14 Ocak 2022 Cuma

2022.01.15.YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-6: AĞABEYLER VE ABLALAR (3)

  Hiç yorum yok

 

   


 YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-6: AĞABEYLER VE ABLALAR (3)

     Devrimci Gençlik Dergisi'nin İzmir'de dağıtım sorumluluğunu üstlenen “abi"nin de o DEV-GENÇLİLER'den olduğu söyleniyordu, ama o, benim adını sanını önceden duyduğum ve karşılaştığımda heyecanlanacağımı düşündüğüm kişilerden değildi.

     Adını ve sanını duyduklarımın sağ kalanlarının (Niğde Cezaevinde ve cezaevi dışında olanların) neredeyse tamamının (1) mahkeme aşamasında ya da Niğde Cezaevi'nde o güne kadar savundukları görüşleri ve gerçekleştirdikleri eylemleri “yanlış” bulup başka başka yönlere doğru yürüdüklerini; birbirlerini “sosyal faşist”/Maocu Bozkurt”, geçmişlerini ve o geçmişi “doğru” bulduğunu söyleyenleri “goşist”, “küçük burjuva maceracıları”... olarak nitelemeye başladıklarını öğrenmek ise çok moral bozucuydu; bu durum, o yaşta, benim kabul edebileceğim ve sindirebileceğim bir şey değildi. (2)

     İlk başlarda, yürütülen anti-faşist mücadeleye, (fakülte öğrencisi olmam nedeniyle) okuduğum okulu odağına alarak katılan ve haliyle devrimci mücadeleye, doğal olarak, bu çerçevede bakan benim için, özellikle TİP-TKP çizgisine kayan “ağabeyler” ve “ablalar”, “bitik” insanlardı; çünkü, TİP-TKP çizgisini savunduğunu söyleyen öğrenci arkadaşlar için günlük yaşamda “anti-faşist mücadele” diye bir dert yoktu. Onlara göre, onlar öğrenciydiler ve her koşulda okullarını bitirmekle yükümlüydüler. Haliyle, bir dönem DEV-GENÇLİ olan birisi, şimdi, bu gençlerin mensubu olduğu TİP-TKP çizgisinde yer almayı yeğliyor ise, bu, “benden bu kadar” demekti.

     Diğer KSD (Kurtuluş Sosyalist Dergi), Halkın Kurtuluşu, Halkın Yolu... gibi dergi çevreleri anti-faşist mücadelede yer aldıkları için, bu dergileri çıkaran ve haliyle bir biçimde bu çevreleri örgütleyen “ağabeyler” ve “ablalar” ise, TİP-TKP çizgisine yönelenlere göre daha sıcak baktığım kişilerdi; elbette, bu, bunların da “yanlış” yaptıklarını düşünmeme ve bu düşüncemi farklı düzlemlerde dile getirmeme mani değildi.

     Kişisel olarak ya da siyaseten şimdi farklı yönelimler içerisine girenlere ve yazıp çizdiklerine dair hiç düşünmedim ve kimseyle tartışmadım, durumlarının ve yazıp çizdiklerinin benim üzerimde negatif etkisi hiç olmadı, diyemem; ama, bunlar, tümüne “tu kaka” dememe ya da bunlar bir şey biliyor ki şimdi böyle davranıyorlar, diyerek, okulumda ve yaşadığım mahallelerde yürütülen anti-faşist mücadele içerisinde yer almam noktasında ikirciklenmeme ve dahası geri durmama neden olmadı; bence, bu “ağabeyler” ve “ablalar”, şu veya bu nedenle, şimdi yanlış yolda yürüyorlardı; ama onlar, yakın geçmişte, mevcut sisteme ve sol'daki statükoya (TİP/BEHİCE BORAN, MEHMET ALİ AYBAR, MİHRİ BELLİ dönemi) isyan ederek, bir dönemi büyük ölçüde kapatan ve bize yürünecek yolu gösteren “önder” kişilerdi. (3)

     İşte, bu “ağabeylerin" ve “ablaların" büyük çoğunluğunun yaptıkları tercihler ve kendi geçmişlerine yönelttikleri “eleştiriler” (!) nedeniyle oluşan o “caydırıcı/yıldırıcı” havaya rağmen yürüdüğümüz yolda yürüttüğümüz anti-faşist mücadele, bize özgüven duygusunu verdi; bu özgüven duygusu ile 20'li yaşlarda, çok kısa bir süre içerisinde, Türkiye'nin en kitlesel sol siyasal hareketini, Devrimci Yolu yarattık. (12 Eylül Askeri Faşist Cuntasının lideri Kenan Evren, “Biz gelmeseydik, Fatsa'dakiler gelecekti” derken, bu gerçeği itiraf ediyordu.)

     Bir başka deyişle, 20'li yaşlardaki biz gençler, 12 Mart yenilgisi koşullarında o güne kadar savundukları görüşleri terk eden ve pratiklerini reddeden “ağabeylere" ve “ablalara" karşı, terk ettikleri görüşleri ve reddettikleri pratikleri savunmuş; mücadelenin, onların başlattıkları ve uğruna pek çok arkadaşlarının ölüme gittiği yolda yürütülmesi gerektiğini söylemiş ve aynı yolda yürümeye devam etmiştik.

     Bugünden geriye baktığımda, eğer o “ağabeyler” ve “ablalar”, bazı arkadaşlarının uğruna ölüme gittiği o görüşleri savunmaktan vazgeçmese, birbirlerine düşmese, birbirlerini karalamaya başlamasa ve birbirlerini eleştirerek yollarına devam etse ya da biz gençler, o günkü duruşumuzu göstermesek ve dişe diş bir anti-faşist mücadele yürütmesek, acaba ülkemizin tarihi nasıl bir seyir izlerdi, diye, kendi kendime sorar dururum...

     15.02.2022/Datça/Mehmet Erdal

     1- O günlerdeki bilgilenmem çerçevesinde bu “neredeyse tamamının” ifadesini kullanıyorum; sonraki süreçte, yurtiçinde ya da yurt dışında olup da mensubu olduğu örgütün (THKP-C, THKO ve TKP-ML/TİKKO) görüşlerini savunmaya ve bir biçimde pratiğe dökmeye çalışan pek çok devrimcinin olduğunu duymuşumdur.

     2- Bu tür bir tartışmanın, tartışmayı yürüten sol, sosyalist, devrimci, demokrat, yurtsever vb. (kendilerini her nasıl nitelendiriyorlarsa) kişi, grup, çevre, parti vb. sempati ile bakan kesimlerde pozitif bir etkiden daha çok negatif bir etki yarattığını, bir başka deyişle, değiştirilmesi için mücadele ettiğimiz düzenin sahiplerinin bu tartışmaları yürütenlere karşı yönelttikleri suçlamalara bir biçimde “ 'sol'dan destek verme” anlamına geldiğini, düşünmüşümdür; hala aynı görüşteyim.

     3- 2008 yılı Yaz'ında bir gün, Cumartesi akşamı idi, telefonum çaldı; arayan, Öğrenci Kolektifinden olduğunu, Sine-Sen'den adını verdiği bir kişinin benim adımı verdiğini, Datça'da Ilıca Camping'de kamp kurduklarını, bir süre Datça'da olacaklarını, 12 Mart döneminden kalan Necmi Demir, Necati Sağır, İlkay Demir... gibi eski DEV-GENÇLİLER ile buluşup sohbet etmek istediklerini, söyledi. Tamam, dedim, yarın Palamutbükü'nde pazar yerinde tezgah açacağımı, eğer Palamutbükü'ne gelirler ise kendilerini adını verdikleri kişilerden orada kim olursa onlarla buluşturacağımı, söyledim.

     1991 yılı 1 Ağustos'unda tahliye olduktan sonra, bir anlamda, zorunluluktan tercih ettiğim işim (seyyar esnaf/pazarcılık) nedeniyle sol kesimdeki ayrışmaların ayrıntısını bilmekten uzaktım; haliyle, telefon görüşmesi bitince, İzmir'de her daim görüştüğüm ve beni doğru bilgilendirdiğine inandığım bir arkadaşımı aradım ve bu gençlerin kimler olduğunu, sordum. Anlattı. Yani, dedim, kısacası, bu çocuklar, bizim çocuklarımız mı? Evet, dedi. İçim rahatlamıştı; yanlış bir iş yapmıyordum.

     Ertesi günü öğleye doğru, bir kaç genç gelip, beni buldular ve buluşmak istedikleri eski DEV-GENÇLİLER'in her Pazar günü gelip takıldıkları Nostalji'ye (restoran, cafe) doğru yürüdük. Gerçekten, Nostalji'ye vardığımızda, Nostalji'nin önünde, sahil kıyısında, bir masanın çevresinde İlkay Alptekin Demir ve bazı arkadaşları oturuyorlardı. Yanlarına vardık. Tanıştılar. Kısa bir sohbet yapıldı. Dertlerini anlattılar: Öğrenci Kollektifinden gençler, İlkay ablayı ve gelebilecek arkadaşlarını Ilıca Camping'e davet ediyorlardı. Orada, başka bazı arkadaşlarıyla birlikte kendileriyle sohbet etmek ve çekim yapmak istiyorlardı. Davet kabul edildi. Bir ya da iki gün sonra, öğle sonu, Ilıca Camping'de buluşuldu. Bir masa etrafında, İlkay Demir, Necati Sağır, Kamil Arslantürk, şu an Datça HDP İlçe Örgütünde yer alan bir kadın arkadaşın da bulunduğu bir ortamda sohbet edildi. Kayda alınan o sohbet sırasında da söyledim: Bence, bu “ağabeyler” ve “ablalar”, nesnel olarak, bize yol göstermiş, bir döneme damga vurmuş ve haliyle, tarihte yerlerini almış kişilerdi. Her daim, saygıyı hak ediyorlardı!

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder