Özal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Eylül 2021 Cuma

2021.09.25.CEZAEVİ YAZILARI-71: 'ORTADAKİ ÖLÜYE KİMSE SAHİP ÇIKMIYOR'

  Hiç yorum yok
14:01

     CEZAEVİ YAZILARI-71: 'ORTADAKİ ÖLÜYE KİMSE SAHİP ÇIKMIYOR'

     “... Görüş günü dönüşte, bir arkadaştan, bizim durumumuzun, bu ay içinde Anayasa Mahkemesi'nde öncelikle ele alınacağını duyduk; aynı söylenti, mektupla, bir başka arkadaşa da yazılmış; bunların ikisi de ayrı koğuşlarda bulunan ve birbirleriyle ilişkisi olmayan kişilerden duyuyorlar, bu söylentiyi. Ne kadar doğru olduğunu önümüzdeki günlerde göreceğiz, ama fazlaca mantıksız bir söylenti değil. 6 Mayıs günü, dosyayı, raportör incelemeye başlamış; aynı gün, İstanbul'daki askeri mahkemelerin itirazı da mahkemeye ulaşmış, diye yazdı, Hürriyet. Bu konuda dikkati çeken bir olay var; SHP hala başvurmadı. Bunun önemi şurada: Eğer SHP, bu başvuruyu, bilerek geciktiriyorsa, böyledir demiyorum, eğer böyle davranıyorsa, bunun nedeni şu olabilir: SHP, anti-terör yasasının bütününe yönelik itiraz etmeyi düşündüğünden, kendi başvurusunun daha ayrıntılı bir incelemeyi gerektireceğini hesap ederek, yalnızca 'şartlı tahliye' bölümüne itiraz eden askeri mahkemelerin başvurularının hemen incelenmesine olanak tanımak istiyor, olabilir. Yani, böyle bir olasılık varsa, başvuruyu geciktirmesi yerinde bir davranıştır; aksi halde, dava, çok daha uzun sürede incelenir ve karara varılır. Eğer, bu doğruysa, o zaman, mahkeme, en geç 12 Haziran'a kadar, askeri mahkemelerin 'iptal' başvurularını incelemek ve sonuçlandırmak zorundadır. Çünkü, bir yasanın 'iptali' için 2 ay içinde başvurmak gerekiyor ki, yasa 12 Nisan'da kabul edildiğine göre, 12 Haziran'da süre dolmuş olacak. Bu ihtimal dahilinde, SHP, Anayasa Mahkemesi'nin kararına göre, Anti-terör yasası ile ilgili başvurusuna 'şartlı tahliye' ile ilgili bölümü alıp-almamaya karar verebilir. Mahkeme, askeri mahkemelerin başvurularını olumlu sonuçlandırırsa, bu bölümü başvuru dışı bırakabilir; aksi halde, o da alabilir, başvuru kapsamına...

     Görüş sonrası günlerde de, bizim durumumuzla ilgili olarak basında yazılar çıkmaya devam etti: Milliyet'te Altan Öymen'in haberine göre, Özal, kendisinin, bizim çıkmamızı istediğini söylemiş. Yalçın Doğan'ın bir haberine göre ise, Ordu, yasanın bu biçimde çıkmasında kendilerinin hiçbir rolü olmadığını söylemiş. Yani, ortadaki ölüye kimse sahip çıkmıyor ve herkes, suçu birbirinin üzerine yıkıyor. Bunun olumlu yönü -şimdi- şu: Anayasa Mahkemesi'nin olumsuz bir karar vermesi doğrultusunda baskı yapabilecek kimse yok; ya, herkes 'bozsun' diyor, ya da 'nötr' kalıyor. Bu, çok iyi. Biz, Ordu'nun veya Özal'ın olumsuz anlamda bir baskı unsuru olabileceklerini ve dolası ile Anayasa Mahkemesinin, bile bile lades deyip, tam anlamıyla siyasal bir karar verebileceğini -zayıf da olsa- düşünüyor ve korkuyorduk. Bu tehlike ortadan kalkmışa benziyor...

     Biliyorsun, Anayasa Mahkemesi Başkanlığına Yekta Güngör Özden seçildi. Yani, en üst düzeyde, bir denge oluşturuldu; Özal'ın karşısında, Özal'a karşı koyabilecek bir kurum olan Anayasa Mahkemesinin Özal'ın buyruğuna girmediği-girmeyeceği gibi bir mesaj verildi, topluma. Bana öyle geliyor ki, şimdi, Anayasa Mahkemesi, anti-terör yasasını ve özellikle de onun 'şartlı tahliye' bölümünü 'iptal' ederek, bu mesajı ikileyecek; yani, topluma, 'Düzen Özal, iktidar ve parlamento değildir; düzenden umudu kesmeyin; biz varız...' diyecek. Eğer, Anayasa Mahkemesi, böyle bir mesaj vermeye özen göstermezse, yani bu başvuru doğrultusunda 'iptal' kararı vermezse, o zaman bu düzene olan güvensizlik hepten yaygınlaşacak... Ondan sonra, kimse bu düzeni kolay kolay savunamaz... Bu anlamda, şimdi, Anayasa Mahkemesi, çok önemli bir 'karar' aşamasında... Önümüzdeki günlerde, gelişmeleri birlikte görecek ve yaşayacağız...

     Anneler gününde açık görüş yaptırılmayacakmış; Bakanlıktan öyle yanıt verilmiş. Bu nedenle, açık görüş ile ilgili olarak hiçbir şey bildirmedim. Bu karar, anti-terör yasasından mı kaynaklanıyor, bilmiyoruz. Biliyorsun, bu yasada, bundan böyle, bizlere açık görüş yaptırılmayacağı yazılıyordu. Eğer, bu yasa, bizden sonraki siyasiler için değil, bizler için de geçerliyse; bu durumda, Anayasa Mahkemesi bu yasayı 'iptal' etmese bile, buralarda kalmaya devam ettiğimiz takdirde, bizler, istediğimiz cezaevlerine, cezamız beş yılın altına düşünce değil, üç yılın altına düşünce gidebileceğiz... Bakalım...” (1) (10.5.1991/NAZİLLİ)

     25.09.2021/Datça/Mehmet Erdal

     (1) 10.5.1991





  

Devamını Oku...

3 Eylül 2021 Cuma

2021.09.04.CEZAEVİ YAZILARI-68: "ŞİMDİ İNADINA YAŞAMA DÖRT ELLE SARILMAK GEREKİYOR"

  Hiç yorum yok
14:01

 

     CEZAEVİ YAZILARI-68: 'ŞİMDİ, İNADINA YAŞAMA DÖRT ELLE SARILMAK GEREKİYOR'

     “Salı, 01.30; MGK'dan geçtikten sonra Bakanlar Kurulunda kabul edilerek dün meclise sunulan ve bugün Adalet Komisyonunda incelemeye başlanacak 'Anti-terör' yasasına ek olarak çıkarılacak 'Tecil' yasasına ilişkin tv-1'de, Star-1'de, BBC'de ve basında çıkan-verilen haberler birbirleriyle çelişkili olduğundan, yani durumum(uz) netliğe kavuşmadığından, iki gündür mektup yazmaktan kaçınıp durdum. Ama, biraz önce açık görüş ile ilgili açıklama yapılınca, nihayet, zorunlu olarak, bu kısa mektubu yazmaya karar verdim.

     Perşembeyi Cumaya bağlayan gece Bakanlar Kurulu adına açıklama yapan devlet bakanına ve yine dün gün boyu tv-1'de verilen haberlere göre, ben, bu 'tecil' yasasından yararlanabileceğim; ancak, Star-1'in dünkü haberine ve keza dün de dahil birkaç gündür basında çıkan haberlere göre ise, ben yararlanamıyorum. Hazırlanan ve dün meclise sunulan 'tecil' yasası, bugün görüşüleceği Adalet Komisyonunda ve Perşembe günü ele alınacağı mecliste lehimize veya aleyhimize yönelik olarak herhangi bir değişikliğe uğrar mı bilemiyorum; ama, 'Tecil' yasasının MGK'dan ve Bakanlar Kurulundan geçtikten sonraki son hali bile tam olarak bugünkü gazetelerde yayınlanabilir ve eğer yayınlanırsa, içeriğini sağlıklı olarak öğrenebiliriz. (Siz de, belki okumuş ve öğrenmiş olabilirsiniz.)

     Bence, buradaki genel kanı da öyle, 'Tecil' yasasının içeriği konusunda Star-1'in ve basının verdiği haberler daha doğru gibi; yani, şu anki haliyle, biz siyasilerin %90'ı yararlanamıyor. Bir başka deyişle, eğer yanlış haberler değilse bunlar ve komisyonda-mecliste lehimize değiştirilmezse, (ki çok zor, çünkü ANAP'lılar bu haline bile karşılar ve daha da daraltılmasını savunuyorlar; keza, DYP bizim yararlanmamamızı istiyor; SHP'nin ne yapacağı belli değil...) ben içeride kalmaya devam ediyorum. Bizler, ezici çoğunluk olarak içeride kalıyoruz. Buna karşın, adlilerin ve faşistlerin %99'u çıkıyor. Öyle ki, şu anki haline göre, bu cezaevindeki faşistlerin biri hariç hepsi çıkıyor; bizlerin ise, yüz kırk küsurumuzdan yalnızca yirmi beş-otuz kadarımız çıkabiliyor...

     İnşallah tv-1'in ve Perşembe'yi Cuma'ya bağlayan gece açıklama yapan bakanın açıklamaları doğrudur, yani bizler şu an yanılıyoruzdur; inşallah komisyonda ve mecliste lehimize değişiklikler olur; inşallah bayramdan önce veya hemen sonra çıkabiliriz vb... Ama, bizler, en kötü ihtimale göre kendimizi hazırlayalım. Kitle desteğini yitirmiş olan Özal'ın kitlelerin istem ve beklentilerinden daha çok kendinin iktidarını devam ettiren ordunun-Emniyet'in ve ANAP'lı milletvekillerinin, yani kendini ayakta tutan güçlerden bazılarının sözlerinden dışarıya çıkamayacağını biran için de olsa unuttuğumuz için kendi aptallığımıza yanalım... Bu yasa, hem 'Anti-terör' ham de 'Tecil' yasaları bölümüyle, ileride SHP'nin ve Baroların etkin girişimleriyle Anayasa Mahkemesi'ne götürülür ve orada iptal ettirilir mi bilemiyorum, ki bu mümkün, ama, şimdilik, bunu bir kenara koyalım ve siz, ikiniz, bundan böyle, yaşamınızı, ben içeride kalacakmışım gibi düşünerek düzenlemeye çalışın... Bu konuyu, eğer yapabilirsek, önümüzdeki açık görüşte, uzun boylu birlikte de ele alalım ve tartışalım... diyorum...

     Ben, sağlık olarak iyiyim. Diğer arkadaşlar gibi, kesin olarak tahliye beklerken bu 'umudu' yitirmiş gibi bir durumu yaşamaya başlamanın getirdiği 'şoku' atlatıp, var olan gerçekliği kabul etmeye başladım. Şimdi, ölmeye yatmamak, inadına inadına yaşama dört elle sarılmak gerekiyor... Sizlerin de böyle düşündüğünüzü ve davrandığınızı umuyorum... Özal, bugünkü muhtemel çifte standartıyla, ülkede yeni bir dönemi başlattı... Öyleyse, sonucuna da katlanacak...” (9.4.1991) (1)

04.09.2021/Datça/Mehmet Erdal

     (1) 09.04.1991



Devamını Oku...

4 Haziran 2021 Cuma

2021.06.05.CEZAEVİ YAZILARI-59: DEJAVU

  Hiç yorum yok
14:20

 

     CEZAEVİ YAZILARI-59: DEJAVU

     'Cezaevi Yazıları' başlığı altında yayınladığım yazılarım, ki bu bölüm ile birlikte 59 bölüm oldu, bir kaç tanesi hariç, tamamen, o dönemde yazdığım ve bugüne kadar bir biçimde koruna gelmiş yazılarımdır.

     Burada yayınladıklarım, 1981 yılı Nisan ayı ile 1991 yılı 1 Ağustos tarihleri arasında yazdığım yazılarımın tümü değildir; kayıp olan ve hala bir biçimde aramaya devam ettiğim ya da bu başlık altında yayınlamayı uygun bulmadıklarım da vardır. Keza, paylaştıklarım, bazıları hariç, paylaştığım yazının bütünü de değildir.

     Umuyorum ki, aynı süreci birlikte ya da benzer koşullarda yaşadığımız başka arkadaşlarımız da benzer paylaşımlar yaparlar ve beni, çok mutlu ederler. Çünkü, yalnız olmadığını bilmek, güzel bir duygudur!

     ***

     Bugünkü yazılarım, Aralık 1990 tarihli; tahliye olmamıza daha 7 ay var. Haliyle, biraz daha devam edeceğim...

     ***

     “... Yani, herhangi bir konuda kendi düşüncesini, doğrudan birinci tekil şahıs olarak ifade etmiyor; bunun yerine, bana yönelik olarak, söylüyor. Sanki, bu, onun belirgin bir davranışı... Bu duruma, (bir-iki olsa belki kızmam) kızıyorum. Bence, burada, böyle davranmanın anlamı yok; keza, dışarıda da... Ne düşünüyorsa, ya açıkça söylemeli ya da söylememeli... Bu davranışı, politik bir davranış olarak falan da değerlendirmiyorum. Bu, biraz kurnazlık, biraz da karşıdakini kullanmaya çalışma oluyor. Bizim arkadaşlar arasında da -yıllarca- böylesi davranışlara tanık oldum. Böylesi davranışlar karşısında, çoğunlukla, rıza gösteren bir tavır içerisine girmiyorum. Hey, benim omuzumdan ateş etme, diyorum. Hemen, omuzumu açıyorum, bak, iyice nasır bağladı, diye sesleniyorum. Buca'da iken, bir futbol (maçı) sırasında -83'de- yere düştüğümde yara olduğundan ve onun izi kaldığından, bu omuz açmam, oldukça yerinde bir davranış oluyor...

     ... Bu iktidar, ne kadar dirense de, artık, yükselen dalganın etkisiyle, daha çok alabora olup duracak. Biraz önce, tv'de, 200'den fazla metal iş yerinde yeni grev kararı alındığı, söylendi. Bu, çok iyi oldu. Bu büyük ölçüde kendiliğinden yükselen dalga, SHP ve DYP'nin 'erken seçim' hesaplarına yarıyorsa da, onların bu hesaplarını aşma potansiyeli de taşıyor. Akbulut, SHP'nin toplumsal hareketlilikler yaratma eğilimine karşı, bunun çok iyi düşünülmesi gerektiği uyarısını yaptı. İktidar, burjuva muhalefetin, sine-i millet vb. tehditlerinden değil, asıl bu olaydan öcü gibi korkuyor. Çünkü, bu tür kitlesel hareketlilikler, bileşik kaplar yasası gibi, yeni hareketlilikleri yaratıyor, özendiriyor; toplumu her yönden sarsıyor, tıpkı Zonguldak'ta yaşanılan grev gibi... On binler, on günden fazladır, sokaklarda; korkuyu üzerlerinden atıyor, bütün özlem ve istemlerini haykırıyor. En önemlisi, çok şey öğreniyor. Gazeteler, eyleme, yalnızca işçilerin değil, onların eşlerinin, çocuklarının; esnafın, belediye işçilerinin, tüm demokratik kuruluşların... katıldığını yazıyor. Zonguldak, şimdi, bir anlamda, laboratuvar görevi görüyor. Önemli olan, bunun kendiliğindencilikten kurtarılması ve bilinçli olarak yönlendirilen bir eylemliliğe dönüştürülmesidir. Önümüzdeki günlerde, eğer, bu işçi direnişleri, diğer işçilerce, öğrencilerce, esnafça, aydınlarca, köylülerce vb. çalışan, en genel anlamıyla, bu iktidara muhalif güçlerce desteklenebilirse, çok harika olacak. SHP ile DYP'nin 'erken seçim'i sağlama doğrultusundaki ortak tavırları, bu eylemlilikleri geliştirebilir. Bu anlamda, iyi olur... Ama, yalnızca onların 'erken seçim' hesaplarına hizmet eder ve o noktayı aşamazsa, oldukça eksik ve haliyle kötü olur. Yer yer harekete geçmiş bir potansiyel, yeterince değerlendirilememiş olur. Bir-iki gün önce, Mümtaz Soysal bile, SHP ve DYP'nin, Zonguldak'tan öğreneceği çok şeylerin olduğunu yazıyor ve onlara, alkışlama -SHP, öğle saatlerinde alkış ile protesto etme önerisi getiriyormuş, halka- eylemini aşacak bir tavrın geliştirilmesi gerektiğini, yazıyordu. İktidar, ekonomik açıdan, işçiler de dahil, çalışan kesimlerin ekonomik istemlerini bile karşılayacak durumda değil... O nedenle, istese bile, ekonomik istemleri karşılayıp, bu toplumsal muhalefeti pasifize etmeyi başaramayacak, gibi görünüyor. Bu noktada önemli olan, bu hareketliliklerin, ekonomik haklarda bir uzlaşma yolu bulunup bitirilmemesi ve giderek siyasallaşması gerektiğini kavramaktır. İktidarın dayanacak hiç bir dayanağı kalmadı. Ordu kesiminden bile emin değil... Irak ile olası bir savaş, o da belki, onun imdadına yetişebilir. Ama, olası savaş durumunda kesilmeyen, aksine büyüyen bir toplumsal hareketlilik, onun için iyice kötü olur. Şimdi, darbe vb. korkularına aldırmadan, bunları da önleyebilecek tek gücün toplumsal hareketlilik olduğunu bilerek, ileriye doğru yürümek gerekiyor... TBKP sekreteri Kutlu, serbest piyasa ekonomisi anlayışı açısından, ANAP'a yakın olduklarını söylemiş... TBKP, legalleşmenin ANAP'ın hoşgörüsüne-onayına bağlı olduğu varsayımıyla hareket ederek, ANAP'a fazla karşı çıkmıyor; ama, bu tavrı, onun canına ot tıkama tehlikesini de gündeme getiriyor. TBKP, 'yeni düşünce biçimi' gereği, giderek yükselen bir toplumsal muhalefet ve onun içinde örgütlenme anlayışı yerine, onun dışında kalarak örgütlenmeye çalışma anlayışını savunuyor, gözüküyor. Bu nedenle, mevcut toplumun savunucusu tüm kesimler nezdinde meşrulaşmaya çalışıyor, ama en sağdaki-reformist muhalif güçlerin bile gerisinde kalan bir konumlanma içerisine düştüğünü göremiyor veya bunu yeğliyor...” (1)(12.12.1990)

     “... TV, Özal başkanlığında toplanan hükumetin, olağanüstü hal yasasında bazı değişiklikler yaptığını, söyledi. Özal, son günlerde kaybettiği puanları, yeniden kazanmaya çalışıyor, olmalı. Ama, bunun için, yine, insanları kör ve aptal yerine koyma, yani onları aldatma yolunu deniyor. İnsanların ağzına bir parmak bal çalıyor ve bununla yetinin; uslu durursanız, arkası gelir; benden umudu kesmeyin, diyor. Bugünkü değişikliklere, Doğu'da işlerin iyiye gittiğini gerekçe gösteriyor. Halbuki, Yüzyıl, bir subaya atfen, istisnalar dışında, her çatışmada, ordunun daha çok kayıp verdiğini yazıyor. Buna göre, ordu, kayıplarını gizliyor ve PKK'yı 'kaybeden' taraf olarak göstermeye çalışıyor. Savaşan taraflar açısından, bu, anlaşılır bir şeydir. Ama, gerçek bu iken, bugünkü değişikliğin nedeni olarak Doğu'da 'işlerin iyiye gittiğinin' söylenmesi bir yalandır. Asıl neden, son haftalardaki siyasal gelişmelerdir. Bu değişikliklerin bir aldatmaca ve oyalamaca, var olan toplumsal muhalefetin ve tepkilerin bir kısmını pasifize etme çabası olduğunu ortaya koymak gerekiyor. 'Allah sevdiği kula, önce eşeğini kaybettirir ve sonra buldururmuş.' Özal/ANAP iktidarının yaptığı da, budur. Önce kepçeyle alıyorlar ve sonra, kaşık kaşık veriyorlar...” (2) (16.12.1990)

     (12/16 Aralık 1990/Nazilli)

     05.06.2021/Datça/Mehmet Erdal

     (1) 12.12.1990




     (2) 16.12.1990


Devamını Oku...

18 Aralık 2020 Cuma

2020.12.19.CEZAEVİ YAZILARI-34: BURJUVALARIMIZ GİBİ POLİTİKACILARI DA NİTELİKSİZ!

  Hiç yorum yok
13:03

 

     CEZAEVİ YAZILARI-34: BURJUVALARIMIZ GİBİ, POLİTİKACILARI DA NİTELİKSİZ!

     “Perşembe, 18.00:...Cumhuriyet, Tek Tip Elbise olayına, genişçe yer veriyor. İ.H.D. merkezi, kamuoyunu duyarlı kılıyor. Bugünkü olanaklar çok güzel. Bence bu, alınmış bir haktır, kazanılmış bir haktır. Böyle bir hakkın gasp edilmesine seyirci kalmak mümkün değil. Eldeki hakkı, kıskançlıkla korumak gerekiyor. Ama, duygusallığa kapılmadan ve daha geniş bir perspektiften bakarak. Tepkisellik, eğer duygusallıkla birleşirse, senden istenileni yapmak kaçınılmaz olur. Halbuki, kuraldır, istenilen değil, istediğin alanda dövüşmelisin. Emil Galip Sandalcı, keza İlhan Selçuk da olayı, provokasyon olarak değerlendiriyor. Öyle olup olmadığını, fazla uzak olmayan bir zamanda göreceğiz...

     Cuma, 18.00:...Bugün, Bakan'ın Tek Tip Elbiseyle ilgili açıklamaları vardı, gazetelerde. Sanki son bir yoklama yapmışlar da ve tepkileri görünce geri adım atıyormuş gibi...Tek, böyle olsun. Tüzük değişebilir falan diyor. Bekleyip, göreceğiz...” (27.08.1988)(1)

     “Cuma. 18.00 civarı:... Nazilli'ye sevk söylentisi yoğunlaşarak devam ediyor. Bakalım...Bazı anlarda, beklemek, hiç iyi bir şey değildir. Bu anda böyle...Ayrıntıya yönelik, aslı astarı olmayan pek çok şey söyleniyor...

     Özal'ın (*), okul kitaplarında yapılacağını söylediği %50 ucuzluk ve pahalılık konusunda yazdıklarına katılıyorum. Özal, göz boyamaya devam ediyor. Hem de gerçekleri değiştirerek... Bugünkü TV haberlerinde, Sarp kapısının açılmasını yorumlayışı vardı; her şeyi kendine yontuyor. Halbuki bu kapının açılmasının, Gorbaçov'un Sovyetler'de uygulamaya çalıştığı yeni politikanın sonucu olduğu açık. Bu kapının, daha önceki bir mektubumda yazdığım dünyadaki diğer gelişmelerle aynı döneme denk gelmesi, rastlantı olmasa gerek. Dünyadaki diğer olaylar üzerinde ise, Özal'ın etkinliğinin esamesinin okunmayacağını herkes bilir. Hal böyleyken, bu ucuz politika, ancak bizim halkımızın bu seviyedeki bir politikaya layık olduğunu ifade etmek anlamına gelir. Burjuvazimizin politikacı okulundan çıkanlar, bu kadar... Burjuvazimiz niteliksiz olduğu kadar, politikacıları da niteliksiz...

     Güneydoğu Anadolu'da, Irak'tan kaçıp gelen ve ölümden kurtulan (en azından şimdilik) Kürtler ile ilgili haberler, basının ve TV'nin ilk sıralarında veriliyor. Verilmeli de. Irak'ın, İran-Irak savaşını ara vermesinden yararlanarak Kuzey'inde Kürtler üzerine saldırıya geçeceği biliniyordu. Türkiye de buna izin veriyor ve göz yumacağını ifade ediyor. Ama böylesi bir göç olacağını, kimse düşünememiştir. Gelenler, az değil. Irak, tam bir soykırım anlayışıyla saldırıyor. Çoluk çocuk imha ediyor. (**) Sonuç almaya çalışıyor. Uzun dönemde, sonuç değil, bela alıyor... Bunu, yaşayıp göreceğiz. Sovyetler ile ABD'nin nereye kadar sessiz kalacağını ve Saddam'ın kellesi hesabı üzerinden bazı olumlu çözümleri gündeme getirip getirmeyeceklerini birlikte göreceğiz. Bu sürgün, kalıcı olamaz. Bence, Irak ve Saddam üzerinden bazı hesaplar yapılıyordur. Özal, mültecilere kapıları hem açmak zorunda kaldı, hem de açmayı bazı politik hesaplardan dolayı yeğledi. Verdiği demeçlerde de, bu politik hesaplarını ilan etmeye başladı...Mültecilerin İran'a gönderilebileceği falan söyleniyor ama, giden fazla olmaz. Bu mülteciler, gündemimize mültecilik olgusunu getirip yerleştirmişe benzer. Bunun yol açacağı olası sonuçları, birlikte göreceğiz. İran-Irak savaşının yol açtığı boşluk, ilgili ülkelerce doldurulmaya çalışılıyor, bu, bazı örgütlerin dezavantajlı duruma düşmesine yol açacak. Ve bu örgütlerce, yeni bir taktik saptanmalı. Biliyor musun, bu mültecilik olayına doğru bir yaklaşım getirilebilirse, şovenizmin geriletilmesi, Türk ve Kürtler arasında dostluk ve kardeşlik duygularının geliştirilmesi doğrultusunda ciddi ve anlamlı adımlar atılabilir. Örn: Türkiye'nin her yanında İHD ve ilerici-devrimci dergiler başta olmak üzere, yardım kampanyaları açılabilir. Giyecek ve yiyecek yardımı yapılabilir. İlaç yardımı yapılabilir. Bunun, ülkenin politik yaşamına olumlu katkıları olacağını düşünüyorum. Hükumet, 10'ar bin kişilik kamplar kurulacağını ilan etti. Bu kampların, Irak ve Saddam'ın kellesi üzerinden daha olumlu çözümler gündeme getirilmeden ve Kürtler Irak'a yollanmadan uzun süre kalabileceğini söylemek, kahinlik olmasa gerekir... Özal'ın spekülasyonları geçicidir. Bu olayın yol açacağı başka sorunlar, uzun dönemde daha önemlidir ve kalıcıdır...

     Cumartesi, 22.00:...Bugün de, bir Bursa söylentisi başlamış. Ulan, bu söylentilerin arkası kesilmez...Bursa'ya gitmeyi yeğlerim. Size daha yakın.” (04.09.1988)(2)

     “Cuma, 18.30:...'İşçi Dünyası' adlı 15 günlük bir gazete geldi. Bir SHP milletvekiliyle konuşma var. Yeni parlamento yılında genel af için çalışacaklarını, ama bunun mümkün olacağını sanmadığını, Bakanlığın infaz yasasında çalıştığını, (bir) ayda yatılacak günün 6 veya 8 güne ineceğini sandığını, söylüyor. Bunun üzerine, hemen tahminler yapılmaya başlandı. İnfaz, bu kadar düşürülürse, pek çok insan çıkar. Bu Buca işinden, beklediğimiz ceza gelmese bari...” (09.09.1988)(3)

     “...Bugün Cumartesi ve saat 18.00 civarı: Tarihi belirtmeden yazmaya başlamışım... Sen bu mektubu okurken belki referandum (***) sonuçları da belli olmuş olacak. Kamuoyu yoklamaları, 70-30 gösteriyor. Sonucun böyle çıkmasının ardından, Özal'ın işi çok zorlaşır. İktidar-Cumhurbaşkanlığı düşleri...vb., büyük bir ihtimalle yatabilir. Böyle bir dönemde, bazı olumlu ve yarınlara yönelik filizlenmeler boy verebilir. Bu, halkın tepkisini dile getirmesi anlamında yorumlandığı ölçüde, Özal Hükumetinin veya olası başka hükumetlerin, halkın istemlerinin karşılanmasına yönelik tavizleri söz konusu olabilecektir. Bu muhalefetin örgütlü olması halinde, bu tavizler daha geniş kapsamlı olabilir de. Eksik olan ve dezavantajlı olan yön, bu. 25 Eylül sonrası ortaya çıkacak hava, bizim şu an yaşadığımız yerler dahil, her yeri etkileyecektir...Olumlu veya olumsuz, ama daha çok olumlu anlamda... Özal'ın taktik hatası, Özal'ın düşlerini öldürüyor. Ava giderken avlanma, herhalde buna denir...

     Pazar, 18.30:...Özal'ın ilk referandum konuşmasını bekliyoruz. Bugünkü gazete ilanlarında, önemli açıklamalarda bulunacağını duyuyordum. Bakalım... Bir sürü tahminde bulunuluyordu... Ne kadar tutacak...

     Tercüman'dan Yavuz Donat'ın tahmini doğru çıktı. Özal, istifa tehditini savurdu. Bu tehdit, Hayır'ları azaltır, Evet'leri %40'lara çıkartır mı? Kara Veli, %40'lara yakın çıkacak diyor. Ben sanmıyorum. Galiba, Özal,-Demirel kavgasının noktalanması mümkün olacak. Bu referandumda, Hayır demek, doğru tavırdı. Buna, bir kez daha inanıyorum. Bu, İnönü ve Demirel'e Evet demek değildir... Ne olursa olsun, 25 Eylül sonrası, Türkiye'de hareketli bir dönem olacak. Politikada, ikide bir 'ayrılırım' tehditleri savurmak, hoş değildir. Birileri, çek git, diyebilir. Özal, referandum kararı ile yaptığı taktik hata üzerine, resmen kumar oynuyor... Kim kazanacak?..” (18.09.1988)(4)

     “... Bu mektuba, Cuma, biraz önce, yani 19.00'dan sonra başladım. Haberleri ve Özal'ın TV konuşmasını izlemek için aşağıya indim. Özal'ın konuşması, tam anlamıyla rezillik. Yazık... Bitmiş bu adam. Referandumdan ne sonuç çıkarsa çıksın, bu seviyede dövüşen biri, ağzı ile kuş tutsa nafile. En sıradan bir insan bile, bu haksızlığa ve seviye düşüklüğüne isyan eder. Özal, çok kötü not aldı. Politikada, bu seviyeye düşmek, bitimin işaretidir. Politikayı, külliyen kötüleyen bazılarımız, Özal'ın bu konuşması üzerine, politika böyledir işte, diyebilir. Halbuki, burjuva politikası böyledir işte, demek gerekiyor. Devrimci politika saflarında da, özünde burjuva politikası olan bazı davranışları yeşertmek isteyenler çıkmıyor değil, ama devrimci politika, burjuva politikasının tam zıddı olmalıdır. Yöntemlerde, ikisinde de farklılık yoksa, farklılık yalnızca adlandırmadadır demektir ki, böyle bir politikayı savunmak mümkün değildir. Özal, yarınki TV konuşmasında, daha önemli, şeyler açıklayacağını söyledi. Yanında akıllı biri varsa, bu adama, bugünkü konuşmasını değiştirmesini söylemeli. Politikayı kişiselleştirmenin, kimseye yararı yoktur. Bu çamurlaşmak, batağa batmak demektir. Özal, burjuvazinin Başbakanı bile olsa, Başbakanlık ciddiyetini yitirdi... İstifa etmesi, en doğru harekettir. Bundan Cumhurbaşkanı olsa, vay Türkiye'm vay... Bu adam, tipik diktatör. Ya be, ya ben, diyor...Burjuva demokratik yöntemlere bile saygısı yok..

     Cumartesi, 22.00 civarı: Akşamleyin, Özal'ın konuşmasını dinledim. Yine rezalet. Önemli haber açıklama sözleri, ilgiyi toparlamanın yoluymuş. Ciddi tek bir şey söylemedi. İnönü iyi yakalamış, bu adam, resmen ağlayıp-yalvarıyor. Bitmiş, başka söyleyecek söz yok...

     Pazar, 22.00 civarı:...TV'de referandum sonuçları verilmeye başladı. Her şeye rağmen, Özal taban kaybetmiş. Referandumun son anda aldığı anlama bakılırsa, Özal Hükumeti, toplumun çoğunluğu tarafından güven yitimine uğramış. Doğu Anadolu, büyük oranda Hayır, demiş. Büyük şehir merkezlerinde, Özal'ın desteği çok. Bu konu üzerinde durmak gerekiyor. Özal istifa eder mi? Şu ana kadar somut bir açıklama yok... Oltan Sungurlu'nun demecine bakılırsa, kıvırıyor...Özal'ın Hükumeti devam etse bile, Özal'ın tabanını güçlendirmek için ekonomide yapabileceği pek bir şey yok. Ekonomi, tıkandı... Geriye siyasal ve sosyal alanda bir şeyler yapması kalıyor...Bu konuda neler yapmaya çalışacağını hep birlikte göreceğiz. Hiçbir şey yapmazsa, hızla taban yitimine devam eder. Özal-Demirel hesaplaşmasına nokta konulmadı. Bu, erken bir genel seçime kaldı. Ama ülkedeki ekonomik krizin üzerine, gittikçe derinleşen bir siyasal kriz oturdu. Sosyal kriz ise, zaten, kendiliğindenci bir süreçte derinleşiyor. Bugünden sonra, tartışmaların yoğunlaşacağı bir sürece giriyoruz...Ah, demokratik ve toplumsal muhalefetin öndersiz oluşu...” (25.09.1988)(5)

     “Pazar sabahı:...Bundan önceki mektubu yolladığım gün, 04'e kadar TV'de referandum sonuçlarını izledim. Sonuçları biliyorsun. Senin de sandık başına gidip iradeni ortaya koyduğun gibi, Hayır, demek, doğru olandı. Bu oylama, Özal'ın açıktan ifade ettiği ve çağrıda bulunduğu gibi, Özal ve iktidarının güven oylaması niteliğine bürünmüştü. Böylesi durumlarda, şunu istemiyorum, ama şunu istiyorum denmez. Yalnızca, şunu istemiyorum, denir. Özal'ı istemiyorum, ifadesi, doğruydu. Böyle irade beyanında bulunmak, İnönü'yü veya Demirel'i istiyorum anlamına geleceği için yanlıştır, doğru tavır, geçersiz oydur, denemez. Geçersiz oy, Özal'ın hanesine oy anlamına gelebilir. Nitekim, bu referandumda, öyle de oldu. 25 Eylül sonrası doğacak süreç göz önünde tutulmalıydı. Hayır oyları ile, büyük çoğunluğun, Özal'ı ve uygulamalarını, şu veya bu nedenle, şı veya bu oranda istemediği açığa çıkmıştır. Böylesi bir tepki ile karşılaşan Özal'ın, rahatça ve kolayca, eski uygulamaları sürdürmesi mümkün değildir. Yeni ekonomik içerikli uygulamalara yönelineceğini yazıyor gazeteler. Olabilir. Ama tepkiler ve tepkileri pasifize edecek farklı çözüm biçimleri de düşünülüyor, olabilir. Bunlar, daha çok siyasal, sosyal, kültürel vb. alanlardaki uygulamalar olacaktır. Vaatler ve belirtiler de o doğrultudadır...

     Bu referandum ile Özal-Demirel rekabetinin noktalanacağı tahminleri, doğru çıkmadı. Özal'ın, DYP'nin defterini yerel seçimlerde dürme planları yaptığı yazılıp çiziliyor. Yani, Özal, mevcut 82 Anayasası ile de yetinmiyor. Bu nokta önemli. Demokratik ve toplumsal, hatta burjuvazinin farklı kesimlerinin burjuva muhalefetine bile tahammülsüzlüğü bir kere daha anlaşılıyor, demektir. Bu, onun zayıflığını gösterir. Zayıflığını dolaylı da olsa kabul eden ama suni ve zorlama yollarla güçlenmeye çalışan bir iktidarın yönetimde olacağı bu yeni süreçte, ülke, olumlu-olumsuz gelişmelere gebe demektir. Taleplerini yüksek sesle haykıran ve bu talepler doğrultusunda çalışan, kazançlı çıkacak. İşte, bu noktada, demokratik ve toplumsal muhalefetin öndersiz, örgütsüz ve programsız oluşu dezavantajlı yön oluyor. Bu olgunun devam etmesi veya olumlu anlamda dönüştürülmesi, istemlerin olası karşılanmasında boyutu belirleyecektir. Önümüzdeki süreçte, bunu göreceğiz...

     Burada, bu ay infaz indiriminin olacağı ve az cezalıların ilçe cezaevlerine gönderileceği söylentisi çıktı. Başka amaçlı ve aba altından sopa gösterme anlamına gelen söylentilerde olabilir. Genelde, mutlu bir tebessüm gözleniyor. Yadsımıyorum. Çıkmayı kim istemez? Ama gerçekten bu ay çıkıp çıkmayacağı tartışma götürür. Bu, TCK değişikliğinden önce çıkacağı anlamına mı geliyor? Öyle oluyor, herhalde...Çıkacaksa, ne kadarlık bir indirimle çıkacak?..” (02.10.1988)(6)

     “... Çok önceleri yazmıştım: Türkiye'de, istisnasız her yanında, halkımız ve insanlarımız, bu dönemde, tüm haklarını, tek tek alacaklar. Haklar verilmeyecek. Alınacak. Bedeli ödenerek alınacak.  Çalışılarak alınacak. Özellikle referandum sonrası, istemlerini yüksek sesle dile getiren ve bu uğurda çalışan, kazanabilecek. 'Her çalışan kazanamayabilir, ama kazananlar, mutlaka çalışanlardır.' Beleş yok. Halkımızın bütün kesimlerinin birbirinden görece farklı da olsa, özünde aynı olan yaygın sorunları vardır. Referandum, bir anlamda, bunun dile getirilişidir...”(09.10.1988)(7)/Aydın

     19.12.2020/Datça/Mehmet Erdal

(*)


(**) Saddam Hüseyin'in, 16 Mart 1988 yılında, Halepçe'de, zehirli gaz kullanarak binlerce kişiyi çoluk-çocuk, kadın-erkek, yaşlı-genç demeden topluca katlettiği bir süreçten söz ediyoruz.


(***)1989 yılında yapılacak olan yerel seçimlerin bir yıl öncesine alınmasına dair 25 Eylül 1988günü yapılan referandum: Bu referandum, Türkiye'de 4.kez yapılan referandumdu ve bu referandumda sonuç, Özal'ın beklediğinin aksine 'Hayır' çıktı.

     (1)27.08.1988

     (2)04.09.1988




     (3) 09.09.1988
     (4) 18.09.1988


     (5) 25.09.1988


     (6) 02.10.1988

     (7)


Devamını Oku...