1990 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Haziran 2021 Cuma

2021.06.05.CEZAEVİ YAZILARI-59: DEJAVU

  Hiç yorum yok
14:20

 

     CEZAEVİ YAZILARI-59: DEJAVU

     'Cezaevi Yazıları' başlığı altında yayınladığım yazılarım, ki bu bölüm ile birlikte 59 bölüm oldu, bir kaç tanesi hariç, tamamen, o dönemde yazdığım ve bugüne kadar bir biçimde koruna gelmiş yazılarımdır.

     Burada yayınladıklarım, 1981 yılı Nisan ayı ile 1991 yılı 1 Ağustos tarihleri arasında yazdığım yazılarımın tümü değildir; kayıp olan ve hala bir biçimde aramaya devam ettiğim ya da bu başlık altında yayınlamayı uygun bulmadıklarım da vardır. Keza, paylaştıklarım, bazıları hariç, paylaştığım yazının bütünü de değildir.

     Umuyorum ki, aynı süreci birlikte ya da benzer koşullarda yaşadığımız başka arkadaşlarımız da benzer paylaşımlar yaparlar ve beni, çok mutlu ederler. Çünkü, yalnız olmadığını bilmek, güzel bir duygudur!

     ***

     Bugünkü yazılarım, Aralık 1990 tarihli; tahliye olmamıza daha 7 ay var. Haliyle, biraz daha devam edeceğim...

     ***

     “... Yani, herhangi bir konuda kendi düşüncesini, doğrudan birinci tekil şahıs olarak ifade etmiyor; bunun yerine, bana yönelik olarak, söylüyor. Sanki, bu, onun belirgin bir davranışı... Bu duruma, (bir-iki olsa belki kızmam) kızıyorum. Bence, burada, böyle davranmanın anlamı yok; keza, dışarıda da... Ne düşünüyorsa, ya açıkça söylemeli ya da söylememeli... Bu davranışı, politik bir davranış olarak falan da değerlendirmiyorum. Bu, biraz kurnazlık, biraz da karşıdakini kullanmaya çalışma oluyor. Bizim arkadaşlar arasında da -yıllarca- böylesi davranışlara tanık oldum. Böylesi davranışlar karşısında, çoğunlukla, rıza gösteren bir tavır içerisine girmiyorum. Hey, benim omuzumdan ateş etme, diyorum. Hemen, omuzumu açıyorum, bak, iyice nasır bağladı, diye sesleniyorum. Buca'da iken, bir futbol (maçı) sırasında -83'de- yere düştüğümde yara olduğundan ve onun izi kaldığından, bu omuz açmam, oldukça yerinde bir davranış oluyor...

     ... Bu iktidar, ne kadar dirense de, artık, yükselen dalganın etkisiyle, daha çok alabora olup duracak. Biraz önce, tv'de, 200'den fazla metal iş yerinde yeni grev kararı alındığı, söylendi. Bu, çok iyi oldu. Bu büyük ölçüde kendiliğinden yükselen dalga, SHP ve DYP'nin 'erken seçim' hesaplarına yarıyorsa da, onların bu hesaplarını aşma potansiyeli de taşıyor. Akbulut, SHP'nin toplumsal hareketlilikler yaratma eğilimine karşı, bunun çok iyi düşünülmesi gerektiği uyarısını yaptı. İktidar, burjuva muhalefetin, sine-i millet vb. tehditlerinden değil, asıl bu olaydan öcü gibi korkuyor. Çünkü, bu tür kitlesel hareketlilikler, bileşik kaplar yasası gibi, yeni hareketlilikleri yaratıyor, özendiriyor; toplumu her yönden sarsıyor, tıpkı Zonguldak'ta yaşanılan grev gibi... On binler, on günden fazladır, sokaklarda; korkuyu üzerlerinden atıyor, bütün özlem ve istemlerini haykırıyor. En önemlisi, çok şey öğreniyor. Gazeteler, eyleme, yalnızca işçilerin değil, onların eşlerinin, çocuklarının; esnafın, belediye işçilerinin, tüm demokratik kuruluşların... katıldığını yazıyor. Zonguldak, şimdi, bir anlamda, laboratuvar görevi görüyor. Önemli olan, bunun kendiliğindencilikten kurtarılması ve bilinçli olarak yönlendirilen bir eylemliliğe dönüştürülmesidir. Önümüzdeki günlerde, eğer, bu işçi direnişleri, diğer işçilerce, öğrencilerce, esnafça, aydınlarca, köylülerce vb. çalışan, en genel anlamıyla, bu iktidara muhalif güçlerce desteklenebilirse, çok harika olacak. SHP ile DYP'nin 'erken seçim'i sağlama doğrultusundaki ortak tavırları, bu eylemlilikleri geliştirebilir. Bu anlamda, iyi olur... Ama, yalnızca onların 'erken seçim' hesaplarına hizmet eder ve o noktayı aşamazsa, oldukça eksik ve haliyle kötü olur. Yer yer harekete geçmiş bir potansiyel, yeterince değerlendirilememiş olur. Bir-iki gün önce, Mümtaz Soysal bile, SHP ve DYP'nin, Zonguldak'tan öğreneceği çok şeylerin olduğunu yazıyor ve onlara, alkışlama -SHP, öğle saatlerinde alkış ile protesto etme önerisi getiriyormuş, halka- eylemini aşacak bir tavrın geliştirilmesi gerektiğini, yazıyordu. İktidar, ekonomik açıdan, işçiler de dahil, çalışan kesimlerin ekonomik istemlerini bile karşılayacak durumda değil... O nedenle, istese bile, ekonomik istemleri karşılayıp, bu toplumsal muhalefeti pasifize etmeyi başaramayacak, gibi görünüyor. Bu noktada önemli olan, bu hareketliliklerin, ekonomik haklarda bir uzlaşma yolu bulunup bitirilmemesi ve giderek siyasallaşması gerektiğini kavramaktır. İktidarın dayanacak hiç bir dayanağı kalmadı. Ordu kesiminden bile emin değil... Irak ile olası bir savaş, o da belki, onun imdadına yetişebilir. Ama, olası savaş durumunda kesilmeyen, aksine büyüyen bir toplumsal hareketlilik, onun için iyice kötü olur. Şimdi, darbe vb. korkularına aldırmadan, bunları da önleyebilecek tek gücün toplumsal hareketlilik olduğunu bilerek, ileriye doğru yürümek gerekiyor... TBKP sekreteri Kutlu, serbest piyasa ekonomisi anlayışı açısından, ANAP'a yakın olduklarını söylemiş... TBKP, legalleşmenin ANAP'ın hoşgörüsüne-onayına bağlı olduğu varsayımıyla hareket ederek, ANAP'a fazla karşı çıkmıyor; ama, bu tavrı, onun canına ot tıkama tehlikesini de gündeme getiriyor. TBKP, 'yeni düşünce biçimi' gereği, giderek yükselen bir toplumsal muhalefet ve onun içinde örgütlenme anlayışı yerine, onun dışında kalarak örgütlenmeye çalışma anlayışını savunuyor, gözüküyor. Bu nedenle, mevcut toplumun savunucusu tüm kesimler nezdinde meşrulaşmaya çalışıyor, ama en sağdaki-reformist muhalif güçlerin bile gerisinde kalan bir konumlanma içerisine düştüğünü göremiyor veya bunu yeğliyor...” (1)(12.12.1990)

     “... TV, Özal başkanlığında toplanan hükumetin, olağanüstü hal yasasında bazı değişiklikler yaptığını, söyledi. Özal, son günlerde kaybettiği puanları, yeniden kazanmaya çalışıyor, olmalı. Ama, bunun için, yine, insanları kör ve aptal yerine koyma, yani onları aldatma yolunu deniyor. İnsanların ağzına bir parmak bal çalıyor ve bununla yetinin; uslu durursanız, arkası gelir; benden umudu kesmeyin, diyor. Bugünkü değişikliklere, Doğu'da işlerin iyiye gittiğini gerekçe gösteriyor. Halbuki, Yüzyıl, bir subaya atfen, istisnalar dışında, her çatışmada, ordunun daha çok kayıp verdiğini yazıyor. Buna göre, ordu, kayıplarını gizliyor ve PKK'yı 'kaybeden' taraf olarak göstermeye çalışıyor. Savaşan taraflar açısından, bu, anlaşılır bir şeydir. Ama, gerçek bu iken, bugünkü değişikliğin nedeni olarak Doğu'da 'işlerin iyiye gittiğinin' söylenmesi bir yalandır. Asıl neden, son haftalardaki siyasal gelişmelerdir. Bu değişikliklerin bir aldatmaca ve oyalamaca, var olan toplumsal muhalefetin ve tepkilerin bir kısmını pasifize etme çabası olduğunu ortaya koymak gerekiyor. 'Allah sevdiği kula, önce eşeğini kaybettirir ve sonra buldururmuş.' Özal/ANAP iktidarının yaptığı da, budur. Önce kepçeyle alıyorlar ve sonra, kaşık kaşık veriyorlar...” (2) (16.12.1990)

     (12/16 Aralık 1990/Nazilli)

     05.06.2021/Datça/Mehmet Erdal

     (1) 12.12.1990




     (2) 16.12.1990


Devamını Oku...

28 Mayıs 2021 Cuma

2021.05.29.CEZAEVİ YAZILARI-58: ÖRGÜTLENME, BİRLİK VE MÜCADELE ÜZERİNE (6) (*)

  Hiç yorum yok
14:06

 

     CEZAEVİ YAZILARI-58: ÖRGÜTLENME, BİRLİK VE MÜCADELE ÜZERİNE (6)(*)

     (Önceki bölümün devamı)

     “2- İKİNCİ GÖRÜŞMELER: 'ŞANS' İKİNCİ KEZ YAKALANIYOR...

     14 Kasım günü, 4 temsilci, kendi aralarında görüşme yapacaklarını, bunun için bir araya geleceklerini, izin verilmesini istediler. Bir araya gelebilme isteğinin asıl nedeni, sürdürülen eylemlilik sürecinin geleceğinin ne olacağını tartışmak ve kesin bir karara varmaktı. Ancak, öte yandan, yönetime yapılan bu başvuru, 'örtük' olarak, yönetim ile görüşmek isteğini de içinde taşıyordu; yönetimin bu başvuruyu böyle algılayabileceği düşünülüyor ve tahmin ediliyordu. Eğer, yönetim, gerçekten bu başvuruyu böyle algılar ve temsilcileri görüşmeye çağırırsa, gidilecekti. Görünüşte, temsilciler değil, yönetim 'görüşme' talebinde bulunmuş olacaktı.

     Yönetim, gerçekten de, başvuruyu böyle algıladı ve 4 temsilcinin görüşme talebine, görüşmeye savcı da katılacak, onun için, görüşme, savcının cezaevine gelebileceği 21 kasım günü yapılacak, yanıtını verdi.

     21 Kasım günü, savcının adliyede bir işi çıktığı için, görüşme gerçekleşemedi. Görüşme, 23 Kasım gününe ertelenmişti.

     23 kasım günü beklenirken, yönetim, 22 Kasım günü, 4 temsilciyi görüşmeye çağırdı. Temsilciler gittiler.

     Yönetim, bazı 'ek' haklardan başka, 14 Kasım günü kabul ettiği talepleri ve sözleri yineliyordu. Bu, 14 Kasım günü elden kaçırılan ve 15 Kasım günü, elden kaçırıldığı için pişman olunan ve yeniden yakalanmak istenen 'şansın', ikinci kez yakalanmasıydı.

     Bunu öğrenen 4 temsilci, koğuşlara döndüler. Görüşmeyi anlattılar. TKKKÖ (**)ve DY'cuların (P) kesimi (***), 14 Kasım gecesinden beri devre dışı kaldıklarından, onların dışındaki siyasi tutsaklar 'söz hakkını' kullandılar; TKP-ML TİKKO dışındaki bütün siyasi tutsaklar, eylemin bitirilmesini kabul ettiler. (TKP-ML TİKKO, her zaman yaptığı gibi, 'itiraz edecek' yine bir nokta bulmuştu. Bu arkadaşlar, bu tür itirazları, bir nevi, sonraki günlerde ortaya çıkabilecek olası olumsuz gelişmelerden kendilerini 'kurtarmak' için, bir 'emniyet supapı' olarak düşünüyor ve gündeme getiriyorlar. Bu kez ki itirazları, şöyleydi: Görüşmeler, başsavcının huzurunda yapılmalı. Verilen haklar yazılı hale getirilmeli ve başsavcı tarafından imzalanmalı. Bu metnin bir nüshası tutsaklara verilmeli. Bu arkadaşların, 'sol'culuk ile bir kitle hareketinde en sol'da yürümeyi, birbirine karıştırdığı da söylenebilir.)

     Ara'dan sonra yeniden yönetim ile görüşmeye giden 4 temsilci, bu hakları -şimdilik de olsa- yeterli bulduklarını ve eylemi bitirdiklerini söylediler.

     Böylece, ilk grubun 18., ikinci grubun 8. gününde, 2 yıldır içinde yaşanılmak zorunda kalınan dönem sona ermiş ve yeni bir dönem başlamış oldu. 22 Kasım 90, bu anlamda bir dönüm noktasıydı.

     22 Kasım 90'dan itibaren içinde yaşanılmaya başlanan Yeni Dönem'in çerçevesini belirleyen bu hakları ve sonraki günlerde büründükleri son biçimleri, şöyle özetlemek mümkündür:

    • 29 Ekim'de yapılamayan açık görüşün yerine yeni bir açık görüşün verilmesi için bakanlığa başvurulmuştu. İzin verilirse, ki kendileri de bunu istiyorlardı, bu görüş yapılacaktı. İzin verilmez ise, bu kayıp, yılbaşı ve diğer açık görüşlerde, görüşçüler erken alınıp-geç bırakılarak, telafi edilecekti. (Bu yazı yazılırken, yılbaşı açık görüşünün üç gün yapılacağı duyuruldu.) Açık görüşler, koğuşlarda ve gün boyu yapılacaktı.

    • Kapalı ve açık görüşlerde, akrabalık belgesi göstermesi gereken görüşçülerin, muhtarlıklardan aldıkları (yazıları) göstermeleri yeterli olacaktı. Hiç belge gösteremeyenlerin de alınması yoluna gidilecek; ancak, bu, istismar edilmeyecekti.

    • Kapalı ve açık görüşlerde, yalnızca diyetliler adına yiyecek alınacaktı. Ancak, yiyecekler, kilo kilo, yani çok miktarda olmayacağı gibi, et ve süt ürünleri ile sınırlı olacaktı. (Daha sonraları, pekmez de alındı. Yılbaşı açık görüşünde kuru yemiş, çerez türü yiyeceklerin alınacağı açıklandı.)

    • Siyasi temsilciler, temsilci olarak kabul edilecekti. Bu temsilciler ile düzenli olarak veya istek geldiğinde konuşulacaktı. Temsilciler, istedikleri an, koğuşlarda veya yönetimin göstereceği bir yerde bir araya gelebileceklerdi.

    • Koğuşlar arası iç görüşe bakanlık 'olmaz' diyordu; ancak, koğuşlar arası maçlar başlayacaktı. (Bu hak, sağlıklı bir uygulama haline gelmedi. Bugüne kadar, yalnızca, .. koğuşta kalan siyasi tutsaklar iki kez maç yapabildiler.)

    • Aynı davadan yargılananlar, kadınlar koğuşundaki kız arkadaşlarıyla görüşebileceklerdi. (Bu hak da pratikte sağlıklı bir işlerliğe kavuşturulamadı; aksamalar oldu. Yalnız, koğuşlar arası maçlara, kız tutsaklar da izleyici olarak gitmeye başladılar.)

    • Yeni yıl bütçesi kabul edildikten sonra, yemek listesi, talepler doğrultusunda düzenlenecekti. Yemeklerin daha iyi olmasına çalışılacaktı.

    • Her koğuştan bir veya iki kişi, eğer isterlerse, kendi özel yemeklerini pişirmek için mutfağa çıkabilecekti. Çıkmak istemeyenlerin özel yemeklerini, her zamanki gibi, görevli personel pişirecekti. Koğuşlara ocak verilmeyecekti. (Daha sonraları, mutfağa çıkışa son verildi; bunun yerine, her koğuşun bir ocak almasına izin verildi.)

    • Her koğuştan bir kişi kantin alış verişine çıkabilecekti. (Daha sonraları, buna da son verildi.)

    • Özel cezaevleri arası yazışma izni verildi.

    • Mektup, tel vb. kaybolmaları veya gecikmeleri sona erecekti; ancak, mektup, tel vb. postaneye bıraktıktan sonra MİT gelip istediğini alıyor ve inceliyordu. Bundan kendileri sorumlu tutulamazdı.

    • Yasaklanmış yayınları veremezlerdi; ancak, yasak kararı gelinceye kadar okumalarına izin verebilirlerdi. Yasak gelince de bir-iki gün kalmasına göz yumabilirlerdi. Yasaklanmış kitap, dergi vb. birer adedinin her koğuşa verilmesini kabul edemezlerdi.

    • Hastaneye sevk edilenler hemen gönderileceklerdi.

    • Sevk gelenlerin bir süre müşahedeye konulması uygulaması sona erecekti. Kimseye 'tecrit' uygulanmayacaktı. İsteyen, istediği koğuşa verilecekti. (Daha sonraları, bu, tam anlamıyla uygulandı.)

    • Şimdilik, PKK'lılar, kendi aralarında becayiş yapabileceklerdi. İleride iki koğuşta toplanmaları sağlanacaktı. Çatısı delinen koğuş tamir edilince, buraya da yerleşeceklerdi. (Daha sonraları, PKK'lı temsilci, istediği zaman, bu üç koğuşa gidip gelmeye başladı. PKK'lılar, tahliyeler ile sayıları azalınca, iki koğuşta bir araya geldiler. Çatısı delinen koğuşun tamiri ise devam ediyor.)

    • Koğuşlara walkman ve teyp verilemezdi. Ancak, bir oda açılabilir ve isteyen, orada, gidip dinleyebilirdi. (Daha sonraları, walkman'a bakanlığın izin vermediği ve her koğuşa bir teyp verileceği söylendi.)

    • Bu eylemlerden dolayı ceza vermemezlik demezlerdi; ancak, bu sorunu çözeceklerdi. (Daha sonraları, herhangi bir ceza verilip-verilmediğine ilişkin hiçbir açıklama yapılmadı. Verilmiş ise bile, pratikte uygulanmadı.) vb. vb...

      SONUÇ

     Buraya kadar, mümkün olduğunca ayrıntılı bir biçimde özetlenen bu gelişmelerden hareketle, şunları söylemek mümkündür:

     1- Siyasi tutsaklar, 29 Ekim öncesinde yayınlanan genelgenin açık görüş hakkına getirdiği 'kısıtlamaları' öğrendikleri andan itibaren kararlı bir biçimde bu 'kısıtlamaların' hiçbirisini kabul etmeyeceklerini açıkça hem söylem hem de eylem düzeyinde ortaya koydular. 29 Ekim günü, açık görüşe çıkılmaması ve hemen sonrası günlerde bir eylemlilik süreci içerisine girilmesi; bakanlığa ve yönetime, bu hak konusunda hiçbir tavize yanaşılmayacağını gösterdi. Yılbaşı açık görüşünde de görüldüğü gibi, bakanlık, açık görüşe ilişkin 'kısıtlamaları' içeren genelgeler yayınlamaya ve bu hakkı, fiilen ortadan kaldırma düşüncesini korumaya devam edebilir; ancak, fiiliyatta, şimdilik de olsa, bu hakkı gasp etmesi çok zordu...

     2- Siyasi tutsaklar, cezaevlerinde yürütecekleri mücadelelerinde kamuoyu desteğinin, yani tutsak yakınlarının, demokratik kuruluşların (İHD, TAYAD, BAROLAR başta olmak üzere), basının ve yayın organlarının, iktidar karşıtı siyasi örgütlenmelerin ve bu anlamda muhalefet partilerinin... çok önemli bir rolü bulunduğunu kavrayarak, yeterince örgütlü ve sağlıklı olmasa da, kamuoyunu, hem kendilerine yönelik saldırılar hem de eylemlerinin haklılığı ve talepleri hakkında bilgilendirmeye ve kazanmaya çalıştılar.

     3- N...... Cezaevindeki siyasi tutsaklar, iktidarın uygulamaları arasındaki çelişkilerden ve kendi çıkardığı yasa ve tüzükleri bile çiğniyor olmasından yararlanmasını bildiler. N...... Cezaevinin açık görüş yapamayan cezaevleri arasında yer almasının sık sık vurgulanması ve tüzük gereği, 102 günlük açlık grevine gidenlere herhangi bir disiplin cezası verilmezken, bunların açık görüşten yararlanması yasaklanma yoluna gidilerek, bunlara fiili bir disiplin cezası verildiğinin vurgulanması ve bunun 'deşifre' edilmesi, bu anlamda çok iyi oldu. Yöneticiler bile, bunları savunamaz durumdaydılar.

     4- Yöneticilerin yeni ve 'mesleki' kaygılarla hareket eden kişiler olması, 29 Ekim açık görüşünün yapılamamasında olduğu gibi, siyasi tutsakların aleyhine bir unsurken; daha sonraları, özellikle siyasi tutsakların 'Siz geldiniz, böyle oldu.' yollu suçlamaları ve diğer cezaevleri yöneticilerinin kendilerine yalan söylediklerini anlamaları üzerine, lehte bir unsur olmaya dönüştü. Bunların, bakanlığa, 'Her şeyin sebebi olarak bizi görüyorlar. Gelir gelmez çok olumsuz bir konum içine girdik.' şeklinde yakındıkları duyuldu.

     5- Siyasi tutsakların kendilerine güvensizlikleri, en önemli olumsuz özelliklerden birisiydi. Ancak, bu, onların, bu kez mutlaka kazanma bilinciyle hareket etmelerine, daha kitlesel bir eylemlilik süreci içine girmeye özen göstermelerine ve en uygun eylem biçimini bulup yaşama geçirmeye çalışmalarına yol açtı. Bu da, çok iyi oldu. Sonuçta, bu özgüven yoksunluğu, hiç şüphesiz gelecekte daha iyi görülecektir, bir ölçüde de olsa ortadan kalktı. Siyasi tutsaklar, 2 yıllık bir dönemden sonra, ilk kez 'yengiyi' tattılar. Bu, onlara, yeni eylemliliklere girebilme cesareti ve coşkusu kazandırdı.

     6- Siyasi tutsakların büyük çoğunluğu, 'çözücü' eylem biçimini doğru tespit ettiler. Bu satırların yazarına göre, TKKKÖ ve DY'cuların (P) kesiminin daha sonraki iddialarının aksine, eğer böyle bir eylemlilik sürecine girilmeseydi, hiç de durup dururken ve kendiliğinden, bu haklar verilmezdi. Keza, böyle bir eylemlilik sürecine girilmese ve DY'cuların (P) kesiminin önerdiği eylem biçimlerinin yaşama geçirilmesiyle yetinilseydi, belki, evet belki yılbaşı açık görüşü kurtarılabilirdi, ama diğer haklar alınamazdı. Yine, PKK'lıların önerdiği SAG yaşama geçirilseydi, belki bu haklar yine alınabilirdi, ama 'yengi' büyük çoğunluğun eseri olmazdı. Öte yandan, böyle bir eyleme katılmayacak çok sayıda tutsak olacağından, hem SAG'ne katılanların omuzundaki yük çok ağır olacaktı hem de SAG'ne katılanlar ile katılmayanlar arasında TKKKÖ ve DY'cuların (P) kesimi ile 'birlik' içinde yer alan siyasi hareketler arasında ortaya çıkandan çok daha keskin çelişkiler çıkacaktı.

     7- PKK'lıların, bir SAG'ne uygun olarak hazırlansalar ve sunsalar da, talepleri, 31 maddede sıralamaları ve sunmaları, yerindeydi. Bu anlamda, DY'cuların (P) kesiminin yalnızca açık görüşün eski biçimiyle yetinen ve diğer kesimlerin, yalnızca 4 maddeyle sınırlı talepleri, çok eksik taleplerdi.

     8- Bakanlık, Diyarbakır Cezaevi'nden bir kısım siyasi tutsağı başka cezaevlerine sürgün ederken, Eskişehir Hücre Tipini törenle hizmete açarken, bugüne kadar verilmiş idam cezalarının 'infaz edileceğini' açıklarken... ve nihayet, açık görüş ile ilgili 17.10.1990 tarihli genelgeyi yayınlarken, yanlış beklentiler içerisine girdi. Bugüne kadarki uygulamalarından ve ülkeyi haksız bir savaşa sokmaya çalışma politikalarından memnun olmayan basının, muhalefet partilerinin, demokratik kuruluşların, halkın... bu uygulamaları desteklemeyeceğini, ve hatta karşı çıkacağını, tepkilerini dile getireceğini, böyle bir konjonktürde haklı taleplerle direnişe geçen tutsaklara yaygın ve aktif bir destek vereceğini göremedi. Siyasi tutsaklar ise, mevcut konjonktürü ve olası gelişmeleri iyi değerlendirdiler. Ancak, siyasi tutsaklar, aynı dönemde gündeme gelecek AGİK toplantısında, insan haklarına saygı göstereceğine dair imza atan iktidarın, cezaevlerindeki direnişler karşısında 'zoru' öne çıkaran genel bir saldırıya girişmeye cesaret edemeyeceğini ve bu direnişleri, bir biçimde bitirmeye çalışacağını düşünemediler ve tahmin edemediler. (Buca hariç, ki o çok sonra başladığı ve yalnız kaldığı, ayrıca sayısal güç olarak çok az olduğu için bir istisnadır ve ayrı ele alınmalıdır. Bütün cezaevlerindeki AG'leri 40'lı-50'li günleri bulmadı ve hiç biri 'olumsuz' sonuçlanmadı.)

     9- Siyasi tutsaklar, zamanlamayı iyi yaparak, Diyarbakır direnişi ile başlayan ve giderek büyüyen-kitleselleşen eylemlilik sürecine eklemlenmesini bildiler. Ancak bu, fiiliyatta ve kendiliğinden gerçekleşti. Böylece, bu eylemlilik sürecinin yarattığı tüm sonuçlardan yararlandılar.

     10- Siyasi tutsaklar, 2 yıllık bir aradan sonra, ilk kez, ciddi bir sorunlarının çözümü konusunda bir araya geldiler. Kitlesel bir eylemlilik süreci içerisine girdiler. Kitlesel olarak hareket etmenin önemini kavradılar. Ancak, aynı eylemlilik sürecinde ortaya çıkan sekter, pasif ve grupçu tavırlar, önemli ve aşılması gereken zaaflar olarak iyice belirginleşti. Bu, doğru bir 'birlik', yani bütün siyasi tutsakları kucaklayacak ve harekete geçirecek bir 'cephesel' örgütlenmenin yaratılmasının şart olduğunu gösterdi. Bu anlamda, onbir siyasi hareketten ve DY'cuların (B) kesiminden (****) tutsakların oluşturduğu 'birliğin', bir noktadan sonra, hiçbir işlevinin olmadığı ortaya çıktı. Bu 'birlik', pratikte, üstlendiği misyonun aksine, hiçbir varlık gösteremedi. Bir 'çekim merkezi' oluşturamadı. Kağıt üzerinde kaldı. Öne çıkan, bazı siyasi hareketlerin katkı ve özel çabaları dışında, her eylemde kendiliğinden oluşan 'birliktelikler' idi.

     Bundan sonraki süreçte, eğer bu sorun kalıcı bir biçimde çözülemezse, yani, bütün siyasi tutsakları kucaklamayı hedefleyecek ciddi ve kalıcı bir 'örgütlenme' yaratılamazsa, buna karşın, bu eylemlilik sürecinde iyice belirginleşen sekter, pasif ve grupçu davranışlar kronikleşerek devam ederse, yeni haklar kazanılarak, içinde yaşanılan Yeni Dönem'in çerçevesinin genişletilmesi bir yana, bu çerçevenin daraltılması çabalarını bile önlemek çok zorlaşır... Görünen köy, bu... Aralık 90/ NAZİLLİ/İ. SELİM”

     “Merhaba,

     Yazıyı, yeniden yazmak düşüncesindeydim. Ama, zaman yoktu. Bu nedenle, imla hatalarını, ifade bozukluklarını ve cümle düşüklüklerini düzeltiver.

     Dostlukla kucaklıyorum.” (28 Aralık 90) (1)

     29.05.2021/DATÇA/Mehmet Erdal

     (*) Bu yazı, Aralık 1990 tarihinde yazılmış ve cezaevi dışındaki arkadaşlara gönderilmiştir. Oldukça uzun olması nedeniyle 6 bölüm halinde yayınlanmıştır. Bu son bölümdür.

     (**) Türkiye Kuzey Kürdistan Kurtuluş Örgütü

     (***) 7. Koğuş

     (****) 9.-13. Koğuşlar/Devrimci İşçi

     (1)




Devamını Oku...

30 Nisan 2021 Cuma

2021.05.01.CEZAEVİ YAZILARI-54: ÖRGÜTLENME, BİRLİK VE MÜCADELE ÜZERİNE (2)

  Hiç yorum yok
14:05

      CEZAEVİ YAZILARI-54: ÖRGÜTLENME, BİRLİK VE MÜCADELE ÜZERİNE (2) (*)

     (Geçen bölümün devamı)

     BİRİM 'CEPHE' ÖRGÜTLENMESİ NEDİR? NE DEĞİLDİR?

     “... Bu satırların yazarına göre, N...... Cezaevinde (**) ve bütün cezaevlerinde oluşturulacak bir 'birlik', öncelikle, teorik bir önermenin, yani savunulan 'örgütlenme' anlayışının bir ifadesi olmak zorundaydı; cezaevlerinin 'özgün' yerler olması, ki öyleydi, oluşturulacak 'birliğin', öncelikle böyle ele alınmasını dıştalamazdı. Bu 'birlik', bir 'cephe' örgütlenmesiydi. Ancak, merkezi düzeyde oluşturulacak bir 'cephe' örgütlenmesi değil, bir 'birim' düzeyinde oluşturulacak bir 'cephe' örgütlenmesiydi; yani, 'birim cephe' idi. Şüphesiz, pek çok etkene bağlı olarak, El Salvador'daki 'cephe'de görüldüğü üzere, 'klasik cephe'den farklı olan 'cephe'lerin oluşturulması mümkündü; ama, bütün 'cephe'lerin taban örgütleri aynıydı; 'cephe'nin tabanını, yani temelini oluşturan, 'cephe'yi gerçekten 'cephe' yapan, 'cephe'nin üzerinde yükseldiği, bu 'birim cephe' örgütlenmesiydi ve bu, hiç bir ülkede, yalnızca siyasi hareketlerden oluşmazdı. Birimdeki 'cephe' örgütlenmesi, 'cephe' içerisinde yer alan siyasi hareketler ile birlikte, bu örgütlenmeye katılmak isteyen herkesi kucaklardı, kucaklamalıydı. Aksi halde, 'cephe'nin, özünde, kitlelerin mücadele içindeki veya mücadeleye çekilmesi gereken kitlelerin birliğini sağlamak demek olduğu, boş bir söz olurdu. Böyle bir 'cephe' ise, kendisinden beklenen görevleri yerine getiremezdi. Böyle bir 'cephe'nin oluşturulmasında ve görevlerini yerine getirmesinde, hiç şüphesiz, 'cephe' içerisinde bir araya gelen veya bir araya gelecek olan siyasi hareketlerin, belirleyici bir rolü vardı. Siyasi hareketler, bir 'cephe'nin temelini, bel kemiğini ve önder gücünü oluştururlardı. Bu yadsınamazdı. Yani, siyasi hareketlere rağmen bir 'cephe' oluşturmak olanaksızdı, oluşturulsa bile kalıcılaşması ve tarihsel bir görevi yerine getirmesi söz konusu değildi. Ancak, bu, bir 'cephe'nin, yalnızca siyasi hareketlerden oluşması gerektiğini savunmaktan çok farklı bir anlayıştı. 'Cephe'nin, yalnızca siyasi hareketlerden oluşmasını savunmak, 'cephe'nin kitlesel özelliğini daraltmak demekti. Teorik olarak, herkesin, yani bir 'cephe' içinde bir araya gelebilecek ve bir araya gelmesi gereken herkesin mutlak bir biçimde herhangi bir siyasi hareket içinde yer aldığı varsayımıyla, yalnızca siyasi hareketlerden oluşacak bir 'cephe'nin kurulması mümkündü; ama, nesnel olarak, hiç bir zaman, böyle bir şey gerçekleşemezdi. Çünkü, herkes, mutlak bir biçimde, herhangi bir siyasi hareket içinde yer almazdı; mutlaka, siyasi hareketlerin dışında kalanlar ama bir 'cephe' örgütlenmesi içinde yer alarak mücadele etmek isteyenler bulunurdu. Ayrıca, teorik düzeyde, yalnızca siyasi hareketlerden oluşacak bir 'cephe' mümkün olsa bile, yine de, bunun anlayışı, bu 'cephe' yalnızca siyasi hareketlerden oluşur, biçiminde formüle edilemez ve savunulamazdı... Bir 'cephe' içinde yer alan siyasi hareketlerin veya onlardan bazılarının veya birisinin, 'cephe'nin 'önder gücü' olması, mutlak bir biçimde dayatılacak ve kabul ettirilecek bir şey olarak kavranamazdı. Bu, her siyasi örgütlenme açısından 'olması istenen' bir şeydi ve her siyasi hareketin, böyle bir şeyi istemesi çok doğaldı; çünkü aksini düşünmek, onun iddiası ve varlık şartıyla çelişirdi, ve onun hakkıydı; ama, bu, pratik içinde, o siyasi örgütlenmenin, 'kazanmaya çalışması' gereken bir şeydi. Yani, bir siyasi hareket, ancak kendi görüş ve önerilerinin yaşama geçirilmesi halinde ve kendi önderliği altında mücadelenin sürdürülmesi halinde mücadelenin gerçekten doğru bir çizgide yürütüleceğini ve gerçekten, o zaman başarıya ulaşılabileceğini düşünüyor ve söylüyorsa, ki böyle olmalıdır, o zaman, bunu yaşanılan bir gerçeklik haline getirecek bir çaba göstermelidir. Bu, 'zor'la sağlanacak bir şey değildir. Bu, en doğru önerileri sunmakla, militan bir mücadele çizgisi izlemekle, kitleleri kazanmakla, 'cephe' kararlarını var güçle yaşama geçirmekle vb. vb. sağlanabilir bir şeydir. Bunun dışındaki bir 'önderlik' anlayışı, savunulamazdı. 'Cephe'nin, yalnızca siyasi hareketlerden oluşmasını savunmak, bir başka açıdan da 'örgütlenme' anlayışına tersti; 'örgüt', yalnızca 'siyasi örgüt' olarak anlaşılamazdı. Dolayısıyla, 'örgütlü insan' denilince, yalnızca 'siyasi örgüt' üyesi insanlar da anlaşılamazdı. 'Siyasi örgüt', en (üst) düzeydeki örgütlenme biçimiydi ve bu anlamda, bir 'siyasi örgüt' üyesi insan, en üst düzeyde 'örgütlenmiş' insan demekti. Teori, bu insanların, toplumun 'en nitelikli' insanları olduğunu ve olması gerektiğini veri olarak kabul ediyordu. Ancak, devrimciler, yalnızca, bu niteliklere sahip insanları bir 'siyasi örgütlenme' içerisinde 'örgütlü insanlar' haline getirmeyi savunmuyorlardı; aynı zamanda, bu insanların dışındaki insanların da niteliklerine, yeteneklerine, bilgilerine, becerilerine, isteklerine vb... ve aynı zamanda mücadelenin gereksinimlerine uygun olarak, farklı örgütlenmelerde örgütlenmesine, bir başka deyişle, daha farklı düzeylerde 'örgütlenmiş insanlar' haline getirilmesine çalışılmasını savunuyorlardı. Öyleyse, herhangi bir 'siyasi örgütlenme' dışında bulunan ama bir başka örgütlenme içinde yer alan bir insan da, o düzeyde de olsa 'örgütlü insan' olurdu. Hayır, böyle bir şey olmaz, bu insan, bir 'siyasi örgütlenme' içinde yer almadığı için, farklı düzeydeki bir örgütlenme içinde yer alsa bile, yine de 'örgütsüz insan'dır denilemez. Bu anlamda, herhangi bir 'siyasi örgütlenme' içinde yer almayı savunmayan, ama farklı düzeydeki bir örgütlenme içinde yer alan bir insan veya insanlar, 'örgütsüzlüğü' savunuyorlar diye de eleştirilemez ve suçlanamazlar... Mücadele'de ve dolayısıyla bir 'cephe'de, siyasi hareketlerin yeri olmadığını, bunlara gerek olmadığını; bunların, olumsuzlukların kaynağı olduğunu ve bu anlamda, siyasi hareketlerin dışında bir 'mücadele' yürütülmesini ve bir 'cephe' oluşturulmasını savunmakla bu anlayış arasında hiç bir benzerlik ve ilişki yoktu. O halde, cezaevlerinde oluşturulacak 'birlikler', doğru bir 'örgütlenme' anlayışına uygun olarak, özünde, bir 'birim cephe' örgütlenmesi olarak ele alınmalıydı. Yalnızca siyasi hareketlerden değil, içinde yer almak isteyen bütün siyasi hareketlerden ve tutsaklardan oluşmalıydı. Yine bu satırların yazarına göre, bu siyasetlerin oluşturdukları 'birlik', gerçeklikte, kalıcı bir örgütlenme değil, bir 'güç ve eylem birliği' idi. 'Birlik', yani 'cephe' oluşturulması çalışmalarının ilk anlarında, pek çok nedene bağlı olarak, böylesi 'güç ve eylem birlikleri' oluşturulabilirdi. Ancak, bunlar, ne 'cephe' olarak kabul edilebilir ve ne de 'kalıcı' olacağı savunulabilirdi. Bunlar, 'zorunluluğun' ifadesi olarak, bir 'başlangıç' noktası olarak ele alınabilir, ki bu anlamda olumlu adımlardır, ancak, süreç içerisinde, geliştirilerek, ardıcıl adımlar atılarak, yerini 'gerçek' ve 'kalıcı cephe' örgütlenmesine bırakacak-bırakması gereken 'geçici' örgütlenmeler olarak değerlendirilebilirdi. Cezaevlerinin 'özgün' yerler olması, 'birim cephe', ki bunun adı çok önemli olmamakla birlikte 'komite' veya 'konsey' olarak ifade edilebilirdi, anlayışına uygun olarak bir 'birlik' yaratılmasının önünde engel değildi ve bunu geçersiz kılmazdı. Bir başka deyişle, cezaevlerinin 'özgün' yerler olması, 'yanlış' bir anlayışı 'meşrulaştırmanın' gerekçesi olamazdı. Cezaevlerinin 'özgün' yerler olmasından, 'birlik' açısından, şunlar anlaşılmalıydı: Cezaevlerinde, aynı siyasi hareketlerden insanlar birlikte yaşıyorlardı ve bunların sayıları da biliniyordu. Ayrıca, siyasi hareketlerinden farklı nedenlerle ayrılan ve 'örgütsüz-bağımsız' kabul edilen siyasi tutsaklar da vardı. Bu 'örgütsüz-bağımsız' kabul edilen siyasi tutsakların bir kısmı, belki bazı cezaevlerinde ve bazı dönemlerde çoğunluğu pek çok nedene bağlı olarak, bugününü ve geleceğini, devrimci bir mücadelenin ve örgütlenmenin dışında kalmak biçiminde değerlendiriyordu. Şimdi, bu gerçeklikte, bu gerçekliğe uygun bir 'birlik' nasıl oluşturulabilirdi? Şöyle: 'Birlik', ilke olarak bütün siyasi tutsakları, ister herhangi bir siyasi hareket içinde yer alıyor olsun, ister bir koğuş düzeyinde ve isterse tek bir kişi olarak yaşıyor olsun, kucaklamaya çalışmalıydı. Bu 'birlik' içinde yer almak isteyen ve alınacak kararlara, azınlıkta ve hatta tek kalsa bile, uyacağını taahhüt eden siyasi tutsaklara, düşüncesini söyleme, öneri sunma, eleştirme ve alınacak kararlar olduğunda, iradesini belirtme hakları tanınmalıydı. Bu anlamda, her siyasi tutsak, 'eşit' konumda olmalı ve bir oy hakkına sahip olduğunu bilmeliydi. Ancak, siyasi hareketlerin, kendi iç işleyişleri ve kararların nasıl alındığı, dışındaki hiç bir siyasi hareketi ve tutsağı ilgilendirmezdi. Dışındaki herkes, buna saygı duymalıydı. Bir siyasi hareketin tutsakları, kendi içlerinde nasıl karar alırlarsa alsınlar, sonuçta, sayısal gücü kadar bir ağırlığa sahip olmalıydı. Eğer, cezaevinde, siyasi hareketler dışında, 'örgütsüz-bağımsız' kabul edilen hiç bir siyasi tutsak bulunmuyor veya oluşacak 'birliğe' bunlardan hiçbir kimse katılmıyor ise, 'alınmıyor' ise değil, o zaman, siyasi hareketlerin sayısal güçlerini göz önünde bulundurarak, bir oranlama sistemi geliştirilebilirdi. Bu 'birlik'te alınan kararlar, 'bağlayıcılık' ilkesinin olduğu ve kabul edildiği varsayımıyla, ki aksi düşünülemez, bazı siyasi tutsakların hasta, tahliye, infaz vb. durumları göz önüne alınarak, daha 'esnek' bir yaklaşımla yaşama geçirilebilirdi. İşte bu satırların yazarına göre, bu özde ve bu çerçevede, cezaevlerinde bir 'birlik' oluşturmak, hem 'doğru' hem de mümkündü. Bu 'birlik', on bir siyasi hareketin ve DY'cuların (B) kesiminin (***) oluşturduğu 'birlik'ten çok daha demokratik, kitlesel, kalıcı ve dolayısıyla siyasi tutsakların sorunlarını çözücü olabilirdi. Bu oluşan 'birlik'te, bir tek kişiden oluşan bir siyasi hareket ile 40-50, hatta 70-100 kişiden oluşan bir siyasi hareket, 'eşit', yani birer oy kullanıyor ve öyle zamanlar oluyor ki, sayısal gücü çok fazla olan ve bütün yükü yüklenen siyasi hareketler, sayısal gücü az ama oyu fazla siyasi hareketlerin görüşlerini yaşama geçirmek zorunda kalıyordu, kalırlardı; veya, sayısal gücü fazla olan siyasal hareketler, alınan kararları beğenmedikleri zaman, tek başlarına hareket edebiliyorlar ve o zaman da ortada, nesnel olarak, 'birlik' diye bir şey kalmıyordu. Yaşanılan on yıldan fazla süren dönemin bir sonucu olarak, siyasi hareketleriyle hiçbir ilişkisi veya ciddi bir ilişkisi olmayan, siyasi hareketlerinin geçmişteki görüşlerini yeterince ve bugünkü görüşlerini ise hiç bilmeyen, siyasi hareketleri merkezi bir bütünlükten ve yapılanmadan uzak bulunan, siyasi hareketlerinin ülke pratiğinde varlığı-yokluğu belli olmayan vb... temsilciler, yalnızca siyasi hareketlerini temsil ettiklerini söyledikleri ve öyle de kabul edildiği için, kendi dışındaki siyasi tutsaklar üzerinde bir 'karar verme' hakkına sahip olabiliyor ve onlara 'ikinci sınıf' tutsak muamelesi gösterebiliyordu... (İşte, bu düşüncelere sahip olan bu satırların yazarı, 13.10.1990 tarihinde, bir nüshası ekte gönderilen bildiriyi, cezaevi geneline dağıttı.) (****)

     Oluşan bu 'birliğin', 'birlik' dışı gördüğü 'örgütsüz-bağımsız' kabul edilen siyasi tutsaklarla kurmayı düşündüğü ilişki ise şöyle olacaktı: 'Birlik', gereksinim duyduğu anlarda, ister tek tek, ister, eğer öyle yaşıyorlarsa, koğuş olarak, bunların görüşünü alacaktı. Ancak, bu alınan görüşlerin ne ölçüde dikkate alınacağı konusundaki tüm 'tasarruf hakkı', 'birlik' içinde yer alan siyasi hareketlere aitti. Buna karşılık, 'örgütsüz-bağımsız' kabul edilen siyasi tutsaklar, alınacak kararları doğru bulup-bulmadıklarına göre, bu kararları yaşama geçirip-geçirmemekte özgür olacaklardı.

     Ne kadar yanlış bir anlayışın ürünü olursa olsun, hiçbir 'örgütlenmeye' sahip olmayan N...... Cezaevinde, bir kısım siyasi tutsağı bir araya getirdiği, cezaevi yönetimi karşısında bir 'güç' oluşturduğu ve somut bir adım olduğu için, 'olumlu' bir girişim olarak değerlendirilmesi mümkün, ki bu satırların yazarı, 13.10.1990 tarihli bildirisinde , onun olumlu yönlerini vurgulamanın ve öne çıkarmanın doğru bir tavır olduğunu düşünerek, sonraki süreçte, bunu tamamlayacak ve geliştirecek adımların atılmasını cezaevine önerdi.

     Bu 'birlik' içinde yer alan on bir siyasi hareketin mensubu tutsaklar açısından, bu anlayışın nedenleri olarak, şunları sıralayabiliriz:

     1- Bu siyasi hareketlerden tutsaklarda, 'ilkel' bir sosyalizm anlayışı söz konusudur. Bu arkadaşlar için 'Sosyalist Demokrasi', lüzumsuz bir şeydir ve 'mücadele kaçkınlarının' sığındıkları bir 'liman'dır; Devrimciler için, 'kitle' önemlidir ama öyle, her zaman dikkate alınacak ve her şeyi belirleyecek bir şey değildirler. 'Devrimci proletaryanın temsilcileri', gerekirse, kitle-mitle dinlemezler.

     2- 'Örgütlenme' anlayışı konusundaki bilgileri çok sığ ve yetersiz.

     3- 'Birim cephe' örgütlenmesi konusunda, hiçbir somut görüşe sahip değiller. Bu, 'iş yeri komiteleri'ni öneren ve savunan siyasi hareketlerin tutsakları için de geçerlidir... 'Birlik' içinde yer alan DY'cuların (B) kesimi için ise, on bir siyasi hareketten tutsaklar için belirtilen iki maddeye 'ek' olarak, bu arkadaşların, DY'un 'Direniş Komitesi' anlayışını yeterince kavrayamadıkları ve cezaevi koşullarında 'doğru bir birlik' anlayışı geliştiremedikleri ve pratikte, teorik arka planda, 'Direniş Komitesi' anlayışının tam zıddı olan bir 'birlik' anlayışını savunma noktasına savruldukları, söylenebilir.

     (Bu oluşan 'birlik' dışında kalan siyasi tutsakların büyük çoğunluğunun, Aralık başlarında kendi aralarında tartışmaya çalıştıkları ikinci 'birlik' konusunda, bu 'birlik' ile ilgili tartışmalar daha sonuçlanmadığından, bu yazıda düşünce belirtmeye gerek yoktur.)...” (1) (28 Aralık 1990) 12. Koğuş/Nazilli

     (Devam edecek)

     01.05.2021/Datça/Mehmet Erdal

     (*) Bu yazı, Aralık 1990 tarihinde yazılmış ve cezaevi dışındaki arkadaşlara gönderilmiştir. Oldukça uzun olması nedeniyle 5-6 bölüm halinde yayınlanmaktadır.

     (**) Nazilli

     (***) 9-13. Koğuş/Devrimci İşçi

     (****) Bknz: Bu blogda, 10.04.2021 tarihinde 'BİRLİK' üzerine başlıklı yazıda paylaşılan 'ARKADAŞLAR' başlıklı bildiri. 

     (1) 28 Aralık 1990 



Devamını Oku...

9 Nisan 2021 Cuma

2021.04.10.CEZAEVİ YAZILARI-51: 'BİRLİK' ÜZERİNE!

  Hiç yorum yok
12:52

 

     CEZAEVİ YAZILARI-51: 'BİRLİK' ÜZERİNE!

     “ARKADAŞLAR, (*)

     Bu cezaevi özgülünde uzunca bir süre devam eden 'Birlik' tartışmaları sırasında, yalnızca siyasi hareketlerin temsilcilerinden oluşacak bir birliğin yaratılmasını doğru bulan devrimci-sosyalist arkadaşlar, bugün, bu düşüncelerini yaşama geçirmişler; bir birlik oluşturmuşlardır.

     Bugün için on bir siyasi hareket (PKK, TKP-B, THKP-C/ACİLCİLER, SVP, DH, ÇS, TDY, KAVA, TKP-ML/TİKKO, TKP-İS, KUK) ve DY'cuların .../... koğuşlarda (**) kalan temsilcisinden oluşan bu birlik, cezaevi sorunları ile sınırlı kalmak kaydıyla, kendi içerisinde bir bağlayıcılığa sahiptir; üç temsilci ile (her havalandırmaya bir temsilci düşecek şekilde) temsil edilmektedir.

     Bu arkadaşlar bugün bu birlik dışında kalan siyasi hareketlerin de kendilerinin sahip olduğu haklara sahip olarak bu birlik içinde yer alabileceğini; tek tek bireyler halinde yaşayanların ise farklı bir konuma sahip olduklarını, bu nedenle onlar ile farklı bir düzeyde ilişki kurmayı düşündüklerini söylemektedirler.

     *

     'Birlik' tartışması sürecinde farklı öneriler getiren veya farklı görüşler ileri süren ve bugün bu birliğin dışında kalan devrimci-sosyalist arkadaşlar (siyasi hareket, koğuş ve tek tek bireyler olarak) bu birliği 'olumsuzlamakta'; yani bu birliği eksik, yetersiz veya yanlış bir birlik olarak (bazen ortak, bazen de farklı gerekçelerle) değerlendirmektedirler.

     Bu birliği oluşturan siyasi hareketlerin 'Birlik' konusundaki anlayışlarını hem teorik olarak hem de pratikte yol açabileceği sonuçları açısından tartışmak ve eleştirmek mümkündür. Bence, bir anlayış düzeyinde savunulması ve buna uygun bir pratik çizgi izlenmesi halinde, bu birliği 'doğru bir birlik' olarak görmek ve kabul etmek mümkün değildir. 'Birlik' konusundaki yaklaşımın özünü, 'birim' cephe örgütlenmesi anlayışı oluşturabilir. Bunun somut ifadesi ise 'Komite' veya 'Konsey'dir. 3. Enternasyonal'in 'cephe' konusunda uzun yıllar yaptığı tartışmalar, farklı ülkelerde ve ülkemizde yaşanmış-yaşanılan örnekler, bu örgütlenmenin kavranılmasında bize ışık tutar ve yol gösterir.

     Bugün bu cezaevinde yaşama geçirilen bu birlik, yalnızca ve yalnızca, teorik bir önermenin değil, 'zorunluluğun' bir ifadesi olduğu noktasından yola çıkılırsa (Sol'un merkezi düzeyde kalıcı bir 'Birlik' oluşturamadığı, pek çok siyasi hareketin hala 'birim', 'cephe' örgütlenmesi konusunda somut herhangi bir görüş belirtmediği... ve ağırlıkla da cezaevlerinin çok özgün yerler olduğu gerçeğinden hareket edilirse) anlaşılabilir ve kabul edilebilir hale gelir. (Ki, böyle ifade edilmesi halinde bile, bazı yönler yine de tartışmayı gerektirir.)

     *

     Bu birliğin gerçekte kalıcı olup-olamayacağı, bugün dışında kalan siyasi hareketleri kucaklayıp- kucaklayamayacağı ve bu cezaevinin sorunlarının çözümünde olumlu bir misyonu üstlenip-üstlenemeyeceği..., tamamen önümüzdeki süreçte belli olacaktır.

     Bugünden söylenebilecek olanlar, şunlardır:

     Öncesi dönem ile kıyaslandığında, bu birlik, olumlu bir adımdır. Çünkü, hiç olmazsa, cezaevinin bir kesimi, kalıcı olacağı düşünülen bir birliğe kavuşmuştur; bazı şeyleri yapmaya aday (potansiyel olarak) bir güç oluşmuştur; çok başlılık bir ölçüde de olsa azalmıştır.

     Bu birlik, bugünden sonra, dışında kalan devrimci-sosyalist tutsakların yaşamını da doğrudan ya da dolaylı olarak şu ya da bu ölçüde etkileyecektir. Bu cezaevinde yaşayan herhangi bir devrimci-sosyalist tutsak açısından, bunun aksi olasılık, hiç yok denecek kadar azdır; öncelikle, bunun bilincine varmak gerekiyor.

     'Birlik' konusunda, yeni bir durum ortaya çıkmıştır; artık, bütün devrimci-sosyalist tutsakları içerecek şekilde, sıfırdan başlayan bir 'Birlik' tartışması yapılamaz; yapılması istense de anlamlı ve yararlı olmaz. Bu konudaki tartışmalar, bundan sonra, yeni bir düzlemde yapılabilir; böyle yapılırsa, daha anlamlı, yararlı ve sonuç alıcı olur.

     Ancak, bu yeni durum, 'Birlik' konusunda, olumlu ve olumsuz yeni özellikleri de ortaya çıkarmıştır. Bu özelliklerden birisini öne çıkarmak ve onu önümüzdeki sürece egemen kılmak, tamamen, hem bu birliği oluşturan hem de bu birliğin dışında kalan devrimci-sosyalist tutsakların, yani bu cezaevinde yaşayan bizlerin izleyeceği yöntemlere ve göstereceği becerilere kalmıştır.

     *

     Bugün 'Birlik' açısından ele alındığında, şöyle bir görünüm söz konusudur: Bir yanda, bir birlik oluşturan siyasi tutsaklar vardır; öbür yanda ise bu birliğe karşı olan ama aralarında bir birliğe de sahip olmayan siyasi tutsaklar vardır.

     Herhalde, her iki kesimden hiç kimse de bu görüntüden memnun değildir ve bu görüntünün kalıcılaşmasını istememektedir.

     Bu varsayımdan hareketle, benim önerim şudur:

     Yaşama geçirilen birliğin dışında kalan arkadaşlar, öncelikle bu birliği 'nesnel bir olgu' olarak kabul etmelidirler; bu birlik hakkındaki düşünceleri, bu birliği böyle bir kabul edişin önünde engel değildir, olamaz da... Ardından, bu birliğin oluşturulması sonrası ortaya çıkan yeni durumda, kendilerini nasıl ifade edebileceklerini ve bu birlik karşısında nasıl bir konumlanma içerisine girebileceklerini tartışmalıdırlar.

     'Birlik' açısından, bugünkü görünümden daha ileri ve olumlu bir görünüme geçişin yolu, ancak böyle bulunabilir, Pratik yeni adımların atılabilmesi, ancak böyle mümkün olabilir.

     Mevcut birliğin dışında kalan kesimin, 'Birlik' tartışması sürecinde farklı öneriler ve görüşler ileri sürdüklerine bakılarak, bu cezaevinde kurulması olası bütün birliklere değil, yalnızca bu birliğe karşı çıktıkları söylenebilir.

     Eğer bu doğruysa, o zaman, bu kesimdeki arkadaşların, şu an yaşanılan gerçeklikte, yapmaları gereken şeyler ve atmaları gereken pratik adımlar var demektir.

     1- Farklı bir birlik önermiş olan arkadaşlar, çok doğal olarak, bu önerdikleri birliği yaşama geçirmeye çalışmalıdırlar. Herhalde, herkes teslim eder ki, bugün böyle bir birliği oluşturmak hem bir hak hem de bir görevdir; aynı zamanda da mümkündür.

     Bence, bu ikinci birliğin kurulması, bu cezaevi açısından olumsuz bir adım olarak değil, olumlu bir ikinci adım olarak değerlendirilmelidir. Çünkü, bugün birlik dışında kalan kesim de bir birliğe kavuşacaktır; bazı şeyler yapmaya aday (o da potansiyel olarak) ikinci bir güç oluşacaktır; çok başlılık, iki başlılığa dönüşecektir. Bu cezaevindeki devrimci-sosyalist tutsaklarca birlikte hareket edebilmenin, var olan sorunların birlikte tartışılabilmesinin ve çözümüne çalışılabilmesinin, cezaevi yönetimi karşısında etkili ve yaptırım gücü fazla olan bir güç olunabilmesinin vb. koşulları daha fazla oluşabilecektir. Bir başka deyişle, bu ikinci birlik, şu anki durumdan daha ileri bir duruma geçiş anlamına gelecektir. Ve bunun pek çok yararı olacaktır.

     2- Eğer, böylesi ikinci bir birlik kurulamaz ise veya farklı nedenlerden dolayı bundan imtina edilirse, o zaman, bugün kurulu bulunan birlik ile mümkün olduğunca çok birlikte hareket edebilmenin koşullarının yaratılabilmesine çalışmak ve bunun olanaklarını araştırmak (siyasi hareket, koğuş ve tek tek bireyler olarak) doğru ve anlamlı bir yaklaşım olacaktır. Hiç şüphesiz, bu noktada da pek çok olasılık söz konusudur...

     Bu olası gelişmelere bağlı olarak, eğer gerekirse, cezaevinde yeni bir yerleşim düzenini düşünmek ve bunu gerçekleştirmek yararlı olabilir...” (12.10.1990)(1)/Nazilli/12. Koğuş

     10.04.2021/Datça/Mehmet Erdal

     (*) Bu yazı, 'Birlik' tartışmaları ile ilgili olarak cezaevi içinde okunmak üzere yazılmıştır.

     (**) Buradaki (DH/Devrimci Hareket), ODAK çevresidir.

Bu kurulan birlik içinde temsilci düzeyinde yer alan DY'cu tutsaklar ise, 9-13. Koğuşlarda bulunan ve (o günlerde) kendilerini, olmayan DY örgütünün ve Devrimci İşçi'nin Nazilli Cezaevi birimi olarak gören arkadaşlarımızdı. 7. Koğuşta bulunan arkadaşlarımız ise bu birliğe itiraz ediyorlardı.

     

                                               (22-23 Nisan 1990/8-12. Koğuş bahçesi)

     (1) 12.10.1990



     

Devamını Oku...

5 Mart 2021 Cuma

2021.03.06.CEZAEVİ YAZILARI-45: SOSYALİST DEMOKRASİ...

  Hiç yorum yok
13:32

 CEZAEVİ YAZILARI-45: SOSYALİST DEMOKRASİ...

     Geçen hafta okuduğunuz yazının bir yerinde '...Bir kaç gündür, aklımda, Devrimci Gençlik dergisinin ilk sayısında Bülent Forta ile yapılan röportajda yer alan bir bölüm üzerinde düşünüyor ve yoğunlaşmaya çalışıyorum. 'Doğum sancılarımın' yaklaştığını hissediyorum...' demiştim. İşte, yazılabilme olasılığından bahsettiğim o yazımı paylaşıyorum, bu hafta.

     “...Bunun notlarını Yaz aylarında kaleme almıştım. D. Gençlik'teki Bülent ile yapılmış röportajı okuyunca, üzerinde defalarca çalıştım. Umarım, sert ve zamansız bulunmayıp, yayınlanır...

     ...Yazımın başlığı 'SOSYALİST DEMOKRASİ BAYRAĞI, DEVRİMCİ SAFLARDA YÜKSELMELİDİR!' şeklinde. Bu başlığı, yazının içeriğini ifade eden bir başlık olarak uygun buldum. Bu yazı ile özele ilişkin bazı şeyleri anlatabildiğimi sanıyorum. Ayrıca, genele yönelik bazı şeyleri de sağlıklı yakalayabildiğimi düşünüyorum....

     -----------------

     '' Türkiye Solu'nun küçümsenemeyecek bir kesiminde olduğu gibi, devrimci hareketimizin saflarında da gündeme getirilen sosyalist demokrasi tartışmaları, 'sol'umuzdaki bazı güçlerle birlikte, saflarımızdaki bazı arkadaşlarca da olumsuzlanıyor ve yadsınıyor. Bu iki kelimelik anlamlı tanım, adeta tiksintiyle reddediliyor...

     Kabul edelim ya da etmeyelim, bu durum, acı ama yaşanılan/tanık olunan bir gerçekliktir.

     Saflarımızdaki bu arkadaşlarımızın böylesi bir tavır içerisine girmelerinin, hiç şüphesiz bir nedeni vardır. Olmalıdır da.

     SOSYALİST DEMOKRASİ, PARAVAN OLARAK KULLANILDI

     Sosyalist demokrasi tartışmaları, 12 Eylül sonrasının (ikinci) yenilgi koşullarında, Dünya Solu'ndaki bazı gelişmelerle/tartışmalarla eklemlenerek, Türkiye Solu'nun ve devrimci hareketimizin saflarında gündeme getirildi.

     Bu tartışmayı gündeme getiren ve bu tartışmalar içerisinde bir taraf olarak yer alan kişi, çevre ve örgütlenmelerden bazıları, sosyalist demokrasi kavramını ve bu içerikteki/çerçevedeki tartışmaları, anti-Marksist bazı düşünce ve girişimleri/gelişmeleri gizlemeye ve gerçekleştirmeye çalışmakta bir paravan olarak kullanmak istemişlerdir.

     1- 12 Eylül öncesi dönemde (yakın geçmişte) faşizme (ağırlıkla sivil faşistlere) karşı yürütüp yönlendirmeye çalıştığımız savaşımız, yaratabildiğimiz ölçüde örgütlüydü. Öyle de olmak zorundaydı.

     Bu kesimler, yakın geçmişte içinde yer alınan bu örgütlenmelerde sosyalist (ya da halk) demokrasi anlayışının büyük ölçüde egemen olmadığını ileri sürerek, yaratılması başarılabilen bütün siyasi örgütlenmelerin külliyen reddedilmesi, hatta ilga edilmesi (dağıtılması) gerektiğini savunmuşlar ve bu doğrultuda, oldukça zarar verici adımlar da atmışlardır. Bunların yerine ise ya 'yeni' (2. Enternasyonal partileri gibi) olanlarının ya da bir biçimdeki kitle örgütlenmelerinin geçirilmesini önermişlerdir.

     2- Devrimci sınıf mücadelesine ilişkin devrimci bakış açısı, yenilgi ortamının insan psikolojisinden de yararlanılarak bulanıklaştırılmış ve özünde sınıf uzlaşmacılığını temel alan açık/örtük teoriler geliştirilmiş/güçlendirilmiştir.

     3- Yılgınlık ve teslimiyet içerisindeki pek çok 'eski devrimci', ihtilalcilikten reformizm'e (özünde sosyal demokratlığa) evrilirken, hatta karşı-devrim saflarına ilticaya (sığınmaya) yönelirken, sosyalist demokrasi kavramını ağızlarından düşürmemişlerdir.

     4- Devrimci mücadelenin görevlerinden uzak gevezeliklerle günlerini geçirmeyi yeğleyen 'entellektüelliğe' soyunmuş bazı aydınlar, bir çocuğun yenice bulduğu (sahip olduğu) ve bir süre oynamaya doyamadığı bir oyuncak ile oynayıp durması gibi, sosyalist demokrasi kavramıyla oynamaya başlamışlardır.

     5- 'Gerçek sosyalist demokrasi' adı altında, özünde burjuva demokrasisine öykünen ve yönelen (ülkemizde ve dünyada) 'teoriler' formüle edilmiştir.

     6- Var olan 'sosyalizm'in tıkanması noktasında gündeme gelen Gorbaçov'un Sovyetler Birliği'nde ve diğer Doğu Avrupa ülkelerinde benzeri bir biçimde başlatılmasına öncülük ettiği ve doğal/kaçınılmaz bir biçimde dünya solunu saran Glasnost/Perestroyka (reformları) tartışması sürecinde, yalnızca 'sosyalizm' uygulamalarının değil, aynı zamanda sosyalizmin tarihinin, bütün değerlerinin ve Marksist-Leninist ideolojinin kendisinin de sorgulanmaya ve revizyona tabi tutulduğu gözlenmiştir.

     Yer yer Liberter (anarşist) ve Troçkist düşüncelere has yorumların/düşüncelerin izlerini taşıyan, bu anlamda bunlarla iç içe olan, bir başka deyişle yalınlıktan uzak bu sağ (revizyonist/inkarcı) yaklaşımların, yenilgi yıllarında, sol ve devrimci hareketimiz saflarında, bir ölçüye kadar da olsa göreli bir etkinlik sağladıkları söylenebilir.

     Yaşanılan dönemin nesnel ve özellikle, içine yuvarlanılmaktan kurtulunamayan, bugüne kadar da aşılması/mazide bırakılması başarılamayan öznel koşulları nedeniyle, ülkemiz özgülünde bu sağ eğilimler/yaklaşımlar karşısında 'olması gereken' (devrimci) tavır yeterince ortaya konulamamıştır. Bir başka deyişle, bu sağ saldırı durdurulup püskürtülememiş ve devrimci görüşler galebe çalınamamıştır. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak, sosyalist demokrasi kavramının içinin boşaltılması, çarpıtılması, anlamsızlaştırılması, ayağa düşürülmesi, yanlış ellerde 'bayrak' yapılması ve göndere çekilmesi karşısında, hiç istenmemesine karşın, yalnızca seyirci kalınmıştır.

     SAĞ, 'SOL' TEPKİCİLİĞE YOL AÇTI

     Devrimci görüşlerin üretilip saflara egemen kılınamadığı ve bir boşluğun/kaosun yaşandığı, bugüne kadarki bu yenilgi yıllarında, ülkemiz tarihinde 12 Mart sonrası olduğu gibi benzer durumlarda pek çok kez görülen bir şey görüldü: Bir yönüyle ideolojik/teorik yetersizliğin, duygusallığın ve tepkiciliğin ürünü olan, sağ'ın tam zıddı 'sol' (dogmatik) ve oldukça ilkel bir karşı eğilim boy verdi. (Yakın geçmişi yaşayan ve çizgilerini/geçmişlerini/kendilerini savunabilme güdüsüyle hareket eden insanlarda, bunun koşulları zaten mevcuttur.)

     Sosyalist demokrasi konusundaki sağ yaklaşımlar karşısında, bu 'sol' (dogmatik) eğilim içerisine giren arkadaşlarımız, dışımızdaki 'sol'lar gibi bütün sosyalist demokrasi tartışmalarını küçümsemeye; bu içerik ve çerçevedeki tartışmalarla dalga geçmeye ve alay etmeye; bulaşıcı bir hastalık ya da ağır bir suçmuş gibi, bu tartışmalardan uzak durmaya; bu tartışmalara katılmak veya bu içerikte, kendi saflarımızda bile tartışmak isteyenleri aforoz etmeye; giderek, sosyalist demokrasi tanımının kendisine, EVET, YANLIŞ OKUMUYORSUNUZ, sosyalist demokrasinin (doğrudan demokrasinin) kendisine, İLKE DÜZEYİNDE karşı çıkmaya başladılar.

     1- Yakın geçmişimizde içinde yer alarak mücadele ettiğimiz bütün örgütlenmeler, a) oluştukları dönemin nesnel ve öznel koşullarından bağımsız ele alınamayacak, b) 'olması gerekene' ulaşma doğrultusunda yaratmayı başarabildiğimiz örgütlenmelerdi.

     Gerçek böyle olmasına karşın, bu 'sol' eğilimdeki arkadaşlarımız, yanlış bir yaklaşımla, hem bu örgütlenmeleri bu nesnel ve öznel koşullardan soyutlayarak, hem de ideal/mükemmel örgütlenmeler olarak algılamış, ele almış ve kendilerince değerlendirmişlerdir. Bu yaklaşımın doğal sonucu olarak, bu örgütlenmelerin, bugüne ışık tutacak şekilde irdelenmesi görevi gereksiz görülmüş, yinelenmesi gerektiği yollu bir 'anlayış', kendiliğinden öne çıkmıştır. Giderek, bu yönüyle de, yakın geçmişimiz tabulaşmaya yüz tutmuştur. Aksi doğrultudaki bütün görüşler ise, hiç bir ayrıma tabi tutulmaksızın, 'geçmişin reddiyesi' olarak, sağ'cılık olarak 'damgalanmaya' çalışılmıştır. Hala da devam ediyor...

     2- 'Geçmişe sahip çıkma' adına, geçmişimizde çok doğal olarak bulunan/bulunabilecek olan ve daha o yaşanılan süreçte aşılmaya çalışılan eksiklikler 'yok', olumsuzluklar 'doğru' kabul edilmiş, savunulmuş ve haliyle, kalıcılaştırılmak istenmiştir.

     3- İdeolojik/Teorik araştırma, çalışma ve tartışmalara, 'tehlikeli' diye karşı çıkılmıştır. İdeolojik/teorik yetersizlik, gerilik ve yüzeysellik yüceltilmiş, giderek teori düşmanlığı baş göstermiştir.

     4- Koyu bir 'keskinlik' görüntüsü altında, yaygın bir sekterlik ve tasfiyecilik saflarımıza egemen kılınmaya çalışılmıştır.

     5- En önemlisi, hayret edilecek bir biçimde, sosyalist demokrasi kavramı, onu gerçekte inkar edenlere, sanki o onlara aitmiş gibi hediye edilerek, EVET, GÖNÜLLÜCE HEDİYE EDİLEREK, sosyalist (ya da halk) demokrasisinin dışında ve ondan soyutlanmış bir 'sosyalizm' ve devrimci 'örgütlenme' anlayışı (sanki mümkünmüş gibi) savunulmaya başlanmıştır.

     Bu çıkış, sağ yaklaşımlar karşısında duyulan yoğun tepkilerin bir biçimde ifadesi olduğundan, ilk başlarda haklı (meşru) bir zemine sahipti. Bundan dolayı da, özellikle yakın geçmişi yaşayan bir kısım arkadaşlarımız arasında, yaygın bir sempati topladı. Ancak, hızla, farklı bir noktaya savrulmaktan kurtulamadı. Bugün ulaştığı boyut itibariyle, bu 'sol' eğilimi de benimsemek ve savunmak mümkün değildir.

     Bu, nesnel olarak, saflarımızdaki sağ bir yanlışın karşısına, tam tersi kutuptaki bir başka ('sol') yanlışın çıkarılması demektir.

     Bugün, bu 'sol' eğilimin, devrimci hareketimiz açısından, ideolojik/teorik anlamda herhangi bir önemi ve anlamı yoktur. Olmamalıdır da. Bu da, karşı çıkılan sağ'cı yaklaşımlar gibi, bugün için o düzeyde olmasa da, saflarımıza zarar vericidir.

     Sosyalist demokrasi konusunda, Türkiye Solu'nun genelinde olduğu gibi, devrimci hareketimiz saflarında da, birbirine zıt bu iki yaklaşımın egemen ve 'çekim merkezi' olduğu gibi bir görüntü vardır.

     Sosyalist demokrasi tartışmalarını şu ya da bu biçimde gündeme getirenler, bu tartışmaların, başka konulardaki tartışmalarla da bütünleşerek/gelişerek, yeni bir saflaşmaya yol açmasını istiyorlardı (ve istemeye de devam ediyorlar). Bugün, adeta, bu istek gerçekleşmiş ve büyük ölçüde kendiliğinden yükselmeye başlayan ülkemizdeki sınıf mücadelesi pratiğinden kopuk bir 'saflaşma' eğilimi gündeme gelmiştir (!).

     BU GÖRÜNTÜ YANILTICI VE GEÇİCİDİR

     Bugünkü görüntünün ve bu biçimdeki 'saflaşma' eğiliminin, bir süre daha varlığını sürdürmesi mümkündür. Uzun dönemde kalıcı olup olmaması ise, tamamen, ülkemizde yeniden yükselecek/yükseltilecek devrimci sınıf mücadelesi içinde gerçek bir çekim merkezi olabilecek M-L bir alternatifin yeniden ortaya konulup konulamamasına bağlıdır. Bir başka deyişle, ülkemizdeki sınıf mücadelesinin devrimci hareketimizin önderliğinde yükseltilebilmesine, yürütülüp yönlendirilebilmesine, ya da aksine... bağlıdır.

     Gerçek ayrıştırıcı, ülkemizdeki sınıflar mücadelesinin kızgın/çetin pratiği ve devrimci hareketimizin, 'yeniden üretilmesi ve aşılması' sürecinde ortaya koyacağı devrimci (M-L) görüşleriyle yürüteceği ideolojik mücadeledir.

     Bugüne kadarkiler, (oldukça tahribata yol açmış olsalar da) yanıltıcıdır. Geçicidir. Bunun bilincine varmak gerekir.

     Bugünkü görev, farklı düzeylerde kalıcı saflaşmalara da yol açacak olan, işçi sınıfımız başta olmak üzere bütün emekçilerin sınıfsal/ulusal mücadelesini yükseltmek ve yanlışların karşısına devrimci görüşleri koymak/bu görüşleri saflarımıza egemen kılmak olmalıdır. Bugün bunun koşulları ve olanakları vardır, denebilir.

     SOSYALİST DEMOKRASİ, 'OLMAZSA OLMAZ'DIR.

     Sosyalist demokrasi konusundaki saflarımızdaki 'sol' eğilimlerin bugün ulaştığı boyut, yalnızca 'geçmişimizin ve M-L çizgimizin savunulması' iyi niyeti olarak açıklanamaz. Böyle bir açıklama, bugüne kadar oluşturduğumuz devrimci bakış açımızın bulanıklaştırılmasına katkıda bulunur. Dışımızdaki 'sol'lardan yöneltilen 'eleştirileri' özendirir. Devrimci çizgimizi savunmadaki uyanıklılığımızı köreltir. Devrimci hareketimizin 'yeniden üretilmesi ve aşılması' doğrultusundaki uğraşılarımızı, bir başka deyişle, bu anlamda başlattığımız 'uzun yürüyüş'ü/'büyük sıçrayış'ı baltalar/yavaşlatır. Saflarımızdaki bazı arkadaşlarda yaygınca gözlenen Oblomov'luk eğilimlerini meşrulaştırır...

     'Sol' eğilimlerin bugünkü boyutu, aynı zamanda farklı bir 'sosyalizm'/'örgütlenme' anlayışını ve Türkiye devrimci hareketinin/devrimci hareketimizin çocukluk ve gençlik (12 Mart ve 12 Eylül öncesi) dönemlerinin (aşılmasına çalışılan, ama bazı yönleriyle aşılması başarılamayan) özelliklerini de yansıtmaktadır. Süreç içerisinde, bir yönüyle sağ'a tepkici yaklaşımın kaçınılmaz sonucu olarak, bu yönler öne çıkmaya ve savunulmaya başlanmıştır, denebilir.

     Devrimci teori, sosyalizm'de ve içinde yer aldığımız bütün devrimci örgütlenmelerde sosyalist (ya da halk) demokrasisinin olup olamayacağını tartışmaz; onu, tartışmasız, var kabul eder. Teorinin ve devrimcilerin tartıştığı, bu demokrasinin, içinde yaşanılan koşullara, örgütlenmelerin niteliğine ve biçimlerine göre nasıl şekillenmesi ve nasıl işletilmesi gerektiğidir. Sosyalizmi önceki toplumsal sistemlerden, örgütlenmelerimizi feodal, burjuva, faşist... örgütlenmelerden ayıran en önemli özelliklerden birisi, budur. Sosyalist (ya da halk) demokrasisinden soyutlanmış ve bunun dışında/ötesinde ne bir sosyalizm, ne de herhangi bir devrimci örgütlenme söz konusu olabilir.

     Bu arkadaşlarımıza ve 'sol'lara, sosyalist demokrasi konusunda sağ eğilimlere karşı gösterdikleri tepkinin tam aksine, sosyalist demokrasi şiarının, olması gereken devrimci içeriğiyle, devrimci saflardan yükseltilmesi gerektiğini, ısrarla ve inatla anlatmalıyız. Çünkü, bu bayrak, sosyalist demokrasiyi burjuva demokrasisi doğrultusunda evriltmeye çalışanların değil, kesinlikle onların değil, bizlerin ellerinde olmalıdır.

     Sosyalist demokrasiyi duyduğumuz an değil, bunun reddedildiğini duyduğumuz an tüylerimiz diken diken olmalıdır.

     Bugün, Yeni Öncü çevresinde ve 'Birlik' tartışmalarında yer alan aydınlarda görüldüğünün benzeri bir amaçla ve oldukça soyut, entelektüel, plansız, programsız... düzeyde yürütülecek sosyalist demokrasi tartışmalarından yana olamayız. Ancak, sosyalist demokrasi konusundaki ideolojik/teorik bilgilenmemizi derinleştirecek (ya da bilgisizliğimizi aştıracak), daha iyi kavratacak, bugünkü örgütlenmelerimizde yaşama geçirirken ortaya çıkabilecek pratik sorunları çözümlememize yardımcı olabilecek sosyalist demokrasi tartışmalarını ise örgütlemeli, yaygınlaştırmalı ve bu anlamdaki tartışmaları teşvik etmeliyiz

     Bu gereklidir. Zorunludur... 28.2.1990” (4.3.1990/Nazilli) (1)

     06.03.2021/Datça/Mehmet Erdal

     (1)







 

Devamını Oku...