kadar olan bölgede zaman zaman terör estiren ve
Asmalı Kahve durağının hemen arkasındaki fırının yanında var
olan ülkü ocağında üslenen faşistlerle çok sert bir
anti-faşist mücadele yürütülerek bu bölge adım adım
faşistlerden temizlenmeye başladı. İsmail Şahin, bu bölgede
yürütülen mücadelenin ilk başlarında çok önemli görevler
üstlendi ve nitekim, en sonunda, 1978 yılında bir yaralama
olayından dolayı aranmaya başlanınca Adana'ya gitti ve orada
yakalanarak cezaevine konuldu.
Karabağlar Mahallesi'nde, üzerinde
durulması ve tarihe not düşülmesi gereken bir olay da Karabağlar
Mezarlığı'nın sağ tarafında ve karakolun arkasında kalan Aydın Mahallesi'nde ve Maden-İş ve Lastik-İş nedeniyle de TEBA ve başka
bazı iş yerlerinde çalışan işçiler üzerinde etkin olan
İGD'liler (İlerici Gençlik Derneği) ile 1978 yılında ilk
kavgalar başlamıştı.(Bu kavga, bilahare, 1979 sonrası çok
sertleşecekti; benim İzmir dışında olduğum o dönemi başka arkadaşlar anlatmalıdır.)
ŞİRİNYER: Bu mahallede
İlkin... adında, ailesine ait bir market çalıştıran arkadaşımız
vardı.
GÜLTEPE: Bu mahalledeki
çalışmalar, 1976 yılı içinde, Ferahlı bölgesinde, o bölgede
yaşayan Kürt S... (ailesi kahvehane işletiyordu), Levent'te
oturan ve İTBF öğrencisi olan F. D., işçi A. G.,
elektrikçi A... üzerinden; S.'lerin kahvehanesinin hemen
yakınında bir kaset doldurulan dükkan açarak başlamıştı.
Süreç içerisinde, çoğunluğu lise öğrencisi S. K.,
E. G., E. G., Mustafa Keskin, M. Y., E. Ö., M. Ö., A. İ. U..., M. K... ile bütün Gültepe
mahallesine yayılmıştı.
Gürçeşme'de Halkın Yolcularının
ve mezarlığa yakın kahvehaneler kesiminde faşistlerin; Mehtap Mahallesinde Orhan Bakır ile özdeşleşen TKP-ML/TİKKO'luların;
Toros Mahallesinde faşistlerin... yaşadığı bu çok geniş bölgenin
tümünde, Anadolu'dan göçüp gelen ve çoğunluğu fabrikalarda
çalışan yoksul insanlar yaşıyordu.
Biz, 1977 yılında yapılan yerel
seçimde CHP adayı Aydın Erten'i desteklemiş ve seçim sonucu
kazanan Aydın Erten olmuştu. Bu seçim ve sonrası bizim Gültepe
çalışmalarımız bir sıçrama yaptı.
Zaman zaman öğrenci kesiminden
gelen kadın arkadaşların çalışmaları ve okuma-yazma kursu ile
desteklenen ama asıl olarak bu mahallede doğmuş ve büyümüş
genç arkadaşların omuzlarında, onların özverili çalışmaları
ile yükselen bu örgütlenme ve çalışma; Gürçeşme'de Halkın
Yolcuları ile ideolojik-teorik tartışma, Gürçeşme kahveler
bölgesinde ve Toros Mahallesinde aktif bir anti-faşist mücadele,
kurduğumuz dernekte eğitim çalışmaları, yazılamalar... vb.
biçimlere bürünüyordu.
Bu çalışmalar, gün gelecek,
1979 yılında Tariş olaylarıyla başlayan ve mahallelere sıçrayan
çatışmaların sonucu, tarihe "Gültepe Direnişi" olarak geçecek
direnişe dönüşecekti. Bu nedenle, bence, Gültepe Direnişi, taa
bu çalışmalardan başlanarak ele alınmaz ve bir bütün olarak
değerlendirilmez ise eksik kalır ve yeterince anlaşılamaz;
haliyle, bu süreçten çıkarılması gereken dersler de
çıkarılamaz. ("Devrimci Yol" dergisinin 12. sayısında,
Gültepe'de, Altındağ'da ve İzmir'in genelinde yürütülen bu "yerel seçim" çalışmalarına ve o günkü eksikliklerimize dair
-bir kısmını benim kaleme aldığım- bir değerlendirme yazısı
yayımlanmıştı.)
ALTINDAĞ: Büyük Efes Oteli'nin
karşısındaki Akşam Ticaret Lisesi'nde okurken ilişkimizin olduğu
Y..., G.H.İ.Y.O. öğrencisi S. B ve şu an adını anımsayamadığım başka
bazı arkadaşların yaşadığı Altındağ ve Çamdibi
mahallelerinde, Altındağ son durak olan köyün hemen alt tarafında
ve mezarlığın yukarı kısmında bir dernek kurmuştuk.
1977 yılındaki yerel seçimde
CHP adayı Lütfi Özer'i desteklememiz ve seçim sonucu Lütfi
Özer'in seçimi kazanması sonrası, Gültepe gibi Altındağ'da da
çalışmalar bir sıçrama yaşadı.
Altındağ'dan sonra Pınarbaşı
ve Işıkkent bölgelerine doğru fabrikaların yeni yeni kurulmaya
başlandığı o yıllarda, biz, öğrenci kesiminden gelen
arkadaşlar ile birlikte hemen hemen bütün fabrikaların çıkış
saatlerinde önlerine gidiyor ve bildiriler dağıtıyorduk.
Bu mahalleye derneği ilk
kurduğumuzda, bu mahallenin en önemli sorununun Çimentaş
Fabrikası'nın ve mahallenin hemen kıyısındaki taş ocağının
tozu olduğunu biliyorduk; bu nedenle, daha yerel seçim olmadan çok
önceki bir zamanda, Altındağ Mahallesinin sırtlarındaki uzun taş
duvarlara, çok uzaklardan görünecek şekilde 'ÇİMENTAŞIN VE TAŞ
OCAĞININ TOZUNA HAYIR/DEV-GENÇ' yazmış; bir nevi, mahalleye ilk
çıkışı böyle yapmıştık. (********)
Bu yazı çok uzun süre,
yazıldığı yerde kaldı ve Altındağ'a gelen herkesçe okundu.
YEŞİLDERE: Kadifekale'nin
Gürçeşme'ye bakan yakası, o yıllarda heyelan nedeniyle kaymaya ve
evler, bu nedenle oturulamaz hale gelmeye başlamıştı.
O mahallede oturan ve farklı
okullarda okuyan arkadaşlarımız vardı.
Biz bu mahalledeki bu sorunla
ilgilenmeye, bu çerçevede öğrenci kesiminden bazı arkadaşları
göndermeye başladık. Ş. B., ilk başlarda bu mahalleye
giden ve bu çalışmalar içerisinde yer alan arkadaşlarımızdandır.
Bu çalışmalar uzun yıllar devam etti ve bazı bölgeler, heyelan
nedeniyle, nihayetinde boşaltıldı. Sanırım, ben İzmir'den
ayrıldıktan sonraki süreçte pek çok arkadaş bu bölgede çalışma
yürütmeye devam etti.
EGE DEV-GENÇ KURULUYOR
1976-1977 Öğretim Yılı başından
itibaren yaşanan bu "sıçramanın" doğal sonuçlarından olmak
üzere DG çevresinin okullardaki/okul derneklerindeki/öğrenci
yurtlarındaki ağırlığı artıyor ve bu çerçevede hem İTBF'de
mücadele yükseliyor ve kitleselleşiyor hem de Öğrenci Derneği
ile İnciraltı Öğrenci Yurdu temsilcilik seçimlerini DG
taraftarları kazanıyorlardı. (Bu temsilcilik seçimini
kazananlardan H. B.'a, bu konumu nedeniyle "Müdür" denilecek ve sonraki süreçte ve hatta yaşamı boyunca H. B., bu
namıyla tanınacak ve çağrılacaktı.)
(İzmir'de Çankaya Ülkü
Ocağı'nın burnunun dibindeki-şimdilerde Dokuz Eylül Üniversitesi
Rektörlük binası olan -İTBF'deki Anti-Faşist mücadele ve
ağırlıkla bu okul öğrencilerinin kaldığı, haliyle onların
önderlik ettiği İnciraltı Yurtları'ndaki 'Çadır Direnişi ve
ona keza 'İnciraltı Katliamı' başlı başına ele alınması ve
tarihe kayıt olarak not düşülmesi gereken bir mücadele
dönemidir.)
***
1 Mayıs 1977 yılı sonrası
olması gerekiyor; çünkü, bu tarihte yayınlanan Devrimci Yol
Dergisi sonrası dönemde, o güne kadar Devrimci Gençlikçiler
olarak bilinen ve tanınan bizim içimizde, İstanbul merkezli olan
ve devamında Bursa vb. başka bazı illerde de etkisi görülebilecek
bir ayrışma baş göstermişti; kendilerine Devrimci Sol adını
uygun bulan bazı arkadaşlar, bizlerden ayrılmışlar ve akabinde
il il dolaşmaya çıkmışlardı. (Bu ayrılığın başını
çekenlerden C. C. İzmir'e gelmiş ve çıkardıkları ilk
kitapçık temelinde, Karşıyaka TÖB-DER binasında, kalabalık bir
grup önünde karşılıklı tartışma yaşanmıştı. Bizden Ali
Alfatlı'nın ağırlıkla konuştuğu bu tartışma ve sonrasında
Devrimci Sol, İzmir'de somut bir yankı bulamamıştı;
yanılmıyorsam, Elazığ kökenli iki arkadaş da dahil, toplam beş
kişi kendilerini Devrimci Solcu olarak tanımlamaya başlamıştı,
ki bunlardan birisi, Çınarlı Endüstri Meslek Lisesi öğrencisi Mahmut Gökhan Özocak (*********) adındaki çok genç bir öğrenci arkadaştı; bilahare, ölüm oruçlarının birisinde öldü. (Devrimci Sol-Devrimci Yol
ayrımında, Devrimci Sol'un neden İzmir ve çevresinde dişe dokunur
bir etki yaratamaması, ayrıca üzerinde durulması gereken bir
noktadır.)
İşte bu ayrım sonrası dönemde,
bir gün, Ali Alfatlı'nın, Devrimci Solcuların, İzmir'de EGE
DEV-GENÇ adında bir dernek kuracaklarını ve haliyle bizim,
elimizi çabuk tutup, öteden beri üzerinde konuşulup durulan
gençlik örgütlenmesini hızlandırmamız gerektiğini söylediğini
anımsıyorum.
Ben, o dönem ağırlıkla
mahallelerle ilgileniyordum ama zaman zaman İnciraltı Yurdu'na da
gidip geldiğim oluyordu; öte yandan, İzmir'de sorumlu konumunda
olan iki kişiden birisi, zaten Ali Alfatlı idi.
EGE DEV-GENÇ'in örgütlenme
çalışmaları ile asıl olarak başka arkadaşlar ilgileniyordu;
onlar hızlandılar ve Basmane Dönertaş mevkiinde, çok odalı bir
yer buldular ve EGE DEV-GENÇ kuruldu. (Nitekim, Devrimci Sol, bizden
sonra, Batı Anadolu Dev-Genç Derneği'ni kurdu ama günlük yaşamda
pek varlık gösteremedi.
DEV-İŞ (Devrimci İşçi
Derneği) KURULUYOR
EGE DEV-GENÇ kurulmadan önceki
dönemde bizim işçi kesimi ile pek fazlaca ilişkimiz yoktu. Tamam,
Aliağa Petkim'de, Batı Anadolu Çimentaş'ta... ve başka bazı
işyerlerinde çalışan arkadaşlarımız vardı ama işçi kesimine
yönelik olarak TKP gibi, HK'liler gibi kapsamlı bir çalışmamız,
o dönem yoktu. (DEV-İŞ kurulmadan önce miydi yoksa kurulduktan
son ramıydı, tam ayırdında değilim; 1977 yılı olabilir,
Tariş'in iş yerlerinde bir grev oylamasıyla ilgili
olarak, Tariş işçilerini taşıyan servis arabalarının geçiş
istikameti olan yol güzergahı üstündeki bazı yerlere, örn:
Alsancak Tren Garı'nın duvarlarına "Tariş'te Greve Evet" şeklinde
yazılar yazdığımızı anımsıyorum. Halbuki, o yıllarda,
Tariş'te bizim çalışmamız yok gibiydi, yanlmıyorsam.) Çiğli
Tuzla'da Yeraltı Maden-İş'in örgütlü olması nedeniyle yalnızca
orada sendika üzerinden N. Ö. ile İsmail Şahin
çalışma yapıyorlardı.
İşçi kesiminde çalışma
yapılması ve bunun içinde bu çalışmayı örgütleyecek bir
örgütlenmeye gereksinim olduğu tespitinden yola çıkılarak
DEV-İŞ'in kurulması sonucuna varıldı. EGE DEV-GENÇ'in bir
odasında bu dernek faaliyet yürütmeye başladı. Başında M. Ö. (İşçi Mustafa) bulunuyordu; M....(Topal M.),
Aliağa'dan T...ve başka bazı arkadaşlar da bu çalışmalara
aktif olarak destek veriyorlardı.
Ben 1978 yılı sonlarında ikinci
kez cezaevine girmeden ve akabinde İzmir'den ayrılmadan önceki
dönemde, öğrenci kesiminden işçi kesimindeki çalışmalara
başka bazı arkadaşlar da aktarılmıştı. Bu arkadaşlardan,
bizim okul öğrencisi Ali Azer'i özellikle tarihe not düşmeliyiz. Ali ile aynı okulda öğrenciydik. İzmir fırın işçileri arasında çok aktif bir
çalışma yürütmüş ve belki de ülkemizde ilk kez, 1978 yılında fırın
işçilerinin çoğunluğunu oluşturduğu bir miting yapılabilmiş; o
yıllardaki Fırın İşverenler Derneği'nin başkanı M. Ali
Yolgörmez'in adı ile fırın işverenleri simgeleştirilerek
'Kahrolsun Yolgörmezler' sloganı ön plana çıkarılmıştı.
(Miting ile ilgili Yeni Asır gazetesinde çıkan haberde kullanılan
fotoğrafta, ellerinde pankart tutan iki kişiden birisi kardeşim,
elektrikçilik yapan V. E.; diğeri de demircilik yapan yeğenim
Mehmet Aydın (**********) idi. Fotoğrafı görünce, "Adamlara bak, fırın
işçisi olmayan iki kişiyi nasıl da yakalamışlar ama olsun,
ikisi de yine işçi; işçi dayanışması bu", yollu espri
yaptığımızı anımsıyorum.) Keza yine Ali Azer, yanılmıyorsam,
DİSK'in apartman kapıcıları arasındaki çalışma politikası
kapsamında, İzmir'de kapıcılar arasında ciddi bir çalışma yapmıştı.
(Ali Azer arkadaş konusunda daha fazlasını başka arkadaşlar
ekleyeceklerdir. Ali'nin, sanırım 1980 yılında Çanakkale
Bigadiç'te maden işçileri arasında örgütlenme çalışmaları
yaparken kurşunlandığı ve ölmediği, bilahare sonrasının ne
olduğunun bilinmediğini de yazmalıyım.) (***********)
***
Bu süreç, İzmir'de "taşların
yerinden oynadığı" ve nihayetinde hem Anti_Faşist Mücadelede
hem de sol içinde "dengelerin" değişmeye başladığı yıllardı..
Hiç şüphesiz İzmir, benim
bulunduğum 1978 yılı Kasım ayına kadar olan dönemde, diğer
bazı bölgelerle kıyaslandığında, daha "soft" bir gerçekliğe
sahipti ve bizler de (İzmir'de tepeden tırnağa ön planda
olanlar) bu gerçeklikle "uyumlu" kişilerdik. Ancak, bu "soft" gerçeklikte ortaya çıkan sorunları bile çözmekte "yetersiz" bir "önderlik" söz konusuydu. (Ben, o günlerde, "orman gür
gözüküyor ama ağaçlar zayıf'' şeklinde formüle ettiğim
görüşümü birçok kez dile getirdiğimi anımsıyorum; bu
çerçevede bazı pratik ve teorik eğitimler yapılmaya
yönelindiyse de örgüt düzleminde ciddi ve yeterli adım
atılamamış, bu yapılanlar ise hem geç kalmış hem de yetersiz olmuştu.)
1978 sonu ve 1979 yılı
başlarında benim, (2018 yılında kanserden ölen) Arslan
Yalçın'ın, (1981 'de İzmir'de öldürülen ) Selim Martin'in ve
başkaca bazı "ön plandaki" arkadaşların birbiri peşi sıra
(farklı nedenlerle tutuklanarak) cezaevine konulmamız üzerine,
Ege dışından yeni arkadaşların aktarımı yoluna gidilmiş
(idam edilen Hıdır Aslan dahil) (************) ve İzmir "yeni bir döneme" evrilmiştir.
25.02.2020/Datça
Mehmet Erdal
(*) Bu notlar, bir grup arkadaş
ile birlikte yapmaya çalıştığımız İzmir'in yakın geçmişine
ilişkin bir çalışma çerçevesinde kaleme aldığım notlarımdır.
(**) Selver Savran, yakalandığı kanser nedeniyle vefat etti ve 09.11.2024 günü Kuşadası'nda toprağa verildi.
(***) İlyas Tuğlan


(21 Kasım 2002'de kalp krizinden vefat etti. Zeytinalan/URLA Mezarlığında toprağa verildi)
(****) İlkin.... arkadaş ile ilgili olarak aklımda kalan Uşaklı olduğu, Şirinyer'de ailecek bir market işlettikleri ve ne zaman bilmiyorum, vefat ettiğidir. Devrimci Yol'un Şirinyer'de ilk örgütlenmeye başladığında emeği asla unutulamaz.
(*****) Salih Kukuş
(20.04.2020 günü vefat etti)
(******) Muzaffer Şentürk kaza kurşunu ile Ağustos 1978'de arkadaşı Refik Örücü'nün ölümüne neden olduğu için tutuklandı ve 18 Ağustos 1978'de Buca Bölge Cezaevi'nde çıkan isyanda jandarma kurşunuyla öldürüldü.


(*******) Ahmet Ünlüer, 10 Ocak 2021 günü Koah nedeniyle Saklıkent'de vefat etti.
(Soldan sağa) İlhan Bozkurt, ben ve Ahmet Ünlüer/Saklıkent-Fethiye
(********) Salim Bilgin arkadaşımın 13 Mart 2022 günü çekip gönderdiği bu fotoğrafta dağ yamacında görünen duvarlar, yazıların yazıldığı duvarlardır.

(*********) Mahmut Gökhan Özocak, Devrimci Solcuların Ölüm Oruçlarının birisinde Buca Bölge Cezaevi'nde başladığı orucun 201'ci gününde cezaevi dışında, İzmir Yamanlar Onur Mahallesi'nde 05.07.2001 günü vefat etti; içimi çok acıtan ölümlerden birisidir.
(**********) Mehmet Aydın, rahmetli Hatice ablamın oğluydu. Köye döndükten sonra demircilik yaptı. Yakalandığı Kan Kanseri nedeniyle 01 Eylül 2021'de vefat etti.
(************) Hıdır Aslan,05 Ekim 1984 yılında Burdur Kapalı Cezaevi'nde idam edildi; ondan sonra kimse idam edilmedi.
HAPİSHANEDE DE AYAKTA
KALABİLMEYİ BAŞARMAK ÜZERİNE
Doktora öğrencisi Deniz Ayma,
okuduğu üniversitede kendisine Yüksek Lisans Tezi olarak, "78
Kuşağı'nın" 12 Eylül 1980 Askeri Faşist Darbe sonrası farklı
cezaevlerinde uzun yıllar tutsak kalan kesiminin 1980-1984 yılları
arasında cezaevlerinde yaşadıklarını seçmiş. (*)
Genç Deniz Ayma, bu dönemi
incelerken bulabildiği kitapları, yazıları okumuş; ama bunlarla
yetinmemiş; belli kriterlere göre belirlediği
(Shf: 23, 24, 25, 26, 27, 28) 35 kadın ve erkek siyasi mahkum ile de
oldukça uzun ve ayrıntılı söyleşiler yapmış.
Sonra da tezini yazmış.
Tezin içerisinde Direniş
Komitelerine (Shf:72), Silahlı Propaganda'ya (Shf:76), Mamak
Cezaevi'ne (Shf: 28 ve 105), "Demokrasi" tartışmalarına (Shf:126),
Açlık Grevlerine (Shf:159 ve 166)... vb. dair tanık
anlatımlarından ve dolayısıyla tanık seçiminden kaynaklanan bazı
tartışmalı noktalar bulunsa da, bunlar, SAV (Sosyal
Araştırmalar Vakfı) tarafından kitap olarak yayınlanan "78
Kuşağının Hapishane Deneyimleri ve Yaşam Stratejileri" (**) başlıklı
çalışmanın değerinin üzerine herhangi bir gölge düşürmüyor.
Bir yüksek lisans öğrencisinin
böyle bir konuyu "tez konusu" olarak seçmesi, tezini hazırlarken
uzun süreye yayılan yoğun bir emek harcaması, Prof Dr. Şükrü
Aslan gibi bir hocanın "Tez Danışman Hocası" olması, tezin kabul
edilmesi ve kitap olarak basılıp biz okuyuculara sunulması...
Deniz
Ayma'nın, kitap halinde basılan bu tezinde, ulaşabildiği bütün
yazılı kaynakları okuduktan ve tezinin asıl konusu olan 1980-1984
yılları arasındaki dönemi farklı cezaevlerinde yaşayan
kadın-erkek 35 siyasi mahkumdan ayrıntılı bir biçimde
dinledikten sonra, 78 kuşağının 12 Eylül 1980 sonrası dönemde
cezaevlerinde yaşayan kesiminin onurlu direnişinin hakkını teslim
etmesi...
Bunların
her biri, çok önemli şeyler.
Bu
tezin kitap olarak yayınlanmasının bir başka önemli sonucu da
şudur: 12 Eylül 1980 öncesi ve sonrasını inandıkları yolda
yürüyerek yaşayanların, bu yaşadıklarının, sorumluluğu
kendilerinde olmak kaydıyla, kendileri ya da farklı tarihlerde
farklı biçimlerde ölen yol arkadaşları üzerinden anlatılmaya
devam edilmesinin yanı sıra, Deniz Ayma gibi genç doktora
öğrencileri, akademisyenler, araştırmacılar, tarihçiler,
belgeselciler vb... tarafından da yapılacak farklı çalışmalara
konu olmasının zamanı gelmiştir.
Bu
çalışma, bunun somut bir kanıtıdır.
20'li
yaşlardaki gençler olarak pek çok hatalarımız oldu ama
utanılacak işler yapmadık; utanç duyacağımız bir yolda hiç
yürümedik. Onurlu bir geçmişimiz var ve haklı çıktık.
Bu
tarih bizim!
(*)
Üç yıl kadar önce, Deniz'in bu çalışmasını öğrendiğim
günlerde, oturmuş ve farklı biçimlerde (kişisel ya da ortaklaşa)
Yol'da (12 Eylül 1980 öncesi ve sonrası cezaevi öncesinde ya da
cezaevi günlerinde) yaşadıklarını anlatan arkadaşlara dair bir
yazı yazmış ve paylaşmıştım. (Bknz: YOLDA YAŞANILANLAR
ÇERÇEVESİNDE YAZILAN KİTAPLAR ÜZERİNE
http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com
)
(**)
28.08.2021/Datça/Mehmet
Erdal
FATSA'NIN SIRRI!
Geçen Salı günü, 27 Ekim'de Muğla Merkez'de (Menteşe) ve
Fethiye'de, 30 Ekim'de Marmaris'te gösterimi yapılacak olan “ŞU
FATSA'NIN YOLLARI” belgeselinin 31 Ekim günkü Datça ayağı için
afişleme yapıyorduk. Alinda Marketin karşısındaki durakta
otobüs bekleyen bir kadın yurttaş, cama yapıştırmaya
çalıştığımız afişe bakıp “Bu ne?” dedi; “Belgesel film
gösterimimiz var, onun afişleri” dedik. Yapıştırdığımız
afişin üzerinde “ŞU FATSA'NIN YOLLARI” yazıyordu. Yeniden
sordu: “Neyin gösterimi?” “Fatsa'nın”, dedik. “Tamam da
ne anlatıyor bu?”. Kadın bizim yaş kuşağından,
hatırlayabileceğini düşündüm. “Siz” dedim, “1979'da,
1980'de Türkiye'de değil miydiniz?” “Türkiye'deydim” dedi.
”1979'da, Fatsa'da, bir sosyalist, Terzi Fikri (*) diye anılır hani,
seçimle belediye başkanlığını kazanmış ve kısa sürede, o
ilçede çok iyi şeyler yapılmıştı. Ama zamanın iktidarı, 1980
Temmuz ayında, bu küçücük ilçeye akıl almaz büyüklükte
'Nokta Operasyonu' çekmiş ve Terzi Fikri ile birlikte yüzlerce
kişi gözaltına alınmıştı. Belediye başkanı 1985 yılında,
cezaevinde, kalp krizinden ölmüştü. İşte o günleri anlatan bir
belgesel, bu” dedim. “Hiç duymadım” dedi. Şaşırmadım!
Birkaç ay önce yaşadığım benzeri bir olayı anımsadım.
Birkaç ay önce, bir arkadaşım telefon ederek, şimdilerde
Datça'da kiralık bir evde oturan bir avukat tanıdığının ismini
vermiş ve gidip onunla tanışmamı istemişti. Avukat, 12 Eylül
Askeri Darbesi olduğunda bir askeri okulda öğrenciymiş. Ülke
yönetimine el koyan generaller, onu ve başka ne kadar sol,
sosyalist görüşlü öğrenci varsa hepsini askeri okullarından
atmış. Arkadaş, okuldan atıldıktan sonra hukuk okumuş ve avukat
olmuş. Biz sohbet ederken, yanımıza 65-70 yaşlarında bir bey
geldi, tanıştık. Emekli bir subaymış. Her gün avukat arkadaş
ile tavla oynarlarmış. Avukat arkadaşın “Atatürkçü bir
subay” olarak tanıttığı bu kişi, sohbetin bir yerinde, 12
Eylül döneminde orduda genç bir subay olmasına karşın, yapılan
işkencelerden ve idamlardan hiç haberinin olmadığını, söyledi.
“Olup bitenden ne kadar da habersizmişiz, meğer neler olmuş
neler” dedi.
Hem durakta karşılaştığımız kadın
yurttaş hem de kendisine “Atatürkçü”
denilmesinden hoşnut olan emekli subay, o yıllarda gençtiler,
hayatın içindeydiler; ülkeyi kasıp kavuran olaylardan
habersizdiler ya da haberlerinin olmadığını, söylüyorlardı.
Bu iki yurttaş açısından işin doğrusu ne olursa olsun,
gerçek, bence şuydu:12 Eylül 1980'de ülkenin yönetimine el koyan
generaller sol, sosyalist, devrimci değerler adına yaratılan ne
varsa yok edip toplumsal hafızadan silmekte kararlıydılar. Bütün
bunları yaparken uyguladıkları baskı, zulüm, işkence ve
kitlesel boyutlara varan terör ile ülkeyi bir korku tüneline
soktular ve insanları, görmeyen, duymayan, konuşmayan "Üç
maymun"u oynayanlar haline getirmekte başarılı oldular.
Yalnızca 12 Eylül 1980'de zor yoluyla yönetime el koyan generaller
değil, sonrasında da ülkeyi yöneten bütün muktedirler, ağız
birliği etmişçesine, solu ve devrimcileri, onlara dair var olan
ya da onların yarattığı her şeyi, her yolu deneyerek unutturmaya
çalıştılar. Başaramadıkları yerde kirletmeye çalıştılar.
Çorum katliamının olduğu günlerde “Siz Çorum'u bırakın,
Fatsa'ya bakın” diyerek “Nokta operasyonu” yaptırtan zamanın
başbakanı Süleyman Demirel'in sözlerini nasıl unuturuz.
Peki, neden?
Neden, 40
yıldır, bütün muktedirler; askeriyle siviliyle, TÜSİAD'ıyla
MÜSİAD'ıyla, Demireli'yle, Kenan Evren'iyle, Turgut Özal'ıyla,
Erdoğan'ıyla Fatsa'ya ve Fatsa Belediyeciliğine karşıdır?
Neden, bir dönem Dikili Belediye Başkanlığı yapan Osman
Özgüven'den hâlihazırda Tunceli/Dersim Belediye Başkanlığı
yapan ve “Komünist Başkan” olarak tanınan Fatih Maçoğlu'na
kadar seçildiği koltuğun hakkını vermek ve iş yapmak isteyen
bütün belediye başkanlarının benzemek istedikleri kişi Fikri
Sönmez ve öykündükleri Fatsa Belediyeciliğidir?
Neden,
zamanında “Fatsa/Fatsa Şenliği/Çamur Kampanyası/Terzi Fikri”
denildiğinde burun kıvıranlar, bugün “Fatsa'dan/Terzi
Fikri'den” söz etmeden “Demokrasi/Doğrudan demokrasi/Yerel
yönetim,” tartışmalarını yapamamakta ve savunduklarını
söyledikleri düşüncelerini açıklayamamaktadırlar?
Neden, dün ona karşı çıkanlar bile bugün ona saygı duymakta ve
kendilerinin de aynı anlayışı savunduklarını söylemektedirler?
“Fatsa”yı kimler yarattı? Nasıl yarattılar?
“Fatsa”yı yaratan irade nedir?
Bir başka deyişle,
bütün unutturulma ve toplumsal hafızadan silinme çabalarına
karşın on yıllardır adı dilden dile dolaşan, kulaktan kulağa
fısıldanan ve nihayet, bu topraklarda “Yerel yönetim”,
“Doğrudan Demokrasi” modeli olarak örnek alınan ve öykünülen
“Fatsa'nın sırrı” nedir?
Bu belgeselde, sorularımızın
cevabını bulmaya ve bu “sırrı” öğrenmeye çalışacağız.
27 EKİM: MENTEŞE- Konakaltı Kültür Merkezi/ Saat
18.30
FETHİYE – Özer Olgun Kültür
Merkezi/ Saat 20.00
30 EKİM: MARMARİS- Armutalan Kültür
Merkezi/Saat 13.00
31 EKİM: DATÇA- Bülent Ecevit Kültür
Merkezi/ Saat 19.00
24.10.2021/Datça/Mehmet Erdal
(*) 4 Mayıs 1985 günü Amasya Kapalı Cezaevi'nde geçirdiği kalp krizi sonucu öldü.
“ŞU FATSA'NIN YOLLARI”
BELGESELİNİN DATÇA GÖSTERİMİ YAPILDI
“ŞU FATSA'NIN YOLLARI”
belgeseli (*), 31 Ekim günü saat 19.00'da Bülent Ecevit Kültür
Merkezi'nde Datçalı izleyicilerle buluştu.
Önceden duyurulduğu gibi saat
tam 19.00'da başlayan gösterim öncesi 150 kişilik kapalı salonun
yarısını (70-80) dolduran izleyicilere 'Hoşgeldiniz' diyerek kısa
bir açış konuşması yapan Sol Parti İlçe Örgütü Başkanı
Mehmet Erdal şunları söyledi:
“Bir dönem Dikili Belediye
Başkanlığı yapan Osman Özgüven'den Ovacık Belediye Başkanlığı
yaparken "Komünist Başkan" olarak ünlenen şimdiki Tunceli/Dersim
Belediye Başkanı Fatih Maçoğlu'na, Çiğli Belediye Başkanı
Utku Gümrükçü'den Bodrum Belediye Başkanı Ahmet Aras'a kadar,
seçilerek oturduğu koltuğun hakkını vermek isteyen bütün
belediye başkanlarının kendilerine örnek aldıklarını
söyledikleri belediye başkanı Fikri Sönmez, namı diğer Terzi
Fikri'dir; öykündükleri belediyecilik ise, Fatsa
Belediyeciliğidir.
Keza, hangi düzlemde yapılırsa
yapılsın, yürütülen bütün "Demokrasi" tartışmalarında,
tartışmacılar, Fatsa'dan bir biçimde söz eder ya da söz
etmeseler de tartışmanın arka planında Fatsa daima yer alır.
Fatsa, bildiğimiz Fatsa; Ordu'nun Fatsa ilçesi.
Bu
ilçemiz, bir dönem, "Demokrasinin, Doğrudan Demokrasinin" somut
bir olgu olarak elle tutulur ve gözle görülür hale gelip
yaşanıldığı bir yerdi.
Bilenler bilir; 14 Ekim 1979
yılında yapılan ara seçimde Fikri Sönmez bağımsız aday olarak
katıldığı seçimi kazanır. 11 Temmuz 1980 tarihine kadar geçen
9 aya yakın süre içerisinde, kendi mahkeme ifadesiyle, "halkıyla
birlikte" bir çok şeyi gerçekleştirir.
Bugünden geriye
bakıldığında, belki pek çoğumuza "Bunlar da ne ki?" dedirtecek
şeylerdir, yapılanlar; fındık kabuğu dağıtımını örgütlemek,
fındıktaki sömürüye karşı çıkmak, karaborsacılarla ve
tefecilerle mücadele etmek, günlük yaşam içerisinde gündeme
gelen sorunları tartışarak elbirliği ile çözmek, sokakları
çamurlardan temizlemek, festival düzenlemek...vb. vb...
Peki nasıl olur da zamanın siyasal iktidarı, yani "Çoban Sülü" olarak efsaneleştirilen Süleyman Demirel başkanlığındaki
hükumet, o günlerde nüfusu 19.500 civarında olan Karadeniz'in bu
küçücük ve şirin ilçesine devasa bir "Nokta Operasyonu" çekerek
yüzlerce insanı gözaltına aldırır, onlarcasını tutuklatır ve
bazılarını da öldürtür?
Süleyman Demirel'den
başlayarak bütün siyasal iktidarlar, uzun yıllar, neden Fikri
Sönmez ve Fatsa adını toplumsal hafızadan silip atmak,
unutturmak, bu adları ağızlara almanın faturasının çok ağır
olduğunu göstermek için akıl almaz yasaklar koyarlar, baskı ve
kitlesel boyutlara varan şiddet uygularlar?
Nedir bunun
nedeni?
İşte, şimdi, Sol Kültür'ün katkılarıyla
Nurşen Bakır tarafından hazırlanan bu belgeselde, tamamen
orijinal görüntüler eşliğinde, zamanın canlı tanıklarının
ağzından, Fatsa ve Fikri Sönmez gerçeğinin öyküsünü izlerken
bunun nedenini de öğreneceğiz.”
Sol Parti Datça İlçe Örgütü
Başkanı Mehmet Erdal, bir buçuk saat civarında süren gösterim
sonrasında, belgeseli izlemeye gelenlerin sayısının
beklediklerinin biraz altında ama belgesele ve Datça'da
gösterilmesine yönelik tepkilerinin ise büyük ölçüde olumlu
olduğunu gözlediklerini, bunun da kendilerini mutlu ettiğini,
söyledi
01.11.2021/Datça
(*)
YAZILAR
(YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-1:
”ARTIK İYİ
ŞEYLER DUYMAK İSTİYORUZ!”
29 Temmuz 2021 günü
Marmaris/Armutalan'da çıkan ve hızla yaygınlaşan orman yangının
söndürülmeye çalışıldığı günlerin sonlarına doğru (biraz
gecikerek de olsa yaptığımız çağrı üzerine) İzmir'den,
Ankara'dan ve İstanbul'dan (BirGün'den) partili bazı genç
arkadaşlar gelmişler; bölgeden ya da bölgeyi iyi tanıyan partili
arkadaşlar ile Marmaris, Milas/Ören, Menteşe ve Köyceğiz'de
yangın bölgelerini dolaşmışlardı. (O günlerde BirGün
gazetesinde çıkan yangın haberlerini ve Sol Parti'nin hazırlayıp
kamuoyu ile paylaştığı yangın raporunu anımsayın) (*)
Bu günlerin
birisinde, bir gece, Muğla merkezde oturan partili bir arkadaşın
evinde bu genç arkadaşlardan dördü ile birlikte oturmuş sohbet
ederken, söz döndü dolaştı ve partiye, Yol Dergisi'ne, geçmişe
ve bugüne dair siyasi konulara geldi.
Sohbetin bir yerinde,
“Yol Dergisi” dedim, “geçmişe (Devrimci Yol'a) dair biraz
fazlaca güzelleme yapıyor. Ben o yılları yaşayanlardan
birisiyim. Neler yapıp yapamadığımızı, neleri iyi ama neleri de
kötü yaptığımızı, biliyorum. Biraz yaşımızdan, biraz
koşullardan, biraz da başka başka nedenlerden olabilir, asla
yapılmaması gereken aptalca pek çok şey de yaptık. Ben,
geçmişimize dair eleştirel yaklaşanlardan birisiyim. Tamam, iyi
şeyler yapmak için yola çıktık, gerçekten de çok iyi şeyler
yaptık; ama alt tarafı 20-25 yaşlarında gencecik insanlardık.
Alleme-i cihan olsak ne yazar? Bizim neyimize güzelleme yapılır
ki?...”
Söylediklerimi
sessizce dinleyen gençlerden birisi, “Örneğin, neler
yapılmamalıydı?” dedi.
Kendi geçmiş
yaşantımdan ve yakinen tanık olduklarımdan örnekler verdim.
Dinlediler.
“Bu ülkede”
dedi, soruyu soran genç kadın arkadaş, “40 yıldır, size ve
sizin ne kadar kötü olduğunuza dair pek çok şey söylendi;
şahsen, ben, doğduğumdan beri bu tür muhabbetleri dinledim. Bu
anlattıklarınızı, hatta daha fazlasını da biliyoruz. Ama yeter,
biz gençler artık bu tür muhabbetleri dinlemek istemiyoruz. Biz,
sizlerle ilgili iyi şeyler duymak istiyoruz! Siz hiç mi iyi şeyler
yapmadınız? Ülkenin bu hale gelmesinden siz mi sorumlusunuz?
Değil! Şu şöyleydi, bu böyleydi; şu kötüydü, bu kötüydü...
muhabbetleri bize bir şey vermiyor, bizim için bir anlam ifade
etmiyor. Yol Dergisi, evet biraz abartsın, ne var bunda? Ama, iyi
şeyler söylesin bize...”
Sonradan itiraf
ettiğim gibi, genç arkadaş konuşurken, utancımdan yüzüm
kızardı. Olaya, hiç böyle bakmamıştım.
Gençler, bize rağmen
bizi ve geçmişimizi, geçmişte yaptıklarımızı savunuyordu.
İçimden, iyi ki
(Sol) Partinin yönetiminde bu gençler var, dedim; bu gençler,
yürünecek yolu bize gösterecekler; onlar da bu inanç var. Bu çok
açık.
11.12.2021/Datça/Mehmet
Erdal
(*) Bu arkadaşların bazıları ile Marmaris'in yanı sıra 10 Ağustos 2021 günü Datça'da Özbel Kafe'de bir sohbet toplantısı da yapılmıştı.
YAZILAR
(YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-2:
HER ŞEY
DEĞİŞİR!
2018
yılında yazıp paylaştığım “Örgüt Dediğin Nedir ki?-1”
başlıklı yazımda da bazı yönleriyle anlatmıştım
(Bknz:http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com):
1975-76 öğretim yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi İşletme
Fakültesi 1. sınıfında okuduktan sonra, 1975 yılı yaz aylarında
Ahmet Özdil, ben
ve başka bazı arkadaşlar (her birimiz farklı bir gerekçeyle) Ege
Üniversitesi İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi 2. sınıfına
yatay geçiş yapmıştık. (1)
Yatay
geçiş yapan hepimiz değil ama Ahmet, ben ve bir arkadaş daha
Erzurum'da iken EYÖD (Erzurum Yüksek Öğrenim Derneği) üyesi
idik.
Erzurum'da, EYÖD
üyesi iken dahi, 12 Mart yenilgisi sonrasındaki sol içi
bölünmelerin ayrıntısını bilmiyordum ve haliyle, kendimi, şu
ya da bu'cu olarak tanımlamıyordum. İzmir'e geldikten sonra,
kısmen İTBF binasının kapısından içeriye ilk adım attığım
gün tanıştığım arkadaşlar nedeniyle, kısmen de hem Sovyetler
Birliği'nin bazı uygulamalarını hem de Sovyetler Birliği'ne
yönelik dillendirilen “sosyal emperyalizm” teorilerini içime
sindiremediğim için önce geri cepheciler (2) içerisinde,
sonra, İTBF'de yürütülen boykotun
bitirilip bitirilmemesi çerçevesinde yapılan bir oylamada
“bitirilsin” diyen Devrimci Gençlik Grubu içerisinde yer
aldım. (3)
1975-76
Kışında, İzmir'de, üniversitede, Halkın Kurtuluşu'nun (4) ezici
bir üstünlüğü vardı. Halkın Kurtuluşu'nun dışında TIP
Fakültesi'nde “ilerlemeci” dediğimiz (Sovyetler Birliği'ne
sosyalist diyen) öğrenciler bulunuyordu. Bir süre sonra
kendilerini Devrimci Kurtuluş olarak adlandıracak arkadaşlar da
bizden oldukça fazlaydılar.
1
Kasım 1975 yılında çıkmaya başlayan Devrimci Gençlik grubunun
savunucuları olarak bizler İTBF'de ve GHİYO'da (Gazetecilik ve
Halkla İlişkiler Yüksek Okulu) vardık; sayımız, parmakla
sayılacak kadar azdı. (5)
1975
yılı Yaz aylarında önce Karabağlar'daki Avcı Kurşun
Fabrikası'nda, sonra da Basmane'deki Toros Oteli'nde
çalışmış; fakültemizde yürütülen mücadele nedeniyle
oteldeki çalışmayı bırakmış ve bir süre sonra da
kardeşlerimle kaldığım evden ayrılarak
İnciraltı Öğrenci Yurdu'na geçmiştim.
İnciraltı Öğrenci
Yurdu'nda, fakültelerdeki durumun doğal sonucu olarak Halkın
Kurtuluşçuları ve Devrimci Kurtuluşçular çoğunluktaydı; biz,
iki elin parmakları kadar bile yoktuk.
Hiç
unutmam ve örnek verir dururum, bir gün, kaldığımız odada,
kendisini Halkın Yolu grubuna yakın gören okulumuzdan bir
arkadaşla tartışmış ve tartışmanın sonunda, kendisi, bizim
gruba meyletmişti (6). Ben, ertesi gün, “yaşasın, 9
kişi olduk” demiştim, sevinçle...
Koskoca
İzmir'de, 1975-76 kışında, haydi İzmir'in geneli için
konuşmayayım, yüzlerce öğrencinin kaldığı İnciraltı
Yurdu'nda 9 kişi olabilmek, benim için, büyük bir olaydı. Çok
değil, 2 yıl sonra, yalnızca İnciraltı Yurdu'nda değil,
İzmir'in pek çok yerinde (Bornova Öğrenci Yurdu, orta öğrenim,
mahalleler) söylediği söze kulak verilen, 3 yıl sonra ise
söylediği sözü dinlenen ve gereği yerine getirilen en
kitlesel/en güçlü siyasi hareket Devrimci Yol'du...
Yürünmesi gereken
yolda/Devrimci Yol'da yürümüş ve her şeyi değiştirmiştik!
18.12.2021/Datça/Mehmet
Erdal
1-
O yıl, hem Dokuz Eylül Üniversitesi yoktu hem de İTBF, İktisat
ve İdari Bilimler Fakültesi diye ikiye ayrılmamıştı. Fakültenin
yeri de, şimdiki Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörlük binası idi.
2-
“Sosyal Emperyalizm” teorisini savunanlar, bu teoriyi savunan
THKP-C'lilere (“Halkın Yolu” ya da THKP-C/ML) “ileri
cepheciler”, savunmayanlara ise “geri cepheciler” diyorlardı;
bu, bir küçümseme ifadesiydi.
3-
Bu oylama, o günlerde öğrenci derneği yönetiminde olanların
toplandığı Kemeraltı Başdurak İşhanı'nda bulunan “ANT-YÖD”de
(Antalya Yüksek Öğrenim Derneği) yapıldı; boykot bitirildi.
“Boykota devam” diyen arkadaşlar, daha sonraları, kendilerini
“Devrimci Kurtuluş” (THKP-C/Eylem Birliği) olarak
adlandırdılar.
4-
THKO'nun “sosyal emperyalizm” teorisini kabul eden kesimlerinin
oluşturduğu grup.
5-
1981 yılında bir çatışmada öldürülen Selim Martin, Burdur
Belediye Başkanı olan amcası ya da amca oğlu Armağan İlçi ve amcasının makam
şoförü ile birlikte 1998 yılında Afyonkarahisar'ın Dinar ilçesi
yakınlarında trafik kazasında ölen Gülçin İlçi Bozkurt ve
2018 yılında rahatsızlığı nedeniyle ölen gazeteci Ali Suat
Eser GHİYO'daki grubun içerisindeydiler.
6-
Bu arkadaşımız da Devrimci Yol hareketi içinde çok yük
yüklendi; uzun yıllar kaçak yaşadı. Yakalandı. Tutuklandı.
Tahliye oldu. Şimdi kendi işletmesinin başında ve çalışmaya
devam ediyor.
YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-3:
“EN GÜZELİ,
YOL YÜRÜYÜŞ ÖĞRETİR”
Erzurum'dan nakil
geldiğimiz 1975-76 öğretim yılında, Ege Üniversitesi İTBF
(İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi), yani şimdiki 9 Eylül
Üniversitesi Rektörlük binası Çankaya caddesinde bulunan Çankaya
Ülkü Ocağı'nın burnunun dibinde idi; haliyle, faşistler,
sayıları az olmasına karşın, İTBF'de hakimiyet kurmak için
sürekli yükleniyorlardı. Bu da, doğal olarak, hem gündüz hem de
gece bölümünde, her daim çatışma demekti.
Yiğidi
öldürelim ama kimsenin hakkını yemeyelim: İTBF'de gündeme gelen
farklı biçimlerdeki ve ölçekteki çatışmalarda, sol/devrimci
öğrenciler ( HK/Halkın Kurtuluşu, TDY/Türkiye Devriminin Yolu,
TEP/Türkiye Emek Partisi, DK/Devrimci Kurtuluş, KSD/Kurtuluş
Sosyalist Dergi, DDKD/Doğu Devrimci Kültür Derneği, DG/Devrimci
Gençlik...) olarak birlikte davranıyor ve yer alıyorduk. (1)
Kendilerini farklı
tanımlayan bütün bu öğrenciler arasında, hiç şüphesiz,
günlük hayata ve yapılması gerekenlere dair (bir önceki bölümde
değinilen boykot olayında olduğu gibi) farklılıklar vardı;
bunun olmadığını söyleyemeyiz ama bütün bu farklılıklara
rağmen, bu öğrenciler, “aklın yolu birdir” deyip, okulun
faşist hakimiyetine alınmasına karşı birlikte
direniyorlardı. (2)
Bu,
hayatın doğal akışına uygun bir hareketti.
Öte
yandan ise, okul içinde ya da dışında (yurtlarda, öğrenci
derneklerinde, kantinlerde), farklı siyasi gruplar arasında yapılan
tartışmalarda, ülkenin içinde bulunduğu koşullara ve o
koşullarda yapılması gerekenlere dair farklı söylemler dillerden
düşmüyordu.
Bize
(Devrimci Gençlik) göre, içinde yaşanılan koşullarda,
faşizm yukarıdan aşağıya doğru, okullardan ve devlet
kurumlarından başlayarak (mahallelere, iş yerlerine, kırsal
kesime doğru bir rota izleyerek) bütün ülkeyi işgal altına
almak istiyordu. Böylesi bir gelişme karşısında seyirci kalmak
ve masa başında kaleme alınmış afaki bir sol söylemle
devrimcilik yapmak olası değildi. Hayat, devrimci gençliği,
okullardan başlayarak faşist işgalin gündeme geldiği her yerde
mücadeleye ve hatta mücadelenin ön saflarında yer almaya
çağırıyordu; hayatın bu çağırısına kayıtsız kalınamazdı.
İçinde
yaşanılan koşullara uygun olarak belirlenen ve yürütülen bir
mücadele çizgisinin kitleselleşebilme ve başarıya ulaşabilme
şansı vardı; aksi, boş bir çabaydı. (3)
Bu
bakış çerçevesinde, İzmir'de, 1975-1976 Kış döneminden
başlayarak Bornova Kampüsü'nde, İTBF'de, Atatürk Lisesi'nde,
Namık Kemal Lisesi'nde, Çınarlı Endüstri Meslek Lisesi'nde...
yürütülen anti-faşist mücadelenin içinde aktif olarak yer
almanın yanı sıra, ilk başlarda, İTBF'den ve GHİYO'dan,
sonraları diğer fakültelerden Balçova, Hatay, Yeşilyurt,
Karabağlar, Şirinyer, Buca, Gültepe, Altındağ, Ballıkuyu,
Yapıcıoğlu, Yeşildere, Tepecik, Gürçeşme... gibi mahallelere
gidip gelmeye ve oralarda yürütülen anti-faşist mücadelelere
katkıda bulunmaya çalıştık.
Mahallelerde
yürütülen bu mücadeleler Karabağlar, Hatay ve Kahramanlar'da çok
sert çatışmalar biçimini alırken, Balçova'da mahallenin
sorunlarının çözümü, Altındağ'da taş ocağının ve
Çimentaş'ın (çimento fabrikası) tozuna karşı mücadele,
Gültepe'de kadınlara okuma ve yazma öğretme, Yeşildere'de
heyelandan etkilenen yurttaşlara yardım, Altındağ'da CHP'li Lütfi
Özer'in, Gültepe'de CHP'li Aydın Erten'in belediye başkanı
olmasıyla sonuçlanacak 1977 yılının yerel seçimlerinde yer
alma, Çiğli/Tuzla'da Yer altı Maden-İş'in örgütlenmesi...
biçimlerine bürünüyordu.
Çok kısa
sürede ete kemiğe bürünen bu mücadele çizgisi İDOD'u (İzmir
Orta öğrenim Derneği), EGE DEV-GENÇ'i (Ege Devrimci Gençlik
Derneği), DEV-İŞ'i (Devrimci İşçi Derneği), mahalle dernekleri
ve yönetiminde olduğu sendikaları ile 1978-1979 yıllarında
İzmir'in bütün yaşam alanlarında varlığını somut olarak
gösterdi; 1979 sonu 1980 başı gündeme gelen Tariş işçi,
Çimentepe ve Gültepe Mahalle direnişlerinde, bu çizginin rolü,
belirleyici oldu...
26.12.2021/Datça/Mehmet
Erdal
1-
GSB (Genç Sosyal Devrimciler/Sosyalistler Birliği), ki sonrasında
İGD'ye (İlerici Gençlik Derneği) evrileceklerdi, anımsadığım
kadarıyla, bu yıllarda, bizim fakültemizdeki anti-faşist
mücadelede yer almıyorlardı; onlara göre, öğrenci, her koşulda
okulunda okumalı ve okulunu bitirmeliydi. Haliyle, böyle
davranmayan ve faşistlerin saldırılarına karşı direnen bizler,
“goşist” idik.
Bir
de TİKP (Türkiye İşçi Köylü Partisi), yani Doğu Perinçek
ekibinden yana olanlar vardı; onlar da, yürütülen bu mücadelenin
uzağındaydılar.
2-
1976 yılı Mart ayı içerisinde, Gürçeşme Mahallesinde, Buca'da
okuyan üniversite öğrencilerini belediye otobüsünden inerken
kurşunlayan faşistler Hüseyin Güzel adındaki devrimci bir işçiyi
öldürmüşlerdi; bu işçi, İzmir'de öldürülen ilk devrimcidir.
Bu arkadaşın cenazesinin Konak Devlet Hastanesi'nden alınması
sırasında olaylar çıktı ve çok sayıda farklı siyasi görüşten
sol, sosyalist, devrimci öğrenci göz altına alındı, bazıları
tutuklandı.
Keza,
İTBF'de 1976 Nisan ayı sonlarında gündeme gelen bir faşist
saldırı sırasında yaşanan çatışma nedeniyle gözaltına
alınan ve 3 ay 10 gün tutuklu kalan öğrencilerden birisi bendim;
diğer arkadaşlar, farklı siyasi eğilimdendiler.
3-
İzmir'de, örn: THKP-C çizgisini en yalın bir biçimde savunduğunu
söyleyen DK'lı (Devrimci Kurtuluş) arkadaşlara göre, Devrimci
Gençlikciler, yani biz, söylemde Mahir'i savunduğumuzu söylüyor
ama gerçekte ret ediyorduk; Devrimci Gençlik dergisi çevresinde
örgütleniyorduk. Silahlı mücadele vermiyorduk. Faşistler ile
kavga edip duruyor ama devlete yönelmiyorduk.
Benim
“geri cephe” içinde yer almama neden olanlardan ve gerçekten,
ilk başlarda, benim için, şimdilerin deyimiyle rol model olan
okulumuzdan DK'lı bir arkadaş, yıllar sonra bir araya
geldiğimizde, “biz”, dedi, “okul
dışında, evlerde bekleyip duruyorduk; sözde, bize haber gelecek
ve gidip eylem yapacaktık. Uzun süre böyle bekleyip durduktan
sonra, baktım, bekleyip durmaktan başka yaptığımız hiç bir şey
yok, hadi bana eyvallah, ben gidiyorum, dedim ve çektim gittim.
Okulu bitirdim. Siz, okulun dışında mahallelerde ve başka
yerlerde faşistlere karşı savaştınız, hızla kitleselleştiniz;
doğru yaptınız. Haklı çıktınız.”
YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-4:
AĞABEYLER VE
ABLALAR (1)
1975
Sonbaharında geri cephe ve sonra da Devrimci Gençlik grubu
içerisinde yer almaya başladığımda, ki 20 yaşındaydım, Deniz
Gezmiş, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya ve diğer 68 Kuşağı
devrimcileri, bir başka deyişle DEV-GENÇLİLER hakkında çok
ayrıntılı bir bilgilenmem yoktu; haliyle, kimin neyi savunduğunu,
neden savunduğunu, kimin kime yakın ya da uzak durduğunu, bu
önderlerden hangisinin çizgisinde konumlanmam gerektiğini
bildiğimi, söyleyemem; doğruya doğru. (1)
Elbette,
1969-1972 yılları arasında okuduğum Gökçeada (İmroz) 3 yıllık
Öğretmen Okulu'nda, büyük ölçüde günlük basından öğrendiğim
bilgiler çerçevesinde DEV-GENÇLİLER'e, bu DEV-GENÇLİLER'den 30
Mart 1972'de Kızıldere'de öldürülen Mahir çayan ve
arkadaşlarına (2), 6 mayıs 1972'de idam edilen Deniz Gezmiş ve
arkadaşlarına (3), bilahare 1972-1973 yılları arasında öğretmenlik
yaptığım (4) Diyarbakır'ın Çermik ilçesi Gürüz köyünde
iken Diyarbakır Cezaevinde işkencede öldürülen İbrahim
Kaypakkaya'ya (5) duygusal yakınlığım vardı; ama, o kadar.
Deniz
Gezmiş ve arkadaşları ile Mahir Çayan ve arkadaşları, hatta bu
DEV-GENÇLİLER ile İbrahim Kaypakkaya (ki o günlerde TİİKP/Doğu
Perinçek adı bu üçü kadar bana aşina değildi) ve arkadaşları
arasındaki farkları bilmememe karşın, itiraf etmeliyim, belki de
ölüm biçimi nedeniyle oluşan toplumsal duyarlılıktan dolayıdır,
duygusal olarak, Deniz Gezmiş'e olan sevgim, daha fazlaydı.
20'li
yaşlarda olan ve kendini Gökçeada Öğretmen Okulunda okuduğu
zamandan beri solcu/devrimci olarak gören benim için (6) 68 Kuşağı
olarak bilinen DEV-GENÇ'li ağabeylerin ve ablaların o günlerde
nerede oldukları merak konusuydu; bunu bilmek, çok önemliydi.
1975
yılı sonu-1976 yılı başı bir süre çalıştığım Karabağlar
Avcı Kurşun Fabrikası'nda Maden-İş Sendikasında örgütlenmek
için bir işçi arkadaşın önerisiyle fikir almaya gittiğimiz
GSB'nin (Genç Sosyal/Sosyalistler Birliği) Kemeraltı'nda bulunan
Konak Şubesinde, sohbet sırasında, bir ara, dernekte bulunan ve
şimdi ismini anımsayamadığım bir kişi, bazı DEV-GENÇLİLER'in
GSB'de olduğunu, söylemişti. Görebilmek amacıyla, nerede
olduklarını sorduğumda, Alsancak'ta oturuyorlar, görüşebilmeniz
şu an olası değil, demişti.
Kemeraltı'ndaki
Başdurak İşhanı'nda bulunan ve aynı zamanda İTBF (İktisadi ve
Ticari Bilimler Fakültesi) DER'in de adresi olan ANT-YÖD'de
(Antalya Yüksek Öğrenim Derneği) yapılan sohbetlerde ise benden
daha bilgili bazı arkadaşlar, 68'lilerin bir kısmının Niğde
Cezaevi'nde tutuklu olduklarını, cezaevinde olan ya da cezaevi
dışında bulunan birçoğunun mahkeme aşamasında o güne kadar
savundukları her şeyi reddettiklerini; aralarında fikir ayrılığı
başladığını ve bölündüklerini; bir kısmının TİP-TKP
çizgisine kaydığını, bir kısmının ise Sovyetler Birliği'ne
“sosyal emperyalizm” demeye başladığını ve böyle
düşünenlerin kendi aralarında Kutsal ittifak kurduklarını;
savundukları çizgiyi inkar etmeyen ve geçmişlerine sahip çıkmaya
devam eden çok az kişi kaldığını... söylüyorlardı.
Nerede
olduklarını ve şimdi ne düşündüklerini merak ettiğim, haliyle
haklarında yapılan bütün konuşmalara pür dikkat kulak verdiğim
kişiler, kendimce abi ve abla olarak gördüğüm kişilerdi; benim
gözümde, birer kahramandılar.
Sovyetler Birliği'ne
“sosyalist” diyen TİP-TKP çizgisine kayanlar ile “sosyal
emperyalist” diyen ve haliyle aralarında "Kutsal İttifak" kuranların
(7) aynı zamanda o güne kadar savundukları görüşlerini de
mahkeme savunmalarında ya da Niğde Cezaevinde inkar ettiklerini
duydukça, tamam, diyordum, bunlar hem inkarcı hem de Sovyetler
Birliği'ne, benim içime sinmeyen “sosyalist” ya da “sosyal
emperyalist” diyorlar; bunlarla işim olmaz. (8)
Nitekim,
geri cephe grubu içerisinde yer almamın nedeni, 2. bölümde de
yazdığım gibi, fakülteye ilk adım attığım gün bir nedenle
karşılaştığım ve tanıştığım arkadaşlarımın yanı sıra,
Sovyetler Birliği'ne “sosyalist” ya da zıddı bir biçimde
“sosyal emperyalist” denilmesini içime sindiremememdir. Devrimci
Gençlik grubu içinde yer almam ise, tamamen, okulumuzda uzun
süredir devam eden boykot karşısında “boykot bitirilsin”
biçiminde tavır alıştan kaynaklanıyordu.(9)
(Devam
edecek)
01.01.2022/Datça/Mehmet
Erdal
1-
Bir başka deyişle, bu devrimcilerin kurucusu ve önderi oldukları
THKP-C (Mahir çayan), THKO (Deniz Gezmiş), TKP-ML/TİKKO (İbrahim
Kaypakkaya) ve hatta TİİKP (Doğu Perinçek) hakkında kendimi
bunlardan birisinin çizgisinde konumlandıracak kadar yeterli bir
bilgilenmem yoktu.
2-
3-
4- Gökçeada Öğretmen Okulu'ndan mezun olduğumda 17 yaşındaydım
ve benim herhangi bir okula ilkokul öğretmeni olarak atanabilmem
için doğum yerim olan ilçedeki ilgili mahkemeden “kaza-i rüşt”
kararı çıkartmam gerekiyordu; okulu bitirmeme az bir zaman kala
gidip bu kararı çıkartmıştım.
5-
6-
Bknz: Mehmet Kök'ün anlatımı/Tarihle söyleşiler-cilt 3/shf:218
7-
Baştan beri Sovyetler Birliğine “sosyal emperyalist”
diyenlerden, ki diğeri TİİKP/Doğu Perinçek'tir, TKP-ML/TİKKO
(İbrahim Kaypakkaya) çizgisini, bu Kutsal ittifakçılar ile eş
tutmadığımın bilinmesini isterim.
8-
68 Kuşağı içerisinde yer alan ve 12 Mart yenilgisi sonrası
süreçte o güne kadar savundukları çizgiyi inkar edip yeni bir
yönelim içerisine giren, örn: THKP-C geleneğinden gelen KSD
(Kurtuluş Sosyalist Dergi) ve THKP-C/ML (Halkın Yolu) çizgisinde
yer alanlara karşı ideolojik düzeyde en sert eleştirilerin
yöneltilmesini doğru bir tavır olarak gördüm, ama bana/bize göre
yanlış bir çizgide de olsa yürümeye devam etmelerinden dolayı
her daim saygı duyulmaları gerektiğine de inandım. Keza, aynı
saygı, şu veya bu nedenle, kendileri ya da en yakınında
gördükleri dışında kimseye açıklamak zorunda olmadıkları
nedenlerle kendi kabuklarına çekilen ve mütevazi bir yaşam
sürenlere de gösterilmeliydi.
(Bugün
çok daha net bir biçimde savunmaya devam ettiğim bu yaklaşımım
çerçevesinde, kanımca, saygıyı hak etmeyenler, şu veya bu
nedenle, kişisel olarak, yeni bir konumlanma içerisine girmesine
karşın, bulunduğu konum birileri tarafından ola ki sorgulanır
korkusuyla inandığı yolda yürümeye devam edenlere yönelik en
pespaye konuşmaları yapanlar ve yazıları yazanlardır.)
9-
Devrimci Gençlik grubu içerisinde konumlanmaya başladığım ilk
anlarda benim için önemli olan, içerisinde yer almaya başladığım
grubun okulumuzda gündüz ve gece bölümünde her daim gündemde
olan çatışmada ve var olan sorunlarımızın çözümünde
gösterdiği tavırdı.
YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-5:
AĞABEYLER
VE ABLALAR (2)
Devrimci
Gençlik Dergisi'nin yayınlanmaya başlaması ve bir süre sonra da
okulumuzda uzun süredir devam eden boykotun bitirilip-bitirilmemesi
gerektiği doğrultusunda yapılan oylamada farklı oy kullanılması
nedeniyle, geri cepheci olarak adlandırılan bizler arasında
ayrılık olduğunu, önceki bölümlerde yazmıştım.
Bu
ayrılıktan bir süre sonra kendilerini THKP-C/Eylem Birliği olarak
adlandıracak arkadaşlarımıza göre, Devrimci Gençlik Dergisi'ni
çıkaranlar, gerçekte, THKP-C/Mahir Çayan çizgisini
savunmuyorlardı. Mahir, bizim gibi yeni-sömürge bir ülkede dergi
etrafında örgütlenmeyi yanlış buluyordu. Bu örgütlenme biçimi,
devrimin sovyetik bir ayaklanma yoluyla gerçekleştirilebileceği
öngörülen gelişmiş kapitalist ülkelerde geçerliydi. Bu
nedenle, Devrimci Gençlik Dergisi'nin yayınlanmasını ve haliyle
dergide yazılanları doğru bulmuyorlardı...
Devrimci
Gençlik Dergisi'nin İzmir'de dağıtımını üstlenen abiye ve ona
yardım eden, benden daha bilgili bazı arkadaşlara göre ise (ki
sayıları çok fazla değildi, anca bir elin parmağı kadardı), 12
Mart öncesi, yani Mahir Çayan ve arkadaşlarının mücadele ettiği
koşullar büyük ölçüde değişmişti; içinde yaşadığımız
koşullarda, faşizm, yukarıdan aşağıya, bütün ülkeyi işgal
etmek istiyordu. Bu yaşanan gerçeklikte, okuduğumuz okullar başta
olmak üzere, faşizmin saldırılarına karşı aktif bir karşı
koyuşu/direnişi örgütlemeliydik. Biz, Devrimci Gençlik Dergisi
etrafında örgütlenmiyorduk; dergi, görüşlerimizin bilinmesini
ve öğrenilmesini sağlamak amacıyla çıkartılıyordu. Böyle bir
yayın olmadan, savunduğumuz görüşler, örgütlemeye çalıştığımız
gençler ve halkımız tarafından nasıl bilinecek ve öğrenilecekti?
Dergiye eleştiri yönelten arkadaşlar, Marksizmi ve Mahir'i
anlamıyor, şekli düzeyde algılıyor ve savunuyorlardı.
THKP-C/Mahir'i şekli düzeyde taklit etmeye çalışmak,
THKP-C/Mahir'i savunmak demek değildi; yanlıştı. (1)
Bu
satırları yazarken mütevazilik yaptığımı filan düşünmeyin;
gerçekten de, o günlerde, başka konularda yapılan sol içi
tartışmalar da olduğu gibi geri cephe içi bu tartışmalardan da
çok fazlaca bir şey anlamıyordum. Benim için önemli olan,
okulumdaki faşist saldırılar karşısında ne yapılacağı ve bu
faşist saldırıların nasıl püskürtüleceği idi. Bu nedenle,
Devrimci Gençlik Dergisi'nde yazılan yazılardan okuduklarımdan
anlayabildiklerim ve Devrimci Gençlik Dergisi'ni savunan
arkadaşlarımın anlattıkları bana daha sıcak geliyordu; soyut,
değil, somut, günlük yaşamımıza dair şeylerden
bahsediyorlardı. Yapılması gerekenlere dair önerilerde
bulunuyorlar ve yol gösteriyorlardı. Haliyle, okulumuzdaki
anti-faşist mücadelede omuz omuza mücadele ettiğim geri cepheci
diğer arkadaşlarımın “Devrimci Gençlik, geçmişi savunmuyor”
eleştirilerinin benim kendimi Devrimci Gençlik'ci olarak tanımlamam
ve dergide yazılanları savunmam noktasındaki etkisi sıfırdı. Biz,
Devrimci Gençlik'çiler, yazılanları yaşama geçirmeye çalışıyor
ve yaşama geçirdiklerimizi de savunuyorduk; bana göre, bu, hem
devrimcilik hem de Mahir'i savunmaktı. Benim açımdan, olay bu
kadar basit idi.
1975-76
kışından söz ediyoruz; Devrimci Gençlik Dergisi'ni kimlerin
çıkardığını, çıkaranlar içerisinde adı/sanı bilinen ve
benim abi ve abla dediğim o DEV-GENÇLİLER'den kimlerin bulunduğunu
bilmiyordum. Okuduklarımdan anladığım kadarıyla AYÖD (Ankara
Yüksek Öğrenim Derneği), İYÖD (İstanbul Yüksek Öğrenim
Derneği) ve EYÖD (Erzurum Yüksek Öğrenim Derneği) yönetimleri
Devrimci Gençlik Dergisi çizgisini savunuyorlardı. Ortalıkta, bir
muhalefet sözü dolaşıyordu ve bununla Halkın Kurtuluşu grubu
kastediliyordu. İyi de, İzmir'de, Halkın Kurtuluşçuları,
üniversite öğrenci kesiminde tartışılmaz bir üstünlüğe
sahiptiler; bu durumda, onlar değil, olsa olsa biz muhalefet olarak
anılabilirdik. Peki, neden onlara muhalefet deniyordu? Bilmiyordum.
(2)
Aramızdaki
konuşmalarda, bazen, Niğde'de yatan ve geri cephe içerisinde
olduğu söylenen Ertuğrul Kürkçü'nün adı geçiyordu ya da o
günden bugüne benim aklımda kalan onun adıdır; söylenenlere
göre, Ertuğrul Kürkçü, kendisinin hangi grup içerisinde yer
aldığına dair tavrını net olarak belirlememişti, ama, KSD'ye
(Kurtuluş Sosyalist Dergi) yakın duruyordu.
O
günlerde, savunmaya çalıştığım Devrimci Gençlik Dergisi'ni
çıkaranların arasında, adı sanı duyulmuş bir DEV-GENÇLİ
abinin ve/veya ablanın olmasının benim ve bizim konumumuzu daha
kolay savunulabilir hale getireceğini, hiç düşünmedim, diyemem.
Ama,
yoktu işte! (3)
(Devam
edecek)
08.01.2022/Datça/Mehmet
Erdal
1-
İnciraltı Yurdunda kaldığım günlerde, bazı günler, sabahleyin
uyandığımızda, kapıların altından atılmış bildiriler
bulurduk. THKP-C/Eylem Birliği imzalı teksirle basılmış bu
bildirilerde, o gece ya da bir-iki gece öncesinde İzmir'in farklı
yerlerinde bombalanmış ya da silahlı saldırılar düzenlenmiş
yerlerin adları yazılı olurdu. Aynı bildirilerin, Bornova Kampüsü
içindeki yurtların odalarının kapı altlarından da atıldığını
duyardık.
Yazılı
bir kanıt gösterememem ama kanımca bu arkadaşlar bu yaptıkları
eylemlerin “silahlı propaganda” olduğunu düşünüyorlar ve
bizi, bu eylemlerinden haberdar ediyorlardı.
Peki,
bu arkadaşların, bu eylemleri gerçekleştirdikleri mahallelerde,
iş yerlerinde... herhangi bir örgütlenmeleri var mıydı? Hayır!
THKP-C/Eylem
Birliği'nden arkadaşların, bugün, İzmir'e dair anlatabilecekleri
herhangi bir öyküleri yoktur.
2-
Halkın Kurtuluşçularına “muhalefet” denilmesinin nedeninin,
AYÖD seçimlerinden dolayı olduğunu, nice zaman sonra öğrendim.
3-
Derginin İzmir dağıtımını üstlenen abinin ve belki başka bazı
arkadaşların da, o günlerde, Devrimci Gençlik Dergisi'ni
çıkaranların içerisinde Nasuh Mitap, Oğuzhan Müftüoğlu, Ali
Başpınar... gibi bir biçimde DEV-GENÇ içerisinde yer almış
abilerin olduğunu bilmediklerini, iddia edemem. Ben, bu isimlerin ve
hatta başka isimlerin de Devrimci Gençlik Dergisi'ni çıkaranlar
içerisinde olduğunu, epey bir süre sonra öğrendim. Dahası,
Devrimci Gençlik Dergisi çıkmadan önceki süreçte, Ankara'da,
“geri cepheciler” içinde bir çok tartışmanın olduğunu, bu
tartışmalar sürecinde bazı arkadaşlarımızın, kendilerini
“Nasuhçu” olarak tanımladıklarını, yıllar ve yıllar sonra,
kısmen Nasuh abinin cenazesinde yapılan konuşmalardan, ayrıntılı
olarak ise “Tarihle Söyleşiler 1,2,3” te anlatılanlardan
öğrendim.
Ankara
dışından bir yerden mücadeleye katılmış olmamın sonucu olsa
gerek, Devrimci Gençlik çevresi içerisine, doğrudan “Devrimci
Gençlikçi” olarak katıldım ve sonrasında, Devrimci Yolcu
oldum.
YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-6:
AĞABEYLER
VE ABLALAR (3)
Devrimci
Gençlik Dergisi'nin İzmir'de dağıtım sorumluluğunu üstlenen
abinin de o DEV-GENÇ'lilerden olduğu söyleniyordu ama o benim
adını sanını önceden duyduğum ve karşılaştığımda
heyecanlanacağımı düşündüğüm kişilerden değildi.
Adını
ve sanını duyduklarımın sağ kalanlarının (Niğde Cezaevinde ve
cezaevi dışında olanların) neredeyse tamamının (1) mahkeme
aşamasında ya da Niğde Cezaevi'nde o güne kadar savundukları
görüşleri ve gerçekleştirdikleri eylemleri yanlış bulup başka
başka yönlere doğru yürüdüklerini; birbirlerini “sosyal
faşist”/Maocu Bozkurt”, geçmişlerini ve o geçmişi doğru
bulduğunu söyleyenleri “goşist”, “küçük burjuva
maceracıları”... olarak nitelemeye başladıklarını öğrenmek
ise çok moral bozucuydu; bu durum, o yaşta, benim kabul
edebileceğim ve sindirebileceğim bir şey değildi. (2)
İlk
başlarda, yürütülen anti-faşist mücadeleye, (fakülte öğrencisi
olmam nedeniyle) okuduğum okulu odağına alarak katılan ve haliyle
devrimci mücadeleye, doğal olarak, bu çerçevede bakan benim için özellikle TİP-TKP çizgisine kayan ağabeyler ve ablalar, bitik
insanlardı; çünkü, TİP-TKP çizgisini savunduğunu söyleyen
öğrenci arkadaşlar için günlük yaşamda anti-faşist mücadele
diye bir dert yoktu. Onlara göre, onlar öğrenciydiler ve her
koşulda okullarını bitirmekle yükümlüydüler. Haliyle, bir
dönem DEV-GENÇLİ olan birisi, şimdi bu gençlerin mensubu olduğu
TİP-TKP çizgisinde yer almayı yeğliyor ise, bu, “benden bu
kadar” demekti.
Diğer
KSD (Kurtuluş Sosyalist Dergi), Halkın Kutuluşu, Halkın Yolu...
gibi dergi çevreleri anti-faşist mücadelede yer aldıkları için,
bu dergileri çıkaran ve haliyle bir biçimde bu çevreleri
örgütleyen ağabeyler ve ablalar ise, TİP-TKP çizgisine
yönelenlere göre daha sıcak baktığım kişilerdi; elbette, bu,
bunların da yanlış yaptıklarını düşünmeme ve bu düşüncemi
farklı düzlemlerde dile getirmeme mani değildi.
Kişisel
olarak ya da siyaseten şimdi farklı yönelimler içerisine
girenlere ve yazıp çizdiklerine dair hiç düşünmedim ve kimseyle
tartışmadım, durumlarının ve yazıp çizdiklerinin benim
üzerimde negatif etkisi hiç olmadı, diyemem; ama, bunlar, tümüne
"tu kaka” dememe ya da bunlar bir şey biliyor ki şimdi böyle
davranıyorlar, diyerek, okulumda ve yaşadığım mahallelerde
yürütülen anti-faşist mücadele içerisinde yer almam noktasında
ikirciklenmeme ve dahası geri durmama neden olmadı; bence, bu
ağabeyler ve ablalar, şu veya bu nedenle, şimdi yanlış yolda
yürüyorlardı; ama onlar, yakın geçmişte, mevcut sisteme ve
soldaki statükoya (TİP/BEHİCE BORAN, MEHMET ALİ AYBAR, MİHRİ
BELLİ dönemi) isyan ederek, bir dönemi büyük ölçüde kapatan
ve bize yürünecek yolu gösteren önder kişilerdi. (3)
İşte, bu
ağabeylerin ve ablaların büyük çoğunluğunun yaptıkları
tercihler ve kendi geçmişlerine yönelttikleri eleştiriler (!)
nedeniyle oluşan o caydırıcı/yıldırıcı havaya rağmen
yürüdüğümüz yolda yürüttüğümüz anti-faşist mücadele,
bize özgüven duygusunu verdi; bu özgüven duygusu ile 20'li
yaşlarda, çok kısa bir süre içerisinde, Türkiye'nin en kitlesel
sol siyasal hareketini, Devrimci Yolu yarattık. (12 Eylül Askeri
Faşist Cuntasının lideri Kenan Evren, “Biz gelmeseydik,
Fatsa'dakiler gelecekti” derken, bu gerçeği itiraf ediyordu.)
Bir başka
deyişle, 20'li yaşlardaki biz gençler, 12 Mart yenilgisi
koşullarında o güne kadar savundukları görüşleri terk eden ve
pratiklerini reddeden ağabeylere ve ablalara karşı, terk ettikleri
görüşleri ve reddettikleri pratikleri savunmuş; mücadelenin,
onların başlattıkları ve uğruna pek çok arkadaşlarının ölüme
gittiği yolda yürütülmesi gerektiğini söylemiş ve aynı yolda
yürümeye devam etmiştik.
Bugünden
geriye baktığımda, eğer o ağabeyler ve ablalar, bazı
arkadaşlarının uğruna ölüme gittiği o görüşleri savunmaktan
vazgeçmese, birbirlerine düşmese, birbirlerini karalamaya
başlamasa ve birbirlerini eleştirerek yollarına devam etse ya da
biz gençler, o günkü duruşumuzu göstermesek ve dişe diş bir
anti-faşist mücadele yürütmesek, acaba ülkemizin tarihi nasıl
bir seyir izlerdi, diye, kendi kendime sorar dururum...
15.02.2022/Datça/Mehmet
Erdal
1-
O günlerdeki bilgilenmem çerçevesinde bu “neredeyse tamamının”
ifadesini kullanıyorum; sonraki süreçte, yurtiçinde ya da yurt
dışında olup da mensubu olduğu örgütün (THKP-C, THKO ve
TKP-ML/TİKKO) görüşlerini savunmaya ve bir biçimde pratiğe
dökmeye çalışan pek çok devrimcinin olduğunu duymuşumdur.
2-
Bu tür bir tartışmanın, tartışmayı yürüten sol, sosyalist,
devrimci, demokrat, yurtsever vb. (kendilerini her nasıl
nitelendiriyorlarsa) kişi, grup, çevre, parti vb. sempati ile bakan
kesimlerde pozitif bir etkiden daha çok negatif bir etki
yarattığını, bir başka deyişle, değiştirilmesi için mücadele
ettiğimiz düzenin sahiplerinin bu tartışmaları yürütenlere
karşı yönelttikleri suçlamalara bir biçimde 'sol'dan destek
verme anlamına geldiğini, düşünmüşümdür; hala aynı
görüşteyim.
3-
2008 yılı yazında bir gün, cumartesi akşamı idi, telefonum
çaldı; arayan, Öğrenci Kolektifinden olduğunu, Sine-Sen'den
adını verdiği bir kişinin benim adımı verdiğini, Datça'da
Ilıca Camping'de kamp kurduklarını, bir süre Datça'da
olacaklarını, 12 Mart döneminden kalan Necmi Demir, Necati Sağır,
İlkay Demir... gibi eski DEV-GENÇLİLER ile buluşup sohbet etmek
istediklerini, söyledi. Tamam, dedim, yarın Palamutbükü'nde pazar
yerinde tezgah açacağımı, eğer Palamutbükü'ne gelirler ise
kendilerini adını verdikleri kişilerden orada kim olursa onlarla
buluşturacağımı, söyledim.
1991
yılı 1 Ağustos'unda tahliye olduktan sonra, bir anlamda,
zorunluluktan tercih ettiğim işim (seyyar esnaf/pazarcılık)
nedeniyle sol kesimdeki ayrışmaların ayrıntısını bilmekten
uzaktım; haliyle, telefon görüşmesi bitince, İzmir'de her daim
görüştüğüm ve beni doğru bilgilendirdiğine inandığım bir
arkadaşımı aradım ve bu gençlerin kimler olduğunu, sordum.
Anlattı. Yani, dedim, kısacası, bu çocuklar, bizim çocuklarımız
mı? Evet, dedi. İçim rahatlamıştı; yanlış bir iş
yapmıyordum.
Ertesi
günü öğleye doğru, bir kaç genç gelip, beni buldular ve
buluşmak istedikleri eski DEV-GENÇLİLER'in her pazar günü gelip
takıldıkları Nostalji'ye (restoran, cafe) doğru yürüdük.
Gerçekten, Nostalji'ye vardığımızda, Nostalji'nin önünde,
sahil kıyısında, bir masanın çevresinde İlkay Alptekin Demir ve
bazı arkadaşları oturuyorlardı. Yanlarına vardık. Tanıştılar.
Kısa bir sohbet yapıldı. Dertlerini anlattılar: Öğrenci
Kolektifinden gençler, İlkay ablayı ve gelebilecek arkadaşlarını
Ilıca Camping'e davet ediyorlardı. Orada, başka bazı
arkadaşlarıyla birlikte kendileriyle sohbet etmek ve çekim yapmak
istiyorlardı. Davet kabul edildi. Bir ya da iki gün sonra, öğle
sonu, Ilıca Camping'de buluşuldu. Bir masa etrafında, İlkay
Demir, Necati Sağır, Kamil Arslantürk, şu an Datça HDP İlçe
Örgütünde yer alan KSD kökenli yaşıtım bir kadın arkadaşın
da bulunduğu bir ortamda sohbet edildi. Kayda alınan o
sohbet sırasında da söyledim: Bence, bu “ağabeyler” ve
“ablalar”, nesnel olarak, bize yol göstermiş, bir döneme damga
vurmuş ve haliyle, tarihte yerlerini almış kişilerdi. Her daim,
saygıyı hak ediyorlardı!

Bu saygıyı hak edenlerden! (19 Temmuz 2025/Kırklareli)
YAZILAR
(YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-7:
“ANKARA
YAZAR, İSTANBUL YAPAR, İZMİR BAKAR” MIYDI? (1)
12
Mart yenilgisi sonrası koşullarda rotayı sağa çeviren ve kendi
geçmişlerini goşizm, küçük burjuva maceracılığı vb. olarak
adlandıran ağabeylerin ve ablaların yol açtığı caydırıcı ve
yıldırıcı havaya karşın Mahirlerin, Denizlerin ve İbrahimlerin
yolundan gitmek isteyen (İzmir'deki) Devrimci Gençlikçilerin
üzerindeki mahalle baskısı, 'sol'dan, “geçmişin çizgisini
savunuyoruz” iddiasındaki DK'lı (Devrimci Kurtuluş/THKP-C-Eylem
Birliği) arkadaşlardan geliyordu; ama, etkisi, 5. bölümde de
yazmıştım, sıfırdı.
Biz,
okullarımızda, Örn: İTBF'de (İktisadi ve Ticari Bilimler
Fakültesi), GHİYO'da (Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek
Okulu) 1975-76 Öğretim yılında, var olan sorunlarımızın
çözümünde ve özellikle İTBF'de yoğunlaşan anti-faşist
mücadelede her daim sahadaydık; öyle bir görünüp bir yok olan
ya da varmış gibi görünüp rol kesenlerden de değildik. DK'lı,
HK'li, TDY'li, DDKD'li arkadaşlar ile birlikte, gündüz ya da gece
bölümünde, birlikteydik ve birlikte hareket ediyorduk.
Okulumuzdaki
mücadele esas alındığında, dışarıdan bir gözle bakıldığında
biz DK'lı, HK'li, TDY'li, DDKD'li, Devrimci Gençlikçi değildik;
var olan sorunlarının çözümüne çalışan ve okullarını
faşistlere terk etmek istemeyen sol, sosyalist, devrimci...
gençlerdik. Elbette, yürütülen anti-faşist mücadelenin
uzağında durmaya çalışan SGB/GSB, İGD ve Halkın Sesi/Doğu
Perinçekçi gençlerden ise farklıydık (1)
Okul ve yurt
(İnciraltı, Bornova) içerisinde kalındığı sürece, fark lafta
(kendini anlatımda ya da tartışmalardaki söylemde)-
giyimde-arkadaşlık gruplarında-hal ve hareketlerdeydi; buralardaki
ayrım noktalarını da ancak içeriden bakan bir göz görebilirdi.
Siyasal
anlamdaki ayrılık, okul/yurt dışı alanlara adım atmaya
başladığımız andan itibaren somut olarak görünür hale gelmeye
başladı.
1976
yazında, İnciraltı Öğrenci Yurdundaki (Ali Alfatlı'nın
“Tarihle Söyleşiler-1”de ve benim de bir çok kez değindiğim)
teorik eğitim çalışmasını gündüzleri yaparken, geceleri de
afişlemeye çıkıyor ya da hep anımsarım ve anımsadıkça da
gülümserim, Halkapınar'da bulunan bir tekstil fabrikasında
başlayan grev için fabrika önüne gidiyorduk. Gece boyu uykusuz
bir şekilde bulunduğumuz grev yerinde, Örn: Halkın Kurtuluşçusu
arkadaşlar tanıdıkları işçiler ile oturarak ya da volta atar
gibi yol boyunca gidip gelerek sohbet ederken, ben, tabiri caizse, ne
yapacağını bilemeyen şaşkın ördek gibi bir kenarda oturuyor ve
mel mel bakınıp duruyordum; benim gibi orada bulunan diğer
arkadaşlarımın da benden pek farkları yoktu.
1976-1977 Öğretim
yılı başında, Aydın Önlisanstan oldukça kalabalık bir öğrenci
grubunun İTBF'ye gelmesi, hem İTBF hem de bizim için bir dönüm
noktası oldu.
Aydın
Önlisans'tan gelen bu öğrenci arkadaşların büyük çoğunluğu
devrimciydi, bu devrimcilerin büyük çoğunluğu da, ki İsmail
Şahin (2) bu arkadaşların içindeydi, Devrimci Gençlikçiydi.
(3)
Biz,
o kış, Aydın Önlisans'tan gelen bu arkadaşların yarattığı
pozitif havanın da etkisiyle, Devrimci Gençlik Dergisi'nin yazdığı
çerçevede, anti-faşist mücadelenin ön saflarında yer almak için
mahallelere yönelmeye başladık.
Narlıdere, Balçova,
Hatay, Yeşilyurt, Karabağlar, Buca, Şirinyer, Gültepe, Ferahlı,
Ballıkuyu, Yeşildere, Altındağ ... (Karşıyaka tarafını çok
bilemiyorum, ama sanırım 1976-1977 kışında o bölgede ciddi bir
çalışma yapmaya başladığımız bir mahalle henüz yoktu) Gidip
mahalle çalışması yapmaya, bu çerçevede, oralarda yaşayan
arkadaşlarımız (ki sayıları ikiyi, üçü geçmiyordu) ile
birlikte örgütlenmeye ve bazılarında da mahalle dernekleri
kurmaya başladığımız yerlerdi.
Bizden
bir adım önde ya da bir adım geride, ama aynı dönemde, HK'nin
(Balçova, Karşıyaka, Çamdibi), HY'nun (Gürçeşme), Partizan'ın
(Mehtap), İGD'nin (Karabağlar/Aydın Mahallesi-Çamlık), Halkın
Sesi'nin (Şirinyer) ve KSD'nin de (Kahramanlar) bazı mahallelerde
mahalle örgütlenmeleri ve çalışmaları vardı.
Okulları
boşaltmadan mahalle çalışmalarına yöneldiğimiz andan itibaren
DK'lı arkadaşlardan çok belirgin bir biçimde ayrışmaya
başladık; bu ayırım, öğrenci kesiminde, gözle görülür
hale geldi. Bizim, kendimize ve grubumuza olan özgüven duygumuz
artmaya, psikolojik üstünlüğü ele geçirmeye ve Mahir'in Doğu
Perinçek ve avanesine yönelttiği “Kampüs Maocuları”
eleştirisinden esinlenerek, İnciraltı ve Bornova Öğrenci
Yurtlarını kendilerine mekan edinen DK'lı ve benzer konumdaki sol,
sosyalist, devrimci... arkadaşlara yönelik olarak, “Kampüs
devrimcileri” sıfatını kullanmaya başladık. (4)
Mahalle
çalışmalarını, kurduğumuz derneklere gidip gelmenin ötesine
taşımaya, anti-faşist mücadeleyi ise aktif bir anti-faşist
mücadele çizgisinde yürütmeye çalıştık; böylece, mahalle
çalışması yapan diğer sol siyasi yapılardan da ayrışmaya
başladık.
Bu
süreç, İzmir'de, bizi biz yapan, yani bugünden geriye
bakıldığında Devrimci Gençlikçi-Devrimci Yolcu denildiğinde ne
anlaşılıyorsa, işte o profili oluşturmaya başlayan,
süreçti. (5)
1
Mayıs 1977'den bir ya da iki gün önce, Devrimci Yol Dergisi,
İzmir'de elimize bu süreçte ulaştı ve biz (çok azımız
İstanbul Taksim'deki mitinge gitmişti), 1 Mayıs 1977 günü
Nazilli'deki mitinge bu haleti ruhiye ile katıldık.
(Devam
edecek)
22.01.2022/Datça/Mehmet
Erdal
(1)
Doğruya doğru, biz Devrimci Gençlikçiler onlara “Maocu
Bozkurt”, “Sosyal faşist” falan demiyorduk ama onlara karşı
çok sıcak duygular da beslemiyorduk; hani kalp kalbe karşıdır
derler ya, onlar da bize karşı aynı duyguları beslediklerini
fırsat buldukça somut olarak gösteriyorlardı.
(2)
İsmail Şahin'i ilk kez, 1974-75 kışında Erzurum'da okurken, bir
gün, Dadaş Sineması'nın bulunduğu pasajda o kış açılan küçük
bir kitabevinde tanımıştım; Sivas Divriği'den kitap almak için
geldiğini, söylemişti. Sonrasında, İzmir'de karşılaştık ve
Karabağlar'daki bir yaralama sonrası aranır durumuna düşüp
Adana bölgesine gönderilinceye kadar da yol arkadaşlığı
yapmıştık. İsmail, Aydın Ön Lisans'ta iken arkadaşlarının
Devrimci Gençlikçi olmasında büyük rol oynayan bir kişiydi.
Kalın ve tok bir sese sahip, sosyal ilişkileri çok gelişkin,
yürürken hafif kamburumsu görünen, ileri derecede gözlük
kullanan, mangal gibi bir yüreği olan, çok cana yakın ve
karşılaştığı kişiye güven duygusu veren bir arkadaşımızdı;
birlikte olduğu arkadaşlarından birisi, bir gün sohbet ederken,
bana, o, demişti, bizim CHE GUEVERAMIZDIR.
(3)
Bu arkadaşlar, İTBF'ye geldikten sonra, hem İTBF'de hem de İTBF
dışındaki alanlarda yürütülen anti-faşist mücadele içerisinde
karşılıksız ve sınırsız özveride bulunan birer sıra neferi
oldular; ölen ya da bugün Sivas'tan Mersin'e, Hatay'dan İzmir'e
kadar ülkenin pek çok yerinde yaşamaya devam eden bu arkadaşları,
tarihe not olarak düşüyorum.
(4)
Solun o dönemdeki öznel durumu nedeniyle olsa gerekir, o yıllarda
masa başı devrimcisi tanımı ya hiç kullanılmıyordu ya da
bugünkü kadar çok kullanılmadığından olsa gerekir, ben
anımsamıyorum; bugün, masa başı devrimciliği moda ve
revaçta. Bu sıfatı hak edenler, ki bir kısmı yakın
geçmişte farklı siyasi yapılanmalarda yer almış, mücadele
etmiş, şu veya bu ölçüde fatura ödemiş ve bugün yaşamlarını
sürdürdükleri yerlerde (yurt içinde, yurt dışında) şu veya bu
nedenle şimdiki konumlarını yeğlemiş yaşlı başlı kadın ve
erkek eski arkadaşlarımızdır, fırsatını bulmaya görsünler,
eksik ya da fazla, günlük yaşama dair somut olarak bir şeyler
yapmaya çalışanlara karşı bildikleri ezberler çerçevesinde
döktürüyorlar da döktürüyorlar; bazen, kendi kendime “Bunu
yazan gerçekten bu arkadaş mı? Yoksa onun hesabını ele geçiren
bir trol mü?” diye sormuyorum, diyemem; doğruya doğru. Hiç
şüphesiz şu an yürüdükleri çizgide yürümeye devam edip
etmeyeceklerine kendileri karar vereceklerdir ama bu arkadaşların,
bu paylaşımları, bulundukları yer ya da konum ola ki bir gün
birileri tarafından sorgulanır korkusuyla ön almak amacıyla
yaptıklarının bilindiğini ve sabah akşam her fırsatta açtıkları
bu yaylım ateşinin hiç bir işe yaramadığını, bilmeleri
gerekiyor.
(5) Her
dönem, kendi devrimci profilini oluşturur, diye
düşünüyorum.
1965
sonrasının devrimci profili, var olan düzene ve
soldaki statükoya isyan bayrağını çeken, “GO HOME YANKEE”
sloganları eşliğinde 6. Filo askerlerini denize döken, 15-16
Haziran işçi direnişinde ve fabrika grevlerinde, işgallerinde yer
alan, Torbalı'da, Söke'de, Tire'de... yoksul köylülerin toprak
işgallerini destekleyen, ZAP suyu üzerine “DEVRİM KÖPRÜSÜ”
inşa eden, Karadeniz'de fındık üreticilerinin yanında
yürüyen...dir.
1975
sonrasının devrimci profili, bulunduğu her yerde dişe
diş anti-faşist mücadele yürüten, ODTÜ-ÖTK'yı,
YERALTI MADEN İŞ'i, HEKİMHAN'ı, FATSA'yı, İzmir TARİŞ, ÇİĞLİ
ve GÜLTEPE'yi, UŞAK BÜYÜK KAYALI'yı, HANYERİ'ni... yaratandır,
Direniş Komiteleri önerisini formüle edendir.
Peki,
bugünün devrimci profili nedir? Bu profil, önümüzdeki
süreçte yürütülecek olan mücadele içerisinde somut olarak
tanımlanacak ve bunun nasıl bir profil olduğunu da ancak gelecek
kuşaklar tarihe not olarak düşeceklerdir.
YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-8:
“ANKARA
YAZAR, İSTANBUL YAPAR, İZMİR BAKAR” MIYDI? (2)
O
yaz, 1977 yazı, öncesinde “DGDF (Devrimci Gençlik Dernekleri
Federasyonu) içinde tartışmalar var” biçiminde kulağımıza
zaman zaman gelen duyumların ötesinde, bu kez, “İstanbul,
dergiyi (Devrimci Yol'u) dağıtmıyormuş/askıya almış” ve
“Devrimci Yol'da ayrılık varmış” vb. duyumlar almaya
başlamıştık.
İnanın,
problemin ne olduğuna dair bir bilgim olduğunu ve bu duyumlardan
sonra, “hadi canım sen de, ayrılanlar saçma sapan şeyler
savunuyor; ben yerimde kalıyorum” dediğimi, söyleyemem.
Şaşkındım, O yıllarda iletişim, bugünkü gibi değil elbette,
hani bir şey duyduğumuzda açıp telefonu, alo, bu işin aslı
astarı nedir, diye soralım ve doğru ya da yanlış, bir bilgi
edinelim. Doğal olarak, biz, birbirimize soruyoruz ne olup bittiğini
ya da çok doğal olarak abiye. Yine, inanın, yeterli bir bilgi
edindiğimi(zi) ya da ayrılığın neden kaynaklandığını
öğrendiğimi(zi) söyleyemem.
Bir
gün, zaman zaman İzmir'e gelip giden Ali (Alfatlı) abimiz beni
çağırdı ve İstanbul'dan, ayrılanlardan birisinin İzmir'e
geleceğini ve onunla Karşıyaka TÖB-DER'de tartışma
yapılacağını, söyledi; bu toplantıda, bizi/Devrimci Yolu
savunmamı istedi. İyi de, ayrılığa dair ben bir şey bilmiyordum
ki; gelen arkadaş ile nasıl tartışacaktım? Elinde bir kitap
vardı; okumuş ve bazı yerlerini çizmiş. Hani şu, Devrimci
Sol'un, ayrılık sonrası yazdığı kitap. (Adı aklımda değil,
ama “tasfiyecilik” diye bir kelimenin, kitabın kapağında
yazılı olduğunu, anımsıyorum.) Kitabın sayfalarını
karıştırmaya ve anlatmaya başladı; şurada şunu söylüyorlar,
burada bunu yazıyorlar, bunlar yanlış falan, filan...
Neyse,
Karşıyaka TÖB-DER'e gittim; Ali abi de yanımda. Oturduk. Tam
karşımızda, İstanbul'dan gelen arkadaş; C. C. olduğunu
ve ayrılıkta başı çekenlerin içerisinde yer aldığını
bilmiyordum. İlk önce ya o ya da ben konuştum. Konuşmam yeterli
olmamış olmalı ki, Ali abi de konuştu.
Tartışmanın
sonuna doğru, Çınarlı Meslek Lisesinden çok genç bir arkadaş,
el kaldırdı, söz verdim; saf saf, ayrılığa karşı olduğunu
söyleyecek, sanıyorum. Ama hayır, bizim pasif olduğumuzu vb.
söyleyerek, kendisinin Devrimci Sol'da yer alacağını, söyledi.
Hiç beklemiyordum; İDOD'un (İzmir Demokratik/Devrimci Orta Öğrenin
Derneği) belkemiğini oluşturan okullardan birisi olan Çınarlı
Meslek Lisesi'nden ve üstelik o okuldan öğrenci arkadaşların bir
kısmının yatıp kalktığı Gündoğdu Öğrenci Yurdu'ndan genç
bir arkadaşımızdı. (1) Çok sempatik, çok içten, çok kararlı,
çok çalışkan, öğrenmeye çok meraklı... başka nasıl
anlatabilirim bilemiyorum, işte öyle pırıl pırıl bir
kardeşimiz, işte o, böyle konuşunca, içimden bir şeylerin akıp
gittiğini hissettim, ne diyeceğimi şaşırdım, tamam Gökhan,
dedim, sağlık olsun.
Gökhan
(Mahmut Gökhan Özocak), İzmir'de, bizden ayrılıp Devrimci Sol
saflarında yer alacağını söyleyen ilk arkadaşlardan
birisiydi. (2)
Bu
toplantıdan sonra, Bornova Kampüsü içindeki Küçük Amfi'de de
bir toplantı yapıldı; sonra herkes yoluna gitti.
Bu
arkadaşlarımızın dışında, daha sonraları bir kaç kişi daha
kendisini Devrimci Solcu olarak ilan etti; ama ayrılık sonrası
İstanbul'da, Tekirdağ'da, Bursa'da, Konya'da olduğu gibi yekun
tutan ve İzmir'deki örgütlü mücadelemize ciddi zarar verebilecek
kitlesel bir ayrılık yaşanmadı; Devrimci Sol, İzmir'de,
asla kitleselleşemedi.
Devrimci
Yol-Devrimci Sol ayrılığında, İzmir'de, 5-10 kişinin dışında
ana gövdenin Devrimci Yol'da kalması, Devrimci Gençlik döneminde
İstanbul'daki arkadaşlarca dillere pelesenk edilen “Ankara yazar,
İstanbul yapar, İzmir bakar” tekerlemesinin, en azından “İzmir
bakar” bölümünün doğru olmadığının kanıtı oldu.
Ayrılığın
yaşandığı ve İzmir'e de yansıdığı 1977 yazı öncesi
dönemde, biz, üniversitelerde, orta öğrenimde,
mahallelerde elbette çok ideal bir noktada değildik ama anti-faşist
mücadelede yapılması gerektiğine inandığımız her şeyi de
yapıyorduk. İlk başlarda, İzmir dışında, özellikle İstanbul,
Ankara ve başka bazı yerlerde olup biten, haliyle ulusal basında
haber de olan bazı gelişmelerin sonucu bizde oluşan psikolojik
baskılanma nedeniyle hiç bir şey yapılmadı, diyemem, ama biz,
başkalarına özenerek ya da onlarla yarışırcasına saçma sapan
işlere asla soyunmadık; ne yapılması gerekiyorsa, onu yaptık.
Biz, Devrimci
Solcu arkadaşların, ülke genelinde yürütülen anti-faşist
mücadeleye dair konuştuklarında “yapılmıyor; yapılmalı”
dedikleri her şeyin İzmir'de yapıldığını ve bundan ötesinin
fantastik kaçacağını düşünüyorduk. Bizim farkımız,
yetiştirilme tarzımızdan olabilir, belki de şuydu; biz yapılması
gerekenleri yapıyor ve asla bunların reklamını yapmaya
yönelmiyorduk. Biz, yaptıklarımızı reklam olsun diye değil,
mücadelenin başarıya ulaşması için gerekli olduğunu
düşündüğümüz için yapıyorduk; mahalleli ve yürütülen
mücadele içinde yer alan arkadaşlarımız, bu gerçeğin
farkındaydı. Haa hem mücadelenin kıyısında köşesinde kalmayı
yeğleyip hem de her şeyden haberdar olmayı düşünenler var idi
ise, ki vardı (bu tip arkadaşlar her daim de var olacaklardır), ya
da fantastik eylem yapılmasını hayal edenler var idi ise, ki
onlardan da vardı (her daim de olacaktır), onlar için
yapabileceğimiz herhangi bir şey yoktu.
Bu nedenlerle, Devrimci Gençlik-Devrimci Yol'u pasiflikle
eleştirerek ayrılan ve daha sol'da bir çizgi izleyen Devrimci
Solcu arkadaşlar, İzmir'e geldiklerinde, tabiri caizse, umduklarını
bulamadılar; Bugün hayatta olmayan arkadaşlarımızdan Selim
Martin, İsmail Şahin, Ahmet Özdil, mahallelerden (Gültepe'den)
Salih Kukuş, Mustafa Keskin, (Karabağlar'dan) Sezer Filiz (namı
diğer “Hortuna”), Mustafa Olpak, (Şirinyer'den)
marketçilik yapan İlkin ..., (Yeşilyurt'tan) İlyas Tuğlan ve
bugün yaşamaya devam eden bizler, Devrimci Yol'da kaldık.
Her
neyse, fazla uzatmayayım, ayrılıkta umduklarını bulamayan
Devrimci Solcu arkadaşlar İzmir'e ağırlık vermeye başlamadan
önce EGE DEV-GENÇ kuruldu ve bu ismi almayı düşünen Devrimci
Solcu arkadaşlarımız BATI ANADOLU DEV-GENÇ adıyla kendi
derneklerini kurmak zorunda kaldılar.
İzmir,
çok değil, sonraki 2-3 yıl içinde Tariş, Çiğli ve Gültepe
direnişlerine sahne oldu ve Devrimci Yolcular, bu direnişleri
yaratan güçlerin çok önemli bir parçası olarak tarihte
yerlerini aldılar.
29.01.2022/Datça/Mehmet
Erdal
(1)
Gündoğdu Öğrenci Yurdu, annesiz-babasız öksüz öğrencilerin
yatıp kalktığı/barınmalarını sağladığı bir yurttu;
şimdilerde, devlet, sosyal devlet olmasının gereği olan bu tür
yurtları yapma ve bu çocuklarımızı bu yurtlarda bakıp büyütme
ve yetiştirme görevini büyük ölçüde tarikatlara ve cemaatlere
devretmiş durumdadır.
(2)
Ayrılan arkadaşların, 3'ü öğretmen olmak üzere 5 kişi
olduğunu, bunların 2'sinin kadın ve 3'nün erkek, erkeklerden
2'sinin Elazığlı (Dursun Karataş'ın memleketi) olduğunu
anımsıyorum. Bir arkadaşım, Gökhan'ın ölümünden söz edilen
bir kaynakta 7 kişi olduğunun yazıldığını, kendi bilgisi
çerçevesinde bu 7 kişinin 3'nün Çınarlı Endüstri Meslek
Lisesinden olduğu bilgisini, iletti; olabilir.
Gökhan,
2001 yılındaki ölüm orucunda öldü; Marmaris taraflarında
pazarcılık yapıyordum ve duyduğumda kahroldum. 1981 sonbaharında,
Denizli T Tipi Kapalı Cezaevinde iken, böyle yaşamaktansa ölmek
yeğdir, noktasına gelen ve müşahede bölümünün alt katında
arkadaşlarıyla birlikte, eee yeter, deyip, yemenin yanı sıra su
içmeyi de kesen ve ne olacaksa olsun, diyen birisi olarak, insanın,
içinde yaşadığı koşullarda, bazen ölmeye yatabileceğini bir
olasılık olarak gören birisiyim; ama, ölüm orucu
üzerinden bir mücadele (!) örgütlemeye çalışmanın da saçma
sapan bir düşünce olduğunu, düşünüyorum.
YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-9:
EGE İZMİR'E,
İZMİR ANKARA'YA BAKAR (1)
1975-76
kışında, 20 yaşında, kendimi Devrimci Gençlikçi olarak
tanımlamaya başladığımda sorulduğunda ya da sol içi
tartışmalarda bulunduğum konumu tanımlarken, daha çok, neye
karşı ya da neye taraf olduğumu söylüyordum; "Sovyetler Birliği,
ne 'sosyal emperyalist'tir' ne de sosyalisttir. 12 Mart'ta yenilenler
ve ölenler maceracı değil, bize yürünecek yolu gösteren
ağabeyler ve ablalardır. Okullarımızı faşistlere terk etmemeli
ve direnmeliyiz..." gibi.
İdeolojik ve teorik
bilgi birikimim, bundan ötesi bir söylem için yeterli değildi.
O
kış, sol içi tartışmalar, asıl olarak üniversitede ve öğrenci
yurtlarında ezici üstünlüğe sahip olan Halkın Kurtuluşçusu
arkadaşlar ile yapılıyordu; bu tartışmalarda, bazen, ayrım
çizgilerimizin çok net olmadığı Devrimci Kurtuluşçu arkadaşlar
ile birlikte aynı tarafta yer alıyorduk.
Mekan
olarak çok uygun olduğu için İnciraltı Öğrenci Yurdunda ve
bazen de Halkın Kurtuluşçusu arkadaşların kurdukları YDGD
(Yurtsever Devrimci Gençlik Derneği) ve İZOD'un (İzmir Orta
Öğrenim Derneği) bulunduğu İkiçeşmelik'teki binada gerçekleşen
bu tartışmaların ana konuları, 12 Mart yenilgisi ve Sovyetler
Birliği'nin nasıl tanımlanması gerektiği idi. Ben, bu
tartışmalarda uzun süre taraftar izleyici olarak bulundum;
doğruya doğru.
Hep
anımsarım, ki bu yazıları okuyan o dönemden arkadaşlar var ise
onlar da anımsarlar, Halkın Kurtuluşçusu bir arkadaş vardı,
bizim “İZOD M.” (İZOD Başkanı) olarak aramızda
adlandırdığımız (1).
İkiçeşmelik'teki
binada yapılan tartışmalarda M. konuşmaya başlayınca, ben içimden "yandık", derdim; "şimdi, tartışma konusuyla ilgili
(Halkın Kurtuluşundaki) yazıyı ya da Marksist klasiklerin
hangisine atıfta bulunacak ise o kitabın ilgili bölümünü tastamam ezberden okuyacak." M'nin konuşması, o kadar uzun
sürerdi...
Daha
önceki bir bölümde de yazmıştım; o kış, Devrimci Gençlikçiler
olarak bizim sayımız, iki elin parmaklarıyla sayılacak kadar çok
azdı. Dahası, birbirimizi yeni yeni tanıyorduk.
Bu
öznel koşullarda, kafama/kafamıza takılan soruların yanıtlarını
bulabilmenin en kolay yolu, çok doğal olarak, gidip abiye sormaktı;
şahsen ben, öyle yapıyordum.
Alınan
yanıtlar bazen yetersizdi bazen de tatminkardı ama yaşam, her yeni
gün yeni soruları sorduruyor ve haliyle her gün bu soruların da
yanıtlarının verilmesi gerekiyordu.
Sorulan
sorulara yanıt verebilir hale gelmenin en sağlam yolu, okumak ve
öğrenmekti.
İyi
de, alt yapısı (bilgi birikimi) oldukça zayıf olan birisi (benim)
için Devrimci Gençlik Dergisindeki yazıları ya da Marksist
klasikleri okumak kolaydı da anlamak o kadar kolay değildi; hele
hele, günlük politik yaşamda karşılaşılan ve o yıllarda
dillere pelesenk olan oportünizm, revizyonizm, anarşizm, goşizm,
emperyalizm, sosyal emperyalizm, faşizm, sosyal faşistler... gibi
kelimelerin ve kavramların anlamlarını öğrenmek, içinde yer
aldığım grubun öyle iddia edildiği gibi küçük burjuva
anarşisti, goşist vb. olup olmadığının ya da dışımızdakilerin
tam olarak nasıl adlandırılabileceğinin vs. vs... yanıtlarını
bulabilmek, böyle kendi kendine okuyarak hiç olası değildi.
Böylesi
bir durumda iken, okulda yaşanan rutin kavgaların birisi nedeniyle
tutuklandım ve ilk cezaevi günlerim başladı.
3
ay 10 gün süren o ilk cezaevi günlerimde, koğuşumuzda, benden
önce ya da benden sonra tutuklanan pek çok sol siyasi tutuklu ile
birlikte kaldım; GSB/Benç Sosyalistler Birliği, TKP/ML-Halkın
Gücü, Halkın Birliği, Halkın Kurtuluşu, Halkın Yolu,
TDY/Türkiye Devriminin Yolu, DDKD/Demokratik Devrimci Kültür
Derneği, DK/Devrimci Kurtuluş, Halkın Sesi (PX baskını
sanıkları)...
Orhan Bakır gibi o yıllarda efsane olan bir devrimcinin de bulunduğu
koğuşumuzda ideolojik seviyesi en düşük ve teorik bilgisi en az
olan kişilerden birisi olduğumu söyleyebilirim.
Cezaevinden
çıktıktan sonra, İnciraltı Yurdu'nda, daha önceki bir bölümde
de sözü edilen ve bir aydan biraz fazla devam eden o eğitim
çalışmaları başladı.
40-45
gün kadar süren ve 11/13 kişinin başlayıp 9 kişinin tamamladığı
bu eğitim çalışması süresince, çalışmayı yaptıran Ali
(Alfatlı) abiye aklımıza takılan soruları da soruyorduk ama asıl
yaptığımız, bazı Marksist klasikleri okumak ve anlayabildiğimiz
çerçevede tartışmaktı.
Yanılmıyorsam, bu
çalışmada, 10-11 civarında Marksist klasiği ya tamamen ya da
bazılarının bazı bölümlerini okumuştuk.
Bu
çalışma benim için çok yararlı olmuştu ama bu kadar kısa bir
sürede okunan bunca Marksist klasiğin tam anlamıyla anlaşılması
hiç şüphesiz mümkün değildi; bu çalışma döneminde, bize,
asıl olarak, Marksist Yöntemin ne olduğu kavratılmaya ve
öğretilmeye çalışılıyordu: Bir devrimci ya da aynı
anlama gelmek üzere bir solcu, sosyalist Marks, Engels, Lenin ve
diğer ustaların yazdıklarını ezberleyen ve papağan gibi aynen
tekrarlayan değil, Marksist düşünme yöntemini kavrayan ve bu
bakış açısıyla içinde yaşadığı toplumsal koşulları ve
olayları irdeleyen, bilahare, bunları değiştirmeye çalışan
kişidir.
(Devam
edecek)
06.02.2022/Datça/Mehmet
Erdal
(*)
İZOD Başkanı, M. M.: 24. Dönem CHP İzmir Milletvekili.
YAZILAR
(YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-10:
EGE İZMİR'E,
İZMİR ANKARA'YA BAKAR (2)
Gündüzleri eğitim
çalışması yaptığımız ve geceleri de farklı faaliyetlere
katıldığımız (işçi grevini ziyaret, afişleme vb.) bu 40-45
günlük süre içerisinde, çalışmaya katılan bizler, hiç
şüphesiz birbirimizi daha iyi tanımış, birbirimize yakınlaşmış,
dahası, ortak bir çerçevede buluşan ve hareket etmeye çalışan
bir grup psikolojisi içerisine girmiş, ama en önemlisi,
öğrenebildiğimiz kadarıyla, bilgi birikimimiz ve haliyle özgüven
duygumuz artmıştı.
Kendi
adıma, öncesi yıllarda, bu çalışma sırasında okuduğumuz
klasiklerden bazılarını hiç görmemiş ve okumamış değildim
ama bu klasikleri neden/hangi gereksinim çerçevesinde okumamız
gerektiğine ve bu klasiklerin neden çok önemli olduğuna dair ilk
bilgileri bu çalışma sürecinde elde ettim. (1); bir başka
deyişle, Marksist-Leninist bilgi birikimimin ilk temeli, bu eğitim
çalışmasıdır. (Sonrası yıllarda, bu klasiklere ve bu
klasikleri yazan ustalara bakışım derinleşmeye devam etti.) (2)
Ankara'dan mı
gelmişti ya da bu çalışmalar sürecinde okunan klasiklerden
hareketle biz mi hazırlamıştık bilemiyorum, Stalin'in “Diyalektik
ve Tarihsel materyalizm” kitabı ile başlayan ve yanılmıyorsam,
yine Stalin'in “Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu”
ile biten, 13 klasikten oluşan bir okuma listemiz vardı elden ele
dolaşan; bu listeyi, İzmir dışından gelen ve okuma konusunda
yardım isteyen pek çok arkadaşa da verdiğimiz oluyordu.
O
yaz, bu çalışma sırasında değil, ilk kez Mahir Çayan'ın
teksirle çoğaltılmış ve elden ele dolaşan bazı yazılarını
okudum; Mahir'in, okuduğum yazılarındaki anlatım diline
bayıldım.(3)
Aydın
ve Manisa Önlisans'tan (4) arkadaşlar okulum İTBF'ye gelip hem
İTBF'deki sol içi dengeler değiştikten ve ağırlık Devrimci
Gençlık'e geçtikten hem de Çankaya Ülkü Ocakları'nın burnunun
dibinde olması nedeniyle faşist saldırıların odağı konumundaki
okulumuzda yürütülen anti-faşist mücadelede büyük ölçüde
rahatlama sağlandıktan sonra Devrimci Gençlik Dergisinde
yazılanlar çerçevesinde ama gönüllülük temelinde yöneldiğimiz
mahallelerde (5), bu eğitim çalışmasında edindiğimiz
bilgiler bize yol gösterici oldu.
Bildiklerim
çerçevesinde yazıyorum, Narlıdere'de, Balçova'da, Güzelyalı'da,
Hatay'da, Yeşilyurt'ta, Şirinyer'de, Buca'da, Ballıkuyu'da,
Yeşildere'de, Ferahlı'da, Levent'de, Gültepe'de, Altındağ'da...
ilk ilişkiler üniversitede, ortaöğrenimde okuyan ya da bir
süredir o mahallelerde yaşayan farklı sosyal konumdaki arkadaşlar
üzerinden kurulmuştu; hem bu mahallelerde hem de Örn:
Karabağlar'da daha ilk adımda karşılaştığımız Halkın Sesi
taraftarı bir grubu (6) saflarımıza kazanarak başlattığımız
mahalle örgütlenmeleri çalışmalarında, bu bilgilerin yararı
çok oldu.
1976-1977 kışında
Ankara'dan bir-iki arkadaş bir süreliğine İzmir'e gelmiş ve
ortaöğrenim ile Karşıyaka bölgesindeki çalışmalara yardımcı
olmuşlardı; bunun dışında, kendi yağımızla kavruluyorduk.
Yaşadıklarım ve
tanık olduklarım çerçevesinde,1976 yazından 1979 yılı
ortalarına doğru Denizli'ye gönderildiğim ana kadar geçen süre
içerisinde farklı yer ve zamanda farklı sol kesimlerle yapılan
tartışmalarda, örgütlenme çalışmalarında ya da Devrimci
Gençlik-Devrimci Yol dergilerinin bölge dağıtım merkezi olması
nedeniyle İzmir dışından dergi almak için gelen arkadaşlarca
sorulan soruların yanıtlanmasında yetebildiğimizi gördüğümüzde
kendimize olan güvenin arttığını, yetemediğimizi gördüğümüzde
ise yüzümüzü Ankara'ya döndüğümüzü söyleyebilirim.
(7)
Nasıl
ki, İzmir dışındaki arkadaşlarımız, yanıtlayamadıkları
soruların yanıtlarını alabilmek için bizlere umut ve güven
duygusu ile bakıyorlar ve istedikleri yanıtı aldıklarında mutlu
oluyorlar idi ise, biz de aynı şekilde Ankara'ya bakıyorduk ve
yanıtları aldığımızda ya da yardımcı olduklarını
gördüğümüzde, mutlu oluyorduk.
12.02.2022/Datça/Mehmet
Erdal
(1)
Bu nedenledir ki, sonraki yıllarda, özellikle 1981 sonrası
bulunduğum cezaevlerinde önceleri örtük, sonraları ise açıktan
yapılan ve 1988-1989 yıllarında “sağlıksız gruplaşmalara”
yol açan “iç tartışmalar” sürecinde Engels'in “Ailenin,
Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni”, Lenin'in “Ne Yapmalı?”,
“Bir Adım İleri, İki Adım Geri”, “İki Taktik”,
“Emperyalizm”, Mao'nun “Teori ve Pratik”, Stalin'in “Maksizm
ve Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu”, Dimitrof'un “Faşizme
Karşı Birleşik Cephe”sini, dahası bu ustaların diğer
kitapları ile kendi ülkelerinde devrimci mücadeleyi başarıya
ulaştırmış önderlerin yazdıklarını onlarca kez yeniden ve
yeniden okudum, okunmasını önerdim.
(2)
1976-1977 kışında Selim Martin, ben ve bir arkadaşa, Lenin ile
Stalin arasındaki yöntem farkını, “Leninizmin
İlkeleri/Esasları” kitabı üzerinden karşılaştırmalı olarak
anlatan ve benim Stalin'e “eleştirel” bakmaya başlamama neden
olan sevgili Faruk Yüksel'i, saygıyla anıyorum.
(3)
1976 yılı sonlarına doğru “Bütün Yazılar” kitabı elimize
ulaşmıştı; bu kitap, çok kötü bir basımdı ve biz gelen
kitapların içine konulan “düzeltme kılavuzunda” yazılanları
ilgili bölümlere ekleyebilmek için günlerce uğraşıp durmuştuk.
İlk kez, Mahir'in butün yazılarını, o kitaptan okumuştum.
(4)
Ben, önceki yazılarımda, hep Aydın Ön Lisans'tan İTBF'ye
(İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi) gelen arkadaşlardan söz
ettim; bazı arkadaşlar, az da olsa, o yıl, Manisa Ön Lisans'tan
okulumuza nakil gelenler olduğunu da söylediler.
(5)
İzmir'de mahallelere ilk geçenler, İTBF'liler ve GHİYO'lulardır.
(6)
Sezer Filiz (Hortuna), Mustafa Olpak (Arap Mustafa) gibi bugün
aramızda olmayan arkadaşlarımızın içinde yer aldığı bu grup,
1976-1977 kışında, bizimle tanışma öncesi dönemde, Şirinyer'de
Halkın Sesi taraftarlarının kurduğu (Yağhanelerden Şirinyer'e
girişte sağda bulunan Roma Su Kemerlerinin karşısında) derneğe
gidip geliyorlar ve kendilerini Halkın Sesi taraftarı olarak
tanımlıyorlardı. Bahse konu olan dernekte de süren tartışmalar
ama asıl olarak Karabağlar'da yürüttüğümüz somut çalışmalar
sürecinde, bu arkadaşları kazanmıştık; Karabağlardaki ilk
örgütlenme (KARA-DER/Karabağlar Kültür ve dayanışma Derneği),
bu arkadaşlarca kuruldu.
(7) O yıllarda
İlhan Bozkurt, Selim Martin ve Aslan Yalçın entelektüel bilgisi,
ideolojik ve teorik seviyesi en iyi konumda olan arkadaşlarımızdı;
ama Ankara ile kıyaslandığında, İzmir, belki de yalnızca bizim
açımızdan durum böyleydi, bilemiyorum, oldukça yetersiz bir
yerdi. Örn: İnciraltı Öğrenci Yurdunda Halkın Kurtuluşu ile
yapılan bir sosyal emperyalizm tartışmasında Celal hoca, KSD ile
yapılan “Devlet” tartışmasında C. A., keza, Türkçeye
çevirdiği bir kitap nedeniyle de olsa C. Ö.... gelmiş,
konuşmuş ve bizim moralimiz tavan yapmıştı.
YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-11:
SOL İÇİ
SORUNLARI NASIL ÇÖZMELİYİZ? (1)
1975-76
kışı, muhtemelen 1976 yılının ilk ayları; İnciraltı Öğrenci
Yurduna daha yenice geçmiştim. Bir gün, gündüz vakti,
yanılmıyorsam, 8. Blok 105 nolu oda olacak, Devrimci Kurtuluşçu
(THKP-C/Eylem Birliği) arkadaşlar ile sohbet ediyorduk; birden,
içeriye Halkın Kurtuluşçusu arkadaşlar girdiler ve odadaki
Devrimci Kurtuluşçu arkadaşlar ile sert bir biçimde tartışmaya
başladılar. Tartışma büyüdü, karşılıklı itiş kakış
başladı ve Halkın Kurtuluşçusu arkadaşlar odanın dışına
doğru kaçıştılar, oda kapısı kapandı ve ben, daha kapının
arkasında ayakta iken, pat pat iki el silah sesi duyuldu; oda
kapısının diğer tarafından sıkılan iki kurşun, kapıda iki
delik açtı.
Oda
içinde yaşanan itiş kakış sırasında Devrimci Kurtuluşçu
arkadaşlar silah falan mı gösterdiler de Halkın Kurtuluşçusu
arkadaşlar hızlıca oda dışına çıktılar ve ateş açtılar,
yoksa Halkın Kurtuluşçusu arkadaşlar Devrimci Kurtuluşçusu
arkadaşlara bir gözdağı mı vermek istediler, bilemiyorum. Her ne
ise, silah sıkılması sonrasında, odanın içinde ve balkonunda
bulunan bizler ile silah sesleri üzerine balkonun altında toplaşan
oldukça kalabalık öğrenci grubu arasında bulunan Halkın
Kurtuluşçusu arkadaşlar arasında atışma başladı.
Devrimci
Kurtuluşçusu arkadaşlar ile ayrışmaya başlamıştık ama ben bazı Devrimci Kurtuluşçu arkadaşlar ile hala çok yakın bir
ilişki sürdürüyordum; okulumuz öğrencisi bazı Halkın
Kurtuluşçusu arkadaşlar da bu durumun az çok farkındaydılar.
Balkonda, biraz
şaşkın ve biraz da kızgın bir şekilde, balkon altında toplanan
Halkın Kurtuluşçusu arkadaşlara bağırıyorum, ne oluyor?, ne
yapıyorsunuz?, böyle mi olur hiç?... diye; onlar da bana
bağırıyor, tamam, sen onlardan değilsin, diye.
Atışma
bir süre devam
ettikten sonra, Devrimci Kurtuluşçu arkadaşlar ile Halkın
Kurtuluşçusu arkadaşlar, ertesi gün Bornova Kampüsünde buluşma
ve orada hesaplaşma noktasında ortaklaştılar.
Sonrasında,
balkondakiler içeriye girdi. Balkon altındakiler, dağıldılar.
Şaşkındım. Olup
biteni aklım almıyordu.
1969-1972 yılları
arasında Gökçeada (İmroz) Erkek Öğretmen Okulunda, 1973-74
kışında Diyarbakır Eğitim Ensttüsünde ve 1974-75 kışında
Atatürk Üniversitesi İşletme Fakültesinde okurken sağcı-solcu
öğrenci ayrımında solcu öğrenciler, İzmir'e yatay geçiş
yaptıktan sonra ise var olan sol gençlik gruplarından Devrimci
Gençlik Grubu içerisinde yer almaya başlamıştım ama bu kavga,
sol içinde tanık olduğum ilk kavgaydı; bu ne iş?, diyordum,
kendi kendime.
Aradan
bir-iki gün geçti ve ben, tanıdığım bir Devrimci Kurtuluşçu
arkadaşa sordum, sözleşildiği gibi, kavganın ertesi günü
Bornova Kampüsünde buluşulup bir hesaplaşmanın yaşanıp
yaşanmadığını? Olur mu öyle şey?, dedi; aralarında
haberleştikten sonra, bir yerlerde buluşmuşlar ve oturup
konuşmuşlar. Sorunu çözmüşler.
1975-1976 kışında,
sol gruplaşmaların başladığı bir süreçte, İzmir'de, sol
kesimde, tartışmasız, çoğunluğu oluşturan Halkın Kurtuluşçusu
arkadaşlar ile kendilerini Cepheci (1) olarak adlandıran ve hatırı
sayılır bir sayıya sahip olan Devrimci Kurtuluşçu arkadaşların
aralarında çıkan bu kavganın nedeninin ne olduğuna dair (2) hiç
bir şey anımsamıyorum ama, çok değil, bir yıl sonra, bizimle
Devrimci Kurtuluşçu arkadaşlar arasında başlayan sürtüşmelerin
nedenini çok iyi anımsıyorum.
(Devam
edecek)
19.02.2022/Datça/Mehmet
Erdal
(1)THKP-C çizgisini
savunduğunu söyleyenlere verilen ad.
(2)
12 Mart yenilgisi sonrasında, öncelikle öğrenci gençlik
içerisinde yeniden toparlanma süreci içerisine giren sol
gruplaşmalar içerisinde kavgaya varan gerilim noktaları, İzmir'de
tanık olduklarım çerçevesinde yazıyorum, çok farklı idi:
Sovyetler Birliğinin “sosyalist” mi, “sosyal emperyalist” mi
ya da nasıl, Örn: “modern revizyonist” mi; 12 Mart'ta yenilen
devrimcilerin “küçük burjuva anarşistleri” ve “maceracılar”
mı yoksa “ihtilalciler” ve “gerçek devrimciler” mi; okullar
başta olmak üzere yaşamın devam ettiği her yerde yürütülen
anti-faşist mücadelede yer alanların “goşistler”mi yoksa
“devrimciler” mi olduğu... gibi. Elbette, böylesi ideolojik ve
siyasi nitelikli ayırım noktaları dışında gerçekte bu
niteliklerde olmayan ama bu kılıflara büründürülmüş pek çok
başka neden de söz konusu idi.
YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-12:
SOL İÇİ
SORUNLARI NASIL ÇÖZMELİYİZ (2)
“YAZILAR”ın
önceki bazı bölümlerinde de de değinmiştim; hem 1976 yazında
İnciraltı Öğrenci Yurdunda 11-13 kişi ile başlayan ve 9 kişi
ile tamamlanan eğitim çalışmasının yapılmış olması hem de
1976-77 öğretim yılı başında, yatay geçiş yoluyla okulumuza
(İTBF/İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi) gelen Aydın ve
Manisa Önisanslı öğrencilerin büyük çoğunluğunun Devrimci
Gençlikçi olmaları, bizim açımızdan çok önemliydi; İzmir'de,
hem nitelik hem de nicelik yönünden kendimize olan özgüven
duygumuz artmış ve Devrimci Gençlik Dergisinde yazılanlar
çerçevesinde, mahallelere gidip oralarda yürütülecek anti-faşist
mücadeleyi örgütleme görevini önümüze koymuştuk.
Mahallelere gidip
gelmeye ve oralarda örgütlenmenin ilk adımlarını atmaya başlayan
ama asıl olarak sayısal gücü nedeniyle hem İnciraltı Öğrenci
Yurdunda ve hem de İTBF'de yürütülen anti-faşist mücadelede
ağırlığını koyan Devrimci Gençlik grubunun çekim merkezi
olmaya başlaması, öncelikle, hem İnciraltı Öğrenci
Yurdunda hem de İTBF'de sayısal olarak belli bir ağırlığı olan
ama artık görece geride kalmaya başlayan Devrimci Kurtuluştan
arkadaşlar ile aramızda “Kim Mahirci? Kim geçmişi savunuyor?”
tartışmasının yoğunlaşmasına yol açmıştı.
1976-77
kışında, muhtemelen 1977 yılının ilk aylarında, İTBF Öğrenci
Derneğini yenice taşıdığımız Kemeraltı'ndaki Atılgan
İşhanı'nın üst katında Devrimci Kurtuluştan arkadaşların
talebi üzerine bir tartışma yapılmasına karar verilmişti;
Devrimci Kurtuluştan arkadaşlar, bu tartışmada, Mahir'i/THKP-C'yi
kendilerinin savunduğunu kanıtlayabileceklerini ve haliyle, çekim
merkezi konumunda olmaları nedeniyle sayısı hızla artan Devrimci
Gençlik Grubu içinde yer alan bazı ("kafası karışık"
dedikleri) arkadaşları etkileyebileceklerini, sanıyorlardı.
Mahalle
çalışmalarım nedeniyle katılamadığım bu tartışma toplantısı
polis tarafından basılmış ve o baskında 55 kişi gözaltına
alınmıştı. (1)
Aynı
süreçte, bir kez de bir akşam İnciraltı Öğrenci Yurdu'nun
kantininin ikinci katında bir araya gelmiş ve oldukça sert bir
tartışma yapmıştık; bu tartışmada, artık yalnızca teorik
laflarla yetinmiyor, bir biçimde, sahada yaptıklarımıza dair
imalarda bulunarak, hangimizin Mahir'i/geçmişi gerçek anlamda
savunduğunu birbirimize, asıl olarak da tartışmayı izleyen
arkadaşlara kanıtlamaya çalışıyorduk.
Devrimci
Kurtuluştan arkadaşlar ile üçüncü kez karşı karşıya
gelmemiz, 1978 yılı ikinci yarısında, muhtemelen Ağustos-Eylül
aylarında, Bornova Kampüsü içerisinde bulunan Fen Fakültesinin
yakınındaki bir kantinin camına yapıştırdıkları bir duvar
gazetesi nedeniyle olmuştu.
Bornova
Öğrenci Yurtlarında kalan ve Bornova Kampüsü içerisindeki
farklı fakültelerde okuyan Devrimci Kurtuluştan arkadaşlar, bir
gün bir duvar gazetesi hazırlıyor ve kantinin gözle görülür
bir yerindeki cama yapıştırıyorlar. Bornova Kampüsündeki
Devrimci Gençlikten arkadaşlar, duvar gazetesindeki yazının
içeriğinde bizimle ilgili hoşa gitmeyen ifadeler olduğunu
görüyorlar ve duvar gazetesini asan Devrimci Kurtuluştan
arkadaşlara, bu duvar gazetesini indirmesini istiyorlar. Devrimci
Kurtuluştan arkadaşlar, hayır, indirmeyeceğiz, diyorlar. Bizim
arkadaşlar, o sıralar, Bornova Kampüsünde ve haliyle Bornova
Öğrenci Yurdunda hala çok azlar; bir şey yapamıyorlar.
Bu
gelişmelerin duyulması üzerine, o günkü aklımızla, sorun yok,
bu sorunu çözeriz, anlaşılan Devrimci Kurtuluştan arkadaşlar
bizim neler yapabileceğimizi tam olarak kestiremiyorlar, deyip,
ertesi gün, sabahın erken saatlerinde, bazı arkadaşlar ile
birlikte, duvar gazetesinin asıldığı kantinin yolunu tuttuk.
Gücümüzü biliyoruz ama serde de gençlik var, delikanlılık var,
dahası, aramızda, aynı kökten (Mahir/THKP-C) gelmekten
kaynaklanan duygusal bir bağ var, bunların tümünü bir çırpıda
silip atamıyoruz; nihayetinde, biz indirirsek ayıp olur, gelsinler
ve kendileri indirsinler deyip, Devrimci Kurtuluştan arkadaşların
gelmelerini bekledik. Devrimci Kurtuluştan tanıdığımız bir
arkadaş geldi ve kavgasız gürültüsüz, duvar gazetesi indirildi;
oradan ayrıldık. İzmir'de, bir daha da Devrimci Kurtuluştan
arkadaşlar ile karşı karşıya gelmedik. (2)
Ama,
başka bazı siyasi hareketler ile karşı karşıya gelmelerimiz
oldu ve maalesef, onlar ile aramızda var olan sorunları ya da sorun
olarak gördüğümüz her ne ise onları, Devrimci Kurtuluştan
arkadaşlar ile olduğu gibi tartışarak ya da güç kullanımına
gitmeden çözmeyi başaramadık.
(Devam
edecek)
26.02.2022/Datça/Mehmet
Erdal
(1)
Basına “Atılgan İşhanı baskını” olarak da yansıyan bu
baskın sırasında birisi kadın birisi erkek olmak üzere yalnızca
iki arkadaşımız gözaltına alınmaktan kurtulabilmişti ve bu
baskın nedeniyle, bilahare, İTBF Öğrenci Derneğinin
yönetimindeki arkadaşlar, taşınmayı Emniyete bildirmemeleri
gerekçe gösterilerek, örgüt üyeliğinden ceza aldılar.
(2)
1979 yılı başlarında, Buca Bölge Cezaevinde, Devrimci
Kurtuluştan arkadaşlar ile küçük bir olay nedeniyle
ilişkilerimiz gerildi ama aklı selim davranmasını bildik.
YAZILAR
(YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-13:
SOL İÇİ
SORUNLARI NASIL ÇÖZMELİYİZ? (3)
İzmir'deki Halkın
Kurtuluşundan arkadaşlar ile 1975-76, 76-77 ve 77-78 öğrenim
(kış) dönemi yoğunluklu olmak üzere özellikle öğrenci
kesiminde (üniversite ve orta öğrenim) Sosyal Emperyalizm, 12 Mart
döneminde yenilen devrimcilerin/geçmişin değerlendirilmesi,
Gençliğin örgütlenmesi, Anti-faşist mücadele vb. konularda
farklı düzlemlerde (okullarda, yurtlarda, derneklerde)
tartışmalarımız her daim oldu; ama, birbirimize, Örn: TİP-TKP
ve Halkın Sesi/Doğu Perinçek çevrelerine baktığımız gibi
dışlayıcı (aynı nitelikte olmasa bile) bakmadık. Okullarda ve
özellikle İTBF'de yürütülen anti-faşist mücadelede birlikte
yer aldık ve dayanışma gösterdik. (1)
Halkın
Kurtuluşu ile Devrimci Yolun İzmir'de ilk kez karşı karşıya
gelmesi ve karşı karşıya gelmelerine yol açan sorunu tartışarak
değil, güç kullanarak çözme yoluna gitmeleri 1978 yılı yaz
aylarında yaşandı.
Balçova
semtinde Balçova Kültür ve Dayanışma Derneği (BAL-DER) çatısı
altında örgütlenen ve faaliyet yürüten arkadaşlarımız, 1978
yılı yazında, Üçkuyular-Narlıdere yolundan Balçova içerisine
doğru uzanan ana cadde (ATA Caddesi) üzerindeki bir kahvehanenin
yan sokağa bakan duvarının kıyısına dergi ve kitap satışı
yapan bir sergi açıyorlar. Mahallede oldukça etkili olan Halkın
Kurtuluşundan arkadaşlar bundan pek memnun olmuyorlar ve bir gün
serginin açıldığı yere köfte satışı yaptıkları seyyar
köfte arabasını koyuyorlar; akıllarınca, serginin açılışını
engellemek istiyorlar. Haliyle, iki grup arasında sürtüşme
başlıyor... Köfte arabası devriliyor, sataşmalar ve kavgalar
oluyor. Halkın Kurtuluşu saflarında yer alan sorunlu birisinin
(2) ön planda rol oynadığı bu süreçte sorun çözülemiyor ve
büyüyor. Bir arkadaşımızın savunma aleti gasp ediliyor.
Bu
gasp olayını duyunca, o günkü aklımızla, bunu bir onur ve gurur
sorunu olarak algılayıp, Balçova'daki Halkın Kurtuluşundan
arkadaşların oturup kalktıkları Mezarlık Durağındaki (serginin
açıldığı değil) kahvehanenin yolunu tuttuk; aklımızca,
kahvehaneye varıp, arkadaşımızdan gasp edilen savunma aletini bir
biçimde, geri alacağız. Biz daha kahvehaneye varamadan,
bazı arkadaşlar ile yürüdüğüm sokak üzerinde, ki diğer
sokaklarda da benzer önlemler almışlar, bizi bekleyen Halkın
Kurtuluşundan arkadaşlar önümüze çıktılar ve çatışma
başladı; benim yanımdaki iki arkadaş ile diğer sokaklardan
birindeki bir arkadaşımız olmak üzere toplam üç arkadaşımız
vuruldu. (3)
Sonrasında, olay
çığrından çıktı; sorunun büyümesinde birinci dereceden rolü
olduğunu düşündüğümüz sorunlu bir kişiyi bütün uyarılara
rağmen (4) aralarında barındıran Halkın Kurtuluşundan
arkadaşlar tarafından bu üç arkadaşımızın yaralanmasının
yol açtığı duygusal patlama nedeniyle aklı selim davranabilmeyi
başaramadık, aynı gün, İnciraltı Öğrenci Yurdunda kalan
Halkın Kurtuluşundan arkadaşların tümü yurttan atıldı. Yurda
girmek isteyenler sokulmadı. Ertesi günü, Halkın Kurtuluşundan
arkadaşların çoğunlukta oldukları Bornova Kampüsü içerisindeki
yurtlarda kalan arkadaşlarımızın talebi üzerine mahallelerden
bazı arkadaşlar yurda gittiler...
Birkaç
gün sonra, bir kanaldan, Halkın Kurtuluşundan arkadaşlar haber
gönderdiler; oturuldu ve konuşuldu. Mevcut durumun aşılması
noktasında ortaklaşıldı.
Bu olaya
ilişkin yıllar öncesinde yaptığım değerlendirmem, ki hala
benim sol içi sorunların çözümüne bakışımın temelini
oluşturuyor, şudur: Bu olay, baştan sona saçma sapan bir olaydır.
Her iki taraf, baştan sona hatalıdır. Biz ve Halkın Kurtuluşundan
arkadaşlar, birbirimizin sol, sosyalist ve devrimci güçler
olduğunu, aramızdaki sorunların çözüm yöntemlerinin,
karşı-devrimci güçlerle aramızda var olan sorunların çözüm
yöntemlerinden farklı olduğunu/farklı olması gerektiğini
unuttuk ve birbirimize, farklı saiklerle sol, sosyalist ve devrimci
olmayan güç muamelesi yaptık.
Halkın
Kurtuluşundan arkadaşlar bu olaya ilişkin başka türlü bir
değerlendirme yapıyorlar mı bilemiyorum, benim bakış açım bu
çerçevededir.
Balçova'da başlayan
ve üniversite yurtlarına sıçrayan bu çatışma sürecinin
sonunda Halkın Kurtuluşundan arkadaşlar, İzmir'de, sol, sosyalist
ve devrimci kesimler arasında başat güç olma özelliklerini
yitirdiler; Devrimci Yolcular başat güç olarak öne çıktılar.
(5)
Benim
yaşadıklarım ve tanık olduklarım çerçevesinde, Halkın
Kurtuluşundan arkadaşlar ile bir kez de 1982 yılı sonlarına
doğru Buca Bölge Cezaevi Yeni Bölüm 6. Koğuşta yaşanan bir
olaydan dolayı karşı karşıya gelindi.
Yeni
Bölüm 6. Koğuşta, bahçede ya da başka bir yerde ama koğuşta
bulunan herhangi birisinin görüp okuyabileceği bir halde bir not
bulunuyor; bulunan not, Devrimci Yol davalarından yargılanan bazı
arkadaşlarla ilgili bazı hoş olmayan ifadeler içeriyor. Notun
kazara düşmüş olmasından daha çok, notun içeriğinin
koğuşta bulunan herkesçe ve özellikle Devrimci Yolcularca
okunması ve bilinmesi isteniyormuş gibi açık halde bulunması
üzerine bizim arkadaşlar çok ciddi olarak rahatsız oluyorlar. Hem
notu düşürdüğünü söyleyen hem de koğuşta bulunan Halkın
Kurtuluşundan bazı kişilerle konuşuluyor; ikna olunmuyor. İpler
geriliyor. Olayın diğer koğuşlarda da duyulması üzerine, Halkın
Kurtuluşu arkadaşlar ile bütün koğuşlarda ilişkiler koparıldı.
Sonrasında, kesin
tarihini ay ve gün olarak anımsamıyorum, Halkın Kurtuluşundan
arkadaşlar ile aramızda var olan sorun donduruldu, çözümü, özür
dileyecekleri belirsiz bir tarihe ertelendi. Yanılmıyorsam, bir
süre sonra, Halkın Kurtuluşu'nun Buca Bölge Cezaevinde etkin
konumunda olan bir arkadaş, notun içeriğine ilişkin hatalı
olduklarını kabul etmişti.
Bir
daha Halkın Kurtuluşundan arkadaşlar ile karşı karşıya
geldiğimizi anımsamıyorum.
(Devam
edecek)
05.03.2022/Datça/Mehmet
Erdal
(1)
Sanırım, 1976 yılı içinde, bir kez Namık Kemal Lisesinde
yaşanan bir olayın Devrimci Gençlik Dergisinde yer alması ve bir
kez de Halkın Kurtuluşu gazetesinde Devrimci Gençlik ile ilgili
yapılan bir değerlendirmedeki bazı ifadeler nedeniyle olmak üzere
iki kez farklı düzlemlerde karşı karşıya gelmemiz söz konusu
oldu ama sorunlar büyütülmedi; ilişkide olmaya devam edildi.
(2)
Halkın Kurtuluşu içerisinde yer almasına karşın farklı işlerle
iştigal eden ve "farklı çevrelerle" ilişkide
olduğu söylenen bir kişi.
(3)
Bu vurulan arkadaşlardan birisi 2021 yılı başında Koach
hastalığından ölen Ahmet Ünlüer idi.
(4)
Arkadaşımızın savunma aletinin gasp edilmesinin ardından bu
sorunlu kişinin varlığına dikkati çeken bir bildiri dağıtmıştık.
(5) Bugün
sol, sosyalist ve devrimci kesimlerden herhangi birisinin kalıcı
anlamda başat güç olmasının yolunun ideolojik, teorik ve politik
tartışmalardan, toplumun farklı kesimlerinde çalışmaktan ve
örgütlenmekten, savunulan düşüncenin günlük yaşam içerisinde
kuvveden fiile çıkarılmasından... geçtiğini, düşünüyorum;
başka bir yolla değil!
YAZILAR
(YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-14:
SOL İÇİ
SORUNLARI NASIL ÇÖZMELİYİZ? (4/1)
Kişisel
tarihimde yeri var ama İzmir Devrimci Gençlik'in ve Devrimci Yol'un
İzmir GSB (Genç Sosyal Devrimciler/Sosyalistler Birliği) (1)
örgütü ile herhangi bir ilişkisinin olduğunu anımsamıyorum;
olduğunu da sanmıyorum.
İzmir'de, İGD
(İlerici Gençlik Derneği) çevresi ile ilk ilişkilerimiz ise,
yanılmıyorsam, 1976-77 kış dönemi içerisinde başlamıştı.
Devrimci
Gençlik Dergisi yayınlanmaya ve sonradan kendilerini Devrimci
Kurtuluş olarak adlandıracak arkadaşlar ile ayrılık başladıktan
sonra Kemeraltı Başdurak'taki Başdurak İş Hanında bulunan
ANT-YÖD'den (Antalya Yüksek Öğrenim Derneği) elimizi ayağımızı
çekmiş ve yalnızca, Harputlu İş Hanı zemin kattaki Gençlik
Kitabevi'ne gidip gelmeye başlamıştık; o günlerde, Devrimci
Gençlik Dergisi oradan dağıtılıyordu ve “abi” de,
arandığında ancak orada bulunabiliyordu.
Öznel
durumumuz nedeniyle, dergi almaya ya da aklımıza takılan bir
konuda abi ile konuşmak için Gençlik Kitapevine gittiğimizde, o
civarda oturup sohbet edebileceğimiz bir yerimiz yoktu; haliyle,
bazen, çok sayıda kişi, o küçücük kitabevinin içinde ve
camekanının önünde gürültülü bir şekilde uzun süre bekleşip
duruyorduk.
Kim
akıl etti ya da kim ilk önce nasıl öğrendi ve önerdiyse,
ayrıntıya dair hiç bir fikrim yok, kitapevinin önünde artık
dikkat çekmeye başlayan kalabalığı azaltmak, daha rahat bir
ortamda oturup konuşabilmek amacıyla Kemeraltı'nın yan
sokaklarının birisinde bulunan ve Gençlik Kitabevine de çok uzak
olmayan bir yerde bulunan TÜS-DER'e gitmeye başladık.
TÜS-DER'in, yarısı
açık yarısı da kapalı oldukça geniş bir salonu vardı; orada
çok rahat oturup konuşulabiliyor ve çay filan da içilebiliyorduk.
Anımsadığım kadarıyla, belki de yalnızca gündüzleri oraya
gittiğimizden öyle olabilir, o salonda, biz gençlerden daha büyük
yaşta çok az sayıda kimse olurdu; muhtemelen, bu kişiler TÜS-DER
üyeleriydi.
Bir
süre sonra, bazı arkadaşlar oraya gidip oturduklarında çay
ocağını işleten kişinin bir daha buraya gelmeyin, dediğini aktarmaya başladılar; biz, boş verin kime ne zararımız var ki,
gidip oturmaya devam edelim, diyorduk.
Aklımda
kaldığı kadarıyla yazıyorum, 1976-77 kışı olacak, İGD, bir
kanaldan, bize, UDC'yi (Ulusal Demokratik Cephe) tartışmak
istiyoruz, sizi de davet ediyoruz, demiş; abi, İGD'den gelen bu
çağrıya benim katılmamı istedi. Tamam da, ben toplantıya
gittiğimde neyi savunacaktım? Biz, bu konuda ne düşünüyorduk?..
Neyse, gittim.
TÜS-DER'in bir
odasında yapılan toplantıya, İGD adına katılan kişi, benim
Buca Lisesi Ortaokul kısmında (1966-69) okurken tanıdığım bir
arkadaşımdı; kendisiyle, 1973-74 yıllarında da bir ara
sohbetimiz olmuştu... (2)
Biraz
tartışılan konuda cahil olmam, biraz da abinin yönlendirmesi
(“katılmadı demesinler, katılalım; dinleyelim”) nedeniyle,
katıldığım bir-iki toplantıda UDC üzerine anlatılanları ve
toplantıya katılanlardan bazılarının söylediklerini dinlemekle
yetinmiştim; neticede, o tartışmalardan somut herhangi bir şey de
çıkmamıştı. (3)
UDC
tartışmalarından bir şey çıkmayınca ya da biz çekilince,
ayrıntıya dair çok fazla bir şeyler anımsamıyorum, ya da
İDOD'un (İzmir Demokratik Orta Öğrenim Derneği), EMEK
DAĞITIM'ın, bazı mahalle derneklerinin devreye girmesiyle
olabilir, TÜS-DER'e uğramaz olmuştuk.
İGD
ile ilk karşı karşıya gelişimiz, bu gelişmelerden bir süre
sonra Karabağlar Mahallesi'ndedir.
Devrimci
Gençlik'in ilk mahalle çalışmalarına başladığı yerlerden
birisi Karabağlar idi. (4)
Karabağlar
Mahallesi'nde çalışmaya başladığımızda İGD'lilerin Karabağlar
Briketçi Durağından Yeni Çamlık yoluna saptıktan sonraki
köprünün yanı başında bulunan kahvehanenin biraz ilerisinde bir
dernekleri vardı; çoğunlukla kapalı olurdu.
O
yıllarda, mahalle vb. alanlarda çalışmalar yürüten siyasi
yapılanmaların “ayrı örgütlenme” eğilimleri (5) revaçta
olduğundan, biz de, o güne kadar Halkın Sesi içerisinde
yer alan Sezer Filiz (Hortuna), Mustafa Olpak (Arap Mustafa) ve diğer
arkadaşları kazandıktan sonra Briketçi Durağından Eski Çamlık
Mahallesine doğru devam eden yol üzerinde bulunan kahvehanenin arka
taraflarında bir yerde KARA-DER'i (Karabağlar Kültür ve Dayanışma
Derneği) kurmuştuk.
İki
dernek arasında, kuş uçuşu çok fazla bir mesafe yoktu.
Karabağlar
Mahallesi'nde İGD'liler ile aramızdaki gerginliğin asıl nedeni,
derneklerin birbirine yakın olması değil, Karabağlar'da çalışmaya
başlamamızdan sonra, İGD'lilerin etki alanlarının giderek
daralması (Karabağlar Mezarlığı ve Karabağlar Polis Karakolu
ile karakolun yanı başından geçen dere arasındaki dar bir bölge)
idi ; Aydın Mahallesi olarak anılan bu dar bölgede, TEBA gibi
bir-iki iş yerinde örgütlü olan DİSK'e bağlı sendikaların
üyesi işçiler kalıyordu.
Yağhanelerden
Karabağlar'a girişte bulunan Hasan Hüseyinlerden Yeni Çamlık'a
kadar çok geniş bir bölgede mahalle çalışması yürütürken,
zaman zaman Aydın Mahallesi'ne de geçip dernek bildirilerini
dağıtıyorduk. Siyasi hareketler arasındaki (o yıllarda
tavan yapmış) rekabet nedeniyle, İGD ile aramızda bir sürtüşmenin
yaşanması kaçınılmazdı.
Nitekim,
umarım hafızam beni yanıltmıyordur, 1977 yılı yazında,
İGD'liler, Karabağlar-Gaziemir yolundan Çamlık yoluna sapan yolun
Briketçi durağına varmadan hemen öncesinde yolun solunda bulunan
yazlık sinemada bir tiyatro gösterisi düzenlemişlerdi; biz de,
gösterinin düzenlendiği o akşam tiyatro gösterimini izlemek ve
haliyle “ bu mahallede biz de varız” şeklinde bir gövde
gösterisi yapmak için yazlık sinemanın yolunu tuttuk. Bazılarımız
bilet aldı. Çamlık Mahallesi'ne giden yol üzerindeki kapıdan
değil de bilet satışının yapıldığı yan taraftaki kapıdan
içeriye girmek istedik; ıııhhh, almıyorlar. İtiş kakış
başladı, ama nafile. Sinirden tir tir titriyoruz. Nasıl olur?,
diyoruz, nasıl almazlar bizi? Bu mahallede anti-faşist mücadeleyi
yürüten biziz. Gireceğiz. Başka yolu yok. Ama nafile. Ne yaptık
ise, içeriye giremedik. Eli mecbur, oradan ayrıldık.
(Devam
edecek)
12.03.2022/Datça/Mehmet
Erdal
(1)
TSİP'in (Türkiye Sosyalist İşçi Partisi'nin gençlik örgütü.
(2)
Benim Devrimci Gençlik Grubu içerisinde yer almamdan çok önceleri,
İzmir Bahçelievler'deki evlerine birkaç kez gidip Sovyetler
Birliği, Sovyetler Birliği'nin Macaristan ve Çekoslovakya'daki
müdahaleleri, Soljenitsin'in eleştirileri... üzerine aklımın
yettiği kadarıyla sohbet ettiğim bir arkadaşım.
(3)
Aynı dönem, İzmir dışındaki herhangi bir yerde bizim
arkadaşlarımıza UDC tartışmalarına katılma çağrısı
yapılmış mıydı, yapılmış ise bizim arkadaşlar katılmış
mıydı ya da bu çağrı yalnızca İzmir'de, biz TÜS-DER lokaline
zaman zaman gidip oturmamızdan dolayı mı gelmişti, inanın hala
bilemiyorum.
(4) Mahalle
çalışmalarına, mutlaka somut bir ilişki üzerinden başlanır;
Karabağlar'daki çalışmanın ilk adımı, benim, Musa'nın
(kardeşim Musa Erdal) ve elektrikçilik yapan diğer kardeşim ile
Ahmet Özdil'in (Paspal Ahmet) ve bir başka arkadaşımızın
Karabağlar'da da bir süre birlikte aynı evde kalmamızdan, asıl
olarak da Karabağlar'ın benim açımdan çok bildik (iş,
hısım-akraba, aynı köylü) olmasından kaynaklanan ilişkiler
üzerinden atılmıştır.
(5) Siyasi
değil kitle örgütlenmesi anlamında sözü edilen bu ayrı
örgütlenme eğilimi hem ayrı örgüt kurma hem de kurduğun örgüte
kendi dışından kimseyi sokmama biçiminde söz konusuydu; sanırım,
bu eğilim, gerçekte işin kolayına kaçmaktı. Bu eğilimin ne
ölçüde aşılabildiğinin ve ne ölçüde savunulabilir bir tavır
olduğunun ciddi anlamda sorgulanması gerektiğini, düşünüyorum.
YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-15:
SOL İÇİ
SORUNLARI NASIL ÇÖZMELİYİZ? (4-2)
Altındağ'da,
mahalle çalışması için ilk adımı, Büyük Efes Oteli'nin hemen
karşısında bulunan Akşam Ticaret Lisesinde okuyan ve Altındağ
Mahallesinde oturan arkadaşlar aracılığıyla atmıştık. (1)
İzmir'den Işıkkent'e/Pınarbaşı'na doğru giden yolun (Kemalpaşa
caddesi) Kokluca Mezarlığı ile Altındağ Yahudi Mezarlığı
arasındaki bölgeyi kapsayan o yılların Altındağı'nda, yolun sol
tarafında (Çamdibi, Koşukavak) yoğunluk olarak, uzun yıllar önce
Balkanlardan gelip yerleşen göçmenler yaşıyordu; sağ tarafına
ise, ülkemizin doğusundan göç edip gelenler yerleşmeye devam
ediyorlardı. Altındağ'dan sonra Pınarbaşı'na doğru devam eden
ve o yıllarda hala asfaltlanmamış durumda olan yol boyunca da
fabrikalar yeni yeni açılıyordu.
1976-77
kış dönemi İzmir'de başlattığımız mahalle çalışmaları
kapsamında, kesin tarihini anımsamıyorum, Altındağ'da da,
ALTIN-DER'i (Altındağ Kültür ve Dayanışma Derneği) kurmuştuk.
Derneğin yeri, Altındağ Yahudi Mezarlığından Altındağ köyüne
giden yolun (Yener Caddesi) üzerindeki Altındağ Belediyesi
araçlarının bakımının yapıldığı yerin tam karşısında
idi.
Altındağ
Mahallesine ilk adımı, Altındağ Yahudi Mezarlığının arka
taraflarındaki tepenin yukarı kısımlarında bulunan (ÇİMENTAŞ
ile Altındağ gecekondu genişleme alanının sınırını
belirlemek için yapılmış olan) taş duvara, çookk uzaklardan
görülecek şekilde büyük harfler ile “ÇİMENTAŞ'IN VE TAŞ
OCAĞI'NIN TOZUNA HAYIR/DEV-GENÇ” yazarak atmıştık. (2)
Altındağ
Mahallesindeki mahalle çalışmamızın bir boyutu da Kemalpaşa
Caddesi'nin Altındağ Yahudi Mezarlığından sonraki kısımlarında
daha yeni yeni açılmaya başlayan fabrikaların mesai bitim
saatlerinde önlerine gidip bildiri dağıtmaktı; üniversitede
okuyan bazı arkadaşlarımızın da katılımıyla yapılan bu
bildiri dağıtımının pek çok fabrika önünde
gerçekleştirildiğini anımsıyorum.
1977
yılı ikinci yarısı, muhtemelen sonbahar ayları olabilir, bir gün
bir ya da bir kaç arkadaş, İGD'lilerin dernekte faşizm konusunda
bir tartışma toplantısı yapılmasını istediklerini, söyledi.
Böylesi bir durumda, sorumlu konumunda olan, kendisine güvenen ve
dahası kendisine yönelik güven duygusunun zerrece zedelenmesini
istemeyen bir kişi/kişiler olarak, hayır, ne gerek var, falan,
diyemezsin; tamam, dedik.
Sanırım,
hafta sonu bir gün, İGD'liler oldukça kalabalık bir grup olarak
geldiler.
İGD'lilerin
başında, Buca Lisesi Ortaokul kısmında okurken tanıdığım ve
UDC toplantılarında da İGD adına toplantılara katılan arkadaşım
vardı.
Tartışma
başladı.
İGD
adına konuşan arkadaş
ve ben karşılıklı olarak Faşizm ve ülkemizin/devletin
niteliği konusunda, farklı klasik kitaplardan alıntılar yaparak,
dağarcığımızda ne varsa, sıralıyoruz; dernek binasında
bulunanlar da dinliyorlar.
O
yıllarda yapılan faşizm tartışmalarına katılan arkadaşlar
bilirler; biz, ülkemizdeki devletin niteliğinin faşist olduğunu
ifade ederken, Dimitrof'un, yanılmıyorsam 3. Enternasyonal'de
yaptığı bir konuşmada sömürge ve yarı-sömürge ülkelerin
burjuva demokratik devrimini tamamlamış ülkelerden farklı
nitelikte olduğuna dair sözlerine atıfta bulunur, ülkemizin ve eş
konumdaki ülkelerin burjuva demokratik devrimini tamamlamış
ülkeler gibi değerlendirilmesine, haliyle, ülkemizde faşizmin
iktidarda değil de tırmanmakta olduğuna dair savlara, karşı
çıkardık.
Dernek
binasında yapılan tartışmada, ben bu alıntıyı yaptım;
bekliyorum, İGD adına konuşan arkadaş ne diyecek, diye.
Başka
yerlerde ve farklı düzlemlerde başka başka siyasi hareketlerle ya
da o siyasi hareketlerden arkadaşlarla bu konuda yapılan
tartışmalarda genellikle tanık olunan tavır, Dimitrof'un bu
sözlerinin yok kabul edilmesi ya da Dimitrof'tan başka bir
alıntının yapılması ya da ülkemizin gelişmiş bir ülke olduğu
iddia edilerek, Dimitrof'un bu sözünün bizim ülkemiz için
geçerli olamayacağı vb. doğrultusunda olurdu.
İGD
adına konuşan arkadaşım, bunlardan hiç birisini yapmadı, pat
diye, “Dimitrof'un, bu sözlerinden dolayı, 3. Enternasyonal'in
kapanış konuşmasında özeleştiri yaptığını” söyledi.
Haydaaa... O güne
kadar böyle bir şeyi hiç duymadığımdan ne diyeceğimi
bilemedim; yüzüm kızardı. Resmen, Dimitrof'un sonradan yanlış
olduğunu kabul ettiği söylenen bir sözüne atıfta bulunduğum
için, çok mahçup olmuştum.
Gözlerin
hepsi bana döndü; ne diyeceğimi, merak ediyorlardı.
Hiçbir
şey diyemedim.
Tartışma
bitti; ben kaybetmiştim.
İGD'li
arkadaşların yüzleri gülüyordu; kalktılar ve gittiler.
Mahalleden dernek
üyesi arkadaşlar da gittiler.
O
gece, evde, sabaha kadar, Dimitrof'un Faşizme Karşı Birleşik
Cephe'sini yeni baştan okudum; İGD'li arkadaş, tartışmayı
kazanabilmek için, numaranın feriştahını çekmiş, her şeyi
ters takla yapmıştı.
Dimitrof'un
özeleştirisi başka bir konudaydı; ben/biz haklıydık. Ülkemiz
ve eş konumdaki ülkeler için Dimitrof'un o sözü çok sağlam bir
referans idi.
Ertesi
günü, dernekte, gelen giden arkadaşa, bunu anlattım; istiyorum
ki, biz yanlış bir şeyi savunmuyorduk. Konuyu çarpıtan, İGD'li
arkadaş idi.
Yeni
bir tartışma için haber gönderip durduk; ama nafile. Gelmediler.
Altındağ'da, bir daha bir araya gelip faşizm ya da başka bir
konuda İGD'liler ile tartışma yapmadık. (3)
19.03.2022/Datça/Mehmet
Erdal
(1)
Akşam Ticaret Lisesi, Eşrefpaşa Akşam Ortaokulu vb., şu veya bu
nedenle öğrenimini devam ettirememiş yurttaşlara, bıraktıkları
yerden öğrenime devam etme olanağı veren okullardı; normal
müfredatı izleyen eşiti okullarda okuyan öğrencilerden daha
büyük öğrencileri vardı. Bu yazıda sözü edilen Akşam Ticaret
Lisesinden bir öğrencisi arkadaşımız da İDOD'un (İzmir
Demokratik Orta Öğremim Derneği) ilk başkanlığını yapmıştır.
(2)
O yıllarda, hem ÇİMENTAŞ'ın hem de, yanılmıyorsam, Bornova
tarafında faaliyette olan BATI ÇİMENTO'nun bacalarında filtre
yoktu ve Altındağ ile Bornova arasındaki ova bu fabrikaların
bacalarından çıkan zehirli dumanların etkisi altındaydı. Keza,
Altındağ Mezarlığının yukarı, Altındağ Köyünün ise alt
taraflarında bulunan taş ocağından yükselen toz bulutları da
çevredeki evlerde oturanlara hayatı zehir ediyordu. Bu nedenle,
Altındağ'da ilk adımı bu yazı ile atmış olmamız, çok yerinde
bir hareket idi ve yankısı büyük olmuştu. (Hep aklımdadır;
bizim arkadaşlar bu yazıyı yazdıktan sonra, o günlerdeki
Altındağ Belediye Başkanı olan Adalet Partili Şefik Ok aracıyla
Altındağ Yahudi Mezarlığının oraya kadar geliyor ve yazıyı
seyrediyor; yazı, çok uzun süre silinmeden kaldı)
Hafızam
beni yanıltmıyorsa, ÇİMENTAŞ'ın yönetim kurulunda ya da
danışman statüsünde Ege Üniversitesinden bir hoca vardı ve
üniversitede okuyan arkadaşlarımız, bu hoca ile bu konuda bazı
görüşmeler de yapmışlardı.
(3)
Not: 1- 1978 yılı Kasım ayı sonlarında, Karşıyaka'da, İGD'li
birisi ile kavga etmekten ve onu yaralamaktan dolayı Çınarlı
Meslek Lisesi öğrencisi olan E. Sabri Gamsız arkadaşımız
tutuklandı, yargılandı ve ceza aldı.
E.
S. Gamsız arkadaşın bu konudaki paylaşımı şöyledir:
“Mehmet
abi, İGD'nin tutumu, dediğin tarihlerde, İzmir'in her yerinde ayni
idi. Özellikle Karşıyaka'da bunu çok yaşadık. Fuarda düzenlenen
bir toplantıya İDOD olarak davet edilmemize rağmen söz hakkı
vermemişlerdi. Biz zorla söz hakkımızı kullandık. Çıkışta
bize saldırdılar
(Karşıyaka’dan
... yada ... bize silah çekmişti) Karşıyaka'da kendilerini güçlü
sandıklarından, Karşıyaka Lisesindeki İDOD'lu arkadaşları
tartaklayarak okuldan attılar. Liseye ben ve beş arkadaş gittik.
İGD'nin okul sorumlusu ... ile bire bir konuşup, yaptıklarının
yanlış olduğunu, oturup konuşalım dedim. İGD'liler, 40-45 kişi
vardı. Biz beş kişi. ... ikna ettim, tam kantine girip
konuşacaktık ki İGD kitlesinin içindeki sivil polis bize ...
yumruk salladı. Yumruk vuranın polis olduğunu (Çınarlı'da,
Ulaş'ı anma yaptığımızda, Polislerin arasında, Ulaşın
resmini yırtarak bizi tahrik etmek istemişti, oradan) biliyorum.
Biz iki hafif yaralı, ... ağır olmak üzere İGD liler de çok
sayıda yaralı verdiler, dağıldılar. 22 dosyadan yargılandım.
Hepsinden beraat ettim. ... yaralamaktan on sene aldım. Biz, İGD
ile Karşıyaka'da bayağı uğraştık.”

Not:
2- 1979 yılı Mart ayı sonu itibariyle İzmir dışına
(Denizli'ye) gönderilmiştim; İzmir'de (1979 yılı ikinci yarısı
ve 1980 yılı içerisinde) İGD ile Devrimci Yol arasında çok
ciddi bir kavganın yaşandığını (gıyaben) biliyorum. Umarım,
bir gün, birileri, bu kavgaya dair bildiklerini yazar ve bu
yazılacaklar, sol içi sorunların çözüm biçiminin nasıl olması
ya da olmaması gerektiği konusunda yol gösterici olabilecek
derslerin çıkarılmasına katkı sağlar.
YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-16:
YA YAZANLAR
VE KONUŞANLAR YAPACAK YA DA YAPANLAR YAZACAK VE KONUŞACAK!
İzmir'de, Devrimci
Gençlik-Devrimci Yol çizgisinde mücadeleye başladığım 1975
yılı Kasım ayından sonraki süreçte yaşadıklarıma dair
anlatımlarımda, döne döne, kendimi, her daim “yetersiz”
gördüğümü, yazıyorum.
Mahir
Çayanları, Deniz Gezmişleri, İbrahim Kaypakkayaları kendisine
örnek almış ve içinde yaşadığı toplumsal koşulları
(ülkemizi) değiştirme iddiasıyla yola çıkmış 20'li yaşların
başlarındaki gençlerden birisiydim; o günlerde tanık ya da taraf
olmaya başladığımız sol içi tartışmaların da etkisiyle
Devrimci Gençlik-Devrimci Yol dergilerini, özellikle 1976 yazı
İnciraltı Öğrenci Yurdunda gerçekleştirilen eğitim çalışması
sonrası Marksist klasikleri, ulusal kurtuluş savaşı veren
ülkelerin önderlerinin yazdıklarını, tabiri caizse,
hatmediyordum. Yine de, bir türlü, yeterli olamıyordum. Hep
yetersiz kalıyordum. (1)
Okullarda,
yurtlarda, mahalle çalışmalarında karşımıza çıkan ya da
İzmir merkezinde olmamız nedeniyle çevre il ve ilçelerden gelen
arkadaşlarımızın bize ilettiği sorunların çözümünde, kişi
ya da İzmir (kolektivite) olarak yetersiz kaldığımız oluyordu.
Böylesi durumlarda, çok doğal olarak, yüzümüzü önce
birbirimize ve sonra da Ankara'ya dönüyorduk.
“Teori
gri, hayat ise yeşildir" denir ya, onun gibi, evdeki hesabın
çarşıya uymadığı zamanlar oluyordu; bazen, aradığımız
yanıtı birbirimizde bulamıyor ya da Ankara, her daim, S.O.S
dediğimizde imdada yetişemiyordu.
Böylesi
durumlarda, o günleri yaşayanlar bilir, çareyi sağda solda
arıyor; sağdan soldan gelen seslere kulak veriyor ve yüzümüzü,
bize hoş gelen, sıcak gelen seslerin sahiplerine dönüyorduk. Bir
başka deyişle, karşılaştığımız sorunları çözemediğimiz
ya da zamanında çözemediğimizi gördüğümüz durumlarda, işin
kolayına kaçıp, dışarıdan (yerel ya da merkezi kolektivite
dışından) gelen seslere kulak verdiğimiz ve bunlardan en
yakınımızda kim var ise yüzümüzü ona çevirdiğimiz oluyordu.
(2)
Bu
kulak verdiğimiz ya da biz kulak verelim ya da vermeyelim her daim
bize seslenip duran bu kişiler, yine o süreçte anti-faşist
mücadelede aktif bir biçimde yer alanlar bilirler, yaşanan 12 Mart
yenilgisi nedeniyle içinde yaşadığı çevrelerde yılgınlık
tohumları eken, kendisini her daim akıl veren/akıl satan konumunda
gören, sağ'dan ya da 'sol'dan eleştiriler yönelten ama sokaktan
da öcü gibi korkan solculardı.
Bu solcular,
bugün yurt içi ve yurt dışında yaşayanlar kadar çok olmasalar
da, özellikle sürecin ilk başlarında, yani 1975-76 yıllarında,
oldukça etkiliydiler.
Kimin
söylediğine dair kesin bir isim veremem ama o günlerde, bizim
arkadaşlar arasında “Ya yazanlar ve konuşanlar yapacak ya da
yapanlar yazacak ve konuşacak” minvalinde bir söz dillendirilmeye
başlandı.
Bu
sözün muhatabı, bahse konu edilen solcular değil, bizdik.
Haliyle, mücadele dışında kalmaya özen göstererek nutuk çeken
ve ahkam kesen, sözüm ona bizlere yol gösteren kişilere yönelik
olarak söylenmiş, “madem ki söylediklerinizin doğru olduğuna
inanıyorsunuz, buyurun, işte meydan, sizi tutan mı var;
söylediklerinizi hayata geçirin” anlamında söylenmiyordu.
Söyleyen, bize sesleniyordu: “Dışımızdaki kişi ve
çevrelere kulak verme, onlardan medet umma, çareyi kendimizde ara
ve özgüven duygunu geliştirmeye bak” diyordu. (3)
Bu
söz çok da etkili oldu; ilk başlarda bize biraz zor gelse de
dışarıdan gazel okuyan kişi ve çevrelere karşı dirsek
göstermeye, karşılaştığımız sorunların yanıtlarını kendi
yeteneklerimiz ve olanaklarımız çerçevesinde bulmaya başladık.
Nitekim,
kendi adıma, “Anlaşıldı; iş başa düşüyor” deyip, Örn:
ilk seminerimi, kendi hazırladığım notlar çerçevesinde, 1976-77
kış döneminde, ki İDOD'un (4) hemen kurulma öncesi ya da
kurulduğunun ilk günleriydi, Büyük Efes Oteli'nin karşısında
bulunan Akşam Ticaret Lisesi'nin arkasındaki Belediye İşçiler
Lokali'nde toplanan 110 civarındaki orta öğrenimliye verdim.
(5)
Seminer
sonrası, dinleyenlerin tepkilerini de görünce, oldu; başardım,
demiştim.
Arkası
geldi...
Kendi
ayaklarımın üzerinde yürümeye başlamıştım!
26.03.2022/Datça/Mehmet
Erdal
(1)
Hala, aynı halet-i ruhiye içerisindeyim!
(2) Kişi
ya da kolektivite olarak yeterli olamadığımız durumlarda çareyi
hayatın olağan akışı içerisinde (mensubu olunan kolektivitede)
değil de üçüncü kişilerde aramaya başladığımızda ya da
çözemediği/altından kalkamadığı sorun karşısında çare
arayana, “'çare' bende/bizde de yok; bekle ya da var git bir başka
yerde ara” dediğimizde, hiç hesapta olmayan ve baştan
öngörülemeyen çok farklı ve çok karmaşık başkaca sorunların
gündeme gelebileceğini, bilmeliyiz; geçmişimizde, bu çerçevede
yaşanmış çokça olay vardır.
(3)
Bizim öğrenmeye ve içselleştirmeye çalıştığımız anlayışa
göre, ki bunun en somut örneği Mahirler, Denizler ve İbrahimlerdi,
devrimcilik, birilerinin yazıp-çizdiği ve birilerinin de bu
yazılıp-çizilenleri yaşama geçirmeye çalıştığı bir çizgi
değildi.
Biz,
bu noktada, Sovyetler Birliğinde somutlanan ve ülkemizde de TİP-TKP
çizgisinde görülen bürokratik sosyalist anlayıştan kökten ayrı
düşünüyorduk.
(4)
İDOD (İzmir Demokratik Orta Öğrenim Derneği), EGE DEV-GENÇ'ten
önce kurulmuştur.
(5)
Bu seminerde anlattıklarım, büyük ölçüde, bizim o günlerde
ellerimizden düşmeyen gençlik broşürlerimizde yazılanlardı.
YAZILAR
(YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-17:
BİTMEDİK.
BURADAYIZ!
24
Haziran 2018 genel seçim sonrasında, ülkemiz, 1923'te kurulan
Cumhuriyet olmaktan çıkmış ve yeni bir sürece evrilmişti. Bu
nedenle, seçimin ertesi gününden itibaren, “Kendisini
sol, sosyalist, devrimci, demokrat, yurtsever vb. olarak gören bir
kişi, eğer o güne kadar, şu ya da bu nedenle, 'tek kişi' olarak
yaşamaya devam etmiş gelmiş ise, artık bu konumunu sonlandırmalı,
kendisine en yakın gördüğü çevre, grup ya da bir partiye
katılmalı, yürüyüşüne, o kolektivite içerisinde yer alarak
devam etmeli”, şeklinde
düşünmeye başladım. Bu gidişatı durdurmak ve içinde
özgürce yaşanılabilir bir ülkeyi yaratmak için herkes elinden
geleni yapmalı ve bunu da bir kolektivite içerisinde yapmalıydı.
Bence, bundan sonra, kendini hem sol, sosyalist, devrimci, demokrat,
yurtsever vb... görmek hem de tek kişi olarak yaşamaya devam
etmeyi savunmak, olası değildi. (1)
Böyle düşündüğüm için,
yazılı kısa bir paylaşım yaparak, kendime en yakın gördüğüm
Birleşik Haziran Hareketi/Datça'ya katıldım. (2)
Sonrasında, Birleşik Haziran
Hareketi/Datça olarak, 31 Mart 2019 yılında yapılacak yerel
seçimleri de dikkate alarak, 2018 yılı Sonbaharından itibaren,
“Yüzümüzü sokağa çevirelim. Yerelin sorunlarının
çözümünü odağımıza alalım. Yerel bir dil geliştirelim.
Sokakta yürüyen her yurttaş bizim ne dediğimiz anlasın ve 'sol'
denilince, bugünkü koşullarda akıllarına ilk gelen 'sosyal
demokratlardan' ya da 'sol' liberallerden olmadığımızı
görsün...”, düşüncesi çerçevesinde hareket etmeye
başladık.
Bir başka deyişle, günlük
yaşamda, hem sosyal demokratlarla hem de “sol” liberallerle
yolları ayırmalı ve kendi yolumuzda yürümeliydik.
Bunu başarabilirsek, yani bu
doğrultuda somut adımlar atmaya başladığımız andan itibaren
hem sosyal demokratlardan hem de “sol” liberallerden yöneltilen
farklı biçimlerdeki tepkilerle karşılaşabilirdik; bu bizi
şaşırtmamalıydı.
Yürüyebileceğimiz, başka bir
yol yoktu.
Düşüncelerimizi, farklı
düzlemlerde kamuoyu ile paylaşmaya başladık. (3)
Bir gün, “sol” liberal bir
aktivist, sosyal medya platformlarının birisinde, bize yönelik
olarak, şunu yazdı:
“Bi bitmediniz gitti!”
(Ekşi sözlük, bu söz için
“kötü kişiler için söylenir... ardı arkası kesilmeyenler
için de söylenir”, diyor.)
Haklıydı: Bitmemiştik. Datça'da
da var olmaya devam ediyorduk.
Ama, bu
dil, bir dost dili değildi!
Bu dil, Sovyetler Birliği'nin
dağılması sonrası dönemde, ülkemizde sol, sosyalist ve devrimci
kişi ve çevrelere yönelik olarak karşı-devrimci ağızlardan
dillendirilen “Dünyada komünizm mominizm kalmadı ama ülkemizde
hala kendisine 'komünistim' diyenler var” bağlamındaki sözleri
çağrıştıran bir dildi.
Okuyunca, çok şaşırdım;
tepkilerin olacağını öngörmüştük ama çok kaba bir biçimde
dile getirilen bu tepkiyi, şahsen hiç beklemiyordum.
Ne diyeceğimi bilemedim.
Paylaşımın altına, yalnızca “Özür dileriz; bu konuda
yapabileceğimiz hiç bir şey yok”, yazdım.
O kadar!
02.04.2022/Datça/Mehmet Erdal
(1) 25.06.2018
(2) ÖDP'ye yeniden üye oluşum,
daha sonradır.
(3) Örn: 'ÖNSEÇİM'
ÇAĞRISI
SİYASİ PARTİLER, PARTİ
ÜYELERİ VE OY VERECEK DATÇALILAR
31 Mart 2019 tarihinde,
ülkemizin her yerinde olduğu gibi Datça'mız'da da Yerel Yönetim
Seçimi yapılacaktır.
Yerel Yönetim, her yerde,
o yerde yaşayan kadın-erkek bizlerin yönetimi demektir.
Yerel Yönetim Seçimi ise,
bizlerin, önümüzdeki bir 5 yıl için, bizi yönetecek belediye
başkanı ve meclis üyelerini (keza muhtar ve azaları) seçmemiz
demektir.
Bu ise, her yerde,
bizlerin, kendi aramızdan, bu 'iş'e istekli kişiler arasından, şu
veya bu nedenle, 'en uygun' gördüğümüz kişiyi/kişileri
seçmemizle mümkün olur.
Bu seçme ve seçilme
hakkı, tamamen demokratik ve yasal bir haktır.
Bu sürecin ilk adımı
ise, adayların kendi iradeleri ile ortaya çıkmaları ve
adaylıklarını ilan etmeleridir.
Siyasi partilerin var olduğu
bugünkü gerçekliğimizde ise, bunun ilk adımı, eğer bu istekli
adaylar herhangi bir parti adına yarışa katılacaklarsa, o
partinin o yerdeki yerel örgüt üyeleri tarafından özgürce
belirlenmeli ve ilan edilmelidir.
Her yerde, Yerel Yönetim
Seçimine adaylarıyla yarışa katılacak siyasi partiler, bu
'demokratik' ve bizce 'olması gereken' yolun dışındaki başkaca
yollarla ve yalnızca kendilerinin bildiği gerekçelerle adaylarını
belirler ve ilan ederlerse; bu adaylar ister o yerde yaşasın ya da
yaşamasın, ister parti üyelerinden olsun ya da olmasın, ister
kadın ya da erkeklerden seçilsin, fark etmez; aralarında 'nüans'
farklılıkları olsa bile, 'demokratik olmayan yollardan
belirlendikleri için, 31 Mart akşamı sandıktan çıkan
kişi/kişiler, kulağını, 'yönetici' olduğu sürece, o yerde
yaşayanlardan daha çok, kendisini aday olarak belirleyen parti
yöneticilerine çevirecektir.
Bu yolla 'aday' olan ve
seçilen bir yöneticinin, o yerin sorunlarını bilse bile, bu
sorunların köklü ve kalıcı çözüme ulaştırabilmesi için
gerekli yol ve yöntemleri belirleyebilmesi, örgütlenmeleri
yaratabilmesi ve hayata geçirebilmesi; hele hele o yerdeki
'Demokratik yaşamı' geliştirebilme ve dolayısıyla Demokrasi'ye
katkıda bulunabilme doğrultusunda bir irade ortaya koyabilmesi
olanaksız değilse de çok zordur.
Bu nedenle biz, Datça
Haziran Hareketi olarak, aday göstererek seçime katılacak bütün
siyasi partileri, adaylarını, kendi ilçe örgütü üyelerinin 'ön
seçimi' ile belirlemeye ve ilan etmeye çağırıyoruz.
Demokrasi'ye inanıyor ve
Demokratik yolları savunuyorsak, bunun ilk adımı, budur.
03.11.2018
Birleşik
Haziran Hareketi
DATÇA
Örn: YEREL SEÇİM
ÇALIŞMALARI
B. H. Hareketi/DATÇA olarak
(Yerel Yönetim Seçimine ilişkin ilk aşamada) savunduğumuz
görüşlerimizi, 3.11.2018 tarihli ve 'SİYASİ PARTİLER, PARTİ
ÜYELERİ ve OY VERECEK DATÇALILAR' başlıklı bir basın
açıklaması ile yerel kamuoyuna duyurmaya başladık: Bu
çerçevede, DİSK/Tüm Emekli Sen Datça Şubesinde basına bir
açıklama yaptık. Yazılı haldeki bu görüşümüzü, bütün
yerel basın organlarına ve internet sitelerine verdik,
yayınlanmasını sağladık. Bununla yetinmedik; bu basın
açıklamasını, Datça'da varolan (MHP'den HDP'ye) bütün siyasi
partilere ve Demokratik Kitle Örgütleri'ne iletmeye çalıştık;
basın açıklamasını dağıtmaya başladığımız saatte açık
olan partilere (HDP) ve D. K. Örgütlerine (2021Tüm Emekli Sen, PSAKDD ve
Hacı Bektaş) elden, kapalı olanlara (MHP, AKP, VP, CHP ve IYI
parti ile ADD) ise 'Geldik. Yoktunuz' notunu düşerek ( kapılarına
bırakmak suretiyle) ulaştırmaya çalıştık.
Bu basın açıklamasına
muhatap olan 'parti üyeleri ve Datçalılardan, gerek basın
açıklamasını ilgili yerlere ulaştırmaya çalışırken ve
gerekse sonrası günlerde değişik tepkiler aldık; Siyasi
Partilerden ise, yazılı ya da sözlü olarak herhangi bir tepki
gösterilip gösterilmeyeceğini 'merakla' beklemeye başladık;
yalnızca HDP'den 08.11.2018 günü saat 14.00 için bir 'görüşme'
talebi aldık ve nitekim görüştük.
HDP'den gelen arkadaşlar,
bu ziyaretlerinin 'Görüş alış-verişi' amaçlı bir ziyaret
olduğunu söylemeleri üzerine, bu çerçevede karşılıklı sohbet
ettik.
Bu aşamada, 'özet olarak'
şunu söylemek yanlış olmayacaktır: 31.03.2019 tarihinde
yapılacak olan Yerel Yönetim Seçimi konusunda, AKP'den HDP'ye
hiçbir partinin ilçe örgütü, ciddi anlamda, birbirinden farklı
herhangi bir konuma sahip değildir. Öyle anlaşılıyor ki, bütün
parti ilçe örgütleri, Genel Merkezleri düzeyinde yapıldığı
söylenen 'pazarlıkların' sonuçlarını ve bilahare gelecek
'talimatları' beklemektedirler.
Sanki, yerel yönetim seçimine değil, genel seçime gidiyoruz...
08.11.2018
DATÇA
YAZILAR
(YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-18:
MENZİLE,
BİRLİKTE YÜRÜNÜR!
Yurt içinde ya da yurt dışında
yaşayan ve kendisini hala sol, sosyalist, devrimci, demokrat,
yurtsever vb. olarak gören pek çok arkadaşımız, benim gibi şu
an kendisini bir kolektivite içerisinde konumlandıran ve o
kolektivite ile yürümeye devam edenler ile aynı şekilde düşünmüyor
olmalılar ki, ülkemizin içinde bulunduğu şu anki koşullarda
dahi, hala “tek kişi” olarak yaşamaya ve bu konumlarını da şu
veya bu biçimde savunmaya çalışıyorlar.
Bence, kendisini bu sıfatlardan
birisiyle tanımlamaya devam eden bir arkadaşımız, “tek kişi”
olarak var olmayı ve yaşamayı, şu veya bu nedenlerle, ancak
“geçici” olarak (“kerhen”) savunabilir; bunun aksi bir
durum, yani “tek kişi” olmayı onlarca yıl, dahası sürgit
savunması, işin doğasına (solculuğa, sosyalistliğe,
devrimciliğe, demokratlığa, yurtseverliğe vb.) aykırıdır.
“Biz de
aynı şekilde düşünüyoruz, ama...”, diye başlayan ve
bulundukları konumun neden onlarca yıldır devam edip geldiğini ve
neden daha onlarca yıl devam edip gideceğini açıklamaya çalışan
söylemler, ikna edici değildir; gerçekte, açıkça söylenemeyen
başka şeylerin “tevilli ikrarıdır”.
Doğruya
doğru!
İnsanların
istediği gibi yaşamasını ve inandığı yolda yürümesini,
inandığı yolda yürüyenin bir başka yolda yürüyeni kendi
yürüdüğü yolda yürümeye davet etmesini ve ikna etmeye
çalışmasını ya da eleştirmesini bir hak olarak görüp “ama”,
“ fakat” demeden savunmak ve saygı duymak gerekir.
Kendisini
hala solcu, sosyalist, devrimci, demokrat, yurtsever vb. gören
birisinin var olan çevre, grup, parti vb. istisnasız hiç birisini
sürgit beğenmemesini, eleştirip durmasını, öte yandan, farklı
ve alternatif herhangi bir iddiayı ortaya koyamamasını ise, işin
doğasına uygun bir durum olmaması nedeniyle, anlamak olası
değildir.
Böyle bir
tavır, gerçekte, ne anlama gelir?
Bu tavrın
adının konulması gerekmektedir.
Bu konumda
olanlar, pek çok nedenle var olan çevre, grup, parti vb.
hiçbirisiyle %100 uyuşmuyor olabilir; bu akla yatkın bir durumdur.
(Kim içinde olduğu kolektivite ile %100 uyuşuyor ki? Ben
uyuşuyorum, diyen, kaç kişi gerçeği ifade ediyor ki? Hayatın
akışına müdahale etmeye çalışan bir kolektivite içinde yer
alanların hepsinin birbirleriyle %100 uyuşması ne kadar mümkün
olabilir ki?) Peki, içlerinden herhangi birisine, şu veya bu
oranda yakınlıkda mı durmuyorlar? Duymuyoruz, yanıtı, ne kadar
gerçekçi ve ikna edicidir?
Bu konumda
olan arkadaşlar, öncesinde, içinde yer aldıkları kolektivitede
şu veya bu zamanda yaşadıklarından ya da kendilerinin ve en
yakınındakilerin dışında hiç kimsenin bilemeyeceği şu veya bu
nedenle/nedenlerle, artık “tek kişi” olarak yaşamak
istiyorlarsa, yaşamalılar; arkadaşların bu “kişisel yaşam”
tercihlerine tartışmasız saygı duyulmalıdır.
Ama, bu
arkadaşlar da inandığı yolda yürüyenlere saygı duymalılar ve
artık, agresif bir biçimde top çevirip durmayı bırakmalıdırlar.
Ki, her birimiz, gönül
rahatlığı ile istediğimiz gibi yaşamaya ve inandığımız yolda
yürümeye devam edebilelim...
09.04.2022/Datça/Mehmet
Erdal
HASAN
ÜRESİN ABİMDİR! (1)
“Bugün
birazdan toprağa vereceğimiz Hasan Üresin eğer dün toprağa
verilmiş olsaydı, kendi adıma söylüyorum, ben çok üzülecek ve
kahrolacaktım. O nedenle ölümünü ilk duyduğum andan itibaren,
ölüm haberini veren her arkadaşa, 'Oğlu Koray'a ulaşalım, bu
cenaze cumartesi günü kaldırılsın. Cenaze törenine gelmek
isteyen herkese 'gelebilme' fırsatı verilsin ve dahası ben 'Cuma
günü Akbelen'de olacağım. Akbelen direnişi mi, Hasan abinin
cenaze töreni mi?' ikileminde kalıp tercih yapmak zorunda kalmak
istemiyorum' dedim. Bir arkadaş (Rahmi Mit) oğlu Koray'a ulaştı
ve Koray cenazenin bugün kaldırılmasına “olur' dedi. İkisine
de teşekkür ediyorum.
1975
yılı yazında 3 arkadaş (Ahmet Özdil, namı diğer Paspal Ahmet,
be ve bir başka arkadaş) Erzurum Atatürk Üniversitesi'nden Ege
Üniversitesi İktisadi ve Ticari Bilimle Fakültesi'ne nakil
geldikten sonra aynı okulda öğrenci olmamıza rağmen
Kemeraltı'ndaki Başdurak İşhanı'nın en üst katındaki
ANTYÖD'deki (Antalya Yüksek Öğrenimliler Derneği) toplantılarda
tanıdım Hasan Üresin'i.
ANTYÖD,
o zamanlarda 'sosyal emperyalizm' tezini kabul etmeyen 'cephecilerin'
gidip geldiği bir dernekti. 1975 öğretim yılı başında
okulumuzda nicedir devam edegelen uzun süreli bir boykot konusunda
başlayan tartışmanın derinleşmesi sonucu İzmir'deki cepheciler
arasında başlayan ayrışmayı yaşadık ve biz Devrimci Gençlik
Dergisi saflarında yer aldık.
O andan
itibaren Hasan Üresin bana ve benim gibi pek çok devrimci
sempatizanı gence abilik yaptı; elinden geldiğince ve
bilebildiğince yardımcı oldu.
Hasan
Üresin, 12 Mart sonrası yaşanılan yenilgide tanık olduğumuz
sağa savrulmalar karşısında Mahirlerin, Denizlerin, İbrahimlerin,
bir başka deyişle DEV-GENÇ ile başlayan devrimci mücadelenin
çizgisine sadık kalan çok az sayıdaki abilerimizden ve
ablalarımızdan birisiydi. Ben onu böyle tanıdım ve bu nedenle
abi bildim.
Onu
tanıdığımızda İzmir'de aynı konumda başka bir abi ve abla
yoktu ya da ben tanımadım.
Daha
sonraları Ege Bölgesinde ve dışında daha başkalarını da
tanıdım (Ali Alfatlı'yı, S. K.'i, Nasuh Mitap'ı, Oğuzhan
Müftüoğlu'nu), hepsini abi bildim.
12
Mart yenilgisinden sonra davalarına sahip çıkan ve bize yol
gösteren sadece bu abilere değil, 12 Mart yenilgisi sonrası ciddi
savrulmalar yaşayan, hatta şu ya da bu ölçüde geçmişlerini
reddeden başkalarını da abi ve abla bildim. 'Eğer', dedim
kendimce, 'onların şu anki konumları ne olursa olsun, eğer onlar
olmasaydı bize bu yolu kim gösterecekti? Sadece bu bile, onlara abi
demem için yeterlidir.'
1979'da
İzmir'den ayrıldıktan sonra az karşılaştık. 12 Eylül
yenilgisinden sonra Buca Cezaevi'nde farklı koğuşlarda bulunduk.
Bazı
konularda ters düştük ama o benim için hep abi idi.
1985-86
yılından itibaren çok fazla konuda çok farklı düşünüyorduk
ama o yine benim abimdi.
1991
yılında cezaevinden çıktıktan sonra anlaşabildiğimiz çok az
noktanın kaldığını gördük ama ilişkilerimizde o geçmişten
gelen saygıyı ve sevgiyi hiç yok saymadık.
Aradan
geçen yıllar içerisinde yollarımız ayrılmaya devam etti ama
nerede karşılaşsak o abi-kardeş ilişkisine zarar verecek hiçbir
şey yapmadık.
Gün
geldi, İzmir için planladığımız bir çalışma için yola
koyulduğumuzda Hasan Üresin'siz bu hikayenin anlatılamayacağının
ve yazılamayacağının bilinciyle kapısını çaldık; 'kimseye
konuşmaz' denilen Hasan Üresin sorduğumuz sorulara yanıt verdi.
O
bizim niyetimizin halis olduğunu ve bize güvenebileceğini
biliyordu.
Sormak
istediğimiz daha pek çok soru vardı, olmadı.
Şimdi
buradayız. Yaşam onsuz da devam ediyor.
Eğer onun
sağ olduğu bir gün ben ona 'Aga, bir gün ölürsen ve ben de o
gün bir direniş yerine gitmek zorundaysam sence ne yapmalıyım?'
deseydim, öyle sanıyorum ki 'Direnişe gitmelisin' derdi.
Çünkü
biz bu devrimciliği ondan ve onun gibi abi-abla bildiklerimizden
böyle öğrendik.
Vicdanımda yaptığım
muhasebe sonucu 'Hasan Üresin'in cenazesinde bulunmalıyım' dedim;
vefa duygusuyla buradayım...
Ona
son sözüm şudur: 'Abi, biz, senin emek verdiğin gençlerden
geride kalanlar, doğru bildiğimiz yolda yürümeye devam ediyoruz.
Öğrettiklerinin anısına önünde saygıyla eğiliyorum.'"
29.07.2023/Mehmet
Erdal
(1)
Hasan Üresin her yıl gelip yaz aylarında geldiği
Marmaris/Hisarönü Körfezindeki mütevazı teknesinde 27.07.2023
günü kalp krizi geçirerek vefat etti. 29.07.2023 günü Ürkmez
Mezarlığında toprağa verildi. Bu konuşma metni onun cenaze
töreninde toprağa verilmeden önce yaptığım konuşmanın
metnidir. Bu konuşma metnini esas alan ölüm haberi hem BirGün
Gazetesinde hem de Milas Haber ve İnsan.com haber sitesinde
yayınlanmıştır

Bir
Kitap: HÜCRE KARDEŞLİĞİ (1)
Bugün işi gücü bıraktım ve
okumayı bitirdim; okurken dalıp gittiğim, anılarımı
canlandırdığım ve göz yaşlarımı tutamadığım anlar oldu.
Anlatımı, çok akıcı. Kitabı
yazarken, tuttuğu notlardan yararlandığını belirtmiş ama o
yılları yaşayan ve doğal olarak zaman zaman o yılları düşünen
birisi olarak itiraf etmeliyim ki hafızası muhteşem. Gözaltına
alındığı ilk andan itibaren gördüğü işkenceleri,
işkencecileri, Şirinyer Asker Cezaevi'ni, asıl olarak ise bu
kitabı yazmasının da nedeni olan Ege Bölgesindeki davalardan
idama mahkum edilen devrimcilerin idam edilmeden önce uzun süre
tutuldukları Buca Bölge Cezaevi'nin ve Burdur Kapalı Cezaevi'nin
hücrelerini, hücrelerdeki koşulları, bu koşulları değiştirmek
için yürüttükleri mücadeleleri, başardıkları ortak yaşam
kültürünü, halet-i ruhiyelerini ve kardeşlik ilişkilerini, idam
edilen İlyas Has ile Hıdır Aslan'ın ölüme gülerek gidişlerini
roman tadında öyle bir anlatmış ki...
Veli (Biçer) arayıp haber
vermeden önce de bazı arkadaşların sosyal medya paylaşımları
nedeniyle haberdardım, kitaptan. Datça gibi bazı konularda
mahrumiyet yaşayan bir yerde olmanın ötesinde, asıl olarak
Bulgaristan partizan romanları gibi bir nevi birbirinin tekrarı
haline dönüşen “yakın tarih anı kitaplarından” birisi
olabileceği endişesini taşıyordum. Veli aradı ve gönderdi,
cumartesi günü sabahı elime ulaştı. Cumartesi günü, pazarda
“yardım” faaliyetleri öncelik hakkına sahip. Akşamı başladım
okumaya...
351 sayfa tutan bir kitap, “HÜCRE
KARDEŞLİĞİ/Hüzün Bizimle Anılmasın.” Kitabı yazan
Veli'yi, kitapta adı geçen ama bugün artık aramızda olmayan
İlyas Has'ı, İsmail Levent Aksan'ı, Sado'yu (Sadettin Özgür),
Hasan Üresin'i ve bencileyin yaşamaya devam eden Raşit
Tüz'ü, Muzaffer Öztürk'ü, Sedat Yılmazsoy'u, Ali Akgün'ü,
Akın Yalçın'ı, Ergun Aydaş'ı, Halil Sağlam'ı, Ferudun İhsan
Berkin'i, Halil Öter'i, Hayati Üstüntaş'ı, Adnan Çobanoğlu'nu,
Hikmet Ünlüöz'ü, Şenol Böke'yi, Orhan Sağcan'ı, Ahmet
Acartürk'ü, Osman Zeybek'i, Avni Yılmaz'ı, Çetin Çelik'i, Oktay
Alat'ı, Mehmet Soyatlar'ı, Uğur Sümer'i, Muammer Sakaryalı'yı...
tanıyorum.
Emeğine ve yüreğine sağlık
Veli arkadaşım; ellerin dert görmesin. Çok iyi bir iş
başarmışsın!
28.04.2025/Datça/Mehmet Erdal
(1)
BUNLARI YAZMASAM OLMAZDI,
FADIL! (1)
Bu
satırları, eski bir yol arkadaşın olarak,
Aydın ve Nazilli E Tipi Kapalı Cezaevleri'nde aynı yerlerde
kaldığımız, pek çok şeyi paylaştığımız ve “komün/DY'cular”
içi tartışmalarda bazen ikili, bazen üçlü, bazen de 21 kişi
olarak (Aydın/8. Koğuş) yanlış gördüğümüz her
şeye itiraz ettiğimiz günlerin anısına sığınarak
yazıyorum.
Lütfen beni
yanlış anlama!
BU HASTALIK SANA HİÇ
YAKIŞMADI
Ekrem (Kılıç), Ege Üniversitesi
Hastanesi'nde yattığını haber vermeden önce hasta olduğunu bile
duymamıştım; meğer bir süredir hastaymışsın, hastalığın
ilerleyince hastaneye kaldırılmışsın. Berrin “Görmek isteyen
arkadaşları gelip, görebilirler” diye haber salınca, Ekrem bana
haber vermiş.
“Hastanede yatıyormuş”
haberini hiç beklemiyordum, Fadıl; çok şaşırdım. Kardeşim
Musa (Erdal) dahil çok sayıda arkadaşımızı yakaladıktan sonra
bırakmayan ve alıp götüren bu lanet olası hastalığın (kanser)
seni de yakalaması ve çok kısa sürede bu hale getirmesi, benim
anında kabullenebileceğim bir gerçeklik değildi.
Aradığımda Dikili'de olduğunu
söyleyen Erdinç'ten (Obuz) son bilgileri aldıktan sonra Ekrem ile
sözleştik; o eşi Kezban ile Denizli'den, ben Datça'dan yola çıkıp
İzmir'de hastane önünde buluşacak ve seni ziyaret edecektik.
Otobüse bindim, yola çıktım. Erken vakit hastaneye geldiğim
için, kaldığın bölümün dış kapısı önünde karşılaştığım
Berrin ile içeriye girip seni ziyaret ettim. Berrin, temas etmememi
önermişti ama sen gülümseyerek elini uzatınca başını
sallayarak “onay” verdi, tokalaştık. Çok değil, bir on dakika
ancak konuşabildik. Ekrem ile Kezban da bilahare seni ziyaret
ettiler.
Ah Fadıl, sen benim yüreğimin
baş köşesinde oturanlardandın; Aydın ve bir dönem Nazilli E
Tipi Kapalı Cezaevleri'nde en zor dönemlerde her daim birlikte
olduğum yoldaşım, 1991 /1 Ağustos sonrası cezaevi dışı
yaşamımızda bir nedenle yolum İstanbul'a düştüğünde mutlaka
görüştüğüm ve pek çok şeyi paylaştığımız arkadaşımdın.
Biliyor musun Fadıl, hiç
şüphesiz Buca Bölge ve Şirinyer Askeri Cezaevleri'ni içeren
öncesi de var ama asıl olarak 1987-1988 ve 1989 yıllarında sizin
yanınızdan (Nazilli/7. Koğuş) ayrılıp, önce PKK'lı, sonra da
diğer sol, sosyalist örgüt davalarından yargılanmış
tutsakların bulunduğu koğuşlara geçinceye kadar olan süreçte
Aydın ve Nazilli E Tipi Kapalı Cezaevleri'nde yaşanan “iç”
tartışmalarda büyük ölçüde birlikte savunduğumuz görüşler
cezaevi sonrası yaşamında senin ne ölçüde işine yaramıştır
bilemem ama şimdi bu düzlemde de itiraf ediyorum, bugün hala beni
ayakta tutan, beni ben yapan ve yürüdüğüm yolu belirleyen
görüşlerdir; katkılarını unutamam. Bu nedenledir ki ölümünü
duyduğum ilk anda yaptığım paylaşımda, Aydın E Tipi Kapalı
Cezaevi'nde 8. Koğuşta koğuş olarak çektirdiğimiz ve tarihe not
olarak düştüğümüz o, 21 kişilik fotoğrafı koydum. Bu
fotoğraf, bendeki seni anlatır.
CENAZENİN KALDIRILMA BİÇİMİNE
İTİRAZIM VAR
İzmir'de
ölen yol arkadaşlarımızdan Aslan Yalçın'ın, Behçet
Dağdelen'in ve Nazilli E Tipi Kapalı Cezaevi 7. Koğuştan ODTÜ'lü
Doğan Şahiner'in cenazelerinin kaldırılması gibi örnekler yok
değil ama ölen bir devrimcinin cenazesinin camiden ya da cemevinden
kaldırılması olayını kanıksar olduğum(uz)dan olsa gerekir,
cenazenin Balçova Cemevi'nden kaldırılacağı paylaşımı
yapıldığında, şaşırmadım; kardeşim Musa'nın cenazesi
dolayısıyla da çok net olarak biliyorum, ölen kim
olursa olsun, ölenin cenazesinin nasıl kaldırılacağına, ölenden
çok, ölenin ailesi, yakın çevresi, arkadaşları vb... dahil
geride kalanlar pek çok etkeni dikkate alarak karar veriyor.
Cenazenin nereden ve nasıl
kaldırılacağına dair herhangi bir vasiyetin var mıydı
bilmiyorum Fadıl, cenazenin cemevinden kaldırılması kararına,
cenaze törenine ev sahipliği yapan Balçova Cemevi'ne ve eğer
cenaze törenine gelmişlerse Dersimli ya da değil bütün Alevi
canlara saygım bakidir ama bilmeni istiyorum, benim tanıdığım
Fadıl'ın cenazesinin cemevinden, bir dede tarafından Alevi
inancının gereği ritüeller yerine getirilerek kaldırılmasına
itirazım var; kendisinin vasiyeti, çocuklarının ve bazı
yol arkadaşlarının istemleri ile ailemizin bazı bireylerinin
beklentileri ve mezarına ev sahipliği yapan köyümüzün
gelenekleri arasında orta bir yol bularak cenazesini camiye
sokmadan toprağa verdiğimiz kardeşim Musa'nın cenaze töreninden
biliyorum, bir başka yol bulmak pekala mümkündü.
“YOL ARKADAŞLIĞI” MAZİ
Mİ OLDU?
2 Mayıs günü saat 11,30 gibi
Balçova Cemevi'ne vardığımda ilk andan itibaren gözlerim tanıdık
birisini aradı. Önce, Almanya'dan gelen Baki'yi (Şakar) ve
İstanbul'dan gelen Mevlüt'ü (Yaşar Yücel), ardından İzmir'den
Erdinç Obuz'u, Ankara'dan gelen Gazi'yi (Kemal Keskin), Salihli'den
gelen Hayel (Aydın) ile Faruk Başerdem'i, İsviçre'den gelen Merih
Cemal Taymaz'ı, bilahare İzmir'den İmam Doğan'ı, Uğur Sümer'i,
Meral Sümer'i, Aydemir Çimen'i, Balçova'dan Aziz Tonusluoğlu'nu,
tören başladıktan sonra Denizli'den gelen Ekrem'i (Kılıç),
Ödemiş'ten gelen Servet Ali Çınar'ı, Gaziler köyünde seni
toprağa verirken de Kuşadası'ndan gelen Nihat Fırat'ı gördüm.
Aklımın bir köşesinde
“acaba?”lar, gözlerim cemevi içerisinde giderek kalabalıklaşan
ama benim şahsen tanımadığım akrabalarının, dostlarının,
arkadaşlarının, sevenlerinin... arasında Aydın ve Nazilli Kapalı
Cezaevleri'nde şu ya da bu koğuşta, şu ya da bu zamanda, şu ya
da bu kadar yol arkadaşı olduklarımızdan, dahası en azından
İzmir'de yaşayan ve bir gün önce yapılan paylaşımlardan
haberdar olduklarından hiç şüphe duymadığım eski yol
arkadaşlarımızdan şahsen tanıdığım başka bazı tanıdık
birileri olup olmadığını aradı; yoktular.
Buna da itirazım var,
Fadıl.
Biliyor musun, yaşamının bir
döneminde bizden daha farklı bir siyasi hareket içerisinde bir
süre yer alarak mücadele yürüten çok eski bir tanıdığım,
Devrimci Yolcuların ölen arkadaşlarının cenazelerine sahip
çıkmalarına atıfta bulunarak, Denizli Devrimci Yolculardan bir
arkadaşımıza “Ölürsem, benim cenazemi siz kaldıracaksınız.”
diye vasiyette bulunmuş; biz birbirine bu ölçüde bağlı bir
siyasi hareketten gelen insanlardık. Şimdilerde bazılarımıza ne
olmuş da senin cenazene gelemediler?
SON 35 YILLIK YAŞAMINDA
HAYBEYE KÜREK ÇEKMEMİŞSİN
Gültepe'de Nihat Aydın Kültür
ve Dayanışma Evi'nde düzenlenen törenin ötesinde kardeşim
Musa'nın cenazesinin köye götürülüşü sırasında bile yurt
içinden ve yurt dışından o kadar çok eski yol arkadaşı,
arkadaş ve dost bizimle birlikte köye gelmiş ve Musa'yı toprağa
vermişti ki, ertesi gün Mustafa dayımın başka bir köyde
yaşamını devam ettiren küçük kızı Nilüfer beni gördüğünde
“Abi, helal olsun size. Boşuna yaşamamışsınız. Bizim köy
böyle kalabalık bir cenaze töreni görmedi.” dedi. Dayımın
küçük kızı çok safiyane duygularla söylediği bu sözü ile
bizi nasıl onore ettiğini, o sözü duyduğumda nasıl mutlu
olduğumu ve gururlandığımı düşünebiliyor musun, Fadıl?
Senin cenaze töreninde de seni
yalnız bırakmayan PİYA Kollektifi'nden ya da değil şair
dostlarını gördüğümde ve söylediklerini duyduğumda, kuzenimin
sözlerini anımsadım ve senin bir arkadaşın olarak senin adına
çok gururlandım, inan.
Hem Balçova Cemevi'ndeki törende,
hem de Bayındır Gaziler Köyü'nde toprağa verilişin sırasında
eski yol arkadaşların olarak çok azdık ama cezaevi sonrası
yaşamında biriktirdiğin dostların oldukça çoktular; özellikle
Balçova Cemevi'ndeki cenaze törenin sırasında tek tek tabutunun
başına gelip konuşan o genç şairleri ve dostlarını gördükçe,
“Fadıl, cezaevi sonrası yaşamında haybeye kürek çekmemişsin,
yeni dostlar edinmişsin. Ne mutlu sana!” diye düşündüm.
BAYRAK, SENİ NASIL
GÖRDÜĞÜMÜZÜN NİŞANESİDİR
Erdinç (Obuz) akıl etmiş,
sormuş soruşturmuş, Hayel ile Faruk (Başerdem) bulup getirmiş
uğruna bir dönem hayatımızı adadığımız Devrimci Yol
bayrağını; dede, görevini tamamladıktan sonra Hayel ile Faruk
gittiler ve örttüler tabutunun üstünü, o bayrakla.
Erdinç akıl etmeseydi ve Hayel
ile Faruk bulup getirmeselerdi o bayrak senin tabutunun üzerini
örtmeyecek ve tabutun şimdi olduğu gibi tarihe not olarak
düşülmeyecekti.
Bu üç arkadaş, çok yerinde bir
iş yaptılar Fadıl.
Cenaze töreninde bulunan herkes
hiç şüphesiz seni nasıl görüyor ve sana nasıl değer
veriyorsa, o nedenle cenazene geldiler ve sana olan saygılarını,
sevgilerini sundular. Nitekim senin şair arkadaşların ve cezaevi
sonrası yaşamında edindiğin dostların yaptıkları konuşmalarda
senin şairliğine ve söz ustalığına vurgu yaptılar; hakkını
teslim ettiler.
Kişisel dostluğumuzun yanı sıra
sen benim gözümde Devrimci Yolcu Fadıl'dın, ben o nedenle de
geldim ve katıldım cenaze törenine. O bayrağın senin tabutunu
örtmesi ve cenaze töreninin, o bayrak senin üstündeyken
yapılması, benim için çok anlamlıydı, Fadıl. Törene katılan
hiçbir kimse de buna itiraz etmedi, hepsi buna saygı gösterdi;
hepsine teşekkür ediyorum.
Erdinç'in, Hayel'in ve Faruk'un
duyarlı davranmaları sonucu, olması gereken oldu.
BİZİM ÇOCUKLARIMIZ, BİRAZ
FAZLA ANACILDIR
Balçova Cemevi'nde, ilk onları
gördüğümden, Baki ile Mevlüt'e Özgün'ü sordum. Geldiğini ve
o an cemevi içerisinde bulunduğunu söylediklerinde çok mutlu
oldum. (Bu yazıyı yazarken konuştuğum İmam, Özgün'ün 30 Nisan
günü sen entübe edildikten sonra geldiğini ama seni göremediğini
söyledi Fadıl, bunu da bilmeni istiyorum.)
Senin gibi benim de tek kızım
var, biliyorsun, tanıyorsun. Kendimizden de biliriz, bütün
çocuklar anacıldır, Fadıl. Ayşe Zeynep, Özgün ve aynı kaderi
paylaşan diğer bütün çocuklarımız biraz daha fazla
anacıldırlar; biz içerideyken onlara en yakın olan, onların her
şeyini paylaştığı kişi analarıydı ve analarının neler
yaşadığını bilenler de onlardı. Onlar, o koşullarda
yetiştiler. Biz cezaevlerinden çıktıktan sonra, ne kadar
becerebildik bilemiyorum, onlar ile hayatı ondan sonra paylaşmaya
başladık. O nedenledir ki her konuda anacıl düşünmelerinden ve
davranmalarından daha doğal bir şey olamaz.
Özgün, tören boyunca tabutunun
yanı başındaydı, Fadıl. Çok üzgündü.
Cenazenin kaldırılması sonrası
günlerde hem kendi hem de İmam'ın sosyal medya hesabında
yazdıklarını okudum; üzüntüsünü ve sana olan sevgisini dile
getirmiş. Özgün, senin geriye kalan bir parçan, Fadıl.
Çocuklarımız, geleceğimizdir.
Onlar, yapılması gerekenleri kendi yöntemleriyle yapacaklar, bizim
yaptığımız gibi Fadıl! Gözümüz arkada kalmasın!
Özgün'ün paylaşmış Fadıl,
dinle:
“Bazen en derin bağlar, kelimelerin
değil, sessizliğin içinde kurulur.
Bir bakış bile gerekmez;
çünkü bazı vedalar, gözle değil kalple görülür.
Ölüm,
bir bitişten ziyade, varoluşun tamamlanma hâlidir.
Hayat, son
nefesiyle bile bir anlam bırakır geride.
Ve insan zamanla
öğrenir:
Her yara sarılmaz, her eksik tamamlanmaz.
Bazı
şeyler sadece olur…
Sessizce, dirençsizce geçer içimizden
—
Tıpkı bir rüzgâr gibi, tıpkı zaman gibi…
Ben
şimdi buradayım.
Ne geç kaldım ne de erken geldim.
Yalnızca
hayatın beni getirdiği yerdeyim.
Hazırım. Hazin ama
dirençsiz.
Kabuldeyim.
Çünkü bazı ayrılıklar
feryatla değil, içten bir susuşla yaşanır.
Bazı bağlar
dokunulmaz ama silinmezdir.
Ve bazı yollar ayrılığı değil,
derin bir barışı getirir insana —
Geçmişle, kendinle,
hayatla.”
Şimdilik bu kadar! Huzur içerisinde
yat dostum ve eski yol arkadaşım!
08.05.2025/Datça/Mehmet Erdal
(1)
(ÜÇÜNCÜ BÖLÜMÜN SONU)
Gönderen
MEHMET ERDAL