İç tartışmalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mayıs 2020 Pazar

2020.05.18.CEZAEVİ YAZILARI-3: YURT DIŞI BİRİKİMİMİZ BİZİMDİR

  1 yorum
13:06

     CEZAEVİ YAZILARI-3: YURT DIŞI BİRİKİMİMİZ BİZİMDİR.
     2014 yılı Sonbahar aylarında, bir ayağı yurt dışında olduğu için sıkça yurt dışına gidip gelen ortak bir arkadaşımız aradı beni ve "O, söylememi istemedi, ama benden duyun; kardeşiniz hasta, Akciğer kanserine yakalandı" dedi; donup kalmıştım.
     Çok nadiren de olsa bir biçimde ilişkimiz vardı ama 1979 yılında, İzmir'den Denizli'ye görevli giderken son kez gördüğüm kardeşim Musa, namı diğer Settar ile ilgili bu haberi, hiç beklemediğim bir anda alınca, moralim dip yapmıştı. Acilen aile içinde haberleştik ve önce Yeşil Pasaport sahibi ağabeyimin ve yengemin, ardından yine aynı konumda olan ama o zamanlar bir Devlet kurumunda çalışan en küçüğümüzün Hamburg'a gidip Musa'yı görüp gelmesini, kararlaştırdık. Ben, aynı olanaklara sahip olmadığım için, önce pasaport çıkartacak, ardından davet mektubu gelecek, vize başvurusunda bulunacak ve sonrasında, yani 2015 yılı ilk aylarında Musa'nın yanına gidip gelecektim.
     Pasaport başvurusu yaptım. Musa davet mektubunu gönderdi. Sonrasında ise vize başvurusunda bulundum, kabul edildi ve Hamburg'a, 2015 yılı Şubat ayı ortalarında uçtum. O yıl üç kez ve 2016 yılında da bir kez, yani toplamda dört kez Hamburg'a/Almanya'ya gidip geldim.
     ***
     Cezaevinden tahliye olduktan sonraki 1991-2015 yılları arasındaki yaşamımda, yurt dışından tatil, aile ziyareti vb. gerekçeler ile yurda gelen ve yolu bir biçimde benimle kesişen tanıdık ya da o gün tanışmış olduğum pek çok kişi ile sohbet etmiş ve bu sohbetlerin sonucu olarak, yurt dışında yaşayan tanıdığım ya da bir biçimde adını duyduğum eski yol arkadaşları ile ilgili bazı kanılara varmıştım.
     Ama, hiç şüphesiz yeterli değildi.
     ***
     Her gidişimde, kardeşim aracılığıyla ya da hastalığı nedeniyle onun yanına gelip giden pek çok eski yol arkadaşı ve Hamburg'da yaşayan yurttaş ile karşılaşmış, sohbet etmiş ve aklımdaki soru işaretleri çerçevesinde bazı sorular sormuştum, onlara; keza, onlar da bana...
     Gördüklerim, duyduklarım ve sohbetler sırasında edindiğim izlenimler, Almanya'ya/Hamburg'a gitmeden önce bende oluşan kanıyı pekiştirdi; Musa gibi istisnai konumundaki bazıları dışındakiler, yani çoğunluk, yıllar önce zorunluluktan geldiği yurt dışında, artık zorunluluktan değil, sorulduğunda ya da sohbet sırasında açıktan itiraf ettikleri ya da hiç sözünü etmedikleri, ama her birinin kendi içinde saklı kalmasını istediği anlaşılan bir ya da birkaç nedenden dolayı, bir başka deyişle, keyfiyetin bir ifadesi olarak oralarda kalmaya devam ediyorlardı. (*)
     Bu arkadaşlar yurda gelip gidebiliyor, hatta bazıları yarı zamanlı, yılın yarısını orada yarısını Türkiye'de geçirerek yaşıyorlardı. Bu durum, beni hiç şaşırtmamıştı; bu arkadaşlar da, her birimiz gibi, kendi yaşamlarının nasıl ve nerede devam edeceğine dair karar verme haklarını kullanmışlardı; bundan dolayı, doğrudur, yanlıştır vb. diyerek asla tartışılamaz, eleştirilemezler idi; aksi halde, her birimiz, birbirimizin yaşama biçimini ve yerini tartışma hakkını kendimizde görürdük ki, bunun sonunun nereye varacağını tahmin etmek hiç de zor değildi(r); ben buna inanıyorum.(**)
     ***
     Benim asıl merak ettiğim konu, 1987'lerde, aralarında yaşadıkları ve taraflardan bazılarının, bir biçimde yurda taşıdığı; haliyle, her yerde değil belki, ama Ege'de bazı yerlerde (cezaevlerinde ve dışında) bazılarının (bugünden geriye bakıldığında hiç bir işlerine yaramadığı anlaşılan) sığınacak ve kendini lanse edecek adres olarak gördüğü; keza, aynı koşullarda yaşayan ve direnen ama şu ya da bu nedenle (kaşın kara gözün ela diyerek) birilerini tasfiye etmeye çalışmalarının bahanesi olarak kullandıkları ayrışma idi.
     Çok ilginçtir, günlük yaşamlarında ve sohbetlerinde, o ayrışmanın esamesi bile okunmuyordu.
Özel olarak sorulmadıktan sonra, o döneme dair konuşan bile yoktu; o dönem, mazide kalmıştı ve artık sözünü bile etmeye değer görülmüyordu.
     Olayın kahramanlarının önde gelenlerinden ölen, bir başka ülkeye göç etmek zorunda kalıp orada bambaşka ufuklara yelken açan, yurda dönen ama çok dolaylı olarak ve çok farklı bir duruş içinde politika ile ilgilenen ya da kardeşim gibi, Almanya'da ve/veya farklı ülkelerde yaşamaya devam etseler de, kendi sağlıkları ve yaşam koşulları ile boğuşanlar vardı.
     ***
     Almanya'da emekli olanı, işsizlik maaşıyla geçineni, kendi açtığı ya da herhangi bir iş yerinde çalışanı ile kendini, en genel anlamda sol, sosyalist, devrimci vb. olarak görenler, hangi yıl bu ülkeye gelmiş olursa olsunlar, Türkiye'de olup biten ve bazı eski yol arkadaşlarının ya da tanıdıklarının da içinde yer aldığı güncel gelişmelere ve oluşumlara karşı ilgisiz değillerdi; ama onlar, asıl olarak Almanya'daki yaşamları ve gelecek hesapları çerçevesinde hareket ediyor, yanı sıra, çok farklı nedenlerle de kendilerini Türkiye'deki bazı gelişmelerle benzer, paralel ya da zıt konumda tanımlamaya çalışıyorlardı. Bu tanımlamalar çerçevesinde, çokça kişisel, bazı tartışmalar yaşanıyordu.
     Bu durum, sağlıklı saflaşmalara yol açan toplumsal gelişmelerin olmadığı koşullarda her yerde benzer biçimde gözlenebilecek bir şeydi ve haliyle hiç de şaşırtıcı değildi.
     ***
     Evet, şimdi, yıllar ve yıllar sonra karşılaştığım bu gerçekliğin 27-28 yıl önceki haline ve olası geleceğine dair, o yıllarda, içinde yaşadığım cezaevi koşullarında, yazdığım, daha doğrusu yazmak zorunda kaldığım yazıyı paylaşıyorum, merak edip okumak isteyenler için:
                                     ''YURT DIŞI BİRİKİMİMİZ BİZİMDİR.
     “Mutatonomine de tel fabula naratur.”
     (Adını değiştir ve hikaye seni anlatsın.)
     “HER başarısız devrimden ya da karşı-devrimden sonra, yut dışına kaçan mülteciler arasında ateşli bir faaliyettir gelişir. Birbirlerini arabayı çamura saplamış olmakla, ihanetle ve öteki ölümcül günahlarla suçlayan çeşitli tonlarda parti grupları kurarlar. Bunlar Anavatan ile etkin ilişkileri sürdürürler, örgütlenirler, tertiplere girişirler, bildiriler ve gazeteler basarlar, yirmi dört saat içerisinde her şeyin yeniden başlayacağına, zaferin kesin olduğuna yemin ederler ve bu umutlara kapılarak hükumet koltuklarını paylaştırırlar. Anlamak istemedikleri kaçınılmaz tarihsel koşullara değil de, bireylerin rastlantısal hatalarına bağladıkları hayal kırıklıkları doğal olarak birbirlerini izler, karşılıklı yakınmalar üst üste yığılır ve genel çekişmelere yol açar. 1712'nin kralcı mültecilerinden bugünkülere kadar bütün mülteci derneklerinin tarihi budur; ve mülteciler arasında sağduyu sahibi ve aklı başında olanlar, fırsat bulur bulmaz, bu verimsiz hırgürü bırakırlar ve daha yararlı şeylere yönelirler.” ( F.Engels/ Seçme Eserler / Cilt 2 /syf. 453-454)
     ***
     ''Türkiye Solu'nun, yöresel nitelikteki bazıları da dahil, 12 Eylül öncesi ülke içindeki örgütlenmesine ve yürüttüğü mücadeleye bağlı olarak yurt dışında da örgütlenmeye çalıştığı biliniyor. Bazı siyasi hareketlerin/grupların yurt içindeki varlıklarına ters orantılı olarak, yurt dışında önemli bir konuma sahip oldukları da biliniyor. (Bunun nedenleri, şu an bizim tartışma alanımız dışındadır.)
     12 Eylül sonrası bilinen nedenlerden dolayı, sayıları binlerle ifade edilen kadro, sempatizan ve taraftarın yurt dışına çıkarak, yurt dışındaki örgütlenmeleri sayısal olarak güçlendirdikleri ve politik havayı canlandırdıkları açıktır.
     12 Eylül öncesi yurt dışındaki DY'li arkadaşlarımızın yürüttükleri örgütlenme çalışmaları ile bütünleşen bu 'zorunlu göç' sonrası, yurt dışında önemli bir güç ve ilk anlar itibariyle, etkinlik alanımızın çok genişlediği kabul edilmelidir.
     12 Eylül sonrası yaşanan ve "zorunlu ve yoğun göç" ile sayıları oldukça artan DY'li kadro, sempatizan ve taraftarlarımızın, daha çok aranan nitelikte insanlar olmaları göz önüne getirilirse, geçmiş dönemde devrimci hareket saflarında önemli görevlerde ve aktif eylemlerde yer almış kişiler oldukları söylenebilir.
     Bu insanlarımızın yenilgi, yenilgi sonrası toparlanamama, yaşadıkları ülkelerin görece "rahat" koşullarına "uyum" göstermeleri nedeniyle, büyük ölçüde yozlaşma ve niteliklerini yitirme, Türkiye'deki ve bir zamanlar içinde yer aldıkları devrimci sınıf mücadelesinin "derdinden" kendilerini kurtarma; niteliklerini yitirmediklerini söyleyenlerin bir kısmının ise, yaşadıkları ülkelerde kendilerine yeni bir konum belirleme sürecine girdikleri ve hatta belirledikleri görülüyor.
     Bu iki kategori dışında kalan insanlarımızın özgün durumu ise, ayrıca ele alınıp incelenmeye değerdir. Merkezi yapının dağılması/dağıtılması sonrası süreçte ortaya çıkan ve 'ideolojik' vb. nedenlerden kaynaklandığı söylenen çok yönlü "bölünmenin", olumsuz gelişmeleri daha da kamçıladığı açıktır.
     Yurt dışındaki insanlarımızın önemli bir kısmının, dünkü devrimci hareket ve devrimci mücadele saflarındaki yerleri ve yerine getirdikleri görevleri düşünülürse, bu olumsuz gelişme, birikimimiz açısından, çok yönlü ve önemli bir kayıptır.
     Doğru bir ideolojik mücadele, siyasi ve örgütsel önderlik, yurt dışı ve asıl yurt içi yeniden toparlanma ile bu olumsuz erozyon durdurulabilir. Bu olumsuz gelişmelere kendini kaptıran en azından bir kısım insanımız, yaratılacak yeni bir devrimci harekete yeniden kazanılabilir. Yurda dönerek veya yurt dışında devrimci hareket saflarında ve devrimci mücadelede görev alabilirler. Bunu sağlamak ve bunu başarmaya çalışmak gerekir. Bu başarılamadığı ölçüde, bu olumsuz gelişmelerin de etkileyeceği ve yurt dışındaki işçilerimiz ve insanlarımız ile kurulacak ilişkiler açısından azalan bir ilgiden söz etmek mümkündür.
     Yurt dışındaki DY'li kadro, sempatizan ve taraftarlarımızın, bunların oluşturduğu örgütlenmelerimizin (dünden bugüne olduğu gibi, bugünden yarına da) görevlerinin ikili olacağını söyleyebiliriz: Türkiye ile ilgili olarak üzerlerine düşenleri gerçekleştirmek, Türkiye'deki devrimci sınıf mücadelesini yürütüp-yönlendirenlerle dayanışmayı sağlamak ve nerede varlarsa orada, devrimci sınıf mücadelesinin ortaya çıkardığı görevlerin gereğini yerine getirmek.
     Yurt dışındaki DY'li insanlarımızın ve örgütlenmelerimizin içinde yaşadıkları, bir parçası oldukları ve sayıları milyonları bulan işçilerimizi, aydınlarımızı ve tüm yurttaşlarımızı yalnızca Türkiye meseleleri etrafında örgütlemeye çalışmaları, bu sayıları milyonları bulan işçilerimiz, aydınlarımız ve tüm yurttaşlarımız üzerinde olması gereken etkinliği sağlayamamalarına yol açacaktır. Halbuki, yurt dışında yaşayan arkadaşlarımız, işçilerimiz ve aydınlarımız, uzun yıllardır oradadırlar. Oralarda doğmuş ve büyümüş kuşaklar vardır. Yaşadıkları ülkelerin yurttaşlığını seçenler vardır. Siyasi nedenlerle yurt dışına göç edip, oralarda bu niteliklerini yitirenler olmuştur. Bir bütün olarak bu yurttaşlarımız, yaşadıkları ülkelerin koşullarından, hem de o ülkelerin normal yuttaşlarından çok daha katmerlice olumsuz anlamda etkilenmektedirler. Dahası ileride, devrimden sonra bile bu insanlarımızın tümü, yurt dışında hiç kalmamacasına yurda dönmeyebileceklerdir. O halde yapılması gereken, bu insanlarımızın yaşadıkları ülkelerde karşılaştıkları tüm sorunlarının çözümlenmesine çalışmak olmalıdır. Bu ihmal edilemeyecek kadar çok önemli bir meseledir. Öte yandan Türkiye emekçi halklarına ve devrimci harekete/devrimci mücadeleye yönelik sorumluluğun gerekleri de yerine getirilmelidir. Bu çok çeşitli biçimler alabilir.
     Türkiye Sol hareketinde hep sözü edilip durulmasına, çok önemli olduğu vurgulanmasına ve yerine getirilmesi gereken bir görev olduğu bilinmesine karşın, bir türlü gerçekleştirilemeyen CEPHE örgütlenmesinin eksikliğinin nelere yol açtığı bilinmektedir. Cezaevleri ise, Türkiye Solu'nun en dağınık anlarında bile, o kendine özgü özellikleri sonucu, cezaevlerinde bulunan siyasi hareket ve gruplardan insanların değişik biçimlerde yarattıkları "birliklere" sahne olmuştur. Avrupa'daki Türkiye sol hareketinin uzantılarının öznel durumu ne olursa olsun, tıpkı cezaevleri gibi, ama kendine özgü koşullar nedeniyle, yurt içinde benzer gelişmeler gözlenmese bile, belli konularda veya sürekli-programlı "birlikler" yaratabilirler. Olumlu adımlar atabilirler. Bunu göz ardı etmemeliyiz. Yurt içinde kalıcı cephesel örgütlenmenin yaratılması doğrultusunda atılacak adımlar veya bu adımların başarıya ulaşması, yurt dışındaki olası bu olumlu gelişmeleri hızlandırır. Yurt dışındaki geçici ve belli konulardaki "birliklerin" yaratılmasını bile, yurt içindeki "birliğin" yaratılmasına bağlamak, "o olmazsa olmaz" demek, savunulamaz. Yurt içindeki "birlik", yurt dışındaki kalıcı ve eş birliğin yaratılmasında belirleyici veya son biçimi verici olur. Ama bu ikisi birbirinden farklı şeylerdir.
     Devrimini başarıya ulaştırmış veya bu süreci yaşayan ülkelerin devrimci örgütlenmeleri de, ülkede barınmanın ve mücadeleyi sürdürmenin koşullarının çok zorlaştığı veya kalmadığı anlarda yurt dışına "zorunlu ve yoğun göç" olayını yaşamışlardır. RSDİP, İspanyol Cumhuriyetçileri, Yunan Direnişçileri, Alman Komünistleri...bunun ilk akla gelen örnekleridir.
     Bu "zorunlu ve yoğun siyasi göç", iki biçimde gelişme gösterebilmektedir:
     Birincisi, komşu bir ülkenin toprakları üs olarak kullanılmakta, orada gerekli hazırlıklar yapılmakta ve daha sonra yurt içinde devrimci mücadele yükseltilmektedir. Yurt dışına olan göç, ağırlıkla bu üs olarak kullanılan bölgeye olmaktadır. Ülke içinde mücadelenin yükseltilmesine bağlı olarak yeniden ülkeye dönülebilmektedir. Mozambik devrimcileri, Filistinliler, SWAPO ve ANC buna kendi özgünlükleri içinde örnek verilebilirler.
     İkincisi, bu olanağa sahip olamayan ve dolayısı ile pek çok ülkeye olan "zorunlu siyasi göçtür". RSDİP, İrlandalı Direnişçiler, Yunanlı Komünistler, İspanyol Cumhuriyetçileri...buna örnek verilebilir.
     Devrimci hareketimiz 12 Eylül sonrası yaşanan yenilginin ardından bu ikinci tür göç olayını yaşamıştır.
     Bu ikinci tür göç olayını yaşayan devrimcilerin, genel ifadeyle, iki türlü tavır gösterme sürecine girdiklerini söyleyebiliriz:
     Birincisi, yurtlarından göç etmek zorunda kalmış ve pek çok ülkeye dağılmış durumdaki insanların ve özellikle devrimcilerin umutları, ilk anlarda canlı kalıyor. Her an yurda dönebilecekleri ve devrimci sınıf mücadelesini yeniden yürütüp-yönlendirebilecekleri umudunu ve inancını koruyorlar. Ülkedeki emekçi halkların ve yurt içinde kalabilmiş az sayıdaki örgütlü devrimcilerin bütünleşip yeniden devrimci sınıf mücadelesini yükselteceklerini ve hem kendilerini çağıracaklarını hem de yurda dönebilmenin koşullarının böylece olabileceğini düşünüyorlar. Yıllar bu umutlarla ve düşlerle gelip geçiyor. Öte yandan ise, pek çok ülkeye dağılmış bu pek çok insanı ve özellikle yurt dışına göçmeden önce örgütlü olan devrimcileri bulundukları yerlerde de örgütleyecek, ülkede devrimci sınıf mücadelesini yeniden yürütüp-yönlendirecek ve yurt dışı-yurt içi ilişkisini sağlayacak-sürdürecek güçlü bir siyasi örgütlenmeyi yaratamıyorlar. Kendiliğindencilik ve birbirinden kopukluk asli unsur oluyor. Yurt gerçeğinden kopuyorlar. Bulundukları yerlere "uyum" göstererek özlerini ve niteliklerini yitirme sürecine giriyorlar. Göç ettikleri ülkelerinde "koşullar elverişli" diyerek gelip mücadeleyi hem de en üst biçimiyle başlatanlar oluyorsa da, özde ülke gerçeğinden koptuklarında başarılı olamıyorlar. Yurt içinde önceden beri var olmayı başarmış örgütlü insanları ve örgütlenmeleriyle birlikte yeniden darbe yiyorlar. Bu darbe, umutsuzluğu daha da yaygınlaştırıyor. Yurda dönme ve ülke devrimini başarıya ulaştırma düşleri sona eriyor. Yurt dışında olup özlerini ve niteliklerini yitirmeyenler, ülkelerinde olup bitenler hakkında dünya kamuoyu önünde 'üzerine düşenleri yapmaya çalışan' ve ülkelerinde daha iyiye bir yönelişi desteklemek içeriğinde çaba sarf eden birer aydın niteliğine bürünüyorlar. Böylece yurt dışına 'zorunlu göç' sonrası var olan o birikim yok oluyor. Yurt içindeki mücadele gelişebilirse, bunların iradesi dışında gelişiyor. İspanyol Cumhuriyetçileri ve Yunan Direnişçileri kendi özgünlükleriyle buna örnek olarak verilebilirler. (Bknz: 'İspanya İç Savaşı'/Pierre Broue/Emile Temine- 'Kapetanios'/Dominiqe Eudes)
     İkincisi, farklı bir gelişme izliyor. Yurt dışına "zorunlu göç" eden devrimciler, yurt dışında birliği sağlayacak, yurt içinde devrimci sınıf mücadelesini yürütüp-yönlendirecek, yurt içi-yurt dışı bağlantısını sürdürecek güçlü bir siyasi örgütlenmeyi yaratmaya çalışıyorlar. Yurt dışında bulunmaları, onların devrimci görevleri yerine getirmelerine engel olmuyor. Devrimci mücadeleyi bırakanlar, ayrılanlar oluyor. Ama sürekli gözlenen yeni katılımlarla mücadeleye devam ediyorlar. Ülke devriminin sorunlarını tartışıyorlar. Ülke gerçeğinden kopmuyorlar. Tüm özgünlüğü ile RSDİP, bunun çarpıcı bir örneğidir.
     Yurt dışındaki arkadaşlarımız, merkezi yapının dağılması/dağıtılması sonrası, devrimci hareketimizin, cezaevleri dışında, kalbinin attığı bir yer olmuştur. Bu doğaldır. Geçici bir süre için, bu olabilirdi. Yurt dışında birliği sağlayacak, devam ettirecek ve yurda gereken desteği sağlayacak, yurt içi-yurt dışı ilişkiyi sürdürecek, yurt içinde yeni dönemde devrimci sınıf mücadelesini yürütüp-yönlendirecek güçlü bir siyasi örgütlenme yaratılamamıştır. Yaratıldığı söylenilen veya yaratılması doğrultusunda adımlar atılan yeni örgütlenme "şekilde" kalmıştır. Yurt gerçeğinden kopmuşlardır. İdeolojik ve sınıf mücadelesine ilişkin siyasi görevlerin gereğini "olması gerektiği biçimde" yerine getirememişlerdir. Yenilgiden ve bulundukları yurt dışı koşullardan etkilenerek, "ideolojik farklılaşma" sürecine girmişlerdir. "Bölünme" ortaya çıkmıştır. Yurt içinde mücadeleyi başlatma ve yükseltme kararı alınmış, hazırlıkları yapılmış ama, daha ilk anlarda hem yurt dışındaki "bölünme" son noktasına vardığından, hem de mücadeleye başlamanın koşullarının olmadığı kanısına varıldığından vaz geçilmiş, dahası var olan örgütlenmelerin dağıtılması yoluna gidilmiştir. Bunun doğal sonucunun, yurt içinde, yurt dışındakilerin iradesi dışında yaratılacak devrimci bir örgütlenme ile mücadelenin yükseltileceği bir başka bahara kadar yurt içinden eli ayağı çekmek, ideolojik ve siyasi görevlerin gereğini olması gerektiği biçimde yapmamak, Türkiye ile ilgili olarak Dünya kamuoyuna yönelik çalışma yürüten ve yurt dışındaki işçilerimizin, aydınlarımızın ve arkadaşlarımızın sorunları ile ilgilenen birer aydın kimliğine bürünmek olacağı açıktır. Nitekim bunu doğrulayan örnekler de görülmüştür.
     Bugün, "radikal sol" bir hareket değil, devrimci bir hareketi yeniden yaratmak görevi ile yükümlü olan DY'li insanlarımızın, yurt dışındaki sürgün topluluğunun bu yaratma sürecindeki rolünü iyi tespit etmek ve ona göre davranmak gibi ihmal edilemeyecek bir görevleri de vardır. Yurt dışındaki bu insanlarımızın kendilerini, bu yaratma sürecinde ne "seyirci" ne de yurt içindeki DY'li insanların yerini alacak şekilde "belirleyici" rolünde görmemeleri gerekir. Yani yurt dışındaki DY'li insanlarımız da, bayrağın yurt içinde mücadeleyi yürütenlerde olduğunu bilerek bu yaratma sürecinde yer almalıdırlar...
     3-8-1987/1-4-1988/Aydın''
     Notlar:
     (*) Hasta olduğunu duyuşumuzdan önceki süreçte de, Musa'nın hukuki konumuna dair bazı (benim bildiğim iki kez) girişimlerde bulunmuş ama farklı nedenlerle süreci sonuna kadar götürememiştik; haliyle, hem o hem de biz, yasaklı konumun devam ettiğini düşünüyorduk.
     Hasta olduğunu ve ölmeden önce bir kez olsun yurda, köye ve bizlerin (akrabalarının, çocukluk ve eski yol arkadaşlarının) arasına gelip görmek istediğini söyleyince, bu kez işi sıkı tuttuk; bir yeğenimizin önerisi ile durumun aciliyetini hemen kavrayan ve işini iyi yapan bir kadın avukattan yardım istedik. Meğer, bir kaç yıl önce, Musa'nın davası, zaman aşımından dolayı, düşmüş. Hukuken gerekli olan her şeyi yaptık ve Musa, ölmeden önce, ilk kez 2016 yılı Haziran ayında İzmir üzerinden yurda geldi. Aynı yılın Ekim ayının 4'de de aramızdan ayrıldı. Şimdi, ölmeden önce vasiyet ettiği gibi kendi yurdunda ve köyünde...
     (**) Bugün birey, çevre, grup, parti vb. olarak (yani her ne konumda ise veya kendisini hangi konumda tanımlıyor ise, işte o konumda) hareket eden ve kendince inandığı ve doğru bildiği yolda yürümeye devam eden her yaştan kadının ve erkeğin, yürüdükleri yolu ve o yolda yürüme gerekçelerini savunma çerçevesinde birbirlerini ideolojik, teorik, politik, örgütsel ve eylemlilikleri açısından kıyasıya eleştirmeleri anlaşılabilir bir şeydir ve asla karşı çıkılamaz; aksini düşünmek, abesle iştigal etmektir.
     Ancak, bugün, yurt içinde ve/veya yurt dışında yaşamaya devam eden ve kendisini, en azından söylem düzeyinde Sol, Sosyalist, Devrimci, Demokrat ve Yurtsever olarak tanımlayan (bugün, artık bu sıfatların hiç birisini ağızlarına dahi almayanları pas geçiyoruz) bazı kadınlar ve erkekler, kendilerince savunulabilir nedenlerle oluşturdukları etliye sütlüye karışmayan, bir başka deyişle, görece (önceki yaşam biçimlerine ve eşiti konumundaki bazılarına göre) izole ettikleri özel yaşam biçimlerine dair bekledikleri ve çok doğal olarak da gördükleri saygıyı, her ne hikmetse, bazı kadın ve erkek eski yol arkadaşlarına göstermiyorlar; özellikle sosyal medyada, her şeyi bahane edip, kafa göz kırmaya ve akıllarına geleni yazıp, paylaşmaya devam ediyorlar.
     Nedeni ne olursa olsun, bu yaklaşımın, kendileri dahil hiç kimseye herhangi bir yararının olmayacağını; tam aksine, kendileri başta olmak üzere, herkese zararının olduğunu, yeri gelmişken, söylemek gerekiyor.
     18.05.2020/Datça
     Mehmet Erdal
                                                    (23 Şubat 2016 Hamburg)


                                                         (20 Şubat 2016 Hamburg)
                                                       (18 Şubat 2016 Hamburg)




Devamını Oku...

10 Mayıs 2020 Pazar

2020.05.11.CEZAEVİ YAZILARI-2 BİRİKİMİMİZ ÜÇ AYRI PARÇAYA BÖLÜNMÜŞ DURUMDADIR

  Hiç yorum yok
12:50


     CEZAEVİ YAZILARI-2: BİRİKİMİMİZ ÜÇ AYRI PARÇAYA BÖLÜNMÜŞ DURUMDADIR.
     Uzun yıllar pazarları kovalayarak pazarcılık yapan kadın-erkek pazarcıların tamamına yakınında olduğu gibi bende de benzer bazı sağlık sorunları başladıktan sonra, evet asıl olarak bu nedenle, ama bunun yanı sıra, halihazırda İsviçre'de yaşayan eski bir yol arkadaşımızın 2016 yılında bize gelip kaldığında "Para kazanmanın sonu yok; ben de emekli olmayı ve Türkiye'ye gelip yerleşmeyi düşünüyorum. Bırak artık bu işi"' diyerek teşvik etmesi üzerine, bilfiil 25 yıl yaptığım pazarcılığı bırakmaya karar vermiş; nitekim, 2017 yılı Ekim ayı sonunda da bırakmıştım.
     İşimi bırakmayı düşünmeye başladığım andan itibaren de, tamam, emekli olduğum gün elimdeki arabayı satacağım; eli yüzü düzgün bir binek araba alacağım, Sevda ile birlikte iki yıl Türkiye'nin pek çok yerini, artı, bazı yurt dışı yerleri gezeceğim; yakinen tanıdığım eski yol arkadaşlarımızdan yaşayanların bazılarını yaşadıkları yerlerde, ölenleri ise mezarlarında gidip göreceğim; sonra da oturup, yazacağım, hesapları yapmaya başlamıştım. (*)
     Nitekim, emekli oldum, takas yolu ile bir binek arabası aldık; 16 Nisan 2018 günü eşim ile birlikte, Fethiye'ye doğru yola çıktık.
     Fethiye'de iken, 17 Nisan günü, yol arkadaşlarımızdan sevgili Arslan Yalçın'ın öldüğü ve İzmir'de toprağa verileceği haberini aldık; İlhan, Hamza ve ben, 19 nisan günü, Sevda'yı, Datça'ya gidecek minibüse binebileceği Marmaris'e bıraktıktan sonra Arslan'ın cenaze töreni için İzmir'e gidip geri döndük.
     Sevda, hiç şüphesiz öncesinde bazı arkadaşlar ile haberleşmemize rağmen asıl olarak 'doğaçlama', yani ziyaret ettiğimiz yerlerde nerede ve ne kadar zaman kalacağımıza, kimlerle görüşeceğimize, nereleri ziyaret edeceğimize o yere vardığımız an, o yerde karşılaşacağımız koşullara bakarak karar vereceğiz, biçiminde formatladığım gezinin Fethiye'ye kadar olan bölümüne katılmış ama ondan ötesine devam etmek istememişti.
     ***
     Benim için, 43 yıllık yol arkadaşım İlhan ile yapılacak bu tur ve tur boyunca, bir kısmını en son 39 yıl önce gördüğüm eski yol arkadaşları ile yapılacak sohbetler, bir yönüyle, nicedir hayalini kurup durduğum "geçmişe yolculuğun" (ki benim için zamanının geldiğini, düşünüyordum), ilk adımı idi.
     Tur öncesi masa başında yaptığımız hesaba göre, bütün Akdeniz'in dolaşılması, varılan yerlerde görüşme olanağı bulunacak arkadaşlar ile oturulup sohbet edilmesi, o yerin simgesel konumunda olan ya da o yerdeki arkadaşın/arkadaşların önerebileceği yerlerin görülmesi; Hatay Samandağ'a kadar varıldıktan sonra Konya/Bozkır üzerinden geriye dönülmesi de dahil, bu turun iki ya da üç hafta kadar süreceğini öngörüyordum.
20 Nisan günü Fethiye'den yola çıktık.
     ***
     Fethiye'den sonraki bölümün ilk günün akşamı yaptığım paylaşımlarımı gören bazı tanıdıklar, gezinin, standart bir gezi formatına uygun olmadığını görüp, paylaşımların altına düşüncelerini yazmaya başlamışlardı.
     Evet, İlhan ile birlikte gerçekleştirmeye çalıştığımız gezimiz, bildik turistik bir gezi değildi; 21 Nisan günü, o günkü paylaşımımın altına "..biraz yavaş git, dadını çıkara çıkara git. Ne o öyle götürü almış gibi gidiyorsun?" diyen Marmaris ÖDP'de birlikte çalıştığımız arkadaşım Murat'a, "Yol uzun. Yaşarsak ve sağlık elverirse dahası gelecek. Hele bir Antakya'ya varıp turu tamamlayalım." diyor ve ekliyordum; "Bu bir yönüyle-ölümle yarışırcasına- benim geçmişe yolculuğumdur. Çok önemli benim için." (**)
     Gerçekten, o günlerdeki halet-i ruhiyemi yansıtan ve Murat'ın paylaşımının altına yazdığım bu söz, öylesine söylenmiş bir söz değildi;1979 yılında Eşrefpaşa Lisesi öğrencisi ve İDOD (İzmir Demokratik Ortaöğrenimliler Derneği) üyesi iken İzmir'de bıraktığım ve aradan tam 36 yıl geçtikten, yani 2014 yılı sonlarında, hasta olduğunu duyduktan sonra, 2015 yılında Hamburg'a yanına gittiğimde yeniden gördüğüm kardeşim Musa, namı diğer Settar, 2016 yılı 4 Ekim günü ölmüştü. Öncesinde, başkaca eski yol arkadaşlarımızın da öldüğünü ya da farklı hastalıklar ile boğuştuklarını duyuyordum. Bu gelişmelerin, yaşımın ve kendi mesleğimin yol açtığı hastalıklarımın etkisiyle olsa gerek, gezilip görülmesi gereken pek çok yerin ve arkadaşın, yapılması gereken pek çok işin olduğunu düşünüyor ve zamanımın, bütün bunları gerçekleştirmeme yetmeyebileceğini düşünüyordum.
     ***
     İşte, 16 Nisan 2018 günü Sevda ile başladığım ve 20 Nisan günü sonrası İlhan arkadaş ile devam edip, bazı nedenlerle kısa keserek tamamladığımız bu Akdeniz gezisi dahil, 2017 Ekim sonunda, 25 yıllık pazarcılık mesleğimi bıraktıktan sonra yaptığım gezilerin, işlerin, gördüğüm arkadaşların ve sohbetlerin, haliyle bütün bunlar çerçevesinde yaptığım her türlü paylaşımın bir kısmı, benim bu 'geçmişe yolculuğumun' yansımalarıdır; paylaşımlarımdan, bunun böyle olduğu kolayca anlaşılabilmektedir, diye düşünüyorum.
     Paylaşımlarımın diğer kısmı, 24 Haziran 2018 Genel Seçim sonrası değişen koşullarda yaptığım ve kendisini Sol, Sosyalist, Devrimci, Demokrat ve Yurtsever olarak gören birey, grup, çevre, parti vb. de yapmalarını önerdiğim (***)yeniden konumlanmanın sonucu yürümeye başladığım yol çerçevesindedir; paylaşımlarımdan da anlaşılacağı üzere, bu yol, Temmuz 2018 tarihinden beri B. Haziran Hareketi, Yol Dergisi, ÖDP ve Sol Parti çizgisidir. (****)
     Bir başka deyişle, ne kendimi bugünkü koşullardan ve bu koşullarda yapılması gerekir diye düşündüklerimden soyutlayarak geçmişe doğru bir yolculuk ve bu yolculuğa ilişkin paylaşımlar yapıyorum, ne de geçmişimi bir kenara bırakarak, onu unutmaya çalışarak, geçmişimden çok farklı ve bambaşka bir yolda yol almaya çalışıyorum...(*****)
     ***
     İçinde yaşadığımız koşullarda, pek çok dostumun ve yol arkadaşımın farklı türden yardımları ile iki yıldır ağır aksak yapmaya devam ettiğim ve daha ne kadar süreceğini de şimdilik öngöremediğim bu "geçmişe yolculuğum" ile ilgili yazacaklarımın ve paylaşacaklarımın "ya doğru bilgileri içereceğini ya da hiç paylaşılmayacağını, ölen arkadaşlarımız ile ilgili tek kötü sözün edilmeyeceğini, adı yazılacak arkadaşlardan ise mutlaka onay alınacağını vb." daha baştan, kendi kendime taahhüt ettiğimden, bugüne kadar, bu çerçevede yaptığım paylaşımların hiç birisinde, bu çerçevenin dışına çıkmadım. (Paylaşımlarım için Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com)
     Benim bu "geçmişe yolculuğum", gerçekte, bir yönüyle, benim kendimle ve geçmişimle yüzleşme; geçmişim ile bugünüm arasında somut bir bağ kurma; yaşamımdaki, esasta/özde var olan devamlılığı gösterme; kendimle ve yapabildiğim ölçüde, vefa borcum olduğunu düşündüğüm arkadaşlarım ile ilgili bir envanter oluşturma, bazı envanter oluşturma çalışmalarına farklı katkılarda bulunma; kızıma anlatma olanağı bulamadığım kendimi/kendimizi torunlarıma anlatmaya çalışma çabası vb...olarak görülmelidir; bundan öte değil!
     Bunun, çok insani bir duygu olduğunu ve bu yazılarımı okuyanlar tarafından da böyle kabul edileceğini, düşünüyorum.
     Merak edip yazılarımı sonuna kadar okuyanlar, bugüne kadar yazdığım ve "Datça yazıları", "Yerel Seçim Çalışması Deneyimleri", "Pazar Yeri Yazıları", "Marmaris Yazıları", "Cezaevi Yazıları"...vb. başlıklar altında paylaştığım ve paylaşmaya da devam etmeyi düşündüğüm yazılardaki geçmiş tarihli (yine benim kalemimden çıkmış ve yayınlanmış ya da bugüne kadar korunup gelmiş olan) yazılarımı, kendince okunmaya değer görmüş ya da görmemiş olsun, doğru ya da yanlış bulsun, her ne ise..., lütfen, bu çerçevede değerlendirsin.
     ***
     1987 yılında Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevinde iken yaşadığımız "iç" tartışmalar sırasında yazdığım ve o koşullarda koğuş duvar gazetesinde yayımladığım birbirleriyle ilintili yazıların ikincisini paylaşıyorum:
                 '' BİRİKİMİMİZ ÜÇ AYRI PARÇAYA BÖLÜNMÜŞ DURUMDADIR.
     12 Eylül sonrası içine girilen yeni dönemin ilk anlarında, devrimci hareketimizin var olan merkezi yapılanmasının dağıtıldığı ve ardından, eski boyutunda bile yeni bir merkezi yapılanmanın yeniden yaratılamadığı, bu doğrultuda atılan adımların (incelenmeye değer ve incelenmesi zorunlu nedenlerden dolayı) başarıya ulaşamadığı, çok başlılığın ortaya çıktığı, ağırlıkla yurt dışında "ideolojik" bir ayrışmanın ve farklılaşmanın gözlendiği, bunun etkisinin şu veya bu oranda yurt içinde, özellikle bazı cezaevlerinde paralel bir biçimde gözlendiği ve çoğunlukla da suni bölünmelerin ortaya çıktığı; bu nedenlerden dolayı, 12 Eylül öncesi oluşan birikimimizin, yeni dönemde güçlü bir devrimci hareketin yaratılmasına ve devrimci sınıf mücadelesinin yükseltilerek yürütülüp-yönlendirilmesine temel oluşturamadığı ve ışık tutamadığı biliniyor. (Ağırlıkla yurt dışındaki Devrimci İşçi, Göçmen, Bir Grup DY Taraftarı vb. imzaların kullanıldığı gruplaşmalar açısından DY birikiminin irdelenmesi, bu yazının konusu değildir. Keza, bu olay, en azından bugün için, ağırlıkla yurt dışında olduğundan, yurt dışı genel başlığının ara başlıkları olarak da incelenebilir. Ülkemizdeki şu anki somut durum, daha çok, merkezi yapının dağıtılması sonrası irademize rağmen oluşan özgül bir durumdur.)
     İdeolojik, teorik ve politik birikimimiz, 12 Eylül sonrası, bir ölçünün dışında, geliştirilip zenginleştirilemeden duruyor. Deneyimlerimiz, son zamanlardaki legal çıkan bazı yayınlarda yayımlanmış bir iki yazının dışında, ciddi bir irdelemeden uzak öylesine duruyor. Merkezi yapının, tüm askeri ve kitlevi örgütlenmelerimizin dağıtılmasından, çok başlılığın ortaya çıkmasından, karşı-devrimin çok yönlü saldırılarından dolayı kadrolarımız, sempatizan ve taraftarlarımız, farklı koşullara sahip üç ayrı yerde ve her yerin kendi içinde dağılmış halde bulunmaktadırlar. Farklı koşullara sahip bu üç ayrı yer; yurt dışı, yurt içi ve cezaevleridir.
     Devrimci hareketimizin var olan birikiminin bu duruma gelmesi, anlaşılacağı üzere, irademize rağmen, irademizi aşan gelişmeler karşısında doğru ve giderek güçlenen bir direnişin-çizginin hayata geçirilip, olayların yönlendirilmesinin, karşı-devrimin elinden alınıp, inisiyatif alanının dışına çıkılamaması yüzündendir. Bu anafor içerisinde karşı-devrimin baskı, saldırı, yok etme ve teslim alma politikaları sonucu doğan yılgınlık, pasifizm, korku, teslim olma, öldürülme, tutuklanma, bulundukları yerlerin kendine has özelliklerinden olumsuz anlamda etkilenme, var olan sübjektif durumun yol açtığı moral bozuklukları vb. bu birikimimizin, hem nitelik hem de sayısal açıdan önemli bir EROZYON yaşamasına yol açmıştır. Bugün sahip olduğumuz birikimimiz, 12 Eylül öncesinde oluşturduğumuz birikimimizin, her yönden çok çok gerisindedir. Bu noktayı çok önemli buluyorum.
     Farklı koşullara sahip üç ayrı yerde bulunan kadro, sempatizan ve taraftar birikimimizin, bulundukları yerlerin koşulları ve sahip oldukları bugünkü konumları açısından ele alınıp irdelenmesi gerekir.
     Farklı koşullara sahip bu üç ayrı yerde uzun zamandır yaşamını sürdüren, direnen ve üzerine düşen görevleri (kendilerinin görev bildikleri) yerine getirmeye çalışan, merkezi yapının dağıtılmasından dolayı birlikteliği sağlanamayan kadro, sempatizan ve taraftarlarımızın, ağırlıkla, bulundukları yerlerin koşullarının ve bu koşullarda birbirlerinden kopuk olarak yapmaya çalıştıklarının neden olduğu BİR FARKLILAŞMA SÜRECİNE GİRMELERİ kaçınılmazdı. Merkezi yapının var olduğu ve birlikte hareket edildiği dönemde bile görülebilen, ama merkezi yapı tarafından devrimci bir eğitim, yönlendirme ve eşgüdümle boyutlanması engellenen bu olayın, bu dönemde ve bu sahip olunan koşullarda küçümsenmeyecek boyutlara varması pek şaşırtıcı olmamalı. Farklı koşullara sahip bu üç ayrı yerden birinde ortaya çıkan ve daha çok, Türkiye gerçeğinin uzağında bulunulan yerin koşullarının etkisini taşıyan farklı tavır alışlar ve bu tavır alışların diğer yerlere egemen kılınmaya çalışılması, işin tuzu biberi olur. Farklı koşullara sahip bu üç ayrı yer kendi içlerinde de benzer bir tahlile gerek duyar. Çünkü bu üç ayrı yerin her biri, kendi içinde birlikteliğe sahip değildir.
     Devrimci hareketimizin sahip olduğu ve siyasi 'muarızlarımızın' çok ileri seviyesinde bulunan devrimci ideolojimizin, direnen ve mücadeleye devam eden insanlarımız açısından, eğer bir reddiye söz konusu değilse, ortak bakış açısını oluşturduğu ölçüde, bu farklılaşmayı frenleyici etkide bulunacağı söylenebilir. Nitekim, farklı koşullara sahip üç ayrı yerin ikisinde, üçüncü yerde gözlendiği kadar bir farklılaşmanın olmaması, buna örnek gösterilebilir. Ancak, devrimci ideolojimiz, ne kadar yetkin ve ne kadar geliştirilmiş olursa olsun, yukarıda sayılan bütün bu özelliklere sahip bu mevcut koşullarda, bu yaşanan farklılaşmayı kökten engelleyemezdi. Bunun için bu farklılaşma karşısında şaşmamak, yılgınlığa kapılmamak ve morali bozmamak gerekir.
     Bugün farklı koşullara sahip bu üç ayrı yerdeki (ve her yerin kendi içindeki ayrı birimlerde) kadro, sempatizan ve taraftarlarımızın, bunların koruduğu veya yarattığı örgütlenmelerimizin devrimci bir bakış açısı ile birlikteliğini sağlamak, farklılaşma sürecini durdurup, farklılıkları ideolojik mücadele temelinde-sürecinde yok etmek, devrimci hareketimizi bu (üçlü) temel üzerinde yükseltmek ve yeniden örgütlemek gerekmektedir. Bu, geciktirilemez derecede önemli, can alıcı ama sağlıklı bir şekilde yerine getirilmesi gereken bir görevdir. Bu, içinde bulunduğumuz yeni dönemde özgül biçimini alacak olan devrimci sınıf mücadelesi içerisinde ideolojik ve örgütsel birliğin yeniden sağlanması ile mümkündür. “Unutulmamalıdır ki, devrimci-demokratik mücadeleyi yönlendirebilecek bir yapı ancak sınıf mücadelesinin somut pratiği içinden çıkar.” (A. Bostancıoğlu/T. Sorunları dizisi-1)
     12 Eylül öncesi, devrimci sınıf mücadelesinin o aşamadaki gereksinimleri ve ideolojimizin temel taşları göz önüne getirildiğinde, ideolojik birliğimizin büyük ölçüde sağlanmış olduğunu söyleyebiliriz. Örgütsel birliğimiz ise (kendisine DY'cuyum diyen tüm insanları kapsayan en genel anlamdaki bir örgütlenmeyi değil, DY'nin siyasi kadrolarından oluşan bir siyasi örgütlenmeyi anladığımızı, örgütün, kolektif bir birlik olduğu, önderlikte, işleyişte ve çalışmasında bu kolektifliğin egemen kılınması gerektiği açısından) öz olarak ve yaygınlaştırılabildiği ölçüde sağlanmıştı.
     İdeolojik birlik, sağlandığı anla sınırlı kalmayan, kalmaması gereken, değişen koşullara bağlı olarak geliştirilmesi, bu anlama gelmek üzere, yeniden ve yeniden sağlanması gereken, ihmal edilemeyecek derecede çok önemli, can alıcı bir olaydır. İdeolojik birliğin geçmişte sağlanmış olduğu gerçeğinden hareketle, her şeye rağmen, her koşulda ve her daim ideolojik birliğin söz konusu olduğunu, yani devrimci ideolojinin durağan olduğunu kabul eden ve savunan bir anlayışın kabul edilmesi mümkün değildir. İdeolojik birliğin olup olmadığı, yalnızca dün yazılan ideolojik, teorik, politik ve örgütsel yazılarda hem fikir olmakla değil, aynı zamanda içinde bulunduğumuz koşulların ve bu koşullarda yapılacakların irdelenmesinde ve saptanmasında da hem fikir olunup olunmamasında belli olur. Örgütsel birlik ise, var olan merkezi yapının dağılması-dağıtılması sonrası yeniden sağlanması gereken çok önemli bir olaydır.
     Var olan ideolojimizin, 12 Eylül sonrası gözlenen gelişmelerin ve ortaya çıkan yeni koşulların irdelenmesi, yapılması gerekenlerin belirlenmesi açısından olması gerektiği gibi geliştirilemediği, kısmi etkileri yurt içinde ve cezaevlerinde de hissedilen yurt dışında önemli bir ayrışmanın olduğu ve devrimci saflarda ideolojik farklılaşma sürecine girildiğinin gözlenmesi söz konusudur. Merkezi yapı dağıtılmıştır. Var olan örgütlenmemiz, 12 Eylül sonrası içine girilen yeni döneme uygun dönüşümü başaramamıştır. Böylesi bir durumda, devrimci saflarda ideolojik ve örgütsel birlikten bahsetmek mümkün değildir. Görev, bunun yeniden sağlanmasıdır. Ve bu mümkündür.
     İdeolojik ve örgütsel birliğin yeniden sağlanmasının nasıl mümkün olacağı, tamamen dünkü deneylerimizin ışığında ama tüm özellikleri ile, bugünkü koşulların ve devrimci hareketimizin durumunun irdelenmesine bağlıdır. Mahir Çayanların THKP-C'de, THKP-C sonrası Devrimci Yol'un 12 Eylül öncesi bu birlikteliği nasıl sağladıkları, bugün için bizim önümüzde duran birer örnektir. Ancak aynen yinelenmeleri de mümkün değildir.
     Bugün ideolojik, teorik, politik, kadro ve deneyim birikimimiz yönünden, THKP-C öncesi ve THKP-C'nin yenilgisi sonrası dönemden çok daha avantajlı olduğumuzu söyleyebiliriz. Bu avantajımızı iyi kullanmamız gerekiyor...
     3.8.1987-2.1.1988/Aydın *****/SESİMİZ”
     NOTLAR:
     (*) Evde yapılan hesapların çoğunun çarşıya uymaması gibi, benim yaptığım bu planlama da, sonrasında içinde yaşanılan koşullar nedeniyle birebir uygulanamadı;16 nisan 2018 öncesi İzmir civarındaki bazı ziyaretler ve 16 Nisan-1 Mayıs arası süren Akdeniz gezisi sonrası, yok 24 haziran Genel Seçimi, yok ekonomik durum, yok 31 Mart 2019 Yerel Seçimi vb. diyerek 2 yıllık gezi hesapları rafa kaldırıldı; Ağustos 2018 başı itibariyle, hızlıca ikinci bölüme geçildi.
     (**)
                                  ( 21 Nisan 2018 tarihli Faceebook sayfam)
 (***)
                                                  (25 Haziran 2018 tarihli Faceebook sayfam)
'Aksi doğrultudaki bazı analizlere karşın, 24 Haziran seçimleri bu ülkenin tarihinde bir 'MİLAT' oldu ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bir dönemi sona erdi ve cenazesi sessiz sedasız defnedildi; akabinde iktidardaki siyasal İslamcılar hızla yeni dönemin inşasına giriştiler; Devletin kurumları başta olmak üzere her şeyi yeniden reorganize etmeye başladılar. 24 Haziran öncesinden de belli olan bu "yeniden konumlanmayı" elbette babamızın hayrına yapmıyorlar; dünyanın, bölgenin ve ülkenin bugünkü gerçekliğinde iktidarlarını kalıcı kılabilmenin, sorunsuzca yönetebilmenin, olası çatlak sesleri ve muhalif tepkileri kolayca bastırabilmenin vb. başkaca bir yolunu göremiyorlar da ondan. Hal böyleyken, bu ülkenin mevcut durumuna ve gidişatına itirazı olanlar birey, grup, çevre, parti vb. her ne durumdaysalar, o gerçekliklerinde bile bu olup bitenlere seyirci kalmayı ve soyut, sonuçsuz ve bıktırıcı tartışmalara girmeyi değil, bugünkü gerçekliğe ve gidişata denk yeniden konumlanmayı bir an önce gündemlerine almayı ve işe girişmeyi düşünmelidirler; elbette tarihten ders alındıysa...'
(26 Temmuz 2018/Devrimci Yolda Devrim grubu)

     (****) '...Bence, 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi öncesi dönemde "aynı YOL'da" yürüyorduk; sonrası dönemde "yollar" ayrılmaya başladı; düzene eklemlenen bazıları dışında herkes birey, grup, çevre, parti vb. olarak kendisi için doğru olduğuna inandığı "Yol"da yürümeye devam etti. Yürüyor da...
     Ben, bu çerçevede düşünen birisi olarak, kardeşim Musa Erdal (SETTAR) öldüğünde (04.10.2016), onun gazetedeki ölüm ilanına ve yakaya asılan resimlerine "İNANDIĞI DEVRİMCİ YOL'DA YÜRÜDÜ" yazılmasını istemişimdir ve öyle de yazılmıştır.
     Bugün doğru bildiği "yol"da birey, grup, çevre, parti vb. olarak yürümeye devam edebilenlere ne mutlu....' (05.09.2018/ Kim Yolcu, Kimler Yollarda Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com)
     (*****)Ben, bu konu çerçevesindeki görüşlerimi, daha önce, bir vesile ile bir biçimde (kimseyi kırmadan dökmeden) ifade etmeye çalışmıştım.
      "...Şimdi, özellikle son yıllarda, bazılarımız, kendi bildikleri nedenlerle veya belli bir sorumluluk duygusuyla, yaşamlarının bir dönemini veya bazı dönemlerini (1980 öncesi ve sonrası "aktif-özne" olduğu yılları, cezaevi yaşamlarını, firarları, Filistin anılarını, dağda geçirdiği günleri vb.) yazıya dökerek, İnternet ortamında veya kitap biçiminde (ben de dahil) paylaşmaya başladılar.
     Bu paylaşımlarda, paylaşılan bu dönemlerden öncesine dair az da olsa bir şeyler okumak ve bulmak mümkün ise de, sonrasına dair ya hiç bir şey yok ya da 'geçiştirmenin' ötesinde ciddi herhangi bir şey yok.
     Neden?
     Bu paylaşımların, paylaşımda anlatılan dönemi, zamanı, olayı, kişileri vb. anlatmakla, açıklamakla, tarihe not düşmekle vb. sınırlı olduğu söylenebilir.
     Peki, bütün bu paylaşımlar, istisnasız bu çerçevedeki paylaşımlar mıdır?
     Bütün bu paylaşımların, bu çerçevedeki paylaşımlar olduğunu varsayarak devam ediyorum; bu arkadaşların (okuduklarım ve duyduklarım çerçevesinde yazıyorum) pek çoğunun, paylaşımlarında, anlatılan bu dönemlerden daha uzun yılları içeren "sonraki" dönemlerine dair, paylaşmaya değer görüp paylaşabildiği herhangi bir şeylerinin olmamasının veya "adet yerini bulsun diye" bazı şeylerin yazılıp geçiştirilmesinin, (doğru-yanlış) "farklı algılara" yol açtığı ve bu nedenle, bu noktanın, paylaşımı yapan/yapacak olan arkadaşlarca, ciddi olarak düşünülmesi ve dikkate alınması gerektiğini söylemek, yanlış mıdır?...' (04.11.2018/Yolda Yaşananlar Çerçevesinde Yazılan Kitaplar Üzerine/ Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com )
     11.05.2020/Datça
     Mehmet Erdal






Devamını Oku...

4 Mayıs 2020 Pazartesi

2020.05.04.CEZAEVİ YAZILARI-1: VAR OLAN BİLGİ VE DENEY BİRİKİMİMİZ ÜZERİNE

  Hiç yorum yok
06:43


     CEZAEVİ YAZILARI-1:VAR OLAN BİLGİ VE DENEY BİRİKİMİMİZ ÜZERİNE
     21 Ekim 1988 tarihinde Aydın E Tipi Özel kapalı Cezaevinden sevk edilerek getirildiğimiz Nazilli E tipi Özel Kapalı Cezaevinde iken, Aydın'da birlikte olduğumuz İnkılap Dal'ın, yakalandığı lösemi nedeniyle, Ağustos 1989 tarihinde, öldüğünü öğrenmiştim.
     Ölümünden bir süre sonra, Akhisarlı arkadaşları, benden, İnkılap'ın cezaevi günlerine dair bir yazı istemişler ve ben de oturup, oldukça uzun bir yazı yazmış ve bir biçimde onlara ulaştırmıştım.
     İnkılap ile ilgili paylaşımların tamamına yakınında mutlaka bir bölümüne yer verilen bu yazımda, yalnızca İnkılap'ın cezaevi günlerini değil, İnkılap ile birlikte olduğumuz günlerdeki Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevini, siyasileri ve özellikle de biz DY'li tutsakları, belli bir çerçeve dahilinde anlatmaya çalışmıştım.
     (Yıllar sonra, İnkılap'ın Kanada'da yaşayan kardeşi, yazının aslının onda olup olmadığını sormam ve var olduğunu öğrendikten sonra istemem üzerine, orijinal halinin bir nüshasını bana gönderdi ve bende o yazıyı, bloğumda ve bazı sosyal medya platformlarında yayınladım. Bknz: İnkılap Dal'ın ardından, https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com )
     ***
     İşte, yukarıda sözü edilen bu yazıda oldukça ayrıntılı bir biçimde anlatılan Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevine 1986 Ağustos-Eylül aylarında gelen ilk mahkum grubu içinde ben de vardım.
     ***
     Aydın'a ilk gelen DY'li grup içerisinde, öncesinde kalınan Şirinyer Askeri ve Buca Bölge Cezaevlerinden beri var olagelen bazı sorunlar söz konusu idi; ama bu sorunlar,, muhataplarınca, farklı nedenlerle belli bir noktanın ötesine geçirilmiyor ve tabiri caizse, bir biçimde "içe" hapsediliyordu.
     Ülkenin farklı yerlerinden gruplar halinde yeni mahkum grupları sevk olarak geldikçe, 1986 yılı Ağustos-Eylül ayları ile 1987 yılı Yaz ayları arasında, cezaevi hızla dolmuştu; bu gelenler arasında, çoğunluk, PKK'lılar ve DY'lilerdi; DY'lilerin sayısı, bir ara 70 civarına ulaşmıştı.
     Diğer siyasi hareketlerdeki durum üzerine herhangi bir şey söyleyemem ama, farklı illerdeki Askeri ve Sivil cezaevlerinde ya da (yıllardır içeride tutsak olduğumuzdan) bihaber olduğumuz cezaevi dışındaki farklı koşullarda bir başlarına yaşamaya ve ayakta kalmaya çalışan DY'liler, Aydın'a gelirken, yalnızca kendilerini ve özel eşyalarını değil, aynı zamanda, o tarihe kadar yaşadıkları yerlerde kendilerince ürettikleri ve doğru bildikleri düşünceler ile içinde yer aldıkları ya da tanık oldukları tartışmaları da getiriyorlardı; bundan doğal bir şey de olamazdı.
     Tanışma fasılları geçildikten sonra, biraz da giderek değişen ortamın etkisiyle, herkes, bulunduğu yerlerdeki "içe" yönelik tartışmaları, tanık ya da taraf olduğu, eleştirdiği ya da savunduğu ölçüde birbirine aktarıyor; böylece, giderek yükselen farklı sesler ve adı konulmamış, ne kadar sağlıklı olduğu tartışma götürür, farklı gruplaşmalar gözle görülür hale gelmeye başlıyordu.
     Yer yer, fazlaca taraf bulmayan ve haliyle derinleştirilmeyen bazı bireysel çıkışlara ya da zorlama sürtüşmelere tanık olunsa da, bu sürecin, bir yerde, aleni ve ortak bir tartışmaya evrilmesi kaçınılmazdı; doğal olan da bu idi; nitekim, öyle de oldu.
     ***
     04.09.2018 tarihinde yazıp yayınladığım "Kim Yolcu, Kimler Yollarda?" (Bknz: https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com ) başlıklı yazımda da ayrıntılı bir biçimde anlattığım gibi, DY'liler arasında var olan ve gerçekte, o koşullarda çok doğal olarak kabul edilmesi ve haliyle el birliği ile bir çözüm yolunun bulunmaya çalışılması gereken sorunlar, bazı arkadaşlarca, yalnızca kendilerinin bildiği nedenlerle, o günlerde ağırlıkla yurt dışındaki DY'liler arasında yaşandığı duyumları alınan ve içinde yaşaya geldiğimiz cezaevi koşulları nedeniyle ezici çoğunluğumuzun doğru dürüst hiç bir bilgisinin olmadığı tartışmalar ve gruplaşmalar ile ilişkilendirilmeye ve ısrarla, o düzlemde tartıştırılarak çözümlenmeye çalışıldı.
     Bugünden geriye bakıldığında çok komik gelen ve o günkü hararetli savunucularının bugün ağızlarına bile almadığı iddialara göre, var olan üçlü kümeleşmenin en kalabalık olanları "Devrimci İşçi"yi temsil ediyorlardı; onlara göre "DY Örgütü" vardı vs.vs... İkinci kümelenme ise, kendisini "Kuleci" olarak tanımlıyordu; çünkü, kendilerinin böyle olduğunu söyleyenlere göre, onlar "Kule"de idiler; yani, kendilerince, kendilerini "Devrimci İşçi"nin ve haliyle, o koşullarda dahi var olduğunu iddia ettikleri "DY Örgütü"nün Aydın Cezaevi temsilcisi olarak tanımlayan arkadaşlar ile kendilerini, gerçekte, herhangi bir şekilde tanımlamayan ama buna rağmen, hangi akla hizmet bilinmez, ısrarla "Göçmen"ci, "Örgüt düşmanı" vb.vb. olmakla suçlanan bir kaç kişiden mütevellit bizim aramızda bulunduklarını ve durumu idare ettiklerini düşünüyorlardı. (Gülmeyin, ayniyle vaki, biz, bütün bunları yaşadık.)
     ***
     Günlerce süren ve bugün bile, kendi açımdan, oldukça yararlı olduğunu düşündüğüm bu tartışmalar süresince, konuşmak ve düşüncelerini dile getirmek isteyen her birimiz, istediğimiz gibi konuştuk.
     Yetmedi; o günlerde, "SESİMİZ" başlıklı bir duvar gazetesi (ayrıca bir çocuk duvar gazetesi) çıkarıyor ve düşündüklerimizi o duvar gazetesinde de yayımlıyorduk.
     Gazetenin sorumlusu, bir başka deyişle, Yazı İşleri Müdürü Kemal Kaşkar arkadaş idi. Kemal, gerçekten işini hakkı ile yapan ve yazmayı seven, Türkçe yazım kurallarını (en azından bize göre) iyi bilen bir arkadaştı. (Laf aramızda, hala zaman zaman hatalı kullandığım "daha", "dahi" anlamındaki "de, da" takılarının ne kadar önemli olduğunu ve nasıl yazılacağını, onun uyarıları sonucu öğrendim.)
     İşte, "Cezaevi yazıları" başlığı altında toplamaya çalıştığım ve zaman zaman yayınlamayı düşündüğüm yazılar, bu ve benzeri koşullarda yazılan ve bir kısmı da bu duvar gazetesinde yayınlanan yazılardır.
     (Yıllar önce yazdığım "Pazar Yeri yazıları" ile "Marmaris Yazıları"ndan sonra, yayınlanma sırası bu kapsamdaki yazılara geldi. Bu yazıların bir kısmını kişisel arşivinde saklayan ve yıllar sonra, istemem üzerine, birer nüshasını 24/25 Şubat 2020 tarihlerinde bana gönderen Kemal Kaşkar arkadaşa, çok teşekkür ediyorum; umarım, bir gün, bu duvar gazetesinde yayınlanan bütün ürünleri bir kitap haline getirir ve yayınlar.):
                       “ VAR OLAN BİLGİ VE DENEY BİRİKİMİMİZ ÜZERİNE
     “Olaya basit bir yengi veya yenilgi mantığı içinde bakmak kadar büyük bir dar görüşlülük olamaz. Söz konusu dönem içerisinde halkın hatırı sayılır bir kesimi önemli örgütlenme deneylerinden geçmiş, örgütleri dağıtılmış olmasına rağmen, bu, önümüzdeki yıllar için büyük bir birikimin temelini oluşturmuştur. Bu arada sivil faşist hareketin devlet kurumlarında daha da kökleşip gerçek bir iktidar alternatifi haline gelmesi önlenmiştir. Faşist katliamlara karşı direnilmiş, Maraş'taki olayların tekrarlanması önlenmiştir. Ayrıca, Türkiye insanının kırda ve kentte, doğru önderlikle, her türlü kolektif çalışmaya yatkın olduğu anlaşılmıştır. Bunlar çok üzücü kayıplar pahasına elde edilmiş ama pırlanta değerinde bir birikimdir. Ancak tarih henüz halkın fedakarlıkta bulunmadan kazanım sağlamış olduğu hiç bir ülkeyi yazmamıştır.” (M.Tanju Akad/Türkiye Sorunları-1) (*)
     Genel olarak Türkiye Solu'nun, özel olarak devrimci hareketimizin-çizgimizin, küçümsenmeyecek bir ideolojik-teorik, kadro/insan ve deneyim birikimi vardır. Bunu, tartışmasız kabul etmemiz gerekiyor. Bu birikimi, çok önemli buluyorum. İçerisinde uzun yıllar yer aldığımız, çeşitli kademelerinde ve eylemlerinde görev yaptığımız devrimci hareketimizin, bugüne, bu anlamda, güçlü bir miras bıraktığına inanıyorum.
     Mahir Çayan ve arkadaşlarının, THKP-C'nin ideolojik-teorik ve politik yazılarının, deneyimlerinin bu miras içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bunun için, değerlendirmelerde, son 20 yılın esas alınmasını doğru buluyorum. Bunun, 'olmazsa olmaz' türünden bir doğru olacağına inanıyorum.
     Tüm reddiyelere rağmen, her yeni gelen günde bu mirasa sahip çıkılacağını, bu birikimden daha çok yararlanılacağını ve yol gösterici kabul edileceğini vurgulama gereği duyuyorum.
     Mahir Çayan-THKP-C ve Devrimci Gençlik/Devrimci Yol çizgisinde ideolojik, teorik, politik ve örgütsel konularda yazılanların, yaşanan deneyimlerin, yazıldıkları ve yaşandıkları döneme özgü oldukları, bu anlamda devrimci hareketimizin, yalnızca o tarihi koşullara özgü bir olgu olarak ele alınıp değerlendirilmesi gerektiğini düşünmüyorum. Bunun devamı olarak, 24 Ocak/12 Eylül 1980 sonrası Türkiye'sinde bu birikimin, devrimci sınıf mücadelesinin yürütülüp-yönlendirilmesinde, mücadelenin önündeki engellerin aşılmasında, sorunların çözümlenmesinde, emekçi halklarımızın devrimci hareketimiz saflarında ve devrimci çizgimizde örgütlenmesinde, örgütlü olarak yapılacak İKTİDAR YÜRÜYÜŞÜNÜN başarıya ulaştırılmasında bir temel oluşturamayacağı ve ışık tutamayacağı, yapılması gerekenin şu veya bu biçimde, şu veya bu oranda özünde 'sil baştan' yapmak, dahası yeni bir temel aramak-oluşturmak olduğu savına da katılmıyorum. Öncelikle belirtmeliyim ki, devrimci hareketimiz, o tarihi koşullarla sınırlı olan bir olgu olarak ele alınsa bile (ki alınmamalı), yazılanların ve yapılanların, öz olarak, doğru olduğuna inanıyorum. Faşizme karşı yürütülen mücadele ve örgütlenme konusunda yazılanlar ve yaşanılan deneyimler, buna somut bir örnek olarak verilebilir.
     Ancak, yazılanlar ve yaşanılan deneyimler, daha geniş anlamda olmak üzere tüm birikim, o tarihi koşullarla sınırlı ve o tarihi koşullara özgü bir olgu olarak değerlendirilemez.(**)
     Devrimci sınıf mücadelesini yürütüp-yönlendirmeye çalışan bir siyasi hareket, mücadelenin önüne konulan/çıkarılan engelleri aşmak ve karşılaştığı çok yönlü sorunları çözmek görevi ile yükümlüdür. Bu bilinir. Bu engeller ve sorunlar, ortaya çıkış nedenleri ve yarattıkları sonuçlar açısından, ortaya çıktıkları, gözlendikleri ve çözümlenip aşılmaya çalışıldıkları anla/zamanla sınırlı olmayabilirler. Köklü nedenleri ve yaygın-geniş boyutlu sonuçları olabilir. Can alıcı bir öneme sahip olabilir. Devrimci hareket, o an ve zamanda bunları aşabilir ve çözebilir veya aşma ve çözme sürecine girebilir.
     Öyleyse, devrimci sınıf mücadelesinin yürütülüp-yönlendirilmesinde önümüze çıkan engeller ve karşılaştığımız sorunlar, somuttur. Bunları aşmak ve çözümlemek için yazılan ideolojik, teorik, politik ve örgütsel yazılar ile atılan adımlar, somuta yöneliktir. Somutun irdelenmesi, araştırılması, incelenmesi ve tartışılmasıdır. Bu yadsınamaz. Devrimci sınıf mücadelesinin önüne doğrudan ya da dolaylı olarak çıkmayan engeller ve sorunlar, devrimci hareketin o aşamada aşmak ve çözmek zorunda olduğu engeller ve sorunlar değildir. Doğru devrimci tavır, budur. Devrimci bir bakış açısı, bunu gerektirir.
     Peki, somuta yönelik yazılan bu ideolojik, teorik, politik ve örgütsel yazıların, yaşanılanların o an/zaman ve aşama ile sınırlı olduğu söylenebilir mi?
     Bunlar o an/zaman ve aşama ile ilgili "güncelliği" de içerir ama, bir bütün olarak, o koşullarla sınırlı değildir; "yarına yönelik olma", "yarına temel oluşturma", "yarına ışık tutma" yönü de vardır. O an/zaman ve aşama ile daha ki süreçte geçerli olma niteliği de vardır. Örn: Faşizm ve Anti-Faşist mücadele, Emperyalizm ve yeni Sömürgecilik, modern revizyonizm ve "sosyal emperyalizm" tartışmaları; öncü savaşı, burjuva liberalleri ve iç savaş, devrimciler niçin savaşıyor? vb... başlıklı yazılar, yalnızca yazıldıkları koşullara yönelik ve dolayısı ile o koşullarda geçerli olacak, koşullarda şu veya bu oranda bir değişme olduğunda geçersiz hale gelecek yazılar değillerdir. Yine birim ve ülke düzeyinde hayata geçirilmesi önerilen Direniş Komiteleri, SDB, DSB, Cephe, Parti vb. örgütlenmelerle ilgili yazılanlar ve bu örgütlenmeleri gerçekleştirme doğrultusunda atılan adımlar, o koşullara özgü nitelikte yazılan yazılar ve atılan adımlar değillerdir. O koşullarda hayata geçirilen mücadele içinde yetişen KADROLARIMIZIN da, dahaki süreçte hiç işe yaramayacak özellikler kazandığını söylemek de mümkün değildir. Var olan birikimimizin bu yönünü göz ardı etmek, yok varsaymak, devrimci hareketimizin geçmiş dönemde (12 Eylül öncesi) anlık hareket ettiğini ve uzun dönemli bir bakış açısına sahip olmadığını, yani oportünist bir çizgi takip ettiğini söylemektir. Bizim hareketimiz için, bu söylenemez. Söylemek, gerçeği reddetmektir.
     Hiç şüphesiz, 24 Ocak/12 Eylül 1980 sonrası uygulamaya sokulan yeni ekonomik istikrar tedbirlerinin ve ondan daha önemli olmak üzere 82 Anayasası'nın ve onu tamamlayan yasalarda ifadesini bulan yeni yasal-kurumsal yapının incelenmesi gerekir. Yeni dönemin, tüm yönleri ile bilinmesi gerekir. Bu zorunludur. İhmal edilemez. Küçümsenemez. Bu yapılmadan, bu yeni dönemde, devrimci sınıf mücadelesi başarıyla yürütülüp- yönlendirilemez.(***) Ancak 24 Ocak/12 Eylül sonrası ülkede zorla sağlanan-sağlanmaya çalışılan değişim ve dönüşüm ile ülkemizin tarihi gelişim çizgisinde niteliksel olarak farklı, yeni bir aşamaya geçilmemiştir. İki dönem arasında, Çin Seddi çekilecek kadar köklü bir fark yoktur. Bu fark olmadığı için, bu nedenden dolayı da, dünkü birikimimizin üzerine bir çizgi çekilemez.
     Ülkenin tarihi gelişim çizgisindeki ( irademiz dışındaki ve dahilindeki nedenlerden dolayı olabilir) şu veya bu orandaki bir değişim ve ortaya çıkan yeni durum sonrası, devrimci hareket, bunu, aşılması ve çözümlenmesi gereken bir engel ve sorun olarak görür. İrdeler. İdeolojik ve teorik açıklamasını yapar. Bunu yapmadan, yeni durum öncesi var olanla yetinerek, devrimci sınıf mücadelesini yürütüp-yönlendirmeye devam etmek elbette mümkün değildir. 12 Mart sonrası dönemde, Mahir Çayan'ın yazdıklarının ve özellikle Kesintisizler'in yeterli olduğunu söyleyerek kendilerince "silahlı mücadele"yi sürdüren "Sol"lar, bizim bu tespitimizin somut ama trajik örnekleridir.
     Devrimci hareket, dününe bakarak, yeni dönem öncesi aşamanın tarihi koşullarına özgü olanla bugüne uzanan, bugüne ışık tutan, bugün de geçerli olacak olanı birbirinden ayırır. Bugüne uzanan, bugüne ışık tutan ve bugün de geçerli olacak olanla, yeni durumun irdelenmesi sonrası elde edilen, bir bütün olarak, bugünkü çizgiyi, devrimci hareketi oluşturacaktır.
     Bugün, bu görev, devrimci sınıf mücadelesini yürütüp-yönlendirmeye çalışan tüm devrimci kadrolarımızın omuzlarındadır.
     Bizler, dünden bugüne devredilen birikimimizin temeli üzerinde bugünü tahlil etme, bugünkü sübjektif durumumuzu aşma, devrimci sınıf mücadelesini yürütüp-yönlendirme, yeni taktikler geliştirme, yani mücadele biçimleri saptama ve hayata geçirme, gereksinim duyulacak yeni örgüt biçimlerini yaratma yeteneğine sahibiz.
     Burada bir noktaya değinmek gerekiyor; düne bakmak, hele olayların üzerinden biraz geçtikten sonra bakmak, bugüne ve özellikle yarına bakmaktan, her zaman daha kolaydır. Çünkü, dün yaşanmıştır. Yaşananların sonuçları, görülmüştür. Bugüne ve yarına bakarken, bu avantajımız yoktur. Ama düne bakarken, dünü, akla gelebilecek tüm özelliklerinden şu veya bu ölçüde soyutlayarak irdeleme hatasına da düşülebiliyor. Yapılması gereken, dünü, tüm özellikleriyle, dünkü koşullarında ele almaktır. O koşullarda yapılması gerekenler yapıldı mı? Başka ne yapılabilirdi? Eksik kalan ne? Yanlış olan ne? Neden? Bu soruların yanıtları verilmelidir. Sonra, daha başka sorular da sormalıyız. O koşullarla sınırlı mı kaldık? Bugüne uzanan, bugüne ışık tutan, bugün de geçerli olan neler yazdık ve yaptık? Önerdik? Eksik olan ne? Neden?...
     Bence, böyle bir bakış açısı, düne sağlıklı bakmaktır. Olması gereken şekilde bakmaktır.
3.8.1987/26.12.1987/*****/SESİMİZ”
     Notlar:
     * M. Tanju Akad'ın bugün hangi konumda olduğu ve bugüne kadar yazıp yayımladıklarının hangisini savunup hangisini reddettiği, ayrı bir konudur; 1987 yılında yazdığı bir yazıdaki bu yaklaşım doğrudur ve haliyle, o yıllarda yazdığım bu yazılar içerisinde yer almıştır..
     ** 1987 yılında, cezaevinde iken yazılan bu görüşlerin bir benzerini, yıllar sonra yazdığım bir başka yazıda da savunmaya devam ettim, etmeye de devam ediyorum.
     "...Bir dönem ellerimizden düşmeyen ve Bulgaristan Partizanlarının 2.Dünya Savaşı ve sonrası yıllarda yürüttükleri savaşı anlatan (ki en ünlüsü 'Seni Halk Adına Ölüme Mahkum Ediyorum' idi) kitapları anımsatmaya başlayan bu 'yakın dönem anı kitapları', bu biçimleriyle, bence, belki de paylaşım yapan arkadaşların, yazarken ve paylaşıma sunarken, hiçbirisinin (öyle olduğunu varsayıyorum) aklının köşesinden bile geçmediğine inandığım şöylesi bazı yanlış 'algılara' yol açmıyor mu?
     1-Sol, Sosyalist ve Devrimci Mücadele, gençken içinde yer alınan ve yürütülen; bilahare, gençlik elden gidince 'mazi' olan bir dönemi mi ifade eder?
     2-İçinde yer aldığımız mücadele, 1980 öncesi koşullarda ortaya çıkan ve haliyle o koşullar ortadan kalkınca 'tarih' olan 'dönemsel' bir mücadele midir?
     3-İçinde yer aldığımız (kim nerede idiyse) örgütlenme ve mücadele, ya 'çok kötü'('tu kaka' edilecek) ya da 'çok iyi'(göklere çıkarılacak) bir örgütlenme ve mücadele miydi?
     4-Biz 'sıradan' olmayı reddeden ve 'farklı' olmaya çalışan, içinde yaşanılandan daha başka ve daha iyi bir yaşamı yaratmak için 'her şeyi göze alan' ve 'her şeyini feda eden' kadın-erkek kişiler değil miydik?" ( 04.11.2018/ Bknz: Yol'da yaşanılanlar çerçevesinde yazılan kitaplar üzerine. https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com )
     *** 1984 yılında, Buca Bölge Cezaevinde, Eski Bölüm 4. Koğuşta, biz DY tutsakları, o günlerde dayatılan Tek Tip Elbiseye ve baskılara karşı ortaya koyduğumuz direnişler çerçevesinde sıklıkla gündeme getirilen 15'er günlük hücre hapsi cezalarının arasında, aramızda yaptığımız eğitim çalışmalarında kullanılmak üzere, elde var olan dergilerden, gazetelerden ve kitaplardan yararlanılarak, bazı arkadaşların görev almasıyla, farklı konularda oldukça kapsamlı çalışmalar yapıyorduk. Bunlardan birisi, Mehmet Şahin ve  B.E arkadaşların araştırmasını ve taslak halde yazımını üstlendikleri "Yeni Döneme Geçerken Üst Yapıda Merkezileşme" başlıklı oldukça ayrıntılı bir çalışma idi. Umarım, bir gün bir yerlerden bu yazılar çıkar ve onları da yayımlar, tarihe not olarak düşeriz.
     04.05.2020/Datça
     Mehmet Erdal



Devamını Oku...