2026.04.19.ÖRGÜTLENME BİR İHTİYAÇTIR (4)
ÖRGÜTLENME BİR İHTİYAÇTIR! (4)
BİR ÖRGÜTLENME BİÇİMİ OLARAK, KENT KONSEYİ VE “MAHALLE MECLİSLERİ”
ÖNSÖZ YERİNE:
Özet olarak, Bu dosyada “Farklı açılardan ele aldığımız ve farklı yönleriyle tartıştığımız kent konseyi örgütlenmesini, tarihsel olarak ortaya çıkmış nesnel bir olgu olarak görüyoruz. Ülkemizde 2005 yılında kabul edilen ve 2006 yılında yayınlanan 'Kent Konseyi Yönetmeliği' çerçevesinde faaliyet yürüten kent konseyinin ise, 2002 yılından beri ülkeyi yöneten AKP siyasi iktidarı tarafından, bilinçli olarak, 'yetkisiz ve şekli bir örgütlenme' biçiminde tanımlandığını, söylüyoruz.
Daha iyisinin olmadığı bir yerde kurulmasını 'pozitif' bir gelişme olarak görüyor ve haliyle içerisinde çalışma yapılabileceğini, ama yereldeki 'toplumsal/demokrasi' mücadelenin yalnızca bu örgütlenme biçimi içerisine hapsedilmesini ve/veya bu örgütlenme üzerinden yürütülmesi gerektiğinin savunulmasını doğru bulmuyoruz.
Var olan 'Kent Konseyi Yönetmeliği'nin pek çok yönden değiştirilmesinin ve fiilen esnetilmesinin (tabiri caizse 'demokratikleştirilmesinin') yararlı olacağını ama istenilen değişikliklerin yapılması ve esnekliğin sağlanması halinde bile, kent konseyinin, var olan yerel yönetimin eksikliklerini ve yetersizliklerini gidermeye çalışmaktan öteye geçemeyeceğini, yerel yönetimin (temsili demokrasinin) kendisinden kaynaklanan temel sorunun (yönetenler ile yönetilenler arasındaki ayırımın ve yabancılaşmanın) ortadan kalkmasını sağlayamayacağını, düşünüyoruz.
Yurttaşların kent konseyi dolayımıyla yerel yönetimlerin karar alma mekanizmalarına bir ölçüde de olsa katılımını önemsiyoruz ama asıl olarak, yurttaşların özne olarak doğrudan yönetime katıldığı, söz-yetki ve karar alma hakkının yalnızca onlarda olduğu bir yerel yönetim anlayışını, yani, kendilerine dair her konuda karar alma, uygulama ve hesap verme/hesap sorma hakkına sahip iş yeri, okul, fabrika, site, sokak ve mahalle meclisleri üzerinde yükselen bir yerel yönetim modelini savunuyoruz. (Fatsa örneğini anımsayın)” (17.01.2022)
İÇİNDEKİLER:
YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/DEMOKRATİK BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM/KENT KONSEYİ ÜZERİNE TARTIŞMA NOTLARI 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12.
YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/DEMOKRATİK BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM/MAHALLE MECLİSLERİ ÜZERİNE -1, 2, 3, 4, 5, 6, 7.
YEREL DEMOKRASİ VE KATILIM-FORUMU ÜZERİNE NOTLAR
YEREL DEMOKRASİ PANELİ ÜZERİNE
“MAHALLE MECLİSLERİ YÖNERGESİ” ÜZERİNE 1, 2, 3.
“KATILIM” MI DEMİŞTİNİZ?...
EVET, KATILIM!
KENT KONSEYİNE “KATILIM”, KATILIM MIDIR?
HANGİ KATILIM?
MARMARİS YAZILARI 1, 2, 3, 4, 5, 6.
DATÇA KENT KONSEYİ BAŞKANI, GÖREVİNDEN İSTİFA ETTİ!
DATÇA KENT KONSEYİ GENEL KURULUNUN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7.
ÜLKEMİZDE KAÇ KENT KONSEYİ VAR?
DATÇA/ÖZBEL'DE DAYANIŞMA KAHVALTISI
DATÇA MAHALLE MECLİSLERİ ÜZERİNE 1, 2, 3.
BİR KEZ DAHA KENT KONSEYİ VE MAHALLE MECLİSLERİ ÜZERİNE
DATÇA'DA, BİR KÖY ÇEVRE DERNEĞİ ÖYKÜSÜ!
Bir örgütlenme deneyimi: ÇANDARLI HALK MECLİSİ
DEVAM EDEN BİR DİRENİŞ ÖYKÜSÜ: #şezlongsuzDATÇA
DİKİLİ HALK MECLİSİ
DATÇA KENT KONSEYİNDE YENİ DÖNEM
SEVGİLİNE KOŞAR GİBİ... (Datça Mor Pedal'ın kısa öyküsü)
Muğla Kent Konseyleri Birliği, Muğla Büyükşehir Belediye Meclisi'nde Masa Sahibi Oldu
DATÇA KENT KONSEYİ SEÇİMLİ OLAĞANÜSTÜ KONGRESİ YAPILDI
Kent Konseyleri ve Sol, Sosyalist Kesimin Kent Konseylerine Bakışı Üzerine 1, 2.
YEREL
YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/
DEMOKRATİK BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM
KENT KONSEYİ ÜZERİNE TARTIŞMA NOTLARI -1
2005 tarihli 5393 sayılı Belediye Kanununun 76. maddesi çerçevesinde kurulan, 08.10.2006 tarihli 26313 sayılı Kent Konseyi Yönetmeliği ve bu yönetmeliğe ek olarak 06.06.2009 tarihinde yayınlanan 27250 sayılı Kent Konseyi Yönetmelik değişikliği çerçevesinde faaliyetlerini sürdüren Datça Kent Konseyinin yeni Genel Kurulu, 23.05.2019 günü Datça Belediye binası Belediye Meclis salonunda yapıldı.
***
İzleyici olarak katıldığımız kongre salonunda, toplantının başlamasından hemen önce, oldukça yoğun bir hareketlilik söz konusuydu; Datça Kent Konseyini oluşturan paydaşların (siyasi parti, dernek, sendika, resmi ya da tüzel kuruluş vb.) yetki belgeleri elinde olan temsilcileri, bu belgeleri göstererek toplantıya katılım belgesindeki ilgili bölümlerinin karşısına imzalarını atıyorlardı.(52 katılımcı Genel Kurula katılmıştı/Bknz: Datça haber/28.05.2019)
***
Genel Kurulunun açılışını, önceki dönem (2014-2019) CHP Belediye Meclis üyesi ve Datça Kent Konseyi Başkanı da olan Hayriye Yılmaz Balkan yaptı; Divan seçiminin ardından, toplantının yönetimini Divan Başkanı Orhan Keskinsoy'a bıraktı.
***
Divan başkanı seçilen Orhan Keskinsoy, 2009-2014 yılları arasında CHP Belediye Meclis üyeliği ve Datça Kent Konseyi Başkanlığı yapmış, Datça'da var olan pek çok resmi ve sivil toplum kuruluşunun yönetiminde aktif olarak çalışan/yer alan ve aynı zamanda, bu Genel Kurul öncesi dönemde Datça Kent Konseyi Yürütme Kurulunda bulunmuş, çalıştığı alanlarda konulara hakim, yetkin bir kişiydi.
***
Divan Başkanı seçilen Orhan Keskinsoy'a göre Kent Konseyleri '...Cami avlusuna bırakılan bir bebek gibi, hatta ondan bile öksüz.'dü. 'Kent Konseylerinin hiç sahibi yoktu. 'Kendi güçleriyle çalışma yapmaya çalışıyorlar. Kent Konseyleri yönetmeliği yayınlandığında, hem iktidar kanadından, hem muhalefet kanadından destek sözleri gel...'mişti. Ama sonrası tam bir hayal kırıklığıydı. 'Bugüne kadar muhalefet partilerinden hiçbiri gündem içi, gündem dışı parlamentoda Kent Konseyleri sorunlarından söz etmemişti...Yine iş...'paydaşlara düşmekteydi. 'STÖ (Sivil Toplum Örgütü)lerde çalışmak çok önemli...'ydi. (Bknz: Datça Haber/28.05.2019)
***
Divan Başkanının oyladığı toplantı gündemine karşın, pek çok yerde olduğu gibi, yer yer bu gündemin dışına taşan ama sorunsuz bir şekilde devam eden toplantı süresince, katılımcıların, Datça'ya (yaşadığımız yere) ve Kent Konseyinin ilgi alanlarına yönelik olarak dile getirdikleri çok sayıda sorun (Yıkılan Eski Hükumet Konağının yeri, Datça'nın yolları, Yat Limanı, MUÇEV'in kıyıları işgali, Datça'nın su sorunu, Ulaşım sorunu...) ve çözüm önerileri üzerine görüşler ortaya konuldu. Tartışmalar yapıldı.
***
Yapılan Genel Kurul süresince tanık olduğumuz ve not almaya değer gördüğümüz bazı konuları ise şöyle sıralayabiliriz:
Kent Konseyi Genel Kurulu süresince konuk olarak katılanlara “söz hakkı” tanınmıyordu; bu hak yalnızca paydaşlara ait bir hak olarak anlaşılıyor ve nitekim ona sıkı sıkı uyuluyordu. (Toplantı süresince, yalnızca Av. Ali Kurt'a, o da MUÇEV'in kıyıları işgali konusunda açılan davaları takip ettiği için bir kez söz verildi.)
Katılımcılardan (bilahare yeni yürütmeye de seçilecek olan) Güngör Erçil, 06.06.2009 tarihindeki değişiklik ile yılda en az 2 kez yapılması gerektiği belirtilen Genel Kurul'un yılda 4 kez yapılmasını önerdi; bu öneri, genel olarak kabul gördü.
Bazı katılımcılar, kendisi Devlet tarafından 'Tüzel Kişilik' olarak tanımlanmayan Kent Konseyinin katılımcılarının “Tüzel Kişilikler” ve Kent Konseyi çalışma grupları ile sınırlı tutulmasını eleştirerek; Kent Konseyi paydaşları arasında MUÇEP (MUÇEV'e karşı mücadele yürütenlerden Muğla Çevre Platformu), DKSD (Datça Kültür Sanat Dayanışma)...gibi platformlarının da olması gerektiğini dile getirdiler. (Nitekim, Haziran Hareketi/Datça yürütme olarak biz de “konuk” olarak Genel kurul salonunda bulunuyorduk.)
***
Genel Kurul'un son bölümünde, Datça Kent Konseyi Başkanının ve yeni Yürütme Kurulunun seçimine geçilmeden önce, katılımcılardan/paydaşlardan bir temsilci “Kent Konseyi Yürütme'de belediye personelinden kimsenin yer almaması ve haliyle aday olmaması” doğrultusunda bir görüş ve öneri dile getirdi; bu görüş ve öneri, bazı temsilciler tarafından hararetle desteklendi.
Çok açık ifade edilmese de, Kent Konseyi Başkanının, belediyeyi temsilen toplantılara katılan (Belediye Meclisi üyesi) kişi olmamasını da (bugüne kadar olduğunun aksine) içeren bu öneri, yeni yürütmeye aday oldukları bilahare anlaşılacak olan (halihazırda belediyede görevli) bazı paydaş temsilcileri tarafından şiddetli tepki gördü; kısa bir tartışma yaşandı.
Bu görüşe ve öneriye karşı en açık yanıtı, divan başkanı konumundaki deneyimli Orhan Keskinsoy verdi: “Kent Konseyi Başkanının belediyeden doğru önerilen birisinin olmaması halinde uygulamada ciddi sorunlar yaşanabileceğini; Kent Konseyinin herhangi bir geliri olmadığı için, herhangi bir nedenle herhangi bir yere gidilmesi gerektiğinde bunun mümkün olmayabileceğini; Konsey Başkanının belediyeden doğru önerilen bir kişi olması halinde ise 'yolluk' çıkarılarak vb. yollarla bu sorunun kolayca halledebileceğini...Deneyimle bunun sabit olduğunu vb...” söyledi.
Tartışma sürdü ve bilahare, Kent Konseyi başkanlığı seçimine geçildi.
***
Yukarıdaki görüşü ve öneriyi dile getiren temsilci, bu konunun tartışmaya açılacağından habersiz ya da önceden kendisine teklif edilmesine karşın “olur” demediği izlenimi veren bir temsilciyi “yeni dönemin başkan adayı” olarak önerdi; bu öneri, önerilen kişi tarafından, anında reddedildi.
***
31 mart 2019 Yerel Yönetim Seçiminde bir kez daha CHP Belediye Meclis üyesi seçilen Hayriye Yılmaz Balkan “tek aday” olarak seçime katıldı ve oy birliğiyle, yeniden “başkan” seçildi.
***
Yürütme kuruluna seçilecek kişilerin seçimine geçilmeden önce “kulis” çalışmaları için toplantıya kısa bir ara verildi.
***
Toplantının ikinci bölümü başladığında, yeni başkanın, çalışmak istediği kişilerin adlarının yazılı olduğu bir “Blok Liste” hazırladığı ve seçime bu liste ile katılmak istediği görüldü; “kıyamet” koptu!...
Anlaşıldı ki, bazı temsilciler, özellikle, “Yürütme kuruluna belediye personeli aday olmasın ve girmesin” önerisini dile getiren ve savunanlar, böyle bir gelişme beklemiyorlardı; bu temsilcilere göre, yürütme kuruluna aday olacaklar tek tek adlarını yazdırmalı idi ve bilahare, bu isimler üzerinden oylama yapılmalıydı. (Bir nevi “Çarşaf Liste”)
***
Önerilen yöntemlerin hangisinin “hukuki”, “yasal”, “ahlaki” vb.vb. olduğu üzerine (karşılıklı) çokça düşünce ortaya konulduktan sonra isteyenin yeni bir “Blok Liste” hazırlayabileceği, isteyenin önerilen bu liste üzerinde kimi isterse çizebileceği ve çizdiklerinin yerine yeni birisini ekleyebileceği, isteyenin tek tek isimler yazabileceği...çerçevesinde (kısmen gönülsüz) genel bir mutabakat sağlanarak seçimlere geçildi.
***
Yeni Başkan Hayriye Yılmaz Balkan'ın listesi (“asil üyelikler”de bir yerde, “yedekler”de ise bir-iki yerde delinmesine karşın) kabul edildi.
***
Datça Kent Konseyinde yeni dönem başladı...
***
(Şimdi, bir yurttaş -ve/veya paydaşlar- olarak, bu yazının konusu olan “Yerel yönetimimizi demokratikleştirelim/Demokratik bir yerel yönetim yaratalım” çerçevesinde, “Kent Konseylerini”, afaki söylemlerle değil, günlük yaşamımıza yansıyan ve algılanan yönlerinden hareket ederek-somuttan soyuta- tartışmaya başlayabiliriz.)
(Devam edecek)
08.06.2019/Datça/Mehmet Erdal
YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/
DEMOKRATİK BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM
KENT KONSEYİ ÜZERİNE TARTIŞMA NOTLARI -2
Dünyanın pek çok ülkesinde (ülkemizde de olduğu gibi) yerellerde var olan yerel yönetim (belediye) modellerindeki işleyişin (görece farklılıklar olsa da özde aynıdırlar) nasıl olduğunu hepimiz biliyoruz: Yerel yönetim seçimleri gündeme geldiğinde sandığa gidiliyor, başkanlığa aday olanlardan birisini “başkanlığa” ve belediye meclisi için çıkarılan listelerden (veya “bağımsız” adaylardan) birisindeki adayları da belediye meclisine seçmek için oy kullanılıyor; en çok oy alan başkan adayı “başkanlığa” seçiliyor ve belediye meclisi için liste çıkaranlardan ise (keza bağımsız adaylar), aldıkları oy oranında “belediye meclisine” temsilci gönderiliyor.
***
Belediye başkanlığına aday gösterilebilmek, belediye meclis üyelikleri için çıkarılacak “aday listelerine” girebilmek, hele hele kazanılması garantili sıralarda yer alabilmek, seçilebilmek vb.vb. için kendilerince “en uygun” yol ve yöntemleri izleyen (ki bizim, bütün bu yol ve yöntemlere başvurulmaması veya en azından minimalize edilebilmesi için önerdiğimiz yol “ön seçim”dir) bu “temsilci” adaylardan seçilebilenler, seçildikten sonraki dönem içerisinde (yeni seçime kadar), yerel yönetimlerdeki yetki alanları dahilindeki her konuda (yasal zorunluluklar dışında) kelimenin tam anlamıyla “özgür” oluyorlar ve bu sahip oldukları özgürlük ekseninde hareket ediyorlar; kendi kişilikleri, sorumluluk duyguları, ahlaki ve toplumsal değerleri ve mensubu oldukları siyasi partinin denetimi dışında, bu “temsilcileri/ vekilleri/ emanetçileri”, yerel yönetimdeki görevleri çerçevesinde denetleyen herhangi bir mekanizma olmuyor.
Bir başka deyişle, seçmenler, seçim öncesi dönemde, yani seçim sürecinde kendilerinin varlığını hatırlayan, hal hatır soran, gönüllerini kazanmaya çalışan, herhangi bir sorunu olup olmadığını ve eğer varsa, bu sorunları hemen veya bilahare (eğer seçilebilirler ise) çözebileceklerini söyleyen, tabir-i caizse evlerinin, iş yerlerinin, derneklerinin, sendikalarının... oturdukları kahvehanelerin vb. yollarını aşındıran, seçilebidikleri takdirde yerine getirip getiremeyecekleri meçhul sayısız vaatlerde bulunan “temsilcilerinin”, seçildikten sonraki “görev” sürecinde yaptıkları faaliyetleri ve aldıkları kararları yalnızca seyredebilmekte; bu faaliyetlerin ve alınan kararların ne ölçüde (vekaleti verenler olarak) kendi iradelerine ve istemlerine uygun olup olmadığını asla denetleyememektedirler.
Bu çerçevede eleştiri yönelttiklerinde, aldıkları cevap, çoğunlukla “bakarız, ederiz”, hatta bazen, doğrudan “gelecek seçim oy vermezsin, seçmezsin, olur biter” olmaktadır.
Literatürdeki adlandırmayla, seçilen temsilcilerin, süreç içerisinde, kendisini seçenlere “yabancılaşma” olasılığının bulunduğu, keza yaygın olarak da bu “yabancılaşma” olgusuna tanık olunduğu ama buna rağmen bu düzlemde “görevine” (!) devam ettiği bu modelin adı, “Temsili Demokrasidir.”
***
İşte, tartışmaya başladığımız “Kent Konseyi” örgütlenmesi, bu “Temsili Demokrasinin”, tarihsel süreç içerisinde farklı zamanlarda, farklı ülkelerde, farklı kişiler ve kesimlerce eleştirilmesinin bir sonucu olarak önerilmeye, tartışılmaya ve formüle edilmeye başlanmış; bilahare farklı ülkelerde, farklı zamanlarda ve görece birbirinden farklı biçimlerde uygulamaya geçilmiştir.
***
“Kent Konseyi” örgütlenmesi doğrultusunda ilk adım, 1992 yılında, Brezilya'nın Rio Grande de Sul eyaletinin başkenti Porto Allegre Belediyesince (önceki yıllarda ülke genelinde yaygınca gündeme gelen “Adem-i Merkeziyetçi/ Yerinden Yönetim” uygulamalarının bir devamı anlamında da) başlatılan “Katılımcı Bütçe” deneyimi ile atılmıştı: Bu uygulama ile belediye bütçesinin tamamında değil, yalnızca yatırımlara ayrılan (bugüne kadarki uygulamalara bakarsak % 5-20'lik) kısmının nerelerde ve hangi yatırımlarda nasıl kullanılması gerektiği konusunda yurttaşların öneri ve düşüncelerinin alındığı; yurttaşların söz, yetki ve karar sahibi olarak kabul edildiği; böylece “yöneten ve yönetilen” ayrımının önüne geçilmeye çalışıldığı bir sürecin önü açılmak istenmişti. (Brezilya'da 2002 yılında 140 yerde bu “Katılımcı Bütçe” uygulamasına geçilmiş; bugün ise, dünyanın farklı yerlerinde 300 kadar yerde bu uygulama yapılmaktadır.)
***
Aynı yıl, 1992 yılında, Brezilya'da, BM Çevre ve Kalkınma Konferansı, “Yeryüzü Zirvesi” adı altında toplanmış, burada “Gündem 21” olarak bilinen “sürdürülebilir kalkınma”, bir başka deyişle “Kalkınma ve Çevre” içerikli uluslararası “eylem planı” kabul ve ilan edilmişti. “...İnsanlık tarihsel bir dönüm noktasındadır” cümlesi ile başlayan bu zirvede kabul edilen bu “Gündem 21” eylem planı ile “...Merkezi Yönetim-Yerel Yönetim ilişkisinde Yerel Yönetim lehine daha fazla yetki devredilmesi, yerelin güçlendirilmesi, hükumet ve hükumet dışı kuruluşlar arasında işbirliğinin geliştirilmesi ve halkın etkin katılımının sağlanması...” anlayışı benimsenmişti. (Bir başka deyişle “Toplumsal Uzlaşma”) (Bknz: Mehmet Çilsal/Bodrum...Keza, İnternette farklı kaynaklar)
***
“Gündem 21” veya “Yerel Gündem 21” adıyla bilinen bu program, 1997 yılında, Avrupa ile birlikte ülkemizde de BMKP (Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı) çerçevesinde “Yerel Gündem 21'lerin Teşviki ve Kalkındırılması” başlığıyla uygulanmaya başlanmış; ilk elde 9'u Büyükşehir, 3'ü İl Özel İdaresi olmak üzere toplam 48 yerel yönetimin katılımıyla yürütülmüştü.
1997 yılından itibaren il il, ilçe ilçe yapılan “Gündem 21” toplantılarının ardından ise 2005'de resmi gazetede yayınlanan 5393 sayılı Belediyeler Kanununun 76. maddesi ile “Kent Konseyi” resmen kabul edilmiş ve günlük hayatımıza girmiştir.
(2006 yılında “Kent Konseyi Yönetmeliği” ve bilahare 2009 yılında da “Kent Konseyi Yönetmeliğinde değişiklik” yayınlanarak bugünkü uygulamanın yasal ve hukuki yapısı oluşturulmuştur.)
***
Yasaya göre “Kent Konseyi, kent yaşamında; kent vizyonunun ve hemşerilik bilincinin geliştirilmesi, kentin hak ve hukukunun korunması, sürdürülebilir kalkınma, çevreye duyarlılık, sosyal yardımlaşma ve dayanışma, saydamlık, hesap sorma ve hesap verme, katılım ve yerinden yönetim ilkelerini hayata geçirmeye çalışır.” (5393 sayılı yasa/76.madde)
***
Bu bölümü bitirirken, şimdi, şunları bir kenara not edebiliriz:
1- “Kent Konseyi”, var olan yerel yönetimin yetersizliklerinin eleştirisi üzerinde yükselmiş ve bu yetersizliklerin giderilebilmesi çerçevesinde (yani somut bir gereksinime bağlı olarak) tarih sahnesine çıkmış ve önerilmiş; bu nedenle, var olan yerel yönetimlerce (gerçekte) gereksiz, fuzuli, laf olsun diye, yasal zorunluluklar gereği vb. kurulmak ve katlanılmak zorunda olunan bir örgütlenme biçimi olarak görülemez ve değerlendirilemez.
2- “Kent Konseyi', var olan Temsili Demokrasinin (Belediye yönetimlerinin) 'daha demokratik' (katılımcı, şeffaf, çok sesli vb.) bir yönde evrilmesine/ dönüşmesine katkıda bulunduğu için, 'pozitif' bir öneri ve 'örgütlenme biçimi' olarak kabul edilmeli, haliyle sahiplenilmelidir.
3-'Kent Konseyi”, var olan “Belediye meclisinin” alternatifi olarak tarih sahnesine çıkmamış, önerilmemiş, formüle edilmemiş ve uygulanmaya çalışılmamıştır; haliyle, “Kent Konseyine”, bir “alternatif örgütlenme modeli” olduğu ve istenirse, “Belediye meclisinin” karşısına çıkarılabileceği varsayımıyla yaklaşılamaz; bu çerçevede bir bakış açısı ve planlama geliştirilmeye çalışılamaz. (Var olan, haliyle “kent konseyini” bu çerçevede zorlayanların, çok kısa sürede, tam bir “düş kırıklığı” yaşamaları kaçınılmazdır)
Temsili Demokrasinin (demokratik) alternatifi “Doğrudan Demokrasi”dir ve bu alternatif model, geçmiş tarihsel süreçte, farklı zamanlarda, farklı ülkelerde, farklı adlarda ve biçimlerde önerilmiş; somut örnekleri yaşama geçirilmiş ve insanlık, bu yaşanmışlıklara tanıklık etmiştir.
(Devam edecek)
15.06.2019/Datça/Mehmet Erdal
YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/
DEMOKRATİK BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM
KENT KONSEYİ ÜZERİNE TARTIŞMA NOTLARI -3
Farklı ülkelerde, farklı zamanlarda, farklı ad ve biçimlerde önerilmiş olan Kent Konseyleri, tarihsel olarak “merkezi otoritenin” (Devletin) yereldeki eksikliklerinin ve yetersizliklerinin değil, yerel yönetimin (belediyenin) eksikliklerinin ve yetersizliklerinin giderilmeye çalışılmasının bir ifadesi olarak gündeme gelmiş ve bu nedenle, örn: ülkemizde 2005 tarihli 5393 sayılı Belediyeler Kanununun 76. maddesi ile resmen kabul edilerek günlük hayatımıza girmiş ve her yerde değil, yalnızca “...belediye teşkilatı olan yerlerde, mahalli idareler genel seçim sonuçlarını izleyen 3 ay içinde...” kurulması ve “... ilk toplantısını (genel kurul) yapmak üzere belediye başkanının çağrısı ile toplan..”ması öngörülen bir örgütlenme biçimidir.(Bknz:06.06.2009 tarihli ve 27250 sayılı Kent Konseyi yönetmeliğinde değişiklik, Madde 5-1,2)
***
İlgili yasa ve yönetmelik gereği “ilk genel kurul” için “çağırıcı” olma görevini üstlenen “seçilmiş” belediye başkanı, bu görevini yerine getirirken, elbette “kişisel inisiyatif” ekseninde değil, ilgili yönetmeliğin belirlediği çerçeve içerisinde hareket etmek ve toplantıya, “keyfe keder” belirlediği değil, yine ilgili yönetmelik tarafından çerçevesi çizilen kişileri, resmi ya da sivil kurum ve kuruluşları çağırmak zorundadır.
***
Yasa koyucunun, 2006'da çıkarılan “Kent Konseyi yönetmeliği” ve bilahare 2009'da çıkarılan “Kent Konseyi Yönetmeliğinde değişiklik” ile Kent Konseyi katılımcıları olarak belirledikleri şunlardır;
“ a) Mahallin en büyük mülki idare amiri veya temsilcisi,
b) Belediye Başkanı veya temsilcisi,
c) Sayısı 10'u geçmemek üzere illerde valiler, ilçelerde kaymakamlar tarafından belirlenecek kamu kurum ve kuruluşlarının temsilcileri,
ç) Mahalle sayısı yirmiye kadar olan belediyelerde bütün mahalle muhtarları, diğer belediyelerde belediye başkanının çağrısı üzerine toplanan mahalle muhtarlarının toplam muhtar sayısının yüzde 30'nu geçmemek ve 20'den az olmamak üzere kendi aralarında seçecekleri temsilcileri,
d) Beldede teşkilatını kurmuş olan siyasi partilerin temsilcileri,
e) Üniversitelerden ikiden fazla olmamak üzere en az bir temsilci, üniversite sayısının birden fazla olması durumunda her üniversiteden birer temsilci,
f) Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının, sendikaların, noterlerin, baroların ve ilgili dernekler ile vakıfların temsilcileri,
g) Kent Konseyince kurulan meclis ve çalışma gruplarının birer temsilcisi.” (Bknz:8 madde)
***
Kent konseyinin ilk genel kurulunun toplanması için çağrı yapılan (ki o an için halihazırda kurulu olmayan -g- bendi dışındaki) bu katılımcılardan katılanlar ile “...Belediye başkanının başkanlığında toplanan genel kurul, toplantıyı idare etmek üzere üyeleri arasından en az üç kişiden oluşan divan kurulunu seçer.” “Divan kurulunun oluşturulmasından sonra Kent Konseyi yürütme kurulu ve Kent Konseyi başkanı seçilir.” (2009 tarihli yönetmelik değişikliği, madde 5-2,3)
***
Bu noktadan sonra, artık “kent konseyi” kurulmuş; katılımcıları/kurucuları çağırma, ilk genel kurulu toplama ve divan kurulu seçilinceye kadar toplantıya başkanlık yapma “yasal” görevi bulunan belediye başkanının bu görevi, divan kurulu oluştuktan sonra “resmen” sona ermiş; bu yetki önce divan kuruluna ve bilahare, “yürütme kurulu” ve “kent konseyi başkanı” seçildikten sonra da onlara geçmiş olduğu, kabul edilir. (Belediye başkanının, bu noktaya kadar olan süreçteki bu rolüne karşı çıkmak, çok fazlaca savunulabilecek bir yaklaşım değildir; çünkü bu gelişmeler, işin doğasına uygun olan gelişmelerdir.)
***
Bu noktadan sonra, ilgili yönetmeliğin 8. Maddesinin (b) bendine göre şahsen veya temsilci düzeyinde konsey içinde “daimi katılımcı” olarak yer almaya devam etmesi öngörülen belediye başkanının (yalnızca Madde 14 A-1'e uygun olarak kent konseyi sekreterliği için yürütme kuruluna 3 aday önerme dışında) “resmi” düzeyde diğer katılımcılarla “eşit” konumda olacağı ve bunun,(8. Maddenin başka bazı bentleri gibi) pratikte herhangi bir sorun yaratmayacağı söylense bile, uygulamada “gerçek” böyle midir?
(Devam edecek)
22.06.2019/Datça/Mehmet Erdal
YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/
DEMOKRATİK BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM
KENT KONSEYİ ÜZERİNE TARTIŞMA NOTLARI -4
Siyasi iktidarın, 2005 yılında, 5393 sayılı yasanın 76.maddesi çerçevesinde “yasal bir örgütlenme biçimi” olarak kabul ettiği ve belediyelerin bulunduğu her yerde kurulmasını önerdiği “kent konseyleri”, (siyasi iktidar bu yasayı çıkartırken hangi gerekçelerle hareket etmiş olursa olsun) yereldeki “Temsili Demokrasinin (belediye yönetimlerinin) “daha demokratik” (katılımcı, şeffaf, çok sesli vb.) bir yönde evrilmesine/dönüşmesine katkıda bulunduğu için, “pozitif” bir öneri ve “örgütlenme biçimi” olarak kabul edilmeli ve haliyle sahiplenilmelidir.
“Kent konseyleri” konusuna bizim yaklaşımımız bu çerçevededir; öncelikle bunu bir kez daha vurgulayalım.
***
Ancak, yasa koyucu (siyasal iktidar/merkezi otorite), 2005 yılında yasal olarak kabul ettiği ve kurulmasını önerdiği bu örgütlenme biçimine, 2006 yılında (2009 yılındaki değişikliklere karşın özde aynı kalan) “hukuki” bir çerçeve çizerken; sanki, onun farklı ülkelerde, farklı zamanlarda, farklı ad ve biçimlerde ortaya çıkmasına, pek çok ülkede kurulmasına karşın ülkemizde gerekli olduğuna pek inanmamış ama “kerhen” de olsa kabul etmek zorunda kalmış gibi bir yaklaşım ile onu daha baştan, (yasal olarak kabul etmesine ve kurulmasını önermesine karşın) “merkezi” ve “yerel” otoritenin denetimi ve yönlendirmesi altına almak; tarihsel olarak ortaya çıkış gerekçesine uygun bir içeriğe sahip olmasına ve görev üstlenmesine engel olmak; onun tamamen “şekli” ve “bürokratik” bir yapıda, içeriği boşaltılmış ve işlevsizleştirilmiş bir örgüt olarak günlük hayatımızda yerini almasını istemiş gibidir.
***
Kent konseyi yönetmeliğinin pek çok maddesi, bu özetlediğimiz yaklaşımın yazılı kanıtları niteliğindedir
***
1-Kent konseylerinin tarihsel olarak gündeme gelmesine neden olan etmenler bilindiğine (yereldeki 'Temsili Demokrasinin eksiklikleri/yetersizlikleri, ki bunu defaten vurgulayıp duruyoruz) göre, kent konseyi kurucuları arasında olması gereken kişiler, resmi ve sivil kurum ve kuruluşlar sıralanırken, merkezi otoritenin (Devletin) yereldeki temsilcisi/uzantısı/eli/kolu/kulağı olan “Mahallin en büyük mülki idare amiri veya temsilcisinin” (madde 8-a), keza “Sayısı 10”u geçmemek üzere illerde valiler, ilçelerde kaymakamlar tarafından belirlenecek kamu kurum ve kuruluşlarının temsilcilerinin sayılması (Madde 8-c) ne anlama gelir?
*”Mahallin en büyük mülki amirinin veya temsilcisinin” kent konseyi kurucuları ve daimi katılımcıları arasında olması, muhtemeldir ki, kent konseyinin ve yapacağı faaliyetlerin, Devlet bürokrasisi ve Devlet kurumlarınca daha muteber karşılanmasına yol açabilir; evet bu olasıdır ve bu “muteberlik”, bazı kurucular/katılımcılar açısından da çok önemli olabilir.
Ama, bu aynı etmen, var olan “Temsili Demokrasi”ye “muhalif” ve/veya “merkezi” ve “yerel” otoritenin ya da her ikisinin uygulamalarını eleştiren, farklı bakış açıları ve önerileri olan diğer kent konseyi katılımcıları ve haliyle onların konsey içindeki çalışmaları üzerinde “negatif” bir baskılanma yaratabileceğinden dolayı kent konseyinin işlevini yitirmesine ve süreç içerisinde sönümlenmesine yol açacaktır.
*Keza kent konseyinin kuruluş amaçları çerçevesinde yürüteceği faaliyetlere bağlı olarak bazı resmi kurum ve kuruluşlarının temsilcilerinin konsey çalışmalarına katılmasına gereksinim duyulabilir, ki bu gereksinimin duyulması çok doğaldır; bu yadsınamaz.
Ancak, hangi resmi kurum ve kuruluşun kent konseyi içerisinde bulunabileceğine (daha baştan) en büyük mülki idare amirince karar verilmesi doğru değildir; bu konuda, kent konseyi asıl belirleyici unsur olmalı; konsey, hangi resmi kurum ve kuruluşa hangi zamanda ve ne kadar süreliğine gereksinim duyuluyorsa, bunu (sorumlu konumundaki) mülki idare amirine bildirmeli ve o kurum ve kuruluşların temsilcilerinin kent konseyi çalışmalarına katılmaları sağlanmalıdır.(Elbette çalışmalara katılan her kamu kurum ve kuruluş da diğer katılımcılar ile eşit konumda olmalıdır.)...
*Bu anlatılanlar çerçevesinde, bizce, 8.maddenin (a) bendinin yönetmelikten çıkarılması ve ( c ) bendinin ise yukarıdaki paragrafta anlattıklarımıza uygun olarak yeniden düzenlenmesi; yüksek sesle dillendirilmesi ve uğruna mücadele edilmesi gereken talepler olarak kabul edilmelidir.
“Bunlar gerçekçi talepler değildir, haliyle olmaz” denmemelidir. (2006 yılında yayınlanan yönetmelikte “Bölge milletvekilleriyle Belediye Meclis üyeleri” de daimi katılımcılar arasında sayılırken, bilahare Danıştay bu bentleri iptal etmiş ve bu bentler, 2009 yılında yönetmelikten çıkarılmıştır..)
Keza bazı yerlerde, bazı zamanlarda, uygulamada, bu bentlerin karşılığının olmadığı söylenerek, bizim bu görüşümüze karşı çıkılması da doğru değildir; bizce, “Demokratikleşme” konusunda “pragmatizm” ve “palyatif çözümler” değil, “İLKESEL” bir yaklaşım esas alınmalıdır!..
(Devam edecek)
29.06.2019/Datça/Mehmet Erdal
YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/
DEMOKRATİK BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM
KENT KONSEYİ ÜZERİNE TARTIŞMA NOTLARI -5
Tartışmaya devam ediyoruz:
2) “...Kent konseyi bulunmayan yerlerde ilk toplantı belediye başkanının çağrısı ile...” (Geçici madde-1/2009) “... belediye başkanının çağrı yazısında bildirilen gündemle, ilan edilen yer ve tarihte...” yapılır. (Geçici madde-3) “... Belediye başkanının başkanlığında toplanan genel kurul, toplantıyı idare etmek üzere üyeleri arasından en az üç kişiden oluşan divan kurulunu seçer.” (Madde 5-2)
***
Divan kurulu seçildikten sonra (o ana kadarki) yetkileri hukuken sona eren belediye başkanının, sonraki süreçte, kent konseyi ile ilişkileri ve kent konseyi/kent konseyi çalışmaları üzerindeki etkisi tartışma konusudur.
***
Kent konseyi yönetmeliğine göre, kent konseyi ilk genel kurulunu yapıp divan kurulunu seçtikten sonra, belediye başkanının kent konseyi ile ilişkisi bitmez; “Belediye başkanı veya temsilcisi” (Madde 8-b) kent konseyi kurucularından birisi olarak kent konseyi genel kurul toplantılarına daimi katılımcı olarak katılır; hukuken eşiti olan diğer katılımcılardan farklı olarak, yalnızca, yürütme kuruluna (yürütme kurulu tarafından aralarından seçilerek belirlenmek üzere) üç “sekreter adayı” önerir (Madde 14/A-1); yine keza, bazı kent konseylerinde gerekli ise, “sekreterya hizmetleri” için kent konseyi yürütme kuruluna “görevli adayları” önerir, yürütme kurulu, önerilen bu adaylar arasından, yeterli sayıda görevliyi belirler; bu görevliler, sekretere bağlı olarak çalışmaya başlar. (madde 15-1)
***
Belediye başkanı, (kendisinin katıldığı ya da yaygınca gözlendiği üzere, temsilcisini gönderdiği) kent konseyi içerisinde, yönetmeliğin lafzi yorumuna göre, yetki açısından, diğer katılımcılardan ne bir adım önde ne de bir adım geridedir; eşittir; aynı konumdadır; aynı haklara ve sorumluluklara sahiptir.
Belediye başkanı, (eğer kendisi katılıyorsa doğrudan ya da temsilcisini gönderiyorsa, temsilcisi aracılığıyla) kent konseyinin (ve oluşturulan çalışma gruplarının) çalışmaları ve belediye meclisine sunacağı kararları üzerinde (belediye başkanı olma konumundan kaynaklanan) herhangi bir yönlendirme yapma ve etkilemede bulunma hakkına ve yetkisine sahip değildir; belediye başkanı, kent konseyinin (ve çalışma gruplarının) çalışmalarına ve alacağı (bilahare belediye meclisine sunacağı) kararlara saygılıdır; bu çalışmalar ve kararlar ne olursa olsun, kent konseyinin, işlevine uygun çalışmalar yapmasına ve kararlar almasına; belediyenin çalışmalarına bu biçimde katkıda bulunmasına ve yardımcı olmasına...maddi ve manevi desteği sağlar. (Madde 16/A) (Kent konseyinin çalışmalarının sonuçlarının uygulamaya sokulması, belediye başkanı ve belediye meclis üyelerinin “son söz” sahibi olduğu belediye meclisinin karar almasıyla olası olduğundan, aslında bu, oldukça makul ve akla yatkın bir yaklaşım gibi görünüyor.)
***
Peki, gerçekte, bu yoruma uygun bir çerçevede faaliyet yürüten herhangi bir yerde herhangi bir kent konseyi ve bu anlatılan konuma rıza gösteren belediye başkanı var mıdır?
***
31 Mart 2019 yerel seçim sonrası süreçte Menemen, Bodrum, Menteşe, Marmaris (Çağdaş Marmaris/ 29.06.2019), Ödemiş, Çiğli ve daha öncesinden Karşıyaka, Kuşadası, Seferihisar, Bursa/Nilüfer vb. yerlerdeki kent konseyleri çalışmaları, belediye başkanlarının uygulamaları ve bu başkanların kent konseyini ilk topladıklarında yaptıkları konuşmalar, bu çerçevedeki örnekler olarak gösterilmekte ve tartışmalarda, farklı açılardan bu örneklere atıflar yapılmakta; bunun pekala mümkün olduğu söylenebilmektedir.
***
Gerçekte, kent konseyi yönetmeliğinin (hukukunun) “doğru/yanlış” yorumu değil, asıl olarak başkaca pek çok etmenin varlığı (ülkedeki ve kent konseyinin kurulduğu yerdeki politik hava, kent konseyi çalışmalarının belediye başkanı nazarındaki “itibarı”, kent konseyi başkanının ve yürütme kurulunun belediye başkanı ile “uyumu”, belediye başkanının kent konseyi örgütlenmesinin ve onun çalışmasının gerekli olup olmadığına dair düşüncesi, belediye başkanının kişiliği ve öz güven duygusu vb. vb...) çerçevesinde ele alınması gereken bu örnekler, elbette olumlu, desteklenmesi ve çoğaltılması gereken örneklerdir; bu, tartışmasız böyledir; ama yeterli değildir; çünkü, sözü edilen bu örnekler, aynı zamanda, var oluş nedenleri itibarıyla, her an değişkenlik göstermeye meyilli bir durumu da işaret ederler ki, biz, bu olasılık nedeniyle, “kalıcı” olanın yaratılması ve bu yaratılanın da kalıcılaştırılması gerektiğini savunuyoruz...
(Devam edecek)
06.07.2019/Datça/Mehmet Erdal
YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/
DEMOKRATİK BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM
KENT KONSEYİ ÜZERİNE TARTIŞMA NOTLARI -6
2005 tarihli 5393 sayılı yasanın 76. Maddesi ile kent konseylerinin ülkemizde kurulmasına karar verilirken, yasa koyucu, belediye başkanlarını, bulundukları yerlerde kent konseyini kurup kurmama konusunda “özgür” bırakmamış; keza, belediyeler arasında herhangi bir nedenle herhangi bir ayrım yapmamış; kent konseylerinin kurulmasını bütün belediyeler için öngörmüş ve nasıl kuracaklarını da yönetmelik çıkararak belli bir hukuki çerçeveye bağlamış; bu konuda bütün belediyeleri “eşit” konumda değerlendirmiş; her birine eşit sorumluluklar yüklemiş ve eşit haklar vermiştir.
***
Peki, herhangi bir belediye başkanı, herhangi bir nedenle bulunduğu beldede/ilçede/ilde kent konseyini kurmaz ya da kağıt üstünde (“bir formalitenin yerine getirilmesi” çerçevesinde) “kurmuş olmak için” kurarsa, bunun, ilgili (yönetmeliği çıkaran içişleri bakanlığı veya başkaca) resmi bir kurum tarafından denetlenmesi ve bilahare yaptırıma uğratılması söz konusu mudur?
Biz, ilgili yasa ve yönetmelikte, bu konuda herhangi bir hükme rastlamadık.
***
Bugün, ülkemizdeki belediyelerin (Büyükşehir 30, İl 51, Büyükşehir ilçe belediye sayısı 519, İlçe belediye sayısı 403, Belde belediyesi sayısı 386; toplam belediye sayısı 1389-Bknz:https://www.e-icisleri.gov.tr) hepsinde kent konseyi kurulmuş mudur? Kent konseyinin kurulu olmadığı Belde/İlçe/İl/Büyükşehir belediyesi var mıdır? Var ise sayıları kaçtır?
İçişleri Bakanlığı ya da (eğer varsa) ilgili başkaca bir kurum tarafından bu konuda ciddi ve düzenli bir bilgi toplanmakta mıdır?
Bilmiyoruz.
***
Herhangi bir Belde/İlçe/İl ya da Büyükşehir Belediye başkanı tarihe, dünyaya, toplumsal yaşama, olaylara, sorunların çözümüne...bakışı ve yönetim anlayışı gereği kent konseyinin tarihsel olarak (yani zorunluluktan, toplumsal bir ihtiyaca cevaben) ortaya çıkışını anlayamıyor ve hele hele ülkemizde yasal olarak kurulmasının gerekliliğini kabullenemiyorsa; kent konseyini, “dış faktörler” (ülkenin “demokratik” imajı, AB'ne uyum vb.) nedeniyle devletin (siyasal iktidarın, merkezi otoritenin) kabul ve ilan etmek zorunda kaldığı bir “yük/gereksiz bir şey” olarak görüyorsa; bu çerçevede, yasa gereği, kurma görevi kendisine verilmesine karşın kurmaktan kaçınıyor veya “şeklen/kağıt üstünde” (“kurmadı demesinler” diye) kurmak istiyor ve kuruyorsa; evet, böylesi hallerin görüldüğü yerde/yerlerde “iş”, orada yaşayan ve kent konseyinin gerekliliğine inanan yurttaşlara kalır; onlar, bu uğurda, yani kent konseyinin, bulundukları yerde/yerlerde kurulması, ete-kemiğe büründürülmesi ve belediye başkanının bu konuda üzerine düşen yasal görevi yerine getirmesi için...çalışmaları gerekir. (Bir yerde, belediye başkanı “hayır” diyorsa, ona rağmen, yurttaşlarca kent konseyi kurulabilir mi? Hayır!)
Bu konuda, şu an, izlenebilecek başkaca bir yol yoktur.
***
Herhangi bir Belde/ İlçe/ İl ya da Büyükşehir Belediye başkanı, kent konseyinin “yasal bir zorunluluk” nedeniyle değil, var olan belediye örgütlenmesinin eksikliklerinin-yetersizliklerinin ve günümüzdeki toplumsal gereksinimlerin sonucu olarak kurulması gerektiğini ve yasal mevzuatın da bu konuda artı bir unsur olduğunu düşünüyor ise, evet bu belediye başkanının kent konseyini kurması çalışmalarına bir yurttaş olarak destek vermek ve katkıda bulunmak gerekir; çünkü, bir yerde kent konseyini kurmaya çalışmak, kurulma çabalarına destek vermek ve katkıda bulunmak, kurulan kent konseyini işlevine uygun olarak çalıştırmak... yaşadığımız yerdeki yerel yönetimin demokratikleştirilmesi çabalarının bir parçasıdır ve bu konuya, bu çerçevede yaklaşmak gerekir...
(2005 tarihli 5393 sayılı yasanın 76. maddesi ve ilgili-önce 2006 ve bilahare 2009 tarihli- yönetmelik çerçevesinde kurulmaya çalışılan, kurulan ve ete-kemiğe büründürülen kent konseyleri, kurulma öncesi dönemle kıyaslandığında, kuruldukları yerlerdeki yerel yönetimlerin demokratikleştirilmesi çalışmalarının bir parçasıdırlar; kent konseylerine böyle bir bakış açısıyla yaklaşmak, konuyu bu bakış açısıyla ele almak ve tartışmak, doğru bir yöntemdir.
Bu nedenledir ki, ilgili yasaya ve ilgili yönetmeliğe, haliyle bunların öngördüğü çerçeveye uygun olarak kurulan kent konseylerine bakışımız -yeterli/yetersiz- ne olursa olsun, kent konseyi ve kent konseyini kurma çalışmaları, nesnel olarak, var olan durumun bir adım ileriye götürülmeye çalışılması anlamına gelir ki, tartışmasız, desteklenmeli ve bir biçimde, bu sürece dahil olunmalıdır.
Bunun aksini savunmak, bizce, abesle iştigal etmektir.)
(Devam edecek)
13.07.2019/Datça/Mehmet Erdal
YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/
DEMOKRATİK BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM
KENT KONSEYİ ÜZERİNE TARTIŞMA NOTLARI -7
Belediye başkanı seçildiği yerde kent konseyini kurmak için kolları sıvayan pek çok belediye başkanı, kent konseyini kurarken, onun tarihsel olarak ortaya çıkış gerekçesini hiç sorgulamadan ya da kendisi/kendi yönetimi için “böylesi daha uygun/yararlı olur” diye düşündüğünden (olsa gerek); tam da merkezi otoritenin 2005 tarihli 5393 sayılı yasanın 76.maddesini ve ilgili (2006/2009) yönetmeliği çıkarırken ki niyetini/yaklaşımını (Bknz: Kent konseyi üzerine tartışma notları- 4) esas almakta ve ona uygun bir yaklaşım ile hareket etmekte; yani, kent konseyini, bir yönüyle merkezi otoritenin ve bir yönüyle de kendisinin bir biçimde kontrol edebileceği, yönlendirebileceği, kendisiyle uyumlu çalıştığı/kendisine destek olduğu sürece destekleyebileceği, “sorun” çıkarmaya başladığında sırtını dönebileceği vb. vb... bir örgütlenme biçimi olarak düşünmekte ve bu düşüncesi çerçevesinde de kurulmasını ve çalışmasını sağlamaya çalışmaktadır.
Hiç şüphesiz, şeklen ve ruhen “kitaba” (yasa koyucunun amacına/yönetmeliğe) uygun olarak kurulan bir kent konseyi, uygulamada, merkezi otoriteyi ve özellikle de yerel otoriteyi (belediye başkanı ve onun yönetimini) rahatsız edecek çerçevede bir çalışmaya yönelmediği; belediye başkanının çalışmalarını desteklemekle yetindiği; belediye başkanının çalışmalarına artı sivil taban sağladığı; belediye başkanını eleştiren ve kamuoyu nezdinde belediye başkanının çalışmaları üzerinde şüpheler oluşmasına katkıda bulunmadığı vb...sürece belediye tarafından destekleniyor, takdir ediliyor, kamuoyu önünde örnek gösteriliyor, alkışlanıyor vb...
***
İlgili yasa ve yönetmeliğin “lafzi” yorumuna uygun bir çerçevede kurulacak kent konseyi ise (ki, kent konseyinin sivil katılımcılarının çoğunluğunun düşü budur; çünkü, bu “lafzi” yoruma göre, merkezi ve yerel otoritenin temsilcileri, her türlü kişisel, siyasal iktidar vb. hırslardan azadedir; kent konseyi içindeki bütün gelişmelerden alınmazlar, gocunmazlar; çalışmaların içeriği ve alınan kararların niteliği ne olursa olsun, tartışmasız destekleyici konumunda kalırlar vb.), zaman içinde, çok doğal olarak (yani işlevine uygun hareket etmesi halinde, bir noktadan sonra) merkezi ve yerel otorite ya da bunların birisiyle bazı hallerde veya sürekli olarak zıtlaşma konumuna düşebilir; bu durumda, ilgili yasa ve yönetmeliğin niteliği gereği, kent konseyi, bu zıtlaşmadan kazançlı çıkamayacağından, geri çekilmeyi; merkezi ve yerel otorite ya da hangisiyle zıt konuma düştüyse, onunla çatışma konumuna girmeyeceği çalışma alanlarına yönelmeyi yeğleyebilir; dahası, kent konseyi katılımcılarının bazıları, çoğunluğu veya tamamı, zaman içinde, yaptıkları çalışmanın sonuç vereceğine dair umutsuzluğa kapılabileceğinden sönümlenme sürecine girebilir ve kaçınılmaz olarak da sönümlenebilir.
***
Merkezi otoritenin kent konseyine olan “mesafeli” ve “kerhen” içerikli yaklaşımı (ki halihazırda devam ediyor) ve (2009 yılında kısmi değişikliğe uğrasa da) bugün yürürlükte olan ilgili yönetmelik var olduğu sürece, kent konseyinin (en iyi örneğinin bile), tarihsel olarak ortaya çıkış gerekçesine uygun olarak ve hele hele “kalıcı” bir çalışma yürütmesi olanaksızdır. (Örnek gösterilenlerin bile -tartışılabilirlilikleri bir yana- ömrü, mevcut belediye başkanın iktidarıyla veya yaptıkları çalışmaların içeriğiyle doğrudan ilişkilidir.)
***
Kent konseyi üzerine tartışma notları 5, 6 ve bu 7. bölümün sonunda, mevcut durumdaki bazı olumsuzlukları aşabilmek amacıyla şunlar önerilebilir:
*Belde, İlçe, İl ve Büyükşehirlerde kent konseyini kurmak, belediye başkanının “zorunlu” görevleri arasında sayılmalı.
*Belediye başkanı, kent konseyi kurulduktan sonra doğrudan ya da temsilcisi aracılığıyla, kent konseyini daimi katılımcıları arasında yer almamalı.
*Kent konseyinin, mali ve ayni destek açısından, mevcut haliyle belediyeye bağımlı olmasına son verilmeli: ya, belediyeler, kurdukları kent konseyine, yıllık bütçeyi hazırlarken ya da merkezi otorite, ülkemizdeki bütün kent konseylerine, İçişleri bakanlığı ya da “Yerel yönetimler politikalar kurulu ve finans” bölümü üzerinden, kurulduğu yerdeki nüfus oranına göre, merkezi bütçe hazırlanırken, pay ayırmalı; bu pay, doğrudan, o kent konseyinin emrine tahsis edilmeli. Böylece, kent konseyi, “mali özerklik” sahibi olabilmeli.
*Kent konseyi, merkezi otorite ve onun bütün kurum ve kuruluşları tarafından “tüzel bir kamu kuruluşu” olarak tanınmalı ve ilan edilmeli...
(Devam edecek)
20.07.2019/Datça/Mehmet Erdal
YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/
DEMOKRATİK BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM
KENT KONSEYİ ÜZERİNE TARTIŞMA NOTLARI-8
Kent konseyinin hem “mali özerkliğe” sahip hem de merkezi ve yerel otoritenin “doğrudan” denetiminin dışında tutulan bir tüzel kuruluş olarak tasarlanması, kurulması ve çalıştırılması; onu, tarihsel olarak ortaya çıkış gerekçesinin uzağına götürmez; tam aksine, o tarihsel gerekçeye uygun bir formatta olmasını sağlar.
***
Bilindiği ve burada, bu konu tartışılmaya başlandığı andan itibaren sıkça tekrar edildiği üzere, kent konseyi, tarihsel olarak, dünyanın pek çok yerinde, hangi tarihte, hangi biçimde ve hangi ad altında gündeme gelmeye, tartışılmaya ve somut bir öneri olarak önerilmeye başlanmış olursa olsun, orada, birilerinin, öyle, keyfe keder, “hadi şunu ya da şunu da önerelim” dedikleri ve gündeme getirdikleri bir örgütlenme biçimi değildir; tam aksine, var olan yerel yönetimlerin eksikliklerinin ve yetersizliklerinin tespiti ve eleştirisi temelinde gündeme gelmiştir.
Tarihsel olarak, var olan yerel yönetimlerin, mevcut örgütlenme biçimi ve yönetim anlayışı çerçevesinde, var olan sorunların çözümünde yetersiz kaldığı; her sorunu çözemediği; bazı sorunları “sorun” olarak görmediği ya da “sorun” olarak görse bile çözmek istemediği ya da çözmek istese bile yetersiz kaldığı vb.vb. hallerin “yaşanılan bir gerçek” olarak tespit edilmesi ve çözümün nasıl olabileceğinin tartışılması çerçevesinde, “bir çözüm önerisi” olarak gündeme getirilmiştir.
***
Kent konseyini gündeme getirenler ise, her nerede gündeme getirilmiş ise, orada, var olan yerel yönetimdeki ya da var olan yerel yönetimlerin öyle olmasına karar veren “muktedirler” (iktidar/güç sahipleri) değildir; tam aksine, var olan durumdan memnun olmayan, şikayet eden, mağdur olan...ya da bu konumda olanların haklarının savunulması gerektiğini düşünen ve bir şeyler yapmaya çalışan kişiler ve kesimlerdir.
Bir başka deyişle, yerel ya da merkezi otorite düzeyinde “muktedir” (iktidar/güç sahibi) konumunda olanlar “Biz en iyisini yapıyoruz, yapmaya çalışıyoruz; ama yetemiyoruz; o nedenle, haydi gelin, bize yardımcı olun ve şöyle bir örgütlenme doğrultusunda da adım atalım.” dememiş ve bu çerçevede bu örgütlenme biçimi gündeme gelmemiştir. Tam aksine, “muktedirler”, var olanın “en iyi” olduğunu söyleye gelmişler ve günlük hayatta başkaca herhangi bir arayışa girişmemişler, dahası böylesi arayışlara girilmesini “gereksiz” ve hatta “tehlikeli” görmüşler; ama onların “en iyi” dedikleri bu mevcut durumda gerçeğin böyle olmadığını yaşayarak bilen ve dile getirenler ise, yani “muktedirlerin” yönetiminden memnun olmayanlar ise, mevcut durumun aşılması ve daha iyi bir yönetim modeline geçilmesi için arayışlara yönelmişler ve bu arayışların sonucu, “muktedirlere” rağmen, bugün kent konseyi olarak ele aldığımız ve tartıştığımız örgütlenme biçimi gündeme gelmiş; uzun bir süreci içeren uğraşlar sonucu, “muktedirler” ile bu örgütlenme biçiminin gerekliliği üzerinde anlaşma sağlanmıştır.
(Bugün, ülkemizde, kimlerin, ısrarla kent konseyinin kurulmasını istediğine, bu doğrultuda çaba sarf ettiğine, bu örgütlenme biçimine sıcak baktığına ve kimlerin ise bu örgütlenmenin kurulmasına karşı çıktığına, kurulmasını isteyenlere ayak direttiğine, dahası, adını bile duymak istemediğine... bakarak bir kanı sahibi olabiliriz.
Muktedirler, eğer “en iyisini” yapmak isteseler ve yapmaya çalışsalardı, bu durumda, var olan yerel yönetimler, var olan örgütlenme biçimi ve yönetim anlayışlarıyla olmaz; daha farklı ve var olan sorunların yaşanmadığı bir yerel yönetim modeli gündeme gelir; var olan örgütlenme biçimi ve yönetim anlayışı ona göre şekillenir; bunun olması halinde de, kent konseyi değil, belki, evet belki, bir başka içerik ve biçimde/biçimlerde, bir başka ya da başkaca örgütlenmeleri tartışıyor olurduk.)
***
Bu çerçevede, bir ihtiyaca binaen gündeme gelen (bu ihtiyacı duyanlar tarafından gündeme getirilen) ve hem merkezi hem de yerel otorite ile “uzlaşmanın” (“yasal” olması ve belediye başkanı tarafından bizatihi “kurulması”, bu “uzlaşmayı” anlatır) ifadesi olan kent konseyinin bu tarihsel işlevine uygun bir faaliyet yürütebilmesinin yolu, onun, bir biçimde, “hem merkezi ve yerel otoritenin” doğrudan denetiminden uzak olması hem de “mali özerkliğe” sahip olmasıyla olasıdır; kent konseyinin, yerel ya da merkezi ya da her ikisinin “doğrudan” ya da “dolaylı” denetiminde olması; bu çerçevede faaliyet yürütmesi; onların ya da onlardan birisinin yönlendirmesiyle hareket etmesi ya da etkisinde bulunması vb.vb. onun, ondan beklenen faaliyetleri yapamamasını, yapsa bile, bu faaliyetlerin “ne tür bir faaliyet?/kimin işine yarayan bir faaliyet?” olma noktasında sorgulanmasını...ve tarihsel olarak ona yüklenen/ondan beklenen, “var olan yerel yönetim üzerinde etkili olma” görevini yerine getirememesini, giderek kadükleşmesini gündeme getirir.
Bu ise, onun “şekli” ve “bürokratik” bir örgütlenme haline gelmesi demektir ki, tam da bu haliyle, tarihsel olarak ortaya çıkışının reddidir...Gereksizleşmesidir.
(Devam edecek)
27.07.2019/Datça/Mehmet Erdal
YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/
DEMOKRATİK BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM
KENT KONSEYİ ÜZERİNE TARTIŞMA NOTLARI -9
Merkezi ve yerel otoritenin “doğrudan” denetimi dışında ve “mali özerkliğe” sahip bir tüzel kuruluş olması halinde, kent konseyi, öyle düşünüldüğü/sanıldığı/korkulduğu... gibi, daimi katılımcılarından bazılarının “ele geçirmeye” ve kendi istemleri doğrultusunda (bunlar her ne ise) kullanmaya çalışabileceği; dahası, mevcut yerel yönetimin (belediyenin/belediye meclisinin) potansiyel rakibi/alternatifi/odağı...haline getirebileceği “uygun” bir örgütlenme biçimi haline de gelmiş olmaz; onun tarihsel olarak gündeme geliş/getiriliş gerekçesi ve yapısı, böyle olmaya/böyle yapılmaya müsait değildir.
***
Hiç şüphesiz, tarihsel olarak, merkezi yönetimler tartışılırken olduğu gibi yerel yönetimler tartışılırken de var olan yerel yönetimin alternatifi (sistem/düzen içi ya da sistem/düzen dışı) başkaca örgütlenme biçimlerinin olup olmadığı tartışılmış; bu çerçevede, farklı örgütlenme biçimleri de gündeme getirilmiş ve önerilmiştir.
Ancak, kent konseyi, bu çerçevede önerilmiş, tartışılmış, formüle edilmiş ve kabul edilmiş bir örgütlenme biçimi değildir.
Kent konseyi, ısrarla vurguluyoruz, var olan yerel yönetimin eksikliğinin ve yetersizliğinin giderilebilmesi amacıyla yapılan tartışmalar ekseninde gündeme getirilen öneriler çerçevesinde formüle edilmiş ve hem merkezi hem de yerel otorite tarafından varlığı kabul edilmiş, üzerinde “uzlaşmaya” varılmış ve onaylanmış bir örgütlenme biçimidir.
Haliyle, kent konseyi, bizatihi önerenler tarafından, hem niyet hem de sonuçları itibariyle, “var olana yardımcı olabilme/var olanın eksikliğini tamamlayabilme/var olanı daha da iyileştirebilme” çerçevesinde (hiç şüphesiz “var olandan mağdur olanlar” olarak, kendilerine yönelik sonuçlar elde edebilmek amacıyla) gündeme getirilmiş “sistem/düzen içi/yasal” bir örgütlenme biçimidir.
(Ancak, bunun böyle olması ve böyle tanımlanması, kent konseyinin, merkezi ve/veya yerel otorite tarafından “Kent konseyi, var olan yerel yönetimin yardımcısıdır; öyleyse ona tabi olmalıdır; onunla uyumlu çalışmalıdır; onun istemleri dışında faaliyet yapmamalıdır vb.vb.” noktasında görülmesini, bu doğrultuda “bir biçimde” zorlanmasını, yönlendirilmeye çalışılmasını doğrulamaz ve haklı göstermez; yardımcı olanın/olanların niyeti ve eylemlerinin nesnel sonuçları, yardımcı olunanın yardımcı olanın bu niyetlerini ve eylemlerinin sonuçlarını suistimal etmesini haklı çıkarmaz ve meşrulaştırmaz; bunlar, farklı şeylerdir.)
***
Bilindiği üzere, kent konseyinin kurucuları ve daimi katılımcıları çok farklı nitelikteki kurum ve kuruluşlardır; çalışmasının yasal bir çerçevesi vardır; aldığı kararlar belediye meclisinde öncelikle görüşülmek zorunda olunsa bile kabul edilmesi ve uygulamaya geçilmesi, tamamen, belediye meclisinin alacağı karara bağlıdır.
***
Kent konseyi, bu gerçekliğiyle, istense bile, daimi katılımcılardan bazılarının, onu, (“merkezi” ve/veya “yerel” otoritenin korktuğu gibi) kendi istemleri (her ne ise) doğrultusunda (ne yapıp edip kent konseyi yürütme kurulunda çoğunluğu “ele geçirerek” ve haliyle “karar alma” mekanizmasında söz sahibi olmayı “başararak”) kullanmasına, dahası var olan yerel yönetimin karşısına potansiyel bir rakip/alternatif/odak...vb. haline getirmesine (böyle bir şeyi “umut” etse bile) olanaklı değildir.
***
Her kim ki, tartıştığımız bu konu çerçevesinde, “merkezi” ve/veya “yerel” otoritenin ağzından veya onların veya onlardan birisinin nam-ı hesabına, bu çerçevedeki bazı “korkuları” dile getiriyorsa, bilinsin ki, o, gerçekte, kent konseyi daimi katılımcılarının, o yerde yaşayan ama yerel yönetim hizmetlerinden yararlanamayan/mağdur olan “örgütlü” yurttaşların şikayetlerini ve eleştirilerini yüksek sesle ve bu düzlemde dile getirmelerinden duydukları “korkuyu” dile getiriyordur.
Keza, her kim ya da kimler, kent konseyi daimi katılımcılarından iken, kent konseyi yönetiminde “bir biçimde” (daimi katılımcıların ezici çoğunluğunun gönüllü ve bilinçli desteğini sağlama ve onayını alma gereği duymadan) “söz sahibi” olmayı, “yönlendirici” konumda bulunmayı...ve böylece, kent konseyi üzerinden mevcut yerel yönetime yönelik “muhalefet” yürütmeyi vb... düşünüyor ve “umut” ediyorsa, bu, tam anlamıyla boş bir çabadır; işin kolayına kaçmadır; “sükutu hayal” kaçınılmazdır...
***
Bizce, “merkezi” ve özellikle “yerel otoritenin”, kent konseyi her nerede kurulmuş ise orada, “Kent konseyinin daimi katılımcılarının temsil ettiği yurttaşlar, bizim özgür yurttaşlarımızdır ve kent konseyi daimi katılımcıları da bu özgür yurttaşların içinde gönüllü olarak yer aldıkları örgütlerdir; bu örgütlerin (haliyle yurttaşların) ise kendi yaşadıkları yer ve kendi yönetimleriyle ilgili her konuda düşüncelerini, eleştirilerini ve önerilerini bu biçimde de dile getirme hakları bulunmaktadır; bundan korkulması değil, bundan memnuniyet duyulması ve bu çerçevede onlara güven duyulması gerekir; nihayetinde her şey yasal olarak denetlenebilecek ve nihai karar, kent konseyinde değil belediye meclisinde verilecek; belediye meclisinde karar haline getirilmeyen hiçbir kent konseyi kararının geçerliliği ve anlamı olmayacak” diye düşünmesi ve bu çerçevede bir yaklaşım göstermesi; kent konseyi daimi katılımcılarının ise “İster yalnızca, ister bazılarımızca, ister tümümüzce ortak olarak dile getirdiğimiz düşüncelerimiz, eleştirilerimiz ve taleplerimiz ortak düşünce, ortak eleştiri ve ortak talep haline getirilmediği, yüksek sesle dillendirilmediği ve yaptırım gücü olan bir şekle büründürülmediği sürece hiçbir anlam ifade etmez; hayata geçirilebilecek bir belediye meclis kararı haline dönüşemez; bu durumda da her şey boştur ve boş bir çaba olarak kalır; haliyle, asıl olan, bir biçimde yönetimde/yürütmede söz sahibi, yönlendirici...olmak değil; dile getirilen düşüncelerin, eleştirilerin, önerilerin daimi katılımcılar olarak hepimiz tarafından ortaklaşa içselleştirilmesinin ve savunulmasının sağlanmasıdır; eğer bu başarılabilirse, doğal olarak, bu gelişmenin bir yansıması anlamında, yönetimde/yürütmede de istenilen sonuç elde edilebilir...” çerçevesinde düşünmesi ve hareket etmesi, akla en yatkın olandır...
***
(Teori ağacı gri ama hayat yeşildir, denir; elbette, her şey, bizim burada ifade ettiğimiz gibi gelişmeyebilir; o zaman, hiç şüphesiz yapılması gerekenler vardır ama bunlar başka bir yazının konusudur.)
(Devam edecek)
03.08.2019/Datça/Mehmet Erdal
YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/
DEMOKRATİK BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM
KENT KONSEYİ ÜZERİNE TARTIŞMA NOTLARI -10
2005 tarihli 5393 sayılı yasanın 76. maddesi çerçevesinde kurulmasına karar verilen kent konseylerinin katılımcılarının kimler olacağı, önce 2006 tarihli 'Kent konseyi yönetmeliğinde ve bilahare, bazı değişikliklerden sonra, kesin olarak, 2009 tarihli 27250 sayılı “Kent konseyi yönetmeliğindeki değişiklik”te tek tek sayılmıştır. (Bknz: Kent konseyi üzerine tartışma notları-3/22.06.2019)
***
2009 tarihli “yönetmelik değişikliğinden” sonra da tartışma konusu olmaya devam eden kent konseyinin katılımcılarına ve katılımcılardan bazılarına (en büyük mülki amire ve belediye başkanına) verilen yetkilere dahi bakıldığında, yasa koyucunun, açıkça yazmadığı ama muhtemeldir ki kendisinin bilgi dağarcığında bulunan bazı nedenlerle, kent konseyini, tarihsel olarak ortaya çıkış gerekçesinin biraz uzağında, oldukça “şekli” ve “bürokratik” bir örgüt biçimi olarak düşündüğü ve bu haliyle yasal hale getirmeye çalıştığı söylenebilir.
((Daha önceki bazı bölümlerde, bu bazı katılımcılar ve sahip oldukları yetkileri üzerine şunlar önerilmişti:
*Kent konseyinin kurulduğu yerdeki en büyük mülki amirin katılımcılar arasında olması ve resmi kurum ve kuruluşlardan kimlerin katılacağına karar vermesi yanlıştır; o yerdeki en büyük mülki amir katılımcılar arasında olmamalı ve (daimi olarak değil, ihtiyaç duyulmasına binaen) resmi kurum ve kuruluşlardan kimlerin katılacağına ise kent konseyi yürütme kurulu karar vermelidir. (Kent konseyi üzerine tartışma notları-4//29.06.2019)
*Belediye başkanı kent konseyini kurduktan ve ilk kongresini toplayıp divan seçimi yapıldıktan sonra katılımcılar arasından çıkmalı; bir daha katılımcılar arasında yer almamalıdır. (Kent konseyi üzerine tartışma notları-7//20.07.2019))
***
Halihazırda geçerli olan bu yönetmeliğin ilgili bölümünde, neredeyse, kent konseyinin kurulacağı yerdeki var olan bütün resmi, yarı resmi ve sivil nitelikli “yasal” örgütlenmelerin tümü (sayısal durumları nedeniyle, bazı yerlerde, kamu kurum ve kuruluşlarının, üniversitelerin ve muhtarlıkların temsil edilebilmesinde bazı sayısal sınırlamalara gidilebileceği öngörülmüş ise de, tartıştığımız konu açısından, bunun pek bir önemi yoktur.) “katılımcı” olarak tanımlanmış; hal böyle olunca, bu “katılımcılar” listesini gören “ilgili” (kent konseyi ile ilgilenen) birisinin “Evet, çok iyi; yasa koyucu, hiçbir örgütlenmeyi dışarıda bırakmamış; hepsini bir araya getirmek ve ortaklaşa bir çalışma yürütmelerini sağlamak istemiş; bundan iyisi Şamda kayisi/ ya da Samdak ayisi”dir (Bknz:Google), diye düşünmesi ve tepki göstermesi çok doğaldır.
***
Peki, gerçekte, “kazın ayağı” öyle midir?
***
Yönetmelikteki “katılımcılar” listesinin (a) “mülki amir”, (b) “belediye başkanı”, (c) “kamu kurum ve kuruluşları”, (ç) “muhtarlıklar” ve (e) “üniversiteler” maddelerinde belirtilenlerin kesin bir tanımlaması yapılırken, (d ) “Beldede teşkilatını kurmuş olan siyasi partilerin temsilcileri”, (f) “Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının, sendikaların, noterlerin, baroların ve ilgili dernekler ile vakıfların temsilcileri” ve (g) “Kent konseyince kurulan meclis ve çalışma gruplarının birer temsilcisi” maddelerinde belirtilenlerin tanımlaması ise, görüldüğü ve uygulamada tanık olunduğu üzere, (bir ölçüye kadar da olsa) kişilere, gelişmelere ve zamana bağlı olarak (yeniden ve yeniden) değişebilecek (yani, içeriğin zenginleştirilmesine /genişletilmesine müsait) bir üslupla yapılmıştır; hiç şüphesiz bu iyi bir şeydir, ama yetersizdir.
***
Uygulamada, (d) maddesine göre, bir yerde ilçe teşkilatı olan (A) partisinin yanı sıra ilçe teşkilatını kuramamış ama o yere temsilci atamış (B) partisi; (f) maddesine göre, yalnızca kurucularından mütevellit ya da aynı alanda faaliyet yürüttüğü varsayılan “kağıt üzerinde” kurulu sayısız dernek ya da (bir başka yerde kurulmuş olsa da) dernek, vakıf vb.nin bir temsilcisi... katılımcı olarak kabul edilebilirken (bunlar pozitif bir yorumun ifadesi olarak kabul edilebilir); aynı maddelerin yorumu nasıl yapılırsa yapılsın, yerel ölçekte ya da ülke genelinde elle tutulabilir ve gözle görülebilir düzeyde günlük yaşamda var olan; faaliyet yürüten; onlarca, yüzlerce ve hatta binlerce kişiyi kucaklayan, harekete geçirebilen; dahası, merkezi ve/veya yerel otorite tarafından (gerektiğinde) muhatap olarak dahi kabul edilen...; tamamen somut bir gereksinimin ifadesi olarak ortaya çıkan ve çağımızda “meşru” örgütlenme biçimlerinden sayılan sayısız platform, hareket, birlik, konsey, meclis...vb. bu kent konseyleri içinde(yer almak istemelerine rağmen) temsil edilememektedir. ( DKSD/Datça Kültür Sanat Dayanışma, MUÇEP/Muğla Çevre Platformu vb., NAR kadın dayanışması, HAZİRAN...)
***
Kendileri kent konseyi içerisinde yer almak ve orada da diğer örgütlenmeler ile birlikte çalışmak isteyen bu oluşumlara “Gidin, önce yasal bir örgütlenme biçimine bürünün ve öyle gelin” ya da “Gidin, kent konseyi içinde bir çalışma grubu olarak çalışın” ya da “Gidin ve ne haliniz varsa görün”...vb. demek çözüm değildir.
Çözüm, merkezi otorite tarafından, ilgili yönetmeliğe (uygun bir biçimde tanımlanmış) ek bir madde koyarak, günümüzde, günlük yaşamdaki farklı gereksinimlerimizin karşılanmaya çalışılmasının birer ifadesi olarak ortaya çıkan bu örgütlenme biçimlerinin kent konseyi içinde diğer örgütlenmeler ile eşit koşullarda çalışmalarına olanak tanınmasındadır.
***
Merkezi otorite, yasal düzlemde, ya bu örgütlenmeleri de içerisine alacak şekilde kent konseyinin yönetmeliğinde gerekli değişiklikleri (hiç şüphesiz ülkenin demokratikleşmesinin bir parçası olarak, ki aksi olası değil) yapar ve kent konseyinin tarihsel olarak ortaya çıkışına uygun bir dönüşüme yönelmesine olanak sağlar ya da su çatlağını bulur; yani bu “dışlanan” örgütlenmeler, kendilerini ifade edebilecekleri yeni örgütlenmeleri yaratmak için yollarına devam eder ve yeni arayışlara yönelirler...
Aksi bir şey, yani, bu örgütlenmelerin, var olan haliyle kent konseyleri içinde yer alabilmek için kendilerini inkara yönelmeleri olası değildir!
(Devam edecek)
10.08.2019/Datça/Mehmet Erdal
YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/
DEMOKRATİK BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM
KENT KONSEYİ ÜZERİNE TARTIŞMA NOTLARI -11
Kent konseyi yönetmeliğinde şöyle yazıyor:
“MADDE 12-
(3) Meclislerde ve çalışma guruplarında oluşturulan görüşler, kent konseyi genel kurulunda görüşülerek kabul edildikten sonra değerlendirilmek üzere ilgili belediye meclisine sunulur.” (Bknz:İlgili yönetmelik /2009)
Peki sonra ne oluyor?
“MADDE 14 – (1) Kent konseyi genel kurulunca oluşturulan görüşler, belediye meclisinin ilk toplantısında değerlendirildikten sonra belediye tarafından kent konseyine bildirilir ve uygun araçlarla kamuoyuna duyurulur.” (Bknz:İlgili yönetmelik/2009)
***
İlgili yönetmelikte, belediye meclisinin, kendisine gönderilen ve görüşülmesi istenen bu görüşleri değerlendirdikten sonra aynen (ya da bazı eklemeler/çıkarmalar yapma hakkını kullanarak da olsa) kabul etmek zorunda olduğuna dair bağlayıcı bir hüküm bulunmuyor.
Yasa koyucu, belediye meclisine, bu konuda “kabul” ya da “ret” çerçevesinde karar verebilme hakkını tanımış; onu, özgür bırakmıştır.
Öncelikle bunu bilelim.
***
Belediye meclisinin, yasa koyucunun kendisine tanıdığı bu “hak”kı “ret” biçiminde kullanması, kent konseyinde (bu görüşün/görüşlerin oluşturulmasında emeği geçenlerce) hoşnutsuzlukla karşılanmakta; “ret” kararı veren belediye meclisine (“ret” oyu kullanan çoğunluk iradesine) farklı biçimlerde tepkiler gösterilmekte; kent konseyi çalışmalarında ve çalışma gruplarında yer alma konusunda (“Yaptığımız çalışmaları dikkate alan bile yok. Neden çalışıyoruz ve kendimizi paralıyoruz ki?”...duyguları nedeniyle) isteksizlikler, soğumalar, uzaklaşma eğilimleri....giderek kent konseyini elinin tersiyle itmeler gündeme gelmekte; bir başka deyişle, kent konseyinin katılımcıları (ve katılanların da katkıları) azaldıkça, kent konseyi sönümlenme sürecine girmektedir.
***
Yaşadıkları ve/veya tanık oldukları sorunlarını tartışmak, çözüme dair yol ve yöntemleri bulmak, bu yol ve yöntemlerin hayata geçirilmesi doğrultusunda diğer kent konseyi katılımcıları, yurttaşlar ve yerel yönetimle birlikte hareket etmek için gönüllü olarak kent konseyi içerisinde yer alan örgütlenmelerin temsilcilerinin ve çalışma gruplarındaki yurttaşların, böylesi bir “ret” olayına tanık olduklarında, öncelikle, bunu, kendilerinin niyetlerinin, samimiyetlerinin ve düşüncelerinin sorgulanması, emeklerinin hiçe sayılması...olarak algılamaları söz konusudur.
Bu tepki, doğal ise de doğru değildir.
***
Nedeni şudur!
***
Kent konseyi içerisinde yer alan bu örgütlenmelerin temsilcileri ve çalışma gruplarındaki yurttaşlar uzaydan gelip bu çalışmalara katılan ve haliyle, çözümüne çalıştıkları sorunlardan ve bu çerçevede yaptıkları çalışmaların ve ortaya koydukları görüşlerin sonuçlarından azade olan kişiler değillerdir.
Onlar, bir biçimde içinde yaşadıkları, tanık oldukları ve çözümünü istedikleri sorunlar çerçevesinde çalışmalarını yürütüyorlar; bu nedenle, çözüm konusunda ne önerdiler ve öneriyorlar ise, bir anlamda, kendileri için iyi ve gerekli olacağına inandıkları şeyleri önermişlerdir ve öneriyorlardır. Hal böyle olunca, söz konusu olan sorunlar konusunda taraftırlar ve kendileri gibi herkesçe de (kendileri de uzaydan gelmeyen ve haliyle, bu çerçevede, toplumdaki taraflardan bazılarını temsil eden ve savunan belediye meclisi üyelerince de), bunun böyle olduğu bilinmektedir.
Bir başka deyişle, kent konseyinin “toplumsal/ulusal uzlaşmayı” sağlamakla yükümlü olduğu ve sağlamaya çalışacağı, sağlayacağı; haliyle, kent konseyinin “karar” haline gelmiş görüşünün (“toplumsal/ulusal uzlaşma” anlamında) “ortak” görüş olduğu ve bunun böyle kabul edilmesi gerektiği iddia edilse de (“Kendimiz için bir şey istiyorsak namertiz; biz burada yaşayan herkes için buradayız ve çalışıyoruz” denilse de), gerçekte bunun böyle olmadığı ve olsa olsa, o an kent konseyi içerisinde yer alanların “çoğunluk” görüşü olduğu, herkesin bildiği (ve pratikte de bu çerçevede değerlendirdikleri) bir şeydir.
Haliyle, toplumda var olan taraflardan bazılarının temsilcisi olarak belediye meclisine giren ve orada bulunduğu sürece de bu tavrından imtina etmeyecek olan meclis üyeleri, kent konseyinden gelecek görüşlere, bu konumlarından azade olarak değil, tam aksine bu konumlarına uygun bir çerçevede bakacaklar ve tavırlarını da ona göre belirleyeceklerdir; bu durumla karşılaşıldığında, şaşırmaya gerek yoktur; bu, doğal ve beklenen bir şey olarak görülmelidir.
Öte yandan, içerisinde yer aldıkları ve canı gönülden çalıştıkları kent konseyi, belediyenin yetersizliklerinin bir biçimde giderilebilmesine yönelik çalışmakla yükümlüdür; tam da bu nedenle, (Belediyenin/Belediye Meclisinin) “yardımcı” bir örgütlenme biçimidir. Hal böyle olunca, kent konseyi katılımcılarının ve çalışma gruplarının faaliyetleri de bu çerçevedeki (“yardımcı olma” içerikli) çalışmalardır; Bu çalışmaları kabul edip etmeme, eder ise “siyasi sorumluluğunu” üstlenme, tamamen belediye meclisinin hak ve tasarrufundaki bir konudur.
(“Siyasi sorumluluğu” üstlenecek olanın, yani kendince doğru karar verdiğinde artı hanesine, yanlış karar verdiğinde ise eksi hanesine yazılacak olanlar nedeniyle kent konseyi katılımcıları ve çalışma grubu/grupları üyesi yurttaşlar kadar rahat olmayan ve kolayca karar veremeyen belediye meclisi üyelerinin, bu “kabul” ya da “ret” hakkını istediği gibi kullanabilmesini, bu nedenle de doğal karşılamak ve sonuca, hazır olmak gerekir)
Kent konseyi katılımcıları ve çalışma gruplarındaki yurttaşlar, bunu bilerek ve kabul ederek bu çalışmalar içerisinde yer almalıdırlar ya da yer aldıkları anda, bunun böyle olduğunu kabul etmiş demektirler.
***
Belediye meclisi, hangi nedenle olursa olsun, kent konseyinden kendisine gönderilen ve görüşülmesi istenen bir kararı “ret” ettiğinde, kent konseyi, bu “ret” gerekçesi/gerekçeleri üzerinden bir “uzlaşma” yolunu arama, bu çerçevede yapılması gerekenler var ise yapma; ama, kendince, yapılabilecek hiç bir şey yok ise ilk kararında diretme; aldığı ve belediye meclisine gönderdiği karar ile belediye meclisinin “ret” kararı çerçevesinde “kamuoyu baskısı” oluşturma; bu konuda kamuoyunun çoğunluğunun yanında olmasını sağlamak için her türlü uğraşı verme; eğer gerçekten, kent konseyi içerisinde yer alan örgütlenmelerin temsilcileri ve çalışma gruplarının birer çalışanı olarak içinde yaşadıkları çevreden kopuk değiller ve içinde yaşadıkları o çevrenin çoğunluk iradesini temsil ettiklerini düşünüyorlar ve gerçekten de öyle iseler, bir biçimde belediye meclisinin üzerinde gerekli ve yeterli ağırlığı oluşturarak istedikleri sonucu elde etme hakkına sahiptirler.
Kent konseyinin “yardımcı” bir örgütlenme biçimi olması ve katılımcılarının bunun bilincinde olarak hareket etmeleri, olası böylesi bir durumda, bu hakları kullanamamaları ve bu haklardan yoksun oldukları anlamına gelmiyor.
(Uygulamada, böylesi bir durum karşısında, asıl olarak ve yaygınca gözlenen ise geri çekilme, pasifleşme, umutsuzluğa düşme, sonuca boyun eğme, kent konseyi çalışmalarının dışına çıkma, katılımı “şekli” düzeyde tutma, yerli yersiz söylentiler yayma...ve birilerinin gelip bir “mucize” gerçekleştirmesini, bu duruma son vermesini, belediye meclisinin gönderdikleri her şeyi kabul etmelerini sağlamasını... bekleme türünden “kaderci” eğilimler oluyor; haliyle, bu da, ister istemez, kent konseyi katılımcılarının ve çalışma gruplarında yer alanların yaptıkları işin ne ölçüde bilincinde olduklarını ve bu bilinçle bu çalışmalara katılıp katılmadıklarını sorgulamayı gündeme getiriyor.)
***
Kent konseyi ile Belediye/Belediye meclisi arasındaki bu “ortaklaşamama”/”uzlaşamama” durumu birden çok karar için söz konusu oluyor ve haliyle bir çizgiye dönüşüyor ise, bu durum, yasal düzeyde olduğu gibi gerçekte de birbirinin “eşit”i ya da “alternatif”i olmayan bu iki örgütlenmenin hangisinin, içinde yaşadıkları ve temsil ettiklerini söyledikleri toplumun çoğunluk iradesini temsil etmediğinin ve onların çıkarlarını savunmadığının tartışılmasını gündeme getirir ki, bu hiç istenmeyen bir durumdur; çözümü de kolay değildir...
(Devam edecek)
16.08.2019/Datça/Mehmet Erdal
YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/
DEMOKRATİK BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM
KENT KONSEYİ ÜZERİNE TARTIŞMA NOTLARI -12
31 Mart yerel seçim öncesi pek çok belediye başkan adayının diline (bir seçim vaadi, olarak) pelesenk olan ve seçimden sonra da (yerel ve ulusal basında çıkan haberlere göre) seçimi kazanan bazı belediye başkanlarınca kurulmasına “yeşil ışık” yakılan; belediye başkanlarınca ya da o yerdeki kent konseylerince kurulmaya başlandığı, kurulduğu vb. çerçevesindeki haberlere konu olan “Mahalle Meclisleri”, ülkemizde, bugünden yarına, teorik düzeyde, üzerinde en çok yazılıp çizilecek, konuşulacak ve tartışılacak örgütlenme biçimlerinden birisidir.
***
Aksi doğrultuda bir örnek olup olmadığını, şimdilik bilemiyoruz; ama, yerel ve ulusal basına yansıyanlardan ya da farklı İnternet kanallarında bu konuda yazılıp çizilenlerden anlaşıldığı kadarıyla, bu biçimiyle bahse konu olan “Mahalle meclisleri”; kent konseyinin alt bir çalışma grubu olarak kurulan, kent konseyi yürütme kuruluna bağlı, hem yasal anlamda hem de fiilen ona karşı sorumlu bir örgütlenme biçimidir.
Öncelikle bunu bilelim!
***
Yasal bir örgütlenme biçimi olan kent konseyleri ile ilgilenen ya da ilgilenmenin ötesinde, içerisinde yer alıp çalışmalara katılanların çok iyi bildiği gibi, kent konseyi, alt çalışma gruplarından oluşan bir bütündür; bu çalışma grupları, kadın ve gençlik gibi vazgeçilmez temel alanların yanı sıra o yerleşim biriminde var olan çevre-ekoloji, kültür-sanat, kıyılar, imar, ulaşım, altyapı, su....vb. sorunları birer “konu” başlığı olarak ele alıp kurulabilir; öte yandan, “yerleşim birimi” ölçeğinde ele alınarak da kurulabilir; “A, B, C.... mahallesi çalışma grubu”, “A, B, C...mahallesi meclisi” gibi.
Yönetmelikte, bunun böyle anlaşılamayacağına ve olamayacağına dair, herhangi bir hüküm bulunmamaktadır.
***
Herhangi bir kişinin ya da birilerinin keyfiyetine bağlı olarak değil, bir ihtiyaca cevaben önerilen ve asıl işlevi, o ihtiyacı karşılamak olan bütün örgütlenme biçimleri gibi kent konseyinin alt bir örgütlenme biçimi olarak önerilen, kurulmaya çalışılan ve kurulan “mahalle meclisi” de (daha işlerliğe sahip alternatif bir örgütlenme biçiminin olmadığı yerlerde) somut ve ileri bir adımdır; haliyle, içeriğine, biçimlenmesine, işleyişine vb. yönelik eleştiri hakkı saklı kalmak kaydıyla tereddütsüz desteklenmeli ve sahiplenilmelidir.
Bunun aksini düşünmek ve o çerçevede bir konumlanma içerisine girmek, akla ziyan bir hareket olur.
***
Günlük politik yaşamımıza bu biçimiyle giren ve tartışılmaya başlanan bu “Mahalle meclisleri”, yaşadıkları yerlerdeki sorunların çözümü için çalışan kadın-erkek yurttaşları ne kadar çok bir araya getirebilir ve birlikte hareket etmelerini sağlayabilirse, o ölçüde işlerliği olan ve kalıcılaşma olasılığı bulunan bir örgütlenme biçimi olarak görülecek ve kabul edilecektir.
***
Öte yandan, bu biçimiyle önerilen bu “mahalle meclislerinin” zaman içerisinde kitleselleşip kalıcılaşabilmesi ya da bir biçimde sönümlenme sürecine girerek dağılıp yok olması, tamamen, sorumlusu konumunda olan kent konseyi yürütme kurulunun göstereceği duyarlılığa ve içinde hareket etmek zorunda olduğu ilgili yönetmeliğin yeterli gelip gelmeyeceğine (ya da yeterli görülüp görülmeyeceğine) bağlıdır.
***
Var olan toplumun hem merkezi hem de yerel düzeyde demokratikleştirilmesinin ve Demokratik bir toplum yaratılmasının temel örgütlenme biçimlerinden birisi olarak (Sol, Sosyalist, Devrimci, Demokrat ve Yurtseverlerce) önerilen ve tartışılan “Meclisler”in, isim ve bazı şekli benzerlikler dışında, ele alıp tartışmaya çalıştığımız bu “Mahalle meclisleri” ile herhangi bir benzerliği yoktur; bu nedenle aynileştirilemez, birbirlerinin yerine ikame edilemez; ikisi çok farklı örgütlenme biçimleridir.
(Çok özet olarak; kent konseyinin alt bir birimi olarak kurulan “Mahalle meclisi”, kent konseyi yönetmeliği çerçevesinde hareket eden, kent konseyi yürütme kuruluna karşı sorumlu olan, yerel düzeyde çözümlenebilmesi olası sorunları kent konseyi dolayımı ile çözmeye çalışan...bir örgütlenme biçimi iken; şimdilik yalnızca adından söz ettiğimiz diğer “Mahalle meclisi” ise, bütün kuralları meclis üyelerince ortaklaşa belirlenen, yetersiz kaldığında yine aynı meclis üyelerince değiştirilen; tamamen meclis üyelerine ve kurulduğu yerde yaşayan halka karşı sorumlu olan; yerel ve merkezi otorite ve de yalnızca mahallede yaşayanlarca çözülebilmesi olası bütün sorunları kendisine “iş” edinen bir örgütlenme biçimidir; yerel düzeyde gerçek bir “ortak iradeyi” ifade eder.)
***
“MECLİSLER” önerisine hem ad hem de biçim ve içerik olarak sahip çıkanların, bugünden yarına, bu konuda yaşanacak olan olası algılama yanlışlıklarını, kafa karışıklıklarını ve bugünden öngörülemeyecek daha başka sıkıntıları düşünerek, bu örgütlenme biçimine hem teorik düzeyde hem de günlük politik pratikte sahip çıkmaları gerekiyor.
Şimdi, bu noktadayız!
(Not: 12 bölüm olarak ele alıp tartışmaya çalıştığımız “Kent konseyi” konusunu, şimdilik burada noktalıyoruz. )
24.08.2019/Datça/Mehmet Erdal
YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/
DEMOKRATİK BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM
MAHALLE MECLİSLERİ ÜZERİNE -1
24.08.2019 tarihli (12.) bölümde, “Kent konseyi” yönetimine bağlı ve “kent konseyinin çalışma gruplarından” birisi olarak kurulabilecek “Mahalle meclisleri” konusunu ele almış ve özet olarak; kent konseyi üyelerinin, yaşadıkları yerleşim birimlerinde (mahallelerinde) var olan “ortak/toplumsal” (“bireysel” değil) sorunlarının (örn: çevresel, alt yapı...) bir biçimde çözümünü sağlamak amacıyla “kent konseyi yönetimine bağlı” bir örgütlenme biçimini (“mahalle meclisi”) gündeme getirmeleri, bu örgütlenme biçimini hayata geçirmeleri ve var olan sorunlarını bu örgütlülük çerçevesinde çözmeye çalışmaları halinde, bu adımın, (aynı amaca yönelik başkaca ve daha iyi bir örgütlenme biçiminin olmadığı) öncesi dönemle kıyaslandığında, o yerleşim biriminde, “pozitif” bir adım olacağını ve haliyle, desteklenmesi/içinde yer alınması gerektiğini; ancak, bu “mahalle meclisinin” var olan toplumun hem merkezi hem de yerel düzeyde demokratikleştirilmesinin ve demokratik bir toplum yaratılmasının temel örgütlenme biçimlerinden birisi olarak (Sol, Sosyalist, Devrimci, Demokrat ve Yurtseverlerce) önerilen ve tartışılan' “meclisler” olmadığını, bu iki örgütlenme biçiminin farklı örgütlenme biçimleri olduklarını... söylemiştik.(Bknz:a.g.y.)
***
Kent konseyi yönetimine bağlı çalışma gruplarında birisi olarak kurulması önerilebilecek ve kurulacak bir mahalle meclisi, var olan ortak/toplumsal sorunların, o yerleşim biriminde yaşayanların, kendilerinin dışında olduklarını düşündükleri kurum ve kuruluşlarca (örn: yerel yönetim ve onun organlarınca) ya da kişilerce değil; asıl olarak, (kent konseyi dolayımıyla da olsa) kendilerinin aktif olarak içerisinde yer alacakları süreçlerde kapsamlı ve köklü bir biçimde çözülebileceğini bilince çıkartması, bu doğrultuda pratikler yaşatması (ya da bunu başarabilmesi) ve elbette, bu yaşanan sorunlara bir biçimde çözüm getirebilmesi nedeniyle, önemlidir.
Kent konseyi üyesi bazı “mahalle sakinleri” tarafından (tamamen “iyi niyetle” ve “gerekli” olduğuna inanılarak) kurulması öngörülen ama kurucularıyla sınırlı kalan/kitleselleşemeyen/mahalleliyi kucaklayamayan (örgütleyemeyen) ya da “kağıt üzerinde” kurulduğu ile kalan ve o kurulduğu yerleşim birimindeki yaşayanların günlük yaşamlarında “elle tutulur ve gözle görülür” bir “araç” haline gelemeyen ya da “kurulmasıyla yok olması” bir olan vb.vb... bir “mahalle meclisi” girişimi ise, hem kent konseyi ve hem de kurulmasının gündeme getirildiği mahalleli açısında hiç bir anlam ifade etmez ve dahası, “örgütlenme” konusunda “umutsuzluk” yaratan ve bu duyguyu yaygınlaştıran bazı olası gelişmeleri tetikler.
***
Halihazırda, kent konseyini (ilgili yasal mevzuat/yönetmelik nedeniyle) fiilen yöneten ve yönlendiren “belediye başkanının”, kent konseyi yönetiminin ya da “kent konseyinin bir çalışma grubu” olarak “mahalle meclisini” kuran ve içinde yer alan kent konseyi üyelerinin/mahalle sakinlerinin bu düzlemdeki inisiyatiflerinin tamamen dışında; bu düzlemdeki çabalar da dahil olmak üzere, toplumsal mücadelenin bir aşamasında (“olmazsa olmaz” bir şekilde) gündeme gelebileceği öngörüsüyle daha bugünden bazı Sol, Sosyalist, Devrimci, Demokrat ve Yurtseverlerce önerilen, dillendirilen, teorik açılımları yapılmaya çalışılan “Meclisler” (Halk, Mahalle, Sokak, Okul, İş yeri...meclisleri) ise, özellikle ilk başlarda ve bazı yönlerden, yukarıda sözünü ettiğimiz “mahalle meclisi” ile “biçimsel” benzerlikler taşısa da, özde, çok farklıdır ve asla “aynı/eş/benzer/aynı içerikte vb.” olarak ele alınamaz ve değerlendirilemez; farklı bir düzlemde ele alınması gereken bu “meclisler”, özet olarak ''...bütün kuralları meclis üyelerince ortaklaşa belirlenen, yetersiz kaldığında yine aynı meclis üyelerince değiştirilen; tamamen meclis üyelerine ve kurulduğu yerde yaşayan halka karşı sorumlu olan; yerel ve merkezi otorite ve de yalnızca mahallede yaşayanlarca çözülebilmesi olası bütün sorunları kendisine 'iş' edinen bir örgütlenme biçimidir; yerel düzeyde gerçek bir 'ortak iradeyi' ifade eder.'' (Bknz: a.g.y.)
***
Bazı belediye başkanlarınca, yönetiminde oldukları yerel yönetimin sınırları içinde var olan sorunların çözümünün sağlanabilmesinde “esas alınacak örgütlenme biçimleri” arasında sayılan ve kurulması teşvik edilen, bazı yerleşim birimlerinde ise kent konseyi yönetimlerince kurulması doğrultusunda adımlar atılan ve bazı yerlerde de, bazı kent konseyi üyelerince, farklı nedenlerle kurulması için çaba sarf edilmesi gerektiği dillendirilen “mahalle meclisleri” ile bir başka düzlemde önerilen ve savunulan “Meclisler” konusunu, bugünden yarına, “...yaşanacak olan olası algılama yanlışlıklarını, kafa karışıklıklarını ve bugünden öngörülemeyecek daha başka sıkıntıları düşünerek..” (Bknz:a.g.y.), tartışmaya açmak ve tartışmak gerekiyor.
Haydi başlayalım !
(Devam edecek)
21.09.2019/Datça/Mehmet Erdal
YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/
DEMOKRATİK BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM
MAHALLE MECLİSLERİ ÜZERİNE 2
Bugüne kadar “Yerel yönetim”, “Belediye meclisi”, 'Kent konseyi”...vb. başlıklar altında tartışırken, gerçekte, yerel düzeyde de olsa “Örgüt”ü ve “Örgütlenme”yi tartışıyoruz; bunun böyle olduğunun kolayca anlaşıldığını ve bilindiğini düşünüyoruz.
***
Ancak, “Örgüt”ü ve “Örgütlenme”yi afaki düzeyde ya da sorunları yaratan ve bu konumlarını her yolu deneyerek korumaya ve sürdürmeye çalışanlar açısından değil, tam aksine, içinde yaşanılan toplumsal düzende var olan sorunlardan mağdur olanlar açısından tartışmaya ve tartıştırmaya çalışıyoruz; bu yazıları okuyanlar açısından, bu, bilinen bir şey olmalıdır.
***
Eğer, herhangi bir yerde bir sorun ya da sorunlar varsa, çok doğal olarak bir de o sorunun ya da sorunların bir müsebbibi ya da müsebbipleri ve haliyle, bu sorunun ya da sorunların yarattığı mağduriyetler ve o mağduriyetleri yaşayan mağdurlar da vardır.
Bu mağdurlar, yaşadıkları bu mağduriyetlerden kendilerini korumak, etkilerini en aza indirmek veya bu mağduriyetleri ve dahası buna yol açan kaynağı da ortadan kaldırmak için bir araya gelmeye çalışıyorlarsa buna “örgütlenme”, bir araya gelip somut bir şeyler yaratabiliyorlar ise, buna da “örgüt” diyebiliriz.
Bu çerçevede, mağdurlarca ve/veya mağdurlar için önerilen ve yaratılmaya/oluşturulmaya çalışılan bütün örgütlenme biçimleri, önerenlerin keyfiyetine değil, mağdurların içinde yaşadıkları koşullara ve bu koşullarda mağdurların neler yapmak istediklerine bağlıdır; bir başka deyişle, “örgütlenmek”, bir gereksinimin ve zorunluluğun ifadesidir.
***
Var olan mağduriyetlerin niteliği, boyutu ve çeşitliliği yaratılacak örgütlenmenin niteliğini, boyutunu ve çeşitliliğini belirler; bir başka deyişle, sorun/sorunlar (mağduriyet/mağduriyetler) ile yaratılacak örgüt/örgütler arasında doğrudan bir ilişki vardır ve bunun aksi düşünülemez. (İmece'den derneğe, sendikadan partiye kadar var olan veya yaratılabilecek bütün örgütlenmeler bu kapsamdadır.)
Herhangi bir sorunu ya da sorunları olmayan ya da var olan sorununun tamamen kişisel olduğunu ve bunu da bir başkasına gereksinim duymadan kendi başına çözebileceğini söyleyenler ya da var olan sorunlarını “kader” olarak görenler ve haliyle herhangi bir şey yapmayı düşünmeyenler ya da herhangi bir şey yapmaktan “sıtma görmüş” gibi korkanlar ve bu nedenle parmağını bile oynatmaktan kaçınanlar vb. için burada yazılanlar, elbette geçerli değildir.)
Bu kadar basit...
***
Tartışma konumuz olan 'Mahalle meclisleri' de, bu çerçevede gündeme gelen ve tartışılması gereken örgütlenme biçimlerindendir.
(Devam edecek)
28.09.2019/Datça/Mehmet Erdal
YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/
DEMOKRATİK BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM
MAHALLE MECLİSLERİ ÜZERİNE -3
Egelilerin bildiği ve yaygın olarak kullandıkları, Aydın/Germencik yöresinin, yörenin özgün şivesiyle söylenen bir “kargı (kamış)” tekerlemesi vardır; bilen bilir, çok hoş bir tekerlemedir; “Gagı va, gagıcık va/Gagıdan gagıya fak va/Gagı va beli bükülüyo/Gagı va deli dövülüyo” (Bknz: Google/Ali Nihat Özer-Antoloji.Com).
Tekerleme içinde Germencik, Umurlu, İmamköy, Erbeyli...kargılarının birbirinden farklı olduğu ve bu farkların da neler olduğu çok esprili bir şekilde anlatılır; hiç bir yörenin kargısı küçümsenmez ama ısrarla, her yörenin kargısının kendine özgü belirleyici bir özelliği olduğu vurgulanır; bir başka deyişle, bir kargının hangi yörenin kargısı olduğu, bu özelliğine bakılarak anlaşılır; afaki varsayımlarla değil...
***
Tartışma konumuz olan “mahalle meclisleri” de benzer durumdadır.
***
İster yerel yönetimin (belediye başkanının), ister yerel yönetimden (belediye başkanından) görece bağımsız hareket eden kent konseylerinde kent konseyi yönetiminin “yukarıdan aşağıya”, isterse mahalle sakini olan bazı kent konseyi üyelerinin çabalarının ve diretmelerinin sonucu “aşağıdan yukarıya” doğru kurulmuş olsun; nasıl kurulmuş olursa olsun; kent konseyi yönetimine bağlı bir çalışma grubu olarak herhangi bir mahallede kurulan “mahalle meclisi”, eğer öncesi dönemde, o mahallede aynı işlevi gören “eş” ya da “daha iyi” bir başka örgütlenme biçimi yok ve haliyle, orada, o güne kadar var olan bir boşluğu dolduruyor ise; böylesi bir durumda, bu atılan adım, pozitif bir adımdır.
Haliyle, önceki bölümlerde de (24.08.2019/17.-21.09.2019/18. bölümler) yazmıştık; bu “mahalle meclisleri”, desteklenmeli ve içinde yer alınmalıdır; bunun aksini düşünmek olası değildir.
Yerel yönetim, mevcut yerel yönetim örgütlenmelerinin ve çalışma yöntemlerinin görece dışında ve ilerisinde bir yaklaşımın ifadesi olan bu “mahalle meclisi” örgütlenmesi ile o mahalledeki “yerel yönetim ile çözülebilecek” sorunları (mahalleliyi de sorunların çözüm sürecine katarak) hem daha kapsamlı ve kalıcı bir biçimde hem de var olan iş yükünü hafifleterek çözmeye çalışabilir; mahalleli ise, üyesi olduğu ya da “bizim meclisimiz” diyerek içselleştirdiği ve varlığını kabullendiği, haliyle çalışmalarını kah desteklediği kah bilfiil çalışmalarına katıldığı bu “mahalle meclisi” ile mahallenin, yine “yerel yönetim düzeyinde çözülebilecek” sorunlarının hem daha kapsamlı ve kalıcı bir biçimde hem de daha kolayca çözülmesini sağlayabilir.
***
Kent konseyi yönetiminin bir çalışma grubu anlamında kurulabilecek bu mahalle meclisi eğer yerel yönetimin, kent konseyi yönetiminin ve mahalledeki kent konseyi üyelerinin (her üç kesimin) nazarında “gerekli bir örgütlenme” değilse, bunlardan birisi ya da ikisi bu örgütlenmeyi “gereksiz” görüyorsa; öte yandan, bu üç kesimin “gerekli bir örgütlenme” olarak görmesine ve kurulması için çaba göstermesine karşın, mahalleli, bu mahalle meclisini şimdilik ya da hepten “gereksiz” görüyorsa; onu, kurucu iradeye karşın (şu veya bu nedenle) benimsemiyor, kabullenmiyor ve içselleştirmiyor ise; kuruluşuna ve çalışmalarına farklı biçimlerde destek ve üye olarak da katılım göstermiyorsa; böylesi hallerde, bu mahalle meclisi girişimi “kadük” olmaya mahkumdur.
***
Demokratik bir yöntemle (kent konseyi yönetimine bağlı) kurulması başarılacak ve demokratik bir işleyişe sahip olarak çalışmalarını sürdürecek bir mahalle meclisi ise, gücünü o mahallede yaşayan ve var olan toplumsal (şu veya bu ölçüde ortak) sorunlarının ancak el birliğiyle daha kalıcı, kapsamlı ve kolayca çözülebileceğine inanan ve bu çerçevede taşın altına elini koymaya hazır insanlarından alacaktır; bu güç, aynı zamanda, onun kitleselleşebilmesinin, kalıcılaşabilmesinin ve çalışmalarından sonuç almasının da asli unsuru olacaktır.
***
Bu biçimiyle tartışma konumuz olan mahalle meclisi, bütün yetkisini kent konseyi yönetiminden /kent konseyi yönetmeliğinden ve üyesi olacak olan mahalleliden alır; kurulma süreci de dahil olmak üzere mahalleliye ve yanı sıra kent konseyi yönetimine karşı sorumlu olur; kent konseyi yönetmeliği çerçevesinde çalışmalarını yürütür; faaliyet alanı, yerel yönetimin çözebileceği ve/veya çözmesi gereken her türlü sorundur.
***
Bu mahalle meclisinin niteliği ve bu ayırt edici özellikleri, daha baştan, kurulmaya başlandığı andan itibaren, kurucu kent konseyi üyeleri tarafından mahalleliye söylenmek zorundadır.
Bunun nedeni şudur:
Mahalleli, mahallesinde kurulacak olan mahalle meclisinin niteliğini, gücünü, yetkilerini, işlevini...kısacası, bu kurulacak olan mahalle meclisinin mahalleye “hayır”mı yoksa “şer”mi getireceğini; çalışmalarına karşı çıkmanın mı yoksa destek vermenin mi; seyirci kalmanın mı yoksa bir biçimde çalışmalarına katılmanın ve hatta bu katılımı üye olarak yerine getirmenin mi kendisi ve mahalleli açısından daha doğru olacağını... ilk evvel kurucularının ağzından duyduğu bilgilerle düşünmeye ve sorgulamaya başlar; sonrasında, mahallesinde gözünün önünde olup bitene bakar; kararını verir; konumunu ve tavrını belirler.
Dahası, mahallesindeki mahalle meclisinin çalışmalarının ve bizatihi mahalle meclisinin kendisinin süreç içindeki gidişatı çerçevesinde gündeme gelecek başarının ya da başarısızlığın nedenlerini, mahalle meclisi ile ilgili birinci ağızdan (kurucu üyelerden) edindiği ve dağarcığına yerleştirdiği bu bilgiler ışığında daha sağlıklı bir biçimde yapabilir.
(Devam edecek)
05.10.2019/Datça/Mehmet Erdal
YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/
DEMOKRATİK BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM
MAHALLE MECLİSLERİ ÜZERİNE -4
Kent konseyinin bir çalışma grubu olarak kurulması gündeme getirilen ve kurulmaya başlanan mahalle meclisi, daha baştan, kurucularının ve mahallelinin zihinlerinde her türlü “kuşku”dan azade bir konumda olur; çünkü, kurulmasına çalışılan bu mahalle meclisi, yasa koyucu tarafından yasal olarak tanımlanmış ve bütün yerel yönetimlerce kurulması önerilmiş kent konseyinin bir çalışma grubu olarak kurulmaktadır; haliyle, yasa koyucu (devlet) tarafından “meşru”dur; yerel yönetimin (belediye başkanının) kent konseyine ve mahalle meclisine yaklaşımına bağlı olarak şu veya bu ölçüde desteğine sahiptir; bir başka deyişle, bu mahalle meclisi, mahallelinin karşısına, bir anlamda, devletin,yerel yönetimin ve kent konseyinin gücünü arkasına alarak, tabir-i caizse, onların gölgesinde çıkar ve çalışmasını yürütür; bu durum, bazı yönlerden, bu mahalle meclisine, hiç de küçümsenmeyecek bir avantaj sağlar.
***
Özellikle yerel yönetimin ve kent konseyinin şemsiyesi altında çalışmalarına başlayan bu mahalle meclisi, ilk anlarda mahalleliye vereceği “yerel yönetim arkamızda” imajı ve bilahare var olan sorunların çözümünde yerel yönetimden göreceği (farklı ölçeklerde de olsa) maddi (araç-gereç, insan) ve manevi destek ile mahallede “bir çekim merkezi” olmayı oldukça kolay başarabilir.
Yerel yönetimin bu desteği devam eder ve mahalle meclisi de “ne oldum delisi” olmadan (mahalleliyle birlikte ve mahalleliyi sorunların çözüm sürecine katarak var olan sorunları çözme) “kitle” çizgisini koruyarak çalışmalarını sürdürebilirse, hiç şüphesiz “çekim merkezi/çözüm merkezi” olmaya da devam eder.
***
Farklı yerlerde farklı tarihlerde örneklerine tanık olunduğu üzere, şu ya da bu nedenle, bir gün, yerel yönetimin (ve haliyle, mevcut kent konseyi yönetiminin) desteği azalır ya da tamamen kesilirse ya da yerel yöneticiler değişir ve kent konseyine ilke olarak karşı olan yenileri yönetime gelirse, evet böylesi bir durumla karşılaşılırsa, böylesi koşullarda, o güne kadar var olan mahalle meclisi ya da mahalle meclislerinin “kaderi” ne olur?
Mahalle meclisini kendi yaşadığı mahallede kuran kent konseyi üyelerinin bütün iyi niyetlerine ve (diyelim ki hatasız) çabalarına karşın, eğer bir gün böylesi bir durum ile karşılaşılırsa, bu mahalle meclisinin/mahalle meclislerinin ayakta durması ve çalışmalarını sürdürmesi çok zor, hatta olanaksız olmaz mı?
***
Kent konseyinin bir çalışma grubu olarak mahallesinde mahalle meclisini kurmaya çalışan bütün kent konseyi üyeleri, bir gün böylesi bir durumla karşılaşabileceğini öngörerek ve böylesi bir durumla karşılaştığında ne yapacağını düşünerek hareket etmelidir.
Böylesi bir durumla karşılaşıldığında “Harç bitti, yapı paydos”mu denilecek ya da başka bir şey mi?
Evet, ne denilecek?
***
Gerçekte, baştan beri ona “avantaj” sağlayan (onu “ayakta tutan”) yönü (yerel yönetimin maddi ve manevi gücünü arkasına alarak ve onun şemsiyesi altında çalışmasını sürdürmesi), aynı zamanda, onun “dezavantaj”lı yönüdür; bir başka deyişle, bu biçimde kurulan bir mahalle meclisi, bu “dayanak” (yerel yönetim/kent konseyi yönetimi) onun arkasında varsa vardır, yoksa yoktur; bu durum, her şeyin yolunda gittiği normal zamanlarda değil, işlerin yolunda gitmediği böylesi anlarda gözle görülür ve yaşanılır bir gerçeklik olur, denebilir mi?
(Devam edecek)
12.10.2019/Datça/Mehmet Erdal
YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/
DEMOKRATİK BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM
MAHALLE MECLİSLERİ ÜZERİNE -5
Kent konseyi, konuyla ilgilenenlerin çok iyi bildiği gibi, tarihsel olarak, kurulmasına karar verildiği ülkelerde, egemen (muktedir) olan (“yasa koyucu/devlet” düzeyindeki) güçler tarafından (farklı ülkelerde var olan biçimleriyle) formüle edilmiş ve yasalaştırılarak kabul edilmiş bir örgütlenme biçimidir.
***
Egemenler,''...tarihsel süreç içerisinde farklı zamanlarda, farklı ülkelerde, farklı kişiler ve kesimlerce...'' eleştirilen yerel yönetimlerin (Belediyelerin) eleştirilere konu olan eksikliklerini ve yetersizliklerini, gün gelmiş, kabul etmeye başlamışlar; bu kabul etmelerinin ve (eleştirenlerin istediği çerçevede değil, kendilerinin “yeterli” gördükleri çerçevede) gidermeye çalışmalarının bir ifadesi olarak “Ne yapmalı?/Ne yapılabilir?” sorusunu tartışmaya başlamışlar; nihayetinde, bugün tanık olduğumuz ve farklı yönleriyle tartışmaya çalıştığımız kent konseyini bir örgütlenme biçimi olarak formüle etmiş ve ''...bilahare farklı ülkelerde, farklı zamanlarda ve görece birbirinden farklı biçimlerde...'' yasalaştırarak uygulamaya geçmişlerdir. (15.06.2019.Bknz: Kent konseyleri üzerine tartışma notları/2. Bölüm)
***
Sol, Sosyalist, Devrimci, Demokrat ve Yurtseverlerin örgütlemeye ve örgütlü bir güç olarak tarih sahnesinde yerlerini almalarını sağlamaya çalıştıkları mağdurlarla birlikte yönelttikleri eleştirilerinin bir sonucu olarak egemenlerce gündeme getirilen bu kent konseyi karşısında ne yapmaları ve nasıl bir tepki göstermeleri gerekiyor (du)?
Bir başka deyişle Sol, Sosyalist, Devrimci, Demokrat ve Yurtseverler yaşadıkları ülkelerde, kendilerinin bir tartışma konusu olarak (“Savunduğumuz ideolojik ve teorik görüşler açısından doğru mu ya da yanlış mı?” diyerek) önlerine koymadıkları; egemenlerce, somut bir olgu olarak gündeme getirilen bu “kent konseyi” karşısında nasıl bir tavır ortaya koymalılar (dı) ki bu tavır “doğru” ve “olması gereken” bir tavır olarak algılansın ve genel kabul görsün (dü)?
***
Bugüne kadar yaşanılan süreçte, kent konseyi ile ilgili olarak Sol, Sosyalist, Devrimci, Demokrat ve Yurtsever kişi ve kesimler arasında, başlıca, 3 farklı yaklaşımın var olageldiği söylenebilir:
1- Kent konseyinin, egemen güçlerce, var olan yerel yönetim modelinin bir biçimde (“sistem/düzen” içinde kalınarak) devam ettirilmeye çalışılması amacıyla önerildiği ve yasalaştırılarak kabul edildiği; bu nedenle, ideolojik ve teorik olarak savunulmasının mümkün olmadığı; reddedilmesi ve “elimizin tersiyle” bir kenara itilmesi gerektiği...(Ki, açıkça söylenemese de, kent konseyinin olmadığı/kurulmadığı yerlerde yaşayan Sol, Sosyalist, Devrimci, Demokrat ve Yurtseverlerin bu konuda hiç “kapak kaldırmamalarının”; kent konseyinin var olduğu yerlerde ise ondan uzak durmalarının ya da “kerhen/şeklen” ilgilenmelerinin altında yatan asıl neden, onlardaki bu yaklaşımın varlığıdır.)
Sol, Sosyalist, Devrimci, Demokrat ve Yurtseverler tarafından kent konseyine yöneltilen haklı ve doğru bir eleştirinin ifadesi olan bu yaklaşım, var olan yerel yönetimin “Devrimci” alternatifinin somut olarak ortaya konulamadığı ve yaşanılan bir gerçeklik haline getirilmediği koşullarda dillerden düşürülmediğinde (“sığınılacak” bir liman olarak görüldüğünde), gerçekte, yapılan, “pasifizmin” bir ifadesi olan “Sol lafazanlık”tan başka bir şey değildir. (Eğer, derdimiz, gerçekte “örgütsüzlüğü” savunmak ve meşrulaştırmak değilse, istenilen örgütlenmenin yaratılamadığı koşullarda “En kötü örgüt, örgütsüzlükten daha iyidir.” Böylesi koşullarda doğru olan da, var olan örgütlenmenin içerisine girip çalışmaktır.)
2- Devlet tarafından kurulması (yasal olarak) öngörülen ve yerel yönetimler tarafından bir biçimde desteklenerek kurulmaya çalışılan/kurulan kent konseyinin (ve çalışma gruplarının) var olan haliyle ya da günlük hayatta bazı istenmeyen sorunlara yol açan yönlerinin yasal düzeyde düzenlenerek var olmaya devam edebileceği ve yerel yönetimi ilgilendiren sorunların bu örgütlenmenin yardımı ile daha kolay çözülebileceği... Başka bir örgütlenme biçimine gerek olmadığı... (Sol, Sosyalist, Devrimci, Demokrat ve Yurtseverlerinin etkinliğinin yetersiz olduğu halihazırdaki koşullarda, bu anlayışın, var olan kent konseylerinde önemli bir ağırlığa sahip olduğu söylenebilir.)
''Mevcut (Kapitalist) sistemin/düzenin 'reforme' edilerek devam etmesinin (hem sistemin önceki dönemine ve hem de 'Sosyalizm'e göre) 'daha iyi' olacağı...'' düşüncesinin bir yansıması olan bu yaklaşım, günlük yaşamda tanık olunan bütün “ilericilik, radikallik vb.” söylemlerine karşın, özünde, var olan yerel yönetim modelinin(sistemin/düzenin) devamının savunulmasından başka bir şey değildir.
(Yerel yönetim tartışmalarında, a-Var olan yerel yönetimin yanında kent konseyinin olması yeterli midir? ve b-Var olan yerel yönetimin yerine daha başka bir yerel yönetim modelinin geçirilmesi gerekli midir? sorularına verilecek yanıtlar can alıcıdır; turnusol kağıdı, gibidir.)
3- Evet '' 'Kent Konseyi', var olan yerel yönetimin yetersizliklerinin eleştirisi üzerinde yükselmiş ve bu yetersizliklerin giderilebilmesi çerçevesinde (yani somut bir gereksinime bağlı olarak) tarih sahnesine çıkmış ve önerilmiş...'', tir, dolayısıyla ''...var olan 'Temsili Demokrasi'nin (Belediye yönetimlerinin) 'daha demokratik' (katılımcı, şeffaf, çok sesli vb.) bir yönde evrilmesine/ dönüşmesine katkıda bulun''an '''pozitif' bir öneri ve 'örgütlenme biçimi' olarak kabul edilmeli, haliyle sahiplenilmelidir.'' (Bknz:a.g.y)
Evet, halihazırda yürürlükte olan ilgili yönetmeliklere göre, ülkemizde var olan kent konseylerinin oldukça “biçimsel/şekli” (adeta “ucube”) bir örgütlenme biçimi olarak tanımlandığı; pek çok yönden, mutlaka ve acilen yeniden tanımlanmaya gereksinimi olduğu; bunun yapılabilmesine bağlı olarak daha işlevsel olabileceği de...söylenebilir.
Ama, evet ama, bu da yeterli değildir.
Kent konseylerini kuran ve ona destek veren yerel yönetimlerin (Belediye başkanlarının) şu veya bu nedenle desteklerini çektikleri ya da yerel yönetime (belediye başkanlığına) kent konseyine (ve alt çalışma gruplarına) karşı olan yenilerinin seçildiği; var olan kent konseyinin (ve alt çalışma gruplarının), kurulu oldukları yerde yaşayan yurttaşların sorunlarını çözmekte yetersiz kaldıkları ve yurttaşlarca bunun yüksek sesle dillendirildiği; demokratik bir toplumsal mücadelenin yükseldiği ve yurttaşların var olan taleplerinin yerel düzeyden merkezi otoriteye yöneldiği, yerel ve merkezi sisteme yönelik taleplerinin iç içe geçtiği..vb.vb. hallerde ne önerilecektir ve neden önerilecektir?
İşte, “zurnanın zırt dediği yer”, tam da burasıdır.
Böylesi durumlarla karşılaşıldığında “Harç bitti, yapı paydos!” denilerek “evlere” mi dönülecektir ya da tam aksine, bugünden de dillendirilen, savunulan ve önerilen örgütlenme biçimlerinin yaşama geçirilmesine mi çalışılacaktır? Ve bu örgütlenmeler, hangi yaklaşımın somut bir ifadesi olacaktır?
Bir başka deyişle, kent konseyi yokken ya da varken, yurttaşların sorunlarının çözümünde yetersiz kalındığı hallerde “Ne yapalım? Elimizden başka bir şey gelmiyor” mu denilecek ya da ''...yaşayan her bireyi '' yerel yönetimin ''sahibi birer özne olarak gören ve var olan sorunları onlarla birlikte çözmeye çalışan, bunu sağlamanın yol ve yöntemlerini bulan ve uygulamaya sokan;...'' yeni ve bugün var olandan farklı bir yerel yönetim modelinin temelini de oluşturan “Meclisler”mi gündeme getirilecektir? (Datça'da Nasıl Bir Yerel Yönetim İstiyoruz?/Birleşik haziran Hareketi-Datça)
Evet, ne yapılacaktır?
3.yaklaşıma göre, yapılması gereken, “Söz, Yetki ve Karar hakkının” yalnızca yurttaşlarda olacağı “Meclisler”i (İş yeri, Fabrika, Okul, Sokak, Cadde, Mahalle; Gençlik, Kadın, Emekli, Aydın-Sanatçı...vb.) yaşanılır bir gerçeklik haline getirmeye çalışmak olmalıdır.
''Evet, günlük yaşamımızda tanık olunan sorunların köklü ve kalıcı çözümü bu anlayıştadır, bize gerekli olan budur ve işin sırrı da buradadır.''(Datça'da Nasıl Bir Yerel Yönetim İstiyoruz?/Birleşik Haziran hareketi-Datça)
(Kent konseyi yönetimine bağlı ve onun alt çalışma gruplarından birisi olarak kurulacak olan “Mahalle meclisleri”, bu çerçevedeki bir örgütlenme biçimi değildir.)
***
Öyleyse, her şeyin yolunda gittiğinin var sayıldığı süreçte de, 3. yaklaşımın dilinin açık ve net olması; “ayırt edici” yönlerini vurgulaması ve bunun nedenlerini ortaya koyması gerekir.
Şimdi, tartışma konumuz olan “Mahalle meclisleri” özelinde, tam da bu noktadayız.
(Devam edecek)
19.10.2019/Datça/Mehmet Erdal
YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/
DEMOKRATİK BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM
MAHALLE MECLİSLERİ ÜZERİNE -6
“Kent konseyi” gibi “Kent konseyi” bünyesinde kurulabilecek “Mahalle meclisleri” de Sol, Sosyalist, Devrimci, Demokrat ve Yurtseverler'in, kendilerinin, “doğru mu ya da yanlış mı?” diye tartışmak için önlerine koydukları “teorik bir önerme” değil; iradeleri dışında gündeme getirilen ve haliyle “somut bir olgu” olarak ele aldıkları ve tartıştıkları bir örgütlenme biçimidir.
Öncelikle, bunu bilmek gerekiyor.
***
Bu “Mahalle meclisleri”, tıpkı bir parçası oldukları “Kent konseyleri” gibi, kuruldukları yerlerdeki bazı nedenlere bağlı olarak, görece birbirinden farklı özellikler gösterebileceklerdir; ama bu kimseyi yanıltmamalıdır; bu farklılıklar öze ilişkin olmayacaktır, göreceli olacaktır; bu konumdaki bütün “Mahalle meclisleri”, özde aynı olmak zorundadırlar; çünkü, aksi bir durum, (hepsi de aynı yönetmelik çerçevesinde kurulan “Kent Konseylerinin” birer alt organı olacağı için) olası değildir.
Hiç şüphesiz, bu düzlemdeki “Mahalle meclisleri”, kurulmasının önerildiği yerlerde önerildiği ya da kurulmaya çalışıldığı/kurulduğu yerlerde ise var olan halleriyle somut olarak ele alınmalı ve tartışılmalıdır; doğru olan budur.
***
Yasa koyucu tarafından 2006 yılında çıkarılan ve 2009 yılında da güncellenen “Kent konseyi yönetmeliği”nde açıkça tanımlanmasa da (farklı yerel yönetimler tarafından kurulması) gündeme getirildiğinde (“Kent konseyinin” ruhuna uygun bir öneri olduğu için) hiç de yadırganmayan bu “Mahalle meclislerinin”, var olan yönetmeliğin “ruhu” esas alınarak kurulması halinde, “Kent konseyinin mahalle özgülündeki bir 'izdüşümü'” olması kaçınılmazdır.
Hal böyle olunca, “Kent konseyi” için yapılan bütün değerlendirmelerin ve yöneltilen eleştirilerin, özü itibarıyla, bu konumdaki “Mahalle meclisleri” için de geçerli olduğu/olacağı söylenebilir.
***
Yeterince anlaşılamadığı ve bilince çıkarılamadığı için, ikide bir yazıp duruyoruz; tarihsel olarak “Kent konseyi”, var olan yerel yönetimlerden şikayetçi olan mağdurların dile getirip durdukları eksikliklerin ve yetersizliklerin egemenlerce/devletçe/yasa koyucularınca bir biçimde (mağdurların istedikleri biçimde değil, kendi uygun gördükleri ölçüde) karşılanmaya çalışılmasının bir ifadesi olarak gündeme getirilmiş ve yasalaştırılmış bir örgütlenme biçimidir; haliyle, bir bütün olarak, var olan yerel yönetimin “alternatifi” olarak değil, “yardımcısı/var olan boşluğu doldurmaya aday” (düzen/sistem içi) bir örgütlenme biçimi olarak tasarlanmış, formüle edilmiş ve bu çerçevede (ilgili yönetmelikle) yasal bir statüye kavuşturulmuştur.
Dahası, ülkemizdeki siyasi iktidar/yasa koyucu, 2005 tarihinde 5393 sayılı Belediyeler yasasının 76. maddesinde kabul ettiği kent konseyine 2006 yılında ilgili yönetmeliği çıkarırken ve bilahare 2009 yılında bu yönetmeliği güncelleştirirken (ülkemizde bu örgütlenme biçiminin gerekliliğine inanmamanın ama muhtelif nedenlerle kabul etmek ve yasalaştırmak zorunda kalmanın sonucu olsa gerekir) oldukça “içten pazarlıklı” davranmış; başka ülkelerde tanık olunan benzerlerinin çok gerisinde, merkezi otoritenin denetiminde ve yerel otoritenin fiili yönetiminde “bürokratik, şekli/biçimsel” ve tabir-i caizse “ucube” bir “Kent konseyi” tanımlaması yapmıştır.
Bir başka deyişle, yasa koyucu, ilgili yönetmeliği çıkarırken, adeta, yasallaştırdığı ve ülke genelinde kurulmasını önerdiği “kent konseyinin”, gerçekte, kurulmasını ve kurulduktan sonra da, doldurmaya aday olduğu (tarihsel olarak kurulmasının nedeni olan) boşluğu doldurmasını değil; kurulup kurulmamasının keyfiyete tabi olmasını; kurulsa bile işlevsizleşmesini; bir hevesle ve “toplumsal ideallerle” içinde yer alanların ve çalışmak isteyenlerin “bürokratik” mekanizma içinde boğulup gitmesini, canından bezmesini, yılmasını ve giderek uzaklaşmasını; ya merkezi otoritenin denetiminde ve yerel yönetimin/otoritenin fiili yönetiminde (onun istediği ve onayladığı çerçevede) çalışmayı kabullenmesini ya da bu tür girişimden uzak durmasını ve haliyle bu girişimin gerekçesi olan “toplumsal” (demokratik, katılımcı ve şeffaf...yerel yönetim) ideallerinin gerçekleştirilmesi hayallerini “rafa kaldırmasını”; daha açık ifade etmek gerekirse, “Kent konseyinin” kurulmasından çok kurulmamasını...amaçlamış gibidir.
***
Bırakın “Kent konseyinin” tarihsel olarak ortaya çıkış öyküsünü araştırmayı ve öğrenmeyi, yerel yönetimin yasal dayanaklı “Gelin, katılın ve çalışın!” çağrısı üzerine bir hevesle içinde yer aldıkları örgütlenmenin yasal çerçevesini çizen ilgili yönetmeliği bile okumayan/okuma gereği duymayan ve bilahare tanık oldukları gelişmeler karşısında ise şaşkın bir biçimde sessizce kendi kabuğuna çekilen katılımcıların, gerçekte, daha baştan, yukarıda özetlediğimiz bu gerçeği bilmeleri ve bunu bilerek çalışmalara katılmaları elzemdir.
***
İşte, “Kent konseyi”ne bağlı olarak kurulacak bir “Mahalle meclisi” de, eğer “Demokratik” ve örgütlenmesi istenen yurttaşları sürecin öznesi olarak gören ve kabul eden “Katılımcı” bir bakış açısının değil, “statükocu/yasalcı” ve “bürokratik” bir bakış açısının ürünü olarak önerilir ve mahallelerde kurulmaya çalışılırsa, tıpkı bağlı olduğu örgütlenme biçimi gibi “bürokratik”, “şekli/biçimsel” olmak...zorundadır.
***
Her koşulda, böyle bir “Mahalle meclisi” kurulabilir mi? Eğer kurulmak isteniyorsa, evet!
Peki, böyle kurulacak bir “Mahalle meclisi” iş yapar mı? Merkezi otoriteyle ve özellikle de yerel yönetimle/otoriteyle işbirliği yaptığı ve “uyumlu” çalıştığı sürece evet; ama, bir yere kadar!
Sol, Sosyalist, Devrimci, Demokrat ve Yurtseverler böyle kurulan bir “Mahalle meclisi” içine girip çalışabilirler mi? Evet, çalışabilirler! Çalışmalıdırlar da!
Peki, böyle kurulan/kurulması önerilen bir “Mahalle meclisini” teorik olarak savunabilirler mi?
Elbette, hayır!
Neden?
Çünkü, onların savundukları başka bir “Mahalle meclisi” vardır ve o meclis, o mahallede yaşayan ve gönüllüce bu meclis çalışmalarına katılan özgür bireylerden oluşur; yalnızca mahalleliye hesap verir; mahallede yaşayan yurttaşların yaşamlarını ilgilendiren her konuda söz, yetki ve karar alma hakkı yalnızca ona aittir; onun üzerinde başkaca bir güç, haliyle çözemeyeceği (elbette sahip olduğu güç ve olanaklar ölçüsünde) hiç bir sorun yoktur.
O, en alt düzeydeki “yerel iktidar organı”dır.
(Devam edecek)
26.10.2019/Datça/Mehmet Erdal
YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/
DEMOKRATİK BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM
MAHALLE MECLİSLERİ ÜZERİNE -7
Kent konseyine bağlı “Mahalle meclisleri” kurma önerisini gündeme getiren ve bu doğrultuda girişimlerde bulunan “sosyal demokrat” nitelikli belediye başkanlarının ve/veya kent konseyi yürütme kurulu üyelerinin “Sol” kültürden ve Sol'un geçmişteki mahalle çalışmalarından etkilendiğine; bu etkilenmenin bir sonucu olarak “Sol”a ve Sol'un uygulamalarına öykünmeye çalıştıklarına ve bu öykünmenin bir sonucu olarak da bu öneriyi gündeme getirdiklerine hiç şüphe yoktur.
***
(“Bürokratik sosyalizm”i savunanlar ve “Sol lafazanlar” dışındaki) “Sol” açısından (Siyasi hareketlerin, mahallelerde, “siyasi çalışmanın bir parçası' anlamında ilk adımda kurmaya çalıştıkları “Mahalle komitesi” değil) “Mahalle meclisleri”, çok kısa olarak özetlemek gerekirse; mahalleli yurttaşların özgür iradeleriyle bir araya gelecekleri ve var olan sorunlarını birlikte tartışmak, çözüm yollarını bulmak ve bu doğrultuda adımlar atmak da dahil olmak üzere ortak yaşamlarına dair her konuda söz, yetki ve karar alma haklarını kullanabilecekleri; toplanma, tartışma, karar alma ve alınan kararları hayata geçirme süreçlerinde uymaları gereken bütün kuralları kendilerinin belirleyecekleri ve gerekli hallerde gerekenleri değiştirebilecekleri ve yerlerine yenilerini koyabilecekleri; kendileri ve mahalleli yurttaşlar dışında kimseye hesap vermek zorunda olmayacakları yerlerdir.
Mahalle meclisleri, “Sol” açısından, savunulan ve ülkemizde yaşanılan bir gerçeklik haline getirilmeye çalışılan “Demokrasi” mücadelesinin “olmazsa olmaz”ı ve tabiri caizse, “vücut bulmuş” halidir.
Bu nedenle masa başında değil, “Demokrasi” mücadelesinin içinde yer alanlar tarafından mücadelenin yürütüldüğü süreçte bir biçimde gündeme getirilerek (mücadelenin bir sonucu olarak) kurulmaya başlanabilir; mücadelenin gelişmesine bağlı olarak da farklı biçimlere bürünerek ileriki aşamalara evrilebilir ya da geriler...ve bir sonraki “bahar”da da, topraktan fışkıran çiçekler gibi yeniden gündeme gelirler ve boy vermeye başlarlar.
***
“Sol”un savunduğu ve önerdiği bu “Mahalle meclisi” ile kent konseyinin bünyesindeki bir örgütlenme biçimi olarak kurulması öngörülen “Mahalle meclisi” arasında “ad” ve bazı biçimsel benzerlikler dışında “öz”e ilişkin herhangi bir ortak ya da benzer yönün olduğu söylenemez.
Demokrasi mücadelesinde aktif olarak yer alan mahalleli yurttaşların “iradesini/örgütlü gücünü” ifade eden “Mahalle meclisi” ile (tabir-i caizse) “icazetli” bir örgütlenme biçimi olan kent konseyinin bünyesinde “icazetlinin icazetlisi” olarak kurulması öngörülen “Mahalle meclisi”, birbirinden çok farklı iki ayrı düzlemde kurulması öngörülen (birbirinden çok farklı) iki örgütlenme biçimidir.
Bu kadar açık ve net!
***
Peki, “Sol”dan etkilenmenin ve “Sol”un mahalle çalışmalarına öykünmenin bir sonucu olarak “sosyal demokrat” belediye başkanlarınca ve/veya kent konseyi yürütme kurulu üyelerince gündeme getirilen “kent konseyi”ne bağlı mahalle meclisinin kurulma sürecinde izlenecek yöntem konusunda ne öneriliyor?
“Sol”un mahalle/kitle çalışmalarında izlediği yola (kabaca da olsa) benzer bir biçimde (Mahalleliyle oturup konuşma, bu örgütlenme biçiminin gerekliliğini anlatma ve tartışma, kurulma sürecine her aşamada ve her yönüyle katılımlarını sağlama vb.) bir yol mu?
1944 yılında Ankara valisi olan Nevzat Tandoğan'a atfedilen “Bu ülkeye komünizm gelecekse, onu da biz getiririz!” (Bknz: Google) söyleminde simgeleşen “Kendini her şeye muktedir gören ve kendisinin her şeyi en iyi bildiğini sanan” bir yaklaşım mı?
Ya da...???
Hangisi?
***
İşte bu da tartıştığımız “kent konseyine bağlı mahalle meclisi” kurulması önerisinin yapıldığı yerde tanık olunabilecek ve haliyle tartışılabilecek (hiç şüphesiz, tartışılması da gerekli olan) bir şeydir.
(Şimdilik, bu kadar!)
02.11.2019/Datça/Mehmet Erdal
YEREL DEMOKRASİ VE KATILIM-FORUM'u ÜZERİNE NOTLAR
Günlerdir “Yılın büyük bölümüne yayılan tartışmaya, bir nokta koymaya çalışacağız; son sözü söyleme densizliğine düşmeden.' (Bknz: farklı yerel internet siteleri) denilerek tanıtılan ve düzenleyicilerin DAÇEV (Datça Çevre Derneği), BELEDİYE ve EBERT VAKFI olduğu yazılan 'Yerel Demokrasi ve Katılım-Forum'u, bugün, 17.11.2019 günü saat 14.30-18.00 saatleri arasında yapıldı.
(“Yerel yönetimimizi demokratikleştirelim/Demokratik bir yerel yönetim yaratalım” başlığı altında 6 ay boyunca (haftada bir gün yayınlanan) 24 bölüm yazı yazan ve bu başlık altına girdiğini düşündüğüm Belediye meclislerine katılım, Kent Konseyleri, Mahalle Meclisleri vb. konularda düşüncelerini kamuoyu ile paylaşan bir kişi olarak, bu forum'u düzenleyen bu arkadaşların, Datça'da, bir yıl boyunca bu konuda nerede ve ne zaman bu tartışmaları yaptıklarından, inanın bihaberim.)
***
Toplantıyı moderatör görevini üstlenen (MUÇEP ve Datça Kent Konseyi Yürütme Kurulu üyesi) Güngör Erçil, açtı; ilk sözü, açılış konuşmalarını yapmak üzere, Belediye başkanı Gürsel Uçar'a, EBERT vakfı Ankara temsilcisi Pınar Yiğitoğlu'na ve DAÇEV başkanı Hüseyin Tüzün'e verdi: Hüseyin beyin konuşmasından, bu forum'un onların bir faaliyeti olduğunu öğrendik.(Belediye'nin, forum'un düzenleyicilerinden olmadığını ve yalnızca katkıda bulunduğunu biliyordum; DAÇEV'in de aynı konumda olduğunu sanıyordum; yanılmışım.)
***
Forum'da, 7 konuşmacı vardı.
Moderatör Güngör Erçil, başladığı konuşmasını “galiba çok uzattım” diyerek nihayet bitirdi ve ilk sözü, konuşmacılardan İkbal Polat'a verdi; İkbal Polat, Bursa Nilüfer ve şimdi de Kadıköy Kent Konseyleri deneyimlerinden yola çıkarak, benim değerlendirmemce, büyük ölçüde Kent Konseyi ve Kent Konseyine bağlı Mahalle Meclisi güzellemesi yaptı.
İkinci konuşmacı Belediye başkanı Gürsel Uçar'dı. Gürsel bey, kısmen (forum boyunca her konuşmacıyı bir biçimde yönlendirmeye çalışan) Güngör Erçil'in yönlendirmesine de kayıtsız kalmayarak, Datça'ya dair kişiliğini, uygulamalarını, Kent Konseyine yaklaşımını... ifade eden ve oldukça sade-anlaşılır bir konuşma yaptı.
Üçüncü konuşmacı, Marmaris Kent Konseyi başkanı Ufuk Baytekin'di. Ufuk Baytekin, kısa dönemdir yürüttüğü Kent Konseyi başkanlığı deneyiminden yola çıkarak, tartışma konusunun ana iki başlığını oluşturan Kent Konseyi ve Kent Konseyine bağlı Mahalle Meclisleri konusunda çok yararlı bilgiler verdi ve düşüncelerini anlattı.
Dördüncü konuşmacı, Validebağ Dayanışmasından Latif Şimşek'ti. Latif bey, Validebağ deneyimlerinden daha çok, genel politik havaya ve gidişata dair çok çarpıcı sözler söyledi.
Beşinci konuşmacı, Datça Kent Konseyi Kadın Meclisi Yürütme Kurulu üyesi Nezaket Koç'tu. Nezaket Koç, konuşmasında, Kadın Meclisi olarak yerelde yaptıkları çalışmaları ve belediyeden beklentilerini dile getirdi; ayrıca yazılı taleplerini içeren bir metni, belediyeye verilmek üzere Güngör Erçil'e teslim etti.
Altıncı konuşmacı, MUÇEP adına Serdar Denktaş'tı. Serdar Denktaş, konuşmasında, asıl olarak, MUÇEP'in yerel seçim öncesi açıkladığı 'Yerel Yönetim Bildirgesi'ni ve bu çerçevedeki düşüncelerini açıkladı.
Yedinci ve son konuşmacı, Şehir Plancısı ve Datça Belediyesi İmar İşleri'nden Özgür Yayla'ydı. Özgür bey, konuşmasına hem teorik, hem Entelektüel, hem tarihsel ve hem de deneyimlere dair pek çok konuyu sıkıştırmaya ve bütün bunları da 10 dakikada aktarabilmeye kalkınca, konuşması yeterince anlaşılamadı.
***
Toplantıya 10 dakika ara verildi.
***
İkinci bölümde, izleyicilerin soruları ve katkıları gündeme geldi.
Sorular sorulmaya ve düşünceler ifade edilmeye başlandı.
İlk söz alışımda, şu soruları sordum: ''23 Haziran 2019 tarihinde yine bu salonda yapılan 'Nasıl bir Datça?' panelinde olduğu gibi bugünkü forum'un tanıtım yazılarını görünce aklıma otomatik olarak James Petras'ın 1990 yılında yazdığı 'Latin Amerikalı Aydınların Dönüşümü' başlıklı yazı geldi.
Şu an bu salonda bulunan ya da bulunmayan hemen hemen herkesin mutlaka internetten indirip okuması gereken bu çok önemli yazısında James Petras, lafı dolandırmaz ve pat diye söyleyeceğini söyler; '20 yıl önce' der, 'Latin Amerika'da yabancı fonlarıyla beslenen kuruluşlardan mali destek almayı kabul eden solcu bir aydın bulmak neredeyse imkansızdı. Bugünse, şöyle ya da böyle Kuzey Amerika ya da Avrupa vakıfları tarafından finanse edilmeyen bir araştırma enstitüsü ile bağlantılı bir araştırmacı bulmak oldukça zor...' (Bknz:Google)
1990 yılında yazılan ve 1990 yılı ile 1970'li yılları kıyaslayan; bu kıyaslama çerçevesinde Latin Amerikalı aydınlardaki ilginç dönüşümü sorgulayan James Petras'ın bu cümlelerini, yadırgadınız mı?
Ben yadırgamadım.
***
Bu forum'u düzenleyen arkadaşlar ya da onlar adına, eğer konuya vakıfsa, moderatör arkadaş yanıtlayabilir mi:
Demokrasimize, Demokrasimiz ile ilgili kurumlara, konulara vb. dair sorunlarımızı tartışmak için ille de Ebert/Alman vakfından ya da benzeri bir vakıftan yardım almak zorunda mıyız? Ya da bu konular, artık, bu ülkede bu tür vakıfların yardımı olmadan tartışılamıyor mu? Ya da biz, bu vakıfların yardımını almadan bu konuları tartışamayacak kadar aciz bir durumda mıyız?
Bu vakıflar babamızın vakfı değilse ya da bize de babalarının hayrına destek olmuyorlarsa, biz bu tartıştığımız konularda, burada, kime göre ve nasıl bir yaklaşım savunacağız?''
Benden sonra, bir başka izleyici arkadaş, aynı konuya bir başka biçimde değindi.
***
“Kıyamet” koptu!...
***
((Datça'da yaşayan 68'lilerden, 78'lilerden olup da “yurtdışı vakıflardan yardım alınabilir”, “bırakın bu sözde anti-emperyalizm söylemlerini” vb.vb. diyen (daha ayrıntılısını bir başka katılımcı yazabilir) ne kadar çok kişi var mış... Çok şaşkın durumdayım.))
***
Forum, bu sorudan sonra, bu soru çerçevesindeki tepkiler ve kısmen o tepkilere yanıtlarla sürdü ve bitti...
17.11.2019/Datça/Mehmet Erdal
Not: (Güngör Erçil bey, forum'un tanıtımındaki “Yılın büyük bölümüne yayılan tartışmaya, bir nokta koymaya çalışacağız; son sözü söyleme densizliğine düşmeden.” ifadesinin, bu yapılan forumun içeriği olarak gösterilen “Yerel Demokrasi-Katılım” ile ilgili olduğu varsayımından yola çıkarak, onları yazmıştım; Ebert vakfı sponsorlu “dosya”nın bütünü ile ilgili olduğunu düşünmemiştim; Özür dilerim; bu “yorum” hatası benimdir.
Size, bu forum çerçevesinde söyleyeceklerim var: Eğer, duygularınızla hareket edecekseniz, yani yönettiğiniz forumda tartışılan konu çerçevesinde sizin düşündüklerinizin tam aksini savunanlara karşı “eşit” davranamayacaksanız, “moderatörlük” görevini üstlenmeyin. Eğer, forum konuşmacıları gibi “görünür” olmak istiyorsanız, yine “moderatörlüğü” üstlenmeyecek ve konuşmacıların yanına bir koltuk daha koyacaksınız ve orada oturacaksınız. Eğer hem “moderatör” hem de “proje yürütücüsü” ya da sorduğum sorunun cevabını verebilecek bir konumdaysanız, o zaman cevabı bir biçimde vereceksiniz; sizin yaptığınız gibi, topu taç'a atıp, sizin ifadenizle “proje yürütücüsü olmayanların” (eğer öyleyseler, başkasına sorulan bir soruya hangi akla hizmet cevap vermek için el kaldırdılar, anlaşılır değil) cevap vermesinin önünü açmayacak, ben cevap hakkı istedikçe “daha ben cevap vermedim” deyip, salondan başka (“proje yürütücüsü olmayan”) konuşmacı var mı diye gözlerinizle salonu taramayacak ve Belediye Başkanımızın “Mehmet Erdal'a söz hakkı vermelisin” uyarıları üzerine, naçar kalıp “polemik yok, polemik yok” (sanki toplantılarda sataşılan kişilere “cevap verme hakkı” tanımak gibi bir gelenek yokmuşcasına) demeyecek ve benim “tamam, polemik yapmayacağım; katkıda bulunacağım” sözüm üzerine, “kerhen” söz hakkı verme yoluna gitmeyeceksiniz.
Benim sorumun, forum'un konusu olan “Katılım” konusunun, izleyenlerin katkılarıyla derinleştirilmesini engellediğini söylüyorsunuz: Eline verilen “Kent Konseyine bağlı Mahalle Meclisi” kurma yönergesini (tamamen sahip olduğu afaki bilgilerle) masa başında siz ne kadar derinleştirebildiniz ve Datça'ya uyarlayabildiniz ise (ki, Kent Konseyi toplantısında neden tartışılma gereği bile duyulmadığını, biliyorsunuz), bırakın Kent Konseyi ve ona bağlı Mahalle Meclisi Yönergesi konusunda bugüne kadar kamuoyuna (doğru/yanlış) herhangi bir fikir sunamamış olmalarını, ilgili yönetmeliği ve yönergeyi bile okumamış olan izleyicilerin de “derinleştirmeye” katkıları o kadar olur; ben sorumu sormadan önceki “katkılar” bunun kanıtıdır.
Bırakın, afaki söylemi; sizin bu forum'un konusu olan “Yerel Demokrasi-Katılım” konusunun yaslandığı arka plandaki (ülkemizdeki) “yakın tarih”, Özgür Yayla'nın değindiği Fatsa, İzmir Gültepe, dahası ODTÜ-ÖTK, Yeraltı Maden İş, izlediyseniz, yetersiz de olsa “Karık” belgeselinde anlatılan Uşak...ve diğerleri bizim “dünümüz”dür. Siz, bizim tarihin sayfalarına altın harflerle kazıdığımız ve hala onur duyduğumuz bu “dünümüz”ü, bugün, içeriği boşaltılmış kavramlarla tartışılan bir “DOSYA” konusu olarak görüyorsunuz; itirazımız, bunadır. Demokrasi, yerel demokrasi ve bu kavramlar çerçevesinde anlatılan her şey, bizim için, dünkü-bugünkü ve yarınki yaşamımızdır; sizler için de aynı anlama geliyorsa, o zaman, bunları “EBERT VAKFI”na sunulacak ve onun sponsorluğuna ihtiyaç duyulacak bir “DOSYA” konusu olarak göremezsiniz. Sorunun soruluşuna bakın, “Demokrasimize, Demokrasimiz ile ilgili kurumlara, konulara vb. dair sorunlarımızı tartışmak için...” diyor; başka bir şey değil. Biz, bunları ve benzeri konuları elbirliğiyle tartışabilecek durumdayız... Biz bu itirazımızı her daim sürdüreceğiz; olaya “DOSYA” konusu olarak bakanlarımız ne düşünürlerse düşünsünler... Bu dönem geride kalacak...Yoksa, bizim, kimsenin yok EBERT olmuş, yok SOROS olmuş, yok bilmem ne vakfı olmuş, hangisiyle olursa olsun, kuracağı herhangi bir düzeydeki ilişkiyle uğraşacak ne niyetimiz ne de zamanımız var...)
YEREL DEMOKRASİ PANELİ ÜZERİNE (*)
23 Haziran 2019 tarihinde yine bu salonda yapılan “Nasıl bir Datça?” panelinde olduğu gibi bugünkü forum'un tanıtım yazılarını görünce aklıma otomatik olarak James Petras'ın 1990 yılında yazdığı “Latin Amerikalı Aydınların Dönüşümü” başlıklı yazı geldi ve bu yazıyı bir kez daha paylaştım.
Şu an bu salonda bulunan ya da bulunmayan hemen hemen herkesin mutlaka İnternetten indirip okuması gereken bu çok önemli yazısında James Petras, lafı dolandırmaz ve pat diye söyleyeceğini söyler; “20 yıl önce” der, “Latin Amerika'da yabancı fonlarıyla beslenen kuruluşlardan mali destek almayı kabul eden solcu bir aydın bulmak neredeyse imkansızdı. Bugünse, şöyle ya da böyle Kuzey Amerika ya da Avrupa vakıfları tarafından finanse edilmeyen bir araştırma enstitüsü ile bağlantılı bir araştırmacı bulmak oldukça zor...”
1990 yılında yazılan ve 1990 yılı ile 1970'li yılları kıyaslayan; bu kıyaslama çerçevesinde Latin Amerikalı aydınlardaki ilginç dönüşümü sorgulayan James Petras'ın bu cümlelerini, yadırgadınız mı?
Ben yadırgamadım.Aynı saptama, bugün bizim için de geçerlidir.
***
Bu forumu düzenleyen arkadaşlar ya da onlar adına, eğer konuya vakıfsa, moderatör/kolaylaştırıcı/yönetici arkadaş yanıtlayabilir mi:
Demokrasimize, demokrasimiz ile ilgili kurumlara, konulara vb. dair sorunlarımızı tartışmak için ille de Ebert/Alman vakfından ya da benzeri bir vakıftan yardım almak zorunda mıyız? Ya da bu konular, artık, bu ülkede bu tür vakıfların yardımı olmadan tartışılamıyor mu? Ya da biz, bu vakıfların yardımını almadan bu konuları tartışamayacak durumda mıyız?
Bu vakıflar babamızın değilse ve bize de babamızın hayrına destek olmuyorlarsa, biz bu tartıştığımız konularda kime göre ve nasıl bir yaklaşım savunacağız?
***
Devam ediyorum; özet olarak;
a) Kent konseyi ve kent konseyine bağlı olarak kurulması önerilen mahalle meclisleri, teorik olarak savunulamaz.Yalnızca, bize rağmen ve bizim irademiz dışında önerilmiş somut bir veri olarak ele alınabilir ve tartışılabilir.
b)Kent konseyi, var olan bir boşluğu doldurması için önerilmesi hasebiyle, var olan sorunun sorumlusu merkezi otorite tarafından ucube bir şekilde önerilmesine karşın pozitif bir adımdır ama yetersizdir. (Kent konseyine bağlı olarak kurulması düşünülen mahalle meclisleri de benzer bir değerdedir.)
c) Ancak, Kent konseyi ve onun bir izdüşümü olarak önerilen kent konseyine bağlı mahalle meclisleri, var olan durumdan memnun olmayanların, yani yönetilenlerin savunabileceği bir örgütlenme biçimi olamaz.
d)Yerel yönetimler ve haliyle yerel demokrasiler için aslolan, meclisleri esas alan yeni ve farklı bir örgütlenme modelidir; biz, bunu öneriyoruz. Bu önerdiğimiz model de kent konseyine ve ona bağlı mahalle meclisine değil; özgür bireylerden oluşan, söz-yetki ve karar alma hakkının onda olduğu,mahalle meclislerine ihtiyaç vardır.
e)Her düzeyde, temsili demokrasiyi ve ona katılımı değil; her düzeyde, doğrudan demokrasiyi, bu demokrasinin yaşanılır bir gerçeklik kazanacağı kurumları ve bu kurumlar arasındaki demokratik ilişkiyi savunuyoruz.
f) Sonuç; Yurtdışı vakıfların bir biçimde yönlendirdiği ve finanse ettiği etkinlikleri düzenleyenler değil, kendine özgüveni olan ve kendine güvenen, kendi demokratik ve sosyalist görüşlerini savunan kişiler olmalıyız; bu duruşu savunmalıyız.
Şimdilik, bu kadar! Teşekkürler.
17.11.2019/Datça/Mehmet Erdal
(*) Bu metin, ilgili toplantıda okunmak üzere hazırlanmış taslak bir metindi ama okunmadı, doğaçlama bir konuşma yapıldı.
“MAHALLE MECLİSLERİ YÖNERGESİ” -1
07.11.2019 günü (ilkinde salt çoğunluk sağlanamadığı için ikinci kez) toplanan Datça Kent Konseyi “seçimsiz” Genel Kurulunun, ilk bölümünde, Kent Konseyi Yürütme Kurulu üyelerinin geçmiş deneyimlerden yola çıkarak (her birinin farklı katkılarıyla) hazırladıkları ve tartışmaya sundukları “Kent Konseyi Çalışma Yönergesi Taslağı”, uzun uzun tartışılarak (adeta, Kent Konseyi katılımcısı bazı arkadaşların “ince eleyip, sık dokuması” sonucu) kabul edildi; Çalışma yönergesinin bu yeni hali, Kent Konseyinin çalışmalarının önünü açabildiği ölçüde anlam kazanacaktır.
***
İkinci bölümde, (Datça Kent Konseyinin tanıtım ve sunum ifadesiyle) “Mahalle Meclisleri Yönergesi Taslağı” (Bknz:Datça Kent Konseyi/Facebook) gündeme geldi; Yürütme Kurulu üyesi olan bir arkadaşın (kendi) ifadesiyle “Bir başka yerden gelen ve kendisi tarafından Datçaya uyarlanan” bu “taslak”, taslağın “hazırlanışına” ve şimdi “neyin tartışılacağına” dair yapılan bazı itirazlar ve bu çerçevedeki kısa görüş bildirimlerinden sonra, “elimizin altında bir taslak bulunsun” denilerek (tamamen bu niyetle); içeriğine, nasıl kurulacağına, ne zaman kurulmaya başlanacağına ve kimlerle kurulacağına vb.vb. dair tek bir cümlesinin bile tartışılmasına gerek duyulmaksızın, genel kurula sunulduğu haliyle “kabul edildi”.
***
Şimdi, okumakta olduğunuz bu yazının tartışma konusu olan bu “Mahalle Meclisleri Yönergesi Taslağı”nı okuyanınız var mı bilmiyorum; konunun iyice anlaşılabilmesi için, konuya ilgi duyanlarımızın, bir biçimde bu yönerge taslağını, öncelikle, bulup okuması çok yararlı olacaktır. Lütfen! (Okumak isteyenler için, Bknz:Datça Kent Konseyi/Facebook)
((Ülkemizde, resmi kayıtlara göre (Bknz:e-içişleri gov.tr), 1389 yerleşim biriminde belediye örgütlenmesi mevcuttur; kimse kesin rakam veremiyor ama 15.06.2015 tarihli bir habere göre (Bknz: Yeni Asya/Google), o tarihte 200, yani %15'lik bir kısmında;bugün ise, 350 civarındakinde, yani %25'inde, Kent Konseyinin kurulu durumda olduğu söyleniyor. Bu Kent Konseylerinden hangisinde, ne zaman hazırlandığı ve uygulamaya konulduğu, uygulama sonuçlarının neler olduğu bilinmeyen (ya da bilenlerin bildiklerini, bu “yönerge taslağı”nın görüşüldüğü toplantıda katılımcılara açıklamadığı) bu “Mahalle Meclisleri Yönergesi”.... Datça'ya uyarlanmış.
İşte, tartışma konumuz olan “taslak”, Datça kent Konseyinin Yürütme Kurulu üyesi olan arkadaşın Datça'ya uyarladığını söylediği bu “taslak”tır.))
***
2006 yılında çıkarılan “Kent Konseyi Yönetmeliği”nin hiç bir yerinde (2009 yılındaki değişikliklerden sonra bile) “Mahalle meclisleri” adı geçmez ve hele hele, Kent Konseylerine, “Mahalle Meclisleri kurma” görevi verilmez; haliyle, bu, “Kadın, Gençlik, Emekliler, Engelliler...Meclisleri” gibi “kurulması zorunlu meclisler” arasında da sayılmaz. (Keza, Datça Kent Konseyi Yönergesinde de farklı bir durum söz konusu değildir. Bknz:Datça Kent Konseyi/Facebook)
***
Yasa koyucunun ve dahası Datça Kent Konseyi çalışma yönergesini ilk yazanların, bu yazının tartışma konusu olan “Mahalle Meclisleri”ne hiç değinmemelerinin ve “Mahalle Meclisi kurma”yı “zorunlu görevler” kapsamında saymamalarının nedenlerini bilemiyoruz. (Bu yazının tartışma konusu, bunu sorgulamak ve bulmak değildir.)
***
Yasa koyucunun ilgili yönetmelikte ve Datça Kent Konseyi Çalışma Yönergesi'ni ilk yazanların ilgili yönergede “Mahalle Meclisi”nden hiç bahsetmemesi ve bunu “kurulması zorunlu meclisler” arasında saymaması, Datça Kent Konseyi Genel Kurulunun, bu hususları, bir yönerge değişikliği ile yönergeye eklemesine engel midir?
Hayır!
Eğer, (söz konusu olan bir platform vb. değil, yasal olarak tanımlanmış ve ilgili yönetmeliği ilgili bakanlıkça çıkarılmış bir örgütlenmedir; o nedenle) yasal olarak buna engel bir durum yoksa, ki yoktur; yürütme kurulu, genel kurulu toplar ve yeterli sayıya ulaşılmış ise genel kurul üyeleri bu öneriyi tartışır; çoğunluk kabul ediyorsa, değişiklik yapılır ve yönergeye eklenir.
Nitekim, 07.11.2019 günü ikinci kez toplanan Datça Kent Konseyi Seçimsiz Genel Kurul toplantısının birinci bölümünde, her şey bu çerçevede olup-bitmiş ve (Mahalle Meclisleri kurulması da dahil) istenilen değişiklikler gerçekleştirilmiştir.
***
Bu değişiklik yapılmakla, iyi bir şey mi yapılmıştır?
Evet! İkirciksiz, evet!
((''...Herhangi bir kişinin ya da birilerinin keyfiyetine bağlı olarak değil, bir ihtiyaca cevaben önerilen ve asıl işlevi, o ihtiyacı karşılamak olan bütün örgütlenme biçimleri gibi kent konseyinin alt bir örgütlenme biçimi olarak önerilen, kurulmaya çalışılan ve kurulan 'Mahalle meclisi' de (DAHA İŞLERLİĞE SAHİP ALTERNATİF BİR ÖRGÜTLENME BİÇİMİNİN OLMADIĞI YERLERDE) somut ve ileri bir adımdır; haliyle, içeriğine, biçimlenmesine, işleyişine vb. yönelik eleştiri hakkı saklı kalmak kaydıyla tereddütsüz desteklenmeli ve sahiplenilmelidir.
Bunun aksini düşünmek ve o çerçevede bir konumlanma içerisine girmek, akla ziyan bir hareket olur.'' (24.08.2019/Yerel Yönetimimizi Demokratikleştirelim...Bölüm:12/a.b.ç)
(Bu satırlar, Ağustos ayında yazıldı ve yayınlandı.))
(Devam edecek)
23.11.2019/Datça/Mehmet Erdal
“MAHALLE MECLİSLERİ YÖNERGESİ” -2
((“Kent Konseyi”ni ve ona bağlı kurulması önerilebilecek/önerilen “Mahalle Meclisi”ni teorik olarak savunmadığımızın (çünkü, biz, yuttaşın özne olduğu ve doğrudan yönetime katıldığı; söz-yetki ve karar alma hakkının yalnızca onda olduğu bir yerel yönetim anlayışını ve Mahalle Meclisini savunuyoruz); bu iki örgütlenme biçimini, bizim irademize rağmen önerilmiş ve önümüze konulmuş somut bir veri olarak gördüğümüzün; öncesi dönemle kıyaslandığında “pozitif” bir öneri olmaları hasebiyle desteklediğimizin ve içlerinde yer alınarak çalışılması gerektiğini savunduğumuzun, artık “bilindiğini” düşünerek, devam ediyoruz.))
2006 yılında yayınlanan “Kent Konseyi Yönetmeliği”nde (2009 yılındaki değişikliklerden sonra bile) ve bugüne kadar da Datça Kent Konseyi Çalışma Yönergesinde “Mahalle Meclisleri”nden hiç bahsedilmemesi; onun, Kent Konseyi tarafından nasıl bir bakış açısı ile ele alınacağı; nerelerde, ne zaman, nasıl ve kimlerle kurulacağı; işleyişinin nasıl olacağı; Kent Konseyi ile ilişkisi vb. konularda bağlayıcı herhangi bir hükmün olmaması; “Mahalle Meclisi” kurmak için kolları sıvayan belediye başkanı, Kent Konseyi Yürütme Kurulu ve Kent Konseyi katılımcıları için dezavantaj değil, avantajdır.
***
İlgili yönetmelikte “Mahalle Meclisleri kurulamaz” diye bağlayıcı ve kesin bir hükmün bulunmaması nedeniyle, Kent Konseyleri, “Mahalle Meclislerini kurmayı” önlerine görev olarak koyduklarında, kuruluşundan kurulma biçimine, iç işleyişinden Kent Konseyi karşısındaki konumuna kadar her yönüyle farklı formatlar geliştirebilirler (elbette Kent Konseyi Yönetmeliği çerçevesinde) ve Kent Konseyi Genel Kurulu önüne getirebilirler; “Mahalle Meclisi” kurmanın olanaksız olduğu ya da yalnızca bir formatın söz konusu olduğu, onun da “şu format” (?) olduğu söylenemez.
Bu noktada, nasıl bir yol izleneceğinin ve format belirleneceğinin, tamamen, “Mahalle Meclisleri”ni kurma görevini Kent Konseyinin önüne bir “görev” olarak getiren Belediye Başkanı'na ve/veya Yürütme Kurulu'na bağlı olduğunu; “Mahalle Meclisleri”ni kurmak istemelerindeki “beklentileri” neyse, o çerçevede bir yol izleyeceklerini ve format belirleyeceklerini, söyleyebiliriz.
***
07.11.2019 günü, Datça Kent Konseyi seçimsiz Genel Kurulunun ilk bölümünde, “Çalışma Yönergesi Değişiklik Taslağı” tartışıldıktan ve kabul edildikten sonra, (bu kabul edilen “değişiklikler” içinde “Mahalle Meclisleri kurmak” da olduğu için) “Evet, şimdi, mahallelere gidelim; mahalleli yurttaşlarla toplantı (lar) yapalım; niyetimizi ve önerimizi anlatalım; onların düşüncelerini alalım; tartışalım; bilahare, yürütme kurulu, bu görüşmeler sonrası alınan notlar ve Datça Kent Konseyi Çalışma Yönergesi çerçevesinde bir “Mahalle Meclisi” taslağı hazırlasın; bu Genel Kurul yeniden toplansın ve bu taslağa son şeklini versin vb.” denilseydi, hem oldukça (Kent Konseyi yönetmeliği çerçevesinde “olabildiği” kadarıyla) “Demokratik” bir yol izlenmiş, hem “Mahalle Meclisi” mahalleliyle tartışılarak “ortak istek” haline getirilmiş/içselleştirilmiş ve haliyle somut bir sonuç alınabilmesi daha olası olabilecekti. (Bu çerçevede bir öneri de, Genel Kurul öncesinde yazılı halde kamuoyu ile paylaşılmıştı. Bknz: 02.11.2019/Yerel Yönetimimizi Demokratikleştirelim...Bölüm 7)
***
Bilindiği ve geçen hafta yayınlanan bir önceki bölümde de anlatıldığı üzere, gelişmeler bu doğrultuda olmadı; Genel Kurul'un ikinci bölümünde, Datça'ya uyarlanmış bir “Mahalle Meclisi Yönergesi Taslağı”, görüşülmek üzere, kurulun önüne konuldu; ama, bu taslak, itirazlar üzerine, görüşülme gereği bile duyulmadan, “elimizin altında bir taslak bulunsun” niyetiyle kabul edildi.
***
“Demokratik bir bakış açısı” ile asla savunulamayacak bir yöntemle hazırlanan ve Genel Kurul'un önüne konulan (ve mahallelerde mahallelinin de önüne konulması istenen) bu “Mahalle Meclisi Yönergesi Taslağı”, en özet ifadeyle, Kent Konseyinin mahalledeki “izdüşümü” olarak formatlanmış bir “örgütlenme biçimi”, önerisidir.
Dahası, anlaşılan o ki, “Yönerge” hazırlanırken, “Katılımcılığı arttıralım” diye yola çıkılmış, ama, “her sandıktan bir temsilci belirleme” vb. ile “masa başında”, masa başında bu “Yönerge”yi hazırlayan kişiye/kişilere (keza, belli ki bize sunulan “taslağı” hazırlayan arkadaşa da) çok “ideal” gibi görünen, gerçekte ise hayatta somut bir karşılığı olmayan; ille de yaratılmak istenirse, “şekli bir örgütlenme”den öteye geçemeyecek ve tıpkı “izdüşümü” olduğu Kent Konseyi gibi katılımcılarını “bıkkınlık” noktasına getiren “gel-gitler” yaşatacak çok karmaşık ve afaki bir “model” ortaya konulmuş.
(2005 yılında yasal olarak kabul edilmiş, 2006 yılında yönetmeliği yayınlanmış ve 2009 yılında da bu yönetmeliği yenilenmiş olan Kent Konseylerinin, aradan 14 yıl, haydi yönetmeliğin yayınlandığı tarihi esas alalım, aradan 13 yıl geçtikten sonra bile 1389 yerleşim biriminde var olan belediyelerin yalnızca 350 kadarın da, yani %25'inde kurulabilmiş olması ve kurulu olanların da ezici çoğunluğunun “laf olsun” diye kurulduğunun konuşuluyor olması...; tam da şimdi, “Mahalle Meclisleri” konuşulurken, bunun nedenlerinin üzerinde düşünülmesi gerekiyor.)
***
Bu tartışma konumuz olan “taslağı” ve bu “taslak” hazırlanırken esas alınan “Mahalle Meclisi Yönergesi”ni yazan kişi ya da kişilerin, eğer herhangi bir yerde bu sunulan şekliyle uygulanıyorsa, o uygulamanın yapıldığı yerdeki Belediye Başkanı ve Kent Konseyi Yürütme Kurulunun, var olan “Kent Konseyi Yönetmeliği”ne eleştirel bir bakış açısının hatta herhangi bir ciddi eleştirisinin olmadığı, söylenebilir; çünkü, hiç kimse ya da kurum, teorik olarak/anlayış düzeyinde/bakış açısı olarak reddettiği ya da eleştirdiği bir şeyin “izdüşümü”nü, kendiliğinden (“yapacaksın/yapmak zorundasın” şeklinde hiç bir yazılı hüküm yokken) “yaratmaya” kalkmaz; eğer, yapmak zorunda olmadığı (ve pekala yerine bir başka şeyi ikame edebileceği) bir şeyi kendiliğinden yapıyorsa, bu yaklaşımın arka planında, söylem düzeyinde “eleştiriyor” gibi görünse de (bulunduğu konumdan hareketle, sanki o konumu ilelebet “kalıcı” olacakmış gibi), var olanı kullanma isteği ve “umudu” vardır; başka bir şey değil.
***
“Kent Konseyi”ni ve “Kent Konseyine bağlı Mahalle Meclisi”ni teorik olarak reddetmemek; var olan “Kent Konseyi” içerisinde çalışılıyorsa, onun köklü bir şekilde “Demokratikleştirilmesi” gerektiğini savunmamak ve bunun için çalışmamak; ille de “Kent Konseyi”ne bağlı kurulması isteniyorsa, kurulmak istenen “Mahalle Meclisi”ni “Kent Konseyinin bir izdüşümü” olarak kurma anlayışını ve yaklaşımını elinin tersiyle bir tarafa itmemek; tam aksine, bunu önermek, savunmak ve kurmaya çalışmak...
Bunu yapan kişi ya da kurum, kim olursa olsun; kendini siyasal olarak nasıl tanımlarsa tanımlasın, fark etmez, özünde, var olan toplumsal sistemi (genelde, yerelde), anlayış düzeyinde savunmaktadır; gerisi, lafügüzaf'dır.
(Devam edecek)
30.11.2019/Datça/Mehmet Erdal
“MAHALLE MECLİSLERİ” YÖNERGESİ -3
07.11.2019 günkü Datça Kent Konseyi seçimsiz Genel Kurulunda başlayan, 17.11.2019 günü Hızırşah Kültür Evi'nde devam eden ve bu yazılarda da sürdürülmeye çalışılan tartışmanın konusu olan “Meclisler”, ısrarla yineliyoruz, “Mahalle Meclisleri” değildir; “Kent Konseyine bağlı olarak kurulması düşünülen ve önerilen Mahalle Meclisleridir”.
Bunlar, birbirlerinden çok farklı iki örgütlenme biçimidir.
((Datça'da “Mahalle Meclisleri Yönergesi taslağı” gündeme getirilmeden ve bu tartışma başlamadan çok önce, yine bu sayfalarda, şunlar yazıldı ve yayınlandı:
“Mahalle Meclisleri”, ülkemizde, bugünden yarına, teorik düzeyde, üzerinde en çok yazılıp çizilecek, konuşulacak ve tartışılacak örgütlenme biçimlerinden birisidir....
...”MECLİSLER” önerisine hem ad hem de biçim ve içerik olarak sahip çıkanların, bugünden yarına, bu konuda yaşanacak olan olası algılama yanlışlıklarını, kafa karışıklıklarını ve bugünden öngörülemeyecek daha başka sıkıntıları düşünerek, bu örgütlenme biçimine hem teorik düzeyde hem de günlük politik pratikte sahip çıkmaları gerekiyor.” (Bknz: 24.08.2019/Yerel Yönetimimizi Demokratikleştirelim, Bölüm.12)
Bu konuda, gerekenin yapıldığı söylenebilir mi?
Evet! Kendi adımıza, evet! (Bknz:a.g.y/Bölüm 12 ve 7)))
***
“Mahalle Meclisleri”, “Demokrasi” mücadelesinin (genelde ve yerelde) temel örgütlenme biçimlerinden (Meclisler'den) birisidir; mücadelenin yürütülüp-yönlendirilme sürecinde (bu mücadelenin bir ifadesi olarak) ortaya çıkar ve mücadelenin gelişim seyri içerisinde, farklı biçimlere bürünerek (somut günlük sorunları çözen bir örgütlenme biçiminden “mahalli iktidar organı” olmaya doğru) evrilirler.
Bir başka deyişle, “Mahalle Meclisleri”, özü itibarıyla, mahallede yaşayan ve mahallede var olan sorunların elbirliğiyle çözülebileceğine inanan; bu amaçla kendi iradeleriyle bir araya gelen ve her konuda söz, yetki ve karar alma hakkı olan özgür yurttaşların oluşturduğu demokratik bir yapılanmadır. Herhangi bir yere bağlı değillerdir; bürokratik olarak tanımlanmaları gerekirse, belediyelerin/yerel yönetimlerin alt organları olarak tanımlanabilirler.
“Mahalle Meclisleri”, farklı ülkelerde farklı tarihsel dönemlerde tarih sahnesine çıkmalarının ardından, o ülkelere has özellikleri üzerilerinde taşıyarak bugünlere gelmişlerdir.
“Mahalle Meclisleri”ni bu gerçekliğinden soyutlayarak, var olan yerel yönetimlerin (Temsili Demokrasiler'in) yetersizlikleri karşısında yükselen tepkilerin bir biçimde (yönetenlerin kabullenebildikleri kadarıyla) giderebilmesi amacıyla yönetenler (Merkezi Otorite) tarafından gündeme getirilen ve oldukça “şekli bir örgütlenme” olan (yani, bir nevi, yasa koyucu tarafından belediyenin/yerel yönetimin “yardımcısı” olarak görevlendirilmiş ve yetkileri “öneri sunmak” ile sınırlanmış) “Kent Konseyi”nin “alt bir organı” olarak ele almak; dahası, “Kent Konseyi”nin mahalli düzeydeki bir “izdüşümü” olarak formatlamak ve bu formatlanan “Mahalle Meclisi”ni de, merkezi otoritenin ve/veya yerel yönetimin (tabir-i caizse) gölgesinde; onların “kurulmasını istedikleri bir şey” gibi sunmak ve kurmaya çalışmak...
Evet, Kent Konseyi'ne bağlı olarak kurulması düşünülen “Mahalle Meclisi”, tam da böyle bir şeydir...
Gerçekte, bu iki örgütlenme biçimi, iki farklı dünya görüşünün, “Demokrasi” ve “mücadele” (genel-yerel) anlayışının ve yaşama bakışın günlük hayata yansımasıdır.
Fark, bu kadar açık ve nettir.
***
Hiç şüphesiz, Belediye Başkanı, Kent Konseyi Yürütme Kurulu, Kent Konseyi katılımcıları ya da Kent Konseyi çalışmalarına katılan yurttaşlar, mahalli çalışmaları yürütmek için, Kent Konseyinin, mahallelerde, alt organlar anlamında “Mahalle Meclisleri” kurmalarını isteyebilirler; Kent Konseyleri (07.11.2019 günü olduğu gibi), bu doğrultuda, çalışma yönergelerine bir madde ekleyerek ya da fiili olarak (Kadın, Gençlik, Emekli, Engelli vb.) önüne bu konuyu bir “iş” olarak koyabilir; mahallelere gidip, mahallede yaşayanları, bu çerçevede örgütlemeye çalışabilirler; buna kim ne diyebilir ki?
İlke olarak “Kent Konseyi” örgütlenmesine ve haliyle ona bağlı olarak kurulacak olan bu “Mahalle Meclisi” biçimine karşı olanlar bile, bir önceki bölümde açıkça yazıldığı üzere, öncesi dönemle kıyaslayarak, yani “görece”, bu yapılanları “pozitif bir adım” olarak değerlendirebilir ve destekleyebilirler; nitekim, bu yazılarda, bu yaklaşım savunulup gelmiştir ve asla, aksi iddia edilmemiştir.
***
Ama, kalkılır, “kör kör parmağım gözüne” yaparcasına, bilerek ve isteyerek, bu iki farklı örgütlenme biçiminin (isim benzerliği suistimal edilerek) “aynı” örgütlenme biçimiymiş gibi tartışılmasına/tartıştırılmasına ve bu çerçevede bir algı yaratılmasına çalışılırsa...; evet bu, tam da, bir amaç doğrultusunda, bilerek ve isteyerek, tarihten günümüze gelen ve tarihte yaşanan mücadelelerin somut birer ifadesi olan kavramların içinin boşaltılması, içi boşaltılan bu kavramlara farklı içerikler yüklenmesi ve tarihsel olarak ortaya çıkış gerekçelerinin tam zıddı bir yerlere yamanmasıdır; yani, örneğin “Fatsa” adının, mevcut düzene bir isyan simgesi olmaktan çıkarılması ve var olan düzene (Fatsa=Doğrudan Demokrasi, yerine, Fatsa=Temsili Demokrasi'ye Katılım, şeklinde) eklemlenmeye çalışılmasıdır.
Bu (yani içi boşaltılmaya çalışılan kavramların sahipsiz olduğu ve o kavramlara anlam veren tarihsel yaşanmışlıkların “mazi”de kaldığı şeklinde bir yanılgıya yol açmaya çalışmak), kabul edilebilir ve savunulabilir bir şey değildir.
(“Mahalle Meclisleri Yönergesi” hakkında, şimdilik bu kadar.)
07.12.2019/Datça/Mehmet Erdal
'KATILIM' MI DEMİŞTİNİZ?...
31 Mart 2019 Yerel Seçimi sonrası, çok az sayıdaki kişiden oluşan Datça Haziran Meclisinde, bütün belediye Meclis toplantılarına katılma doğrultusunda bir eğilim öne çıktı ve ardından, (teknik nedenlerle katılınamayan Nisan ayı hariç) düzenli katılım başladı.
Datçalıların belediye meclis toplantılarına katılımının gerekliliği ve nedenleri üzerine yazılar yazıldı ve çağrılar yapıldı. (Bknz:YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM -1 5/04.05.2019 https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com ).
***
Bu düşüncemizi yerel yönetimde ya da uzunca bir süredir var olan ve Datçada oldukça aktif bir çalışma çizgisi izleyen kent konseyi içerisinde farklı konumlarda bulunan bazı tanıdıklara açtık; ilk anlarda, yerel yönetimde yer alan tanıdıkların bir kısmı “Gidin, kent konseyinde çalışın.”, kent konseyi içerisinde çalışma yürüten tanıdıkların bir kısmı ise “Gelin, kent konseyinde çalışın.” yollu, bir anlamda yönlendirme içeren önerilerde bulundular.
Kent konseyi, yasal tanımlanması nedeniyle, yasayla tanımlanmamış platform vb. “fiili/meşru” konumdaki oluşumlara (ki, Haziran Hareketi, bu konumdadır) kapılarını kapalı tutuyordu, bu bir; ikincisi ve asıl önemlisi, biz, yerellerde yürütülecek “Demokrasi” mücadelesinin (ki, yerellerde bunun adı, bir anlamda “yerel yönetimi demokratikleştirmek ve demokratik bir yerel yönetim yaratmak” mücadelesidir) kent konseyi odaklı ya da (daha kötüsü) kent konseyinde “üs”lenilerek değil, doğrudan belediye meclisi odaklı (kent konseyinde yer almayı ve o konumda da mücadele etmeyi dışlamadan ama bunu “ikincil” derecede görerek) yürütülmesi gerektiğini düşünüyorduk (Hala o noktadayız). Bu nedenlerle, (masa başında hazırlanan her planlamada tanık olunacağı üzere, şu anki gerçekliğinden biraz daha farklı bir formatta tasarladığımız) “Belediye meclis toplantılarına katılalım” düşüncemizden vazgeçmedik.
***
Biz, ülkemizde var olan (Büyükşehir 30, İl 51, Büyükşehir ilçe belediye sayısı 519, İlçe belediye sayısı 403, Belde belediyesi sayısı 386; toplam belediye sayısı 1389-Bknz:https://www.e-icisleri.gov.tr) belediyelerin her birindeki “...Belediye Meclisi, yetkileri büyük ölçüde elinden alınmaya ve merkezi otoriteye devredilmeye çalışılsa da, tarihsel olarak, yurttaşların var olan sorunlarını kendi kendilerine çözmeye çalışmalarının, bunu tartışmalarının ve kendi kendilerini yönetmelerinin bir ifadesi olarak ortaya çıkmış ve bu anlamda, özünde, YEREL PARLAMENTO olarak kabul edile gelmiştir.
Bütün yurttaşlar... yaşadıkları yerele özgü veya yaşadıkları yerdeki yerel yönetimden kaynaklanan sorunlarını bu YEREL PARLAMENTO (Belediye Meclisi) odaklı tartışmaya ve çözmeye çalışmalıdırlar.
Ancak o zaman, yaşadıkları sorunların kalıcı çözümünü sağlayabilmeleri ve bu kalıcı çözümün de bir parçası (öznesi) olmaları mümkün olabilecektir.
Bugün, bulunduğumuz yerdeki Belediye Meclisleri'ni, tarihsel olarak olması gereken bu yere oturtmak ve bu içeriğiyle çalıştırmak gerekiyor.
Bu ise, ancak, Belediye Meclis toplantılarına, bu çerçevede, en geniş katılımı sağlamaya başlamakla olasıdır...'' (Bknz: Yerel Yönetimimizi Demokratikleştirelim -3, https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com ), diyorduk.
Bir başka deyişle, belediye meclisinin her ay başı yapılan toplantılarına katılımı, bu katılımın kitleselleşmesinin ve sürekliliğinin sağlanmasını (“yurttaş, değişimin öznesi olmalıdır; eğer yurttaş özne olamaz ise, o değişim gerçekleşmez ya da kalıcı olmaz” diyerek), yurttaşların, değişimin öznesi olabilmesi açısından, çok önemli buluyorduk.
***
Mayıs 2019'da, belediye meclis toplantsına katılmaya başladık.
***
Belediye Başkanımız Gürsel Uçar da “Gelin. Katılın.” diyerek, benzeri çağrılar yaptı ve bu çağrılarını (her ay başı yapılan belediye meclis toplantılarında ve 17.11.2019 tarihinde Hızırşah Kültür Evinde gerçekleştirilen “Yerel Demokrasiye Katılım-Forum”unda tanık olunduğu üzere) her fırsatta yineledi.
***
Her belediye meclis toplantısı sonrası, (tarafımızca tutulan) toplantının gayriresmi tutanakları farklı yerel internet sitelerinde yayınlandı. (Bknz: https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com ).
***
Peki, sonuç?
Mayıs-4, Haziran-16, Temmuz-9, Ağustos-14, Eylül-9, Ekim-8, Kasım-16, Aralık-15 (ki, Belediye Başkanının Hızırşahta yaptığı “Gelin.Katılın” çağrısı nedeniyle katılımın oldukça çok olabileceği öngörülüyordu; ama öyle olmadı), Ocak 2020-15 kişi.(Bknz: https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com )
***
Ülkemizin başka yerlerinde, belediye meclis toplantılarına (hangi siyasi parti ya da kim yönetimde olursa olsun) istikrarlı bir biçimde katılım gösterilen ve notlar alınan (+bu alınan notların yerel kamuoyu ile paylaşıldığı) başka bir yer var mı ve eğer var ise, o yerlerde belediye meclis toplantılarına yurttaşların “katılımı” nasıldır?
Bilemiyoruz.
***
Datçadaki katılıma ilişkin okuduğunuz rakamlardan anlaşılacağı üzere, Datçada belediye meclis toplantılarına katılım, pek çok yerden “görece” daha iyidir/çoktur (bunu öngörebiliyoruz), ama (bizce) yetersizdir.
***
Yurttaşların (ister tek başlarına isterse belli bir örgütlülük içerisinde yaşıyor ve tanımlanıyor olsunlar), yaşadıkları yerellerde var olan sorunlarını çözmek istemeyecekleri ve bu nedenle de herhangi bir çaba içerisine girmeyecekleri (olmaz ya, hiç bir sorunu olmayan ve haliyle belediyenin kapısından içeriye ömrü billah adımını atmamış ya da var olan sorunlarını sıradan yurttaşın yürüdüğü yoldan ve çaldığı kapılardan geçerek değil de bambaşka yollardan çözebilme kudretine sahip olanları dışlayarak yazıyoruz) iddia edilemeyeceğine göre; yurttaşların, doğrudan ya da dolaylı olarak kendilerini ilgilendiren yerel düzeydeki sorunlarının ve çözümlerinin tartışıldığı, kararların alındığı belediye meclis toplantılarına katılım konusundaki bu ilgisizliklerinin bir nedeni ya da nedenleri ve haliyle de, bunların da bir açıklamasının olması gerekiyor.
Siz ne düşünüyorsunuz?
10.01.2020/Datça/Mehmet Erdal
EVET, KATILIM!
31 Mart 2019 Yerel seçim sonrası, “Belediye meclis toplantılarına katılalım” doğrultusunda bir görüş ortaya koyan ve sonrasında, Datça Belediye Meclisinin aylık olağan toplantılarına katılmaya başlayan bizlerin, istisnasız hiç birimizin, var olan yerel yönetimin herhangi bir kademesinde (elbette en çok sorulan/merak edilen, belediye meclisinde) herhangi bir resmi ya da gayrı resmi ne bir görevi ne de sorumluluğu vardır; halihazırda, her birimiz, doğma büyüme ya da şu veya bu zamanda Datça'ya gelip yerleşmiş olan sıradan Datçalılarız; bunun, bilinmesini istiyoruz.
Sıradan Datçalılar olarak, herbirimizin sahip olduğu “yurttaşlık haklarımızın” (bu yazılara ve haliyle tartışmamıza da konu olan) bir kısımını kullanıyoruz, kullanmaya çalışıyoruz; bu hakların kullanılması sürecinde yaşadıklarımızı ve gözlemlerimizi yazıya döküyoruz ve diğer yerlerde yaşamaya devam eden yurttaşlarla paylaşıyoruz; kararı (benzer süreçler yaşayanların, deneyimlerini bizler gibi paylaşmayı ya da benzer süreçler yaşamak için, yaşadıkları koşullarda somut adımlar atıp-atmamayı), onlara bırakıyoruz, bu birincisi.
İkincisi, biz “Belediye meclis toplantılarına katılalım” derken, ülkemizde var olan (Büyükşehir, İl, İlçe ve Belde statüsündeki)1389 belediye meclisinde her ay önceden belirlenmiş ve ilan edilmiş bir günde periyodik olarak yapılan toplantılara katılalım, diyoruz.
Bir başka deyişle, ülke genelinde yürütülüp yönlendirilmeye çalışılan “Demokrasi” mücadelesinin (bir anlamda) yerel boyutu olan “Yerel yönetimimizi demokratikleştirelim ve demokratik bir yerel yönetim yaratalım” mücadelesinin ülke genelinde yürütülüp yönlendirilmesinin çağrısını yapıyoruz.
Üçüncüsü, yurttaşların, kendilerini hangi konumda (birey, çevre, grup, siyasi parti vb.) ve nasıl tanımlarlarsa tanımlasınlar, istedikleri ve özgürce karar verecekleri biçimlerde (belediye meclis toplantılarına katılımla başlayan) bu sürece aktif birer “özne” olarak (elbette, katılıp katılmama konusunda bir irade ortaya koyuyorlar ve istiyorlar ise) katılabileceklerini; bunun, “tartışma konusu yapılamaz bir hak” olduğunu, söylüyoruz.
Bu çerçevede, konuyu tartışmaya devam ediyoruz.
***
Bilindiği üzere, beş (5) yılda bir yapılan yerel seçimlerde seçilen (ve sayısı nüfusa göre belirlenen) üyelerden oluşan belediye meclisi, olağandışı haller dışında, ayda bir kez, önceden belirlenmiş bir günde toplanır; gündem maddelerini görüşür, tartışır ve yerel yönetim tarafından uygulanacak kararları alır; sonra dağılır.
Beş (5) yılda bir seçilen belediye meclis üyeleri, belediye meclis toplantılarında, kendilerini seçen ve o meclise gönderen seçmenler/yurttaşlar adına, bir anlamda onları temsilen (temsil ettikleri var sayılarak, ki şeklen bu doğrudur) kararların alınması süreçlerinde rol alırlar ve oy kullanırlar.
Onları seçerek oraya gönderen seçmenlerin/yurttaşların, o süreçte, herhangi bir şekilde, sürece müdahale edebilmeleri (gidişatı ya da seçip yolladığı kişinin/kişilerin o süreçteki rolünü beğenmiyorlar ise iradelerini ortaya koyabilmeleri; gidişatın yönünü, seçtikleri ama rolünü/rollerini beğenmedikleri meclis üyesini/üyelerini yenileriyle değiştirebilmeleri ya da geri çekebilmeleri vb.vb.) olası değildir.
Onların söz hakkı, (istediklerine oy verme, istemediklerine oy vermeme, hiç birisine oy vermeme ya da boş oy kullanma vb... biçiminde) beş (5) yıldan beş (5) yıladır; aradaki süreçte, her yerde, (eğer katılıyorlarsa, bizim gibi) belediye meclis toplantı salonunda bile, yalnızca 'seyircidirler'; meclis salonunda, toplantı süresince oturma ve toplantıyı izleme hakları vardır ama toplantının gündem maddeleriyle ilgili olarak sözlerini söyleyebilme ve oy kullanabilme biçiminde iradelerini ortaya koyabilme hakları yoktur.
Anlatılan ve “aynıyla vaki” olan bu sistemin adı, “Temsili demokrasi”dir.
Bugün gelinen noktada, belediye meclisi, her bir yurttaşın söz, yetki ve karar sahibi olduğu “Doğrudan Demokrasi”nin değil, işte bu “Temsili Demokrasi”nin işlerlikte olduğu bir kurumdur/örgütlenmedir.
***
Günlük yaşam içinde pek çok yurttaşın şikayetçi olduğu (“Doğrudan Demokrasi”yi savunan Sol'un ve biz sosyalistlerin bir bütün olarak 'sorunlu' gördüğü) bu “Temsili Demokrasi”nin işlerlikte olduğu 1389 belediye meclisinin (daha geniş anlamda yerel yönetimlerin) demokratikleştirilmesi ve (“Doğrudan Demokrasi”nin egemen kılındığı) demokratik bir belediye meclisinin (/yerel yönetimin) yaratılması doğrultusunda “olmazsa olmaz” (“yurttaş, değişimin öznesi olmaz ise, o değişim gerçekleşmez ya da kalıcı olmaz”) denilerek (“başlangıç noktası” anlamında) önerilen “belediye meclis toplantılarına katılım”ın, Datça'da, (bizce) beklenenden daha “düşük yoğunlukta” gerçekleşmesi, (yine, bizce) tartışılması gereken bir durumdur.
***
Yolu düşenlerin ve gelip görenlerin teslim edeceği üzere Datça, Sakar virajlarından Gökova'ya inildikten sonra, insana (havasının yanı sıra psikolojik olarak da) “Oh be! Başka bir dünyaya geldik.” dedirten bir bölgenin en ucundaki yerleşim biriminin adıdır; püfür püfür esen rüzgarlı havası, tertemiz denizi ve koyları, yüzlerce yıldır bu topraklarda yaşayan insanlarının sahip olmaya devam ettiği (sakin, kavgasız ve komşunun komşusuna “Hişt!” demediği, etlisine sütlüsüne karışmadığı) yaşama kültürü ve bütün bu özellikleri nedeniyle de büyük şehirlerin sıkıcı/boğucu havasından kaçıp kurtulmak isteyen orta halli (“beyaz yakalı”) kişilerin ve kendisini halihazırda Sol, Sosyalist, Devrimci, Demokrat, Yurtsever vb. olarak tanımlamaya devam eden (KHK'ler nedeniyle çok sayıda üniversite öğretim üyesi ve öğretmen de bu 'göç'e katılmıştır) aydınların (özellikle son yıllarda) ilk gördüklerinde aşık oldukları, bilahare kendilerine “yeni yurt” olarak seçtikleri ve gelip yerleştikleri bir yerdir. (Öyle ki, bugün dahi 22.000 nüfusa sahip olmasına karşın, uzun yıllardır “MÜLKİYELİLER BİRLİĞİ”nin bir şubesi ve oldukça faal/üretken DKSD/Datça Kültür Sanat ve Dayanışma platformu bulunmaktadır. Neredeyse, her hafta, farklı dernek, platform, kurum ve kuruluş tarafından bir Kültür-Sanat etkinliği düzenlenmektedir. Yani, o kadar...)
Böylesi koşullara sahip olan bir yerde, belediye meclis toplantılarına katılım konusunda “görece” daha ileride olmak, yeterli midir?
***
İçinde yaşadıkları koşullarda, yaşamlarını doğrudan ve/veya dolaylı olarak etkileyecek konularda önerilerin sunulduğu, tartışıldığı ve kararların alındığı belediye meclis toplantılarına (beş yıldan beş yıla oy vererek seçip yolladıkları meclis üyelerinin bu konularda neler konuştuklarına, neler önerdiklerine ve hangi gerekçelerle hangi konularda el kaldırdıklarına ya da karşı çıktıklarına tanık olmak; onlara varlıklarını göstermek; onların, kendilerinin gözlerinin onların üzerinde olduğunu ve bunu bilerek karar vermelerini sağlamak; toplantı öncesinde, arasında ya da sonrasında, salon içinde ya da dışında desteklerini ya da tepkilerini bir biçimde ortaya koymak; bizzat sürecin içinde yer alarak başkaca olanakları ve olasılıkları sorgulamak... amacıyla) katılmak ve böylece, sonuç itibarıyla, (şu anki sistemde) yerel düzeyde uygulanabilecek bazı kararları almanın yasal odağı olan belediye meclisinde bizzat bulunarak var olan yerel yönetim modelinin demokratikleştirilmesine ve demokratik bir yerel yönetimin yaratılmasına yönelik yapılabileceklerin “ilk adımını” atmak noktasında tanık olunan bu durumun nedeni nedir?
16.01.2020/Datça/Mehmet Erdal
KENT KONSEYİNE “KATILIM”, KATILIM MIDIR?
Tartışma konumuzun 11.01.2020 tarihinde yayınlanan “KATILIM MI DEMİŞTİNİZ?” başlıklı ilk bölümünde, ''31 Mart 2019 Yerel Seçimi sonrası, çok az sayıdaki kişiden oluşan Datça Haziran Meclisinde, bütün belediye Meclis toplantılarına katılma doğrultusunda bir eğilim öne çıktı ve ardından,.... Bu düşüncemizi yerel yönetimde ya da uzunca bir süredir var olan ve Datça'da oldukça aktif bir çalışma çizgisi izleyen kent konseyi içerisinde farklı konumlarda bulunan bazı tanıdıklara açtık; ilk anlarda, yerel yönetimde yer alan tanıdıkların bir kısmı 'Gidin, kent konseyinde çalışın.', kent konseyi içerisinde çalışma yürüten tanıdıkların bir kısmı ise 'Gelin, kent konseyinde çalışın.' yollu, bir anlamda yönlendirme içeren önerilerde bulundular.'' (Bknz:https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com) demiştik.
***
Ülkemizde, resmi kayıtlara göre (Bknz:e-içişleri gov.tr), 1389 yerleşim biriminde belediye örgütlenmesi mevcuttur; kimse kesin rakam veremiyor ama 15.06.2015 tarihli bir habere göre (Bknz: Yeni Asya/Google), o tarihte 200, yani %15'lik bir kısmında; bugün ise, 350 civarında, yani %25'inde, Kent Konseyinin kurulu durumda olduğu söyleniyor. (Bknz: “Mahalle Meclisleri Yönergesi” üzerine-1/23.11.2019https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com)
Bu 350 civarındaki kent konseyinin ise kaç tanesinin aktif olduğu ve kaç tanesinin “kağıt üzerinde” kurulu bulunduğuna dair, yine tahminin dışında kimse bir şeyler söyleyemiyor. (Bu konuda da, tahminen, aktif sayılabilecek olanlara dair 50 rakamı, veriliyor.)
***
Bizim düşüncemiz karşısında “Tamam, belediye meclis toplantılarına katılınmalı ama kent konseyi içerisinde çalışmayı da unutmamalı; orada da çalışılmalı” ya da “Kent konseyi içerisindeki çalışmayı da ihmal etmemeli” biçiminde (ki, biz zaten o çerçevede düşünüyorduk) tepkiler gösterilse idi, hiç bir sorun yoktu; ama öyle olmadı. Bizim yaklaşımımızın (haliyle önerimizin) alternatifi olarak, yukarıdaki yaklaşım/karşıt öneri dile getirildi.
Bu durumda, şimdi sorulması gereken soru şudur: “Kent konseyinde çalışın” biçiminde yapılan yönlendirme içerikli çağrı (yalnızca Datça için önerilmiş olabileceğine hiç şans tanımadığımızdan, soruyoruz) yalnızca Datça ve Datça gibi “kent konseyi olan yerler” için mi, yoksa kent konseyi olsun olmasın, “ülkemizin geneli için de” geçerli olmak üzere mi önerilmektedir?
Datça ve Datça gibi kent konseyinin kurulduğu (50, hadi iyimser olalım, 350 civarındaki) yerler için öneriliyor ise, bu durumda geriye kalan ve kent konseyi bulunmayan 1039 civarındaki yerleşim birimi için ne öneriliyor?
Ülkemizin geneli için öneriliyor ise, halihazırda kent konseyi bulunmayan yerlerdeki yurttaşlar, (tamam, bu önermenin doğal sonucu olarak, kent konseyinin kurulması için çalışacaklar; iyi de) kent konseyi kuruluncaya kadar ne yapacaklardır?
Bu, birincisi.
İkincisi, kent konseyi, daha önce yazıldığı üzere, özet olarak, ''Farklı ülkelerde, farklı zamanlarda, farklı ad ve biçimlerde önerilmiş..., tarihsel olarak 'merkezi otoritenin' (Devletin) yereldeki eksikliklerinin ve yetersizliklerinin değil, yerel yönetimin (belediyenin) eksikliklerinin ve yetersizliklerinin'' merkezi otorite tarafından kabul edilmesi ve ''giderilmeye çalışılmasının bir ifadesi olarak gündeme gelmiş ve...ülkemizde 2005 tarihli 5393 sayılı Belediyeler Kanununun 76. maddesi ile resmen kabul edilerek günlük hayatımıza girmiş ve her yerde değil, yalnızca “...belediye teşkilatı olan yerlerde...” kurulması... öngörülen bir örgütlenme biçimidir.'' (Bknz: Kent Konseyleri üzerine tartışma notları. Bölüm-3/22.06.2019 https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com)
Bir başka deyişle, kent konseyi, yerel yasama organının ya da daha geniş bir tanımlamayla,yerel yönetimin eksikliklerinin ve yetersizliklerinin giderilebilmesine katkıda bulunabilmesi amacıyla önerilmiş “YARDIMCI” bir örgütlenme biçimidir. (Dahası, bizim ülkemizde, ilgili yasayı çıkaran siyasal iktidarın bu örgütlenmeye olan “KERHEN” yaklaşımı nedeniyle de diğer ülkelerdeki benzerlerinden oldukça daha şekli ve ucube bir yasal tanımlaması yapılmıştır.)
Yasa koyucunun belirlediği ve kimler olacağını, çıkardığı ilgili yönetmeliğin bir maddesi ile duyurduğu katılımcı kurum ve kuruluşların temsilcilerinden oluşan kent konseyi, yılda en az üç (3) kez toplanır (genel kurulda toplanma sayısı artırılabilir) ve eğer toplantının gündeminde var ise, belediye meclisinde görüşülmek üzere gönderilecek kararları tartışır ve oylar; kabul edilenleri, belediye meclisine sunar.
Belediye meclisi, kent konseyinden gelen bu kararları gündemine alır, görüşür, tartışır ama kabul etmek zorunda değildir; aynen ya da değiştirerek kabul etmek ya da kabul etmeyip geri çevirmek hakkı ve keyfiyeti, tamamen onun tasarrufundadır.
Kent konseyinde, genel kurul toplantılarında, (belediye meclis toplantılarında olduğu gibi) yalnızca katılımcılar oy kullanır ve kararın nasıl çıkacağında belirleyici olurlar; genel kurul toplantılarına gönüllü olarak katılan izleyici konumundaki bireylerin söz hakkı (Kent Konseyi Yürütme Kurulunun bu doğrultuda göstereceği inisiyatif çerçevesinde) olsa bile oy hakları yoktur; onlar, toplantı süresince edilgen birer izleyicidirler. Bu konumdaki yurttaşa/yurttaşlara önerilen, bu katılımcı örgütlerin birisinde ve/veya Kent Konseyi bünyesinde oluşturulan ve katılımcı olarak temsilci gönderme hakkı bulunan çalışma grupları ve meclisler içerisinde yer almak ve bu şekilde hem çalışmalarına hem de haliyle kent konseyinin karar alma sürecine, o aşamada katkıda bulunmaktır. (Hakkını yemeyelim, bu öneri, bir anlamda, kişiyi/kişileri örgütlenmeye yönlendirmesi noktasında pozitif bir öneridir; ama, tartışma konumuz olan “katılım” açısından, değişen bir şey yoktur. Ayrıca kent konseyi konusunda daha ayrıntılı bilgi edinmek için de Bknz:KENT KONSEYİ ÜZERİNE TARTIŞMA NOTLARI./1...12 bölüm,https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com)
***
Bu durumda, “Kent konseyine gidin” ya da “Kent konseyine gelin ve orada çalışın” derken, gerçekte yurttaşa ne önerilmiş olmaktadır? Şunlar:
a)-Yerele dair kararların alındığı belediye meclisine değil, belediye meclisinin yanında ikincil konumda olan ve yerel yönetime “yardımcı” olmakla yükümlü kılınmış bulunan kent konseyine katılın,
b)- Bu katılımı da istediğiniz bir biçimde değil, yalnızca ve yalnızca kent konseyi kurucuları olarak yasayla tanımlanmış örgütlenmeler ve/veya kent konseyi içerisinde kurulabilecek olan çalışma grupları ve meclisler içerisinde yer alarak gerçekleştirin,
c)- Belediye meclisine ve haliyle alınacak kararlara katılımın, ancak bundan sonra ve o da kent konseyinde alınacak kararların belediye meclisine “bir öneri” olarak sunulması biçiminde olabileceğini bilin, denilmektedir.
Yani, yurttaşlara, yaşadıkları yerleri ve yaşamlarını ilgilendiren konularla ilgili karar alma süreçlerine doğrudan katılabilecekleri ve özne olabilecekleri bir yol değil, dolambaçlı ve sonuç alınıp alınamayacağı tartışmalı olan bir yol önerilmektedir.
Bir başka deyişle, kent konseyi dolayımı ile karar alma süreçlerine katılım da “katılım”dır ama, böyle bir “katılım”dır. (Kent konseyi çalışmalarına katılan yurttaşlarda çok sıkça tanık olunduğu üzere onları canından bezdiren, bıkkınlıklarına ve umutsuzluklarına neden olan, nihayetinde bütün çalışma arzularının soğumasına ve kent konseyini terk etmelerine, kendi kabukları içerisine çekilmelerine ya da bazılarında görüldüğü üzere, “çalışıyor gibi yaparak” var olan konumlarını, yalnızca kendilerinin bildikleri farklı nedenlerle korumaya ve gerçekte, içinde yaşadıkları koşullara dair yapılabilecek çalışmaları rafa kaldırmaya neden olan, bir “katılım”.)
Kent konseylerinin bulunduğu yerlerde yaygınca tanık olunan ve dahası, bize de önerilen “katılım”, “aynıyla vaki” bu “katılım”dır.
Bu da bizi, “Bu öneri sahipleri, gerçekte neyi savunmaktadır?” sorusunu sormaya ve bu soruyu tartışmaya götürür.
Şimdi, bu noktadayız.
(Not:1-Biz, kent konseyinde çalışmayı değil, “Kent konseyinde çalışılmalı ama belediye meclisine katılımla başlayan ve belediye meclisini/yerel yönetimi odağına alan bir çalışma esas alınmalı” yaklaşımımızın karşısına çıkarılan ve halihazırda, günlük yaşamda çok yaygın bir biçimde tanık olunan, yalnızca kent konseyi çalışmalarına katılımla sınırlanan bir “katılımcılık” anlayışını tartışıyor ve sorguluyoruz.
2-Datça kent konseyinde ya da başka yerlerdeki kent konseylerinde farklı konumlarda yer alan ve çalışmalara katılan kaç kişi, 31 Mart 2019 yerel seçim sonrası yapılan belediye meclis toplantılarına katılmıştır?)
25.01.2020/Datça/Mehmet Erdal
HANGİ
KATILIM?
Merkezi Otorite, 2005 yılında çıkardığı 5393 sayılı yasanın 76. maddesi çerçevesinde kent konseyini yasal olarak tanırken ve 2006 yılında yayınladığı ilgili yönetmelikle de çerçevesini çizerken, büyük ölçüde “dış etkenlere” endeksli hareket etti; bu nedenle, kent konseyine “kerhen” bir yaklaşımı mevcuttur.
Ama, Merkezi Otorite, bunu yaparken, ne yaptığını da biliyordu; bu örgütlenmeyi yasal olarak kabul ederken ve her yerde belediye başkanlarınca kurulmasını önerirken, dünyanın benzer başka yerlerinde olduğu gibi, yurttaşların yerel yönetimlerin var olan eksikliklerine ve yetersizliklerine yönelik tepkilerinin süreç içerisinde doğrudan yerel yönetim modelinin sorgulanmasına ve haliyle, var olandan daha başka bir yerel yönetim modeli arayışına yönelmesini önleyebileceğini düşünüyordu. Onun için önemli olan, var olan yerel yönetim modelinin (Temsili Demokrasinin) geçerliliğini korumasıydı.
***
Kent konseyini, çoğunluk konumundaki (1389 belediyeden 1039'unu oluşturan) eşitleri gibi “Bu bizi bozar.”, “Bu bize uymaz.”, “Bu dış kaynakların dayatması.”, “Ne yani bize güvenilmiyor mu?.”, “Yönetim iki başlılık kaldırmaz.” vb.vb. çerçevesindeki söylemlerle değerlendirmeyen; yönetimine geldikleri yerlerde kurulmasını sağlayan ya da kendinden önce kurulmuş ise devam etmesine izin veren (50, hadi daha iyimser olalım, 350 civarındaki) belediye başkanları da ne yaptıklarını ve kent konseyine neden destek verdiklerini biliyorlar.
Evet, onlar, yönetiminde bulundukları yerlerdeki yurttaşları özgür birer yurttaş olarak görüyorlar; hem kendilerine hem de yönetiminde bulundukları yerlerdeki yurttaşlara güveniyorlar; var olandan daha iyi bir yönetim anlayışını savunuyorlar... nihayetinde, çoğunluk konumundaki eşitlerinden pek çok yönden farklı olduklarını söylüyorlar.
Eyvallah!
Ama bu belediye başkanları, gerçekte, yönetiminde oldukları yerel yönetimlerin şu ya da bu nedenle her şeye yetemediğini; kendileri istese de istedikleri her şeyi yapamadıklarını; yurttaşların pek çok konudaki taleplerini ya hiç ya da zamanında ve onların istedikleri biçimlerde karşılayamadıklarını; bu yapamadıkları ve kendilerini çaresiz hissettikleri konularda yurttaşlardan gönüllü katılımcıların ve farklı biçimlerde katkıda bulunanların çıkmasının iyi bir şey olduğunu; nihayetinde, yurttaşların bu gönüllü katılımlarının ve katkılarının kendilerinin artı hanelerine yazılacağını ve bu nedenlerle kent konseyinden korkmamak, tam aksine kent konseyini ve onun çalışmalarını desteklemek gerektiğini düşünüyorlar.
Öte yandan, kent konseyinde yer alan ve çalışan yurttaşların herhangi bir konuda kendi aralarında tartışarak alacakları kararları bir öneri olarak belediye meclisine sunacaklarını; belediye meclisinin de kent konseyinden gelen öneri düzeyindeki bu görüşleri kabul edip etmeme özgürlüğüne sahip olduğunu biliyorlar.
O halde, kent konseyinden neden korksun ve desteklemesinler ki?
Kent konseyine katılımcı olarak ya da var olan çalışma grupları ve meclislerde yer alarak katılanlar, ola ki çizmeyi aşar ve herhangi bir biçimde başını ağrıtmaya başlarlar ise, (sıkça tanık olunduğu üzere) gerekeni yaparlar; olur, biter...
(Burada genel bir soyutlama yapmaya çalışıyoruz; yoksa, herkesi aynı torbaya koymaya çalışmıyoruz. Ülkemiz geçmişinde yaşanan örnekle ifade edersek, Fatsa örneğine öykünen ve bugünkü kendi gerçekliğinde o yoldan yürümeye çalışan istisnai konumdaki bazı yerel yöneticileri, bu değerlendirmenin dışında tutuyoruz.)
***
Yerel yönetimlerin karar alma süreçlerine yurttaşların katılımları konusunda “kent konseyini” işaret eden ve kent konseyleri içinde şu veya bu konumda yer alarak “canı gönülden” çalışma yürütenlerin bir kısmının da kent konseyine ilişkin bakış açılarının çok safiyane olmadığını; bizim kent konseyine ilişkin yaptığımız değerlendirmelerin benzeri değerlendirmelerden habersiz olmadıklarını ve haliyle kent konseyinin gerçekte ne olduğunu çok iyi bildiklerini ve bunu bilerek kent konseyinde yer aldıklarını, çalışmalara katıldıklarını ve konumlandıklarını; yanı sıra, kent konseyi dolayımı ile karar alma süreçlerine katılmayı savunduklarını, düşünüyoruz.
Yerel yönetimde resmi ya da gayrı resmi olarak yer almamalarına karşın (yerel yönetimde yer almış olsalar idi, bir yere kadar da olsa anlamaya çalışabilirdik; ama o konumda değiller) bu yaklaşımı savunanlar, bizce, söylem düzeyinde ve masa başında, kendilerini nasıl tanımlarlarsa tanımlasınlar ve yerel yönetimler, yerel demokrasi, katılım, temsili demokrasi, doğrudan demokrasi...vb.vb. konularda ne söylerlerse söylesinler; aralarında görece farklı yaklaşımlar olsa da, gerçekte, kendi bildikleri nedenlerle, halihazırda yürürlükte olan yerel yönetim modelinin var olmaya devam etmesini, kent konseyi ile takviye edilmesini; bunun da yeterli bir şey olduğunu düşünüyorlar... (Öyle ki, bu arkadaşlardan bazıları, meydanın boş ve ortalıkta dolaşanların da yalnızca kendilerinden ibaret olduğunu sanıyor olmalılar ki yürütülüp yönlendirilecek “Demokrasi Mücadelesi” içerisinde “Doğrudan demokrasinin” temel örgütlenme biçimlerinden birisi olarak kurulabilecek olan “Mahalle Meclislerini”; “Temsili Demokrasinin” geçerli olduğu belediye meclisinin/yerel yönetimin bile değil, onun da yardımcısı konumundaki bir örgütlenme biçimi olarak önerilen ve kabul edilen “Kent Konseyinin” bir alt organı olarak ve dahası, tepeden inme bir biçimde kurulmasını önerebilmekte ve bu amaçla hazırlanan bir “Mahalle Meclisleri Yönergesi”ni tartışmaya açabilmektedirler.. Bknz: 'MAHALLE MECLİSLERİ YÖNERGESİ' ÜZERİNE 1-3/ https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com)
Bu nedenledir ki, nihayetinde, günlük yaşamımızda, içinde yer aldıkları ve çalışma yürüttükleri kent konseyinin bulunduğu yerdeki yerel yöneticilerin yanında duruyor görünmekten ve onları destekler konumunda bulunmaktan öteye geçemiyorlar.
***
Bugüne kadar kent konseyi ile ilgili yayınladığımız (Bknz: KENT KONSEYİ ÜZERİNE TARTIŞMA NOTLARI 1-12/https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com) bütün yazılardan da anlaşılacağı üzere, biz, hiç şüphesiz ve tartışılmaz bir biçimde, Merkezi Otoritenin 2005 yılında kent konseyini yasal olarak kabul etmesini; azınlıkta olsalar da, bazı belediye başkanlarının yönetimde oldukları yerlerde kent konseyini kurmalarını ve desteklemelerini; yurttaşların ise katılımcı olarak ya da kent konseyi içerisinde kurulacak çalışma gruplarında ve meclislerde yer alarak çalışmalara katılmalarını, görece, iyi bir gelişme olarak değerlendiriyor ve destekliyoruz.
Bizim karşı çıktığımız, bütün bunların iyi bir şey olarak değerlendirilmelerinin ötesinde “yeterli” olarak görülmesi ve bu çerçevede arayış içinde olanlara, kent konseyinin gidilecek yegane adres olarak gösterilmesidir..
Bizce, a)-Kent konseyinin halihazırda bulunmadığı (1039 civarındaki) yerde yerel yönetimin karar alma sürecine katılmak için kent konseyinin kurulmasını beklemek yerine ya da gereksiz bir tartışmaya yol açmayacak başka bir ifadeyle, belediye başkanının kent konseyini kurmaya ikna edilmeye çalışılmasının yanı sıra (çünkü, kent konseyi dolayımı ile karar alma süreçlerine katılabilmek için, önce, kent konseyinin kurulması gerekiyor; aksi halde, bu çerçevedeki bütün tartışmalar, lakırdı'dan öteye geçmez), doğrudan belediye meclis toplantılarına katılmaya başlamak,
b)-Kent konseyinin bulunduğu yerlerde kent konseyi çalışmalarına katılmak ama bu çalışmalar ile yetinilmesi halinde, yerel yönetimin karar alma süreçlerine katılımın ve daha doğru bir ifadeyle, var olan yerel yönetimin demokratikleştirilmesinin ve demokratik bir yerel yönetimin yaratılmasının olanaksız olduğunu bilmek; haliyle, kent konseyi içerisindeki çalışmaların dışına çıkmak ve kent konseyi çalışmalarını, o sürece eklemlemek gerekir.
Elbette, hangi yolda yürüyecek olduğuna karar verecek olanlar, bulunduğu yerlerde kendi yaşamlarıyla ilgili konularda alınacak karar alma süreçlerine aktif birer özne olarak katılacak ve bu doğrultuda bir irade ortaya koyacak olan yurttaşlardır.
Gerisi, lafügüzaf'dır.
01.02.2020/Datça/Mehmet Erdal
MARMARİS YAZILARI (1): 'DEMOKRASİ PLATFORMU'NA DAİR...
1998 yılında Marmaris, Armutalan, İçmeler, Datça ve zaman zaman da, aralıklarla gidip tezgah açtığım Bozburun, Turunç, Selimiye, Hisarönü, Turgut... pazar yerlerinde işimi yapıyor; Armutalan/Siteler'de, Grand Azur/İber Otel...her kim her ne ad ile biliyor ise, işte o otelin karşı taraflarında var olan bir apartın altında, bir kaç arkadaş ile birlikte elbirliğiyle oluşturduğumuz bir yerde (hem depo hem 'ev') kalıyor ve aynı zamanda, 'fahri' üyesi olduğum ÖDP (Özgürlük ve Dayanışma Partisi) Marmaris İlçe Örgütündeki çalışmalara katılıyordum.
***
İlçe Örgütümüz, Marmaris çarşısının nispeten orta yerinde bulunan Halıcılar İş Hanı'nın ikinci katında idi; birinci katta PSAKDD (Pir Sultan Abdal Kültür ve Dayanışma Derneği) ile ÇEV-DER de bulunmaktaydı.
***
Partimizin 1996 yılında ilk kurulduğu andaki gibi, ilçe örgütümüzün de çok farklı Sol siyasi çevrelerden gelen ve/veya birbirlerinden pek çok konuda farklı düşündüğü bilinen ama ÖDP çatısı altında birlikte yürümeye çalışan/yürünüp yürünemeyeceğini denemek ve görmek isteyen üyeleri vardı.
***
Yasal bir partinin ilçe örgütü olmamıza karşın kah eski 'örgüt' alışkanlıklarının aşılamaması ve ilçe örgütünün çalışmalarına yansıtılmaya çalışılması, kah günlük yaşama ilişkin problemlerin çözümünde ortaya konulacak politik yaklaşımın belirlenmesinde “ortaklaşmaya çalışmak” yerine (doğruluğuna inandığımız, çoğu kişisel) farklılıklarımızın öne çıkarılarak dayatılması...vb.vb. nedenlerle ilçe örgütümüzün zaman zaman gereksiz ve ifrata varan tartışmalar içinde günlerini geçirdiği, günlük yaşama müdahale etmekte sorunlar yaşadığı...”Mısırdaki sağır sultanın” bile duyduğu ve bildiği bir gerçekti.
Bütün bunlara karşın, ilçe örgütümüz, istenen ve öngörülen düzeyde olmasa da, pek çok yerdeki ilçe örgütümüzden daha aktifti; elle tutulur ve gözle görülür çalışmalar içerisindeydi.
***
İlçe örgütümüz, Marmaris yerelinde ya da ülke genelinde olup da Marmariste yaşayan her yurttaşı ilgilendiren konularda görüşlerini ve tepkilerini, tek başına olduğu gibi “Demokrasi Platformu” adı altında bir araya gelen ve ortak hareket etmeye çalışan pek çok başka kitle örgütü, sendika ve siyasi partiler ile de ortaklaşa ortaya koyuyordu.
***
Marmaris'teki “Demokrasi Platformu”, (kuruldukları zamana ve yere göre ad ve bileşenleri açısından birbirlerinden görece farklılıklar gösterseler de) diğer “Demokrasi Platformları” gibi, ülkemizde var olan toplumsal ve siyasal koşullara dair ortaklaşa “Demokrasi” derdi olan Marmarisli kişi, dernek, sendika, siyasi parti vb... bir araya gelerek oluşturdukları bir birliktelik/örgütlenme idi.
Bu birlikteliğin/örgütlenmenin, herhangi bir dernek, sendika, meslek örgütü, siyasal parti vb. gibi yasal herhangi bir tanımlaması ve haliyle, kuruluşu yoktu; ama, yasal olarak tanımlaması yapılmış olan bu kişi, dernek, sendika, meslek örgütü, siyasal parti vb. bazılarının ortaklaşa oluşturdukları; neden oluşturulduğunu, kimlerin içerisinde yer aldığını, ne tür bir faaliyet yürüteceğini ve hangi ilkeler ile hareket edeceğini...kamuoyuna açıkladıkları; somut bir gereksinimin ürünü olarak günlük politik yaşamda yerini alan açık ve meşru bir örgütlenme biçimiydi.
Marmariste hangi tarihte, hangi örgütlenmenin ya da örgütlenmelerin çağrısı ile oluşturulduğunu bu yazıda sorgulama gereksinimi duymadığımız bu “Demokrasi Platformu”, bileşenlerinin farklı katkıları ile yerel ya da ülke genelini ilgilendiren konularda farklı tepkiler ortaya koyuyor, bu çerçevede, kendinden söz ettiriyordu.
***
“Demokrasi Platformu”, hiç şüphesiz, bu oluşumu “pozitif/gerekli bir adım” olarak gören ve onun söylem ve eylemliliklerine destek veren yurttaşlar açısından olduğu kadar, içerisinde yer alan bileşenlerin her biri açısından da “dört başı mamur/ideal” bir örgütlenme biçimi değildi; bu birliktelik, içerisinde yer alanların her birinin ortaklaştıkları ama aynı zamanda farklılıklarını da korumaya devam ettikleri, ortaklaşa olduğu gibi ayrı hareket etme özgürlüklerini de korudukları; o zaman diliminde ve o yerde, o biçimiyle bu örgütlenmenin gerekli olduğuna inandıkları ve ellerini taşın altına koyarak oluşturdukları zorunlu/gerekli bir örgütlenme biçimi idi.
Bu çelişkili yapısı nedeniyle, “Demokrasi Platformu”, Marmarisin günlük yaşamında ya da ülke genelinde yaşanan bazı gelişmeler karşısında anında somut bir tepki ortaya koyması gerekirken koyamıyor, istenilen düzeyde koyamıyor ya da hiç koyamıyordu; haliyle, böylesi durumlarda, bazı bileşenler, hoşnutsuz tepkilerini dile getiriyorlardı; çünkü, onların ondan (birbirlerinden çok farklı da olabilen) beklediklerini, onların istediği biçimde, düzeyde ve zamanda karşılayamıyordu. Halbuki, bu durum, “Platformun” yapısı gereği, doğaldı ve bileşenleri tarafından da böyle değerlendirilmeliydi.
Özet olarak, “Demokrasi Platformu” içinde her şey, dışarıdan bakan bazı dikkatli gözlerin kolayca görebileceği ya da kulağı deliklerin anında duyabileceği gibi, “güllük gülistanlık” değildi.
***
1998 yılı ortalarında, “Demokrasi Platformu” içerisinde yer alan bazı bileşenlerin temsilcileri ve o bileşenlerin başka bazı mensupları, “Demokrasi Platformu”nun çok özet olarak anlatmaya çalıştığımız bu “sıkıntıları”nı ileri sürerek ve gerekçe göstererek, “Demokrasi Platformu”nun dağıtılmasını ve öteden beri kendilerinin de kurulmasını destekledikleri “Kent Meclisi” içerisinde yer alınması gerektiğini savunmaya başladılar.
***
“Demokrasi Platformu” bileşenlerinden ÇEV-DER içerisinde çalışma yürüten ve kendilerini, “Demokrat” olarak nitelendiren tanıdık bazı arkadaşların başını çektiği ve sözcülüğünü yaptığı bu yaklaşıma göre, var olan ve içinde yer alınan “Demokrasi Platformu”, Marmarisin sorunlarının çözümüne çare olamıyordu; çoğunluğu harekete geçiremiyor ve var olan sorunlara sahiplenilmeyi sağlayamıyordu. Bunun nedeni, dar bir kesime hitap etmesi ve her olayı siyasileştirmesiydi. Bu haliyle, bu “Demokrasi Platformu” ile bir yere varılamazdı. Platform dağıtılmalıydı. “Kent Meclisi” içerisinde yer alınmalıydı...
***
Var olan “Demokrasi Platformu”nun yanı sıra değil, onun dağıtılarak içerisinde yer alınması önerilen ve savunulan “Kent Meclisi”, Marmaris yerelinde ekonomik, sosyal, siyasal vb. her alanda etkili ve yetkili olan varlıklı kişiler ve onların içerisinde yer aldığı kuruluşlarca hararetle savunulan, kurulmaya çalışılan ve nihayetinde kurularak günlük yaşamımıza giren bir kuruluştu.
Hiç şüphesiz, her kuruluş gibi, kendisini kuranların gereksinimlerini (onu kurmaktaki muratları ne ise, onu) karşılamakla yükümlü olacaktı.
Her şey, bu kadar apaçık ortadaydı.
***
Kendilerini “Demokrat” olarak tanımlayan ve ağırlıkla ÇEV-DER içerisinde bulunan tanıdık bazı arkadaşların içerisinde yer almayı önerdikleri “Kent Meclisi” böyle bir örgütlenmeydi ve biz, ÖDP İlçe Örgütü üyeleri, hem kendimize hem de “Demokrasi Platformu” bileşeni olan diğer kişi ve kuruluşlara yüksek sesle sorup duruyorduk, “Bu Kent Meclisi içerisinde yer almak gerekir mi? Bunun için elde var olan Demokrasi Platformunu dağıtmak gerekir mi?”...diye.
***
“Kent Meclisi”, 13.07.1998 günü yapacağı toplantı öncesinde, katılımcı olmasını istediği ya da düşündüğü kişi ve kuruluşlara özel olarak davetiye göndermesinin yanı sıra, kamuoyuna yönelik açık bir çağrı da yaptı.
ÖDP İlçe Örgütü olarak, yazılı bir basın açıklaması yaparak, daveti ret ettik:
''Biz Özgürlük ve Dayanışma Partisi Marmaris İlçe Örgütü olarak, bu girişim gündeme geldiğinde ve kamuoyunun önüne çıktığında bazı yanlış anlamaları ve olası spekülatif yorumları önlemek amacıyla, tavrımızı ortaya koyan kısa bir açıklama yapmıştık.
Biz parti olarak, küçük büyük bütün yerleşim birimlerinde yaşayan insanların kendi yerleşim birimlerinin sorunlarının çözümünü kendileri dışında bir başkasından beklemesi tavrı yerine; sorgulayan, aktif ve karar verici birer birey olarak kendilerinin işin içinde yer alacağı ve bu çerçevede örgütlenecekleri bir anlayışı savunuyoruz.
Şeklen 'Marmaris kent meclisi' iyi niyetle kurulmuş bir oluşum izlenimi veriyorsa da; Marmaris'te rant kavgası verenlerle hakları yağmalananları, denizi kirletenlerle denize girmek için uygun yer bulamayanları, ormanı yok edenlerle yeşile özlem duyanları, ekolojik dengeyi bozanlarla doğanın korunması gerektiğini savunanları, çete savaşı verenlerle çetelere karşı savaşanları, turizm'de tekelleşmeyi savunanlarla bu tekelleşmeden zarar görenleri ve feryat figan bağıranları... yani bir bütün olarak Marmaris'i ve Marmaris'te turizmi bir biçimde yok edenlerle bu gidişattan ağır bir biçimde zarar görenleri bir araya getirmeye çalışan; yönetim ve yönlendirme olarak hep birincilerin elinde olan ve hep onların konuştuğu veya konuşturulduğu böyle bir oluşum ne Marmarislileri temsil edebilir ne de Marmarislilerin sorunlarına kalıcı ve köklü çözümler bulabilir. Olsa olsa bu 'girişim', daha bir süre, Marmarisin gündeminde, aşılması gereken bir 'ALDATMACA' olarak varlığını sürdürebilir.
Bu nedenle biz bir kez daha bu girişimin dışında kaldığımızı ve gerçekten yerelimizin sorunlarına çözüm bulmak niyetiyle bu 'oluşum'un içinde yer alanları, birlikte, kalıcı ve kitlesel örgütlenme yaratmaya çağırıyoruz.'' (10.07.1998/Çağdaş Marmaris)
16.03.2020/Datça/Mehmet Erdal
MARMARİS YAZILARI (2): 'KENT MECLİSİ'NE DAİR...
Bir önceki bölümde sözünü ettiğimiz ve bu bölümde de tartışmaya devam edeceğimiz “Kent Meclisi”, 2005 yılında merkezi yönetim/otorite tarafından yasal olarak kabul edilen ve bütün yerel yönetimlerce kurulabileceği öngörülen “Kent Konseyi” değildir; sözünü ettiğimiz ve tartıştığımız “Kent meclisi”, “Kent Konseyi”nden tam yedi yıl önce Marmaris'te kurulması öngörülen ve kurulan, bilahare kendince 'doğru' gördüğü alanlarda faaliyet yürüten bir örgütlenmedir; isim benzerliği nedeniyle oluşabilecek bir yanılsamayı ortadan kaldırmak için bu açıklamayı yapma gereği duydum
Her ne kadar, pek çok yönden birbirlerine benzeseler ve tartıştığımız “Kent Meclisi”, bir anlamda, “Kent Konseyi”nin öncülü bir örgütlenme olarak kabul edilebilirse de, yine de ikisi farklı örgütlenme biçimleridir ve bizim “Kent Konseyi” konusundaki ayrıntılı değerlendirmelerimizin ve yaklaşımlarımızın neler olduğu, bilinmektedir.(Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com Yerel Yönetimimizi Demokratikleştirelim/Kent Konseyi Üzerine Tartışma Notları 1-12)
***
Marmaris'te, eksik te aksak ta olsa somut bir işlevi yerine getiren “Demokrasi Platformu”nun dağıtılarak içerisinde yer alınması gerektiği söylenen “Kent meclisi”, 13.07.1998 tarihinde, benzer toplantılara da ev sahipliği yapan Grand Azur Otel'de toplandı.
Kent Meclisi Yürütme Kurulu başkanı Ömür Hetman (Marmaris'teki Ahu Hetman Hastanesinin sahibi) ve Halkla İlişkiler sorumlusu da gazeteci Umur Özlüer idi.
Toplantıya, katılım için davet edilen yerel mülki amirin, yerel yönetimlerin, Kent Meclisinin doğal üyelerinin (Dernekler, Sendikalar, Meslek Örgütleri, Siyasi Partiler vb.) yanı sıra, dileyen yurttaşların da katılabileceği duyurulmuştu.
Toplantının konuğu, Cen-Grey Yönetim Kurulu Başkanı Nail Keçili idi.
Toplantının ana gündem maddesi, Marmarisin “1998 yılı Turizm Sezonu”ydu; 1998 yılında Marmaristeki turizmde yaşanan krizin en az zararla atlatılması, gelecek yıl yaşanması olası olumsuzluklara çözüm önerileri, Marmaris'in ulusal ve Uluslar arası Piar, Tanıtım ve Pazarlama organizasyonundaki yeri görüşme konularındandı. (Bknz: 03.07.1998/Çağdaş Marmaris)
Başka ne olsundu ki?
Uğruna “Demokrasi Platformu”nun dağıtılmak istendiği “Kent Meclisi”nde, toplantının ana gündem maddesi, kurucularının, ya da kurucuları arasında bulunan ve Marmaris'te “güç sahibi” konumunda olan iş insanlarının, bir başka deyişle “Kapitalistler”in iş yaşamlarında yaşadıkları “kriz” ve bu krizin çözümü için elbirliğiyle nelerin yapılabileceği/nelerin yapılması gerektiği olarak belirlenmişti.
Masada, Turizmde çalışanların, pazarcıların, küçük esnafın, köylerden gelen ve temizlik işlerinde çalışan kadınların...çok yönlü sorunları; Marmarisin alt yapı, ulaşım, imar, çevresel kirlilik, yönetim vb... sorunlarının hiç biri, evet bunlar ve daha pek çok sorunun hiç birisi masada yoktu. Yoktu, çünkü, “Kent Meclisi”ni kuranlar, yönetiminde yer alanlar, yapılan toplantıda konuşma hakkı olanlar ve konuşanlar açısından, bu sorunlar, ya sorun değildi ya da bu toplantıda konuşulmayacak kategorideki sorunlardı. (Bu konuda, hem de içeriden bir tanık olarak, konuşmacılardan yazar/rehber Erol Uysal'ın “DİMYAT'A PİRİNCE GİDERKEN...” başlıklı yazısı gösterilebilir. Bknz: 24.07 1998/Çağdaş Marmaris)
***
Yerel Çağdaş Marmaris gazetesinin aktardığı bilgilere göre, toplantıda konuk Nail Keçili, rehber ve yazar Erol Uysal, Ticaret Odası başkanı Mustafa Balcı, Kent Meclisi adına Umur Özlüer, Simene Tur Yönetim Kurulu Başkanı Birol Türemiş, TURSEM Yönetim Kurulu Başkanı Vedat Demren ve GETOB başkanı Asım Geniş konuşmacı oldular.
Söz isteyen diğer konuşmacılara, zaman darlığı nedeniyle söz hakkı verilmedi.
Toplantıda asıl olarak, Turizmcilerin içinde yaşadıkları krizden çıkışa yönelik olarak bir “Vakıf”ın mı yoksa profesyonel bir şirketin mi kurulmasının daha doğru olacağı; bunlardan hangisi kurulursa, ne tür bir işlevi yerine getirmesi gerektiği çerçevesindeki konular tartışıldı.
Sonuçta, ibre, “Marmaris Kent Vakfı”na ve onun yerine getirmesi gereken görevlerin belirlenmesine doğru evrildi..
O kadar...(Bknz: 14.03.1998/Çağdaş Marmaris)
***
Kendilerini “Demokrat” olarak nitelendiren ve “Demokrasi Platformu” içerisinde yer alırken, bizler gibi, (bileşenlerin temsilcileri olarak) pek çok konuda hem sözlerini söyleyebilen hem de ortaya konulan somut tepkilere şu ya da bu ölçüde katkıda bulunarak ortak olabilen arkadaşlar ise, yüksek sesle “Her şey daha güzel olacak. Marmarisin sorunlarının çözümünde kitlesel bir katılım sağlanacak...” diyerek çıktıkları ve ısrarla bizlerin de katılımasını istedikleri yol'da yürüye yürüye gelmişler ve şimdi, vardıkları yerde kurulan masada kendilerine, yalnızca, “izleyiciler/dinleyiciler” için konulmuş koltuklardan birisinde yer bulabilmişlerdi.
Yani, bizim, ilk gündeme getirildiği andan itibaren yüksek sesle nereye varacağını öngördüğümüz bir yolda, “hangi akla hizmet” bilinmez, yürümekte diretmişler; bir başka deyişle, girdikleri yolun sonunu bile bile “lades” demişlerdi.
Neden?
***
Toplantı sonrasında, yaşanan gelişmeler karşısında, bir kez daha kamuoyuna seslenmek gerekiyordu:
''DEMOKRASİ PLATFORMU'NDAN 'KENT MECLİSİ'NE, 'KENT MECLİSİ'NDEN 'MARMARİS KENT VAKFI'NA,
Bilenler bilir; yakın zaman öncesine kadar Marmaris özelinde de (bir gereksinimin ifadesi olarak gündeme gelen ve Demokrasi Mücadelesi'nde önemli bir işlev üstlenen) bir DEMOKRASİ PLATFORMU vardı.
Bu 'Demokrasi Platformu'nun farklı nedenlerle 'tıkanması' sürecine girdiği koşullarda, platform içerisinde yer alan bazı örgütlenmeler, bu tıkanmanın nedenleri ve aşılması doğrultusunda düşünceler dile getirirken, ağırlıkla ÇEV-DER içerisinde kendilerini konumlandıran bazı 'Demokrat' arkadaşlar; tıkanmanın nedeni olarak, bazı siyasi partilerin (ÖDP, CHP, İP) platform içerisinde yer almalarını ve platformun 'fazlaca siyasi'leşmesini ileri sürüyorlardı.
Tıkanmanın nedeni böyle saptanınca, doğal olarak, çözümün de, platform içerisinde yer alan bu partilerin dışarıda bırakıldığı 'siyasi partiler dışı bir oluşum'un yaratılmasında aranması kaçınılmazdı.
Bu 'Demokrat' arkadaşlarca hararetle her yerde savunulan ve teorik formülasyonu yapılmaya çalışılan bu tez, ilginçtir, platform içerisinde yer alan veya almayan, o güne kadar platforma sıcak bakan veya ondan uzak duran bazı meslek ve kitle örgütlerince, toplumdaki konumları gereği, 'Etkili ve Yetkili' kişi veya kurumlarca olduğu kadar, platform içerisinde yer alan veya almayan (hatta misyonu gereği ona cepheden karşı çıkan) bazı siyasi partilerce de bir biçimde benimsenip desteklenince 'KENT MECLİSİ' olarak adlandırılmış ve formule edilmiş bir biçimde gündeme getirildi.
İlk kez, Grand Yazıcı Otel sahiplerinin İçmeler yolu üzerindeki ormanlık bir alanı tarumar edeceğinin öğrenilmesinin hemen öncesinde gündeme getirilen bu girişime, bir tek ÖDP karşı çıktı.
ÖDP'ye göre, adı ne kadar çekici olursa olsun, 'Demokrasi Platformu'nda yaşanan tıkanmaya yanlış teşhis konulmasının doğal sonucu olarak gündeme getirilen bu 'Kent Meclisi', bu tezi ilk ileri süren ve pratiğe geçirilmesinde ciddi rolleri bulunan bazı 'Demokrat' arkadaşların niyetleri ne kadar safiyane olursa olsun, öncelikle 'Demokrasi Mücadelesi'nin sekteye uğramasına yol açacak, akabinde de, bu hantal ve şekilsiz haliyle, Marmarisin sorunlarına kalıcı ve köklü çözümler bulmaya çalışanları 'yanılmalara' itecektir.
Gelinen noktaya bakın!
Siyasi partileri dışarıda bırakan 'siyasi partiler dışı' bir oluşum yaratmak amacıyla ileri sürülen 'Kent Meclisi', bugün, asıl olarak herhangi bir 'Demokrasi Mücadelesi' sorunu olmayan siyasi partilerce ('neye niyet neye kısmet'), Marmaris'te rant kavgası veren ve marmaris'te yalnızca bu nedenle bulunan bazı işletme sahiplerince, Marmaris'te yaşanılan sorunların en baş sorumluları içerisinde yer almaları gereken Kaymakam ve Belediye Başkanları gibi 'etkili-yetkili' kişi ve kurumlarca savunuluyor; yönetme ve yönlendirme konumunda (bir biçimde) onlar bulunuyor; Marmaris'in sorunlarının çözümü, (Turizm'de olduğu gibi) bu sorunların asli sorumlularından bekleniyor vb.vb.
İlk işi 'Armutalan Ressamı'ndan icazet almak olan ve bugün vardığı noktada Marmaris'in Turizm sorunlarının çözümünü 'Medyatik' Nail Keçeli'ye havale eden bu 'Kent Meclisi'nden, yakın zaman öncesindeki 'Demokrasi Platformu'nu aşacak şekilde Marmarislileri kucaklaması, yaşanan sorunların çözümü doğrultusunda harekete geçirmesi, sorunlara kalıcı ve en geniş kesimlerce kabul edilebilir çözümler üretmesi, 'Demokrasi Mücadelesi'ni yaygınlaştırması ve yükseltmesi... beklenebilir mi?'' (21.07.1998/M.Ali Yılmaz/Çağdaş marmaris)
(Not: Burada adı geçen İP, bugünkü Vatan Partisi'dir; şu savrulmaya bakar mısınız? Nereden nereye...)
23.03.2020/Datça/Mehmet Erdal
MARMARİS YAZILARI-3: KURUCULARININ GÖZÜYLE “KENT MECLİSİ”.
“Kent Meclisi” konusunda sözlü ve yazılı eleştiriler yönelten bizlere karşı ilk yazılı tepki, “Kent Meclisi”nin Halkla İlişkiler sorumlusu olan gazeteci Umur Özlüer'den geldi; elbette, açıktan isim vermeden ve adres göstermeden.
***
Umur Özlüer, “MARMARİS KENT MECLİSİ” başlıklı kısa yazısına, ''Anlayanlar bir türlü anlamayanlara anlatsın lütfen.'' diyerek başlıyor; ama hemen devamı cümlede, bu işi, bir başkasına bırakmaya gönlü razı olmamış olmalı ki, ''İşte açık, seçik ve net bir şekilde Marmaris Kent Meclisi'' diyor; “Kent Meclisi”ni, kurulmaya çalışıldığı ilk andan itibaren eleştiren ve “aykırı” düşünceler dile getirenlere anlatmaya başlıyordu:
''...Elle tutulup, gözle görülmez, karşı durulmaz...
Efsane güç, Kamunun, 'Halkın gücü'
Tek elin nesi
Çok elin sesi var
Atasözünden yola çıkan Marmaris Kent Meclisi bugün çok elin, 'Turizm için üretenlerin, Marmaris için düşünenlerin, Her şey Türkiye için' diyenlerin korosu olmuştur.
Marmaris'te yaşayan, yerleşen, iş yapan insanların ortak çıkarları adına, ortak çözümler üretme adına, her türlü şahsi menfaatlerini gözardı ederek, hiçbir çıkar gözetmeksizin kenetlenen insanların oluşturduğu Marmaris Kent Meclisinin kapısı, önce insan, doğa, çevreyle barışık endüstri diyen herkese açıktır.
Marmaris Kent Meclisi üyeleri tüm bilgi birikimlerini Marmaris adına aktarmakta, bu fahri çalışmaların sonucunda oluşan önerileri ilgili resmi makamlara, belediyelere, meslek kuruluşlarına sunmakta, kamuoyu adına takip etmekte ve denetlemektedir, halkın projelerini...
İşte bugün bu birlikteliğin karşı durulmaz gücü meyvelerini vermeye başlamıştır. Her konuda ülkemizde geçerli olan 'Meyve veren ağaç taşlanır' atasözü bugün Kent Meclisi için de geçerlidir. Bu işe baş koyan insanlar, zaten ülke gerçeklerini bildiklerinden, DİYALOGSUZLUĞU VE HER ŞEYE KARŞI ÇIKMAYI KENDİSİNE İLKE EDİNEN, YETENEKSİZ MUHTERİSLERİ DE EĞİTMEK, ONLARI TOPLUMA KAZANDIRMAK adına yoğun emeği göze almışlardır.
Dün ormanlar için, bugün turizm krizi için kenetlenen Marmaris Kent Meclisinin ana sloganı,
'Her şey Marmaris, Her şey Birliktelik, Her şey Türkiye için'dir.
Bu sloganda birleşmeyecek kişi, kurum, parti, dernek, oda düşünemiyorum ve bu sloganın güzel ülkemize örnek birlikteliği sağlayacağına inanıyorum.'' (24.07.1998/Çağdaş Marmaris)(abç)
***
Yukarıda okuduğunuz yazı, amiyane deyimle, bir kasaba politikacısının rasgele yaptığı bir konuşma sırasında ağzından çıkan her şeyi kaleme alan ve yayınlayan sıradan bir yurttaşın kaleminden çıkmış değil; işi “gazetecilik” olan ve çok iddialı bir şekilde “bütün dertlere deva” olarak önerilen/kurulan “Kent Meclisi”nin Halkla İlişkiler sorumlusu olarak belirlenmiş deneyimli birisinin kaleminden çıkmıştı.
Yirmi iki yıl (22) önce yayınlandığı gün okuduğumuzda, şahsen ben, “Umur Özlüer ne diyor? Biz ne söylüyoruz, o bize hangi masalı anlatıyor?” dediğimi anımsıyorum.
Tamam, yazıda sözü edilen ''...DİYALOGSUZLUĞU VE HER ŞEYE KARŞI ÇIKMAYI KENDİSİNE İLKE EDİNEN, YETENEKSİZ MUHTERİSLER...''; yani, gerçek anlamıyla, “Kent Meclisi”ni eleştirenler ve aykırı düşünceler ileri sürenler bizler oluyorduk ve Umur Özlüer, bizleri ''...EĞİTMEK,...TOPLUMA KAZANDIRMAK...'' için de ''...yoğun emeği göze...'' aldıklarını söylüyordu.
Eyvallah.
İyi de, “Kent Meclisi”nin Halkla İlişkiler sorumlusu olan Umur Özlüer, tanıtmakla yükümlü olduğu örgütlenme için, yaldızlı ve tumturaklı bu sözlerin dışında somut olarak ne söylüyordu?
Hiçbir şey!
Aradan bunca yıl geçtikten sonra, ilk kez bu yazıyı okuyanlar, sizler, okuduğunuz bu yazıdan, “Kent Meclisi”ne dair ne anlıyorsunuz?
***
Kurucuların ağzından “Kent Meclisi”nin nasıl olduğunu ve nasıl anlatıldığını görmek için bir diğer yazılı veri, yazar Özdemir Benler'in “KENT MECLİSİ” başlıklı yazısıdır.
Özdemir Benler, yazısının bir bölümünde, “Kent Meclisi” Yönetim Kurulu Başkanı Ömür Hetman'ın “İçmeler” dergisinde yayınlanan görüşlerini özetliyor; ''İçmeler' dergisinde Ömür Abla 'Kent Meclisi'ni anlatıyordu. Belleğimizde yer etti. Özünü şöyle aktaralım:'' diyerek yazıya başlıyor ve devam ediyor:
''...Kent Meclisi, olmazı olur yaptı.
Marmarisli içinden gelen sese kulak verdi. Üredi.
Birliktelik hiç bir engel tanımaz.
Yeter ki haklı bir dava çerçevesinde birleşilsin.
Bunalım ayrılıktadır. Gayrılıktadır.
Hemen ilk denemeden edindiği gözlemi bu sözlerle tanımlıyordu. Marmarisli'nin içinin derinliklerinden gelen ses ona 'Ormanınıza el atılıyor. Karşı koyun. Hep birlik. Elele' diyordu. Yankısı yöre sınırları ötesine taşan bir eylem böyle başladı. Gerçekleşti. Sonucu, hepimiz için bir övünç kaynağı.
Başarının nedenini, konunun tüm Marmarisli'nin malı olduğuna bağlarsanız. Haklısınız.
Başarının nedenini, Marmarisli'nin içinden kopup gelen bir coşkuya bağlarsanız. Haklısınız.
Başarının nedenini, konunun sade olmasına bağlarsanız. Haklısınız.
***
Bu kez 'Kent meclisi' turizm endüstrisinde mevsimde yaşanan sıkıntıları konu yaptı.
Konu, yankısı ülke düzeyine uzanan 'Kent meclisi', kavramının ölçütleriyle bağdaşıyor mu?
Daha ne istersin? Sıkıntıyı ufağı, büyüğü tüm Marmarisli göğüslemiyor mu, dersiniz. Doğru. Biz daha çoğunu, hem de çok daha erken alınmasını isterdik. Belki, Meclis, kendisi doğrudan karışmadan, katalizör rolünü oynardı. Bahardan, sempozyum mu, panel mi, ardı ardına etkinlik düzenlerdi. Ankara'yı kımıldatmak için, Turizm uçsuz bucaksız bir deniz. Alt yapı mı, çevre mi, tanıtma mı, pazarlama mı? Eksiği yok, artısı var.
Zaten, İçmeler'den okuduğumuz kadarı, Meclis toplantısında, temelde, konuya başka açıdan yaklaşılmış. Sanki Meclis'i başka giysilerle bezendirmek istenir gibi bir izlenim uyandırdı bizde. Yapılaşma düşüncesinin başına da 'Vakıf' oturtulmuş. Amaç için de bir dizi konu. Tanıtma, pazarlama vb. Marmaris'i yüceltecek her çabanın başımızın üstünde yeri var. Öyle de söylemeden edemeyeceğiz. Egepark denemesinin bizde bıraktığı tatsız izlenimden olacak. Egepark'ın da tüzüğünde her şey vardı. Kamu yöneticilerine de çokça söz verilirdi. Nedenler bunlar mı? Belki de...Yok oldu gitti. Alınacak ders, düşünülen Vakıf'ın uğraş alanını abartmamak mı, kamu yöneticilerini işe karıştırmamak mı? Ne bilelim? Bunlar usumuzdan geçiverdi işte...'' (25.08.1998/Çağdaş Marmaris)
Özünde, “Kent Meclisi”ne karşı olmadığı anlaşılan yazarın, “Kent Meclisi” Yönetim Kurulu Başkanı olan Ömür Hetman'ın “İçmeler” dergisinde yayınlanan görüşlerinden anladıkları ve bize anlattıkları bu kadar.
Yazar, karşı değil ama şüpheleri var; çünkü, öncesinde, benzer bir deneyimden dolayı ağzı yanık; o nedenle, temkinli yaklaştığını söylüyor...
***
Peki, Umur Özlüer'in yazısını aktardıktan sonra olduğu gibi, okuduğunuz bu yazı sonrası da yeniden soralım; sizler, okuduğunuz bu yazıdan da, “Kent Meclisi”ne dair ne anlıyorsunuz?
30.03.2020/Datça/Mehmet Erdal
MARMARİS YAZILARI-4: 'DEMOKRAT' KİME DENİR? KİM 'DEMOKRAT'TIR?
Bu yazıları okuyanların anımsayacağı üzere, birinci bölümde, ÖDP Marmaris İlçe Örgütü'nün bulunduğu Halıcılar İş Hanı'nın birinci katında ÇEV-DER'in de bulunduğunu; birinci, ikince ve üçüncü bölümlerde ise, “Demokrasi Platformu”nu oluşturan bileşenlerden birisi konumunda ola gelen ÇEV-DER içerisinde yer alan, “Demokrasi Platformu” toplantılarında zaman zaman derneklerini temsil eden ve kendilerini “Demokrat” olarak nitelendiren bazı arkadaşların, “Demokrasi Platformu”nun dağıtılarak “Kent Meclisi” içerisinde yer alınması gerektiği konusunda etkin bir rol üstlendiklerine değinmiştik; nitekim, yazılarımızda, eleştirilerimizi de, bu arkadaşlara yönelttiğimizi anlatmıştık.
İşte bu sözü edilen “Demokrat” arkadaşlardan birisi, Ferit Dağ imzası ile, bizim 21.03.1998 tarihli yerel Çağdaş Marmaris gazetesinde yayınlanan yazımıza, aradan 5 ay 4 gün geçtikten sonra, 25.08.1998 tarihinde, ''DEMOKRASİ PLATFORMU, KENT MECLİSİ VE DEMOKRAT OLMAK'' başlıklı oldukça uzun ve ayrıntılı bir yanıt verdi. Biz de, Ferit Dağ'ın bu yazısına 18.09.1998 günü, ''DERVİŞİN FİKRİ NEYSE ZİKRİ DE ODUR (Bir kez daha Kent Meclisi)'' başlığıyla aynı gazetede yayınlanan, bir yanıt verdik.
Ferit Dağ'ın ve bizim yazdığımız yazıları, yani 24 gün arayla yayınlanan bu iki yazıyı, orijinal halleriyle, tek bir kelimesini dahi değiştirmeden yayınlıyoruz. Yalnızca, tartışılan konunun okuyucu tarafından daha kolay anlaşılabilmesini sağlamak amacıyla, sanki Ferit Dağ ve biz, bir masa başında, bizleri izleyenlerin gözleri önünde tartışıyormuşuz gibi şekli bir düzenleme yaparak, üç (3) bölüm halinde yayınlıyoruz.
((Biz bu yazıları yazarken ve bu yazılar üzerinden yürütülen tartışmalarda düşüncelerimizi ortaya koyarken, aradan 22 yıl geçecek ve bir gün, bu yazıları (Kent Konseyinde, farklı demokratik çevrelerde ve platformlarda yürütülen bazı tartışmaların yeni bir şey olmadığını, tarihsel kökleri bulunduğunu ve öteden beri devam ede gelen tartışmaların bir biçimde devamı olduğunu somut bir biçimde gösterebilmek için) yeniden gün yüzüne çıkarmak zorunda kalacağımızı, hiç mi hiç düşünmemiştik; ama hayat bu... Buyurun ve okuyun; karar sizin.))
***
Ferit Dağ- ''Çağdaş Marmaris Gazetesi'nin 21 Temmuz 1998 tarihli yayınında 2.sayfada konuk yazar olarak M.Ali Yılmaz imzalı bir yazı yayınlandı. 'DEMOKRASİ PLATFORMUNDAN KENT MECLİSİNE, KENT MECLİSİNDEN MARMARİS KENT VAKFINA' başlıklı yazıda DEMOKRASİ PLATFORMU ve KENT MECLİSİ deneyimi değerlendirilirken, ağırlıkla ÇEV-DER içerisinde konumlanan 'DEMOKRAT'lar eleştirilmiştir. Demokrat kelimesi tırnak içerisine alınarak o kişilerin SÖZDE DEMOKRATLIĞI özellikle vurgulanmıştır. Böylece kendisinin ve kendisi gibi düşünenlerin ne kadar GERÇEK DEMOKRAT oldukları ve GERÇEK DEMOKRAT olabilmek için de onlar gibi düşünmek gerektiği anlaşılmıştır.''(Vurgular yazara aittir)
M.Ali Yılmaz- ''21 Temmuz'da Çağdaş Marmaris gazetesinde yayınlanan 'Kent Meclisi' ile ilgili eleştirel yazımız, adeta yürüyen arabanın tekerleğine 'çomak sokma' olarak algılandı; bizlere karşı 'öfkeli haykırışlar' yükseltildi.''
Ferit Dağ- ''DEMOKRAT OLMAK''
M. Ali Yılmaz- ''DEMOKRAT'MI, 'SÖZDE DEMOKRAT'MI?
Ferit Dağ- ''Demokrat olmak, ilk önce başkalarının düşüncelerine, bizlere son derece ters gelse de hoşgörü ile yaklaşmayı gerekli kılar. Kendi düşüncelerine 'hayatın tek doğrusu' gibi yaklaşan, bu düşüncelere 'iman' eden kişinin başkalarına hoşgörülü davranması çok zor. 'Doğruların tekelini' kendimizde zannederek kendi dışımızdakileri kötülemek, savunulan ya da savunulduğu sanılan düşünceler ile tartışmak yerine bu düşünceyi savunanlara ithamlarda bulunmak, suçlamak ne kadar GERÇEK DEMOKRAT olduğumuzun bir göstergesi. Bu şekilde yaklaşan, böyle düşünen kişilerden bence demokrat değil, ama iyi bir 'MÜRİT' olur. Solda ve sağda oluşmuş bir çok tarikatın 'müritlik' noktasında birbirlerinden hiçbir farkı yoktur. Kendilerine örgütlerince sunulan düşünceye 'iman' ederler, sadece şeyh, şıh, merkez komite veya liderlerinin dediklerine inanırlar. Son derece iyi niyetle kurulmuş bir çok örgütlenmede, örgütlenmeye katılan kişilerin yetişme tarzıyla kendisine empoze edilmiş, 'içselleştirilmiş' müritlik geleneğini mevcut örgütlenmeye taşımasıyla bu örgütlerin de diğerleriyle hiçbir farkı kalmaz.
Hoşgörü, kendi düşüncelerinin de yanlış olabileceği olasılığının baştan kabulünü içerir. Bunu kabul eden kişi başkalarının düşüncelerini ilgiyle izler, onlardan bir şeyler öğrenebilir miyim ya da katkıda bulunabilir miyim diye düşünür ve bu doğrultuda çaba sarf eder.
Diğer bir hastalığımız da DAYATMACILIK: Dayatmacılık, otoriter bir kültürle yoğrulmuş bizler için geçmişten devraldığımız en kötü hastalıklarımızdan biri. Demokrat olmamızın önünde en büyük engel. Bunun altında da; kendi savunduğu düşüncelerin 'EN DOĞRUSU' olduğuna iman ile diğer haddini bilmeyenlerin 'doğru yola' getirilmesinin 'dikensiz gül bahçesi' yaratılması için zorunlu olduğu düşüncesi yatar. Bu yüzden de mevcut siyasi örgütlenmeler içerisinde bir süre bulunmuş ve fikir uyuşmazlığı vb. nedenlerden örgütlerinden ayrılan kişilerin örgütte bulundukları durumlara göre 'dönek', 'hain', 'işbirlikçi', 'ajan', 'provakatör', 'hizipçi', 'katli vacip kişi' olarak suçlanmaları, hatta katledilmeleri her zaman olasıdır.
Demokrat olmak 'hiç bir örgüt, kişi, lider sultasına esir olmadan özgür bir birey' olabilmeyi zorunlu kılar. Demokrat olmak birbirinden farklı olan, farklı düşünen, farklı yaşayan milyarlarca insanın, birbirini boğazlamadan bir arada yaşamasının 'formülünü' bulmamızı zorunlu kılar.
Konuk yazar M. Ali Yılmaz, kendisinden farklı düşünen, ağırlıkla ÇEV-DER içinde 'konumlanan' kişilerin demokratlığından kuşku duyuyor. En demokrat kendisi. Hatta daha ileri gidiyor. Kendi ileri sürdüğü düşüncelerin, içinde yer aldığı örgütlenmenin bütün katılımcılarının ortak görüşü olduğunu ima etmek için ÖDP'nin ismini bir çok yerde kullanıyor. Böylece bu örgütlenme içinde yer alıp ta kendisinden farklı düşüncenin olamayacağını anlamış oluyoruz. Yani, bu örgütlenmede yer alacak kişiler bu 'tezleri' savunmak zorunda. Kendisi bundan emin.''(v.y.a)
M.Ali Yılmaz- ''Biz 'Kent Meclisi' önerisinin ÇEV-DER patentli olmasına karşın, asıl teorisyenlerinin ÇEV-DER içerisindeki belli bir çevre olduğunu bildiğimizden, bu gerçeği tam anlamıyla ifade edebilmek için, kendilerini ÇEV-DER içerisinde konumlandıran bazı 'Demokrat arkadaşlar'dan söz etmiştik.
Yazımızda 'Demokrat' kelimesini tırnak içerisinde belirtmemizden yola çıkan 'Kent Meclisi' teorisyenlerinden Ferit Dağ, 25 Ağustos'ta yine Çağdaş Marmaris'te yayınlanan cevabi yazısında bizim kendilerini 'SÖZDE DEMOKRATLAR' olarak gördüğümüzü ileri sürüyor ve akabinde, gerçekte kendilerinin değil bizlerin 'SÖZDE DEMOKRATLAR' olduğumuzu kanıtlamaya çalışıyor. Üç sütun üzerinden tam sayfa olarak yayınlanan yazısının tam bir sütununu 'DEMOKRAT OLMAK' konusuna ayırıyor.
'Kent Meclisi' ile ilgili 'özet' bir eleştirel yazıya 'DEMOKRAT OLMAK' konusundan yola çıkarak cevap verilmeye çalışılınca, haliyle bizim de o konuda bir şeyler söylemek, hakkımız olur.
Yakın geçmişte politik yaşamlarını 'SOL' çevrelerde icra-i sanat eylemiş, bir biçimde 'MARKSİST' kültürden etkilenmiş, böylesi bir politik kimliğe sahip olmanın bedelini bir biçimde ödemiş ve geldikleri noktada kendilerince açıklanabilir gerekçelerle yeni konumlanmalar içerisine girmiş pek çok insanın bu yeni konumlarına yönelik olarak severek kullandıkları ve söylendiğinde kabullendikleri yegane tanım, 'Demokrat'lıktır.
Dünkü 'Sosyalist' kimliklerinden bugünkü 'Demokrat' kimliklerine evrilen bu arkadaşlardan bazıları, bu evrilmenin külliyen negatif yeni bir konumlanma olarak algılanmamasını sağlamak için kendilerini bu 'Demokrat' kelimesiyle tanımlarlarken, yazısından anlaşılacağı üzere, muhatabımız gibi bazıları da bu evrilmeyi bir 'TERFİ'(!) olarak lanse edebilmek için külli inkar ve karalama yolunu seçerek 'Sosyalist' kimliği karşısında 'Demokrat' kimliğini yüceltmeye çalışıyor.
Bize göre 'Gerici', 'Faşist' vb. bir kimlikten 'Sosyalist' bir kimliğe evrilmek pozitif bir evrilmeyi, tersi ise negatif bir evrilmeyi ifade eder. Bir başka deyişle her 'Sosyalist' önce 'Demokrat'tır ve bu kimliği aştığı noktada 'Sosyalist' kimliği edinir. Aynı anlama gelmek üzere, her 'Sosyalist' her şeyden önce 'tutarlı bir Demokrattır' ve öyle de olmak zorundadır.
Bu görüşümüz doğrultusunda biz, dünkü 'Sosyalist' kimliklerini terk ederek bugünkü 'Demokrat' kimliklerini yeğlediklerini bir biçimde ifade eden arkadaşlarımızın bu evrilmelerini 'negatif' bir değişim olarak değerlendiriyor; ancak 'Demokrat' kelimesinin kendi gerçekliğinde pozitif bir anlamı olduğunu bildiğimizden, bu değişimi yaşayan her insanın yeni konumunun değerlendirilmesinin onların evrilme gerekçelerinin, biçimlerinin ve yeni konumlarındaki gerçekliklerinin bilinmesiyle mümkün olacağını düşünüyoruz. Bu anlamda bizim bütün bu arkadaşları toptan ele alma, aynı kefeye koyma ve karalama gibi bir mantığımız yoktur.
Bizim görüşümüz böylesine açık ve net iken, 'Kent Meclisi' önerisinin asıl sorumlularının ÇEV-DER içerisinde konumlanan bazı 'ESKİ SOLCULAR' olduğunu vurgulama kastıyla yazdığımız 'Demokrat' kelimesinden, sanki bir yazıda bir kelimeyi tırnak içerisinde belirtmenin yalnızca ve yalnızca o kelime ile anlatılmak istenen şeyin küçümsenmesi anlamına geldiğini ve başkaca bir anlamı olamayacağını varsayarak (yazının hiç bir yerinde bu kelimenin önüne başkaca 'SÖZDE', 'SÖZÜMONA', 'SAHTE'...gibi herhangi bir kelime eklenmediği halde) 'SÖZDE DEMOKRAT denilmek isteniyor' yorumunun çıkarılması, ancak ve ancak, muhatabımızın halet-i ruhiyesini ve kendisine 'yandaş' bulabilme telaşını anlatır.
ÖDP'LİLER DEMOKRATTIR
Yazısının 'DEMOKRAT OLMAK' adlı ilk bölümünde, kendilerinin değil, gerçekte bizlerin 'SÖZDE DEMOKRAT' olduğunu, bizlerden olsa olsa 'İYİ BİRER MÜRİT' olacağını kanıtlamaya çalışan muhatabımızı 'secaat arzederken merd-i kıpti, sirkatin söyler' misali 'gerekçeler'(!) sıralıyor. Açık 'itiraf' biçiminde yazılmasa da, yazıdan anlaşıldığı kadarıyla, muhatabımız, bugün terk-i viran eylediği 'SOL' çevrede, 'Bilimsel bir ideoloji' olan 'Sosyalizm'i bilince çıkarıp içselleştirme ve bu bilinç ile yer alma yerine tamamen 'iman gücü' ile yer almış; her daim 'lider' bildiklerinin söylediklerini 'sorgusuz' kabullenmiş ve pratiğe geçirmiş; 'ideolojik birlik' oluşturma (ki bu yazıda 'dikensiz gül bahçesi' yaratma olarak ifade ediliyor) gerekçesiyle farklı düşünceler dile getiren pek çok arkadaşının bir biçimde ağır suçlamalara maruz kaldığına tanık olmuş vb.vb...yani, iyi bir 'MÜRİT'miş.
Bugün geldiği noktada ise, bu gerçekliğin, yakın geçmişi yaşayan herkesin gerçekliği olduğunu var sayıyor ve bu varsayıma ikinci bir varsayım ekleyereki ÖDP'de politik yaşamını devam ettiren bizlerin bu 'MÜRİTLİK' geleneğini sürdürdüğünü ileri sürüyor.
Biz kendi adımıza konuşalım, yakın geçmişte bir bütün olarak böylesi bir gerçekliği yaşamadık; bu nedenle vijdanımız rahat ve yine bu nedenle ısrarla yolumuza devam ediyoruz.
İkincisi, anlaşılan odur ki, bu 'gerekçeler'(!) sıralanırken, aslında, bizim yazımız bir vesile kabul edilip, 'günah çıkarmaya' çalışılıyor; ama bu yapılırken, yerin ve zamanın yanlış seçildiği, bizim de 'papaz' olmadığımız gerçeği gözden kaçırılıyor.
Üçüncüsü,Türkiye Solu'nun büyük çoğunluğu bir bütün olarak geçmişinin eleştirisini ve özeleştirisini geleceğe ışık tutacak şekilde ana hatlarıyla da olsa yaparak bugünkü ÖDP'yi yarattı ve yola onunla devam ediyor. Bir başka deyişle, ÖDP'liler, geçmişin değerlendirmesinden 'külli inkar' sonucunu değil, olumlama anlamında 'aşmak' sonucunu çıkardılar ve birleşerek yola koyuldular.
Bu yazılanların ışığında programına uygun bir tüzüğe sahip olan ve tüzüğünde açık açık 'Parti üyelerinin BİREY, ÇEVRE, veya PLATFORM olarak tutum ve görüşlerini tüm partiye ve kamuoyuna duyurma hakkı vardır. KARARLARIN UYGULANMASINA KATILMAK GÖNÜLLÜLÜK ESASINA DAYANIR'(abç) diye yazan ÖDP ve bunu böyle formüle eden ÖDP'liler, hadi muhatabımızın vurgusuna uygun olarak daha dar çerçevede ifade edelim, ÖDP içerisindeki renklerden birisi olan ve bu anlayışın ısrarlı savunucularından olan bizler, yazıda sıralanan bu hezeyanların dışında hangi gerekçelerle ÖDP içinde veya 'DEMOKRASİ PLATFORMU' gibi içinde yer alınan oluşumlarda 'DEMOKRATÇA DAVRANMAYAN', 'OTORİTER' ve 'DAYATMACI' olan, 'MÜRİT GELENEĞİNİ İZLEYEN', 'SÖZDE DEMOKRATLAR' olarak ilan edilebiliriz?
Anlaşılan o ki, muhatabımız, 'döne döne' yol alageldiği politik çizgisinde bindiği 'subjektivizm atı'nın uygun bir at olup olmadığını bir kez olsun sorgulamak yerine, şahlandırarak, yalın kılıç 'hayali tavşan' peşinde koşmakta ısrarlı görünüyor.''(Vurgular, yazının orijinalinde var)
(Devam edecek)
06.04.2020/Datça/Mehmet Erdal
MARMARİS YAZILARI-5: 'DEMOKRASİ PLATFORMU' NİÇİN DAĞILDI/DAĞITILDI?
(Birinci bölümünü geçen hafta yayınladığımız tartışmanın ikinci bölümünü yayınlıyoruz)
Ferit Dağ- ''DEMOKRASİ PLATFORMU NİÇİN DAĞILDI?''
M.Ali Yılmaz- ''SAHİ 'DEMOKRASİ PLATFORMU' NİÇİN DAĞITILDI?''
Ferit Dağ- ''ÇEV-DER içinde yer alan kişilerin Demokrasi Platformu'na karşı eleştirileri, 'bu örgütlenmede siyasi partilerin olması ve bu örgütlenmenin fazla siyasileşmesi' şeklinde belirtilmiş... bu tespitlerle Demokrasi Platformu'na karşı çıkan ve Kent Meclisi'ni öneren ÇEV-DER içinde yer alan bu kişilerin siyaset dışı, apolitik kişiler olarak, Demokrasi Platformu'nun dağılmasının gerçek sorumluları olarak altı çizilmiş oluyor.
Kendi içerisinde demokrasi olmayan örgütlenmelerin adları ne olursa olsun dağılmasında bizce hiçbir sakınca yok. Sağlam temeller üzerine kurulu, kendi içinde katılımcılara hiçbir şeyin zorla dayatılmadığı, farklılıkların, farklı düşüncelerin hoşgörü ile karşılandığı, kararların ortaklaştırılarak alındığı, ortaklaşılamayan hiçbir kararın açıklanmadığı, kişilerin sadece yöneticileri ve temsilcileri ile değil, birebir kendilerini de temsil edebildiği birlikteliklerin, örgütlenmelerin, platformların dağılması için fazla bir neden göremiyorum.
Bu tür sivil toplum örgütlenmelerinde siyasi partilerin bulunmasını sakıncalı bulmak sadece bir 'tez'dir. Doğru olabilir, olmayabilir. Demokrasi Platformunun dağılmasından önce yapılan son toplantıda bu 'tez' öne sürülmüştür. Bu tezi tartışmak yerine kişilerin 'ne' olduğunu tartışmak 'kötü bir gelenek'.
Bu tür oluşumlarda siyasi partiler olmalıdır ya da olmamalıdır tartışmasını ayrı bir yazıda yapmak düşüncesiyle bu 'en demokrat' arkadaşlarımızın tespitlerini tartışmaya devam etmek istiyorum.
Demokrasi Platformu deneyiminde gördüğüm, bu platformun oluşumuna ön ayak olanların, düşüncelerinin, bu platformun herkesi, her düşünceyi kapsasın diye bir kaygılarının olmamasıdır. Özellikle bu platformun solda yer aldığını düşündükleri partiler ve örgütler ile belirli bir siyasi yapısı olmayan ama zararsız görülen örgütleri kapsayacak şekilde olması amaçlanmıştır. Bu platform toplantılarının ilk gününden son gününe kadar bu bizce değişik biçimlerde dile getirilmiştir. Marmaris'teki bütün örgütlerin katılması için yapılan çağrılar göstermeliktir ve bu, çağrı yapanların ne kadar demokrat olduğunun reklamına yarar. Hal böyle olunca Demokrasi Platformu bütün örgütleri kapsamamış, darala darala üç-beş sivil toplum örgütü temsilcisinin toplantısına dönüşmüştür.
Pamucak mitinginde olduğu gibi, Pamucak Orman Kampının turistik tesis yapılması için satılması ve yapılaşmaya açılmasına karşı bir miting düzenlenip, bütün Marmarisli'lerin katılmasının amaçlanması gerekirken, miting ÖZELLEŞTİRMEYE HAYIR mitingine dönüştürülmüş, Marmarisli'lere değil, Yatağan'dan gelecek 2-3 otobüs işçiye bel bağlanmıştır. Özellikle miting hazırlık çalışmaları sırasında mitingin 'özelleştirmeye hayır' başlığı altında daraltılmasına karşı çıkılmış, genelde özelleştirmeyi savunsa dahi Pamucak Orman Kampı'nın satılmasına ve yapılaşmaya açılmasına karşı çıkacak bütün Marmarisli'lerin de mitinge katılabilmesi için 'özelleştirmeye hayır' başlığına karşı çıktığımız belirtilmiştir. Buna rağmen bu dikkate alınmamış, afişlere özellikle 'ÖZELLEŞTİRMEYE HAYIR' yazdırılmıştır. Burada anlatılmak istenen özelleştirmenin yanında ya da karşısında olmak değildir. Adı demokrasi platformu olan yapıda farklı düşüncede olan kişilerin barınmasının mümkün olmamasıdır. Ad seçimi yanlıştır. Bu yapılanmanın adı Solda Birlik Platformu ya da Sol İçin Demokrasi Platformu olmalıydı. O zaman kimsenin itirazı kalmazdı. İlginçtir, sağ kesimde de salt kendisi için demokrasi isteyen bir kısım sağ partiler de kurdukları platforma DEMOKRASİ PLATFORMU demektedirler. Ama sadece kendileri için.''
M.Ali Yılmaz- '' Biz 21 Temmuz'da yayınlanan eleştirel yazımızda farklı nedenlerle 'tıkanma süreci'ne giren 'DEMOKRASİ PLATFORMU'nun, bu 'tıkanma'ya yanlış teşhis koyan ÇEV-DER'li bazı 'Demokrat' arkadaşların, bu yanlış teşhisin doğal uzantısı olarak önerdikleri 'KENT MECLİSİ'nin yerelde geniş bir kesimce ('etkili ve yetkili' kişi ve kurumlarca da) benimsenmesi sonucu 'dağılma' noktasına vardığını özet olarak anlatmaya çalışmıştık; nesnel olarak 'dağıtma' rolünü üstlenen bu arkadaşların niyetlerinin ise 'SAFİYANE' olabileceğini belirtmiştik.
Yanılmışız !
25 Ağustos'ta yayınlanan (içerisinde yer alageldikleri bir oluşumu adeta karşı cephede konumlanan birisinin söylemiyle ve gözlemiyle değerlendiren ve bir anlamda 'itirafname' niteliği taşıyan) yazıdan öğreniyoruz ki, bu arkadaşlar, daha baştan, 'niyet' olarak da 'dağıtma' rolünü bilerek ve isteyerek üstlenmişler.
Yazara göre 'DEMOKRASİ PLATFORMU' gerçekte 'içerisinde demokrasi olmayan' bir örgütlenmeydi. 'Sol'da yer aldığı düşünülen partiler ve örgütler ile '...belirli bir siyasal yapısı olmayan ama zararsız görünen örgütleri kapsayacak şekilde olması amaçlanan...' bir örgütlenmeydi. Bu nedenle '...Marmaris'teki bütün örgütlerin katılması için yapılan çağrılar göstermelikti...ve bu çağrı yapanların ne kadar demokrat olduğunun reklamına yarıyor...'du. 'Hal böyle olunca Demokrasi Platformu bütün örgütleri kapsamamış, darala darala üç-beş sivil toplum örgütü temsilcisinin toplantısına dönüşmüş...'tü. Öyleyse '...Adı demokrasi platformu olan yapıda farklı düşüncede olan kişilerin barınmasının mümkün olma...'dığı bu platform'da öncelikle '...Ad seçimi yanlıştı...Bu yapılanmanın adı Solda Birlik Platformu ya da Sol İçin Demokrasi Platformu olmalıydı. O zaman kimsenin itirazı kalmazdı...' Böyle olmadığı için '...dağılmasında...' arkadaşlarca '...hiç bir sakınca yok...'tu.
Asıl 'safiyane düşünenlerin' bizler olduğunu gösterdiği için, muhatabımıza teşekkür etmeliyiz.
'DEMOKRASİ' SOYUT VE İÇİ BOŞ BİR KAVRAM MIDIR?
Bir örgütlenmenin niteliğini, o örgütlenmenin eyleminin muhtevası belirler.
Bu genel kabul gören önerme çerçevesinde ele alınırsa, Marmaris'te oluşturulan 'DEMOKRASİ PLATFORMU', Marmaris koşullarında 'DEMOKRASİ' diye bir derdi olan, yaşanan sorunların aşılmasını isteyen ve bu doğrultuda verilecek bir mücadeleye katkıda bulunmayı beyan eden Kitle Örgütleri'ni, Siyasi Partileri ve eğer istiyorlarsa kişileri kucaklayacak tarzda oluşturulmuştur. Konulan ad, eylemin muhtevasına uygundur.
Bir başka deyişle 'DEMOKRASİ PLATFORMU', 'İŞ'e göre, o 'İŞ'i yürütebilecek en uygun örgütlenme olduğu düşünülerek (elbette o günkü koşullarda) oluşturulmuş; o 'İŞ'i yürütmeye talip kişi ve kurumları kucaklamayı amaçlamış, adı, yaptığı 'İŞ'e uygun belirlenmiş bir örgütlenmeydi.
Ama hayır, muhatabımıza göre, bütün canlılar ayakları üzerinde değil, başları üzerinde yürümelidir veya atlar arabanın önüne değil, arkasına bağlanmalıdır.
Yazıdan çıkarabildiğimiz kadarıyla, 'DEMOKRASİ', ' ...birbirinden farklı olan, farklı düşünen, farklı yaşayan milyarlarca insanın birbirini boğazlamadan bir arada yaşaması...', 'DEMOKRASİ MÜCADELESİ' de, bunun '...formülünün...' bulunması mücadelesi olarak tanımlanıyor.
Her kavram gibi 'DEMOKRAT', 'DEMOKRASİ' ve 'DEMOKRASİ MÜCADELESİ' kavramları da içinde yaşanılan koşullarda 'somut' olarak değil, 'soyut' ve 'içi boş' kavramlar olarak ele alınır, yalnızca kelime anlamıyla yoruma tabi tutulursa, elbette ortaya böylesi şekli bir yorum ve savunu çıkar.
Böylesi şekli bir yorum sonucudur ki, yazıda bizim aksimize, 'İŞ'e göre 'ÖRGÜTLENME' değil, 'ÖRGÜTLENME'ye göre 'İŞ' bulma mantığı savunuluyor; bu mantık çerçevesinde 'DEMOKRASİ PLATFORMU' eleştiriliyor ve 'KENT MECLİSİ' yüceltiliyor.
Yazıda uzun uzun ve ayrıntılı olarak ve hatta yer ve tarih belirtilerek 'Kent Meclisi'nin nasıl oluşturulduğu anlatılırken '...23 Aralık 1994 yılında 17 KURULUŞIN BİR ARAYA GELEREK ORTAKLAŞA NELER YAPARIZ...' tartışmasıyla başlayan 'Kent Meclisi'nin oluşturulması sürecinin, nihayet '... birbirinden farklı hatta birbirine tamamen zıt siyasi düşüncedeki insanları ORTAK HAREKET ETTİREBİLECEK TEK NOKTA kendi yaşadıkları ortak çevre ile sorunlarıdır...' (abç) diyerek, son noktaya vardığı yazılıyor.
'Kent meclisi' oluşumunun teorik zeminini oluşturan bu anlayış çerçevesinde hareket edilirse, genelde veya yerelde yaşanan bütün sorunlar karşısında birbirinden 180 derece zıt insanları bir araya getirmek ve ortak hareket etmelerini sağlamak (örn: ülke genelinde, ülkemizin bir bölgesini kan gölüne çeviren 'SAVAŞ' konusunda; yerelde, Çamlık, Değirmenyanı ve Hisarönü köylülerinin topraklarını bir biçimde ele geçirmeye, Çağdaş Marmaris Gazetesini susturmaya çalışan Metin Kaya Çağlayan olayında...(1)) mümkün olmayabileceği için, bir başka deyişle genelde ve yerelde yaşanan sorunları veya bu sorunlardan birkaçını veya birisini kendine 'sorun' edinen bazı insanları bir araya getirip örgütlemek istediklerinde 'Demokrat' kabul edilemeyecekleri için (çünkü o konuda veya konularda zıt düşünen insanları bir araya getiremediler), 'zıtları bir araya getirme' aşığı yazarca, en azından 'ortak hareket edilebilecek' sorunlar değildir ve o nedenle de muhatabımızın o yerde bulunması caiz değildir; hatta bu sorunları veya birkaçını veya birisini kendilerine dert edinen insanların oluşturduğu örgütlenmeleri ve yürüttükleri mücadeleleri 'tu kaka' etmek 'doğru tutum'dur.(!)
Böylesi bir mantığı savunanlara, yapılması gerekenin, öncelikle yapılacak 'İŞ'in belirlenmesi temelinde, bu 'İŞ'in yapılmasını isteyenlerce, bu 'İŞ'i çözecek en uygun örgütlenmeyi veya oluşumu yaratmak olduğunu; böyle davranan insanların 'yanlış' değil 'doğru' bir yöntem izleyeceklerini; bunun 'DEMOKRAT OLMAK', 'DEMOKRASİYİ SAVUNMAK' vb. ile ilişkisi olmadığını, aksi yaklaşımın, pratikte görüldüğü gibi, insanı hiç istenmeyen çok farklı yerlere savurabileceğini anlatamazsınız.''
(Devam edecek)
Bir dönem Malatya Spor başkanlığı da yapmış olan Metin Kaya Çağlayan, ANAP/ÖZAL iktidarı döneminde, ayrıntılı öyküsünü bilemediğimiz bir biçimde Muğla'daki (Mihrişah Sultan Vakfı'nın mirasçıları olan) Şerefli ailesi ile ilişkiye geçiyor; ailenin ortağı ve haliyle temsilcisi oluyor. Sonrasında, Şerefli ailesi ile Çamlık ve Hisarönü köylüleri arasında 1948 yılından beri devam ede gelen davaya müdahil olmaya başlıyor. 90'lı yıllarda Marmaris'te yaşayanların çok iyi bildiği gibi, bir alacak-verecek olayı sonrası sahip olduğu söylenen Kanal 48'i de kullanarak Çamlık ve Hisarönü köylüleri ile yer yer basına, kamuoyuna, karakola, mahkemeye de taşınan kavgalı bir süreç yaşanıyor. Sonunda, Çamlık köylüleri, farklı nedenlerle çözülüyor ve büyük çoğunluğu Metin kaya Çağlayan ile uzlaşıyor; ama Hisarönü köylüleri, muhtarlarının önderliğinde geri adım atmıyorlar; haklarına ve davalarına sahip çıkıyorlar. Büyük çoğunluk, tapularına kavuşuyor. Geri kalanların da 'tamam, bu iş bitti; kazandık' dedikleri bir noktada, 'nedeni bilinmez' (!), süreç tersine dönmeye başlıyor. Şimdi, köylülerin hak alma mücadelesi, söylenenlere göre, karşılarında yeni aktörler, devam ediyor...Meraklı araştırmacıların ilgisini çekebilecek derecede önemli olan bu olay konusunda Bknz: Muğla'da 3 mahalle halkından arazi davası kararına tepki, http://www.bursadabugun.com ve Bknz: Cumhuriyet-Osmanlı tapu savaşı, http://www.yarimadagazetesi.com )
13.04.2020/Datça/Mehmet Erdal
MARMARİS YAZILARI-6: 'KENT MECLİSİ' NASIL BİR ÖRGÜTLENMEDİR ?
(Önceki haftalarda ilk iki bölümünü yayınladığımız tartışmanın son bölümünü yayınlıyoruz.)
Ferit Dağ- '' KENT MECLİSİ''
M. Ali Yılmaz- '' 'KENT MECLİSİ' NASIL BİR ÖRGÜTLENMEDİR?''
Ferit Dağ- '' Kent Meclisi süreci 23 Aralık 1994 yılında 17 kuruluşun bir araya gelerek ortaklaşa neler yapabiliriz tartışmasıyla başlamıştır. 5 Ocak 1995 tarihinde yapılan üçüncü toplantılarında ortaklaşılan ilkeler saptanmış ve bir protokol hazırlanmıştır. Bu ilkelerin saptanması sürecinde Keyif Bar'da yapılan bir toplantıda ortaklaşılacak ilkeler saptanırken kimi Atatürkçülük, kimi Laiklik, kimi Turizm, kimi Kadın sorunları demiş fakat kent sorunları haricinde ortak bir payda oluşturulamamıştır. Ortaklaşılan metin incelendiğinde (en demokrat arkadaşlarda yoksa verebilirim) saptanan ilkelerin tamamı kent sorunları ile ilgilidir. Bundan anlaşılan, birbirinden farklı hatta birbirine tamamen zıt siyasi düşüncedeki insanları ortak hareket ettirebilecek tek nokta kendi yaşadıkları ortak çevre ile sorunlarıdır. Denizin kirlenmesi hepsini ilgilendirmektedir. Ormanlarımız hepsini ilgilendirmektedir. Atatürkçülük hepsinin ortak paydası değildir. Kimi sağdan, kimi soldan bu düşünceye katılmamaktadır vb.
ÇEV-DER tarafından yayınlanan Ocak 1995 tarihli Çevre Bülteni'nde bu ortaklaşılan ilkeler yayınlanmış ve başlığı 'Kent Meclisi'ne Doğru' olarak atılmıştır. O zamanki dernekler platformu, kent sorunları ile ilgili birkaç toplantı yapmış, ilçe etkililerini ve yetkililerini bir çok konuda sıkıştırmıştır. Bu girişim, o zamanlar kalıcı bir hale dönüştürülememiştir.
Yıllar sonra, Demokrasi Platformu gibi bir deney de yaşadıktan sonra Yazıcı Otel'in Pamucak mevkiindeki ormanlık alandaki yapılaşmasına karşı başlatılan etkinlik, Marmarislilerin ( ÖDP içinde konumlanan en demokrat arkadaşlar hariç) ortak çabasına dönüşmüş, Kent Meclisi oluşturulmuş, bunu İçmeler'de yapılan 3000 kişilik güzel bir mitingle süslenmiştir. Bu 3000 kişinin hepsi Marmaris'ten katılmıştır. Bu mitingten sonra Yazıcı Otel sahipleri ormanlık alana otel yapımından (şimdilik) vaz geçirilmiştir.
Kanım odur ki, Kent Meclisi, katılımcı örgüt ve kişiler tarafından sahip çıkılır, işleyiş tarzıda doğrudan demokrasiye uygun bir hale getirilirse, Marmaris'te şimdiye kadar olmamış, ülkemizde de fazla örneği olmayan bir demokrasi deneyimi olur ve demokrasi kültürünün yaratılmasına katkıda bulunur.
Kent Meclisi'nin Ticaret Odası'yla birlikte organize ettiği ve Grand Azur Hoteli'nde gerçekleştirilen turizm sorunlarının tartışıldığı toplantı ile ilgili eleştirilere gelince; bütün geçim kaynağını turizme endekslemiş bir kentte turizmcilerin turizm sorunlarını tartışması ve tartışmada etkili ve yetkililerin bulunması son derece normal. Bu kişilerin Marmaris'in bu hale gelmesinde ciddi katkıları olduğu tesbitine ben de katılıyorum. Ama bu ciddi katkı salt onları çabaları ile değil bir çok Marmarisli'nin katkıları ve destekleri ile olmuştur.
Diğer bir eleştiri de Kent meclisi'nin daha kurulurken birilerinden icazet aldığı şeklindedir. Burada iki yanlış yapılmaktadır. Bir: yurttaşların bizzat katılımıyla, coşkuyla oluşturulan bir yuttaş girişimini 'egemenlerin onayı doğrultusunda olduğu şeklinde' yorumlamak, iki: oluşuma katılan bir kısım kişilerin kendi düşünceleri doğrultusunda yaptıkları bir ziyareti, bütün Kent Meclisi katılımcılarına fatura etmek; bu oluşumda düşünceleri birbiriyle uyuşmayan hatta taban tabana zıt bir çok kişi vardır ve birilerinin yaptığı diğerlerini bağlamaz. Ama amaç üzüm yemek değil bağcıyı dövmek olunca, bazı şeyleri izah etmek çok zor.
Tüm Marmarisli'leri Kent Meclisi'ne sahip çıkmaya çağırıyoruz.''
M.Ali Yılmaz- ''Marmaris özelinde herhangi bir yerel ve kitlesel örgütlenmenin olmadığı koşullarda veya önerildiği koşullarda 'Kent meclisi' önerisi, eğer 25 Ağustos tarihli Çağdaş marmaris Gazetesi'nde yayınlanan 'itirafname'de yazıldığı gibi 'ayakları havada' değil, 'ayakları yere basan' bir örgüt olarak, yani Marmaris'te birbirinden zıt düşünen insanları ne yapıp edip bir araya getirme aşkından değil de, Marmaris'te yaşanan 'Kentsel Sorunlar'a çözüm bulma ve bu doğrultuda örgütlü kitlesel bir mücadeleyi yürütüp yönlendirme amacıyla önerilmiş olsaydı; evet, böyle önerilmiş olsaydı, birinci durumda biz bunu 'ileri bir adım' olarak, ikinci durumda 'gerekli bir adım' olarak değerlendirir ve bu önerinin yaşama geçirilebilecek hale getirilmesinde ve muhtemelen yaşama geçirilmesinde çok farklı ve çok sıcak davranabilirdik.
Ama bu öneri böyle getirilmedi.
Bu öneri, 'DEMOKRASİ PLATFORMU'nun olduğu koşullarda, 'Kentsel sorunlar'ın bu platform'un dağıtılarak aşılması (!) temelinde; onun yerine geçirilecek ve ondan daha 'ileri' bir örgütlenme olarak önerildi, savunuldu ve oluşturuldu. Bir başka deyişle, 'DEMOKRASİ PLATFORMU'nun olduğu koşullarda, gerçekte daha 'ALT BİR OLUŞUM' olarak değerlendirilmesi gereken 'Kent Meclisi', sanki birbirlerinin yerine ikame edilebilirmiş gibi 'EŞ', hatta daha 'İLERİ DÜZEYDE' bir oluşum olarak sunuldu ve öyle de genel kabul görmesi sağlanmaya çalışıldı. ( Bunun bir ifadesi olarak, Sayın Ferit Dağ, Marmarisli'lerin daha 'ileri' bir eylem çizgisinde ve örgütlenme içerisinde 'daha az'; daha 'geri' bir eylem çizgisinde ve örgütlenme içerisinde 'daha çok' bir araya gelmelerini, sanki 'eş' şeylermiş gibi kıyaslayarak, ikincinin yüceltilmesi yolunu seçiyor.)
Evet, Globalleşen bir dünyada ve onun 'ayrılmaz' parçası olmak isteyen ülkemizde, 'Burjuva liberalizmi'nin yeniden öne çıkarılan düşüncelerinin 'Sol'da yankılanmasının bir ifadesi olan bu anlayışın, şimdilik de olsa, 'Kent Meclisi'nin bu formülasyonu ve oluşturma biçimiyle başarıya ulaştığı kabul edilmelidir.
Ama yaşam devam ediyor ve yaşam en büyük turnusol kağıdıdır. Böylesi bir anlayışın ürünü olan Marmaris'teki 'Kent Meclisi'nde yönetimin ve inisiyatifin, yaşanılan sorunların sorumluları sayılabilecek kişilere bırakılması, sorunların yalnızca onlar tarfından veya onların sorumluluğunda çözülebileceği gibi (sanki bu kişiler bilmeden bu sorunlara yol açmışlar, yenice bunun bilincine varmışlar ve şimdi de hatalarını telafi etmek istiyorlarmış) 'yanılsama'ya, hedef saptırmaya ve sorumluların sorumluluklarının gizlenmesine , onların toplum içindeki konumlarının meşrulaştırılmasına neden olunması hiç de şaşırtıcı değildir. (Turizm'de yaşanan 'Kriz'in ele alındığı toplantıda meydanın 'Kriz'in asli sorumlularına veya yaşanılan 'Kriz'den kendi şirketlerine bir pay çıkarmaya çalışanlara bırakılması, 'çözüm' üretilmesi beklenirken 'sov'a tanık olunması; 'Kent Meclisi'nin, Marmaris'in sorunlarıyla uğraşmayı bir kenara bırakıp '29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Protokolü'nü hazırlama'ya soyunması da şaşırtıcı olmamıştır.) Yine bu 'Kent Meclisi'nin bugünkü yönetim ekibinin ilk olarak Marmarislilere değil, 'Armutalan ressamı'na koşması ve oradan 'icazet' alması, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Protokolü'nün oluşturulması sırasında sayın 'ressam'ın (*) ricasını 'emir' telakki etmesi de şaşırtıcı değildir. Şimdi kalkıp, bu ziyaretçilerin her daim sayın 'ressam' ile içli-dışlı olduğu bilinmiyormuş ve bu ziyaret beklenmiyormuş gibi '...oluşuma katılan bir kısım kişilerin kendi düşünceleri doğrultusunda yaptıkları bir ziyaret...' biçiminde bir açıklama yaparak zevahiri kurtarmaya çalışmak neyi değiştirir?
Karşı çıkmak için tırnak içinde 'Demokrat' bile olmanın gerekmediği 'Bir askeri liderden icazet alma' olayını meşrulaştıran 'içimizdeki'(!) şu Liberalizmin yeni savunucularının(**) durumunu görüyor musunuz?
Yazık...''
((Açıklama notları:
*Yazıda 'Armutalan ressamı' ya da doğrudan 'ressam' olarak ad verilmeden tanımlanan ve haliyle ziyaret edilen kişi, 12 Eylül 1980 Darbesi'nin lideri Kenan Evren'dir.
**12 Eylül 1980 Askeri Darbesi sonrası yaşanan 'yenilgi' koşullarunda öne çıkan/öne çıkarılan (bu yazılarda da bahse konu edilen) 'Burjuva Liberalizmi'nin yeni savunucularının ve onların ardışık'ı konumundaki bütün türevlerinin 'sulta' döneminin, içine girilen bugünkü yeni toplumsal koşullarda 'geride kalacağı' öngörüsünde bulunabiliriz. Bu konuda, Datça özgülünde bir örnek, Bknz:Yerel Demokrasi ve Katılım-Forumu Üzerine Notlar. https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com))
20.04.2020/Datça/Mehmet Erdal
DATÇA KENT KONSEYİ BAŞKANI,
GÖREVİNDEN İSTİFA ETTİ!
CHP Belediye Meclis Üyesi sayın Hayriye Yılmaz Balkan, 18.12.2020 günü Datça Kent Konseyi Yürütme Kurulu'na yazdığı bir dilekçe ile Datça Kent Konseyi Başkanlığı'ndan istifa ettiğini duyurdu.
Bazı Datçalıların haberdar etmesinden sonra Datça Kent Konseyi Facebook sayfasına konulan dilekçeyi görüp telefon ile kendisine ulaştığımız sayın Hayriye Yılmaz Balkan, 'Konu üzerine, dilekçemde ifade edilenlerin dışında herhangi bir şey söylemek istemiyorum. Ben, görevimi en iyi bir şekilde yerine getirmeye çalıştım. Bunu, bir görev değişimi olarak, yorumlayabilirsiniz.' dedi.
Bu gelişme üzerine, Belediye Başkanı sayın Gürsel Uçar'a ulaşmaya çalıştık. Bir haftadır izinde olduğunu öğrendiğimiz sayın Belediye Başkanı, 'Hayriye hanımın dilekçesini görmedim. Pazartesi günü görevimin başında olacağım. Dilekçeyi görür ve Hayriye hanım ile konuşurum. Gerekçelerini kendisinden dinlerim. Şu veya bu nedenle istifa ediyor, olabilir. İstifasını gerektiren nedenleri halledip görevine devam etmesini ya da meclis grubumuzla da görüşüp, istifasını kabul edebilirim. Şu an yorum yapmam yanlış olur.' dedi.
Gelişmeyi öğrendikten sonra 'sokaktan al haberi' diyerek Datça Kent Konseyi bileşenlerinden bazı tanıdıkları aramış ve gelişmeye dair, dilekçede yazılanlardan farklı herhangi bir şeylerin olup olmadığını sormuştuk. Ne Hayriye hanım ne de Gürsel bey, Köy Yerleşim ve Gelişim alanlarındaki (Kamuoyuna, 1+1'ler olarak yansıyan) yapılaşma, Belediye Meclisi Aralık Ayı Olağan Toplantısı başlamadan önce pandemi gerkçesiyle yapılan salon düzenlemesi sırasında Kent Konseyi masasının salondan çıkarılması vb. konularında görüş ayrılığı olduğuna; istifanın, bu nedenlere dayandığına dair bazı duyumlarımızı doğrulayan ya da yalanlayan somut herhangi bir şey de söylemediler.
Datça Kent Konseyi Yürütme Kurulu'nun gelişmeye dair resmi bir açıklama yapıp yapmayacağını sorduğumuz bir yürütme kurulu üyesi, en kısa sürede, yürütme kurulunun, yazılı bir açıklama yaparak, kamuoyunu bilgilendireceğini, söyledi.
Gözler, şimdi, Datça Kent Konseyi Yürütme Kurulu'nun ve Datça Belediye Başkanı sayın Gürsel Uçar'ın bu gelişme ile ilgili yapacakları açıklamaya çevrilmiş durumda.
18.12.2020/Datça/Mehmet Erdal
DATÇA KENT KONSEYİ GENEL KURULUNUN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ (1)
DATÇA KENT KONSEYİ GENEL KURULU, REKOR KATILIMLA YAPILDI
18 haziran 2021 günü ilk toplantısının yapılması kararı alınan ama çoğunluk sağlanamadığı gerekçesiyle yapılamayan, bu nedenle tarafların bir hafta boyunca sözlü ve yazılı olarak birbirlerini suçladıkları Datça Kent Konseyi Genel Kurulu, bugün rekor bir katılımla gerçekleştirildi; seçimi Beyaz Liste ile seçime katılan Çiğdem Canbey kazandı.
Genel Kurul için 18 Haziran günü saat 14.00'te Ecevit Kültür Merkezi'nde ilk toplantının yapılması, eğer salt çoğunluk sağlanamazsa 25 Haziran günü salt çoğunluk aranmaksızın yine aynı yerde yapılması kararı alındıktan ve ilan edildikten sonra, daha önce Datça'da (belki başka yerlerde de) yapılan Kent Konseyi Genel Kurulları öncesi hiç yaşanmamış ve tanık olunmamış bazı gelişmeler yaşanmaya başlanmıştı: sokaklarda konuşulanlara göre, ilçede örgütlü bulunan bir siyasi partinin organizötörlüğünde bazı kamu kurumları temsilcileri kongreye yönelik bir liste hazırlıyorlardı; kent konseyi başkanlığı ve yürütme kurulu üye seçimlerini kazanmak istiyorlardı.
Bu duyumlar nedeniyle 18 Haziran günü gergin bir atmosferde toplanan kent konseyi kongresi, salt çoğunluk oluşturulamadığı için yapılamamış ve 25 Haziran'a ertelenmiş; ama söylentiler ve karşılıklı suçlamalar da almış başını gitmişti...
Bugün saat 14.00'de başlaması duyurulan ama aynı salonda öncesi saatlerde başlayan bir seminerin uzaması nedeniyle saat 15.00 civarı başlayabilen kongreye yasal olarak katılımcı olma hakkı bulunan 140 temsilcinin 109'u katıldı. Öncesinde, üç başkan adayı olduğu söylenirken, son anda bir başkan adayını gerekçe açıklamaksızın aday olmadığı ve işin garibi, salon civarında olmasına karşın her nedense oy kullanmaya bile gelmediği kongrede iki başkan adayı yarıştı.
Adaylardan Ali Eren bir devlet kurumunda memurdu ve resmi kurumların adayı olarak seçime katıldığı söyleniyordu; aslen Karaköylü genç ve oldukça sempatik bir kişi profili çiziyordu. Beyaz Liste olarak seçime giren Çiğdem Canbey ise genç ve sempatik bir kadın eğitimciydi.
Kent konseyi başkanın seçimi ile yürütme kurulu üyelerinin seçimi konusunda nasıl bir yöntem izlenmesi gerektiği üzerine çok fazla uzamayan bazı tartışmalardan sonra, her iki seçimin aynı anda sandığa gidip oy kullanılarak yapılması ve böylece zamandan kazanılması konusunda hem fikir olunduktan sonra yürütme kurulu üyelerinin Çarşaf Liste ile mi yoksa Blok Liste ile mi seçileceği üzerine yine çok fazla uzmayan kısa bir yöntem tartışması yaşandı; sonunda, sözde Çarşaf ama özde Blok liste ile (Bir temsilcinin deyişiyle, yorganlar ile çarşaflar birbirine karıştırılarak) yürütme kurulu üyelerinin seçimi yapıldı.
Oy kullanma bittikten sonra 106 temsilcinin oy kullandığı anlaşıldı. Oy sayımı sonrası Ali Eren'in 38, Çiğdem Canbey'in 64 oy aldığı görüldü. Beyaz ve Sarı listelerin yarıştığı yürütme kurulu seçiminde ise Sarı Liste 34, Beyaz Liste 62 oy aldı. Beyaz Liste üzerinde 5 kişinin, Sarı Liste üzerinde ise 2 kişinin bazı isimleri çizdikleri görüldü.
Seçim sonucu seçimi kaybeden Ali Eren ile seçimi kazanan Çiğdem Canbey'in tokalaşmaları ve yaptıkları kısa konuşmalar, bir arada yaşama ve ortaklaşa iş yapma kültürü açısında umut verici bir görüntü oldu. (Bu kongre ile ilgili daha ayrıntılı bir değerlendirmeyi yarın paylaşacağım.)
(Devam edecek)
25.06.2021/Datça/Mehmet Erdal
DATÇA KENT KONSEYİ GENEL KURULUNUN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ (2)
'YOL' KAZASI ÜZERİNE!
Datça Haber Gazetesi, 18 Haziran günü saat 14.00'de Ecevit Kültür Merkezi'nde yaşananlar ile ilgili verdiği haberin bir yerinde (Bknz:22 Haziran, sayı 1960, 3.sayfa/'Yaptırılmayan Kent Konseyi Seçimi Üzerine-SÜSLÜ LAFLAR ETMEKLE DEMOKRAT OLUNMUYOR'), şöyle yazıyor: ”4- Kent Konseyi Başkanı ve Yürütme Kurulu, çoğunluk sağlanmasın, diye, özel bir çaba sergilemiştir. BİNANIN KAPISINDA BEKLEYENLER İÇERİ ALINSAYDI, BU ÇOĞUNLUK SAĞLANABİLİRDİ” (abç)
Bu haberden anlaşılan o ki, 18 Haziran günü saat 14.00'de Ecevit Kültür Merkezi'ne giden Datça Kent Konseyi katılımcılarının 'bir kısmı', kongre salonuna giderken, o gün orada salt çoğunluğun sağlanabileceğinden ve istedikleri sonucu kolayca elde edebileceklerinden çok emindiler...
Aynı habere göre, bu 'bir kısım' katılımcı, kongre öncesi, kongreye kaç kişinin katılımcı olarak gelebileceğini öğrenmek istemişler (ki bunu öğrenmek, kongre katılımcılarının en doğal hakkıdır; çünkü, hazırlıklar, bu bilgiler olmadan yapılamaz); Kent Konseyi Genel Sekreterliği 76, Yürütme Kurulu 85 kişinin katılım hakkı bulunduğu bilgisini vermiş. Yani, haberde yazılmıyor ama, deneyimle sabittir, bu katılımcı arkadaşlar, işi sağlama almak için, bir yerden değil, iki yerden de bilgi alma ve böylece eşeği sağlam kazığa bağlama gereği duymuşlar (Sağlam iş yapmayı sevenler için, bu, doğru bir yöntemdir).
Sonrasında iş, salt çoğunluğu sağlamaya ve seçimi almaya kalıyor...
Katılımcı sayısı 76 ise 39 kişi, 85 ise 43 kişi o saatte o salonda bulunur ise salt çoğunluğun sağlanması ve kongrenin yapılması; birinci olasılığa göre 20, ikinci olasılığa göre 22 kişi ile o kongreye bir ekip olarak gidilebilir ise hem başkanlığın hem de yürütme kurulu üyeliklerinin kazanılması (yerel mülki amirliğin, 10 resmi kurumun ve başka bazı paydaşların el ele verdiği bir birliktelik ile) işten bile değildir...
'Baskın basanındır' diyerek 18 Haziran günü hazırlıklı bir biçimde kongrenin yapılacağı Ecevit Kültür Merkezi'ne giden katılımcı arkadaşların, katılımcı sayısını öğrenmek için yalnızca Kent Konseyi Genel Sekreteri konumundaki görevli arkadaştan ve Yürütme Kurulu üyelerinden bilgi almakla yetinip-yetinmediklerini; yetindiler ise, neden yerel mülki idare ve emniyet gibi (birlikte hareket ettiklerini sağda-solda yaydıkları) resmi kurumlardan da daha sağlıklı bir bilgi edinme yoluna gitmediklerini vb. bilemiyoruz.
Kendi ifadeleriyle, katılımcı sayısı bir yerden 76, bir başka yerden 85 olarak bildiriliyor. Böyle bir durumda, yani bu iki farklı bilgi karşısında, çok doğal olarak, “Allah Allah, bu işte bir gariplik var, bunun aslını astarını öğrenelim; bu sayıyı bir de kaymakamlığa ve emniyete soralım” demeleri gerekiyordu; sağlam iş yapmayı sevenler, bunu yapmazlar ise, olmaz. Ama, haberden anlaşılan o ki, yapmıyorlar. Neden? Her neyse, nitekim, bilahare, bunların doğru olmadığını, gerçek katılımcı sayısının 119 olduğunu duyuyorlar; çok şaşırıyorlar ve “Bu kadar katılımcı nereden gelmiş, nasıl oluşmuş bilmiyoruz.” diyorlar. (Bknz: aynı haber)
(Dahası da var: 21 Haziran günü bilgisine başvurduğum bir kaynak, bana, katılımcı sayısının 121 olduğunu söyledi. 25 Haziran günü kongre başlamadan hemen önce ise sayının 137 olduğu ifade edilmeye başlandı; salonda, kongre başladıktan sonra, divanın 2 yasal katılımcı daha olduğunu duyurmasıyla, sayı 140 oldu)
***
Datça Kent Konseyi'nin yasal katılımcılarının sayısına yönelik (hem de bir kongre öncesi) bu ölçüde bir bilgi karmaşası, açık konuşalım ve adını koymaktan çekinmeyelim, eğer özel bir kasıt yoksa, ki kanımca yoktur, kent konseyini genel kurula götüren başkanın/başkan vekilinin ve yürütme kurulu üyelerinin eksikliği ve hatalarıdır.
Tamam, 2020 yılı Mart ayından beri ülkemizin içinde yaşadığı pandemi koşulları, Datça Kent Konseyi Başkanı ve CHP Meclis Üyesi Hayriye Yılmaz Balkan'ın başkanlıktan ve akabinde 4 yürütme kurulu üyesinin yürütme kurulu üyeliklerinden (henüz çok net bir biçimde anlaşılamayan ve çok farklı spekülatif söylentilere yol açan) istifaları vb. gelişmeler var; biliniyor... Ama bütün bunlar ve ileri sürülebilecek daha başka gerekçeler, kent konseyi katılımcılarının kesin sayısının bilinememesinin ve bir dosyasının oluşturulamamasının, bu bilinmezlik içinde kongreye gidilmesinin ve 18 Haziran günü yaşananların da kanıtladığı üzere, 'fırsatçı' tavırlara zemin oluşturulmasının makul mazeretleri olamaz...(Genel kurulda, bunca karmaşaya ve eleştiriye yol açan bu konuda tek bir cümle bile söylenmemesini ve sorumluluğun üstlenilmemesini, bir kenara not etmek gerekiyor)
***
Yaşadıkları ve duydukları deneyimler çerçevesinde, bu kongrenin de, önceki ya da benzeri kongreler gibi belediye başkanının ve/veya yerel yönetimde iktidar olan siyasal partinin ve paydaşlarının bir biçimde planlaması ve yönlendirmesi çerçevesinde olup biteceğini düşünen; kent konseyleri örgütlenmesine bakışı, belediye başkanı ve partisi ya da paydaşlarından birisiyle ilişkileri ve onlardan beklentileri, bulunduğu konum (kişisel, siyasal, toplumsal vb.) nedeniyle rahatını riske atmama endişesi, (kapalı kapılar arkasında) politika yapma alışkanlıkları vb. vb... nedenlerle işi oluruna bırakan temsilcilerin bir kısmı, bir-iki gün öncesinden, sokaklarda, yapılacak kongreye dair bazı girişimlerin olduğunun konuşulduğu duyumunu alınca, tabiri caizse, ayıktılar!
Tamam, belediye başkanının ya da belediye başkanının mensubu olduğu siyasal partinin ve paydaşlarının kent konseyi kongrelerine doğrudan ya da dolaylı müdahalesi konusunda doğruydu-yanlıştı vb. şeklinde farklı yaklaşımları vardı ama sonuçta, bu tür bir müdahale, hayatın olağan akışına uygundu; çünkü, kent konseyinin parasal ve her tür tek destekçisi yalnızca belediye idi. Belediye başkanı 'olmaz' dediğinde, o kent konseyi ağzı ile kuş tutsa nafileydi vb. vb... Ama, yerel mülki idarenin, resmi kurumların ve hele hele bugüne kadar kent konseylerine karşı alerjisi olduğunu hiç saklamamış ve kent konseyinin çalışmaları karşısında hep negatif bir duruş sergilemiş vb. bir siyasal partinin ve paydaşlarının kent konseyi yönetimini alması ne demekti? Böyle bir şey olamazdı! Bu önlenmeliydi! vs. vs...
Yapılması gereken, 18 Haziran günü yapılacak kongrenin mutlak bir biçimde yaptırılmaması ve sonrasında bir çözüm yolu aranmasıydı.
[Datça Kent Konseyinin bu kongre sürecinde yaşananlar, önceki bölümde de yazdım, gerçekten çok istisnai bir durumdur; bu gelişmenin nedeni, Datça Yarımadasına yönelik bazı hesaplar ve bu hesaplar karşısında, kent konseyinin, doğru ya da tartışılabilir nitelikte bir şeyler yapmaya çalışmasıdır.
Gerçekte, Kent Konseyi kongrelerini abartanlar, yani kongrelerde başkanın ve yürütme kurulu üyelerinin kimler olacağı/olması gerektiği konusuyla çok yakinen ilgilenenler, bu çerçevede kapalı kapılar ardında farklı ölçeklerde sayısız toplantılar yapanlar, bu toplantılarda pazarlıklara girişenler, aralarında anlaşanlar, hatta istedikleri olmadı diye birilerine/birbirlerine küsenler vb. vb... kimler midir?
a) Kent konseylerinin bazı sıkıntılı çalışmalar ve çıkışlar yaparak başını/başlarını ağrıtıp durmasını istemeyen ve bu nedenle de denetim altında tutabilecek kişilerin başkan ve yürütme kurulu üyesi olmasını isteyen belediye başkanları ve bir ölçüye kadar de mensubu olduğu siyasi partinin İl/İlçe örgütleridir.
b) Şu veya bu nedenle, sokakta politika yapmaktan imtina eden; yaşı, konumu, toplumsal iddiaları, hayattan beklentileri vb. çerçevesinde kent konseylerinde yaptıkları toplumsal nitelikli ve hiç şüphesiz çok yararlı çalışmaları yeterli görüp, akşamları huzur içinde evlerinin ya da dost meclislerinin yolunu tutan kadınlar ve erkeklerdir.
Bu çerçevedeki katılımcılar için, önemli olan başkanlık ve yürütme kuruludur; haliyle, bunların istenilen kişilerden oluşmasında her yol mübah idi!]
***
18 Haziran günü saat 14.00'de kongrenin yapılacağı Ecevit Kültür Merkezi'ne giden temsilcilerin kendi aralarında yaşanan 'salt çoğunluk sağlanabilir; kongre yapılmalı'/'hayır salt çoğunluk yok; kongre yapılamaz' eksenindeki tartışmalardan sonra 'salt çoğunluk toplanamadı' gerekçesiyle tutanak tutulup 25 Haziran'a ertelenen kongre sonrasında taraflardan 'kongre yapılmalı diyenler 'fırsat kaçtı', 'kongre yapılmamalı' diyenler (ve o gün oraya gitmemiş olsalar da aynı düşüncede olanlar) ise 'ucuz atlattık' duygusu ile 25 Haziran'a yönelik çalışmaya başladılar...
(Devam edecek)
29.06.2021/Datça/Mehmet Erdal
DATÇA KENT KONSEYİ GENEL KURULUNUN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ (3)
BLOK LİSTE-ÇARŞAF LİSTE TARTIŞMALARI!
Bu bölümdeki değerlendirmelerimi yazmaya başlamadan önce, şunu not düşmeliyim: Pandemi sürecinde pazar yerlerinde uygulanan tek-çift numara uygulaması, Sosyete Pazarı, 1+1'ler, Cumalı'daki zeytinliğin satışa çıkarılması, Datça'da kırsal mahalle ve yerleşik alan tespiti... gibi pek çok konuda kendisini açıkça ve yüksek sesle eleştiren birisi olsam da, belediye başkanımız sayın Gürsel Uçar, bu kongre sürecine yönelik yönelttiğim eleştirilerden, muaftır. (Var olan Kent Konseyi Yönetmeliği gereği, bir belediye başkanının iradesine rağmen, Ankara dahil hiç bir irade, o belediye başkanının bulunduğu yerdeki kent konseyine, sonuç alabilecek, ne operasyon çekebilir ne de liste oluşturabilir; sonuç, her halükarda, o irade açısından hüsran olur. Keza, belediye başkanı yeşil ışık yakmadan ve dahası onay vermeden ya da seçime katılacak bütün başkan adayları ve listelere eşit uzaklıkta olduğunu ilan etmeden, kongrede kazanabilecek bir başkan adayı ve liste de çıkarılamaz; 18 ve 25 Haziran günü olup bitenleri, bir de bu açıdan irdelemek gerekiyor... Yine de, sayın başkanımızın, bu kongre sürecine doğrudan müdahale ettiğine dair herhangi bir somut kanıt yoktur.)
Bu kez, kongre sürecindeki konumu nedeniyle, alkışı hak ediyor.
***
Şimdi, değerlendirmelerime devam edebilirim.
Datça Kent Konseyi genel kurulunda yarışa katılacak başkan adaylarının ve yürütme kurulu üyelerinin kimler olacağı ya da kimler olması gerektiği çerçevesinde yaşananlar, Datça'daki günlük politik, sosyal ve hatta kişisel ilişkilere dahi her daim çok yönlü yansımaları olabilecek, tabiri caizse, pek çok kişinin, birbirlerinin gerçekte ne olduğunu karşılıklı olarak görmelerini sağlayan turnusol nitelikteki gelişmelerdi.
***
Artık çok net bir biçimde bilindiği üzere, bir yanda, yerel mülki idarenin desteğinin olduğu ve resmi kurumlar ile birlikte belirlendiği söylentisi yayılan bir başkan adayı (ki, hem 18 Haziran'da hem de 25 Haziran'da gösterilen başkan adayları resmen devlet memurlarıydı) ve (Sarı) liste vardı.
Öte yanda ise, (25 Haziran günü temsilcilerin kongre salonuna girmeye başladığı anda dahi hala başkan adayı olduğunu açıklamaya devam eden ama her nedense, kongre başladıktan sonra salona girmeyen, aday olduğunu açıklamayan ve oy kullanmaya dahi gelmeyen Dilek Dündar dışında ) bu (devlet memuru) başkan adayını ve (Sarı) listeyi (hazırlayanlara duydukları tepki nedeniyle) reddedenler adına çıkarıldığı söylenen bir başka başkan adayı ve (Beyaz) liste vardı.
***
18 Haziran günü istedikleri “salt çoğunluk sağlanamadı” tutanağı tutulduktan sonra “Ne gündü be!” diyerek salonu terk eden katılımcılar (hiç şüphesiz hepsi değil), üç konuda çalışmaya başladılar:
1- Datça Kent Konseyinin, gerçekte, kaç katılımcısının olduğunu (geç de olsa) tespite yöneldiler.
2- 18 Haziran günü kongre salonuna gelme zahmetine bile katlanmayan katılımcılar da dahil bütün katılımcılara ulaşmaya; belirlenecek başkan adayına ve yürütme kurulu üyelerine oy vermeleri için onları bir biçimde ikna etmeye çalıştılar.
3- Yerel mülki idarenin desteğinin olduğu ve resmi kurumlar ile birlikte belirlendiği söylentisi yayılan başkan adayına ve (Sarı) listeye karşı çıkan temsilcilerin oy verebileceği bir başkan adayını ve (Beyaz) listeyi hazırlamaya giriştiler.
Tartışma, üçüncü madde çerçevesinde başladı.
***
18 Haziran günü kongre salonunda yaşanılanları abartarak korkuya kapılan bir kısım temsilci, “aman, bir an önce bir şey yapılsın; kent konseyini bari kaptırmayalım” diyerek, yüzlerini, hala “umut” olarak gördükleri kişi ve kurumlara çevirdiler. Yüzlerin kendilerine çevrildiğini gören bu kişi ve kurumlardan bazıları, bu “korkuyu” yatıştırmak ve böyle bir “korkuya” kapılmanın mesnetsiz olduğunu anlatmak yerine, o “duyguyu” suistimal etmeyi tercih ettiler. Bu süreçte, başka bazıları da, “Demokrasi” dedikleri için siyasal iktidarın gazabına uğradıkları gerçeğini unutarak, “koşullar, ahhh koşullar” deyip, duyanı şaşırtacak ve hatta şok edecek bir biçimde, var güçleriyle ve bütün yetenekleriyle, var olan durumu suistimal ederek istedikleri sonucu almak isteyenlerin değirmenine su taşımaya başladılar. Bütün bunların toplam sonucu “Blok liste” ve “bizden” (!) birisinin başkan adayı olması gerektiği önerisi oldu.
Kapalı kapılar ardında farklı ölçekte yapılan tartışmalarda bu “Blok liste” düşüncesinin formatlanmaya çalışıldığına bir biçimde tanıklık eden, duyan vs. bazı temsilciler ise daha ilk andan itibaren bu yaklaşıma karşı çıktılar. Onlara göre, tamam, başkan adayını belirlemek önemliydi. Eğer, “Baskın basanındır” diyerek 18 Haziran'da kongreye operasyon çekmeye çalışanların karşısında çoğunluğun desteğini alabilecek bir başkan adayı var idiyse, o desteklenebilirdi; hatta, aday olduğunu söyleyen Dilek Dündar ile de konuşulur ve ona, “başkan adaylığından çekil, yürütme kuruluna aday ol, seni destekleyelim” bile denebilirdi. Ama yürütme kuruluna Blok liste çıkarmak, bu tür kitle örgütlerinde, hele hele yönetmelik gereği heterojen niteliği çok belirgin olan Kent Konseylerinde, kesin 'intihar' demekti. Bu örgütlerde asıl olan, gönüllü adaylık ve gönüllü adaylar arasından iş yapabileceklerine inanılanların, kongre salonunda, temsilciler tarafından seçilmesiydi. Bu nedenle “Çarşaf liste”, en doğru listeydi. Kongre salonunda, “Blok liste”, punduna getirilip bir biçimde dayatılmaya kalkışılırsa, hiç şüphesiz bodoslamadan karşı çıkılırdı.
“Çarşaf listeyi” savunan temsilcilere göre, yerel mülki idareyi arkalarına aldıklarını ve resmi kurumlar ile birlikte hareket ettiklerini söyleyenlerin gücü abartılmamalıydı; eğer onlar o kadar güçlü olsalardı, 18 Haziran günü ne yapıp edip salt çoğunluğu sağlarlar ve istedikleri sonucu alabilirlerdi. Görüldüğü gibi, alamamışlardı. “Baskın basanındır” diye kongre salonuna gelenler, hiç şüphesiz, baskına bütün güçleriyle gelmişlerdir; aksi halde, sonuç alamayacaklarını biliyorlardır... Yani, onların gücü bu kadardı; daha fazla değildi... Rahat olunmalı, başkanlığın ve yürütme kurulu üyeliklerinin büyük çoğunlukça alınabileceğinden hiç şüphe edilmemeliydi. Yürütme kuruluna, öbür listeden bir kaç kişinin girmesi de kötü bir şey değildi; hatta, iyi bir şey olarak bile görülmeliydi. İnsanlar, ötekileştirilerek değil, birlikteyken dönüştürülmeye çalışılarak kazanılırdı. “Blok liste”, gerçekte, ötekileştirme listesiydi...
18-25 Haziran arası süren tartışmaların son anlarında, ortalığa, tamam, “Çarşaf liste olacak” söylentisi yayılmaya başlandı...
25 Haziran günü, kongre salonuna, bu atmosferde gidildi...
***
Bu Blok liste-Çarşaf liste tartışmasının 25 Haziran günü kongre salonuna nasıl yansıdığı ve salondaki tartışmalar, bundan sonraki “Bir kongre nasıl yönetilmemeli?” başlıklı bölümde an be an ele alınacak.
Şimdi, artık şunu hepimiz biliyoruz: Kongreye, Ali Eren ve Sarı liste karşısına Çiğdem Canbey ve Beyaz liste çıkarılarak gidildi.
Yani iki “Blok liste” yarıştı. Gerçek bu!
1- Çiğdem Canbey'in başkan adayı olarak belirlenmesine ve Beyaz Listenin oluşturulmasına kent konseyi temsilcisi ya da dışarıdan kaç kişinin katılım sağladığını ve kaç kişinin “çalışır”, kaç kişinin “oy alır” diyerek listeye adının yazıldığını bilemiyoruz. Ama şunu biliyoruz: Bu liste, daha açıkçası, böyle bir listenin varlığı, oylamanın yapılacağı ana kadar, temsilcilerin çoğunluğu açısından bir “sır” olarak kaldı; dünyanın en önemli “sırrı” muamelesi gördü ve herkesten saklandı.
Neden?
2- Datça Kent Konseyinde, “1+1”lere ilişkin raporun işleme konulmasının sonucu yaşanan depremin artçı sarsıntılarından sayılabilecek Kent Konseyi Başkanı sayın Hayriye Yılmaz Balkan'ın ve bir süre sonra da 4 yürütme kurulu üyesinin istifalarının bilindiği gerçeklikte şu nokta düşünülmeliydi: Oy kullanma hakkı bulunan temsilcilerin özgür iradeleri ile değil de kapalı kapılar ardında yapılan görüşmelerde dar çerçevedeki bir irade tarafından belirlenen başkan adayı ve listeye giren yürütme kurulu üyeleri, çalışmalarında ne ölçüde özgür olabileceklerdir? Daha baştan yapılmış bir akit yoksa, yaptıkları çalışmalarda eğer onları oraya koyan irade ile karşı karşıya gelirlerse kime güvenerek direnebileceklerdir?
3- Yaşanılan deneyimler çerçevesinde, kent konseyi kongrelerinde ve konseyin çalışmalarında belediye başkanının müdahalelerinin bile öngörülemeyen sıkıntılara ve ciddi sorunlara yol açtığı deneyimle sabit iken, başkanın ve yürütme kurulu üyelerinin kongre salonuna gelecek olan temsilcilerin iradeleriyle belirlenmesi gerektiği konusunda ısrar etmek yerine, daha dar çerçevedeki başka bir irade tarafından belirlenmesi yoluna gidilmesi çok düşündürücüdür...
Bunları tarihe not düşelim. Aklımızda olsun!
(Devam edecek)
30.06.2021/Datça/Mehmet Erdal
(*) Bu yazı 30.06.2021 günü Muğla turnusol'da yayınlanmıştır.
DATÇA KENT KONSEYİ GENEL KURULUNUN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ (4) (*)
BİR KONGRE NASIL YÖNETİLMEMELİ? (1)
(3. Bölümde, sayın Dilek Dündar'ın “kongre başladıktan sonra salona girmediğini” ifade etmiştim; yanılmışım. Dilek Dündar salonda ve benim bir kaç sıra arkamda oturuyormuş. Dikkatsizliğimden kaynaklanan bu ifadeyi düzeltiyorum; Dilek Dündar'dan özür diliyorum.)
***
18-25 Haziran arası çok tartışmalı ve hareketli geçen günlerin arkasından, 25 Haziran günü kongrenin yapılacağı Ecevit Kültür Merkezi'ne doğru yürürken hiç heyecanlı değildim; bir an önce varayım ve ne olup bitiyor göreyim de demiyordum.
Kanımca ki ben bunu defalarca bir çok kişiye söylemiştim, 18 Haziran günü “Baskın basanındır” diyerek kongreye gelen temsilcilerin gücü ne başkanlık ne de yürütme kurulu üyeliklerinde istedikleri sonucu almaya yeterli değildi; bu görülmüştü. Her halükarda hem başkanlık hem de yürütme kurulu üyeliklerinin seçimi kazanılırdı. Bu kongrede sorun, önümüzdeki iki yıl başkanın kim ve yürütme kurulu üyelerinin kimler olacağı da değildi. Sorun, kent konseyi başkanın ve yürütme kurulu üyeliklerinin nasıl seçileceğinde idi. Zurnanın zırt dediği nokta burası idi. Bu yöntem, adeta, her şeyin söylemde değil, pratikte ne olduğunun anlaşılabileceği bir mihenk taşı, bir turnusol kağıdı gibiydi. O nedenle de bir hafta boyunca bu konu çok farklı düzlemlerde çok yoğun bir biçimde tartışılmıştı. Bu konuda da, “Tamam, Çarşaf Liste” olacak denildiğine göre, kongre salonuna gitmek için aceleye mahal yoktu.
Saat 13.45 civarı Migros, PSAKDD (Pir Sultan Abdal Kültür ve Dayanışma Derneği) ve Hacı Bektaş Vakfı Datça Şubesi'nin önünden yürüyerek geldiğim Ecevit Kültür Merkezi önünde, sayısı çok fazla olmayan bir kalabalık vardı. 18 Haziran günü katılamamıştım ve haliyle kıyaslama yapamazdım ama dernek, sendika, parti vb. kongrelerinde aşina olduğumuz gibi bir heyecan ve hareketlilik göze çarpmıyordu. Ben, bu durumu, yukarıda yazdığım nedene bağladım ve yadsımadım...
Saat 14.00'te başlaması gereken toplantı, aynı salonda önceki saatlerde başlayan ve uzayan bir seminer nedeniyle sarkınca, çok doğal olarak, gelen ve giderek sayıları artan katılımcılardan tanıdık bazıları ile ayaküstü sohbetler yapmaya başladım. Bu sohbetlerde, başkan adayının kim olduğuna ve katılımcı sayısına dair bazı konuşmalar oldu ama yürütme kurulu üyelikleri için kimlerin aday olduğuna dair konuştuğum kişilere ne ben bir soru sordum, ne de kimse bana sordu; çevrede bulunan başkalarınca da sorulduğuna ve bu konuda hararetli tartışmalar yapıldığına da tanık olmadım... Başkaları neden merak etmiyordu ya da neden bu konuya dair hiç konuşmuyorlardı bilemem; ben, madem, diyordum, “Çarşaf Liste” denildi, bu durumda, kongre başladıktan sonra sıra o konuya geldiğinde gönüllü ya da önerilen adaylar çıkar ve isimlerini panoya yazdırırlar, biz de istediğimize oy veririz. Böylece, usulüne uygun bir biçimde seçim yapılmış olur...
***
Saat 14.00 civarı seminerdeki kadınlar ve erkekler kültür merkezinden çıkmaya, kongre için gelen katılımcılar ise içeriye girmek için sıralanmaya başladılar. Sıraya giren katılımcılar kapı ağzına konulan masa başındaki görevlilere yetki belgesini bırakıyor, hazirun cetvelini imzalıyor, adının yazılı olduğu pusulaları alıyor ve yukarıya çıkıyorlardı.
Aynı işlemleri yaptırıp, ilk girenler arasında yukarının yolunu tuttum. Görevliler salonu dezenfekte ettikleri için salon girişinde bir süre oturdum. Datça Haber'den Sebiha (Arslan) hanım ve bilahare CHP Belediye Meclis Üyesi Hilmi Sezer ile lafladık. Tamam, girebilirsiniz, denilince salona girdik. Kongre süresince arada bir kalkıp fotoğraf çekerim düşüncesiyle önlere ve sonra da önden üçüncü sıranın sol taraflarına doğru yürüdüm. PSAKDD başkanı Mustafa bey ile Eğitim-Sen temsilcisi öğretmen arkadaş ile birlikte yan yana oturduk. Biraz sonra, arkadaşlar pandemi nedeniyle mümkünse arada bir boş koltuk bırakarak aralıklı oturalım diye salona doğru seslenilmeye başlanınca, kalkıp bir ön sıraya geçtim ve sağımda CHP Datça İlçe Örgütü eski Başkanlarından Gökhan Sağır, solumda Melike Işıktekin ile aramızda birer koltuk boş bırakarak yan yana oturmaya başladık. Salon dolmaya başladı. Önümdeki birinci sıranın en soldaki koltuğuna AKP Belediye Meclis Üyesi Halit Berk Bayer, ikinci koltuğa Başkan adaylarından Ali Eren, üçüncü koltuğa Datça Ülkü Ocağı Başkanı Oğuzhan Özçelik, dördüncü koltuğa CHP Belediye Meclis Üyesi Mutlu Gündoğan... ve onun biraz ilerisine de başkan adaylarından Çiğdem Canbey gelip oturdular...
***
Saat 15.00'i üç-beş dakika geçerken, önceki yürütme kurulu üyelerinden Nesrin Aygün, salonda bulunanları saygı duruşuna ve İstiklal Marşını okumaya davet etti. Saygı duruşu ve İstiklal Marşı'nın okunması bitti. Önceki yürütme kurulu üyelerinden Özgür Yayla, sahneye çıktı ve ilk olarak divan seçiminin yapılacağını duyurdu. Bu konuda öneri olup olmadığını sordu. İki yazılı öneri iletildi. Birisinde Av. Ali Kurt, Av. Gülhan Keleş ve Meltem Demirci, diğerinde Erdoğan Başar, S. Candan ve Fatih Aydoğan önerilmişti. Özgür Yayla, önerilerin nasıl oylanacağının yöntemi konusunda açıklama yaptı. İkinci divan kurulu önerisinde ismi yazılı olan S. Candan söz isteyip, divan kuruluna önerilen kişi ile isim benzerliği mi bulunduğunu yoksa önerilen kişinin kendisi mi olduğunu sordu. Özgür, isim nedir, dedi ve divan başkanı yardımcılığına önerildiğini söyledi. Hanımefendi, kendisini kimin önerdiğini sordu; Ali Eren, arkaya dönerek ve elini kaldırarak, ben önerdim, dedi. Hanımefendinin böyle bir öneri olacağından haberi yokmuş. İşi çokmuş ve kabul etmiyormuş. Eyvah, dedim, içimden; dakika bir, gol bir. Kongrelerde, bu, hiç yapılmaması gereken bir hatadır. Ali Eren, kendisine önerilen işin acemisi çıktı; kendi kalesine gol attı. Karşılıklı konuşmalardan sonra uzlaşı sağlandı. Sonra bir ses: Ali Eren'in divan kurulu önerisindeki başkan adayı Erdoğan Başar'ın izinli olduğunu bildirdi. Hoppala, dedim, içimden; şimdi, bu hiç mi hiç olmadı. Salondakiler, bunları not eder. Sanırım, salona yetki belgesi ile gelen memurlarda açığa vuramadıkları bir hoşnutsuzluk var. Böylesi bir olay çok istisnai olur! Haydi hayırlısı... Tamam, dedim, bu kongrenin sonucu şimdiden belli oldu; haklı çıktım. Bu arkadaşlar, daha divanın önerilmesi aşamasında kongreyi kaybettiler... Özgür, acilen yeni bir isim önerilsin ya da önerinin hepten geri çekilmesi gerekir, dedi. Ali Eren, yeni divan başkan adayı olarak Datça Esnaf ve Sanatkarlar Odası Başkanı Cemal Demirtaş'ı önerdi. Özgür, işi yokuşa sürmek istemediğinden olsa gerekir, dilekçedeki ismin yenilenmesini, istedi; bu, centilmence bir yaklaşım idi.
Divan önerileri oylanmaya başlandı (9:17). Ali Kurt, Gülhan Keleş ve Meltem Demirci ilk sayımda 59-61, ikinci sayımda 55-56 aldı, denildi; 56 kesin sayı kabul edildi. Cemal Demirtaş, Fatih Aydoğan ve S. Candan 25-26-27 aldı denildi; 27 kabul edildi. Haliyle divan Av. Ali Kurt, Av. Gülhan Keleş ve Meltem Demirci'den oluştu. Özgür Yayla görevi devretti (14:13)
Divan heyeti divana geçti. Yerlerine oturdular. Divan başkanı Av. Ali Kurt salona teşekkür etti. Toplantıyı, kendilerine duyulan güvene layık olacak şekilde en demokratik bir biçimde yönetmeyi hedeflediklerini, söyledi. Kendisinin ve Gülhan Keleş'in avukat olduğunu da ekledi.
Gündemin 1. ve 2. maddesi geçildiği için, sıra 3. madde de, dedi. Bu maddede, önce Kent Konseyi Başkanı Nesrin Aygün söz aldı; istifa eden Hayriye Yılmaz Balkan'a teşekkür etti ve Kent Konseyinin yaptığı çalışmaları özetleyerek anlatmaya başladı. Bitirdi (24:39). Sonra Kent Konseyi meclisinden raporlarını okumak isteyenleri çağırdı. Sırasıyla Kadın Meclisi Temsilcisi konuştu. Atık grubu adına konuşma başlamadan önce, divan başkanı, divana bir öneri iletildiğini söyledi ve öneriyi okudu; yetki belgesi ile kongreye katılmak için gelen iki kuruluşun yetki belgesi ile ilgili bir sorun oluşmuş. Sorunun nedeni, kaymakamlıktan alınan derneklerle ilgili belgede adları yokmuş. Bu konuyu divana iletin, onlar karar versin, denilmiş. Kendileri, divan olarak, kent konseyinin katılımcı bir ilke ve anlayışla çalıştığını, düşünerek, bu iki kuruluşun katılımını uygun görmüşlerdi; salondaki katılımcılar acaba ne düşünüyordu? Salondan itiraz sesi yükselmedi. İki kuruluşun adı hazirun cetveline eklendi.
Atık Grubu, Kent Arşivi Grubu, Kıyı Çalışma Grubu, Hayvan Hakları Grubu ve Su Grubu temsilcileri gruplarının faaliyetleri ile ilgili bilgiler verdiler (51:34).
Divan başkanı, yönetmelikte bu konuda bir hüküm görmedim, ama genel kurul burada her konuda yetkilidir, dedi ve divan olarak, bu çalışmalara katılanlara ve özellikle 3-4 gündür, daha doğrusu geçen haftadan bu yana çok çok sıkıntılı günler geçiren Özgür Yayla'ya da teşekkür ediyordu. Faaliyet raporunu kurulun oyuna sundu. Oy birliği ile olumlu oy verildiğini, divan tutanağına geçirdiğini, söyledi. İtiraz edilmedi.
Gündemin sonraki maddesine, yani başkan adaylarının belirlenmesine geçildi (53:56). Divan başkanı, önergelerin alınacağını ve genel kurula sunulacağını, söyledi. Önce, önergeleri alayım, dedi. Önergeler verildi...
(Devam edecek.)
(Not: Burada yazılanlar konusunda aklında en küçük bir soru işareti doğan okuyucu, Datça Haber Facebook sayfasındaki Sebiha Arslan'ın canlı yayın videosunu izleyebilir.)
(Devam edecek)
02.07.2021/Datça/Mehmet Erdal
(*) Bu yazı, 02.07.2021 tarihinde Muğla turnusol'da yayınlanmıştır.
DATÇA KENT KONSEYİ GENEL KURULU'NUN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ (5)
BİR KONGRE NASIL YÖNETİLMEMELİ? (2)
Divan başkanı, kent konseyi başkanının seçimine ilişkin yönetmeliğin ilgili hükmüne atıfta bulunarak, uzun uzun açıklamalarda bulundu ve nihayetinde, Datça Kent Konseyi katılımcılarının 140, kongreye gelen temsilcilerin sayısının (ki bu hazirun cetvelindeki imzalar sayılarak tespit edilmişti) 109 olduğunu; bu durumda ilk tur için gerekli nitelikli çoğunluğun sağlandığını ve teorik olarak ilk tur seçimin yapılmasının mümkün olduğunu, söyledi. Tartışmalardan ve başkan adaylarının bu konuda benzer görüşler bildirmelerinin (özetle, havanın sıcak, bulunulan yerin kapalı ve bir saatlik sarkma nedeniyle zaman kısıtlı olması) ardından, seçimin ilk birinci ve ikinci turlarının atlanarak, doğrudan, en çok oy alanın kent konseyi başkanı olabileceği üçüncü tura geçilmesi kesinleşti.
Aday isimlerini okudu: Çiğdem Canbey ve Ali Eren başkan adayları olarak önerilmişti (1:03:03).
Ecevit Kültür Merkezi önünde beklerken, 21 Haziran tarihli Datça Haber Gazetesi'nde de tartışma konusu olan, katılımcılara dair bazı sayılar teleffuz edilmişti; 2019 yılındaki kongrede 59 civarında bir katılımcının olduğu aklımda kaldığından, aha, bu katılımcılar kimlermiş ki?, diye sormuştum, sayıları söyleyenlere. Şimdi, divan başkanı, bugün, bu katılımcıların 109'unun salonda olduğunu açıklıyordu. İnanılmaz derecede yüksek bir katılımdı bu. Normal koşullarda, ilk gün salt çoğunluk sağlanamaz ve haliyle kongreler ikinci güne kalır ve ikinci gün, kaç kişi katılır ise, ki bu da çok yüksek bir sayı olmazdı, kongre, o gelenlerle gerçekleştirilir idi. Bugün, muhtemelen, 18 Haziran günü yaşananların ters tepmesi sonucu, çok çok yüksek bir katılım sağlanmıştı.
Divan başkanı Av. Ali Kurt, seçimin, usulüne uygun olarak, önce kent konseyi başkanının ve sonra da yürütme kurulu üyelerinin gizli oyla seçilmesi biçiminde yapılması gerektiğini, söyledi. Bu amaçla, hazırlık için kendilerine iki dakika verilmesini, istedi. Bu konuda farklı sesler yükselirken, (önceki bölümde, şehven, Datça Ülkü Ocağı Başkanı, olarak tanımlamıştım) MHP temsilcisi Oğuzhan Özçelik, salonda 100 kişiyiz ve saat 4.00 (16.00); 5'e (17.00) kadar oy kullanmak için süre verilse, bu ara hava alıp gelsek, dedi. Arkalardan bir ses (Mehmet Pembecioğlu), kapalı ortamda bulunulduğunu, bu nedenle, divana, başkan adaylarının ve yürütme kurulu üyelerinin seçiminin birlikte yapılmasını, teklif ettiğini, dile getirdi. Divan başkanı, arkadaşlar, yönetmelik, önce başkan seçilir, diyor; ben buna karşı filan değilim. Ancak, ola ki bir hukuki denetime girilirse, birleşik pusula ile yapmış olmaktan sıkıntı çıkar. Ben hukukçu olarak bunu söyleyeyim. Yaa arkadaş yapalım diyorsanız, sorun değil, itirazım olmaz, dedi. Bir başka ses (Hürriyet Karadeniz), birleşik pusula ile yapmayalım; başkanın pusulası ayrı, yürütme kurulunun pusulası ayrı ayrı zarflara konulsun, dedi. Divan başkanı, peki şöyle yapalım; ben sizin yürütme kurulu adaylarınızı da alayım, ayrı ayrı; 15-20 dakika da zaman vereyim, şöyle bir hava alın, ondan sonra ikisini bir zarfa, olur mu?, diye sordu. Salondan, olur, biçiminde sesler geldi. Bir ses, ayrı ayrı zarflara konulsun, bence, dedi. Divan başkanı, girsin kabine, iki zarfla çıksın, tamam mı? Evet, diye sesler yükseldi. MHP temsilcisi Oğuzhan Özçelik, ayakta iken, liste Blok oluyor, değil mi?, diye sordu. Divan başkanı, ya duymadı ya da duymamayı yeğledi; konuşmaya devam etti. Buraya zarfları koyuyoruz, birisine başkan adayı, diğerine yürütme kurulu üyeleri konuluyor, anlaştık mı?, dedi.. Tam burada, ben söz istedim. Divan başkanı konuşmaya devam etti. Yürütme kurulu üye önerilerinin birisini aldım, diğeri de geliyor... (1:06:44)
Kafamın içinde bir şeyler uğulduyordu. Birkaç dakikadır olup bitenler ve duyduklarım karşısında şaşırmış, durumdaydım. Burada neler oluyordu? Hani Blok Listeden vazgeçilmişti ve Çarşaf Liste olacaktı? Tamam, Ali Eren'in başkanlığını öneren temsilcilerin liste hazırladıkları konuşuluyordu, ama bu diğer tarafın da Blok Liste ile seçime girmesini gerektirmezdi ki? Bir hafta boyunca bu konu farklı düzlemlerde tartışılmış ve sonunda, güvenilir kişilerin ağzından, tamam, Çarşaf Liste olacak, diye, bir bilgi dolaşıma sokulmuştu. Keza şu ana kadar da, biraz önce Ecevit Kültür Merkezi'nin önünde bile kimse böyle bir listenin varlığından söz etmiyordu. Şimdi bu liste de nereden çıkmıştı? Gören gözler ya da var olan durumu safiyane değerlendirme yapanlar için bugünkü kongrenin sonucu zaten belli idi; nitekim, divan kurulu seçimindeki oy oranı da bir ölçüde, kongrenin sonucunu ortaya koymuştu. Nereden bakılırsa bakılsın, bu Blok Liste mantığının savunulur bir tarafı yoktu. Burada, anlaşılan o ki, her iki taraf da, kent konseyi yönetimini, yani 'iktidarı' ele geçirme mantığı ile hareket ediyordu; kent konseyinin tarihsel olarak ortaya çıkışının nedenini düşünen bile yoktu! Ali Eren'i destekleyen temsilciler için bu Blok Liste normal olabilirdi ama diğer başkan adayını destekleyenlerin pek çoğu açısından (hem de bu biçimde belirlenmiş) Blok Liste, tam anlamıyla, kendini inkardı/intihardı...
Elimi kaldırıp, Ali bey bir itirazım var, dedim. Ali bey, buyurun, dedi. Ayağa kalkıp, şimdi, arkadaşlar, yönetmelikte, bu yürütme kuruluna aday olmanın nasıl olacağına dair kesin bir hüküm var mı? Yani, yönetmelik şöyle diyor mu?: Bu, Blok Liste ile olur veya Çarşaf Liste ile olur. Yok, bunu genel kurulun idaresi belirler, gibi bir hüküm var mı? Divan başkanı, yanıt istiyorsanız söyleyeyim, dedi. Tabi, dedim. Divan başkanı, yönetmelikte böyle bir açıklık, yok; seçimin usulü hakkında ne yönetmelikte ne de yönergede, yani Blok Liste mi olur, Çarşaf Liste mi olur, efendim Çarşaf Liste olur da anahtar liste... yani oy pusulası nasıl olur vs. bununla ilgili herhangi bir hüküm, açıklık yok, dedi. Cevabı ayakta dinlediğim için, bu cevaptan sonra yine sordum: Peki, ikinci sorum şu: siz bu konuyu tartışmaya açmadan, otomatikman iki tarafın da başkan adayının Blok Listesini oraya koymakla şunu önlemiş olmuyor musunuz? Yani, diyelim ki burada, herhangi bir arkadaşımız Blok Liste dışı aday olmak istiyor. Örneğin önceki seçimde (2019), bu böyle oldu. Böyle bir soru sormamakla, buradaki katılımcının, yüz küsur katılımcının herhangi birinin böyle bir hakkını kullanmasını ortadan kaldırmış olmuyor muyuz, arkadaşlar? Bu hukuksuzluk değil mi? Yani doğrusu, ben Çarşaf Listeden yanayım. Ama, eğer bu liste, burada genel kabul görüyorsa, yani benim herhangi bir şeyim yok, beni bilen bilir, bunu salona sormanız gerekmiyor mu? Divan başkanı, haklısınız, şöyle yapalım, onu da çözelim, o da kolay; arkadaşlar şu ana kadar bana başkan adayı olarak iki kişinin ismi geldi. Okudum, bilginize sundum. Yürütme kurulu asil ve yedek adayları olarak da önümde iki tane liste var. Bunun dışında, hiç bir engel yok, herhangi bir kişinin, delege olan, burada oy kullanma hakkı olan herhangi bir kişinin aday olmasında hiç bir engel yok. Aday olmak isteyen var ise buyursun, yazılı olarak divanımıza başvursun. Ben o kişinin adaylığını da genel kurulun bilgisine, oyuna sunarım. Var mı efendim? Eğer başkaca aday yok ise bu yapılan Blok Liste seçimi değil; kimsenin aday olmasını engelleyen bir tutumumuz yok. Ne genel kurulun böyle bir tutumu var ne de divanın bir tutumu var. O nedenle, mevcut olan bu listeyi bilginize sunacağım. Biraz önce açıkladığımız gibi oy kullanma yerine gidip iki zarfa, başkan ve yürütme kurulu üyelerini iki ayrı zarf koymak üzere oy kullanılacaktır (1:09:58).
Allah Allah, dedim, kendi kendime, yanımdaki ve önümdeki katılımcıların duyabileceği bir biçimde; arkadaş, bu olup biten, tam anlamıyla bir Blok Liste uygulamasıdır. Bu yanlış. Ali bey yanlış bir iş yapıyor. Ön sırada tam önümde oturan MHP temsilcisi, dönüp, iyi ki salona soruldu, aday olmak isteyen var mı yok mu, diye; yoksa, sorulmasaydı, yarın birisi kalkıp, ben de aday olacaktım, derdi. Tamam, iyi oldu sorulması da, ama bu yapılan Blok Liste uygulamasıdır, dedim. Kendimi tutamayıp, konuşmaya devam ettim. Sağ tarafımda oturan CHP Datça İlçe Örgütü eski Başkanı Gökhan Sağır, ne uğraşıp duruyorsun, dedi. Ona göre, Çarşaf Liste uygulaması için, önce Demokrasi kültürü gerekiyordu. Burada olmayan bu idi. Ben görmüyor muydum, tarafların Blok Liste konusunda anlaştıklarını. Boşuna konuşuyor ve nefes tüketiyordum. Olup biten, yorganlar (Blok Liste) ile çarşafların (Çarşaf Liste) birbirine karıştırılmasıydı. Yani, Gökhan bey bana, üzerlerine fazla gitme, divan başkanı, Blok Listeyi Çarşaf Liste diye kabul ettirmeye ve uygulamaya çalışıyor, diyordu. Bu söylediklerini yazacağım, dedim. Yaz, dedi. Yazdım.
Divan başkanı konuşmasını sürdürdü. Ortada birisi Sarı, diğeri Beyaz olmak üzere iki liste vardı. İsteyen bu listelerden birisini zarfa koyabilir, isteyen ise eliyle de yazabilirdi... Kabul mü? İtiraz eden yoktu. Yalnız, 7 asil 7 yedek üye seçildiği unutulmamalıydı. Yani, bir listeye en çok 7 isim yazılabilirdi; 8, 9, 10 gibi 7'yi aşan isim yazan pusulalar geçerli olmayacaktı. Bunu şimdiden deklare ediyordu ki, nasıl değerlendirileceği bilinsindi. Burada da bir itiraz var mıydı? Yoktu... Başkan ve yürütme kurulu üyelerinin seçiminde kaç zarf kullanılabileceği, ilk önce hangi oyların sayılması gerektiği vb. üzerine de bir çok konuşma yapıldıktan sonra, her iki oyun aynı zarfta kullanılabileceği ve önce, başkanlık için verilen oyların sayılıp ilan edilmesi konusunda ortaklaşıldığı, görüldü. O ara, Blok Liste ile mi, Çarşaf Liste ile mi seçime girildiği üzerine salondan bazı sesler yükselmeye başladı ve MHP temsilcisi Oğuzhan Özçelik sordu: Şimdi, Blok Liste mi yoksa Çarşaf Liste mi uygulanacaktı. Divan başkanı Av. Ali Kurt, bu uygulananın Çarşaf Liste olduğunu, söyledi ve açıklamalarına devam etti: İsteyen listeyi çizebilir ve ekleme yapabilirdi. Bu, Çarşaf Liste uygulaması idi. Ayrıca, bu iki liste dışında adaylık da açıktı, yani isteyen aday olabilirdi. Bu da salona sorulmuştu... Tam bu arada, önce başkan adaylarından Ali Eren ve ardından yüksek sesle MHP temsilcisi Oğuzhan Özçelik divana seslenerek, kendilerinin Blok Liste uygulaması istediklerini söylediler; Oğuzhan Özçelik, bunun oylanmasını, istedi...(1:15:21)
(Devam edecek.)
(Not: Burada yazılanlar konusunda aklında en küçük bir soru işareti doğan okuyucu, Datça Haber Facebook sayfasındaki Sebiha Arslan'ın canlı yayın videosunu izleyebilir.)
04.07.2021/Datça/Mehmet Erdal
(*) Bu yazı 04.07.2021 tarihinde Muğla turnusol'da yayınlandı.
DATÇA KENT KONSEYİ KONGRESİ'NİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ (6)
BİR KONGRE NASIL YÖNETİLMEMELİ (3)
Divan kurulu başkanı, başkan adaylarından Ali Eren ile MHP temsilcisi Oğuzhan Özçelik'in yürütme kurulu üyelerinin seçiminin Blok Liste ile yapılmasını istediklerini söylemelerinin ve ardından da MHP temsilcisi Oğuzhan Özçelik'in bu konunun genel kurulda oylanmasını istemesinin ardından, kısa bir sessizliğe büründü (1:15:21); sonra konuşmaya başladı:
Bundan önceki genel kurulda alınmış ve uygulanmış, haliyle teamül haline gelmiş bir ilke kararı vardı; Çarşaf Liste. Bu, Datça Kent Konseyi'nin usulü haline gelmişti. O nedenle Blok Liste önerisini oya sunmuyordu. Oğuzhan Özçelik, sebep?, dedi. Sebep bu, idi; açıklamıştı. Oğuzhan Özçelik, ama o geneli açıklamıyor, bu bir fikirdir, konu yeniliğe açıktır, belki yarınlarda böyle olabilir, dedi. Sonra, ben Blok Liste istiyorum, bunu yanlış görüyorum, dedi. Geçmişte bu böyle yapılmadı, demek, yanlış oluyor. Divan başkanı, yönerge vb... diye konuşmaya devam etti. MHP temsilcisi, daha yüksek bir ses tonuyla salona seslenerek, Ali beyin az önceki açıklamasına göre, yönergede bu konuda bir açıklama yok; bu durumda, bu, genel kurulda vereceğimiz kararlara bağlı, dedi. Ali bey, Blok Liste ile Çarşaf Liste arasındaki mesele şu galiba; çizmeyi önlemek; mesele bu kadar herhalde, dedi. Acaba başka bir şey var mıydı? Oğuzhan Özçelik, bu çizme olabilir, başka bir şey olabilir, dedi. Ali Kurt, arada bir söze girmeye çalıştı... Oğuzhan Özçelik, ben, belki de yazmış olduğum listedeki insanlarla anlaşabileceğimi, yarın, bir insan istifa ettiğinde yerine gelebilecek insandan rahatsız olup tekrar istifa etmeyi engellemeye çalışıyorum. Yaşanmış bir şeydir bu... Ali Kurt, ben anladım; arkadaşın dediği şu galiba, doğru anladıysam; ben bu adamlarla çalışırım, başkasıyla çalışmam, onun için benim listem... Oğuzhan Özçelik, konuşmaya girerek, son yürütmede yaşanan bazı gelişmelerin temelinde de bu kararın olduğuna inanıyorum. Bazı insanlar bazı insanlarla çalışmak istemeyebilir. Demokraside tabi bu tartışılır, ama az önce faaliyet raporlarında da anlatıldı, sıkıntılar yaşanıyor. İnsanlar insanları sevmeyebilir. Ali Kurt, o konuda bir sıkıntı olmadı, orada hiç bir sıkıntı olmadı. Oğuzhan Özçelik ve Ali Eren söze girmeye çalıştı. Ali Eren, olmadığı, olmayacağı anlamına gelmez, dedi. Divan başkanı, baktı Ali Eren ile Oğuzhan Özçelik'i ikna edemeyecek, en fazla şunu yaparım, dedi; oya sunarım. Oğuzhan Özçelik, evet oya sunun. Ali Kurt, buyurun, buyurun... Salondan sesler yükselmeye başladı. Ali Kurt, efendim, Çarşaf Liste isteyenler işaret buyursun efendim, Çarşaf Liste olsun, diyenler... Gökhan Sağır, yahu Çarşaf'ın, şeyin bir anlamı kalmadı ki, diyerek var olan kaotik duruma sözle müdahale etmeye çalıştı. Ali Kurt, öyle istediler, oylayalım, sayalım lütfen; 30. Blok Liste olsun, diyenler, sayalım lütfen; 18. Çarşaf Listeye devam...(1:18:19) dedi.
Allahım sen aklıma mukayyet ol; bu Ali bey ne yapmaya çalışıyor?, dedim kendi kendime. Bir divan başkanı olarak, eğer yönetmelikte ya da yönergede, bu konuda yazılı kesin bir hüküm yoksa, ki biraz önce benim sorum üzerine, olmadığını kesin bir dille kendisi ifade etmişti, herhangi bir zamanda alınmış olan bir kararın yalnız o an için geçerli olduğunu ve ondan sonrasını bağlayamayacağını ya da var sayalım ki böyle bir karar alınmış olsun, eğer şimdi genel kurulda birileri çıkıp, hayır, ben bu alınmış kararı kabul etmiyorum, bu genel kurul bu konuda yeni bir karar alsın, dediğinde bunu kurula sorması gerektiğini, bilmiyor mu? Bilmemesi mümkün mü? Mümkün değil! Peki, o halde neden bu tavır içerisinde? Keza neden 2019 yılında yapılmış olan genel kurula dair hafızasının kendisini yanıltması sonucu ya da bilerek yanlış bir bilgilendirme yapıyor ve Oğuzhan Özçelik'in kendi mantığı içinde çok tutarlı olan önerisini ve önerisini savunmada gösterdiği iradeyi, aşmaya çalışıyor? Sonra da neden, peki, tamam, oylayalım, diyor ve oyluyor?
Divan başkanı Ali Kurt'un atıfta bulunduğu 25.05.2019 tarihli genel kurula, kendisi gibi ben de izleyici olarak katılmıştım; sonrasında da, kongre ile ilgili yazdığım notları yayınlamıştım. (Bu yazının sonunda verilen bağlantıdaki 12 bölümlük kent konseyi değerlendirmesinin ilk bölümü, bu tutulan notlardır.)
O kongrede, kongre başladıktan ve divan kurulu oluşturulduktan sonra, bazı temsilciler, muhtemelen aldıkları duyumlara bağlı olarak, kongrede hiç bir belediye personelinin aday olmamasını önermiş ve bu öneri sonrasında da, oldukça sert ama kısa bir tartışma çıkmıştı. O kongrede, CHP Belediye Meclis Üyesi Hayriye Yılmaz Balkan yeniden başkan adayı olarak önerilmiş; belediye personeli aday olmamalı diyen temsilciler, bu kez Hayriye hanımın karşısında bir başka kadın temsilciyi aday göstermek istemişler ama o an adaylık teklif ettikleri kadın temsilci, bu adaylık teklifini anında reddetmişti. Hayriye Yılmaz Balkan'ın başkanlığı kesinleşince, kongrenin ikinci bölümünde, Hayriye hanımın önceden hazırladığı yürütme kurulu listesi (Blok) tahtaya yazılmıştı. Bugün bu kongrede olup bitene ses çıkarmayan ve hatta bu olup bitenleri destekledikleri anlaşılan bazı temsilciler, o kongrede, Blok listenin kara tahtaya yazılarak sunulmasına bile karşı çıkmışlardı. Divan başkanı Orhan Keskinsoy, bu konudaki deneyimlerinden ve Kent Konseyi Yönetmeliği'ne hakim olmasından hareketle, yürütme kurulu üyelerinin belediye başkanı ile ilişkileri iyi olan kişilerden oluşmasının yararları üzerine açıklamalarda bulunmuştu. Bilahare, isteyenin başka bir Blok liste çıkarabileceği; eğer aday olmak ya da aday göstermek isteyen var ise, istediği isimlerin tahtaya yazılabileceği; yürütme kurulu üye seçimlerinin bu şekilde yapılacağı üzerinde, kerhen de olsa, bir anlaşma sağlanmıştı. Nitekim, katılımcılar, bu kongrede olanın tersine, kara tahtada yazılı olan isimlerden istediklerini yazarak oy kullanmışlardı. Bilindiği üzere, o kongrede, Aytekin Erdoğan asillerde, bir ya da iki kişi de yedeklerde bu Blok Listeyi delebilmişti.
Durum bu iken, bu uygulamayı, içeriğine dair tek bir cümle söylemeden, farklı bir algıya yol açacak bir söylem ile o kongrede olmayan ya da olsalar bile büyük ölçüde ayrıntısını unutmuş olmaları muhtemel katılımcılara, sanki o günden sonraki bütün kongreler için alınmış bağlayıcı nitelikte bir karar alınmış gibi anlatılması, nasıl açıklanabilirdi?
Av. Ali Kurt'un, bir hukukçu olarak bilgisini sorgulamak, haddim değildi; doğruya doğru. Bu benim boyumu aşardı. Bence, Ali Kurt'un özellikle Ali Eren ile Oğuzhan Özçelik'in Blok Liste konusunda ortaya koydukları tavır karşısında gösterdiği tutarsız tavrının nedeni, kendisinin hukuki bilgisiyle de alakalı değildi...
Bence, Av. Ali Kurt, CHP Datça İlçe Örgütü başkan yardımcısı olması ve Datçalıları şu veya bu ölçüde ilgilendiren toplumsal, siyasal vb. olaylar içindeki rolü nedeniyle, önceki hafta boyunca bu kongre ile ilgili yapılan tartışmalardan haberdardı ya da onu divan başkanlığına aday gösteren irade, yaşanan tartışmalar ile ilgili ayrıntılı olarak bilgilendirmişti... Haliyle, bu kongrede, Blok Liste-Çarşaf Liste konusunda ola ki bir itiraz yükseldiğinde ve tartışma açılmak istendiğinde nasıl ve ne yapması gerektiği konusunda kendisini önceden kurgulamıştı. Nitekim, benim itirazım ve Blok Liste mi yoksa Çarşaf Liste mi uygulanacak çerçevesinde salondan yükselen sesler karşısında, Çarşaf Liste tabi, diyerek, CHP eski Datça İlçe Örgütü Başkanı Gökhan Sağır'ın benzetmesiyle, yorganlar (Blok liste) ile çarşafları (Çarşaf Liste) birbirine karıştırtarak, sözde Çarşaf ama gerçekte Blok olan listeyi, her ne olursa olsun uygulatmaya çalıştı. Ama, sert çıkış, hiç beklenmedik bir yerden, ters köşeden gelince, önce şaşırdı, gel-gitler yaşadı, süreci yönlendirmeye çalıştı; olmayınca da, tamam, öneriyi oyluyorum, dedi. Oyladı. Olup bitenin özet açıklaması bu idi...
109 katılımcının olduğu salondan Çarşaf Listeye 30, Blok Listeye 18 oy çıkmasının, yani böylesine yüksek bir katılımın olduğu kongrede toplam 48 oy kullanılmasının anlamı ne olabilirdi? A) Salondakiler, oylama öncesinde, Blok Liste ile Çarşaf Liste arasındaki ayırımın ne olduğu ve hangisine oy verirler ise neye oy vermiş olacakları konusunda ayrıntılı ve sağlıklı olarak bilgilendirilmemişti. Bu bilgilendirme divanın görevi iken, divan, her nedense bu görevini pas geçmişti; böylece yorganlar (Blok Liste) ile çarşaflar (Çarşaf Liste) birbirine karıştırılmış ve bu da tereddütlere neden olmuştu; bunun başka bir açıklaması yoktu. B) 30 (Çarşaf Liste)/18 (Blok Liste) oranı üzerinden olasılık hesabı yapıldığında, salonda bulunan toplam 109 katılımcının 68-69 (Çarşaf Liste)/41-40 (Blok Liste) oranı çıkardı. Bu oran, hem divan kurulu oylaması (56 Ali Kurt/27Cemal Demirtaş), hem de seçim sonucu oylaması (62 Çiğdem Canbey/38 Ali Eren) ile büyük ölçüde uyumlu bir orandı; yani, Çiğdem Canbey'in başkan adaylığını destekleyen katılımcıların büyük çoğunluğu Çarşaf Listeyi, Ali Eren'in başkan adaylığını destekleyenlerin büyük çoğunluğu ise Blok Listeyi savunuyorlardı. Peki, 18-25 Haziran arası yapılan tartışmalarda ısrarla, paniğe gerek yok denilmesine karşın, neden bu katılımcılardan habersiz bir liste hazırlanmış ve son anda meydana çıkarılmıştı? Öte yandan, böyle düşündükleri ortaya çıkan katılımcılar, salonda, neden susmayı tercih etmişlerdi?.. Bütün bu vb. soruların bir yanıtının olması gerekmiyor muydu?
Bu oylamadan sonra Ali Kurt, arkadaşlar, yürütme kurulunu da bilginize sunayım, diyerek konuşmaya devam etti. İki listedeki adayların da tek tek adlarını okudu; tanıttı.(1:21:27)
Oy kullanım süreci başladı...
(Devam edecek.)
(Not: Burada yazılanlar konusunda aklında en küçük bir soru işareti doğan okuyucu, Datça Haber Facebook sayfasındaki Sebiha Arslan'ın canlı yayın videosunu izleyebilir.)
06.07.2021/Datça Mehmet Erdal
(Bağlantı: “2019.06.08.YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/KENT KONSEYİ ÜZERİNE 1-12... http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com”)
(*) Bu yazı, 06.07.2021 günü Muğla turnusol'da yayınlanmıştır.
DATÇA KENT KONSEYİ GENEL KURULUNUN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ (7)
BİR KONGRE NASIL YÖNETİLMEMELİ (4)
Olup biteni anlamaya ve kabullenmeye çalışıyordum; Gökhan Sağır, gülerek, Çarşaflar ile yorganlar birbirine karıştı... deyip duruyordu. Bu olanlar, çok komikti... Burada olanları yazacağım, kimse inkar etmesin, kim kazanırsa kazansın, dedim (1:26:02). Oğuzhan Özçelik, yaz tabi, dedi. Blok Liste-Çarşaf Liste nedir ne değildir, üzerine aramızda konuşmaya devam ettik. Ali Kurt, bir ara sahneden inip yanımıza yaklaştığında, bu olup bitenler üzerine soru sormaya çalıştım; şimdi tartışmayacağım, dedi. Olup biten her şeyi yazacağım, dedim; yazabilirsin, basına karşı saygımız sonsuz, hiç sorun değil, dedi, sesini yükselterek.
Ali Eren'i başkan adayı gösteren ve Sarı listeyi düzenleyen irade kesin olarak Blok Liste ile seçime gidilmesini istiyordu; bu çok açıktı. Nitekim, başkan adayı Ali Eren ve MHP temsilcisi Oğuzhan Özçelik bunu net bir biçimde ifade etmişler; dahası Oğuzhan Özçalık, çok safiyane olarak, bunu, kendi mantığı içerisinde tutarlı bir biçimde savunmuştu. Gerçekte, Çiğdem Canbey'i başkan adayı gösteren ve Beyaz listeyi düzenleyen irade de şu veya bu nedenle Blok listeyi savunuyordu; aksi halde böyle bir liste hazırlamaz ve dahası, bir sır gibi, oylama anına kadar, bütün katılımcılardan saklamazdı. Onlar açısından sorun şu idi: onlara oy verecek katılımcıların bir kısmı Çarşaf Liste istiyordu; önceki hafta içerisinde her düzlemde yaşanan tartışmalarda bu görülmüştü. Bu nedenle, hiç bir ağızdan, çok açık bir biçimde, evet, şu şu nedenlerle, biz de Blok Liste savunuyoruz, denilemezdi; ters teperdi. Yapılması gereken, sessiz ve sakin bir şekilde Beyaz listenin, bu listeye oy vereceklerce kabullenilmesini sağlamaktı. Bu çerçevede, bu liste meselesinde çıkabilecek olası bütün tartışmaları bir biçimde önlemek, olmadı, canım, biz de Çarşaf Liste uygulamasından yanayız, işte bu uygulama Çarşaf Liste uygulamasıdır, diyerek bu konuda yaşanabilecek sorunu aşmak, gerekiyordu. Tam da bu noktada, hakkını teslim etmeliyim, Ali Kurt iyi bir performans gösterdi.
MHP temsilcisi Oğuzhan Özçelik'in ısrarları sonucu naçar kalınıp yaptırılan oylamada Çarşaf Liste 30, Blok Liste 18 almasına karşın değişen bir şey olmadı; kongre aynen devam etti. Halbuki, madem ki oylama yapıldı ve oylamada Çarşaf Liste çıktı, o zaman, arkadaşlar, genel kurulun bu iradesine saygı gösteriyoruz, hazırlanan listeleri çöpe atıyoruz, yürütme kuruluna aday olmak isteyenlerin adlarını yukarıdan aşağıya doğru uzanan panoya yazıyoruz ve her katılımcı, istediği her adayın ismini dağıtılacak kağıtlara yazıp sandığa atıyor; sayım sonucu, en çok oy alandan en az oy alana doğru bir tasnif yapıp yürütme kurulu asil ve yedek üyeleri belirliyoruz, denilmesi gerekiyordu. Yapılması gereken, adil ve demokratik olan, bu idi. Eğer bunu yapmayacak ve kongreye gelirken kafanıza koyduğunuz gibi devam edecek idiyseniz, neden oylama yaptınız? Bunu yapmayıp, bildiğiniz gibi yola devam etmekle, siz, azınlık iradesinin çoğunluk iradesi karşısında kazandığını, 18'in 30'dan büyük olduğunu iddia etmiş olmuyor musunuz?
Bu çerçevede düşünürken ve çevredeki arkadaşlar ile konuşurken, divan başkanı Ali Kurt'un seslendiğini fark ettim: Mehmet bey, dedi yüksek sesle, yazı yazacaksan bana soracaksın herhalde, gibi bir şeyler söyledi (1:38:57). Bir divan başkanından böyle bir sataşma beklemediğimden, ne dediğini tam anlayamadım; ben gördüğüm şeyleri yazacağım, dedim. Onu bilmem, haber yapacaksan, bana haber vereceksin, dedi. Hoppala... Yarın rakamları yayınlayacağım, dedim. Rakamları?, dedi. Burada ne olup bittiyse onları yayınlayacağım, türünden açıklama yapmaya çalıştım. Onda bir problem yok, dedi. Devam etti: Hani sen biraz önce beni suçladın ya, dedi. Hoppala... Ne suçlaması yapmıştım? Bu kongrenin bir katılımcısıydım; ilkinde, kendisine, divan başkanı olması nedeniyle, hukuken yapması zorunlu bir görevi yapmayıp pas geçtiğini, yani eksikliğini anımsatmıştım; nitekim, benim uyarım üzerine, peki deyip önceden salona sorması gerekirken sormadığı soruyu sormuştu. İkincisinde, sahneden inip yanımıza yaklaştığında, bu 30 ve 18 rakamlarına dair bir şeyler sormak istemiştim ama o, şimdi tartışmayacağım, deyip uzaklaşmıştı. Bir şeyler daha söylemeye devam etti, tam anlayamadım; yarın, dedim, yazımda, oylamada çıkan 30/18 rakamlarının ne anlama geldiğini soracağım; bu konuda kamuoyuna bir basın açıklaması yapacaksın. Adım geçecekse savunma hakkım olmalı vb. diyerek sözlerine devam etti. 18, 30'dan büyük müş, onu anladım vb. bir şeyler de ben söyledim.
Kesin anını anımsamıyorum, tam bu anda ya da bu andan biraz önce ama bu konu üzerine oturduğum yerdeki arkadaşlar ile konuşurken, kent konseyi başkan adayı Çiğdem Canbey bir ara yerinden kalktı ve bize doğru geldi, yüzünü bana döndü ve benim de, dedi, Çarşaf Listeye oy verdiğimi, yazar mısın? Anlaşılan o idi ki Çiğdem Canbey, bize çok uzak olmaması nedeniyle, aramızda biraz da çevreden duyulacak şekilde yaptığımız konuşmalara bir biçimde kulak misafiri olmuş ve neden gerek duydu ise, ki bu yazıyı yazarken bile hala merak ediyorum, böyle bir şeyin kamuoyunca bilinmesini, istiyordu. Yazarım, dedim. Yazdım...
(2:07:46) Ali Kurt, yine bana doğru seslenerek, kabak benim başıma niye patladı?; Mehmet bey, kabak benim başıma niye patladı, diye seslendi. Allah Allah, oy verme trafiğini yönetme gibi oldukça dikkat isteyen stresli bir işin içindeyken bile Ali Kurt'un bir kulağı bizim bulunduğumuz yerde yaptığımız konuşmalardaydı; yani, bravo... Ne diyeceğimi şaşırdım!)
Oy verme bitti; gelmeyenler yeniden kontrol edildi (2:23:56). İmzalar sayılıyordu, ilginç bir şey oldu: Ali Kurt gidip telefonun eline aldı, baktı, baktı ve yahu, dedi, bir Mehmet Erdal sorup duruyor sonucu, bir de eşim sorup duruyor. Hoppala... (2:25:41). Şimdi bu yazıları okuyan ve merak edip canlı videoyu izleyenlere soruyorum, siz divan başkanı olsaydınız, böyle bir konuşma yapar mıydınız? Ya da bir divan başkanının böyle bir konuşma yapabileceğini tahmin eder miydiniz?
Ali Kurt bu sataşmayı yapmadan bir dakika önce, sahnede oturan ve canlı yayın yapan Sebiha Arslan'a yaklaşıp, kaç kişinin oy kullandığını sormuştum; videoda da duyuluyor, Mehmet abi, sayıyorlar, 5-10 dakika sonra açıklayacaklar, biçiminde cevap vermişti. Anlaşılan o idi ki, Ali Kurt, toplantı içindeki konuşmamı hala sindirememiş ve onca stresli işinin içinde bir gözü ile beni izliyoır ve bir kulağı ile de benim konuşmalarımı dinliyordu. Bir kez daha bravo idi...
Anlamıyorum, dedim, politika dediğin, ilgilenmedir. Neden kızıyorsun ki, dedi, sen takılınca ben kızıyor muyum? Hoppala, baştan beri, an be an, aynıyla vaki, ne olduysa yayınladığım kongrenin hangi dakikasında takılmıştım ve ben ne demiştim, anlayamamıştım. Anlamadım şimdi ben, dedim, CHP'li olarak sen, hem Erdoğan'ı eleştiriyorsun hem de onun gibi milletin politika ile ilgilenmesini istemiyorsun. Ben, dedi Ali Kurt, bundan daha demokratik bir toplantı görmedim. Evet, şeklen doğru, dedim. Umarım, Sol Parti'nin ilçe kongresine gelince bu kadar demokratik bir toplantıya tanık oluruz, dedi. Şeklen doğru söylüyorsun, Ali bey, dedim; özü de öyle, dedi. Yok, şeklen doğru söylüyorsun, dedim... 40'dan sonra bunu yapmıyorsun ki, dedim. 40'dan sonra mı dedi, 60'na, 70'ne geldik... O zaman, gençliğinden beri bunu yaptığın için, bunun şeklen doğru, ama içerik olarak böyle olmadığını, bilmen gerekir, dedim. Genel kurulun iradesi her şeyin üstündedir... dedi ve işine döndü (2:26:41). 106 imza vardı. Şimdi de zarflar sayılacaktı. Zarflar sayıldı; 106. Tutanak tutuldu ve sayıma geçildi.
106 zarftan 2 zarf ve bir oy pusulası geçersizdi. Başkan adaylarına verilen oyların sayımına başlandı. Ali Eren: 38, Çiğdem Canbey: 64 oy almıştı (2:51:09). Çiğdem Canbey ve Ali Eren tokalaştılar.
Yürütme kuruluna verilen oyların sayımına geçildi. Sarı liste, 34; Beyaz liste, 62 oy almıştı. Beyaz listenin 5'nin, Sarı listenin 3'nün üzerinde çizilmeler vardı. Bu durumda, fiiliyatta, 96 katılımcı Blok liste, 8 katılımcı ise bu biçimdeki bir 'Çarşaf Liste' uygulaması yapmış oluyordu. Blok Liste mi? Çarşaf Liste mi? oylamasının sonucunun bilindiği bir durumda, bu sonuç, biraz garip değil miydi? Bu sonuç normal miydi? Bunun bir açıklamasının yapılması gerekmiyor muydu?
Çizilen listelerdeki oyların da dağılımı yapıldı; kişi bazında alınan oylar ortaya çıktı. Seçimin sonucu resmen ilan edildi (3:00:43)
Özgür Yayla ve ardından Güngör Erçil kısa birer konuşma yaptılar. Güngör Erçil, konuşmasında, yapılan kongrenin biçimsel ya da özde demokratik olup olmadığına dair Ali Kurt ile bir ara yaptığım tartışmaya atıfta bulunarak, bu genel kurul, en geniş katılımlı, benim bilebildiğim; biçimsel ya da esasa dair demokratik. Orayı tartışmaya girmeyeceğim. Demokratik bir genel kurul oldu. Bunun için gerçekten divana teşekkür borçluyuz, bence, dedi... (3:03:09)
Bu noktada, Datça Kent Konseyinin 2021 yılı genel kurulu olmuş, bitmiş ve geride kalmış, oldu.
25 haziran günü kongre salonunda başlayan, bu kongre demokratik bir kongre midir, değil midir, tartışması daha uzun bir süre tartışılacak ve gelecekteki kongreler için oldukça yol gösterici dersler çıkarılacaktır. Benim görüşüm, çok nettir: Bu kongre, şeklen demokratiktir ama özü itibariyle asla... Çünkü, bu kongre, ne yapıp edip yönetimi (iktidarı) kaptırmama/alma ekseninde kurgulandığı için, kongre katılımcılarının listesinin oluşturulmasından kongre sürecinde olup biten her şeyin herkesin bilgisine açık olup-olmadığına ve divan başkanının kongreyi yönetmesi sürecinde izlediği usul ve yaklaşımlara kadar, tepeden tırnağa sorunludur. Nokta.
09.07.2021/Datça/Mehmet Erdal
(*) Bu yazı 09.07.2021 günü Muğla turnusol'da yayınlanmıştır.
ÜLKEMİZDE KAÇ KENT KONSEYİ VAR? (*)
Yasa koyucu tarafından 2005 tarihli 5393 sayılı Belediye Kanununun 76. maddesi çerçevesinde kurulabileceği belirtilen kent konseyleri, ülkemizde, var olan bütün yerleşim birimlerinde değil, yalnızca belediye teşkilatı olan yerleşim birimlerinde ve yine yalnızca belediye başkanlarınca, belediye başkanının çağrısı ile kurulabilen bir örgütlenme biçimidir; bunun aksi, olası değildir.(Bknz:06.06.2009 tarihli ve 27250 sayılı Kent Konseyi yönetmeliğinde değişiklik, Madde 5-1,2)
Yasa koyucu, bu örgütlenme biçimi ile ilgili olarak çıkardığı 08.10.2006 tarihli 26313 sayılı Kent Konseyi Yönetmeliği ve bu yönetmeliğe ek olarak 06.06.2009 tarihinde yayınlanan 27250 sayılı Kent Konseyi Yönetmelik değişikliğinin herhangi bir yerinde, bu belediyeler arasında, şu veya bu nedenle, şu belediyeler kent konseyi kurabilir ya da şu belediyeler kent konseyi kuramaz vb. şeklinde herhangi bir ayırım yapmamıştır. Bir başka deyişle, yasa koyucu, var olan 1389 belediyenin 30'u Büyükşehir, 51'i İl, 519'u Büyükşehir ilçe, 403'ü İlçe, 386'sı Belde belediyesidir (Bknz:https://www.e-icisleri.gov.tr) ya da bu belediyelerin, yaklaşık olarak (2019 yılı yapılan yerel seçim sonuçlarına göre) 575'inde AKP, 212'sinde CHP, 156'sında MHP, 69'unda HDP (ki şimdilerde bunların tamamına yakını Kayyımlar tarafından yönetiliyor), 18'inde İYİ PARTİ, 16'sında SAADET, 8'inde BBP, 4'ünde DSP, 3'ünde DP... yönetimdedir vb.; bu belediyelerin şu kategoriye girenlerinde kent konseyi kurulabilir, şu kategoriye girenlerinde ise kurulamaz vs. dememiştir.
Bu çok açık!
Ancak, bu örgütlenme biçimini kurmayı, bütün belediye başkanlarına, her koşulda yerine getirecekleri bir görev olarak değil, isterler ise gerçekleştirebilecekleri bir hak olarak görmüş ve tanımlamıştır.
Yani, yasa koyucu, belediye başkanlarına, ben, kent konseyini, bulunduğunuz yerlerde kurmayı size yasal bir hak olarak tanıyorum ama siz, bu örgütlenme biçimini kurarsınız ya da kurmazsınız; bu sizin bileceğiniz bir şeydir, demiştir.
(Yasa koyucunun, bunu neden yerine getirilmesi gereken zorunlu bir görev olarak değil de kullanılıp kullanılmaması tamamen belediye başkanının keyfiyetine kalmış bir hak olarak gördüğü ve tanımladığı ayrı bir tartışma konusudur.)
Hal böyle olunca, 2005 yılından beri, ülkemizde, kaç belediye tarafından kent konseyinin kurulduğu ve hali hazırda kaç kent konseyinin var olduğu; bunların kaç tanesinin aktif, kaç tanesinin pasif/ölü (kağıt üstünde) olduğu hep merak konusu olmuştur.
2019 yılından beri kent konseyleri ve bilahare, "Kent Konseyi Mahalle Meclisleri Yönergesi" konusunda çok sayıda yazı yazan birisi olarak, bu sorunun yanıtını bulamadım; yani, açıkça yazayım, ben bilmiyorum. (Akla, bu konuda en doğru bilginin İçişleri Bakanlığı'nda bulunabileceği, geliyor; ama, kazın ayağı, hiç de öyle değil. Nedendir bilinmez, İnternet üzerinden yapılan araştırmalarda, İçişleri Bakanlığı'nın, kolay ulaşılabilir böyle bir bilgi paylaşımı yok.)
Bu sorunun yanıtını bulmak için, kent konseyleri ile ilgili bilinebilen iki adrese başvurdum: Türkiye Kent Konseyleri Birliği ve Türkiye Kent Konseyleri Platformu.
Türkiye Kent Konseyleri Birliği, 'Bugün ülkemizde kaç kent konseyi vardır?' biçimindeki İnternet üzerinden sorduğum soruma, 'Bugün ülkemizde aktif halde 203 kent konseyi bulunmaktadır' şeklinde bir cevap verdi.
Türkiye Kent Konseyleri Platformu ise, platforma üye bir ilçe kent konseyi başkanı üzerinden sorduğum soruma, 'Bugün ülkemizde 300 civarında kent konseyi bulunmaktadır; bu kent konseylerinin 100-110 civarındaki aktiftir; halihazırda, platformumuza 95 üye bulunmaktadır.' şeklinde cevap verdi.
Görüldüğü üzere, üzerinden 16 yıl geçmesine karşın, ne İçişleri bakanlığı ne de var olan kent konseylerinin bir üst örgütlenmesi olma iddiasındaki birlikler, bu konuda sağlıklı bir bilgiye sahip değillerdir.
Böylesi bir durumda, kent konseylerinin yasal bir tanımlamasını, demokratik bir yönetmeliğe kavuşmasını, belediye başkanlarının doğrudan ya da dolaylı kontrolünün dışına çıkmasını, özerk bir statüde olmasını, 1389 belediyenin ve hatta var olan bütün yerleşim birimlerinin hepsinde kurulmasını... savunmadan ve bu uğurda mücadele etmeden, var olanlarda 'iktidar' savaşı yürütmenin kime ne yararı olacaktır?
17.07.2021/Datça/Mehmet Erdal
(*) Bu yazı, 17.07.2021 tarihinde Muğla turnusol'da yayınlanmıştır.
DATÇA/ÖZBEL'DE DAYANIŞMA KAHVALTISI
Datça mahalle meclislerinin ilk adımının atıldığı Özbel'de, Özbel Mahalle Meclisi (örgütlenmesi, komitesi, dayanışması...) 29.08.2021 günü saat 10.30'da Özbel Kapı Cafe'de bir dayanışma kahvaltısı organize etti.
Özbel Mahalle Meclisi katılımcılarının hazırladığı sofraya, kahvaltıya gelenlerin getirdiği kahvaltılık malzemeleri de eklendi; çay, kahve ve içecek sular ise her katılımcının kendisi tarafından Kapı Cafeden ücret karşılığı alındı.
Katılımcılardan birbirlerini tanımayanların tanıştığı ve aralarında hoş sohbet ettiği kahvaltı, saat 12.30'a kadar devam etti.
Önceden duyurulan ve Özbel dışındaki mahalle örgütlenmelerinden gönüllülere de açık olan kahvaltıya, yaşanan bazı küçük iletişim problemleri nedeniyle beklenen katılımın sağlanamadığı görüldü.
Saat 11.30 civarı, Özbel'de ilk “Dayanışma” fikrini ortaya atanlardan ve WhatsApp grubunu oluşturanlardan Aylin Himmetoğlu ile Özbel Mahalle Meclisi temsilcilerinden Özge Ç. Denizci kahvaltıya katılanlara kısa bir bilgi sundular.
Verilen bilgilere göre, Marmaris yangını başlayıp söndürülemeyince ve haliyle bir kısım sıkıntılar başlayınca, Özbel mahallesinde yaşayan bir grup yurttaş, aralarında bir WhatsApp “dayanışma” grubu kurmuşlar. Yani, Özbel'deki dayanışma, Marmaris'teki yangına bir reaksiyon olarak gündeme gelmiş. Bu WhatsApp grubunu kuranlar, o gün var olan koşullarda, gerekirse yangın bölgesine, gerekirse Özbel'de birlikte, dayanışmayla bir şeyler yapabileceklerini düşünerek, bu dayanışma işine girişmişler. Bu reaksiyon, samimi bir biçimde gündeme gelince, herkes birbirini bu WhatsApp grubuna eklemiş ve böylece, bu “dayanışma” grubu, bir anda, çok hızlı bir şekilde bir mahalle dayanışma komitesi gibi bir organizasyona dönüşmüş.
İlk baştan itibaren, ilk gün gruba katılanlar arasında, şimdi bu kahvaltıda bulunan dostlardan pek çok kişi de varmış; herkes birbirini gruba eklemiş ve böylece, bu adım, tabandan büyümüş. İlk gün kendilerine “Özbel” adını koymuşlar; çünkü, bu adımın bu kadar büyüyeceğini düşünmüyorlarmış. Ama oWhatsApp grubu, WhatsApp yazışmaları ve herkesin bu gelişmeyi kendi WhatsApp gruplarında paylaşmasıyla hızla çoğalmış ve 14 gün içerisinde, Datça'da, 11 tane mahalle meclisi, mahalle dayanışma komitesi kurulmuş; Eski Datça, Kızlan, Mesudiye... ve daha başka yerlerde bu örgütlenmeler kurulmuş. Böylece bu dayanışma adımı hızla yaygınlaşmış.
Temelde, bu reaksiyonun sebebi, böyle afet durumlarında, acil durumlarda ne kadar yalnız kalınabileceğinin görülmüş olmasıydı. Yani, böylesi durumlarda yalnızca bizim bize faydamız vardı. Bizim bir şeyler yapmamız lazımdı. Birilerinden bir şeyler beklemek zamanı geçmişti. Çünkü bundan sonra afetlerle birlikte yaşayacaktık. Bu bir gerçekti. Bu sadece yangın olmak zorunda değildi; deprem, sel... Her an, her Yaz bir orman yangını zaten yaşayacaktık. Gerçekler bunu gösteriyordu. O halde demişlerdi, biz, hep birlikte bir şeyler yapalım.
İlk toplantıdan bu yana oldukça doğru adımlar attıklarını düşünüyorlardı. Ayrıca çok şanslıydılar; Datça'da MAG/AME (Mahalle afet Gönüllüleri Acil Müdahale Derneği) vardı. MAG/AME kendilerini doğru yönlendirmişti...
Bu dayanışmaları, tamamen özel ve tamamen bağımsız bir organizasyondu; bunun altını çizmek istiyorlardı. Herhangi bir konseyin, herhangi bir örgütün alt yerel örgütü değillerdi. Tamamen mahallede birbirlerini tanıyan, birbirlerine güven ilişkisi içerisinde birbirlerine yardımcı olmaya çalışan bir organizasyondular. Birbirlerine yakın dururlar ve acil durumlarda birbirlerini, daha doğrusu kendilerini ve çevrelerini korumayı öğrenirler ise aslında çok ciddi önleyici bir takım çalışmalar yapabilirlerdi. Örn: Bu mahalle komiteleri, Çin'in, pandemiyi çok hızlı bir biçimde kontrol altına almasının en önemli ölçeği idi. Çünkü, herkes birbirini korumuş ve birbirine destek olmuş; yiyecek, içecek tedariki... onların evlerinde kalmalarını sağlamış. Bu sayede Çin, çok hızlı bir biçimde, bir kaç ay içinde pandemiyi kontrol altına almış...
Kısacası, mahalle dayanışmalarının, bu tür afet, felaket ve hatta herkesin aile içinde yaşadığı günlük felaketlerde bile çok büyük önemi vardı. Bu nedenle birbirlerinden haberdar olmalılar, kendilerini korumalılar ve hazırlıkı olmalıydılar. Bir planları olsundu... Yangın, deprem, sel gibi önceden öngörülebilen felaketlere hazırlıklı olma anlamında küçük bir ekipleri olsundu. Bu anlamda yaşça genç ya da gücü kuvveti yerinde olanlardan bir grubu giydirip donatmalı, yani onların yanmaz elbiseleri, ayakkabıları... temin edilmeli; acil bir durumda koordinasyonda kendilerine destek verebilecek kişleri belirlemeli ve haliyle acil bir durumda ne yapılacağını herkes bilmeliydi. Nerede toplanılacak?, Kim koordine edecek? Kim neyi koordine edecek? O ekip nasıl kordine olacak?..
Şimdi neler yapmışlardı? MAG/AME'den eğitim almışlardı. Daha doğrusu ilk eğitimlerini almışlardı. Şimdi devam etmek istiyorlardı... Ayrıca, bir çok malzeme tedarik etmişlerdi. Bunlar, şimdilik geçici olarak bazı arkadaşların evlerinde bulunuyordu. Bundan sonra yapmak istedikleri, ilk adımda bu malzemeleri koyabilecekleri bir konteyner almaktı. Acil durumda toplanacakları yere yakın bir yerde bulunacak olan bu konteynerdan tedariklerini sağlamalıydılar. Acil ihtiyacı olanlara hemen oradan destek verebilmeliydiler. Bunu araştırıyorlardı...
Kısacası, Özbel Dayanışması olarak, afet durumunda bir planlarının olması ve kimin ne yapacağını bilmek; birbirleri ile güven ilişkisi içerisinde birbirlerine destek vermek; bunu dışında, normal hayatta da mahallede oluşabilecek çevre kirliliği gibi ya da özellikle engelli, yaşlı ve çocukların gözetilmesi, korunması ve yardıma ihtiyacı olanların yardım bulması gibi hedefleri de vardı. Böyle yavaş yavaş adımlar atıyorlardı. Ama burada en temel olan çıkış noktası, birbirlerine olan güvenleri ve dayanışmaları idi... Bunun için WhatsApp grubu üzerinden birbirleri ile iletişimi sürdürmeliydiler...
Aylin Himmetoğlu'nun ve Özge Ç. Denizci'nin bilgilendirmelerinin ardından, yemeğe katılanlardan Çomarlık Mahalle Meclisinden Haluk Koşar ve Kızlan Mahalle Meclisinden de Çiçek Akbaba kendi mahallelerindeki çalışmalar ile ilgili kısa bilgilendirmeler yaptılar.
Kahvaltı, Özbel Mahallesinde yaşayan ve meclis çalışmalarına bir biçimde katılan bazı mahallelilerin sorularının yanıtlanması ve görüş bildirilmelerinin ardından sona erdi.
30.08.2021/Datça/Mehmet Erdal
DATÇA MAHALLE MECLİSLERİ ÜZERİNE (1) (*)
Perşembe günü (12.08.2021) saat 15.00/18.00 arasında, Datça Kent Konseyi moderatörlüğünde, Bülent Ecevit Kültür Merkezi'nde yapılan “Yerel Afet Hazırlık Koordinasyonu Toplantısı”nda görüş bildirme sırası mahalle örgütlenmelerine geldiğinde, Özbel Mahalle Meclisi (örgütlenmesi, komitesi) adına konuşan müzisyen Özge Ç. Denizci'nin anlatımından öğreniyoruz ki, komşusu bir kadın, Marmaris'te başlayan ve hızla yaygınlaşan yangının ilk günlerinde kendisini aramış ve biz, demiş, dayanışma amacıyla aramızda bir WhatsApp grubu kurduk; katılır mısınız? Kendisi bu teklifi kabul etmiş ve böylece, Özbel Mahalle Meclisi'nin ilk adımları atılmış.
Özge Ç. Denizci, bu girişimin yalnızca yangın vb. afetlerle sınırlı olmadığını, pandemi süreci de dahil daha geniş bir dayanışma perspektifiyle başladığını, söylüyordu.
Peki, bu gelişme nasıl olmuştu da çok hızlı bir biçimde yaygınlaşmış ve mahalle meclislerine dönüşmüştü?
Birinci ağızdan elde edinilen bilgilere göre, bu dayanışma grubuna katılanların her biri bu gelişmeden komşusuna, eşine, dostuna vb. bahsetmiş; onları gruba katılmaya davet etmiş; grup üyelerinin her biri aynı zamanda grubun yöneticisi olduğundan, katılmak isteyeni gruba kaydetmiş; böylece, bu dayanışma adımı, hızlı bir biçimde kulaktan kulağa yayılmıştı. Özbel'deki dayanışma girişimine katılan kişilerin kendi WhatsApp gruplarında da yaptıkları paylaşımlar, bu girişimin Özbel Mahallesi dışındaki mahallelerde de duyulmasını sağlamış; İskele Mahallesi merkezinde, Eski Datça'da... benzeri girişimler gündeme gelmiş; 14 gün içinde 11 yerde Mahalle Meclisi (örgütlenmesi, komitesi) kurulmuş ya da kurulma çalışmaları başlamıştı. (Betçe, Çomarlık-Mezarlık, Emecik-Kızlan, Eski Datça, Hızırşah, İskele-Merkez, Karaköy, Kargı, Mesudiye, Özbel-Burgaz, Palamutbükü...)
Toplantıda iki kez söz alıp konuşma da yapan Datça Kent Konseyi Yürütme Kurulu Üyesi, şehir plancısı ve KHK mağduru Mehmet Pembecioğlu'na göre, Datça'daki mahalle meclisleri, Marmaris yangını sonrasında yaşanan koşullarda bir “reaksiyonun” ifadesi olarak ortaya çıkmışlardı.
Toplantıya iki ya da bir temsilci ile katılan mahalle meclislerinin temsilcileri, söz sırası geldiğinde yaptıkları kısa konuşmalarda, özet olarak, bu meclisleşmenin/örgütlenmenin, Marmaris yangını sürecinde yaşananlardan hareketle gündeme geldiğini, örgütlenmekten ve gerekli hazırlıkları yapmaktan başka çare olmadığının görülmesi üzerine hızla yaygınlaştığını dile getiriyorlardı. Onlara göre, bu meclisleşme, kitlesel bir dayanışmanın zorunlu hale gelmesinin ifadesiydi.
Meclisleri adına konuşan temsilcilerin çoğunluğu yangın olasılığının yanı sıra sel, deprem vb. toplumsal nitelikli doğal afetlere karşı bir hazırlıktan bahsetmişlerse de, hali hazırda, üzerinde durdukları konuların, yaptıkları hazırlıkların ve iş bölümlerinin ağırlıkla yangınla ilgili olduğu anlaşılmıştır. Bir yönüyle doğal olan bu hal, MAG-AME (Mahalle Afet Gönüllüleri-Acil Müdahale Derneği) adına konuşan Barış Muştu'nun dikkatini çekmiş ve hazırlıkların, yalnızca yangına karşı değil, başka toplumsal afetlere karşı da yapılması gerektiğini vurgulamıştır.
İlk kurulan ve bu yazı yazılmadan önce ikinci toplantısını yapan Özbel Mahalle Meclisi iş bölümünde ve hazırlıklarda oldukça ileri adımlar atmış ve diğer yerlere örnek olabilecek bir model ortaya koyar hale gelmiş; Eski Datça'da muhtar, mahallesindeki sürece aktif olarak dahil olmuş; Hızırşah'ta, muhtar, bizatihi kendisi WhatsApp grubunu kurmuş; Betçe'de Sındı, Yaka ve Cumalı muhtarları bölgelerinde yapılan toplantıya katılmış; Mesudiye'de 20 gencin yangına karşı dayanıklı ayakkabı ve elbise ile donatılması gerçekleştirilmiş, kardeş köy ilan edilen Marmaris/Osmaniye'ye yonca yemi yardımı yapılmıştı...
Mahallelerdeki dayanışma ve haberleşme amaçlı WhatsApp gruplarına ve yapılan ilk toplantılara umut verici katılımların olduğu (Örn: Bir çağrı üzerine katıldığım Eski Datça'daki ilk toplantıda 45 kişi, kendi mahallem olan Çomarlık/Mezarlık altındaki ilk toplantıya 20 civarında kişi katılmıştı) gözlenmişti.
Bülent Ecevit Kültür Merkezinde yapılan toplantıda konuşan mahalle meclisleri temsilcilerinin konuşmalarından, meclislerde bir araya gelen mahallelilerin öncelikle önlerine örgütlenmeyi, kendi aralarında gönüllülük temelinde bir iş bölümü yapmayı ve görev almayı, yangın söndürmede vb. toplumsal afetlerde gerekli olabilecek ekipmanları temin etmeyi ve kalıcı olarak depolamayı, MAG AME'den eğitim almayı, olası yangınları önlemek için çevreyi temizlemeyi vb. koydukları ve bu konularda hayata geçirilebilir kararlar aldıkları öğrenildi...
***
Kısacası, Marmaris'te başlayan orman yangının hızla Hisarönü köyüne ve Çubucak Orman Kampı civarına dayandığı günlerde, Datçalılar arasında, bu yangının Datça'ya doğru uzanabileceği endişesi söz konusu idi ve böylesi bir durumda nelerin yapılabileceği yaygın bir biçimde sıkça tartışılıyordu. Öyle ki, 3 Ağustos Salı günü (ki yangın 29 Temmuz Perşembe günü çıkmıştı) yapılan Datça Belediye Meclisi Ağustos ayı olağan toplantısında CHP Grup Başkan Vekili Can Canbey grubu adına yaptığı konuşmada “Bu yangın Datça'ya gelir mi?” diye sorarak, Datçalılardaki bu endişeyi dile getirmiş ve ardından, “Hayır, bu yangın Datça'ya gelmez” diyerek var olan endişeleri gidermeye çalışmıştı.
İşte böylesi koşullarda Özbel'de bazı yurttaşların kendi aralarında “dayanışmaya” gereksinim duymalarının sonucu attıkları bir adımın hızla ve büyük ölçüde kendiliğinden yaygınlaşmasının doğal sonucu olarak Datça'daki mahalle meclisleri gerçeği gündemimize girmiştir...
(Devam edecek)
13.08.2021/Datça/Mehmet Erdal
(*) Bu yazı 13.08.2021 tarihinde Muğla turnusol'da yayınlandı
DATÇA MAHALLE MECLİSLERİ ÜZERİNE (2)
Bir önceki bölümde, “Kısacası, Marmaris'te başlayan orman yangının hızla Hisarönü köyüne ve Çubucak Orman Kampı civarına dayandığı günlerde, Datçalılar arasında, bu yangının Datça'ya doğru uzanabileceği endişesi söz konusu idi ve böylesi bir durumda nelerin yapılabileceği yaygın bir biçimde sıkça tartışılıyordu... İşte böylesi koşullarda, Özbel'de, bazı yurttaşların kendi aralarında 'dayanışmaya' gereksinim duymalarının sonucu attıkları bir adımın hızla ve büyük ölçüde kendiliğinden yaygınlaşmasının doğal sonucu olarak Datça'daki mahalle meclisleri gerçeği gündemimize girmiştir...” demiştik.
Özbel'de atılan bu adımın ilk aşamasında yer alan bir tanık, çağrı üzerine katıldığı WhatsApp dayanışma grubunun çok kısa bir süre içerisinde olağanüstü bir hızla büyüyeceğini ve örnek alınarak, diğer yerleşim yerlerinde de benzeri adımlar atılacağını, aklından bile geçirmediğini, söylüyordu. Ama, nasıl olmuşsa olmuş, o günlerde, farzı mahal, 58 neden bir araya gelmiş ve kapıya dayanan yangının yarattığı korkunun da tetiklemesi sonucu, adeta, Gezi sonrası ve/veya Pandeminin ilk günlerinde yaşananlara benzer bir “dayanışma ihtiyacı” kendiliğinden ortaya çıkmıştı; mahalle meclisleri, bu dayanışmanın ete kemiğe bürünmüş hali idi.
Bu nedenledir ki, içinde yaşanılan koşullar gereği hızla gelişen bir süreçte yüzlerce (kadın-erkek, genç-yaşlı, kamu görevlisi ya da değil) yurttaşın kendiliğinden gönüllü bir biçimde 11 yerleşim yerinde kurduğu ve kurmaya çalıştığı, içinde yer aldığı ve yer almaya da devam ettiği bu dayanışma/mahalle meclisleri, bu sürece bir biçimde katılan yurttaşların tümünün ortak emeğinin ürünüdür.
Mahalle meclisleri, her şeyi yakıp geçen yangının yarattığı korku karşısında çare arayan Datçalı yurttaşların çare arayışlarının somut bir ifadesi olması nedeniyle, öncelikle, bu korkuyu duyan ama o korku karşısında dayanışmanın gereğine inanan mahalleliyi, sonra da o mahallede yaşayan her yurttaşı kucaklamayı hedeflemelidir.
“Yangın” koşullarında bir olgu olarak ortaya çıkan mahalle meclislerinin, büyük ölçüde, bu koşulların gerçekliğine uygun olarak biçimlenmeleri doğaldır. Şimdi, yangının yanı sıra diğer toplumsal afetlere karşı da hazırlıkları yapmaları, kuruldukları mahallelerde farklı alanlarda dayanışmayı örgütlemeleri, susuzluk ya da Örn: Eski Datça Mahalle Meclisinde konuşulduğu üzere, “Eski Datça'nın dokusunu koruma”... gibi sorunları gündemlerine alıp, o konularda da yurttaşların çözüm süreçlerine katılmasını sağlamaya çalışmaları, kısacası, Datça Kent Konseyi Yürütme Kurulu üyesi akademisyen Mehmet Pembecioğlu'nun deyişiyle, “proaktif” bir yaklaşım içerisinde olunması durumunda, kalıcı hale getirilebilmeleri olasıdır.
Son olarak: Datça mahalle meclisleri, gerçekte, yurttaşların, o yangın koşullarında, inisiyatifi ele almaktan başka bir çarelerinin kalmadığını görüp, “iş başa düştü; hadi bakalım”, demelerinin ve özne olarak sahneye çıkmalarının adıdır. Bu nedenle, yurttaşın kendisinin birer birey olarak doğrudan içinde yer aldığı, yaşamını ilgilendiren her konuda sözünü söylediği ve karar alma süreçlerine baştan sona doğrudan katıldığı bu örgütlenme biçimi, kendi gerçekliği içerisinde ele alıp değerlendirilmelidir...
(Not: Aralarında görece farklılıklar olsa da, yurttaşın öz gücünün ve ortak iradesinin ürünü olan bu mahalle meclislerini, yasa koyucu tarafından “şekli” ve “yetkisiz” bir örgütlenme biçimi olarak formatlanan kent konseylerinin alt birer birimi olarak değerlendirmek, hele hele bir ara gündeme sokulmaya çalışılan “Mahalle Meclisleri Yönergesi”nde tarif edilen “mahalle meclisleri” gibi algılamak ve böyle bir algıyı oluşturmaya çalışmak; bir başka deyişle, doğrudan demokrasinin uygulandığı bu örgütlenmeleri, temsili demokrasinin uygulandığı kent konseylerine bağlamayı düşünmek, ne kadar doğru bir yaklaşım olur?
Bu konuda, Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com/2019.11.30.Datça'daki Yerel Demokrasimize Dair Tartışma Notları-2/Mahalle Meclisleri Yönergesi 1-3)
(Devam edecek)
16.08.2021/Datça/Mehmet Erdal
(*) Bu yazı 16.08.2021 tarihinde Muğla turnusol'da yayınlanmıştır.
DATÇA MAHALLE MECLİSLERİ ÜZERİNE (3)
Mahalle meclisi, mahalle örgütü, komitesi, dayanışması... ya da başka herhangi bir ad... Nasıl istiyorsanız, o adı verin. Hiç önemli değil.
Önemli olan, 29 Temmuz günü öğle sonu Marmaris'te başlayan ve hızla yaygınlaşan orman yangınının bir-iki gün içerisinde Hisarönü Mahallesine ve Çubucak Orman Kampı yakınlarına gelip dayanması karşısında korkuya kapılan bir grup Datçalı yurttaş tarafından Özbel Mahallesinde “dayanışma” doğrultusunda kendiliğinden atılan ve 14 gün içerisinde 11 ayrı yerde ete kemiğe bürünür hale gelen o adımın kendisidir.
***
Artık bilindiği üzere, o “yangın” koşullarında, “iş başa düştü; hadi bakalım” denilerek, “dayanışma” içerisinde bulunmak amacıyla oluşturulan bir WhatsApp grubu, gruba katılan her yurttaşın eşini, dostunu gruba davet etmesi ile çok hızlı bir biçimde büyümüş; öte yandan, bu girişimin diğer mahallelerde de duyulmasıyla, oralarda da benzeri gruplar oluşturulmaya başlanmıştır. (Hiç şüphesiz, bu süreçte, bazı kişilerin ve çevrelerin küçümsenemeyecek ve dahası takdir edilecek çok önemli katkıları da olmuştur.)
Sonrası günlerde ise, bu WhatsApp grupları, başka ya da benzer içerikli pek çok WhatsApp grubu gibi sıradan birer “sosyal medya” grubu olarak kalmamış; bu gruplar içerisinde yer alan yurttaşlar, hiç şüphesiz, yine içinde yaşanılan koşullar nedeniyle, çok kısa süre içerisinde bir araya gelmeye ve oturup var olan durumu, olası gelişmeleri ve sorunlarını, yüz yüze tartışmaya başlamışlardır.
Bu yurttaşlar, bu süreçte, yalnızca bunları tartışmakla kalmamışlar; içinde bulundukları “yangın” günlerinin yanı sıra olası deprem, sel vb. afet durumlarında da ne yapabileceklerine ve ne yapmaları gerektiğine dair üretebildikleri kadarıyla çözümler üretmeye, bu çerçevede aralarında bir iş bölümü yapmaya, pek çok yönden mahalle envanterini çıkarmaya, araç-gereç, malzeme vb. temin etmeye ve bunları depolamaya; yerel kurumlar ile koordinasyonu sağlamaya; MAG/AME'den (Mahalle Afet Gönüllüleri-Acil Müdahale Derneği) “Afet Bilinci Eğitimi” almaya vb... yönelmişlerdir.
Özet olarak anlatılan bu gelişmeler, gerçekte, bu Datçalıların, o koşullarda, kendilerine ve oluşturmaya çalıştıkları birlikteliğe güvenmekten ve inisiyatifi ele almaya başlamaktan başka bir çare göremediklerinin ifadesidir.
***
Aralarında görece farklılıklar olsa da, “yangın” koşullarında bir gereksinimin ifadesi olarak kendiliğinden ortaya çıkan bu birliktelikler içerisinde gönüllü olarak yer alan Datçalılar, aynı zamanda, içinde yer aldıkları bu oluşumun hareket çerçevesine ve uyulacak kurallara, yani bu birlikteliklerin iç hukukunun ne olacağına da karar vermeye başladılar; hiç bir kimse ya da kurum, onlara, hayır, şu şöyle olacak ya da böyle olacak, demedi. Örn: WhatsApp gruplarında yönetici olma; yürütmeye seçilme ve yürütmede yer alacak kişilerin sayısını belirleme; iş bölümü alanlarını belirleme ve buralarda görev alma; çalışma gruplarını oluşturma ve bunların karar alma süreçleri; mahalli sorunların çözümünde öncelik sırasını ve çözüm biçimlerini belirleme vb. konularında, tamamen, o mahalledeki oluşum içerisinde yer alan yurttaşlar söz söyleme ve karar alma hakkına sahiplerdir.
***
Bu dayanışmaların bundan sonra nasıl bir evrilme süreci yaşayabileceklerine dair bugünden herhangi bir şey söyleyebilmemiz olası değildir; yalnızca, bu birlikteliklerin sıradan birliktelikler olmadığını, o mahallede bulunan ve içinde yer alan yurttaşların öz gücünün ürünü olduğunu; var olduğu mahallede her yurttaşı birer özne olarak kazanmaları ve kalıcı hale gelebilmeleri için her yurttaşın, çevrenin, kurumun... elinden gelen katkıyı yapması gerektiğini söyleyebiliriz.
(Not: Bu mahalle dayanışmalarını desteklemek ve demokratik bir biçimde, kendi gerçekliklerinde, bir üst düzeyde koordinasyonunu sağlamaya çalışmak, bugün yapılması gereken en doğru şeydir.
Bunun yerine, bu örgütlenmeleri, kent konseyinin birer alt birimi olarak kontrol altına almaya çalışmak:
a) Ortaya çıkan bu örgütlenmelerin niteliğini ve tarihsel önemini kavrayamamanın, ya da
b) Kent Konseyi Yönetmeliğininin ve “Mahalle Meclisleri Yönergesi”nin içeriğinin ne olduğunu bilmiyor olmanın doğal sonucu olan yanlış bir yaklaşımdır..
Kent konseyi, şu anki haliyle, merkezi yönetim tarafından, Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde “kerhen” kabul edilmiş ve bu nedenle de herhangi bir yasal tanımı yapılmamış bir örgütlenme biçimidir; yalnızca bir yönetmelik çıkarılarak kabul edilmiştir. Tamamen şeklidir. Hiçbir yetkisi yoktur. Var olduğu alanda başkaca bir örgütlenme bulunmadığı anda ve zamanda, pozitif bir anlamı vardır. Yasa koyucu tarafından, yerel yönetime ve haliyle belediye başkanına yardımcı olmakla yükümlü kılınmıştır. Kent konseyi bu yükümlülüğünün dışına çıktığında ya da belediye başkanınca öyle algılandığında, nelerin yaşandığı, herkesçe bilinen bir şeydir.
Kent konseyine bağlı olarak kurulması önerilen ve “Mahalle Meclisleri Yönergesinde” tanımlanan “mahalle meclisleri” ise, bu “yetkisiz ve şekli” kent konseyinin mahalle düzeyindeki “izdüşümü”dür.
Sonuç olarak, Datça'da ortaya çıkan mahalle örgütlenmeleri, her yönden, hem halihazırda var olan kent konseylerinden hem de “Mahalle Meclisleri Yönergesi”nde tanımlanan “mahalle meclislerinden” çok ileride olan örgütlenmelerdir.
Bunu, bilelim.
Bu konularda bknz:2019.06.08.YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/DEMOKRATİK BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM/KENT KONSEYİ ÜZERİNE TARTIŞMA NOTLARI 1-12/ ve 2019.09.21. YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/DEMOKRATİK BİR YEREL YÖNETİM YARATALIM/MAHALLE MECLİSLERİ ÜZERİNE 1-7/http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com)
23.08.2021/Datça/Mehmet Erdal
(*) Bu yazı, 23.08.2021 günü Muğla turnusol'da yayınlanmıştır.
BİR KEZ DAHA KENT KONSEYİ VE MAHALLE MECLİSLERİ ÜZERİNE
Datça Kent Konseyi Yürütme Kurulu üyesi Kent Plancısı & Kent Bilimci Dr. Mehmet Pembecioğlu'nun 10 Aralık günü zoom üzerinden yapılan Datça Kent Konseyi Seçimsiz Genel Kurulunda sunumunu yaptığı “DATÇA KENT KONSEYİ ÇALIŞMA YÖNERGESİNİN YENİLENMESİ VE GELİŞTİRİLMESİ” başlıklı çalışma ile bir kez daha gündemimize giren kent konseyi tartışmasına, aynı konuda, farklı tarihlerde hem teorik hem de Datça'da uygulamada karşılaşılan sorunlar kapsamında yazan ve bu yazıları da Datça Kent Konseyi Facebook sayfası başta olmak üzere birçok yerde kamuoyu ile paylaşan (1) birisi olarak, birkaç açıdan katkıda bulunmak istiyorum.
Kent konseyi konusunda “afaki” bir tartışmayı sürdürmemek için, öncelikle şu üç noktanın altını çizmemiz gerekiyor:
1) KENT KONSEYİ, NE ZAMAN GÜNDEME GELDİ?
“Kent konseyi örgütlenmesi doğrultusunda ilk adım, 1992 yılında, Brezilya'nın Rio Grande de Sul eyaletinin başkenti Porto Allegre Belediyesi'nce (önceki yıllarda ülke genelinde yaygınca gündeme gelen 'adem-i merkeziyetçi/ yerinden yönetim' uygulamalarının bir devamı anlamında da) başlatılan 'katılımcı bütçe' deneyimi ile atılmıştı: Bu uygulama ile belediye bütçesinin tamamında değil, yalnızca yatırımlara ayrılan (bugüne kadarki uygulamalara bakarsak % 5-20'lik) kısmının nerelerde ve hangi yatırımlarda nasıl kullanılması gerektiği konusunda yurttaşların öneri ve düşüncelerinin alındığı; yurttaşların söz, yetki ve karar sahibi olarak kabul edildiği; böylece 'yöneten ve yönetilen' ayrımının önüne geçilmeye çalışıldığı bir sürecin önü açılmak istenmişti. (Brezilya'da 2002 yılında 140 yerde bu 'Katılımcı bütçe' uygulamasına geçilmiş; bugün ise, dünyanın farklı yerlerinde 300 kadar yerde bu uygulama yapılmaktadır.)
Aynı yıl, 1992 yılında, Brezilya'da, BM Çevre ve Kalkınma Konferansı, 'Yeryüzü Zirvesi' adı altında toplanmış, burada 'Gündem 21' olarak bilinen 'sürdürülebilir kalkınma', bir başka deyişle 'kalkınma ve çevre' içerikli uluslararası 'eylem planı' kabul ve ilan edilmişti. '...İnsanlık tarihsel bir dönüm noktasındadır' cümlesi ile başlayan bu zirvede kabul edilen bu 'Gündem 21' eylem planı ile '...merkezi yönetim-yerel yönetim ilişkisinde yerel yönetim lehine daha fazla yetki devredilmesi, yerelin güçlendirilmesi, hükumet ve hükumet dışı kuruluşlar arasında işbirliğinin geliştirilmesi ve halkın etkin katılımının sağlanması...' anlayışı benimsenmişti. (Bir başka deyişle 'Toplumsal Uzlaşma') (Bknz: Mehmet Çilsal/Bodrum...Keza, İnternette farklı kaynaklar)
'Gündem 21' veya 'Yerel Gündem 21' adıyla bilinen bu program, 1997 yılında, Avrupa ile birlikte ülkemizde de BMKP (Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı) çerçevesinde 'Yerel Gündem 21'lerin Teşviki ve Kalkındırılması' başlığıyla uygulanmaya başlanmış; ilk elde 9'u Büyükşehir, 3'ü İl Özel İdaresi olmak üzere toplam 48 yerel yönetimin katılımıyla yürütülmüştü.
1997 yılından itibaren il il, ilçe ilçe yapılan 'Gündem 21' toplantılarının ardından ise 2005'de resmi gazetede yayınlanan 5393 Sayılı Belediyeler Kanununun 76. maddesi ile 'Kent Konseyi' resmen kabul edilmiş ve günlük hayatımıza girmiştir...” (2)
2) KENT KONSEYİ NEDEN GÜNDEME GELDİ?
“Dünyanın pek çok ülkesinde (ülkemizde de olduğu gibi) yerellerde var olan yerel yönetim (belediye) modellerindeki işleyişin (görece farklılıklar olsa da özde aynıdırlar) nasıl olduğunu hepimiz biliyoruz: Yerel yönetim seçimleri gündeme geldiğinde sandığa gidiliyor, başkanlığa aday olanlardan birisini 'başkanlığa' ve belediye meclisi için çıkarılan listelerden (veya 'bağımsız' adaylardan) birisindeki adayları da belediye meclisine seçmek için oy kullanılıyor; en çok oy alan başkan adayı 'başkanlığa' seçiliyor ve belediye meclisi için liste çıkaranlardan ise (keza bağımsız adaylar), aldıkları oy oranında 'belediye meclisine' temsilci gönderiliyor.
Belediye başkanlığına aday gösterilebilmek, belediye meclis üyelikleri için çıkarılacak aday listelerine girebilmek, hele hele kazanılması garantili sıralarda yer alabilmek, seçilebilmek vb. vb. için kendilerince 'en uygun yol ve yöntemleri' izleyen (ki bizim, bütün bu yol ve yöntemlere başvurulmaması veya en azından minimalize edilebilmesi için önerdiğimiz yol 'ön seçim'dir) bu 'temsilci adaylardan' seçilebilenler, seçildikten sonraki dönem içerisinde (yeni seçime kadar), yerel yönetimlerdeki yetki alanları dahilindeki her konuda ( yasal zorunluluklar dışında) kelimenin tam anlamıyla 'özgür' oluyorlar ve bu sahip oldukları özgürlük ekseninde hareket ediyorlar; kendi kişilikleri, sorumluluk duyguları, ahlaki ve toplumsal değerleri ve mensubu oldukları siyasi partinin denetimi dışında, bu 'temsilcileri/ vekilleri/ emanetçileri', yerel yönetimdeki görevleri çerçevesinde denetleyen herhangi bir mekanizma olmuyor.
Bir başka deyişle, seçmenler, seçim öncesi dönemde, yani seçim sürecinde kendilerinin varlığını hatırlayan, hal hatır soran, gönüllerini kazanmaya çalışan, herhangi bir sorunu olup olmadığını ve eğer varsa, bu sorunları hemen veya bilahare (eğer seçilebilirler ise) çözebileceklerini söyleyen, tabir-i caizse evlerinin, iş yerlerinin, derneklerinin, sendikalarının... oturdukları kahvehanelerin vb. yollarını aşındıran, seçilebildikleri takdirde yerine getirip getiremeyecekleri meçhul sayısız vaatlerde bulunan 'temsilcilerinin', seçildikten sonraki 'görev' sürecinde yaptıkları faaliyetleri ve aldıkları kararları yalnızca seyredebilmekte; bu faaliyetlerin ve alınan kararların ne ölçüde (vekaleti verenler olarak) kendi iradelerine ve istemlerine uygun olup olmadığını asla denetleyememektedirler.
Bu çerçevede eleştiri yönelttiklerinde, aldıkları cevap, çoğunlukla 'bakarız, ederiz', hatta bazen, doğrudan 'gelecek seçim oy vermezsin, seçmezsin, olur biter' olmaktadır.
Literatürdeki adlandırmayla, seçilen temsilcilerin, süreç içerisinde, kendisini seçenlere 'yabancılaşma' olasılığının bulunduğu, keza yaygın olarak da bu 'yabancılaşma' olgusuna tanık olunduğu ama buna rağmen bu düzlemde 'görevine'(!) devam ettiği bu modelin adı, 'temsili demokrasi'dir.” (3)
“Kent konseyi”, işte bu yerel yönetim modelinin (“temsili demokrasi”nin) alternatifi olarak değil, “eksik ve yetersizliklerinin” giderilebilmesi amacıyla gündeme getirilmiş, tartışılmaya başlanmış ve pek çok ülkede, o ülkedeki (yönetenler ile yönetilenler arasındaki) güçler dengesi çerçevesinde şekillenerek günlük yaşamda somut bir olgu haline gelmiş “örgütlenme biçimidir."
3) TÜRKİYE, KENT KONSEYİNİ NEDEN KABUL ETTİ?
Türkiye'nin, kent konseyini, 2005 yılında, 5393 sayılı Belediyeler Kanunu'nun 76. maddesi çerçevesinde resmen kabul etmesinin nedeni, bugüne kadar, hatta bugün dahi hep tartışma konusudur.
2001 yılında kurularak siyasal yaşamımıza katılan ve 2002 yılında yapılan genel seçimi kazanarak hükumet olan AKP'nin, kurulmasının dahi gündemde olmadığı tarihlerde “bir tartışma konusu” olarak Türkiye'nin gündemine giren kent konseyini, ülkeyi yönetmeye başladığı ilk yıllarda kabul etmesinin nedeninin, başka pek çok ülkede olduğu gibi, var olan yerel yönetim modelinin (“temsili demokrasi”nin) “eksik ve yetersiz” oluşunu kabullenmesi ve bunların bir ölçüde de olsa giderilebilmesini sağlamak olduğu, söylenebilir mi?
AKP hükumetinin, 2005 yılında kent konseyini kabul etmesinin ardından, 2006 yılında “kent konseyi yönetmeliğini" çıkarmasına ve 2009 yılında da bu yönetmelikte bazı yeni düzenlemeler yapmasına karşın, bu soruya, “evet” diyebilmek, olası değildir.
Böyle düşünmemizin nedeni, AKP hükumetinin, bugüne kadar, kent konseyine ilişkin başkaca hiç bir somut adım atmamış, olmasıdır. Tartışmanın ileriki bölümlerinde daha ayrıntılı bir biçimde görüleceği üzere, kent konseyi, yasalarca “tüzel bir kişilik” olarak tanımlanmadığı için, devlet kurumlarınca ciddi bir muhatap olarak görülmemekte; Devletin hiç bir resmi kurumu, ülkemizde var olan kent konseylerine dair tek bir cümle bile bilgi verememekte; kent konseyinin kurulup kurulmaması, kurulmuş ise kağıt üzerinde kalıp kalmaması, tamamen belediye başkanlarının “keyfiyetine” bırakılmakta; ilgili yönetmelikte, “yetkisiz ve şekli bir örgütlenme” olarak tanımlanmakta; dahası, bu haliyle bile “güvenilmez” görülüp, fiilen, yerel mülki idarenin ve asıl olarak da yerel yönetimin/belediye başkanının mutlak kontrolüne bırakılmaktadır...
Bütün bunların yanı sıra, (ki, kent konseyine ilişkin AKP'lilerin ne düşündüğünü öğrenmemizde çok somut bir veridir) 19 yıldır hükumet olan AKP'nin belediye başkanlarının tamamına yakını, uzun yıllar yönetimde oldukları ya da yönetime geldikleri yerlerde kent konseyini toplantıya çağırmamakta (yani, kurmamakta), dahası, adını ağızlarına bile almamaktadırlar.
Bütün bu nedenlerle, 2002 yılında hükumet olan AKP'nin, o günlerde gündemde olan “AB'ne üyelik” tartışmaları ve parlamentodan geçirilen “AB'ne uyum yasaları” çerçevesinde kent konseyini kabul ettiğini ve ilgili yönetmeliği çıkardığını, ama “yönetilen yurttaşların yerel yönetimlerin karar alma süreçlerine katılımını sağlama” gibi herhangi bir derdi olmadığından, savunduğu dünya görüşü nedeniyle karşı olduğu bu örgütlenme biçimini “kerhen” kabul ederek, ilgili yönetmelikte, olabildiğince “yetkisiz ve şekli bir örgütlenme” olarak tanımladığını, söyleyebiliriz.
Şimdi, tartışmaya devam edebiliriz.
KENT KONSEYİ
Yasaya göre, kent konseyi, kent yaşamında; kent vizyonunun ve hemşehrilik bilincinin geliştirilmesi, kentin hak ve hukukunun korunması, sürdürülebilir kalkınma, çevreye duyarlılık, sosyal yardımlaşma ve dayanışma, saydamlık, hesap sorma ve hesap verme, katılım ve yerinden yönetim ilkelerini hayata geçirmeye çalışır. (Bknz: 5393 sayılı yasa/76.madde)
KENT KONSEYİ KİMLERDEN OLUŞUR?
“Yasa koyucunun, 2006'da çıkarılan 'Kent Konseyi Yönetmeliği' ve bilahare 2009'da çıkarılan 'Kent Konseyi Yönetmeliğinde değişiklik' ile kent konseyi katılımcıları olarak belirledikleri şunlardır;
' a) Mahallin en büyük mülki idare amiri veya temsilcisi,
b) Belediye Başkanı veya temsilcisi,
c) Sayısı 10'u geçmemek üzere illerde valiler, ilçelerde kaymakamlar tarafından belirlenecek kamu kurum ve kuruluşlarının temsilcileri,
ç) Mahalle sayısı yirmiye kadar olan belediyelerde bütün mahalle muhtarları, diğer belediyelerde belediye başkanının çağrısı üzerine toplanan mahalle muhtarlarının toplam muhtar sayısının yüzde 30'nu geçmemek ve 20'den az olmamak üzere kendi aralarında seçecekleri temsilcileri,
d) Beldede teşkilatını kurmuş olan siyasi partilerin temsilcileri,
e) Üniversitelerden ikiden fazla olmamak üzere en az bir temsilci, üniversite sayısının birden fazla olması durumunda her üniversiteden birer temsilci,
f) Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının, sendikaların, noterlerin, baroların ve ilgili dernekler ile vakıfların temsilcileri,
g) Kent konseyince kurulan meclis ve çalışma gruplarının birer temsilcisi.'(Bknz:8 madde)” (4)
Görüldüğü üzere,
1- Kent konseyi, yurttaşların gönüllü katılımlarıyla (“doğrudan demokrasi”) değil, yönetmelikte belirtilmiş kurucu/katılımcı örgütlerin temsilcilerinden oluşacak (“temsili demokrasi”) bir örgütlenme biçimi olarak formüle edilmiştir.
2- Kent konseyine temsilci gönderebilecek bu örgütlenmeler, kesinlikle bu yönetmelikte tanımı yapılmış örgütlenmeler olacaktır. Haliyle, teknolojinin bugün ulaştığı seviyenin doğal bir sonucu olarak toplumsal olgular haline gelen dijital platformlar, gruplar...ve çok farklı nedenlerle toplumun bağrında uç veren toplumsal örgütlenmeler, ulaştıkları boyut, kucakladıkları kitle, toplumdaki etkileri vb. ne olursa olsun, kapsam dışıdır. Bizce, bu örgütlenmeler de kent konseyi kurucuları arasına alınmalıdır.
3- Kent konseyinin çalışmaları sırasında, gerektiğinde, yerel mülki idarenin, kamu kurum ve kuruluşlarının yardımını istemesi doğaldır; ama yerel mülki idarenin ve sayıları 10'u geçmemek üzere de olsa kamu kurum ve kuruluşlarının kuruluş aşamasından itibaren kent konseyi içerisinde yer alması, başka bir şeydir; kent konseyinin tarihsel olarak ortaya çıkış gerekçesine uygun olarak işlevini yerine getirebilmesi için yerel mülki idarenin, sayıları 10'u geçmese de bütün kamu kurum ve kuruluşlarının kurucu ve daimi katılımcı olmalarına son verilmelidir.
KENT KONSEYİNİ KİM TOPLAR?
Kent konseyi, “...belediye teşkilatı olan yerlerde, mahalli idareler genel seçim sonuçlarını izleyen 3 ay içinde...” kurulması ve “... ilk toplantısını (genel kurul) yapmak üzere belediye başkanının çağrısı ile toplan..”ması öngörülen bir örgütlenme biçimidir.(Bknz:06.06.2009 tarihli ve 27250 sayılı Kent Konseyi yönetmeliğinde değişiklik, Madde 5-1,2)”
Anlaşılacağı üzere, ilgili yönetmelikte, kent konseyinin, yapılan yerel seçimin ardından gelen ilk 3 ay içinde belediye başkanının çağrısı ile toplanacağı belirtilmiş ama bu konuda, belediye başkanını bu işi yapmakla yükümlü kılan hiç bir hükme yer verilmemiştir; adeta, kurucuları toplantıya çağırıp çağırmama, belediye başkanının keyfiyetine bırakılmıştır. Nitekim, ülkemizde, bugün, var olan 1389 yerel yönetim (belediye) örgütlenmesinin her 3 tanesinin 2'sindeki belediye başkanları kent konseyini toplantıya çağırmamakta (bulundukları yerlerde kurmamakta), hatta bazı belediye başkanları, kendilerinden önceki belediye başkanlarının döneminde var olanları fiilen sönümlenmeye bırakmaktadırlar.
(Ülkemizde, kent konseyi örgütlenmesinin kabul edilişinin üzerinden 17 yıl geçmesine karşın, halihazırda, 1389 belediyeden 350-400 kadarında kent konseyinin kurulmuş olduğu tahmin edilmektedir; bu konuda, hiç bir devlet kurumu sağlıklı bir bilgilendirme yapamamaktadır.) (5)
“Belde, İlçe, İl ve Büyükşehirlerde kent konseyini kurmak, belediye başkanının 'zorunlu' görevleri arasında sayılmalı.”dır. (6)
KENT KONSEYİ VE BELEDİYE BAŞKANI İLİŞKİSİ
“ '...Kent konseyi bulunmayan yerlerde ilk toplantı belediye başkanının çağrısı ile...' (Geçici madde-1/2009) '... belediye başkanının çağrı yazısında bildirilen gündemle, ilan edilen yer ve tarihte...' yapılır. (Geçici madde-3) '... Belediye başkanının başkanlığında toplanan genel kurul, toplantıyı idare etmek üzere üyeleri arasından en az üç kişiden oluşan divan kurulunu seçer.' (Madde 5-2)
Divan kurulu seçildikten sonra (o ana kadarki) yetkileri hukuken sona eren belediye başkanının, sonraki süreçte, kent konseyi ile ilişkileri ve kent konseyi/kent konseyi çalışmaları üzerindeki etkisi tartışma konusudur.
Kent konseyi yönetmeliğine göre, kent konseyi ilk genel kurulunu yapıp divan kurulunu seçtikten sonra, belediye başkanının kent konseyi ile ilişkisi bitmez; 'Belediye başkanı veya temsilcisi' (Madde 8-b) kent konseyi kurucularından birisi olarak kent konseyi genel kurul toplantılarına daimi katılımcı olarak katılır; hukuken eşiti olan diğer katılımcılardan farklı olarak, yalnızca, yürütme kuruluna (yürütme kurulu tarafından aralarından seçilerek belirlenmek üzere) üç 'sekreter adayı' önerir (Madde 14/A-1); yine keza, bazı kent konseylerinde gerekli ise, 'sekreterya hizmetleri' için kent konseyi yürütme kuruluna 'görevli adayları' önerir, yürütme kurulu, önerilen bu adaylar arasından, yeterli sayıda görevliyi belirler; bu görevliler, sekretere bağlı olarak çalışmaya başlar.( madde 15-1)
Belediye başkanı, (kendisinin katıldığı ya da yaygınca gözlendiği üzere, temsilcisini gönderdiği) kent konseyi içerisinde, yönetmeliğin lafzi yorumuna göre, yetki açısından, diğer katılımcılardan ne bir adım önde ne de bir adım geridedir; eşittir; aynı konumdadır; aynı haklara ve sorumluluklara sahiptir.” (7)
Peki, uygulamada gerçek nedir?
Kent konseyini toplantıya çağıran belediye başkanlarının (“demokrat” kişiliği olan istisnai konumundaki bazıları hariç) tamamına yakını, kent konseyi başkanının ve yürütme kurulu üyelerinin seçimi de dahil olmak üzere hemen hemen her konuda kent konseyine müdahale etmektedir; öyle ki, belediye başkanının bilgisi ve onayı dışında, hele hele belediye başkanının hiç hoşlanmayacağı kişilerin kent konseyi başkanı ve yürütme kurulu üyeleri olarak seçilebilmesi, ola ki seçildiler, seçildikleri yerde özgürce ya da daha açık bir ifadeyle, sonuçları itibariyle belediyenin ve belediye başkanının hiç hoşlanmayacağı bir alanda çalışma yapması, hiç olası değildir. (Faraza, böyle bir çalışma yapıldı, bu durumda da, o kent konseyi başkanının ve hatta yürütme kurulu üyelerinin o görevde kalabilmeleri, görülmüş şey değildir.) (8)
Bunun nedeni, kent konseyinin “yetkisiz ve şekli” örgütlenmeler olarak tanımlanması ve haliyle belediye başkanlarının, toplantıya çağırdıkları kent konseyini (görece de olsa) bağımsız bir örgüt olarak görmemesidir.
Önerimiz, şunlardır:
1- Belediye başkanı, kent konseyi kurulduktan sonra doğrudan ya da temsilcisi aracılığıyla, kent konseyinin daimi katılımcıları arasında yer almamalıdır.
2- Kent konseyinin, mali ve ayni destek açısından, mevcut haliyle belediyeye bağımlı olmasına son verilmeli: ya belediyeler, kurdukları kent konseyine, yıllık bütçeyi hazırlarken ya da merkezi otorite, ülkemizdeki bütün kent konseylerine, İçişleri Bakanlığı ya da “Yerel Yönetimler Politikalar Kurulu ve Finans Bölümü” üzerinden, kurulduğu yerdeki nüfus oranına göre, merkezi bütçe hazırlanırken, pay ayırmalı; bu pay, doğrudan, o kent konseyinin emrine tahsis edilmeli. Böylece, kent konseyi, 'mali özerklik' sahibi olabilmelidir.
3- “Kent konseyi”, merkezi otorite ve onun bütün kurum ve kuruluşları tarafından “tüzel bir kamu kuruluşu” olarak tanınmalı ve ilan edilmelidir.
4- Kent konseyi genel kurulundan çıkan ve belediye meclisinde görüşülmek üzere belediye başkanına sunulan kararlar, belediye başkanının keyfiyetine tabi olmaksızın belediye meclisinde mutlaka görüşülmelidir.
5- Kent konseyi, her daim belediye meclisinde temsil edilebilmeli (Datça'da olduğu gibi) ve mecliste görüşülen her konuda görüş belirtebilme hakkına sahip olmalıdır. (Mecliste alınan kararlarda oy kullanma hakkının olup-olmaması ise tartışılmaya değer bir noktadır.)
KENT KONSEYİNDE SEÇİMLİ KONGRELER
Kurucularının ve katılımcılarının farklı nitelikte olmaları nedeniyle “homojen” değil, “heterojen” bir örgütlenme olan kent konseyinin seçimli genel kurullarında başkan ve yürütme kurulu üyelerinin seçiminin nasıl yapılacağına dair herhangi bir hüküm yoktur; haliyle, bu konuda karar verme hakkı, genel kurullara bırakılmış sayılır.
“Şeklen” (bulunmuş olmak için bulunma) ya da “kerhen” (istemeden) değil, gönüllü olarak birlikte olabilmenin ve üretebilmenin, eşit konumda bulunabilmenin ve eşit haklar kullanabilmenin belirleyici şartı “demokrasi”, “demokratik işleyiş” ve “demokratik seçim”dir; bunlar yoksa, her şey yanıltıcı bir görünümden ibarettir ve her şey laf-ı güzaftır.
Bu belirsizlik nedeniyle, uygulamada, kent konseyi içerisindeki güçler dengesine (merkezi yönetim-yerel yönetim, belediye başkanı-muhalefet...) bağlı olarak, kendisini/kendilerini “daha çok” ve “daha güçlü” görenlerin “yönetimi” (başkanlığı ve yürütme kurulu üyeliklerini) ele geçirme ve böylece her istediklerini yapma/yaptırma çabaları otomatik olarak “Blok Liste”yi gündeme getirmektedir.
Pek çok yönden sorunlu bulup tartıştığımız (“yetkisiz ve şekli bir örgütlenme” olarak gördüğümüz) kent konseyinde, “Blok Liste” ile elde edilmek istenen ve elde edilen neticenin, bu neticeyi elde edenlerin ne işlerine yaradığı ayrı bir tartışma konusu olabilir ama bu bölümde, şimdilik, şunları söylemek mümkündür: “Blok Liste” uygulaması, bu uygulamaya taraf olmayanları ve “kaybeden” tarafı otomatik olarak kent konseyi çalışmalarından uzaklaştırmakta, “kazanan” tarafın iş yapamaması için izleyici konumuna geçmelerine ya da dahası, kazanan tarafın iş yapamaması için bir biçimde “tekerlerine çomak sokma” noktasında kendilerini konumlandırmalarına neden olmaktadır...
Bu konuda önerimiz şudur: Kent konseyi başkanlığına aday olanlar/aday gösterilenler liste düzenlemeden aday olmalı/aday gösterilmeli ve seçilmelidirler. Yürütme kurulu üyelikleri için ise, kişiler, birey olarak aday olmalı ve oy kullanma hakkı bulunan her katılımcı, bu adaylar arasından yalnızca bir kişiye oy verebilmelidir. En çok oy alan ilk (...) kişi, yürütme kuruluna seçilmiş ve onlardan sonra gelen (...) kişi de yedek üye kabul edilmelidir.
Seçilen başkanın ve seçilen yürütme kurulu üyelerinin her birinin, kendisi gibi düşünmeyen başkan ve yürütme kurulu üyeleri ile uyumlu ve üretken bir çalışma yapamayacağını ileri sürerek “Çarşaf Liste”ye hayır demek, gerçekte, kent konseyi vb. “heterojen” örgütlenmelerin ve onların felsefelerinin (bir arada olma, birlikte üretme ve birlikte yol yürüme), yanlış olduğunu savunmak, demektir. (9)
KENT KONSEYİ VE MAHALLE MECLİSLERİ
29 Temmuz 2021 günü Marmaris/Armutalan'da çıkan orman yangınının hızla yaygınlaşması karşısında paniğe kapılan Datçalı bir grup yurttaşın Özbel'de bir WhatsApp grubu oluşturarak ilk adımını attıkları “mahalle meclisi” kurma düşüncesi, bir hafta gibi kısa bir sürede, 11 mahallede somut bir olgu haline gelmiş ya da o sürece girmişti; bu gelişme, doğal olarak, 2019 yılında, Datça Kent Konseyinde “Kent Konseyi Mahalle Meclisleri Yönergesi” görüşülmesi öncesi ve sonrası teorik bir konu olarak tartışılan mahalle meclislerinin(10), bu kez, “somut bir tartışma konusu” olarak yeniden gündemimize girmesine neden oldu.
***
"Mahalle Meclisleri Yönergesi”ni kim okumuştur, bilemiyoruz; mahalle meclisi, kent konseyi-mahalle meclisi ilişkisi konularında afaki bir tartışmanın yürütülmemesi için öncelikle bu yönergenin okunmasında ve yönergede neler yazıldığının bilinmesinde yarar vardır. (Bknz: Datça Kent Konseyi/Facebook sayfası)
Okuyanların gördüğü üzere, “Kent Konseyi Mahalle Meclisleri Yönergesi” çerçevesinde kurulması öngörülen mahalle meclisleri, o mahalledeki sorunları çözmeye gönüllü yurttaşlardan oluşan “mahalle meclisi/mahalle gönüllüleri/mahalle çalışma grubu vb” değildir. Önerilen mahalle meclisi, “...en özet ifadeyle, Kent Konseyinin mahalledeki 'izdüşümü' olarak formatlanmış bir örgütlenme biçimidir. Dahası, anlaşılan o ki, 'yönerge' hazırlanırken, 'katılımcılığı arttıralım' diye yola çıkılmış, ama, 'her sandıktan bir temsilci belirleme' vb. ile 'masa başında', bu yönergeyi hazırlayan kişiye/kişilere (keza, belli ki bize sunulan 'taslağı' hazırlayan arkadaşa da) çok 'ideal' gibi görünen, gerçekte ise hayatta somut bir karşılığı olmayan; ille de yaratılmak istenirse, şekli bir örgütlenmeden öteye geçemeyecek ve tıpkı 'izdüşümü' olduğu kent konseyi gibi katılımcılarını 'bıkkınlık' noktasına getiren 'gel-git'ler yaşatacak çok karmaşık ve afaki bir model ortaya konulmuş.” (11)
Kent Konseyi Mahalle Meclisleri Yönergesinde önerilen bu mahalle meclisinin, (Örn: Datça'da) herhangi bir mahallede uygulanma, uygulanmaya çalışılsa da şekli bir örgütlenmeden öteye geçme, kalıcılaşma ve iş görme şansı yoktur.
Öncelikle bunu bilelim.
Peki, kent konseyine bağlı bir mahalle meclisi kurulamaz mı?
“Kent Konseyi Mahalle Meclisleri Yönergesi”nin tartışılarak kabul edildiği 17.10.2019 tarihli Datça Kent Konseyi Seçimsiz Genel Kurulundan iki ay kadar önce yazdığımız bir yazıda şunları söylemişiz:
“... kent konseyleri ile ilgilenen ya da ilgilenmenin ötesinde, içerisinde yer alıp çalışmalara katılanların çok iyi bildiği gibi, kent konseyi, alt çalışma gruplarından oluşan bir bütündür; bu çalışma grupları, kadın ve gençlik gibi vazgeçilmez temel alanların yanı sıra o yerleşim biriminde var olan çevre-ekoloji, kültür-sanat, kıyılar, imar, ulaşım, altyapı, su....vb. sorunları birer 'konu' başlığı olarak ele alıp kurulabilir; öte yandan, 'yerleşim birimi' ölçeğinde ele alınarak da kurulabilir; 'A, B, C.... mahallesi çalışma grubu', 'A, B, C...mahallesi meclisi' gibi.
Yönetmelikte, bunun böyle anlaşılamayacağına ve olamayacağına dair, herhangi bir hüküm bulunmamaktadır.
Herhangi bir kişinin ya da birilerinin keyfiyetine bağlı olarak değil, bir ihtiyaca cevaben önerilen ve asıl işlevi, o ihtiyacı karşılamak olan bütün örgütlenme biçimleri gibi kent konseyinin alt bir örgütlenme biçimi olarak önerilen, kurulmaya çalışılan ve kurulan 'mahalle meclisi' de (daha işlerliğe sahip alternatif bir örgütlenme biçiminin olmadığı yerlerde) somut ve ileri bir adımdır; haliyle, içeriğine, biçimlenmesine, işleyişine vb. yönelik eleştiri hakkı saklı kalmak kaydıyla tereddütsüz desteklenmeli ve sahiplenilmelidir.
Bunun aksini düşünmek ve o çerçevede bir konumlanma içerisine girmek, akla ziyan bir hareket olur.” (12)
Kent konseyi yürütme kurulu tarafından mahalledeki gönüllü yurttaşlardan oluşturulacak ya da mahalledeki gönüllü yurttaşlarca kurulup kent konseyine bağlanacak “alt çalışma grubu” niteliğindeki bu mahalle meclisleri, “...kent konseyi yönetmeliği çerçevesinde hareket eden, kent konseyi yürütme kuruluna karşı sorumlu olan, yerel düzeyde çözümlenebilmesi olası sorunları kent konseyi dolayımı ile çözmeye çalışan...bir örgütlenme biçimi” olarak tanımlanabilir. (13)
Orman yangınlarının hızla yaygınlaştığı günlerde ortaya çıkan ve bir haftada 11 mahallede oluşturulmaya başlanan mahalle meclisleri ile yukarıda sözünü ettiğimiz ve kurulmasını olası gördüğümüz (kent konseyine bağlı) mahalle meclisi/mahalle çalışma grubu arasında yalnızca şekli bazı benzerlikler (mahalleli gönüllü yurttaşlardan oluşması, mahalle ile ilgili sorunların çözümünü kendilerine iş edinmeleri vb.) vardır; o kadar.
Datça'da ortaya çıkan mahalle meclisleri içerisinde yer alan yurttaşlar, orman yangınlarının yol açtığı o karamsarlık ortamında, daha ilk andan itibaren, hiç bir yere (yerel mülki idare, yerel yönetim, kent konseyi vb.) danışmadan ve hiç bir yerden onay beklemeden, kendi kaderleriyle/kendi gelecekleriyle ilgili karar verme ve bir şeyler yapma yoluna yönelmişler, somut bir adım atarak, mahalle meclislerini kurmaya başlamışlardır. (14)
Akıp giden yaşamın içerisinde somut bir olgu olarak ortaya çıkan ve gündemimize giren bu meclisler karşısında yapılması gereken, onları, yetkisiz ve şekli bir örgütlenme olan kent konseyine bağlamak, “alt çalışma grubu” niteliğindeki birer mahalle meclisine/mahalle çalışma grubuna dönüştürmek veya “Kent Konseyi Mahalle Meclisleri Yönergesi”nde önerilen mahalle meclisi formatında yeniden düzenlemek; bir başka deyişle, kadükleştirmek ve zaman içinde sönümlendirmek, olmamalıdır.
Yapılması gereken, bu mahalle meclisleri içerisinde yer almak, ete kemiğe büründürmek ve kalıcı örgütlenmeler haline gelmelerini sağlamak; sonra da, tümünü (seçimle belirlenmiş temsilcilerini) bir “Datça Meclisi” çatısı altında toplamak olmalıdır. (15)
Ülkemizde yürütülen “demokrasi” mücadelesinin temel örgütlenme biçimlerinden birisi olacak olan meclisler, bu nitelikteki meclislerdir.
SON SÖZ
Özet olarak, bu yazıda farklı açılardan ele aldığımız ve farklı yönleriyle tartıştığımız kent konseyi örgütlenmesini, tarihsel olarak ortaya çıkmış nesnel bir olgu olarak görüyoruz. Ülkemizde 2005 yılında kabul edilen ve 2006 yılında yayınlanan “Kent Konseyi Yönetmeliği” çerçevesinde faaliyet yürüten kent konseyinin ise, 2002 yılından beri ülkeyi yöneten AKP siyasi iktidarı tarafından, bilinçli olarak, “yetkisiz ve şekli bir örgütlenme” biçiminde tanımlandığını, söylüyoruz.
Daha iyisinin olmadığı bir yerde kurulmasını “pozitif” bir gelişme olarak görüyor ve haliyle içerisinde çalışma yapılabileceğini, ama yereldeki “toplumsal/demokrasi” mücadelenin yalnızca bu örgütlenme biçimi içerisine hapsedilmesini ve/veya bu örgütlenme üzerinden yürütülmesi gerektiğinin savunulmasını doğru bulmuyoruz.
Var olan “Kent Konseyi Yönetmeliği”nin pek çok yönden değiştirilmesinin ve fiilen esnetilmesinin (tabiri caizse “demokratikleştirilmesinin”) yararlı olacağını ama istenilen değişikliklerin yapılması ve esnekliğin sağlanması halinde bile, kent konseyinin, var olan yerel yönetimin eksikliklerini ve yetersizliklerini gidermeye çalışmaktan öteye geçemeyeceğini, yerel yönetimin (temsili demokrasinin) kendisinden kaynaklanan temel sorunun (yönetenler ile yönetilenler arasındaki ayırımın ve yabancılaşmanın) ortadan kalkmasını sağlayamayacağını, düşünüyoruz.
Yurttaşların kent konseyi dolayımıyla yerel yönetimlerin karar alma mekanizmalarına bir ölçüde de olsa katılımını önemsiyoruz ama asıl olarak, yurttaşların özne olarak doğrudan yönetime katıldığı, söz-yetki ve karar alma hakkının yalnızca onlarda olduğu bir yerel yönetim anlayışını, yani, kendilerine dair her konuda karar alma, uygulama ve hesap verme/hesap sorma hakkına sahip iş yeri, okul, fabrika, site, sokak ve mahalle meclisleri üzerinde yükselen bir yerel yönetim modelini savunuyoruz. (Fatsa örneğini anımsayın)
Bu kadar.
17.01.2022/Datça/Mehmet Erdal
(1) Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com, YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/KENT KONSEYİ ÜZERİNE -1-12,
Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/MAHALLE MECLİSLERİ ÜZERİNE-1-7,
Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com DATÇA'DAKİ YEREL DEMOKRASİMİZE DAİR TARTIŞMA NOTLARI- 1-7)
Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com ÜLKEMİZDE KAÇ KENT KONSEYİ
VAR?
Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com DATÇA KENT KONSEYİ KONGRESİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ 1-7
Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com DATÇA MAHALLE MECLİSLERİ ÜZERİNE 1-3
(2) Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com, YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/KENT KONSEYİ ÜZERİNE-2
(3) Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com, YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/KENT KONSEYİ ÜZERİNE-2
(4) Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com, YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/KENT KONSEYİ ÜZERİNE-3
(5) Bknz:http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com, ÜLKEMİZDE KAÇ KENT KONSEYİ VAR?
(6) Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com, YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/KENT KONSEYİ ÜZERİNE-7
(7) Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com, YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/KENT KONSEYİ ÜZERİNE-5
(8) Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com DATÇA KENT KONSEYİ BAŞKANI, GÖREVİNDEN İSTİFA ETTİ.
(9) Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com, DATÇA KENT KONSEYİ KONGRESİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ 1-7
(10) “Kent Konseyi Mahalle Meclisleri Yönergesi” tartışılması öncesi ve sonrası dönemlerde yazılıp paylaşılan yazılar için,
Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com, YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/KENT KONSEYİ ÜZERİNE-12. Bölüm,
Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com, YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/MAHALLE MECLİSLERİ ÜZERİNE 1-7,
Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com ,DATÇADAKİ YEREL YÖNETİMİMİZE DAİR TARTIŞMA NOTLARI -2/'MAHALLE MECLİSLERİ YÖNERGESİ' 1-3
(11) Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com, DATÇADAKİ YEREL YÖNETİMİMİZE DAİR TARTIŞMA NOTLARI -2 /'MAHALLE MECLİSLERİ YÖNERGESİ' -2
(12) Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com, YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/KENT KONSEYİ ÜZERİNE-12,
(13) Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com, YEREL YÖNETİMİMİZİ DEMOKRATİKLEŞTİRELİM/KENT KONSEYİ ÜZERİNE-12,
Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com, DATÇA MAHALLE MECLİSLERİ ÜZERİNE 1-3,
Önerinin ve ilk adımın sahibi Aylin Himmetoğlu'nun ağzından “Datça/Özbel Mahalle Meclisi”nin kısa kuruluş öyküsü, https://youtu.be/rVYVHjpTa-M, Datça/Özbel Dayanışması Muğla Turnusol.
(15) Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com ÇOMARLIK MAHALLE GÖNÜLLÜLERİ ÇALIŞIYOR
DATÇA'DA, BİR KÖY ÇEVRE DERNEĞİ ÖYKÜSÜ!
“12 Eylül'den sonra bir boşluktaydık”, dedi, Oktay Çukadar.
Palamutbükü'nde, Uygar Market-1'in içinde, 4 kişi; ben, Oktay, Nazmi (Gültekin) hoca ve benimle birlikte gelen Turan (Ulu) oturmuş sohbet ediyorduk. Konumuz, yıllar önce, Palamutbükü'nde kurulan çevre derneği idi.
Anlatılan öykünün içinde solcular, cami, Boynerler, Emel Sayın, Şener Şen, Şevket Altuğ, ağaçlar... vardı. Tamam, demiştim, öyküyü ilk duyduğumda; ben bu öyküyü yazarım, bu öykü için, bir tam gün mesai yapabilirim...
Öyküyü, Oktay ve Nazmi hoca anlatacaklar, biz de hem dinleyecek hem de elimdeki akıllı telefon ile kaydedecektim.
SOLCULAR, DEVRİMCİ YOLCULAR VE PALAMUTBÜKÜ
“Kim bu boşlukta olanlar?”, dedim. Oktay, “Eski devrimciler, Devrimci Yolcular” dedi. Nazmi hoca, “Eski solcular” diyerek düzeltme gereği, duydu.
Anlatılanlara göre, (marketçi) Oktay Çukadar, (öğretmen) Nazmi Gültekin, (ziraatçı) Mustafa Güzel, (öğretmen) Hüseyin Öncel; Oktay'ın ifadesiyle “Cumalı'dan (Çeşmeköy) ikisi öğretmen (Nazmi hoca, anne tarafından Yakaköylü ama o dönem Cumalı'da öğretmenlik yapıyor), birisi ziraatçi ve bir de marketçi (kendisi)” bu “boşluğa düşenler”.
Yıl, 1989; 12 Eylül sonrası “yenilgi yılları”. Bunlar başlıyorlar, “Böyle boş boş oturup durmak olmaz, bir şeyler yapalım”, demeye. Oktay'ın, bu konuşmayı da yaptığımız marketinin yanı başında, o dönem, bir de kahvesi varmış; orada oturup konuşuyorlarmış.
Nazmi hoca, “Bizim başımızı çeken, Cahit Çete idi”, diyor; Cahit Çete, Köy Enstitüsü mezunu emekli bir müfettişmiş.
Cahit Çete, “Palamutbükü'nde çok eksiklik var, muhtarlık yetemiyor”, diyor. O günlerde Yaka köyü muhtarı, Hüseyin Pilavcı; şu an Yerel Tarih Grubunda çalışan Mehmet Akın Pilavcı'nın amca oğlu.
Marketin yanındaki kahvede zaman zaman toplanıldığında yapılan bu konuşmalar, köye dair, “Ne yapalım?, Ne yapabiliriz?”, çerçevesinde yoğunlaşıyor.
Köy, derken, kastettikleri, Cumalı ya da Yaka, değil; Palamutbükü. Palamutbükü, hem Yaka hem de Cumalı'ya (Çeşm köy) ait ortak bir sahil bölgesi.
ÇEVRE DERNEĞİ KURULUYOR
“Dernek kuralım”, diyorlar. Derneğin adını, Palamutbükü Çevre Koruma ve Güzelleştirme Derneği, olarak belirliyorlar.
Derneğin tüzüğünü, Cahit (Çete) hoca, hazırlıyor. Nazmi hoca, “Birlikte hazırladık ama daktilo kullanmasını bilen Cahit hoca olduğu için, yazılı hale o getirdi” diyor.
Adı geçenler “solcu kişiler” olduğuna göre, acaba bu “çevre koruma” derneğini kurarken, Palamutbükü çok güzel, bunu koruyalım kaygusu mu, yoksa, malum, 12 Eylül'ün sonrası, solcular/devrimciler açısından hava sıkıntılı, bu nedenle, “aman, çevre derneği olsun” düşüncesi mi ağırlıktaydı?
Oktay, sorunun ikinci kısmını kastederek, “o da var”, diyor. Nazmi hoca, “Biz burada göze batan insanlarız; Oktay başkan, ama yönetim kurulu, değişik siyasi görüşten insanlardan oluşturuldu”, diyerek, açıklama yapma gereği duyuyor.
Alışkanlık ya, değişik siyasi görüşten, ifadesini, sol içi değişik siyasi görüşten kişiler, olarak anlıyorum ve soruyorum: “Kimler? Devrimci Yolcular var, mesela?” Oktay, “köyden”, diyor. Ben, “Anladım, köyden; değişik siyasi görüşten insanlar, deyince, öyle anladım. Halkımız, yani?”, diyorum. “Tabi, tabi. Başı biz çekiyoruz ama katılımı genişletmeye çalışıyoruz. Her görüşten insanlar”, diyor, Oktay. Bu kez, “Cumalı, yani Çeşmeköylü mü bunlar?”, diye soruyorum. Oktay, “Palamutbükülü”, diyor. Hoca, “Yaka ve Çeşmeköylü: Palamutbükü'nde oturanlar”, diyerek açıklama gereği duyuyor. “Haa tamam, şimdi anladım.”
Oktay ve Nazmi hoca, birlikte, kurulan derneğin ilk yönetim kurulu üyelerini saymaya başlıyorlar: “(marketçi) Oktay Çukadar, (marketçi) Erdoğan Yavuz, (çiftçi) Emin Çakır, (balıkçı) Haşim Kılınç, (balıkçı) Levent Karakaş, (çiftçi) Faysal Aydın ve (emekli) Nedret Tanrıöver; CHP'den, MHP'den, ANAP'tan... Her renkten insanlar... Yalnızca, Nedret Tanrıöver, Betçe dışından.”
“Solcular” önde olduklarına göre, acaba, millet kendi arasında konuşmuyor muydu “Ulan bunlar komünist” diye?
Oktay, “Onu da engellemek için, Nazmi hocam, tüzük hazırlanırken, bir madde ilave ediyor, Cami yaptırmak” diye...
Nazmi hoca, kahkahalar atarak gülmeye başlıyor.
“Niye bu maddeyi ilave etme gereği duydunuz, Nazmi hoca?”
Nazmi hoca, soruyu yanıtlayamadan, Oktay konuşmaya devam etti: “Valla, yeminle, ben dedim ki, hocam, bu cami yaptırmak ne oluyor?” Hoca, “Ulan, yazalım, zaten istesek de yaptıramayız”, dedi. “Gel zaman, git zaman, dernek yasallaştı abicim, MERTUR'a gittik, biz, MERTUR'da bağış toplayacağız...”
Böylece, dernek, ilk faaliyetine başlıyor; para toplamak.
SOSYALİSTLER CAMİ YAPTIRIYOR (!)
Peki, millet sormuyor muydu, bu toplanan para da neyin nesi, diye? Oktay, “Söylüyoruz. Tüzüğü açıyoruz; amaçlar maddesinde, mesela sağlık ocağı yaptırmak var, okul yaptırmak var,.. İhtiyaç olan her şey yazıyor”, diyor. Anlatmaya devam ediyor: “Ondan sonra, mesela şeye gittik, BOYNERLER'e gittik; burada Hulki Boyner oturuyor. MERTUR'da... Cem Boyner'in amcası”
Hulki Boyner'i, pazarcılık yaptığım yıllarda Palamutbükünde tezgah açtığımız günlerden tanırım: ailecek pazara gelir ve iyi de alış veriş yaparlardı.
Oktay'ın anlatımına göre, Hulki Boyner, o günlerde, aynı zamanda Özal'ın danışmanlarından birisi imiş. Oktayları görünce, “Çocuklar, niye geldiniz?”, diye, soruyor. “Böyle böyle, dernek kurduk”, diyorlar. Hulki Boyner alıyor derneğin tüzüğünü eline, okuyor, okuyor... “Ben”, diyor, “size bağışta bulunmayacağım.” Peki, ne yapacak? “Ben”, diyor, “size, derneğin amaçlarından birisini yerine getireceğim; cami yaptıracağım.”
Oktaylar, böyle bir tepkiyi hiç beklemiyorlar tabi. “Ağabey”, diyor, Oktay, “Okul da ihtiyaç, okul yaptır, sağlık ocağı yaptır”. “Onları da yaptırırız, ama önce cami yaptıralım”, diyor Hulki Boyner. Oktay, “Abi, ezan okunur, bak çocuklar rahatsız olur, turistler rahatsız olur”, falan... diyor, ama nafile. “Rahatsız olursa, neden yazdınız bunu tüzüğe madem?”, diye soruyor, Hulki Boyner. “Olurlarsa olsunlar, ben İtalya'ya gidince, çan sesinden hiç rahatsız olmuyorum...”
Velhasıl, Hulki Boyner'in Palamutbükü'ne bir cami yaptırması konusunda anlaşıyorlar.
O günlerde, Bahtiyar Olgun adında bir kadın, kocası trafik kazasında öldükten sonra, hayır için, Palamutbükünde bir cami yeri bağışlamış. Nazmi hoca, “Kadın, kendi kendine şöyle bir şey vadetmiş; cami yaptırmak isteyen olursa, yeri vereceğim...”. Aslen Sındılı olan bu aile önceleri çok fakirmiş ve tüccarlık yaparak çok para kazanmış. Muhtarlığa, müftülüğe vb. herhangi bir yere değil, öylesine, söz olarak bağışlamış. Hulki Boyner, “Cami yaptırırım”, deyince, gidip, o günlerde Palamutbükü'nde oturan bu kadını buluyorlar. “Badem çırpma zamanıydı” diyor, hoca, “Gidip buldum ve böyle böyle bir durum var, dedim. İkisi bir araya geliverdiler, hemen...”. Oktay, “Yerin tapusunu ayırttırdı; orayı bağışladı, bu amcamız da yaptırdı.” diyor. “Cami, kısa sürede yaptırıldı; okul olsa aylarca sallanırdı”, diyor, hoca.
Böylece, Palamutbükü Çevre Koruma ve Güzelleştirme Derneği'nin ilk icraatı, Palamutbükü'ne cami yaptırmak, oluyor. Derneğin önde gelenleri “solcu” olunca, köyde “ Sosyalistler cami yaptırdı” diye, şaka ile karışık laf atmalar başlıyor. Hoca, “Bu konu yanlış anlaşıldı, tabi”, diyor. “Bizim, cami ile alakamız yok, aslında. Herkes bize takılıyor, sosyalistler cami yaptırdı, diye, ama aslında, caminin yaptırılmasının çıkış yeri, tüzük. Tüzükte cami de, okul da, sağlık ocağı da var ama Hulki bey okul, sağlık ocağı değil, ille de cami yaptıracağım, diyor. Ne yapabiliriz ki?”
Söyleşiyi dinleyen Turan, “O kişi, cami için yer bağışlandığını duymuştur, haberi vardır önceden”, diyor. Hoca, “Boynerlerin kendi vakıfları varmış zaten, o vakıf üzerinden yaptırıldı”, diyor...
Ben, pazarcılık günlerimden aklımda kalanlardan hareketle, “Boynerler pazara geldiğinde, herkes onlara mal satmak isterdi. Bir de, Ovabükü'nde oturan Müşfik Kenterler ile MERTUR'da oturan Emel Sayın geldiğinde de öyle olurdu. Herkes bekler, onların pazara alış veriş yapmaya gelmelerini” diyerek, söyleşiyi derinleştirmek istiyorum.
EMEL SAYIN
Hoca, “Para toplarken, Emel Sayın çok güzel bir para bağışlamıştı”, diyerek konuşmaya devam etti. “Ne kadar, mesela?” Oktay, “Bin lira... Çek vermişti”, diyor. “89'un bin lirası mı?” Hoca, “Evet, bin lira. Şöyle diyeyim: Biz, o parayla, burada, Palamutbükü'ne çöp bidonları aldık. Yani o para onların alımını karşıladı?” Oktay, çöp bidonları konusunu biraz daha açmaya çalışıyor: “O zamana kadar, bizim burada çöpler toplanmıyordu. Çöp toplama olayı yoktu”. Hoca, devreye giriyor: “Palamutbükü'nün belediye ile alakası yoktu. Çöp bidonlarını aldık... Çöp bidonlarını koyduk.Yazı Köyü Muhtarlığı ile anlaştık; onların traktörü vardı, o traktör ile taşıttık, onun parasını da dernek olarak biz verdik.”
Hoca, “O ara, burada, Televizyonu hiç bir yer çekmiyor” diyor. Palamutbükülüler, Yunanistan'dan yayın yapan TV kanallarını izliyorlarmış. Hoca, “O günlerde Star TV'mi yoksa Kanal 6'mı ne yayına başlamıştı ya?...” diye, soruyor. Turan, “Star TV.” diyor. Hoca, konuşmasına devam ediyor: “Biz burada radyo bile dinleyemiyorduk. Neyse, burada, Star TV'nin yayınını yaptık. Nasıl yaptık? Bir vericiyi benim evin üzerine koyduk, bir vericiyi de limanın orada, Haşim Kılınç'ın evinin yakınında bir yere yerleştirdik. Köye Star yayını yaptık. Türkiye Televizyonu ilk kez o zaman izlenmeye başladı, burada. Hatta buraya ANAVATAN'ın milletvekilleri geldi, Cahit hocam, hani ANAVATAN 'çağ atladık' filan diyordu ya, onlara, 'TV yayını yaptırın, ben çağ atladığımıza inanacağım', dediydi. Yani, Türkiye TV'leri ile ilgili hiç bir şey yoktu o günlerde. Onu yaptık. Köylü, Star yayınını izlemeye başladı...” Oktay, “Evet...”, diyerek doğruluyor, hocanın anlattıklarını.
PALAMUTBÜKÜ YEŞİLLENİYOR
Hoca, “Yine, kendi olanaklarımızla, ağaçlar dikmeye başladık.”, diyor. Hoca, Palamutbükü'ndeki bütün ağaçların, derneğin öncülüğünde dikildiğini, söylüyor. Sahildeki ılgınlar, limandaki palmiyeler, yeşil selviler, Ceylan'ın (otel) yan tarafından Yaka'ya doğru giden yol üzerindeki çamlar... Hoca, “300-400 civarında bir ağaç diktik o günlerde. Sulamasını da yaptık...” diyor. Oktay, bu ağaçların suyunu, bazen Cahit Çete'nin arabası ile bazen de traktör ile taşıdıklarını, söylüyor. Hoca, “Köylülerden de bize yardımcı olan iki kişi vardı, sulamada; onları unutmayalım” diyor. Bu köylülerin adları Faysal Aydın ve Mehmet Aydeniz imiş. “İkisi de köy sosyalisti idi” diyor, hoca.
Çöp bidonları, ağaçlar... bütün bunlar, Emel Sayın'ın bağış olarak verdiği para ile mi olmuştu? Hoca, “Emel Sayın'dan alınan bin lira, o zamanın parası ile iyi para idi. Ama, çöp bidonlarının alımı dışında o ağaçlara da bir şey kaldı mı yoksa Emel Sayın başkaca herhangi bir katkı sağladı mı bilmiyorum; ağaçları, Alim Bozalan'ın kamyonu ile taşımıştık. Ağaçlar, devletin orman fidanlığında gelmişti, onu iyi biliyorum”, diyor.
Gökova'dan Fethiye'ye doğru giden yolun Karaböğürtlen sapağında sağ tarafta bulunan Gökova Orman Fidanlığı'nda, derneğin kurulması sürecinde aktif olarak yer alan Mustafa Güzel çalışıyormuş. Ağaç temini konusunda, o çok yardımcı olmuş. O zamanını parası ile çok cüzi bir paraya, derneğe, bir kamyon dolusu ağacı, çok uygun fiyata sağlamış. Palamutbükü'ne dikilen ağaçlar, bu ağaçlarmış.
Derneğin bu faaliyetlerine karşı çıkanlar olmuyormuş ama yaşlılar, bütün bu yapılanlara, özellikle sahile dikilen ılgın ağaçlarına çok gülüyorlarmış.
Sözü edilen ılgın ağaçları, bugün Palamutbükü'ne gelip “sahilde balık rakı yapalım” diyen bütün ziyaretçilerin, altına atılan sandalye ve masalarda oturup balık yedikleri ve iki kadeh rakı içtikleri ağaçlar, oluyor.
“Evet, onlar.” diyor, hoca. “O ağaçlar ama, sonradan anladılar o ağaçların ne kadar önemli olduğunu; bir-iki yılda çabucak büyüyünce. Bu kez, onlar, var güçleriyle sulamaya başladılar, ılgınları. O günlerde, sadece Dostlar'ın (restoran) karşısında 7-8 tane vardı. O ağaçlar, bize yol gösteren ağaçlar olmuştu. O ağaçlar, bizim ağaç dikmeye başlamamızdan 20-30 yıl önce dikilmişler ve devasa ağaçlar olmuşlardı. Oranın, karşıdan bakılınca, çok güzel bir görünümü vardı. Neden yalnızca orada olsun? Neden bütün sahilde olmasın?, dedik. Her yerde ılgın olunca, diğer işletmeler de çok mutlu oldular. Ilgın da öyle bir ağaç ki, kökleri, deniz suyunu buluncaya kadar, derine gidiyor. Buldu mu deniz suyunu, ondan besleniyor.”
Hiç duymamıştım. “Ilgın, tuzlu suyu mu kullanıyor?” Hoca, “Evet, kullanıyor”, diyor. “Bu çok ilginç bir şey yani; tuzlu suyu buldu mu emiyor ve kurumuyor.”
Hoca, “ Sahildeki Kum Zambakları ile bizim Kuru Çiçek dediğimiz, mor ve sarı sarı açan bir çiçeğimizi de koruma altına aldırmaya çalışmıştık. Düşünün, o zamanlar, Datça, Özel Çevre Koruma Bölgesi olarak koruma altına alınmamıştı ya da yenice alınmıştı”.
Bir süre sonra, derneğin kongresi yapılıyor ve Oktay Çukadar'ın yerine, İsmail Cevat, başkan oluyor; İsmail Cevat da öğretmen ama ataması yapılmadığı için, beklemede.
Hoca, “Memurlar üye olamıyordu derneklere, o nedenle, Cevat hoca başkan oldu.” diyor.
Kısa bir süre sonra Cevat hocanın da ataması yapılıyor. (Cevat hoca, bu konuda bilgisine başvurduğumda, 3-3,5 ay kadar başkanlık yaptığını söyledi.) Yerini, Yaka'nın bir dönem öncesinin muhtarı Sadık Yeşilgökçen'e bırakıyor.
ÇEVRE DERNEĞİ KAPANIYOR
O ara, dernek ile ilgili olarak birtakım yasal problemler yaşanıyor. Bu problemlerin ne olduğuna dair ayrıntıyı anımsayamadıklarını, söylüyorlar. Derneğin tüzüğüyle mi, kuruluşuyla mı yoksa kongrenin yapıldığı zamanla mı ilgili ne bir eksiklik varmış; o zamanların parasıyla ciddi bir para cezası kesiliyor. “Yönetimde, dışarıdan gelen çocuklar var ya onlar da bu cezalarla uğraşmak istemediler”, diyor, hoca. “Dışarıdan” dedikleri, “solcu/devrimci olmayan” dernek üyeleri. Bu üyeler, “Biz bu işlerle de mi uğraşacağız ya?” diyorlar; “ Hem para verelim hem de ceza ödeyelim? Bir de uğraş dur; olur mu ya?” Haliyle, dernek fesihe doğru gidiyor; uzun ömürlü olamıyor ve 2-3 yıl sonra fesh ediliyor. Kapatılıyor.
Hoca, “ ARENA'yı sunan Uğur Dündar'ın TV'ye de çıkardığı bir kız vardı; çok popülerdi. 7-8 yaşlarında olması lazım. Tireli. Adı, Evrim Balcı olacak. Evrim'in babası felsefe öğretmeni ve bizim burada hem hoca hem de derneğin fahri üyesi olan Hasan Doğan'ın da yakın arkadaşı. Hasan hoca, ben bu derneği gazetede haber olarak çıkartırım, dedi. Nasıl oldu bilmiyoruz, nitekim, bu kızımız, Milliyet Gazetesinin çocuk sayfasında bizim bu derneğimizi 'Türkiye'nin ilk Köy Çevre Çerneği 'olarak, yazdı. Böyle bir derneğin Datça'dan çıkması, insanları rahatlattı. Öyle bir süreçti. Çok yaşatamadık.”
Şimdiki DAÇEV'in, bu köy çevre derneğinden sonra kurulduğunu, ikisi arasında somut herhangi bir bağlantının bulunmadığını söylüyorlar. DAÇEV'in kuruluş tarihini, bilmiyorlarmış. Hoca, “Ben Betçe'yi biliyorum, Datça'yı bilmiyorum”, diyor. “Datça bizi ilgilendirmiyor, diyorsun yani? Bu çok hoş bir ifade oldu; Betçelilik...” Gülüşüyoruz... (DAÇEV üyesi bir arkadaşa sordum: DAÇEV'in 1990 yılında kurulduğu bilgisini aktardı.)
BETÇE'DE ÖRGÜTLENME DENEYİMLERİ
“Betçe'de, sizin bu dernekten önce, herhangi bir örgütlenme deneyimi var mıydı?”, diye, soruyorum. Oktay, “Var” diyor. 70'li yıllarda, Yazıköy'de Halk Kültür Derneği kurulmuş. “O derneğin kurucuları kimler?” diyorum. Oktay, “Bizim arkadaşlar.”, diyor. 70'li yılların ikinci yarısında, İzmir'de farklı mahallelerde kurduğumuz Halk Kültür Dernekleri aklıma geliyor; Karabağlar, Altındağ, Gültepe, Şirinyer, Balçova... “Biz de öyle örgütleniyorduk, o yıllarda.” diyorum. Hoca, “Yazıköy'ün hem derneği hem de kooperatifi vardı. Dernek kapandı ama kooperatif ise hala faaliyette. Datça'da çok sayıda kooperatif kuruldu ama yaşayan tek kooperatif Yazıköy'deki kooperatiftir.” diyor. “Onu da yazmak lazım, hocam.” diyorum, “ İyi de olur. Örnek olur.”
Datça'yı deşeledikçe çok ilginç öyküler dinliyorum. Oraya gidip onu da yazmalıyım. İlginç bir öykü olabilir. Çok uzun süre yaşayan bir kooperatif...
Hoca, “Yaşar öğretmen, Yaşar Balcı, o daha iyi bilir bu konuyu. Onu bul.”, diyor. “Onunla da bir gün gider konuşuruz.” diyorum. Oktay, “Derneğin kuruluşunda Yaşar hoca olabilir, sonra ağabeyi Kadir Balcı olabilir, Fikret Karaman olabilir, Alim Karaman olabilir,...” diyerek kooperatif konusunda beni bilgilendiriyor.
Oktay, “Solcu, devrimci insanlar, bunlar.” diyor. “Hatta, 70'li yıllarda, Knidos'da kazıda çalışan işçiler bazı hakları için grev yapmışlar ve bizler, greve giden o işçilere bir biçimde destek vermiştik.”, diyor. “Bak, bunları da dinlemekte fayda var.” diyorum. Hoca, “Yazıköy, demokratların, devrimcilerin en yoğun yaşadıkları bir yerdir...” diyor.
Merak ediyorum ve söyleşi bitmeden öğrenmek istiyorum: “Derneğin yeri var mıydı, burada? Bilinen bir yer?” Yokmuş. Oktay'ın kahvesi, aynı zamanda derneğin yasal adresi imiş. Önemli olan mekan değil, yapılan iş idi.
“Peki” diyorum, “Datça'daki bürokrasi bu derneğe nasıl yaklaştı? Örn: Çeşmeköy jandarması var o zamanlar.” Hoca, “Kaymakamlık muhatap alıyordu” diyor. Oktay, “İyi karşıladılar. Destek veriyorlardı.” diye ekliyor. “Yücel” adında bir polisten söz ediyor. Şu an emekli imiş ve Datça'da oturuyormuş. “O bakıyordu bizim masaya. Derneğe ve bize yaklaşımı çok iyi idi.” diyor. Turan, “İşin içinde cami var ya, ondandır.” diyor. “Belki de, solcular iyi işler yapıyorlar diyedir... Yazayım mı bunu? Yücel adında bir polis vardı, iyi insandı, diye? İyi ise, 'iyi adamdı' diye yazmak gerekir. Hakkını yememeli”, diyorum.
Hoca, “Derneklere mesafeliler, onlara yukarıdan gelen baskılar var, gördüğüm kadarıyla o. Dernekleri biraz denetleyin, her şey yerli yerinde olsun, bize bir laf gelmesin, anlayışıyla... Datça küçük yer, o zamanlar nüfus ne ki? İletişim kolay kuruluyor. Betçe'nin nüfusu, 5 tane köyü topluyorduk, 5 tane köyün nüfusu 2 bin yapmıyordu. Herkes birbiriyle akraba, Datça'da da... Datçalıların çoğunu tanıyorsun, iletişim çok kolay kuruluyor. Polisler de mesafeli davranamıyor. Ortada mortada görünürsen, o zaman, mesafe, farklı oluyor tabi. O zamanlar bizi tanımıyorlar ki.. Polis gelmiş buraya, bir yıllık, iki yıllık, nereden bilecek Oktay'ı, beni ya da bir başkasını... O zamanlar öyle bir durum var.”
Oktay, “Şener Şen'i, Şevket Altuğ'u ve bize bağış yapan diğer MERTUR sakinlerini de yazmayı unutmayalım” diyor. Onlar da yardım etmiş, derneğe; Şener Şen ve Şevket Altuğ 500'er TL vermişler, nakit olarak.
Turan, “Bu anlatılanlar, aslında Palamutbükü'nün tarihi oluyor.” diyor.
Hoca, Betçe'nin o yıllardaki nüfusu üzerine verdiği bilgilere ek yapıyor: “O zamanlar Palamutbükü'nü belediye yapmaya çalışıyoruz. Belediye olabilmesi için, nüfusun 2000 olması gerekiyor ama topluyoruz köylerin nüfusunu, tutmuyordu; ancak Mesudiye ile 2 bini buluyordu. Yaka'nın nüfusu 400, Sındı 300, Çeşmeköy 500, Yazıköy 400 civarında. Mesudiye de 400 civarında. O zamanlar Mesudiye girer mi gizmez mi hikayesi var.” Oktay, “O zamanlar, Mesudiye'de muhtar Fikri idi.” diyor.
Söyleşinin sonuna geliyoruz.
Hoca, “O zamanlar, Datça'da turizm filan yok daha.” diyor. Oktay, Datça'da turizmin 95'lerden sonra geliştiğini söylüyor...
Söyleşiyi bitiriyoruz. Kalkıyoruz. Ilgınların, limandaki palmiyelerin, Haşim Kılınç'ın evinin yanındaki vericinin, caminin ve Ceylan'ın yanından Yaka'ya giden yoldaki ağaçların fotoğraflarını çekiyoruz.
Palamutbükü, her yönüyle çok güzel bir yer...
20.03.2022/Datça/Mehmet Erdal
Bir örgütlenme deneyimi: ÇANDARLI HALK MECLİSİ (*)
“Çandarlı Halk Meclisi'ni kurma fikri nereden geldi aklınıza? Nasıl karar verdiniz? Nasıl kurdunuz?”
Bu ve benzeri soruları, Bergama Devlet Hastanesinin bir odasında yatan Eyüp Sabri Gamsız'a yöneltiyorum. Eyüp Sabri, 1980 öncesi İzmir'de yürütülen anti-faşist mücadelede çok aktif olarak yer alan ve çok önemli görevlar üstlenen genç devrimcilerin içerisinde örgütlendiği İDOD'un (İzmir Demokratik/Devrimci Ortaöğrenimliler Derneği) örgütlediği okullardan birisi olan Çınarlı Endüstri Meslek Lisesi öğrencisi iken bir nedenle cezaevine düşen, uzun yıllar içeride kalan, sayısız kez sürgüne gönderilen, en ağır işkenceleri gören... bir devrimci. 2009 yılından beri Çandarlı'da yaşıyor. Çandarlı Halk Meclisini oluşturma fikrini ortaya atan, ilk çağrı metnini yazan, yayınlayan ve kurucuları arasında yer alan kişi.
Bu söyleşiden iki gün öncesine kadar Çandarlı'ya gitmeyi ve orada Çandarlı Halk Meclisi üyesi başka arkadaşlarla da söyleşiler yaparak bu yazıyı hazırlamayı düşünüyordum; aniden rahatsızlandığını, önce Dikili, sonra da Bergama Devlet Hastanesine kaldırıldığını ve tedavi altına alındığını öğrenince, söyleşiyi bu hastane odasında ve şimdilik onunla sınırlı kalacak bir çerçevede yapmaya karar verdim.
ÇANDARLI
Çandarlı, şu an Dikili'ye bağlı bir mahalle. Bir sahil kenti. Kayıtlı nüfusu 7500 civarında. Yaz aylarında bu nüfus 200 bin civarına çıkıyormuş. Büyükşehir yasası çıkıp mahalle statüsüne dönüştürülmeden önce nüfusu 1450 civarında olmasına karşın belediyesi olan bir belde imiş. Eyüp Sabri, Bergama'ya bağlı Zeytindağ ile Dikili'ye bağlı Denizköy arasındaki bölgenin Çandarlı olduğunu söylüyor. Çandarlıdaki konutların çoğunluğu yazlık olarak kullanılıyormuş; konut sahipleri Çandarlıya gelip 6 ay kalıyor ve sonra ayrılıyorlarmış. Kış aylarında pek çok binada tek bir pencerede bile ışık görülemezmiş. Aliağa'ya ulaşan metro nedeniyle günübirlik turizm de söz konusuymuş; özellikle dar gelirli yurttaşlar metro ile Aliağa'ya geliyor ve oradan da belediyenin Çandarlı'ya günübirlik gelip akşamına evlerine dönebiliyorlarmış. Çandarlı Halk Meclisi kurulduktan sonra Aliağa-Çandarlı arası belediye otobüs sayısının arttırılması talepleri karşılık bulmuş; önceleri sabah 2, akşam 2 belediye otobüsü yolcu taşırken, şimdilerde 40 dakikada bir otobüs kalkıyormuş. Bu yetmez, bu otobüsler, özellikle yaz aylarında 20 dakikada bir kalkmalı, diyor.
Pandemiden sonra, özellikle Ankara, İstanbul gibi illerden gelen yaşlılar geriye dönmeyip yaz-kış Çandarlı'da yaşamaya başlamşlar. Bu nedenle, kış aylarında da Çandarlı pek tenha değilmiş. Ayrıca, Çandarlı diğer sahil kentlerine göre daha ucuz bir yermiş. Neler ucuz, diye soruyorum; yeme-içme, pazar... diyor. Çandarlı'da yaşayanlar ve yaz aylarında Çandarlı'yı tercih edenler çoğunlukla emekliler ve daha az gelire sahip olanlarmış. Çandarlı Çeşme, Foça, Bodrum... gibi yerlere göre daha az popülermiş. Tarımla uğraşan çevre köylerin yanı sıra Yunt dağındaki köyler, hatta Kınık'a bağlı bazı köyler dahi ürettiklerini satmak için Çandarlı Pazarına getiriyorlarmış. 2009 yılında Çandarlı'ya gelip yerleşmeye karar verdiğinde kiralar da çok uygunmuş.
Söyleşinin bu bölümünde, Çandarlı'ya ve yanı başındaki Dikili'ye dair politik konulardan da konuşuyoruz.
ÇANDARLI VE DİKİLİ'DE POLİTİK YAŞAM
2009 yılında gelip yerleştiği günlerde, Çandarlı'da, toplumsal faaliyet yürüten dernek, sendika...vb. namına hiç bir şey yokmuş. 19-20 km. mesafedeki Dikili'de ise bazı dernek ve sendikaların olduğunu anımsıyor. Ama, örn: Eğitim-Sen'in yeri yokmuş. Sol siyasi partilerden bir tek ÖDP varmış. Şimdilerde CHP'nin yanı sıra Sol Parti, HDP, TİP, Emek Partisi ilçe örgütlerini oluşturmuşlar ama CHP dışında hiç birisinin ilçe binası bulunmuyormuş; gerktiğinde, kahvelerde toplanıyorlarmış.
Kesin tarih veremiyor; geldiği zamandan beri Dikili'de bir Emek ve Demokrasi Platformu olduğunu anımsıyor. Bu platform, Dikile'deki sol, sosyalist, demokrat, yurtsever... siyasal partilerden, siyasal yapılardan, derneklerden, sendikalardan... gelen 2'şer kişilik temsilcilerden oluşuyormuş. Siyasi partileri anladım da siyasi yapılar derken neyi anlamalıyız, diyorum; Örn: diyor, Halkevi yok ama Dikili'de Halkevci olduğunu ve Halkevi'ni temsil ettiğini söyleyen kişi ya da kişiler var ise platforma Halkevi'ni temsilen katılabiliyorlar.
Anlatımına göre, bu platform, faaliyet olarak, takvimde yazılı, örn: 1 Mayıs, 1 Eylül... gibi belli günlerde ne yapabiliriz diyerek toplanıyor, sonra da Dikili'nin Cumhuriyt Meydanına çıkıp basın açıklaması yapıyor, bir-iki slogan atıp dağılıyormuş. Platformun yerele dair farklı toplumsal sorunlarda aktif olarak yer aldığı ve tepki gösterdiği bir faaliyetini anımsamıyor. Özellikle Dikili Belediyesine karşı hiç bir faaliyetleri olmuyormuş. Bunun nedeninin, CHP'li belediyenin olanaklarından yararlanma düşüncesi olduğunu düşünüyor. Örnek vermesini, istiyorum. Farklı örnekler veriyor... Kısacası, platformda yer alanlar Dikili Belediyesi ile arayı bozmak istemiyormuş. Halbuki, diyor, Dikili'de yıllardır yerel yönetimde CHP iktidar olduğundan, her yerel sorunu çözmek için yola çıkıldığında, karşına, doğal olarak CHP çıkar...
Artık, söyleşinin asıl konusuna geçebiliriz.
HALK MECLİSİ ÖNERİSİ
“Biliyorsun, biz bir gelenekten (Devrimci Yol) geliyoruz. Geleneğimizde, halk örgütlenmesiyle ilgili, örn: Fatsa deneyimi, bir refleksimiz var. Yalnızca Çandarlı da değil, ÖDP'de de nereye gidersek gidelim, halkı örgütleyelim deyip tabandan örgütlenmeye yöneliyoruz. Bu bizde doğal bir refleks haline gelmiş. Öte yandan, senin Datça'ya, Datça'daki deneyimlere ilişkin bütün yazdıklarını da okudum sayılır. Ayrıca sohbetler de yaptık, biliyorsun. O sıralar rahatsızlıklarım nedeniyle işe koyulmakta biraz geciktim. En son geldiğinde (18-21 Haziran)seninle konuştuktan sonra bastım düğmeye, yazılı bir çağrı yaptım...”
Eyüp Sabri, önerdiği Halk Meclisi'nin teorik arka planının Devrimci Yol'un düşünceleri, örn: Direniş Komitesi olduğunu, söylüyor. Çandarlı'da, bu Halk Meclisi adımı ile günümüz koşullarında bir Fatsa yaratma iddiasında olduklarını anlatıyor. İkincisi, benim Datça Demokrasi Platformu ve 2021 yılında Marmaris'te başlayıp hızla yaygınlaşan orman yangını sonrasında Datça'nın 11 mahallesinde kurulma adımları atılan mahalle dayanışmaları/mahalle meclisleri deneyimlerine ilişkin yazdıklarımı okumuş, yüz yüze yaptığımız sohbetlerden etkilenmiş.
HALK MECLİSİ KURMA ÇAĞRISI
Bir dönem, Çandarlı'ya geldikten sonra da İzmir Konak'taki Mine Bademci Kültür Merkezi'nin kuruluş sürecinde yer almış ve çalışmalarına katılmış. Çandarlı civarındaki köylerle ilişkileri de o dönemde başlamış. ÖDP'li olduğu süreçte, Bergama köylülerinin çıkarılacak altın madeninin siyanürle ayrıştırılmasına karşı yürüttükleri mücadeleye aktif olarak katılmış... Bir başka deyişle, her daim toplumsal içerikli mücadeleler içerisinde bir biçimde yer almış...
21 Haziran 2022 günü akşamı kısa bir çağrı metni kaleme alıyor, Çandarlı'da yaşamaya devam eden bir arkadaşının Facebook'da adına kayıtlı ama pasif konumdaki Çandarlı Emek ve Demokrasi Platformu sayfasında yayınlıyor. Çağrısında, Çandarlı'da yaşayan ve faşizme karşı olan herkesi 26 Haziran günü Çamlaraltı çay bahçesinde toplantıya çağırıyor.
Sorum üzerine, çağrıyı kaleme aldığında ve yayınladığında hiç bir siyasi oluşumun içerisinde yer almadığını, söylüyor. O günlerde kendisini, halihazırda olduğu gibi Devrimci Yolcu birisi olarak tanımlıyormuş. Çağrıyı kaleme almadan ve yayınlamadan önce Çandarlı'da ya da Çandarlı'nın idari olarak bağlı olduğu Dikili'de var olan sol, sosyalist, devrimci, demokrat, yurtsever vb. yapılardan kimse ile görüşmemiş. Bunun nedenini, kurulacak olan örgütlenmenin bağımsızlığını ve ilk başlarda kurucuların, sonrasında ise örgütlenme içerisinde yer alacak olan Çandarlıların iradesinin üstünde herhangi bir iradenin olamayacağını baştan ilan etmek olarak açıklıyor.
İLK TOPLANTI
21 Haziran günü yapılan çağrıya 2 TİP'li, 1 Sol Partili, 1 Emek Partili, 1 HDP'li ve bir de eskiden DK (Devrimci Kurtuluş) saflarında yer almış 1 kişi, yani toplam 6 kişi karşılık veriyor; 26 Haziran günü Çamlaraltı çay bahçesinde bir araya geliyorlar. Konuşuyorlar. Gelenlere nasıl bir örgütlenme çağrısı yaptığını anlatıyor. HDP'li ve Emek Partili katılımcılar, anlatılan bu örgütlenme modelini yanlış bulduklarını söylüyorlar; onların önerdikleri Dikili Emek ve Demokrasi Platformu'nun Çandarlı versiyonuymuş. Eyüp Sabri'ye, madem böyle düşünüyorsun, o zaman daha ayrıntılı bir açıklama ile yeni bir çağrı yap diyorlar. Toplantıya katılanlar da katılımı yetersiz bulduklarından, 1 Temmuz günü yeniden ve daha geniş katılımlı bir toplantı yapmak için yeni bir çağrı yapılmasına karar veriliyor.
Eyüp Sabri, o çağrı metnini de yazıyor ve paylaşıyor. Çağrı metni “ÇANDARLI'DA YAŞAYAN DEMOKRAT DUYARLI ARKADAŞLAR ARTIK BİR ARAYA GELİP ORTAK HAREKET ETME ŞARTLARINI OLUŞTURMALIDIRLAR.” diye başlıyor, Çandarlı'nın plajlarının bazı işletmeler tarafından işgal edilmesi, İzmirle olan ulaşım sorunu ve Çandarlı-Aliağa metrosu arasındaki belediye otobüslerinin yetersizliği, sivri sinekle savaş, elektirik ve su kesintileri gibi çözümlenmesi gereken sorunlara değiniyor, bu sorunların çözümü için de örgütlenerek bir güç oluşturmak gerektiğine işaret ediyor. Toplantı tarihi 1 Temmuz, toplantı yeri yine Çamlaraltı çay bahçesi olarak duyuruluyor.
Anlatımına göre, bu çağrı yapıldıktan sonra, farklı iş yerlerinde çalışanlardan bazıları biz o gün çalışıyoruz, toplantıya katılamayız, bu nedenle 3 Temmuz günü bizim de katılabileceğimiz bir toplantı daha yapılsın, diyorlar. O da kabul ediliyor. Böylece 1 ve 3 Temmuz günleri geniş katılımlı iki toplantı yapılıyor; farklı nedenlerle katılmak istemeyenlerin dışında isteyen herkes bu iki toplantının birisine katılmış oluyor.
EMEK VE DEMOKRASİ PLATFORMLARI
“Beni tanıyanlar bilir, ben cezaevinde de cezaevi dışında da birilerinin ya da 3-5 kişinin kendiliğinden edindikleri ya da nereden aldıkları belli olmayan yetki ile birilerine hükmetmesine ve insanları yönetmeye kalkmasına karşıyım; bunlar abilerimiz ve ablalarımız olsalar bile. Bu konularda her yerde ve her zaman konuşmuşumdur. Bunları, Devrimci Yolun ruhuna da aykırı görmüşümdür. En önemlisi, bu Emek ve Demokrasi, Demokrasi vb... adlarla anılan temsiliyete dayalı platformların hiç bir işe yaramadığını gördük. Aynı şeyleri deneyip deneyip aynı şeyleri yaşamayı akıllıca bulmuyorum. Kişi o ilçede tek kişi ama bir siyasi partiyi ya da bir siyasi oluşumu temsil ettiği kabul edildiği için platformda bir oy sahibi, bir başkası diyelim ki 5-10-20... hatta daha fazla üyeye sahip, o da bir oya sahip oluyor; böyle bir saçmalık olamaz. Oylama oluyor, orada üyeleri nedeniyle çok kişiyi temsil eden, örn: 3 kişi, kitlenin 3/4'nü temsil ederken, diğer oy kullanan 5 kişi, kitlenin 1/3'nü temsil ediyor ama karar onların oyu ile alınıyor. Bu, bir yönüyle, bu 5 kişinin, nesnel olarak azınlıkta olmalarına karşın, kendi görüşlerini çoğunlukta olanlara bile mecbur kabul ettirmeleri anlamına geliyor. Bu durumda ne oluyor? Gerçekte çoğunlukta olanlar bu alınan kararları içlerine sindiremedikleri için alınan kararın gereğini yerine getirmede mızmızlanıyorlar; bir biçimde dışarıda kalmaya çalışıyorlar... Velhasıl, ben, bu platform türü örgütlenmelere karşıyım.”
NE YAPMALI?
“Bir çare bulmamız ve bir yerden başlamamız gerekiyordu. İşte senin Datça'da yaşananlara ilişkin yazdıklarından, birebir yaptığımız sohbetlerden algıladıklarım benim düşündüklerim ile çakıştı; Çandarlı'da ne yapabiliriz, ne yapabiliriz diye düşündüm. Dedim ki, bugüne kadar yapılanların tersini yapalım. Nedir bu? Temsilcilerin toplantısı yerine biz taban olarak toplanalım. Siyasi partilere üye ya da üye olmayan ama kendisini o siyasi partinin, siyasi oluşumun taraftarı olarak gören, kendisini var olan siyasi yapılanmaların dışında konumlandıran, var olan dernek, sendika vb. örgütlenmelere üye ya da değil Çandarlı'da bir yığın insan var. Kimisi markette, kimisi manavda, restoranda, kafede... çalışan ve kendisinin düzene karşı olduğunu bağıra çağıra haykıran bir halk var. Biz bu insanları burada, bir potada toplayalım. Bunların hepsini kapsayacak bir örgütlenme ne olabilir, diye düşündüm. Halk Meclisi fikri öne çıktı...”
1980 sonrası içine girilen yenilgi döneminde sol, sosyalist, devrimci, demokrat, yurtsever vb... siyasi yapıların halktan uzak olmaları ve halk ile aralarında oluşan mesafeyi bir türlü kapatamamaları nedeniyle halkın parti, platform... gibi yapılardan uzak durduğunu, soğuk baktığını, bu nedenle de Halk Meclisi isminin halka sempatik geldiğini, halkın bu örgütlenmeyi kendi örgütü gibi gördüğünü söylüyor. Bu önerinin bir nedeni de bu imiş.
HALK MECLİSİ
1 Temmuz günkü toplantıya 16-17 kişi katılmış. Bu katılımcıların içerisinde TİP'li 3, Sol Partiliyim diyen 7, Emek Partili 1 (önceki tolantıya katılanın dışında) önceki toplantıya da katılan eski DK'lı varmış, diğerleri siyasi angajmanı olmayan yurttaşlarmış.
Sorum üzerine, toplantılara CHP İlçe Örgütü yönetiminden ya da Dikili Belediyesinden kimsenin katılmadığını ama katılanların içerisinde kendisini CHP'li olarak tanımlayanların olduğunu, söylüyor.
Eyüp Sabri o gün ve bilahare 20-21 kişinin katılımıyla yapılan 3 Temmuz günkü toplantılarda düşündüklerini açık açık dillendirmiş: “Arkadaşlar, burada her birimizin bir oyu var. Hiç birimiz bir diğerimizden üstün değildir. Bu çağrıyı ben yaptım diye sizden bir farkım ve ayrıcalığım yoktur. Ben de sizin eşitinizim. Hiçbir siyasi yapı burayı kendi örgütlenmesi olarak göremez. Elbette bu örgütlenmeyi kabul eden her siyasi yapıdan insanlar buraya katlabilirler ve halk içinde örgütlenme çalışması yapabilirler; buna ambargo konulamaz. Neticede bizlerin de siyasallaşması gerekmektedir. Bu örgütlenme içerisinde bulunan siyasi yapıların oyu, her toplantıda, o toplantıya katılımcı olan üyelerinin sayısı kadardır; örn: TİP'li 3 kişi aynı yönde oy kullanırlar ise 3 oyu vardır. Bir başka toplantıya bir kişi katılıyor ise yalnızca bir oyu var demektir. Öyle, bir temsilci toplantıya gelip, bizim burada şu kadar oyumuz var diyemez.”
Anlattıklarından anladığım, Eyüp Sabri, siyasi ya da başka bir örgütü, örn: dernek, sendika... temsil ettiğini söyleyenlerin temsiliyetinin pek çok açıdan sorunlu olduğunu, bu temsilcilerin, gerçekte, ancak kendilerini temsil ettiklerini düşünüyordu.
KAOS VE ANARŞİ OLUR KORKUSU
Toplantının birisinde bir Sol Partili bu anlatılanlara karşı çıkmış ve temsiliyete dayalı bir platformun daha iyi olacağını söylemiş. Eyüp Sabri, bu yaklaşımın, 40 yıl süren yenilgi döneminin alışkanlıklarından kaynaklandığını, düşünüyor. Anlattıklarını duyunca, katılımcılar biraz şaşırmışlar ama sessiz kalmışlar. İlk kez böyle bir şeyle karşılaşıyorlardı, o nedenle normal, diyor. “Sanıyorlar ki bu anlattıklarımda bir darmadağınıklık, bir boşluk var. Anlattıklarım hayata geçerse bir anarşi olacak, bir kaos yaşanacak. Böyle bir kaygıları var. Ben, bu düşündüklerinin tam aksinin olacağını söyledim. Bakın, dedim, bu meclise katılan herkes, bu meclise getirilen her önerinin kabul edilip edilmeyeceğine karar verecek; her şey tartışılacak ve oylanacak. Karar verildiğinde, çoğunluğun verdiği karara herkes uyacak. Bu meclise katılan hiç kimse, burada kafasına göre hareket edemez. Ben yaptım, gittim diyemez. İstediği bir şeyi mutlaka meclise onaylatacak. Yürütmede olan da onaylatacak. Yürütme, ayrıcalıklı bir makam değildir. Yürütmede yer alıyorun diye herhangi bir yürütme kurulu üyesi kafasına göre iş yapamaz.”
1 ve 3 Temmuz günü yapılan toplantılarda yürütmede yer alacak üyeler belirlenmiş; 3 kişi seçilmiş. Çalışanlar, çalıştıklarından hareketle yürütmede yer almak istememişler.
ÇALIŞMA PROGRAMI
“Oluşturulan Halk Meclisinin çalışma programının belirlenmesi konusunda şöyle bir şey yaptık: Çandarlı'nın sorunları üzerinden yola çıkacağız, dedik. Çandarlı'nın en göze batan, Çandarlıları en çok mağdur eden sorunlar neler, öncelikle onları tespit edeceğiz. Herkes mahallesinde, sitesinde, köyünde... her nerede ise oradaki en önemli sorun ne ise onu tespit etsin. O tespitler üzerinden bir değerlendirme yapalım. Hangisi öncelikli olarak çözülmeli, hangisi için ne yapılması gerekli ona karar verelim. Bir eylem planı oluşturalım. Tamam, denildi. Herkes yola koyuldu. Elbette aramızda haberleşiyoruz, oluşturduğumuz WhatsApp grubunda yazışıyoruz...”
ZEHİRLİ GEMİ GELİYOR HABERİ
“Biz bu çalışma programını tam bitirmiştik ki bir zehirli (asbestli) geminin Brezilya'dan hareket ederek söküm için Aliağa'ya geleceği haberi geldi.”
Bu haberi alınca, Aliağa'nın onlara çok yakın bir yer olması nedeniyle, bu olayın çok önemli olduğunu düşünmüşler.
“Türkiye'de, eylemsel anlamda, söküm için Aliağa'ya doğru yola çıkacağı söylenen bu gemi ile ilgili hiç bir hareket yoktu, bu haberi aldığımızda. Biz, gemi yola çıkmadan çok önce eylemlere başladık; bakın, dedik, Aliağa karşıda. Rüzgar oradan doğru esiyor, bu rüzgar gemiden çıkan bütün pisliği, zehiri bize getirecek. Haliyle, bu sorun öncelikle Çandarlı'nın sorunudur. Bir eylemlilik süreci başlatalım, dedik. Kabul edildi. Bildirilerimizi bastırdık. Dövizlerimizi hazırladık. İlk eylemlerimize başladık. İmza topladık. Ondan sonra ALÇEP (Aliağa Çevre Platformu) devreye girdi.”
ALÇEP öteden beri var olan bir örgütlenmeymiş ama Brezilya'dan Aliağa'ya gelecek olan zehirli gemi konusunda kendilerinden sonra harekete geçmiş. ALÇEP harekete geçince Bergama filan her yer harekete geçmeye başlamış. Olay patlamış. Türkiye ayağa kalmış. Çandarlı Halk Meclisi ismi yerel, bölgesel ve ulusal basın ile TV'lerde dillendirilir olmuş. Zehirli gemiye karşı oluşan bu güçlü karşı çıkıştan sonra Çandarlı Halk Meclisi, ALÇEP... filan birlikte hareket etmeye başlamış. Bu ortak eylemlerin çoğunda kendileri öncülük etmiş. Aliağa 'da gemi sökümünün olduğu yerin önüne gitmişler. Orada da eylem yapmışlar. Çadır ve nöbet tutma eylemleri olmuş.
Eylemlere katıldıkça, Halk Meclisinde yer alan katılımcılar birbirlerine daha çok güvenmeye başlamışlar. Hepsinin eşit olduğunu görmüşler. En önemlisi konuşmaya ve düşüncelerini ifade etmeye başlamışlar. Rahatlıkla öneri sunar ve katılmadıkları bir konuda karşı çıkar olmuşlar.
Bu eylemlilik süreçlerinde de her hafta yine Çamlaraltı çay bahçesinde toplanmışlar.
Zehirli gemi ile ilgili TV'lerde haberler çıkınca Çandarlı Halk Meclisi'nin adı çok sık duyulur olmuş, yaygınlaşmış. Halbuki, daha 20 günlük bir oluşumduk, diyor. Halk Meclisi'nin bu olayda bu ölçüde duyulur olması, ona çok geniş bir alanda meşruiyet sağlamış. “Örneğin pazarda bildiri dağıtıyoruz, hiç tanımadığımız bir yurttaş, birader bana da bir miktar ver, götürüp oturduğum sitede dağıtayım, diyor. Elimizden bildirileri alıp halktan insanlar, kendileri dağıtıyorlar. Öyle bir ortam yaşandı ki pazar yerinde, elimizde bildiri kalmadı.” İmzalar da o havada toplanmış. Plajlarda dolaşarak, güneşlenenlerin yanında oturarak imza toplamışlar. Halk Meclisinden bahsetmişler. Bu etkinlikler sırasında Çandarlı Halk Meclisi yazılı önlükleri giymişler.
ETKİNLİKLERE KATILIM
İlk aşamada etkinliklere 18-20 kişi arasında katılımlar olmuş. Şimdilerde 60 civarında bir katılımcıya ulaşmışlar. Bu katıımcıların çoğunluğunun emekli olduğunu söylüyor. Çalışanlar, izin alamadıkları için eylemlere katılamıyorlarmış. Bunu, sıkıntılı bir durum oarak görüyor. Yapılan işleri genellikle emekliler götürüyor, diyor. İşten izin alabilenler zaman zaman katılım gösterebiliyormuş.
Geriye dönmez denilen zehirli gemi geriye döndürülünce, insanlara büyük bir moral gelmiş. Halk Meclisine güven duygusu artmış. Helal olsun, bak, gemiyi geri döndürdüler, deyip, başarıyı Halk Meclisine mal etmişler.
BAKIRÇAY'DAKİ BALIK ÖLÜMLERİ
Asbestli gemi olayının ardından Bakırçay'daki balık ölümleri olayı gündeme girmiş. İkinci eylemleri, bu konuda olmuş.
Anlattığına göre, Halk Meclisi içerisinde yer alan bir arkadaş o civardaki sitelerin birisinde kalıyormuş; balık ölümlerini gözlemleyince Halk Meclisine haber vermiş. Halk Meclisinden birkaç kişi, bu haber üzerine olay yerine gitmişler. Gördüklerini fotoğraflamaya başlamışlar. Videolar çekmişler. Olayı basına duyurmuşlar. Basın olayın üzerine gitmeye başlamış.
Olay, Bergama Belediyesi'nin mermer ocaklarındaki curuflar ile nehrin önünü kesmesinden, yani bent kurmasından kaynaklanıyormuş. Nehrin önü kesilince, önü kesilen nehirde kalan balıklar, oksijensizlikten ve mermer ocağında kullanılan zehirli kimyasalların suya karışmasından dolayı ölmüşler. Nehrin bir tarafı tertemiz iken diğer tarafı binlerce ölü balıkla dolu idi, diyor. Aslında bu konu Bergama Belediyesi'nin değil Devlet Su İşleri'nin yetkisinde imiş. Bergama Belediyesi, halı sahalara çim yetiştirip satan AKP'li bazı işletmelere kıyak olsun diye nehrin önüne bu curufları döküp suyun seviyesini yükseltmeye çalışmış.
Dikili Belediyesi işgüzarlık yapıp bu bendi yararken, yani ölü balıkların denize karışmasını sağlamaya çalışırken müdahale ediyorlar. Halbuki, diyor, suçu işleyen AKP'li Bergama Belediyesi ama suç kanıtlarını yok etmeye çalışan CHP'li Dikili Belediyesi. Dikili Belediyesi, bu yaptıklarını, Çandarlı Mahallesinin muhtarının gazına geldik, diyerek, açıklamaya çalışmış... Halk Meclisi üyesi bir Çandarlı, ki balık ölümlerini de haber veren o imiş, bentin yarılmaya başlandığını görür görmez kepçenin önüne atlamış. Belediye görevlileri onu kolundan çekip çıkarmaya çalışmışlar. Hemen akabinde, diğer Halk Meclisi üyeleri olay mahalline varmışlar. Olayı fotoğraflamışlar. Gidip suç duyurusunda bulunmuşlar. Bergama Belediyesi yetkisi olmadığı halde nehrin önünü kesip balık ölümlerine yol açmaktan, Dikili Belediyesi ise herhangi bir işlem ve tahlil yapmadan bu ölü balıkların denize karışmasına yol açmaktan ve haliyle insan sağlığını tehlikeye atmaktan suçludur, diyor. Savcı dilekçeyi okuyor, sunulan delillere bakıyor ve şikayeti işleme koymak zorunda kalıyor. Duyduklarına göre bakanlık hem Dikili hem de Bergama Belediyesinde bu konu ile ilgili soruşturma yürütüyormuş. Ayrıca Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığından müfettişler gelmiş, olayı incelemişler ve kendilerini haklı bulmuşlar...
BAŞARI, SAYGINLIĞI GETİRİR
Üst üste iki konuda başarılı olunca, Halk Meclisi üyelerinin özgüven duygusu artmış. Çandarlı'da, Çandarlı Halk Meclisi denilince herkes dikkate almaya başlamış. İlk gittiğinde Dikili Belediye Başkanı'nın kendisini kapıdan içeriye almadığını, şimdi ise konuşmak için kendilerini çağırdığını, söylüyor. Başka bazı konularda da gelin aramızda konuşalım, kamuoyuna duyurmayın, seçim yaklaştı, bunları aleyhimize kullanırlar, diyorlarmış...
Çandarlı Sağlık Ocağı'nın ambulansı yokmuş. Bu konuyu Dikili İlçe Sağlık Müdürü ile konuşmuş, corana aşısı olmak için sağlık ocağına gittiği zaman. Çandarlı'da uzman doktorun, ambulansın bulunmadığını, buna karşın çok sayıda yaşlı ve hasta insanların olduğunu, anlatmış. Bu konularda imza toplayacağız, sonra gelip bu konuları bize neden anlatmadınız, demeyesiniz, demiş. Müdür, halledeceğini söylemiş. Hiç inanmıyordum halledeceğine ama telefon numaramı aldı ve bir gün İzmir'e gidiyordum, telefon geldi; Çandarlı'ya bir ambulansın geldiği söylendi.
Yani sizin bir güç olduğunuzu düşünüyorlar, diyorum. Halk Meclisi adını duyunca dikkat kesiliyorlar, diyor. Bu olayı başka başka düzlemlerde de gözlemlediklerine dair örnekler veriyor...
Suç duyurusuna gittiklerinde, savcı, bu nasıl bir yapı, hiç bir yerde kaydı yok, demiş. Bu, demiş, öyle bir örgüt değil, kendiliğinden oluştu, kendine Çandarlı'nın sorunlarını çözmeyi iş edindi. Gönüllüler olarak bir araya geldik, öyle yasa dışı falan değil, meşru/aleni bir ilişkimiz ve çalışmamız var. Emniyet, bazı arkadaşlarımıza sormuş, Halk Meclisi'ni kim yönetiyor, bunun arkasında kim var, falan diye. Onlar da doğru dürüst cevap vermişler.
ETKİNLİKLERİN FİNANSMANI
Çandarlı Halk Meclisi'nin etkinliklerinde bugüne kadar yapılan harcamaları hep cebinden karşılamış. Bunu, ilk başlarda bir zorunluluk olarak görmüş. Olaylar çok hızlı gelişti ve örn: bildiri bastırmak, pankart yaptırmak için gerekli parayı toplamak için zaman yoktu, diyor. Şimdilerde, etkinliklerde yapılacak harcamaları Halk Meclisi üyelerinin gücü oranındaki gönüllü katılımları ile karşılayabilmeyi konuşuyorlarmış. Bir yöntem geliştirebileceklerine inanıyor.
DİKİLİ EMEK VE DEMOKRASİ PLATFORMUNA KATILIM
Çandarlı Halk Meclisi, iki temsilci ile Dikili Emek ve Demokrasi Platformu toplantılarına da katılıyormuş; çağrı, platformdan gelmiş. Toplantıda, bu platformun örgütlenmesini yanlış bulduklarını, 40 yıldır uyguladıkları yöntemlere katılmadıklarını, bu platformun kendilerine ters geldiğini, yapılması gerekenin, halkın içerisine girerek, tabanda, Çandarlı Halk Meclisi gibi bir örgütlenmeye gitmek olduğunu ama buna Dikili'nin karar vermesi gerektiğini, söylemişler. Emek Parti temsilcisi, Dikili'de böyle bir şey olmaz gibi sözler söylemiş. 1 Eylül Barış Günü nedeniyle yapılan bu toplantıda Dikili Emek ve Demokrasi Platformu nezdinde platformlara yönelik eleştirilerini dillendirmişler. Şimdilerde, HDP dışındakiler, bir gün oturup bu önerileri ciddi ciddi tartışalım diyorlarmış.
YÜRÜTME KURULU ÜYELERİNİN SAYISI ARTIRILMALI
Emboli nedeniyle hastanede yattığı için kafamın içinde dolaşıp duran soruyu soruyorum: “Çandarlı Halk Meclisi'nin kuruluşunda aktif olarak yer aldın ve anlattıklarından da anlaşılıyor ki oldukça ağır bir yük var sırtında. Sana bir şey olursa ne olacak?”
Yüz ifadesinden, sıkıntısı kolayca anlaşılabiliyordu. Çandarlı Halk Meclisi'nin kuruluşunun üzerinden çok kısa bir süre geçtiği için onun şu an üstlendiği görevleri üstlenebilecek kişilerin halihazırda öne çıkamadığını düşünüyor. Çok kısa sürede çok yoğun bir eylemlilik süreci yaşadık, şöyle oturup da bu konuları tartışmak ve somut bir şekle sokabilmek mümkün olmadı, diyor.
Yürütmeyi ve yürütme kurulu üyelerinin yaptıklarını, yürütme kurulu üyelerinin nasıl belirlendiğini anlatıyor, örnekler vererek. Çandarlı Halk Meclisi'nin kuruluşundan sonraki o çok kısa sürede gerçekleştirdiği eylemliliklere ilişkin anlattıkları çerçevesinde soruyorum; bir yürütme kurulu üyesinin bütün bunları yapabilmesi için her daim boşta, yani emekli birisi olması gerekiyor; bu ne kadar hayata uygun bir önermedir? Yürütme kurulu üyesi çalışan birisi olursa ne olacak?
Zor, diyor. Sıkıntılar yaşanır. Çözümün, yürütme kurulu üyelerinin sayısını artırmakta olduğunu, söylüyor. Örn: Çandarlı Halk Meclisi'nin şu anki yürütme kurulu 3 kişiden oluşuyormuş, bu sayıyı 10 kişiye çıkarmak gerekiyormuş. Sayı artınca, mutlaka bir ya da birkaç kişinin gereksinim duyulduğunda o işe koşturabileceğini, düşünüyor. Sayı az olunca sıkıntı yaşanırmış. Şimdiki hedefleri bu sayıyı artırmakmış. Yürütme kurulu üyeleri 10 kişi olsun, bu hiç sorun yaratmaz, diyor. Kim boşta ise o gider ve yapılacak işi yapar. O iş mutlaka yapılır. Bu tür örgütlenmelerin siyasi yapılanmalar gibi merkezi yapılar olmadığını ve haliyle yönetim mekanizmalarında yer alacakların sayısının sorun yaratmayacağını, söylüyor. Yeter ki sorumluluğu alsınlar ve sorumluluğunun bilinci olsunlarmış.
Sohbetimizde sıkça Datça vb. sahil kentlerinden söz edildiğinden sahil kentlerinde çok sayıda yaşlı ve emekli sol, sosyalist, devrimci, demokrat ve yurtsever kişi olduğundan bu yörelerde bu konuda sıkıntı yaşanmayabileceğini ama diğer yerleşim yerlerinde yaşanacak sıkıntıların bu şekilde aşılmasının mümkün olduğunu düşünüyor. Bu yörelerde yürütme iki-üç kişiden oluşturulur ve işler onların omuzlarına yıkılırsa, bu yapılar çöker, diyor.
HALK MECLİSİ ÖRGÜTLENMESİ YAYGINLAŞTIRILMALI
Çandarlı Halk Meclisi kurulmadan önce de Dikili'de benzeri bir örgütlenmenin kurulması önerisini dillendirmiş; yanaşan olmamış. Çandarlı dışında benzeri örgütlenmelerin olmasının çok hoş olacağını, düşünüyor. İnsanlar yanaşmıyor, delireceğim, diyor. Kahve köşelerinde okey oynayarak, takvimde yazılı günlerde kent meydanlarına çıkıp basın açıklaması yaparak ve iki-üç slogan atarak toplumsal bir örgütlenme olunamayacağı düşüncesinde ısrarlı; bu söylemi sıkça tekrar ediyor. Sol Parti'nin son dönemde yaptığı eylemleri örnek veriyor. Fatsa ve Uşak mitinglerine atıfta bulunuyor. Sol Partili değilim ama bu yapılanları beğeniyorum, diyor... Başka türlü toplum nasıl örgütlenir? Ben devrimciyim, ben sosyalistim ha hu denildiğinde halk senin yüzüne bile bakmıyor, diyor...
18-21 Ekim 2022/Akhisar
(*) Bergama Devlet Hastanesi 3. Kat 320 nolu odada yatan Eyüp Sabri Gamsız'ın anlatımları çerçevesinde öyküsünü okuyacağınız Çandarlı Halk Meclisi'ne ve/veya Eyüp Sabri Gamsız'ın yaklaşımlarına dair pek çok konuda farklı düşünüyor ve haliyle bunları tartışma götürür buluyor olabiliriz; bu çok doğaldır.
Çandarlı Halk Meclisi deneyimi, 2021 yılında Marmaris Armutalan'da başlayan ve hızla yaygınlaşan orman yangınının devam ettiği günlerde Datça'nın 11 mahallesinde kurulma adımları atılan mahalalle meclisleri/mahalle dayanışmaları deneyimleri gibi toplumsal mücadele açısından çok önemlidir; bu nedenle incelemeye ve tartışılmaya değerdir.
Toplumsal mücadeleyi var olan yasalar çerçevesinde kurulan dernek, sendika, kooperatif, kent konseyi vb... örgütlenmeler içerisinde hapsetme anlayışlarını dışlayan ve aşan, yürütülüp yönlendirilmeye çalışılan toplumsal mücadelenin gereksinimlerinden doğan, mücadelenin seyrine bağlı olarak farklı biçimlere bürünen ve bütün yetkiyi kendi içinde örgütlenen yurttaşlardan alan bu tür aleni/meşru örgütlenmeler, umudun ve yarının vücut bulmuş halidirler.
Devrimci Yol'un Direniş Komiteleri önermesi ve 1980 öncesi iç savaş koşullarında yaşanılan deneyimler, bu örgütlenmeler için en dikkate değer referanstır.
DEVAM EDEN BİR DİRENİŞ ÖYKÜSÜ: #şezlongsuzDATÇA
Datça merkezde, Özbel'de, bu söyleşinin yapıldığı 10.04.2023 günü itibariyle 33 gündür devam eden bir direniş var. “Her direnişin bir öyküsü vardır” diyerek, ilk günden itibaren direnişin içerisinde bulunan Koordinasyon üyeleri Nurperi Uyanık ve Sedat Yağcıoğlu ile saat tam 13.00'te nöbet tutulan yerde biraraya geldik ve söyleşiye başladık.
HER ŞEY BİR FOTOĞRAF İLE BAŞLADI
“Kıyı işgaline” karşı “nöbet tutma” biçiminde şu an bulunduğumuz yerde devam eden bu direniş süresince 1 kez Kaymakamlıkla, 3 kez Belediye Başkanıyla görüşüldü; imzalar toplandı; 5 forum yapıldı. Ayrıca 08.04.2023 günü Özbel'den başlayıp kıyılardan devam eden ve Taşlık Plajının sonunda biten bir yürüyüş gerçekleştirildi. Ne zaman başladı bu direniş? Nasıl başladı? Siz bu direnişin içerisine nasıl girdiniz?
Nurperi Uyanık: “Her şey bir fotoğraf ile başladı.” diyerek anlatmaya başladı. “12 yıldır Özbel'de oturuyorum. Evim yakın olduğu için, hava güzel olduğunda arkadaşlarım ile hemen hemen her gün buraya gelip bir-ik saat oturuyoruz. Burası, ağırlıkla Özbel'de oturanların yıllardır gelip denize girdikleri bir yerdir. 8 Mart 2023 Çarşamba günü akşama doğru buraya geldiğimizde bazı çalışmalar olduğunu ve şu an bulunduğumuz yerde bir platform yapıldığını gördük. Yapılan çalışmanın fotoğrafını çekip üyesi olduğum MUÇEP'in (Muğla Çevre Platformu) WhatsApp Grubuna gönderdim. Arkadaşlar, anında 'Ertesi günü toplanalım' dediler.
Ertesi gün geldik. Platform yapılmıştı. İlk protesto eylemi, o gün o platform üzerinde yapıldı; 'Kıyılar halkındır' dedik. İskele üzerinde şu an görülen tahta kaplamaların çalışması devam ediyordu. Tekrar bir fotoğraf çekip paylaştım. Dedim ki 'İskele de bitmek üzere.'”
İlk tepkinin konulduğu Perşembe günü olay mahalline gelenler 15 kişi kadarmış. 10.03.2023 Cuma günü ise kalabalık bir kitle ile ciddi bir protesto eylemi gerçekleştirilmiş. Ondan sonra, “kıyı işgaline” karşı direniş başlamış.
BURASI BİZİM YAŞAM ALANIMIZDIR
8 Mart 2023 günü akşamleyin geldiğinizde burada gördüğünüz çalışmalar karşısında neden tepki gösterme gereği duydunuz? Burasının sizin yaşamınızdaki anlamı neydi?
“Herkes buraya geliyordu, sandalyesiyle, havlusuyla; oturuyordu, güneşleniyordu ve gidiyordu. O yerin kapatılacağını ve haliyle o olanakların ortadan kalkacağını anlayınca bu tepkiyi gösterdik. Burası her daim kamuya açık bir yerdi. Burada, Özbel Mahallesinde oturanlar dahil herkesin kullandığı banklar vardı.”
Sedat Yağcıoğlu: “Ben de 4 yıldır Özbel'de oturuyorum. Evim şu an bulunduğumuz yere çok yakındır. Nurperi ilk çektiği fotoğrafı üyesi olduğum MUÇEP'in WhatsApp sayfasında paylaştığı anda olaydan haberdar oldum. Burada 'yapı devri' sayılabilecek bir inşaat çalışması olduğunu fark ettiğimiz anda hemen 'bu olaya müdahale edelim' diyerek, ertesi günü, şu an bulunduğumuz yerde buluştuk. Hem neler yapıldığını yerinde gözlemlemiş olduk, hem de ilk tepkimizi göstererek bir sonraki günkü eylem için çağrımızı yaptık. Burada, kıyıların işgaline benzer bir durum olduğunu gördük ve bu işgale karşı daha iyi bir tepki gösterebilmek için bir sonraki gün aynı yerde toplanma çağrısı yaptık. Haliyle 10.03.2023 günü daha kalabalık bir buluşma oldu. Bu buluşmaya gelenler ile yaptığımız hızlı bir toplantı sonucu bugüne kadar gelen 'nöbet tutma' çalışması başlatılmış oldu.”
BU DİRENİŞ “MUÇEP” İLE SINIRLI DEĞİLDİR
MUÇEP Grubunda mı yapıldı “şöyle mi yapalım, böyle mi yapalım” tartışması?
“MUÇEP Datça Grubu, aslında MUÇEP Datça Meclisi anlamına geliyor. Dolayısiyle burada var olan durum bu meclis üyelerinin tümü tarafından tartışıldı. Ama sadece MUÇEP Datça ile sınırlı kalmayarak, örn: mahallemizdeki komşularımıza da haber vererek ertesi gün buraya intikal ettik. Belki biraraya gelişimiz, toplanışımız MUÇEP üzerinden oldu ama daha sonraki süreçte #şezlongsuzDatça İnisiyatifi adını almamız da gösteriyor ki aslında bu bağımsız bir çalışmaydı.”
Nurperi Uyanık: “İlk haberleşme MUÇEP üzerinden oldu. Daha sonra, (29 Temmuz 2021 tarihinde Marmaris Armutalan'da başlayan orman yangını günlerinde Datça'da kurulan ya da kurulma adımları atılan 11 mahalle dayanışmasından/meclisinden birisi olan) Özbel Mahalle Dayanışması adında bir WhatsApp Grubu olduğunu öğrendik. Daha çok kişiye ulaşmak için, iletişimimizi o WhatsApp Grubu üzerinden sürdürmeye karar verdik. Cuma günü gelen 50 civarındaki kişinin telefon numaralarını ve iletişim bilgilerini aldık. Bu gruba dahil ettik. İletişimimizi o grup üzerinden sürdürmeye başladık.”
İLK FORUM CUMA GÜNÜ YAPILDI
İlk Koordinasyon Grubu Perşembe günü mü, Cuma günü mü, ne zaman oluşturuldu?
Sedat Yağcıoğlu: “Cuma günkü biraraya gelişte burada küçük bir toplantı da yaptık. Ona, sonradan 'forum' dedik; 'birinci forum' olarak adlandırdığımız, bu toplantıdır. Bu direniş ile ilgili ilk kararı o gün bu toplantıda bulunanlar ile aldık. İlk karar, 'Burada olmaya devam edelim' şeklindeydi. Çünkü burada fiili bir durum vardı ve burada bulunarak hem olup biteni daha iyi anlayabilirdik, hem de yapılanlara karşı çıkabilirdik. Yani, yaşam alanımızı korumaktı, temel amacımız. Yine, aynı gün, daha sonra yine burada, platform üzerinde yapılacak olan 200 kişilik ikinci forumu yapma kararını da o forumda aldık”
Siz olayı duyup geldikten sonra da buradaki çalışmalar durduruldu mu? Bu çalışmaları yapan işletme ne yaptı? Nasıl bir tepki gösterdi, size karşı?
Nurperi Uyanık: “İlk geldiğimiz gün çalışmaya devam ettiler. İkinci gün, kararlılığımızı gördüler, geri çekildiler; çalışmayı bıraktılar. Başkaca hiç bir tepki göstermediler.”
YAŞAM ALANIMIZI SAVUNUYORUZ
Peki yerel yönetim olarak Datça Belediyesi devreye girdi mi?
Sedat Yağcıoğlu: “O noktada ben şöyle devreye girmek istiyorum: Biz burada var olmaya başladığımız andan itibaren bu platformu yapan çalışanlar evet geri çekildiler, platform inşaatı sürmedi ama biz de zaten o ilk günkü toplantıda 'Hiç bir işletmeye karşı olmadığımızı, sadece yaşam alanımızı savunmaya çalıştığımızı' ortak karara bağlamıştık. Haliyle, biz de bu platformu yapan, yaptıran herhangi bir işletme ile doğrudan diyaloğa geçmedik. İlk platformda aldığımız kararlardan birisi, bu süreci Belediye ile de görüşmek, dolayısiyle Belediye ile de görüşecek bir heyet ile burada olup bitenin ne olduğunu öğrenerek, yapımı devam eden platformun kaldırılması talebimizi iletmekti. Bunu da gerçekleştirdik.”
Belediye ile ilk görüşme hangi gün yapıldı? Bu görüşmeye kimler gitti?
Sedat Yağcıoğlu: “Forumda bu görüşme randevusunu alma işini üstlenen arkadaşımız hem Belediye'nin hem de bizim müsait olacağımız gün üzerinden bu randevuyu aldı. Aramızdan belirlenen gönüllü arkadaşlar ile gidip Belediye ile bu ilk görüşmeyi gerçekleştirdik. Giderken dikkat ettiğimiz bir nokta, aramızda mutlaka bir hukukçu arkadaşımızın olmasıydı; hukukçulardan oluşan bir komisyonumuz da vardı ekibimizin içerisinde. Benim ve hukukçu arkadaşımızın da içerisinde bulunduğu ilk heyet 4-5 kişiden oluşuyordu. Görüşme, çok temel olarak, hem burada yapılan tesisin hem de burası için yapılan kira sözleşmesinin Anayasa'ya ve bu konuda Danıştay 13. ve 6. Dairelerinin ortaklaşa vermiş oldukları yürütmeyi durdurma kararına aykırı olduğu, haliyle Belediye'nin yetkisini kullanarak burada yapılmış olan platformu kaldırtması gerektiği çerçevesindeydi.”
BURASI İÇİN YAPILAN “KİRA SÖZLEŞMESİ” HÜKÜMSÜZDÜR
Yasal olmayan hangisiydi? Burada öteden beri var olan iskele üzerinde şu an görülenler mi? Şu an bulunduğumuz yerde yapılan ama bilahare sökülmüş olan platform mu? Hepsi mi?
Sedat Yağcıoğlu: “Kıyıların kiralanamayacağını belirten Anayasa'ya rağmen kira sözleşmeleri yapıldığını biliyoruz. Burası için de şu an arkamızda bulunan işletme ile Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı arasında 05.10.2022 tarihinde 3'er yıllık olmak üzere bir kira sözleşmesi yapılmış. Bu tür sözleşmelerin yapılamayacağına dair 18.10 2022 tarihinde Danıştay 13. ve 6. dairelerinin ortak olarak aldıkları 'yürütmeyi durdurma' kararı var ve bu karar ile ilgili olarak Bakanlığın yaptığı itiraz da İdari Davalar Kurulu tarafından reddedildi. Haliyle, hukukçularımızın belirttiğine göre, İdari Hukuk'ta alınan kararlar geriye doğru işletilip yönetmeliğin çıktığı ilk ana kadar gittiğinden, sözü edilen bu kira sözleşmesi de 'hükümsüz' oluyor.
Biz Belediyeye bunu söyledik. Hukuka aykırı olarak burada bir yapılanmaya gidildiğini, çelik kontrüksiyon üzerine ahşap bir yapının yapıldığını söyledik. Bunun kaldırılması gerektiği talebimizi ilettik.
Bu ilk görüşme olduğundan, gerçekte birbirimizi anlamaya çalıştık. Belediye'nin de bu süreci izlediğini ve bilgi sahibi olduğunu, kıyıda yer alan platformun hukuken yapılamaz durumda olduğunu, dolayısiyle kaldırılması gerektiğini ifade ettiler. Biz de 'Bu konuda yetkinizi kullanır mısınız? Siz bu konuda yetkilisiniz' dedik. Bu platformun kaldırılacağı konusunda inisiyatif alınacağı söylendi.”
Sonrasında nasıl bir gelişme oldu? Ne yaptınız? Bekleyip, Belediye'nin ne yapacağını görelim mi dediniz? Nöbeti devam ettirelim mi dediniz? Ya da bütün bunların hepsine mi karar dediniz? Ne düşündünüz? Nasıl bir yolda yürümeye başladınız?
Sedat Yağcıoğlu: “Biraz önce de anlatmaya çalıştım; bizim muhatabımız işletmeler değil, kamu otoriteleridir. Yerelde, bu otoritelerin temsilcileri olarak yerel yönetimleri ve belki de daha önemli bir basamak olarak, mülki idareyi, yani Kaymakamlığı görüyoruz. Dolayısiyle, elbette taleplerimizi iletmek anlamında kendileriyle görüşmelerimiz sürerken, asıl olarak yürüttüğümüz fiili mücadeleyi esas alıyoruz. Diyelim ki Belediye söz verdi; bu verdikleri sözü yerine getirip getirmeyeceklerini beklemek yerine fiili olarak kıyımızı savunduğumuz sürece, elbette yasal olan haklarımızı da talep ettiğimiz için, 'bunu yaptırma gücünü elde edelim ve bunu kullanalım' zemininde ilerliyoruz, demektir. Haliyle, belediye ile yapılan görüşmeden sonra da değişen bir şey olmadı; buradaki nöbet, yani yaşam alanımızı fiilen savunma sistemimizi sürdürme kararı çerçevesinde aynı duruşumuzu devam ettirdik.”
ÖZBEL, BÜTÜN KIYILARA SAHİP ÇIKMANIN SİMGESİ HALİNE GELDİ
İlk günlerdeki katılım ile sonraki günlerdeki katılım arasında bir fark gözlemlediniz mi? Bunu hangi nedenlere bağlıyorsunuz?
Nurperi Uyanık: “Katılım güzel. Güzel devam ediyor. Tabi zaman zaman hava şartlarından dolayı da azalıyor ama herkes burayı sahiplenmiş durumda. Zaten yaz sezonunda buraya gelip oturuluyordu. 'Şimdi oturmazsak sonra oturamayacağız' dedik ve gördüğünüz gibi oturmaya devam ediyoruz.
Buraya Özbel diyoruz ama buraya şu an sadece Özbel'de oturanlar gelip oturmuyor. Örn: Eski Datça'da oturduğunu söyleyenler de var, gelenler arasında. Sonuçta, burası bir kıyı. Dolayısiyle burası herkesin. Sadece, adı 'Özbel' diye geçiyor.”
Nurperi, siz 12 yıldır Özbel'de oturuyorsunuz ve haliyle size en yakın yer olan buraya gelip burada denize giriyorsunuz. Örn: Ben, İskele Mahallesi Mezarlığı'na yakın bir yerde oturuyorum; bana, yaya olarak gidip geldiğimde en yakın olan Otel Mare altında denize giriyorum. Şimdi buraya gelip bu direnişin içerisinde yer alıyorum. Gözlemleriniz çerçevesinde soruyorum: İnsanları buraya getiren ve bu direnişin içerisinde yer aldıran ne?
Nurperi Uyanık: “Bilmiyorum ama sanırım, birlik-beraberlik ve 'beraber olursak istediğimizi alabiliyoruz' duygusudur. Yani biz burada sadece buraya değil 'tüm kıyılara sahip çıkma' isteğiyle bu direnişe devam ediyoruz. Burada oturuyor olabiliriz ama aslında tüm kıyılar için bu eylemi sürdürüyoruz. 'Burası bir simge haline geldi' diyebiliriz.”
Sedat Yağcıoğlu: “Nurperi'nin cümlesinin altını çizmek istiyorum. Sadece Özbel değil, tüm kıyıların işgaline karşı bir hareket olduğumuzu forum kararıyla ilke olarak aldık zaten; bunu paylaşmak da yarar var. Bu konuda da tartışmalar oluyor. Sadece Özbel sahili için mi yapılıyor bu direniş? Datça'nın ÖÇK (Özel Çevre Koruma) Bölgesi olduğu ve Anayasal olarak kıyıların halk açısından kullanımının sınırlandırılamayacağı fikri çerçevesinde, kocaman bir HAYIR!
Özbel'de biraz farklı bir durum vardı: Burada inşaat olduğu için belki buradan başlamış olduk. Diğer kıyılarda böyle bir inşaat yok, bir işgal var; 'kullanım hakkının' gaspı var.
Peki, nasıl gidiyor? Şöyle: Azalma yok. Tam tersine gün geçtikçe coşkusunun arttığını gözlemliyoruz. Çok daha yoğun, sert hava koşullarında nöbeti bırakmadı o gün burada nöbet tutan arkadaşlarımız. Ekip olarak, 'Bırakalım. Sağlığımız daha önemli' dememize rağmen... Burayı koruma motivasyonu çok yüksek.”
BÜTÜN KARARLARI FORUMDA ALIYORUZ VE ÇOK RENKLİYİZ
“Şu noktaya dikkat çekmekte yarar var: Geçtiğimiz 5 hafta içerisinde 5 forum yaptık. Forum, kelimenin tam ve gerçek manasıyla gerçekleşiyor. Bütün kararları, sadece forumda alıyoruz. Bir kişi dahi itiraz etse o kişiyi ikna etme mekanizmasını izliyoruz. Çoğunlukçu değil çoğulcu karar alma mekanizması ile hareket ediyoruz. Sanırım, Datça'nın, hatta sosyal medya kullanımımızda gözlemlediğimiz kadarıyla 'Türkiye'nin de' demek iddialı bir söz olmaz, özlediği şu iki şeye yanıt buluyoruz, burada:
1- Yaşam alanımızı, buradaki örneğimizde 'kıyılar', bu bazı yerlerde ormanı, bazı yerlerde akarsuları savunmak olarak ifade ediliyor, kıyıları savunmak ve bunun için, Nurperi'nin dediği gibi biraraya gelmek, bunu yaparken de herkesin sözünü söyleyebileceği, kimsenin yönetmediği, hep birlikte yürüttüğümüz kollektif bir mücadele olması galiba insanlara çekici geliyor. Dolayısiyle, üst üste her hafta yapmayı alışkanlık haline getirdiğimiz forumlarda aslında pekçok kişinin söz aldığı, bu sözlerin karar alma sürecinde mutlaka etkili olduğu bir yapı buraya ilgiyi arttırıyor.
2- Renkli bir görüntümüz var. Kahvaltı etkinliğimiz var. Birlikte kitap okuyoruz. Muhakkak konuşacağız, bu hafta yaptığımız yürüyüşte elimizde taşıdığımız dövizlerde kullandığımız sloganlardan tercih ettiğimiz yönteme bakıldığında daha mizahi, daha renkli, daha kapsayıcı bir dilde hareket ettiğimizi görüyoruz. Sanırım bu da buraya olan ilgiyi artırmada etkili oluyor.”
Nurperi Uyanık: “Birkaç şey eklemek istiyorum: İlk başlarda, buradaki platformun kalkması bir haftayı filan buldu. Buradan geçenler bizi görünce 'Burada ne yapıyorsunuz?' diye soruyorlardı. Biz de açıklıyorduk. O süre içerisinde aşağı yukarı bütün gün burada bulunuyordum. Soran herkese anlatmaya çalışıyordum, 'kıyılar halkındır' diye. 'Boşuna uğraşıyorsunuz' diyorlardı. Boşuna uğraşmadığımızı herkes gördü; platform kaldırıldı. Daha da motive olduk.
Yani biz beraber olursak, birlikte olursak bir şeyleri başarabiliyoruz. Evet, kıyılar halkındır. O zaman biz da halk olarak bu hakkımızı koruyacağız.”
HER HAFTA BİR FORUM, AZ BİR İŞ DEĞİLDİR
Peki, Nurperi senin bundan önceki yaşamında, forumdur ya da benzeri bir etkinliktir, içerisinde yer almışlığın var mıdır? Yani bugün burada içerisinde yer aldığın direniş süreci ile ilişkilendirilebilecek bir geçmiş dönemin var mıdır?
Nurperi Uyanık: “Sadece MUÇEP'e dahil olmuşluğum vardır. Kıyılar ile ilgili olarak, MUÇEV'in kıyıları kiralamasına karşı bir eylem yapılmıştı zamanın birinde, ilk öyle başladı benim çevrecilik hayatım.”
Sedat senin?Öğrencilik hayatında ya da Örn: Gezi direnişi gibi bundan önceki yaşamının bir döneminde içerisinde yer aldığın ya da bugünkü konumunla ilişkilendirilebilecek bir deneyim yaşamışlığın var mı? Öğrenmek istediğim, bu 'forum' fikri kimden çıktı?
Sedat yağcıoğlu: “Uzun bir aktif siyasi hayatım var. Bunun bir kısmı hem doğrudan siyasi hareketler içerisinde hem de kendimi bulduğum sivil hareketler içerisinde geçti. Deneyimlerim oldu. Örn: Gezi, sadece İstanbul odaklı değil, bildiğiniz gibi. Devletin Gezi Parkına müdahalesinden sonra bizler birden kendi mahallelerimizdeki, parklarımızdaki forumlara çekilmiştik. Forum konusunda, kişi olarak, çok daha önceleri, ODTÜ'deki (Ortadoğu Teknik Üniversitesi) öğretim dönemimde 'karar alma yöntemi' olarak deneyim sahibiyim. Forum, Gezi direnişi ile birlikte biraz daha toplumsallaşan bir yapı haline geldi. Burada ilk kim söyledi bilmiyorum; belki de ben söylemişimdir. 'Forum ile bu süreci ilerletsek nasıl olur?' demekteki temel muradımız, gerçekten çoğulcu, eşit, herkesin sözünü söyleyebildiği, birbirimize itiraz edebildiğimiz ve bu sayede aslında bu kırılganlıklar, siyasi husumetler vs... biçiminde bir alt yapının oluşmamasını sağlamaya çalışan, Nurperi'nin çok haklı bir biçimde vurguladığı gibi 'birlikte, beraber mücadele etme' duygusunu yaratmaya yarayan bir model olduğu için seçtik, forumu. Önemli olan 'forumun' tutmasıdır. Tuttu! Bu çok doğru bir şey oldu.
Şöyle bir şey eklemek isterim: Her hafta bir forum üzerinden 5 forum, az bir iş değildir. Türkiye'deki siyasi deneyimlerimize, Datça'daki deneyimlerimize baktığımızda çok da yakalayabildiğimiz bir şey değildir. Çünkü, forum, genelde, Türkiye siyasetinde yukarıdan aşağıya doğru yönelen, biraz lider ve liderlik ekibinden tabanın yönlendirildiği siyaset anlayışının çok dışında bir yaklaşımı içeriyor.
'Yaşam alanı' mücadelesi, çevre mücadelesi de diyebiliriz bir yerde, biraz daha böyle olmayı gerektiriyor. Tıpkı üç gün önce Deştin köylülerinin çimento fabrikasına giden iş makinalarını sadece yolu kapatarak durdurmaları gibi... Hiçbir siyaset onları yönlendirmedi. Birarada bundan sonra ne yapacağız kararını orada eylemlilik içerisinde aldıkları gibi biz de eylemliliğin içerisinde bulduk kendimizi. Bundan sonrayı nasıl yürütebileceğimize dair en iyi siyasi araç, karar alma aracı olarak da forumu gördüğümüz için galiba böyle başlayalım dedik.
Son tahlilde, bugüne kadar 5 forumu birarada değerlendirdiğimizde, bunun işlediğini, hatta ilginin hiç düşmediğini, en az, en düşük katılımlı forumun 50-60 kişi ile yapıldığını da söylemekte yarar var. Dolayısiyle, yeni katılımcıların 'aaa burada ne oluyor?' diyerek gelip çekinmeden sözünü söyleyebildiği bir yapı olması, forum tercihinin şu an doğru bir tercih olduğunu gösteriyor, işin doğrusu.”
BU DİRENİŞ “SİYASİ BİR PROJE” DEĞİLDİR
Forum, aslında bu direniş ile bir bütünlük arzetti. Benim şöyle bir düşüncem var: Forum, genellikle kitle hareketleri için çok uygun bir format. Yani öyle bir düzlem oluşturuyorsun ki orada ilgili herkes gelip görüşünü söyleyebiliyor. Siyasi hareketlerde bu tür forumlar biraz şekli düzeyde oluyor. Peki, biz, burada şu an yürütülen direnişin bir kitle hareketine doğru evrildiğini söyleyebilir miyiz? Siz nasıl nitelendiriyorsunuz burada olup biteni?
Nurperi Uyanık: “Gerçekten bir kitle hareketidir. Burada, ilk forumu, burada daha önce var olan platform üzerinde yapmıştık. O toplantıda, burada uzun süredir yaşayan bir ablamız anlatmıştı: İskele ile ilgili bir problem olmuş eski zamanlarda, o zaman Kaymakamlığa başvurmuşlar. Bir sonuç almışlar. O ablamız, o gün bizi bayağı yönlendirmişti. O yönlendirme çerçevesinde zaten Kaymakamlık ziyareti yapıldı. Belediye ile görüşüldü. Arkamızda güzel bir kitle var. Her düşünceden, her yerden... Buradaki tek düşünce 'kıyılarımızı, yaşam alanımızı koruyoruz'dur. Bizi birleştiren ortak düşünce budur. 'Kıyılar halkındır ve öyle kalmalıdır. Yaşam alanımıza dokunmayın.'”
Sedat Yağcıoğlu: “Ben de bir ekleme yapayım: 'Haydi bir kitle hareketi yaratalım' diyerek başlatılan siyasi bir proje değildir, bu direniş. Bu direniş, gündelik hayatımızda yaşadığımız bir soruna karşı biraraya gelip, sahip çıkıp tepkimizi gösteriyoruz derken seçtiğimiz yöntem ve dille kitleselleşme potansiyeli taşıyan bir harekettir, bence. Şu anda da 'kitle hareketi' denilebilir ama hani bunun hacmini vs. tartışmamız gerekir; lokal mi kalacak, ulusallaşacak mı, küreselleşecek mi vs... diye? Kitle hareketi olmaya doğru gidebileceğinin emareleri olduğunu söyleyebiliriz.
Temel derdimiz bu adlandırma da değildir. Haydi kitleselleşelim, sosyal medya hesaplarımızı profesyonelce yönetelim... gibi bazı kaygılar gütmedik. Çok temelde, önce Özbel'den başlayarak Datça merkezde, birleştiricilik vurgusu belki burada devreye giriyor, 'yaşam alanlarımızdan birisi olan kıyılarımıza sahip çıkıyoruz' temelinde, forum gibi bir yöntemle ve olabildiğince ayrışacak bir dil ya da siyasi bir alt yapı kurmayıp, aksine müştereklerde buluşmaya çalışan bir yapı oluşturmaya başladığımız için bir kitle hareketi olma emareleri taşıyor. Çünkü, sosyal medya hesaplarımızı aktif hale getirip kullanmaya başladığımızda, siz basındaki arkadaşlarımızın da desteği ile medyada yer almaya başladığımızda farklı yerlerden gelen tepklerde tartışma ve itirazlardan çok 'Birlikteyiz. Birlikte güçleneceğiz. Biz de destek veriyoruz.' vurguları olduğu için kitleselleşme potansiyeli taşıdığımızı gösteriyor.
Tabi yeniden vurgulamakta yarar var: Biz yapmamız gerekeni yapıyoruz. Kitleselleşip bir yere ulaşmak, buradan bir yapı oluşturmak, bunu bir yapıya dönüştürmek... gibi bir kaygımız olduğunu zannetmiyorum. '#şezlongsuzDatça istiyoruz' ismini 3. hafta seçtik. Öncesinde bir ismimiz de yoktu.”
KOORDİNASYON, GÖNÜLLÜ İRADE BEYANI İLE OLUŞTU
İlk Koordinasyona kaç kişi seçilmişti?
Nurperi Uyanık: “Sanırım, 5 kişi. Sonradan, sağlık nedenleriyle ayrılanlar oldu.”
Sedat Yağcıoğlu: “Forumda öncelikle 'Bir koordinasyon oluşturalım mı?' üzerine bir tartışma yürüttük. Bu karar alma mekanizması açısından farklı da değerlendirilebilir. Böyle bir ekibe gereksinim olduğu konusunda mutabakata varıldıktan sonra 'Bu koordinasyon ekibimiz nasıl çalışmalı?' üzerine aldığımız temel karar, kararların forumlarda alınacağı, Koordinasyon ekibinin bir karar alamayacağı, bir karar merci olmadığı, acil kararlar verilmesi gerektiği durumlarda inisiyatif alabileceği ama daha çok bir 'yürütme' gibi çalışacağı, mutfaktaki işlerin yapılması gerektiği konusunda gönüllü olanlardan oluşan bir yapı olarak önerdiğimizde, forumda bu konuda mutabık olundu. Bunun üzerine, peki kimler bu ekibin bir parçası olmak ister, kimler bu yapı içerisinde çalışmak ister dedik. 5+1, bir arkadaşımız bir süre sonra Datça'dan ayrılacağı ve burada olmayacağı, haliyle çalışmalara katılamayacağı için hemen onun yedeğini de oluşturarak 6 kişi olduk.”
Bu Koordinasyon oluşturulurken şu meslek grubundan, bu meslek grubundan da olsun gibi bir yaklaşım oldu mu?
Nurperi Uyanık: “Ben el kaldırdım. Sedat da el kaldırdı. Öyle oluştu.”
Yani o an kendiliğinden ortaya çıkan gönüllü irade beyanlarıyla mı oluştu?
Sedat Yağcıoğlu: “Evet, çok doğru. Bu mücadele bir yönüyle hukuki bir mücadele olduğundan aramıza katılan son avukat arkadaşımız ile birlikte 4 avukattan oluşan bir 'Hukuk Komisyonumuz' da var. Hem Kaymakamlığa hem de Belediyeye yönelik hukuki başvurularımızın hukuki alt yapısını oluşturup dilekçelerimizi hazırlayan, bununla birlikte görüşmelerde hukuki konularda bizleri bilgilendiren, görüşme yaptığımız kamu otoritelerine taleplerimizi ileten, aslında direnişimizin hukuki çerçevesini ve haklarımızı anlatan, bu anlamda hepimizi bilinçlendiren hukukçu dostlarımız oluyorlar, bu avukar arkadaşlarımız. Koordinasyon ekibi oluşturulurken, 'Kimler katılmak istiyor?' sorusuna verilen irade beyanı esas alındı. Bir hukukçu dostumuz o irade beyanı sırasında zaten doğrudan dahil olmuş oldu. Koordinasyon ekibini, görevlere ve ihtiyaçlara göre komparte edip işte şunlar, şunlar mutlaka yer almalı gibi bir yaklaşım ile oluşturmadık.”
ŞEZLONG, KIYILARI İŞGALİN SİMGESİDİR
Burada “kıyı işgaline” karşı başlayan bu direniş bir yerden sonra sizler tarafından “#şezlongsuzDatça” olarak adlandırılmaya başlandı. Bu adlandırmaya neden gerek duyuldu? Bu slogan ile ne anlatılmak isteniyor?
Sedat Yağcıoğlu: “Buna da forumda karar verdik; öncelikle bunu söylemeliyim. O konuda ilk çıkış noktamız, örn: ilk günlerde, bize gelen eleştirilerden birisi 'Siz sadece Özbel sahili için mi mücadele ediyorsunuz? Her yerde kıyı işgalleri var' şeklindeydi. Biz de bunun böyle olmadığını, Özbel'den başladığımızı ama bütün kıyılar ile ilgili bir mücadele yürütmek istediğimizi söylüyorduk. Dolayısiyle bunu daha iyi anlatan bir yapıya, bir isme dönüşmeye ihtiyacımız vardı.
İletişim kurduğumuz WhatsApp Grubu Özbel Dayanışma Grubu idi, Nurperi bunu ilk başta çok iyi anlattı. Bu, bizimle ilgili 'mahalleli dayanışması' biçiminde bir algıya yol açıyordu. Bu algıyı da değiştirmemiz gerekiyordu; çünkü öyle değildik, forum kararları çerçevesinde.
Şezlong, öyle fetiş şekilde meta olarak karşımıza çıkan bir şey değil. Sembolik bir anlamı var. Bu işgallerin en görünür yüzü olduğu için, özel mülk haline getirme, ticarileştirme dediğimiz yapının oluşmasında kullanılan temel araçlardan birisi olduğu için bu mücadeleyi #şezlongsuzluk üzerinden götürebilir miyiz acaba diyerek yaptığımız tartışmada sadece Özbel için değil Datça için mücadele ediyoruz, dolayısiyle #şezlongsuzDatça diye devam edelim mi üzerinden yapılan bir öneri, tartışma yürüttük. Bu, Koordinasyonda oluşturulmuş bir öneri idi...
İsim, bir yönüyle yapıyı da belirler. Yoksa isim tek başına çok önemli değildir. Nasıl ve nereye doğru mücadele edeceğimizi belirler. Bu bağlamda, bu ismi forumda tartıştığımızda, hatırlıyorum, alkışlar ve gülümsemeler ile keyifle kabul edilen bir karar alınmıştı.”
Nurperi, Sedat ODTÜ'lü, yani üniversiteli. #şezlongsuzDatça sende, çevrende nasıl algılandı? Nasıl bir tepkiye yol açtı? Gözlemin ne?
Nurperi Uyanık: “Şöyle: Hep Marmaris, Bodrum örnekleri veriliyor. Zamanında Marmaris'te deniza bile girilemiyormuş; şezlonglar her yeri kaplamış. Bunu bilenlerde, Datça da öyle olmasın diye, Datça bugüne kadar güzel kalan son yer diyelim, daha bir hassasiyet var. Burada yaşayanlar buna sahip çıkıyor. Örn: Palamutbükü için de çok konuşuluyor. Datça Yarımadasının tüm kıyıları için sürdürmemiz gereken bir hareket olma noktasında herkes hemfikir. Halkımızın denize girmekte zorlandığı söyleniyor. Bu olmasın. Yani bir-iki şezlong ile başlayıp bütün sahiller şezlong ile kaplanmasın... Kargı Koyu için de söyleniyor; orada da denize girebilecek yer bulamıyoruz deniyor. Yani herkes bu konuda bir şikayet söylüyor. Tamam diyoruz ama nasıl yapacağımız konusunda forum ve Koordinasyon ile birlikte düşünmeye, tartışmaya devam ediyoruz. Halkın istediği bir şey bu.”
Bu #şezlongsuzDatça sloganı şezlongların tamamen dışlanması, onların yerine havluların serilip üzerinde güneşlenilmesi biçiminde mi algılanıyor yoksa Sedat'ın dediği gibi kıyıların özel mülk haline getirlmesinin simgesi haline geldiği için mi buna karşı çıkılıyor diye algılanıyor? Belediye Başkanı ile yapılan son görüşmede ben de vardım. Onun bu konuda daha kesin kararını vermediği anlaşılan bazı görüşleri var.
Nurperi Uyanık: “İşte, Belediye Başkanı'nın da düşündüğü gibi şezlongları yaymayalım, isteyen gelsin küçük bir meblağ karşısında kiralasın, kullansın gibi. Yayılmasın. Bu öyle kolay verilecek bir karar değil. Bu kararı hep birlikte vermeliyiz. Hep birlikte ne yapabiliriz? Ona bakacağız. Bence #şezlongsuzDatça güzel bir isim oldu. Anlatmak istediğimiz, kıyılarımızı kapatmayın, biz denize girmek istiyoruz orada. Para vermeden denize girmek istiyoruz. Bu talebin simgesi oldu bu slogan. Şu ana kadar bu slogan ile ilgili olumsuz bir tepki almadık. “
Sedat Yağcıoğlu: “#şezlongsuzDatça'yı kullanım biçimimize dikkat edersek, önünde bir (#) işareti var. Şezlong kelimesi küçük (ş) harfi ile başlıyor. Datça büyük (D) ile yazılıyor. İki kelime birleşik yazılıyor. Yani bu bir sosyal medya uygulaması olarak çok sıklıkla kullanılan bir ifade biçimidir. Çünkü, o (#) işaretini kullandığımızda, herkes o işareti kullandığında, süzüp bunu görebiliyoruz. Bunun bir anlamı var: şezlongsuz'daki (ş) küçük, çünkü şezlongu değerli bir şey olarak görmüyoruz. Datça'daki (D) büyük, çünkü Datça'yı çok değerli bir şey olarak görüyoruz.
Bu ismin sembolik anlamda da bir yararı var. Örn: 08.04.2023 günü yaptığımız yürüyüşte kullandığımız ve bundan sonra pek çok platformda, basın bildirilerimizde de kullanacağımız ismimizi bu kalıpla veriyoruz; bir logo gibi, bir anlamıyla. Bir bu önemli, ikincisi, aslında ilk konuşurken #şezlongsuzDatça fikri üzerine, acaba bu konuda bir kıvılcım olabilir, birisi çıkar #şezlongsuzBodrum, bir diğeri #şezlongsuzFethiye, #şezlongsuzKuşadası, #şezlongsuzAkçay... der, hani bu bir kitle hareketi mi diye konuşmuştuk, bu anlamda belki ilham verici olabilir gibi diye de düşünmüştük. Sosyal medya tepkileri anlamında tam da beklediğimiz gibi bazı şeyler oluyor; pek çok yerden, örn: #şezlongsuzKuşadası anında gelen bir tepkiydi. Bu halkın biraraya gelip ortaklaşa hareket ettiği anlamında değil ama şu an sosyal medyada gördüğümüz paylaşımlar. Daha başka örnekler de var.
Biraz buraya ilham vermesi gibi bir derdimiz de vardı. Çünkü şezlong, biraz önce konuştuğumuz bağlamda kıyıları kullanmamızın önünde, bizim olan kıyılarımızda var olmamızın önünde sembolik bir engel ise bu sadece Özbel ve Datça'da değil, pek çok yerde engel. Hani orada sorunun böyle bir boyutu da var, bu nasıl yankılanıyor, nasıl duyuluyor dışarıdan, diye? Yani hem sosyal medyadan hem Datça'daki organik düzeydeki ilişkilerimizden, olumsuz herhangi bir görüş almadık. Çok ilgi çekici bulunduğunun farkındayız.”
5 HAFTADA KIYI POLİTİKASINI KONUŞABİLİR NOKTAYA GELMEK, BAŞARIDIR
Bu konu anlaşıldı. Şimdi şöyle bir durum var: Danıştay, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı'nın MUÇEV ya da doğrudan işletmeler ile ilişkiye geçerek sözleşmeler yapmasını yasalara uygun bulmuyor ve yürütmeyi durdurma kararı veriyor. Haliyle, bugün Datça'da kıyıların kullanımı konusunda fiilen bir boşluk var. Önümüzdeki hafta yapılacak forumun tartışma konusu bu. Bu konuda sizin ikinizin görüşünü öğrenme anlamında soruyorum, nasıl bir şey olmalı? Nasıl bir yaklaşımı savunmalı?
Sedat Yağcıoğlu: “Şöyle yapmakta yarar var: Tam da #şezlongsuzDatça inisiyatifinin çalışma prensipleri gereği, kişisel görüşümüz şudur demekten kaçınıyoruz. Çünkü, bu konuda yapılacak forumun görüşünü öne çıkarmak önemli. Belki burada bu soruyu şöyle evriltebiliriz: 5 haftadır devam eden fiili bir çalışmanın sonunda, bu kadar kısa bir sürede, kıyı politikamızın konuşulması aşamasına gelmek, çok güçlü bir tepkidir. Belki bunu söylemek mümkün. Neye karşı olduğumuz konusuna çalışıyoruz. Bu konuda daha açık ve belirgin bir noktadayız. Karşı olduğumuz şeye nasıl bir önerimiz var? Nasıl bir model öneriyoruz?
Türkiye'de çok sıklıkla yaşadığımız bir şeydir: Eleştiririz ama biz öneri fakiriyizdir. Ne sunmak istiyoruz? Çünkü görüştüğümüz kamu otoriteleri de bize bir şeyler sunuyor. Belli talepler ile geliyorlar. Kendi görüşleriyle geliyorlar. Bizim aslında olgunlaşmaya başlayan görüşlerimiz var. Bunu hep birlikte karara bağladığımız için bu haftaki forumda, belki bir haftada bitmeyecek, bu konuyu konuşmaya başlayacağız. #şezlongsuzDatça metninde ilk çıkışta şezlong meselesini bir özelleştirmenin sembol ismi halinde görüyor ve haliyle özel mülk haline getirmeye, ticarileşmeye karşı olduğumuz çok açık.
Peki kıyıların kullanımı nasıl olacak bu durumda? İşte bir turizm kentinde gündeme gelmiş oluyor kıyı meselesi doğal olarak, turizm politikası ile birlikte ne olacak gibi konuları bu Cumartesi günkü forumda konuşup, büyük bir ihtimalle önümüzdeki süreçte belirlemeye başlayacağız.”
YEREL OTORİTELER TARAFINDAN “REDDEDİLEN” POZİSYONDA DEĞİLİZ
Bu direniş sürecinde iletişimin yürütüldüğü Özbel Dayanışma WhatsApp Grubu dışında bir de Özbel Derneği var; biraz önce derneğin başkanı Kemal beyi gördüm burada. Gördüğüm kadarıyla da bu sürece katılıyor. Peki bunun dışında, hani bu direnişin ucu bir yerde esnafların MUÇEV üzerinden isteyerek ya da istemeyerek kıyıları kiralamaları nedeniyle Esnaf Odasına,Ticaret Odasına vb... de uzanıyor. Bu yerlerle de bir ilişkiniz oldu mu? Hani, gelin bu konudaki görüşlerinizi ortaya koyun, forumda tartışma sürecine katılın; bu konu sizi de ilgilendiriyor sonuçları itibariyle filan... gibi diyerek?
Nurperi Uyanık: “Öyle bir şey olmadı.”
Sedat Yağcıoğlu: “Böyle bir şey olmadı.”
Belediye ile muhatap oldunuz ama. Belediye'nin bu direnişe karşı yaklaşımı nasıl?
Sedat Yağcıoğlu: “Olaya şöyle bakmamız gerekiyor: Belediye ile 3 kez görüşme gerçekleştirdik. 3 kez randevu alarak görüşme gerçekleştiriyor olmamız, Başkanın bize görüşmede uzun bir süreyi ayırıyor olması muhatap alındığımızı gösteriyor; bu kıymetli bir şeydir. Zaten seçilmiş siyasi bir yapının sivil bir hareketi muhatap almaması politik olarak başka türlü tartışacağımız bir konu olurdu.
Elbette sürece dair konuştuğumuz yerlerde aslında biz şöyle bir zeminde ilerlemeye çalışıyoruz: Mutabık olduğumuz yerlerde Belediye'den olan taleplerimizi iletmiş oluyoruz. Buyrun yapın. Yetkiniz var. Aynı yerdeyiz. Farklı olduğumuz fikirler var ise elbette demokratik olarak ikna etmeye çalışıyoruz, kendi taleplerimiz doğrultusunda. Burada dinlenen bir pozisyondayız. Bunu kıymetli buluyoruz, açıkçası. Yani reddedilen bir pozisyonda, muhatap alınmayan bir pozisyonda değiliz.
Muhakkak ki biz de biraz önce konuştuğumuz gibi kıyı politikamızı oluşturdukça ortak olduğumuz, ayrıştığımız fikri zeminler olacaktır. Şunu söylemek mümkün: Temelde, mülki amirlik diyebileceğimiz Kaymakamlığın pek çok yetkisi olduğu için orayı muhatap alıyoruz, oradan taleplerimiz çerçevesinde muhatap alıyoruz. Ki bir randevu çerçevesinde Kaymakamla da görüşme olanağı bulmuştuk. Belediyeyle ise yerelin bir siyaset temsilcisi olduğu için görüşmeleri sürdürüyoruz. Sanırım, bundan, şu ana kadar aldığımız kararlar itibariyle vazgaçmeyeceğiz. Çünkü, tam da biraz önceki sorunuzun karşılığı olarak bize herhangi bir özel işletmeden gelecek görüşme , müzakere talebine vereceğimiz bir yanıt yok. Bizim kıyıların nasıl yönetileceğine dair bir derdimiz olduğu için bu yönetim sürecinde doğrudan aktif yetkili olan otoriteler muhatabımız. Dolayısiyle Belediye ile görüşmelere bu çerçevede devam ediyoruz.”
Anlattığından Belediye'nin tavrı negatif değil; dinliyor. Yapabileceklerini yapıyor. Daha doğrusu, burada devam eden direnişin etkisiyle de yapabileceklerini yapma, örn: platformun kaldırılması gibi, bir pozisyonu var.
Nurperi Uyanık: “Aslında Belediye'nin kendisi kıyıların kullanımına talip. Bunu istiyor. Düşüncesi, yapabilirsem, kibarca, şezlongları alayım, isteyen havlusunu sersin, isteyen de şezlongu cüzi bir para karşılığı kiralayıp koysun şeklinde.”
Sedat Yağcıoğlu: “Belki Belediyenin tavrını negatif ya da pozitif olarak değerlendirmek çok doğru olmayabilir ama şunu söylemek mümkün: İlişkilerimizde, buradaki fiili gücün etkisi var. Hatırlattığınız için bunu söylüyorum. Buradaki mücadele, buradaki biraraya gelme, buradaki kararlılık her görüşmede etkisini gösteriyor. Etkisini gösteriyor demek, hemen yanımızda konumlanıyor, bizi destekliyor gibi çok net pozitif cümleler kurmamız gerektiği anlamına gelmiyor ama siyasi arenada muhatap alınmak zorunda bıraktığımızı çok açık görüyoruz. Aynı şeyi aslında mülki amirlik için de söylemek mümkün.
Yani, malum bu gibi görüşmelerde hemen somut bir sonuç alamıyoruz zaten. Bu çok beklediğimiz bir şey. Biz de sonuç alma odaklı değil, tam aksine halk olarak talebimizi ilettiğimizi belirtmek, örn: Kaymakamlık sürecinde zaten talebimizi yaklaşık 200 yurttaşın imzaladığı dilekçeler ile hukuki olarak başlatmış olduk. Bir de bunu sözlü olarak kendilerine iletme yolunu eklemiş oluyoruz.
Ben her iki otorite açısından da aslında buradaki fiili durumun ciddiye alındığını, bunu da buradaki bizlerin başardığını söylemek ve değerlendirmek mümkün diye düşünüyorum.”
Nurperi Uyanık: “Kararlılığımız işe yaradı, diyebiliriz. Kararlı duruşumuz; 33 gün, yağmurda, fırtınalı havalarda arkadaşlarımızın burada nöbetlerine devam etmeleri dikkate değer bir olaydır.”
YEREL YÖNETİM İLE MÜLKİ AMİRLİĞİN YAKLAŞIMI ARASINDA NÜANS FARKI VAR
MUÇEV ya da Bakanlık üzerinde kıyıların işletmelere kiralanması aslında merkezi yönetimin kıyı politikasına dair bize bir fikir veriyor ama bunun yerel düzeyde birinci ağızdan bize ifade edilmesi yereldeki mülki idarece yapılır. Görüşmelerinizde Kaymakamın bu konudaki yaklaşımı nasıldı? Merkezi yönetimin tavrı Kaymakamın ağzıdan bize nasıl yansıtıldı?
Sedat Yağcıoğlu: “Aslında, tam olarak biraz önce söylediğim gibi, merkezi yönetimin fikriyatı dile getirildi. Kıyıların kiralanabilir olduğuna dair politika izlediğini biliyoruz merkezi yönetimin. Dolayısiyle bunun devamı niteliğinde bir bilgi gelmiş oldu bize. Yani kiralanabilir olduğu ama halkın kullanımına kapatılmadan da bir kiralamanın olması gerektiği yönünde bir bilgi geliyor bize. Biz tabi buralarda hem fiiliyattaki durumun böyle takip etmeyebileceğini, hem de çelişkiler olduğunu ifade etmeye çalıştık. En önemlisi, hukuki olarak bu kiralamaların şu an tartışmalı bir zemine geldiğini ve yeniden ele alınması gerektiğini ifade ettik. Burada tam da sorunun içinde saklı cevabı. Dolayısiyle merkezi yönetim nasıl bir kıyı politikası tercih ediyor ise yerelde de biz bunun devam ettiğini/ettirildiğini görüyoruz. Yani yerelin fikrini de merkezi hükümet belirliyor. İkisinin parelel olduğunu görüyoruz.
Kaymakamla yapılan görüşme şöyle bir zeminde geçti: Ortaklaştığımız ve ayrıştığımız yerler olarak açıkça konuştuk. Bu kıymetli. Kaymakam bey de, görüşmeyi yapan heyet de aslında bunu ifade etmiş oldu. Birincisi, hukuki olarak haklarımızı bilip kiralamalar hukuksuzdur, bunu belirttik. Dolayısiyle Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığına iletilmek üzere Kaymakamlığa verilen dilekçelerimizde bu hukuksuzluktan dolayı bu kira sözleşmelerinin feshedilmesini talep ediyoruz. Bununla ilgili bize bilgi verilmesini, bilgi verilmediği ya da feshedilmediği takdirde suç duyurusunda bulunacağımızı ilan ediyoruz. Dolayısiyle bu hukuksuzluğu mülki amire de iletmiş olduk.
Tabi ki hukuki konularda farklı görüşler olabiliyor ama görüşme 1,5 saat boyunca fiiliyattaki durum üzerinde bir tartışmaya da geldi elbette. Orada da temel olarak ayrıştığımız nokta, biraz önce
#şezlongsuzDatça ne demek, aslında neyi talep ediyor sorusuna parelel bir işekilde biz kıyıların kiralanamayacağını zaten baştan kabul ediyoruz. Kiralanamadığı gibi kiralanmadığı durumlarda da hiçbir şekilde aslında işte belli işletmelerin, yapıların halkın kullanımını engelleyemeyeceği yönündeki talebimize ek olarak bize gelen bilgi, zaten bunun engellenemeyeceği, yasal olarak da engellenemeyecek olduğunun kabulü idi. Yani ortaklaşılan noktalar var, ayrışılan noktalar var. Bu siyaseten de iyi. Çünkü bu burada bir müzakere olduğunu gösterir. Yani merkezi yönetimin yereldeki temsilciliğinin nerede ortaklaştığımızı, nerelerde ayrıldığımızı gözlemlediğini de, farkında olduğunu da görmüş olduk. Bu da kıymetli bir şey aslında.
Yerel yönetim ile mülki amir arasında bize yaklaşımda nüans farklılıkları olduğunu söylemek mümkün. İkisi arasında tam zıtlık var diyemeyiz.
Burada bir şeyi daha söylemek mümkün: #şezlongsuzDatça olarak nasıl bir kıyı politikası savunuyoruzu biraz daha yapılandırdıktan sonra yeniden bu yerel otoriteler ile görüşüldüğünde farklılık ya da ayrılık daha görünür olacaktır.”
KİRA SÖZLEŞMESİ İŞLETME İLE BİZİ KARŞI KARŞIYA GETİRDİ
Söyleşinin sonuna yalaşıyoruz. Sizin, birkaç gün önce burada, burayı Bakanlıktan kiralayan işletme sahibinin kendiliğinden buraya gelmesi nedeniyle bir biçimde görüşme durumunuz oldu. Onun dışında başkaca bir görüşmeniz oldu mu?
Sedat Yağcıoğlu : “Öyle demek istemediğinizi biliyorum ama işletme sahibi ile bir görüşme planlama gibi durumumuz yok, olmadı da. Sadece bir konuşma oldu. Bunu da bir tartışma gibi düşünmemek lazım. Kendileri, bizim irademiz ve istemimiz dışında kendiliğinden çıkıp buraya geldikleri için bu konuşma durumu oldu.”
Nurperi Uyanık: “Bazı örnekler verdik; şezlonglar otelin kendi bahçesinde duruyor ve müşteriler o şezlonglarda güneşleniyor. Müşteri isterse gelip bizler gibi denize giriyor. Sahilin işgal edildiğine dair örnekler var ama işgal edilmediğine dair örnekler de var. Bunu söyledik. Burada çok kişinin denize girdiğini, kendisinin daha önce buraya geldiğinde bunu gördüğünü, Bakanlık ile imzaladığı o sözleşmenin kendisi ile bizi karşı karşıya getirdiğini söyledik. O da haklı. Biz de haklıyız. Her iki taraf birbirini dinledi.”
Sedat Yağcıoğlu: “Oraya şöyle bir ekleme yapmak istiyorum: Geldiklerinde, biz kendilerine konuşmayacağımızı söyledik, öncelikle. Bizim böyle bir kararımız olduğunu, yani konuşmaya niyetliymişiz, kendileriyle müzakereye başlamışız gibi anlaşılmamasını istedik. Çünkü bu bir forum kararı. Hepimizi bağlar. Biz, merhabalar, teşekkür ederiz konuşma isteğiniz için, bizim görüşmeme kararımız var gibi bir kararlılığımız olduğu için bunu ifade ettik. Burada, pek çok nöbette olduğu gibi kalabalıktık. O arada biz her ne kadar konuşmama talebimiz var desek de karşıdan sorular geldiği için birtaraftan o soruları da yanıtsız bırakmama adına görüşme olmuş oldu. Yoksa ilk tepkimiz, o görüşmeyi yapmak istemediğimiz şeklindeydi. Bunu vurgulamak da yarar var. Hani o günkü görüşme şöyle bir şey değil: Bizim haklarımızı savunma sürecimizde herhangi bir işletmeye bir şeyi açıklama gibi bir sorumluluğumuz, hesap verme sorumluluğumuz olmadığını da vurgulayarak aslında sadece kendilerinin öğrenmek istediği, bize yönelttiği birkaç iddianın aslında öyle olmadığını aktarmış olduk.”
BURADA TEK BİR İŞLETMEYE KARŞI BİR DİRENİŞ YÜRÜTÜLMÜYOR
Yani bu direnişin burada yapılıyor olması, buradaki yapılaşmanın tamamen bir bahane olmasıdır. İşin doğrusu bu. Yani burada özel olarak bir işletmeye karşı bir direniş söz konusu değil. Yani burada bu yapılaşma olmasaydı ve bir başka yerde bir şey olsaydı, belki orada bu tepki ortaya konulacaktı.
Nurperi Uyanık: “Evet. Platformdan dolayı. Zaten Cumartesi günkü sessiz yürüyüşümüz de bunu gösteriyor.”
Sedat Yağcıoğlu: “Çok doğru.”
Sedat sen ODTÜ mezunusun ya hangi bölümden?
Sedat Yağcıoğlu: “Psikoloji. Psikoloğum. Bir kliniğim var.”
Nurperi senin durumun ne?
Nurperi Yağcıoğlu: “Buraya gelmeden önce İstanbul'da bir çalışma hayatım vardı. Bir İngilizce Dil Okulunda Şube Müdürü olarak çalıştım. Burada seramik ile uğraşmaya başladım. Hobinin biraz ilerisinde... Ürettiklerimi Badem Çiçeği ve Can Yücel Festivallerinde sergileyip satıyorum. Direniş başladığından beri buradayım ve haliyle çalışamıyorum.”
Eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?
Sedat yağcıoğlu: “Yürüyüşü ekleyelim. Şöyle: Tam da şu ana kadar konuştuğumuz pek çok konunun göstergesidir yürüyüşümüz. O anlamıyla bir turnusol görevi gördü. Son tartışmayı bıraktığımız noktada, yürüyüş kararını Özbel'den başlayarak Taşlık Plajı sonuna kadar karar vermemiz şunu gösteriyor, zaten; derdimiz, tüm kıyılardır. Yürüyüşün protesto yürüyüşü olmasının yanında aslında bizim açımızdan daha anlamlı bir boyutu vardı. Kıyılar ne durumda bunu gözlemleme yürüyüşü idi aslında. Nerelerde engelleniyoruz? Şu an sezon başlamadı ama nerelerde masalar, şezlonglar vs. gibi şeylerle kıyılar kullanım ve işgal altında. Bunu gözlemleme yürüyüşüydü. Çok renkli, sessiz, slogansız, sadece dövizlerimizde sloganlarımızı ifade edebildiğimiz ama geçtiğimiz her yerde hatta kıyılardaki mekanlarda oturanların da alkışlarıyla destek verdiği, dolayısiyle bir anlamıyla Datça'da karşılığının olduğunu gördüğümüz bir yürüyüş oldu. Benim şahsi, belki de ekip olarak gözlemimiz de olan bir şey, yürüyüşün çok ilgi çektiği, yeni ve yürüyüşten beri de epeyce geriye dönüş aldığımızı gözlemliyoruz. Bunu da eklemekte yarar var.”
10/11/12.04.2023/Datça/Mehmet Erdal
DİKİLİ HALK MECLİSİ
Yurttaşların doğrudan temsiliyetini esas alan birim (iş yeri, site, sokak, mahalle, köy, ilçe...) örgütlenmelerini ve bu örgütlenmeler üzerinden yürütülen mücadeleleri çok önemsiyorum. Bu süreçte emeği bulunanların deneyimlerini “söz uçar, yazı kalır” diyerek kendi ağızlarından dinleyip yazıya dökmeyi ve kalıcı hale getirmeyi seviyorum.
Bu çerçevede geçen yıl Ekim ayı ortalarında (18 Ekim) Bergama Devlet Hastanesinde yatarken ziyaretine gitmiş ve Dikili'nin bir mahallesi konumunda olan Çandarlı'da yaşama geçirilen Çandarlı Halk Meclisi üzerine söyleşi yapmıştım Eyüp Sabri Gamsız'la.
Bu yıl Eylül ayının son günleri (29.09.2023) yaşamını devam ettirdiği Çandarlı'da ziyaretine gittim ve bu kez Dikili'de yaşama geçirdikleri Dikili Halk Meclisi üzerine söyleşi yaptım.
ÇANDARLI HALK MECLİSİ DEVAM EDİYOR
Çandarlı'da kurduğunuz Halk Meclisi'nin durumu nedir şimdilerde?
“Çandarlı Halk Meclisi devam ediyor. Çandarlı Halk Meclisi, şöyle söyleyeyim, 14-28 Mayıs 2023 Genel Seçim sürecinde Sol Parti'nin seçim çalışmalarına ağırlık vermemiz nedeniyle biraz boşlandı...”
Senin Sol Parti'nin seçim çalışmalarına katılman nedeniyle mi?
“Benim ve Çandarlı Halk Meclisi içerisindeki Sol Partililerin çalışmalara katılmaları nedeniyle.”
Çandarlı Halk Meclisi'nde başka siyasi partilerden kimseler yok muydu?
“Vardı. Örneğin TİP'liler vardı. Onlar da kendi siyasi Partilerinin seçim çalışmalarını yürütüyorlardı.”
Bu seçim çalışmalarını nerelerde yapıyordunuz?
“Çandarlı, Dikili, Bergama, Kınık, Soma... Hatta Edremit'e kadar bu çevredeki Sol Parti'nin genel seçim çalışmaları içerisinde doğrudan yer aldık. Bu süreçte Çandarlı Halk Meclisi toplantılarına ve çalışmalarına pek fazla katılamıyorduk. Bu süreçte TİP'liler Çandarlı Halk Meclisi'ni TİP'in yan kuruluşu gibi bir konuma sokmaya çalışıyorlar. Bir ara gelip ilgilendiğimizde bu durumu gördük. Hemen müdahale ettik. Meclisi toparladık. TİP'li meclis üyelerine 'Bu yaptıklarınız meclisin ilkelerine aykırı. Grup hareketi yapılmaması konusunda daha önceden hemfikir olunmuştu...' dedik.”
Yapılması istenmeyen Çandarlı Halk Meclisi içindeki grup hareketi mi?
“Evet. Kozalak örmüşler, meclis ilişkilerimiz üzerinden meclis üyelerine gidip insanları TİP üyesi yapmaya çalışıyorlar ve meclis faaliyetlerine değil, yalnızca TİP'in seçim çalışmalarına katılmaya çağırıyorlar....”
Bu olay üzerine Çandarlı Halk Meclisi toplanıp bir karar filan mı aldı?
“Çandarlı Halk Meclisi Yürütme Kurulu olarak toplanıp karar alındı. TİP'in bu tavrının birey hukukuna dayalı meclis ilkelerine aykırı olduğu sonucuna varıldı. TİP'li arkadaşlar kararın alındığı toplantıya katılmadılar. Dikili Emek ve Demokrasi Platformundaki Çandarlı Halk Meclisi temsilcilerinden birisi TİP'li idi. Görevden aldık.”
Çandarlı Halk Meclisi Dikili Emek ve Demokrasi Platformu'na temsilci düzeyinde mi katılıyordu?
“Evet. Yürütme içerisindeki TİP'li arkadaşları da görevlerinden aldık. Şu an Çandarlı Halk Meclisi faaliyetine devam ediyor. Örneğin ÇEDES'e yönelik Çandarlı'da yürütülen çalışmalara Çandarlı Halk Meclisi ciddi katkıda bulundu. Çandarlı ve Dikili Halk Meclisleri olarak İzmir'deki 'Laiklik' mitingine 3 otobüsle gidildi. Bunlar başarılı işlerdi.
Burada şöyle bir durum var: Çandarlı Dikili'nin bir mahallesi. Şimdi Çandarlı Halk Meclisi ile Dikili Halk Meclisi'ni birleştirme düşüncesindeyiz...”
DİKİLİ'DEKİ HALK MECLİSİ KURMA ÇALIŞMALARI MEYVESİNİ VERDİ
Dikili Halk Meclisini kurma düşüncesi ne zaman gündeme geldi? Önce bunu bir anlayalım.
“Şöyle gündeme geldi: Çandarlı Halk Meclisi kurulma öncesi süreçte seninle yaptığımız tartışmalar sonrasında ben hem Çandarlı'da hem de Dikili'de çalışmalara başlamıştım. Çandarlı Dikili'nin bir mahallesi ya 'Nereden tutturursak' diye düşünmüştüm. İlk başlarda Dikili'de de çalışmalar iyi gidiyordu ama 2022 yılı kışına girerken, Dikili'de bu sürece katılanlar ağırlıkla yazlıkçı olduğundan, bu insanlar Dikili'den ayrıldılar ve geride 2-3 kişi kaldılar. Çandarlı daha derli toplu bir yer olduğundan Çandarlı'dan yürüdük ve sonuç aldık. Dikili'deki Çalışmalar ise nihayet bu yaz meyvesini verdi.”
Nasıl?
“Biliyorsun, halk örgütlenmelerinde yerelde her şeyi kapsayacak bir formül tespit etmek lazım. 'Burada herkesi etkileyen birincil sorun ne?' Dikili'de arıtmanın olmaması nedeniyle denizin kirlenmesi ve havaların sıcak gitmesi nedeniyle de denizin kokması, bize böyle bir olanak sağladı. Bu durumu değerlendirerek, buradan yürüdüm. Dikili halkına çağrı yapmaya başladım, işte Dikili'nin birkaç tane yerli İnternet siteleri var, oradan, 'Bu böyle olmaz. Beraber olalım. Beraber hareket edelim. Bu sorunlarımızı çözelim. Bu konuda partizanlık olmaz' gibicesine.”
Eyüp Sabri Gamsız olarak?
“Eyüp Sabri Gamsız olarak çağrı yaptım. Bu çağrılarım üzerine yazılarıma pozitif tepkiler gelmeye başladı, çağrılarımın yayınlandığı İnternet siteleri üzerinden. Birkaç çağrıdan sonra nihayet 'Bu konuda bir yerde toplanıp bir karar almalı' dedim. 'Toplanalım! Toplanalım...' cevapları gelmeye başlanınca, yeterli sayıya ulaşıldığını gördüm ve Uluçay Çay Bahçesinde toplanma çağrısı yaptım.
O toplantıdan önce şöyle bir şey yaşadım: Bu çağrıları yapmaya başladığım ilk anlarda 48 tane Sol Parti'ye küskün, Sol Partili olmayan ama geçmişte bazı siyasi hareketler içerisinde yer almış, işte Halkın Kurtuluşu, EMEP... gibi çok farklı geleneklerden gelen insanlar geldiler, 'Dikili Halk Meclisini kuralım' diye. Buna yanaşmadım. Çünkü Çandarlı Halk Meclisi deneyimimizden çıkardığım bir ders vardı, o da şu idi: Bu arkadaşlar ile Dikili Halk Meclisi'ni kurmaya başlar isek Dikili Halk Meclisi'nde de Çandarlı Halk Meclisi'nde yaşadığımız benzer sorunları yaşayacaktık. Öte yandan, bir anlamda Dikili Emek ve Demokrasi Meclisi'nin daha geniş bir benzerini kurmuş olacaktık...”
DİKİLİ'DE VAR OLAN YAPILAR SÜRECİN DIŞINDA KALMAYI YEĞLEDİLER
Şunları netleştirelim: Dikili Halk Meclisi'ni kurmaya başladığınızda Dikili Emek ve Demokrasi Platformu vardı.
“Vardı.”
Bu platform, benzerlerini pek çok yerde gördüklerimiz gibi siyasi partilerin, derneklerin, sendikaların, platformların vb... temsilcilerinden oluşuyordu.
“Evet, öyle oluşuyordu.”
Kaç yıl olmuş kurulalı?
“10-15 yıl kadar olmuş. Çandarlı Halk Meclisi kurulduktan sonra biz de temsilci düzeyinde bu platforma katılmıştık.”
Peki, sen bu platformun içinde mi yoksa bu platforma rağmen mi Dikili Halk Meclisi'ni kurmayı düşünüyor ve öneriyordun?
“Şöyle: Çandarlı Halk Meclisi temsilcisi olarak Dikili Emek ve Demokrasi Platformu'na katıldığım süreçte, ki hastalanınca ayrılmıştım, dedim ki 'Arkadaşlar, 10 yıldır, 15 yıldır Dikili'de Dikili Emek ve Demokrasi Platformu olarak varsınız ama Dikili halkının sorunlarıyla ilgili somut bir tane bile çalışmanız/örgütlenmeniz yok. Herhangi bir köyde, mahallede, fabrikada çalışmanız yok. Yani yerelde hiçbir konuda hiçbir varlığınız yok. Takvimde yazılı günlerde çıkıyorsunuz, basın açıklaması yapıyorsunuz, evlerinize gidiyorsunuz. Halk ile hiçbir işiniz yok. Halkın sizden haberi yok.' Toplantıda bunları kendilerine söyledim. 'Bizim Çandarlı Halk Meclisi gibi Dikili'de de Dikili Halk Meclisi çalışmamız var. Gelin bu çalışmayı birlikte yürütelim. Bir şeyler yapalım. Var olan durumu değiştirelim. Artık halk bizi tanısın...' gibi o toplantılarda 3-5 kez bu konuyu gündeme getirdim. Önerdim. Bu konuya sıcak bakmadılar. Çünkü bu iş emek istiyor.
Sol Parti'ye gelince, üyesi olduktan sonra bu konuyu orada da her toplantıda dile getirdim. 'Bakın burada da böyle bir şey gelişiyor. Gelin, buna önderlik edin'...”
Sol Parti Dikili İlçe Örgütünde?
“Dikili ilçe örgütünde dile getirdim. 'Bakın, denizin kirliliği ve kanalizasyon sorunu konularında insanlar duyarlı. Bu konularda imzalar toplanacak. Eylemlilikler başlayacak. Uluçay Çay Bahçesinde toplanılacak. Gelin, Sol Parti Dikili İlçe Örgütü olarak buna önderlik yapın' dedim. Bu yaklaşımım bir karşılık görmedi. Özelden de (ilçe örgütü grubu üzerinden) çağırmama rağmen hiç kimse gelmedi ama Dikililer geldiler; haliyle kişi olarak öne geçmek zorunda kaldım...
Çandarlı Halk Meclisi kurulurken de ki o süreçte Sol Parti üyesi değildim, logomuzdan tutun bastığımız bildiriler dahil her şeyi ilk olarak onlara götürmüştüm. 'Arkadaşlar, bakın, böyle böyle bir gelişme var, gelin, katılın' diyerek davet etmiş ama hiçbirisine gelmemişlerdi. Kısacası Dikili Halk Meclisi kurulma sürecinde de benzer şeyler oldu. Şimdi bana 'Bireysel hareket ediyor' gibi bir eleştiride bulunuyorlar.”
Uluçay Çay Bahçesindki toplantıdan önce çağrı yaptın ama üyesi olduğun Sol Parti Dikili İlçe Örgütünden, Dikili Emek ve Demokrasi Platformundan bir karşılık gelmedi...
“Evet. Hatta bana şöyle bir şey söylendi Sol Parti Dikili İlçe Örgütü'nün bir toplantısında: 'Dikili Çandarlı değildir, Dikili'de halk meclisi oluşturulamaz.'”
DİKİLİ HALK MECLİSİ İLK TOPLANTIDA KURULDU
Tamam. Sonuç olarak Uluçay Çay Bahçesinde ilk toplantı gerçekleştirildi. Tarih?
“1 Ağustos 2023. Bu toplantıya 60'ın üzerinde bir katılım oldu.”
Bu çağrı yerel İnternet siteleri üzerinden yapıldı ve toplantıya gelenler bu çağrıları görüp geldiler değil mi?
“Evet. Ben çağrılarımı var olan ya da bilebildiğim bütün yerel İnternet sitelerinde paylaşmıştım. Bu İnternet siteleri toplam 15.000 civarında bir kitleye hitap ediyor. Bu sitelerdeki paylaşımlarımda dedim ki 'Bu sorunların çözümü sosyal medya düzleminde yapılan yazışmalar ile olmaz, bir araya gelelim. Fiiliyata dökelim.' Buluşma yeri olarak Uluçay Çay Bahçesi'ni verdim. İnsanlar geldiler.
Toplantıya gelenler ile oturduk. Konuştuk. 29 kişilik bir yürütme oluşturduk.”
İlk toplantıda?
“İlk toplantıda. Yürütmenin 27'si kadın, 2'si erkekti. Böylece kadın ağırlıklı bir yapı ortaya çıktı. Oluşturduğumuz birlikteliğin adını koyduk, 'Dikili Halk Meclisi' olarak. Temel ilkelerimizi belirledik. Öncelikli olarak çözümünü istediğimiz sorunlar deniz kirliliği ve arıtma idi. Bunlar için ilk olarak imza toplamayı iş olarak önümüze koyduk...”
DİKİLİ'DE “ARITMA” SORUNU VAR
Dikili'de arıtma yok mu?
“Var ama sahte bir arıtma.”
O ne demek?
“Şöyle: Arıtma, kanalizasyondan gelenleri topluyor. Topladıktan sonra mikserden geçiriyor. Çorba yapıyor. Sonrasında hiçbir kimyasal işleme sokmaksızın borular ile kıyıdan epey uzak bir yerde denizin dibinde dip akıntısına veriyor. Olduğu gibi.”
Ne kadar açıkta?
“Kesin bir mesafe veremem. Bir, belki daha fazla... Bilemiyorum.”
Kanalizasyondan gelen atıkların çorbaya çevrildikten sonra olduğu gibi denizde dip akıntısına verildiği gerçek mi?
“Gerçek. Başka türlü pompa ile basıp boruların yardımıyla denize basılamaz. On yılı aşkın süredir bu böyle devam ettiği için Ege Denizi bu şekilde kirletiliyor. Bu konuda bize verilen cevap şu idi: 'Olur mu? İşte burada da arıtma var. Akdeniz'e kıyısı olan bütün ülkeler, örneğin Fransa bile böyle yapıyor.' Doğru, onlar da yapıyor ama biyolojik arıtmayı yaptıktan sonra denizin açıklarında deniz dibindeki akıntıya pompalıyorlar.”
Söylediklerini aynen yazarım. Zan altında kalmayalım?
“Hayır. Kesinlikle. Araştırdım. Dikili Kaymakamı bile kendisiyle yaptığımız görüşmede bunun böyle olduğunu kabul etti. Kaymakamlığın bu konuda hazırladığı resmi bir rapor da var. Bu olay uydurma filan değil.”
Anladım. Arıtma sorunu var...
“Arıtma sorunu var. Doğru dürüst kanalizasyon sistemi yok. Islah edilmemiş. Arıtma yeterli gelmeyince ikide bir farklı noktalarda patlayıp duruyor. Özellikle akşamları basıyorlar denize. Pis bir koku yayılıyor. Ayrıyeten sahiller altı ve Kabakum'da dereler var. Oradan denize pislik akıyor. Balıklar öldü bu yüzden bu yıl. Denizde canlı kalmadı. Leş gibi kokuyor. İzmir'in Salhane bölgesi bir zamanlar nasıl kokuyordu, aynen öyle kokuyor. Rezalet bir durum yani. Bunların hepsinin çözülmesi konusunda biz bir dilekçe yazdık. İmza toplamaya karar verdik, o toplantıda.”
İLK İŞİMİZ İMZA TOPLAMAK OLDU
Bir dilekçe yazıldı ve o dilekçe için imza toplanılmasına karar verildi?
“Evet ama şöyle bir şey de yapmıştık ilk toplantıda: 29 kişi ile kurduğumuz yürütme 40 kişiyi bulunca, sürece daha hızlı müdahale edebilmek için bu yürütmenin içinde 6 kişilik daha dar ikinci bir yürütme oluşturmuştuk. Kararları en geniş toplantılarda alacak ama pratik sorunlara da hızlıca müdahale edebilecektik, böylece. Bu 6 kişinin de 5'i kadın, birisi erkek idi.
Kadınlar aldı 3 nüsha hazırladığımız dilekçeleri ellerine, müthiş bir uğraşı verdiler. Ben böyle bir şeyi ilk kez gördüm. İmza toplama şekli çok güzeldi. Bu tür faaliyetlerde bilinen imza toplama şekli nasıldır? Bir yerlere masa koyarsın, gelen geçene 'Hey arkadaş. Şu konuda imza topluyoruz. Atar mısın?' deriz. Vatandaş imza atar ya da atmaz, biz o vatandaşı bir daha görmeyiz. Bu kez öyle olmadı. Kapılar çalındı tek tek. İçeriye girildi. Kadınlar yaptı bunları. Olayı anlattılar. İmzayı atanlar imzayı atmakla kalmayıp olayı sahiplendiler. Bu şekilde 3500 imza topladık. Zamanında yetiştiremeyenler sonrasında 1500 imza daha getirdiler. Böylece toplam 5000 imza toplanmış oldu.”
Kaç günde toplandı bu imzalar?
“5 günde. Süper bir çalışma oldu. Şöyle bir olay: İmzayı veren sonrasındaki gelişmeleri soruyor, ki hala ilişkilerimiz devam ediyor. Yolda ya da kapısını çalıp imza attırdığın sonrasında seni bir daha görmüyor değil, öyle bir şey değil, imza atan kapı komşusu. Konuşuyorlar. Sohbet ediyorlar. Gelişmeleri öğrenmeye çalışıyorlar. İmza atan insanlar şu an bizimle bir biçimde iletişim halinde. Böyle bir imza toplandı.”
Bu toplanan imzaları nerelere verdiniz?
“Dikili Kaymakamlığına verdik bir nüshasını, olayı resmileştirmek için. Bir tanesini Dikili Belediyesi'ne. Bir tanesini de İzmir Büyükşehir Belediyesi'ne verdik. Hepsine tek tek götürdük.
'Dikili Kaymakamlığı'na neden verildi ?' diye soruldu. Bu işin ucu, nitekim şimdi geldiğimiz nokta o, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı'na, yani hükümete uzanıyor. Burada hükümetin yerel ayağı Dikili Kaymakamlığı'dır. Kaymakamlığın bizim hakkımızda yazı yazması demek, işimizi kolaylaştırması demektir. İkincisi, Dikili Halk Meclisi resmi bir kuruluş değil. Kaymakamlık bizim toplayıp verdiğimiz dilekçelerin arkasına resmi bir yazı yazdığında, yani bir biçimde bizi kabullendiğinde, bizim yaptığımız iş komple resmileşir. Bunu da Çandarlı Halk Meclisi deneyiminden öğrenmiştik. Nitekim de öyle oldu.
İlçe Belediyesi'ne dilekçeyi teslim ettik ama hala bize randevu vermedi.
İzmir Büyükşehir Belediyesi ilk elde bizi kaale almadı. Biz dedik ki '14 Ağustos günü İzmir Büyükşehir Belediyesi toplantı halindeyken belediyeyi basmaya geliyoruz. Orada bu konuyu konuşacağız. Slogan atacağız... Sorunlarımızı gündeme getireceğiz.' Bunun üzerine İzmir Büyükşehir Belediyesi özel kalem müdürü sekreterliği 14 Ağustos'dan önce bize randevu gününü bildirdi. Bu randevuya gittik. Çok iyi karşılandık. Tunç Soyer çok iyi karşıladı. İZSU Müdürü ayakta karşıladı. Sorunlarımızı dinlediler. Bizimle ilgilendiler...”
ARITMANIN YAPILACAĞI YER DEĞİŞTİRİLDİ
Kaç kişi gitmiştiniz?
“4 kişi gittik. Tunç Soyer ilgililere talimatlar verdi. Bizim iddia ettiğimiz bir konu vardı: 10 yıldır Dikili'de arıtmanın yapılacağı söylenen yer yanlış bir yerdi. Neden yanlıştı? Biz bunu kafamızdan uydurmuyorduk. Bu konuda uzman bazı kişiler bizimle birlikteydiler, onlar söylemişlerdi. Bunları söyledik. Bizi haklı buldular. Yeri değiştirdiler. Çok kısa bir sürede, ki tarihinde görülmemiştir, bu yeni yeri istimlak ettiler ve parasını hemen ödediler. Bir ay bile sürmedi. Mühiş bir şey. Dikili Kaymakamlığı'na verdiğimiz dşlekçeye kaymakamlık ek yazı koyduğundan dolayı bize de resmi bir yazı ile yanıt verdi İzmir Büyükşehir Belediyesi; işte 'şu tarihte arıtmanın yapımına başlayacağız' diyerek.
Şu anda projesi bitmiş, kredisi çıkmış, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı'nın onayını bekliyor.”
Yani bu arıtma konusu ve haliyle deniz kirliliği Dikili'nin birinci sorunu olarak görülüyor, bu nedenle ilk günden bunu gündeme aldınız ve bu konuda bir ilerleme kaydedildi.
“Geçenlerde Dikili'de kültür merkezi açılışı vardı. Tunç Soyer de geldi. Çağırdı. Sohbet ettik. 'Başkanım, bize bu yazıyı yolladınız, paylaştım, çok da etkili oldu. Bugün sizden ricam şu: Kültür merkezinin açılışı için bir konuşma yapacaksınız. Halk gelmiş. Sizi dinleyecek. Arıtma konusuna da değinir ve söz verir misiniz? Halk bunu bir de sizin ağzınızdan duysun' dedim. 'Tabi. Ne demek.” dedi. Çıktı kürsüye ve konuşmanın başında ilk olarak bu konuya değindi, bağıra bağıra. Çok güzel bir şey oldu. Hiç beklemiyordum. O an ona Dikili'nin sorunlarını içeren oldukça geniş bir mektup da verdim. 'Bunu da lütfen okuyun' dedim. Bundan ötesini artık takip edceğiz.”
KUM ZAMBAKLARI KATLEDİLİYOR. DENİZ PATLICANLARI TOPLANIYOR
Bunun dışında Dikili Halk Meclisi'nin 'Arıtma konusunda bir mesafe aldık, şimdi şu sorunu gündeme alalım' deyip gündemine aldığı başka sorunlar var mı yoksa beklemede misiniz?
“Dikili Halk Meclisi'nin bir sorunlar sıralaması var, biraz önce söylemiştim. Şimdi ikinci sıradaki sorunumuzu gündemimize aldık.
Kabakum'da endemik bir bitki olan Kum Zambakları yetişiyor. Onları katlediyorlar. Orası aynı zamanda kaplumbağaların yumurtalarını bıraktıkları bir bölgedir. Bu bölgenin hemen kıyısında AKP'nin eski ilçe başkanı bir yer almış. O yeri için Dikili Belediyesi'ni bypas ederek Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığından imar izni almış. Sıkıntı şu: Önlem olarak hiçbir şey yok. Kepçeler çalışırken Kum Zambaklarının olduğu bölgeye girip çıkıyorlar. Ne Kum Zambağı kalıyor ne de başka bir şey kalıyor. Buna karşı bir mücadelemiz var.
İkincisi Deniz Patlıcanları'nı topluyorlar denizden, bunların toplanması kesin olarak yasak olmasına rağmen. Bizim burada denizin dibi Deniz Patlıcanı kaynıyor. Dikili Denizi'nin maviliği, güzelliği, Mavi Bayrak almasının nedeni bu Deniz Patlıcanlarıdır. Denizi onlar temizliyorlar.”
Onları mı topluyorlar?
“Hem de trolle. Bademler köyünden buraya kadar bütün alanı tarıyorlar. Acımasız bir toplama içindeler. Bunlara karşı da bir mücadele başlattık. Arıtma olayının yanı sıra bu konuda da girişimlerimiz oldu. Örneğin Sahil Güvenliğe şikayet ettik, 'Adamlar gelmiş, trolle Deniz Patlıcanlarını topluyor' diyerek. Sahil Güvenliğin başındayız. Dilekçemizi veriyoruz, 'Bakın böyle böyle yapıyorlar, Denizi katlediyorlar, Deniz Patlıcanlarını topluyorlar. Gidin müdahale edin. Bunları engelleyin' diyoruz. Sallanıyorlar. Deniz Patlıcanlarını toplayanlar kaçıyorlar. Sonra Sahil Güvenlik gidiyor. Bakıyor. 'Böyle bir şey yok' diyor.”
Deniz Patlıcanlarını toplamak yasak aslında, benim de bildiğim.
“Yasak. Belediye değil, Sahil Güvenlik buna müdahale edecek. Bu nedenle onlara gidiyoruz. Söylüyoruz. Deniz Patlıcanlarını toplayanlar gittikten sonra gidiyorlar. Sonradan öğrendik ki bu Deniz Patlıcanlarını toplayan AKP'li bir şirket... Yahu trolle topluyorlar, denizin dibinde ne var ne yok, canlıları, balıkların, denizde yaşayan bütün canlıların yumurtalarını bıraktıkları yuvaları yok ediyorlar. Denizin dibini çölleştiriyorlar.
Dikili Halk Meclisi'nin önündeki görev şimdi bunlar. Bunların arkasından plajların mafyaya verilmesi gelecek. Bedava denize girdiğimiz plajlar şimdi mafyaya peşkeş çekiliyor.”
Dikili Belediyesi mi veriyor? Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı mı?
“Bu konu Dikili Belediyesi ile ilgili. Şimdiki Dikili Belediye Başkanı Ülkü Ocaklarında yetişmiş. ANAP'lı. Ülkücüleri CHP'li yaparak CHP ilçe örgütünü ele geçirmiş. Bütün plajları bunlara kiralamış. Bu nedenle Dikili tarihinde ilk kez uyuşturucu bizim sahillerimize geldi. Çözmek için gündemimize alacağımız sorunlardan birisi de budur.”
SORUNLARIMIZI VE ÇÖZÜMLERİNİ BİRLİKTE TARTIŞARAK BELİRLİYORUZ
Dikili Halk Meclisi bu kısa sürede kaç defa toplantı yaptı?
“5 toplantı yaptık.”
Bütün toplantılar geniş katılımlı mı yapıldı?
“Şöyle oldu:Bazı toplantıları dar yaptık, bazılarını ise geniş katılımlı yaptık.
Bizde 3 kademe var, o en dar grubun dışında. Yürütme, WhatsApp grubu ve Facebook sayfamız.
En dar grup alınan kararların sözcüsü ve ileticisidir. Örneğin benim önerdiğim bazı şeyler kabul edilip karar haline gelmese de ben alınan kararların sözcülüğünü yapıyorum. Böyle bir işlerliğimiz var.
Yürütmeyi neden kalabalık tuttuk? İnsanları ne kadar karar alma mekanizması içerisine sokarsak, bunu Çandarlı Halk Meclisi çlışmalarından bir ders olarak aldım, ki Çandarlı Halk Meclisinin en büyük eksikliği de budur, olaya o kadar çok sahip çıkıyorlar. Nitekim Dikili'de yapılan 1 Eylül Barış Mitinginde hemen hemen meydanın 1/3'ü Çandarlı ve Dikili Halk Meclisi üyelerinden oluşuyordu. Bir başka deyişle, son 10 yılda Dikili'de yapılan mitinglerde en kalabalık korteji oluşturduk.”
Sosyal medyada da paylaştığın şu tartışmalı miting mi?
“Aynen. Bazılarınca engellenmeye çalışılmamıza rağmen en kalabalık kortejdik. Bizim kortejdeki vatandaşların önemli bir kısmı hayatlarında ilk defa bir mitinge katıldılar ve yürüdüler. Bu büyük bir başarıydı.
Şu an 478 kişi ile diyaloğumuz var. Bu kişilerden oluşan bir WhatsApp grubumuz var. Burada aynı zamanda karar da alabiliyoruz.
Facebook grubumuz daha geniş, 500 kişiye yaklaşıyor. Devamlı genişliyoruz...”
HALK MECLİSİ SİYASETTEN UZAK DEĞİLDİR
Bu noktada öğrenmek istediğim şu: “Örgütlenme” denilince, bir, legal ya da illegal siyasi partileri, siyasi oluşumları, iki, dernek, sendika, kooperatif... gibi kitle örgütlenmelerini anlıyor insanların çoğu, sol kesim de dahil, özü itibarıyla. Halk meclisi dediğimiz örgütlenme biçimi ise bu iki kategorideki örgütlenme biçimlerinin dışındadır ama özünde bir kitle örgütlenmesidir. Meşruiyetini yasalardan değil, çünkü yasal olarak tanımlanmıyor, tamamen fiiliyattan, kitlenin onu sahiplenmesinden alıyor. Çandarlı'da ya da Dikili'de bu örgütlenme biçimine farklı türden eleştiriler yöneltenler oluyor mu? Yani, “Yahu böyle olmaz. İşte dernek kuralım ya da (x) partisinin yan örgütü olalım...” türünden. Bir başka deyişle, bu örgütlenme modelinin doğrudan kendisine itiraz edenler oluyor mu yoksa hiç ses çıkarılmıyor mu?
“Kuruluşumuzun ilk haftası benzeri görüşler dile getirildi. Kimisi parti, kimisi dernek kuralım, kimisi de kafe gibi bir yer açalım, orada toplanalım dedi. Bunun üzerine bir toplantı yaptık. Dedik ki 'Kesinlikle hiçbir dernek, kuruluş kurmayacağız. Hiçbir partinin yedeği olmayacağız. Özgür, bağımsız bir hak mücadelesini burada organize edeceğiz.' Aldığımız karar bu oldu.
'Siyasi bir örgüt olmayacağız' derken bir şey karıştırılıyor. Biz siyasetten uzak değiliz. Apolitik bir örgüt değiliz. Siyasetin tam göbeğindeyiz. Bunları birbirinden ayırmak gerekiyor. Partizan olmakla siyaset yapmak farklı şeylerdir. Biz partizan değiliz. Biz bütün partilerin üzerindeyiz. Halk meclisine katılan herkes Çandarlı'nın ya da Dikili'nin sorunları söz konusu olunca var olan siyasi parti kimliğini bir kenara bırakıyor, çözmeye çalıştığımız sorun üzerinde ortak siyaset yapıyor. Biz böyle bakıyoruz meseleye...”
Bir süre bu çerçevede konuşmaya devam ediyoruz...
HALK MECLİSLERİ YENİ VE UYGUN ÖRGÜTLENME BİÇİMLERİDİR
Yani var olan sorunlarımızın çözümü için halk meclisleri uygun bir örgütlenme modelidir?
“Aynen.”
Birey olarak değil, bir siyasi partinin nezdinde değil, Emek ve Demokrasi Platformları gibi yenilgi yıllarının kastlaşmış örgütlenmelerinde de değil, yeni bir örgütlenme modeli...
“Yeni insan. Yeni ilişkiler... Anlattığım gibi bu meclislere katılanların %90'ı ilk kez bu tür örgütlenmelere katılıyorlar. Bu insanlar 20 yaşında, 40 yaşındaki gençler değiller.”
Meclislere katılanlar çalışmalarının sonucunu gördüklerinde “Bu yolla bir mesafe katetmek mümkünmüş” diyorlar. Elbette bu meclisler ile başka ne tür sorunları çözebiliriz, bunu şimdiden bilebilmek mümkün değil.
“Aynen. Hayat karşımıza daha başka ne getirir bilemeyiz.”
SOL YAPILAR ÇEKİLMİŞ KABUĞUNA, HAYATLARINDAN MEMNUNLAR
Bu konuda söylemek istediğin başka bir şey var mı?
“2-3 yıl önce Soma'da özel sektörün elindeki maden işletmelerinde madencilerin örgütlenmesi işi vardı. Biz o konuda bir dayanışma grubu oluşturmuştuk. 68 kişi vardı grupta. Sendika kuruldu ama grup dağıldı. Benim rahatsız olduğum nokta şu: sol yapılar içerisinde kimse bu çalışmalara, yapılara katılmıyorlar. Gelmiyorlar. Çekilmişler kabuklarına. Olup bitenler hiç umurlarında değiller.
Örneğin, Kamil Kartal'ın da katıldığı o meşhur maden yürüyüşü vardı, Soma'dan Ankara'ya. Ona da gelmediler. Sonra ne oldu? Bir trafik kazasında öldü insanlar, o cenazeye gelenler oldu. İşçiler cenazeye gelenlere 'Bizim mücadelemizde neredeydiniz?' diye sordular. Bu olay her yerde yaşanıyor. AGROBAY direnişinde de, Çandarlı ve Dikili Halk Meclisleri sürecinde de yaşanıyor. Gelmiyorlar. Davet etsek de gelmiyorlar. 'Neden gelmiyorsunuz?' diye gidip sorduğumuzda 'Siz bireysel hareket ediyorsunuz' diyorlar...
Bir de şu var: Dikili Halk Meclisi'nin Dikili Emek ve Demokrasi Platformu'na alternatif bir örgüt olarak gündeme getirildiğini düşünenler var. Bunu kim söylerse ona bunun doğru olmadığını söylüyorum. 'Çandarlı Halk Meclisi Dikili Emek ve Demokrasi Platformunda temsil edilen bir örgüt. Dikili Halk Meclisi Çandarlı Halk Meclisi deneyimizden ders çıkararak oluşturulan benzer bir örgütlenmedir. Biz bu meclisi kurarak bütün siyasi oluşumlara yeni bir çalışma ve örgütlenme alanı açıyoruz. Gelin. Birey olarak katılın. Bu mücedele içerisinde yer alın. Halkın içerisine girin. Gösterin kendinizi. Siz de meclis üyeleri gibi var olan sorunların çözümünde elinizi taşın altına sokun. Dikililer sizleri yanlarında görsünler. Tanısınlar. Siz bekliyorsunuz, ki halk kendiliğinden gelsin ve sizin partinize üye olsun. Böyle bir şey mümkün mü?'
Bu anlayışı bir türlü yıkamıyoruz. Sıkıntımız bu!
Halk meclisi siyasallaşamazsa sabun köpüğü gibi dağılır gider.”
02.10.2023/Datça/Mehmet Erdal
DATÇA KENT KONSEYİNDE YENİ DÖNEM
Datça Kent Konseyi bugün yapılan olağan genel kurulunda yeni başkanını ve yürütme kurulu üyelerini belirledi.
Bülent Ecevit Kültür Merkezinde bugün saat 14.00'te başlayan genel kurula katılım oldukça yüksekti: İlk toplantı günü olmasına karşın 130 civarındaki bileşeninden 110 kadarının kongre salonunda hazır bulunduğu görüldü.
Bugün yapılan kongrede de 25 Haziran 2021 günü yapılan kongrede olduğu gibi yine iki başkan adayı yarıştı: 2021 yılında öğretmen Çiğdem Canbey ile yarışıp seçimi kaybeden peyzaj mimarı Ali Eren bu kez editör Aytekin Erdoğan ile yarıştı ve yine kaybetti. Aytekin Erdoğan 70, Ali Eren 35 oy aldı.
2021 yılında yapılan kongrede en çok tartışılan konulardan birisi yürütme kurulu üyelerinin belirlenmesinde “Blok Liste”nin mi yoksa “Çarşaf Liste”nin mi esas alınması gerektiği idi. Bu kez 2021'in aksine “Çarşaf Liste” uygulaması esas alındı ve bunun nasıl uygulanabileceği üzerine bir süre tartışıldıktan sonra oy kullanacak katılımcıların isterlerse istedikleri adayın üzerini çizip bir başka adayın ismini yazabileceği yaklaşımı genel kabul gördü.
Başkan ve yürütme kurulu üyeleri için ayrı ayrı oyun kullanıldığı ama zaman darlığı nedeniyle her iki oy pusulasının da aynı zarf içerisine konulduğu oylama sonucunda yeni yürütme kurulu üyeleri şu isimlerden oluştu: Tuğrul Kınıkoğlu, Çiğdem Subaşı Erkan, Gizem Çetin Özer, Yaprak Ok, Sara Pekdinçer, Okan Özalp, Güllü Balli.
30.04.2024/Datça/Mehmet Erdal
SEVGİLİNE KOŞAR GİBİ... (Datça Mor Pedal'ın kısa öyküsü)
Datça Mor Pedal bisiklet sürmeyi öğrenmek isteyen kadınlara gönüllü verdiği eğitimin 2024 yılı kış/bahar sezon finalini yaptı; Burgaz sahilinde gerçekleştirilen piknikli buluşmaya çok sayıda öğrenci ile öğreticilerin tamamı katıldı.
Dün akşama doğru saat 18.00 gibi Burgaz sahilindeki buluşma yerine gelen öğreticiler ve öğrenciler geniş bir daire oluşturarak yanlarında getirdikleri yiyecekleri ve içecekleri paylaştılar, aralarında sohbet ettiler. Buluşmanın bir yerinde Datça Mor Pedal'ın kurucusu Ümit Kırcalı'dan grubun ortaya çıkış öyküsünü anlatmasını istediler; Ümit Kırcalı, arkadaşlarının kendisinden dinlemek istediği öyküyü anlatmaya başladı.
DATÇA'YA GELDİĞİMDE BİSİKLETE BİNMEYİ BİLMİYORDUM
“Ben buraya (Datça'ya) 20 sene önce geldim. Bu yıl 20. senem. Buraya geldiğimde bisiklet kullanmayı bilmiyordum, Kayseri'de yetiştiğim için, ki Kayseri'de kızlar bisiklet kullanmazdı. Abilerimin bisikleti vardı ama ben asla binemezdim, erkekler binerdi. Onun için bisiklet içimde bir ukte idi; hep öğrenmek istedim ama olmadı. Buraya gelince, belki tanıyanlar vardır, Hülya Erdoğan adında bir hanım arkadaşımız vardı. Daha önce Mercan Kafe vardı, biz orada otururken Hülya hanım oradan geçerdi; şapkası, eteği, bisikleti ile bisiklete o kadar yakışan bir kadındı ki onu gördükçe ben çok özendim. 'Ay ben de bunun gibi bisiklete binmek istiyorum' dedim ve kendime küçük, 24 jant çocuk bisikleti aldım; boyum kısa olduğu için büyük bisikletlere cesaret edip de binemem diye. Ayağım yere değsin istiyordum. Şimdiki eğitim bisikletleri gibi bir bisiklet aldım. Cumhuriyet Meydanına gidiyordum sabah erkenden, elimde bisikletle. Meydanda o zamanlar kafeler yoktu, insanlar yoktu. Ben kendi kendime orada döne döne bisiklete binmeyi öğrendim.
SÜSLÜ KADINLAR BİSİKLET TURU DÜZENLEDİM
Daha sonrasında eve gidip gelmeye başladım. Bana cesaret geldi. Bisiklete binmek çok hoşuma gitti. Ondan birkaç sene sonra, tabii bu arada Hülya ile tanıştım. Onunla da bisiklet sürmeye başladık. Birkaç sene sonra Süslü Kadınlar Bisiklet Turu'nu duydum, sosyal medyadan. O adla bisiklet turu yapılıyormuş. Çok hoşuma gitti kadınların böyle süslenip püslenip senede bir kere bisiklete binip ortada dolaşması, 'Bunu burada ben neden yapmayayım? Ben de yapayım!' dedim. Bu arada bisiklete binen kadın azdı tabii Datça'da. İlk Süslü Kadınlar Bisiklet Turu'nu öylesine yaptım. Cunhuriyet Meydanı'ndan başladık Denizliler Sitesi'ne doğru gittik, yayınladım tabi her yerde, çok az kadın katıldı. İşte arkadaşlarımız filan katıldı, orada kahvaltı yaptık falan. İşte 'Arabadan in, bisiklete bin' sloganı taa o zamandan var. Onları söyleyerek, 'Çevre dostu bisiklet...' sloganları atarak bir tur yaptık. Ertesi gün sosyal medyada yayınlandı tabii bu, Sema Gür (Uçuşan Teker) aradı beni, bu Süslü Kadınlar Bisiklet Grubu'nu kuran kişi, dedi ki 'Böyle bir tur yapmışsınız ama bunun isim hakkı bize ait. Sizin yaptığınız yasal bir tur değil. Mahkemelik bile olabilirsiniz. Bu yaptığınızdan niye haberimiz olmadı?' Dedim ki 'Size haber vermem gerektiğini düşünemedim. Öylesine yaptım.' 'O zaman bundan sonra bizimle birlikte yapın bu turu. Bundan sonra Datça'daki Süslü kadınlar Bisiklet Turu düzenleyicisi sen ol. Her sene yap bu turu.' dedi. 'Tamam.' dedim ama bu arada çok az kadın bindiği için 'Ne kadar kadına ulaşabilirim acaba? Bir bisiklet dersi mi vermeye başlasam acaba, bildiğim kadarıyla?' Pazar yerine gittim. Arkadaşlardan 2-3 tane uyduruk bisiklet buldum. Orada başladık bisiklet eğitimine. İlk öğrencilerim Sevda (Erdal) da dahil 5 kadındı. İkinci Süslü Kadınlar Bisiklet Turu'na o 5 kişiyi yetiştirdim. Bisikleti öğrendiler. İkinci Süslü kadınlar Bisiklet Turu'na katıldık hep birlikte. Başka katılanlar da oldu ama sayımız azdı tabi. Sosyal medyada oldukça geniş bir biçimde yayınlayarak legal bir tur yaptık.
BİSİKLET EĞİTİMİNE TALEP VE İLGİ ARTMAYA BAŞLADI
Bu herkesin dikkatini çekti tabi. Bisiklet derslerine rağbet başladı. Önce 10 kadın geldi. Sonra 15 kadın geldi ama 3 tane uyduruk bisikletimiz vardı, onlardan birisi hala eğitim bisikleti olarak duran, iki tekeri farklı olan, sağ olsun bisikletçi Bülent (Ertaş) ayarladı onu. Onunla başladık. İki tane de uyduruk bisikletimiz vardı. Sonra Hayriye (Yılmaz) Balkan, belediye meclis üyesi ve Datça Kent Konseyi Başkanı bir arkadaşımızdı, bu durumu duymuş, beni aradı, 'Madem böyle bir şeye başladın, biz de belediyeye müracaat edelim, size yeni bisiklet alsın, yeni bisikletlerle yap.' dedi. 'Olur' dedik. Gittik. Belediye başkanı ile konuştuk. Sağ olsun başkanımız Abdullah Gürsel Uçar o zaman 3 tane bisiklet aldı Şenkaya'dan; 2 tane 24 jant, bir tane 26 jant. Böylece yepyeni bisikletlerimiz oldu. Böylece devam ettik bisiklet turlarımıza.
DATÇA MOR PEDAL OLDUK
Bu arada Muğla'da Mor Pedal Kadın Bisiklet Grubu olduğunu öğrendim. Onlarla haberleşmeye başladık. Hatta Sevda (Erdal) onların bir turuna katılmıştı, o daha iyi biliyor. Onlarla iletişime geçtik. Yasemin Duygulu, o grubun kurucusu, dedi ki 'Datça'da o zaman bir Mor Pedal kuralım. Orada da başlatalım.' Birçok yerde başlatmışlar zaten Mor Pedal adı altında, biz de bunun üzerine Datça'da başlattık bunu. Dersler devam ediyordu. Can Yücel Şenliği idi sanırım ya da Badem Çiçeği Festivali idi ilk geldiklerinde...” Bu noktada Sevda Ümit'in anlatımına katkıda bulunmak istiyor “22 Ekim 2017'de geldiler ilk kez, tanışmak için geldiler” Ümit anlatmaya devam etti: ”Tanışmak için geldiler, evet. Biz bu arada sosyal medyadan arkadaşlarımızla haberleşerek oradan gelen kadın bisikletçi arkadaşlarımıza evlerimizi açtık. Evlerimizde ağırladık. Çok güzel turlar yaptık. Biz de bir Mor Pedal olduk. Muğla Mor Pedal'ın şubesi Datça Mor Pedal olduk.
Daha sonra Can Yücel festivali'ne geldiler. Badem Çiçeği Festivali'ne geldiler. Yavaş yavaş Mor Pedal'in adı duyulmaya başladı. Katılım gittikçe çoğalmaya başladı. Bu arada tek başına yapıyordum öğretmenliği. Çünkü az insan geliyordu. 10-15 en fazla 20 kişi geliyordu. Bisikletler de yetiyordu. Daha sonra bisiklet kullanmayı öğrettiğim kadınlarla birçok hikayelerim oldu tabii. Bunları da anlatacağım şimdi size.
BİSİKLETİ ÖĞRENMENİN YAŞI YOKTUR
Bir gün bir kadın geldi; uzun etekli, türbanlı, yerlere kadar eteği olan. Yanında 10-15 yaşlarında bir kızı vardı. 'Kızım fena değil, biniyor ama tam anlamıyla bisikleti öğrensin diye size getirdim.' dedi. 'Tabi' dedim, 'Memnuniyetle.' Ona da öğretmeye başladık. Kızı bir-iki turdan sonra pedala basmaya başladı. İşte dönmeleri öğrettik. Vitesleri öğrettik falan. Kadın yanımda duruyor ve gururla kızını seyrediyor. 'Ay ne kadar güzel! Kızım da öğrendi. Bayılıyorum.' falan. 'Dedim sen neden öğrenmiyorsun? Sana da öğretelim.' 'Nasıl yani? Ben öğrenebilir miyim?' dedi. Kadın 40'lı yaşlarda, genç bir kadın. 'Tabii öğrenebilirsin.' dedim. 'Haydi.' O gün onu da başlattık bisiklete. 3-5 dersten sonra kızı ile birlikte dönmeye başladılar alanda. Ona dedim ki 'Uzun etekle olmaz. Tayt ya da dar bir pantolan giy. Paçan takılmasın.' Öyle gelmeye başladı yanımıza. Dediğimi yaptı. Herhalde 6-7 derse geldi kızı ile birlikte, meydanda dönmeye başladı. Daha sonrasında bu ana-kızı ben başka yerlerde görünce o kadar gurulandım ki, o kadar hoşuma gitti ki... Onlara da böylece öğretmiş oldum.
ÖN YARGILARIMIZDAN DOLAYI UTANDIK
Daha sonra yine bir dersten önce Emniyet'ten bir polis beni aradı. Bisikletçi bir arkadaş var, o aradı. 'Ümit hanım' dedi, 'Bizim Emniyet'ten bir arkadaşımız var, kadın arkadaşımız. O da bisikleti öğrenmek istiyor. Göndereyim mi?' 'Tabii gönderin. Gelsin.' Geldi. Tabii ön yargılarımız var, hepimizin; işte Emniyet'ten geliyor, polis, türbanlı falan... Herkesin bir çekincesi var. Kadıncağız yapmaya çalıştı. Bir tur attı, iki tur attı. Dengeyi kurmaya çalıştı. Üçüncü de pedala bastı. Bu arada mola verdiğinde bir kenarda oturuyor. Bize karışmak istemiyor. Biz onu aramıza çekmek istiyoruz. Pedala bastığı an geldi, boynuma sarıldı. Ağlamaya başladı. Dedi ki 'Ben kanser tedavisi görüyorum, meme kanseriyim. Bu bana o kadar iyi geldi ki. Bu bisiklete binme olayı bana o kadar iyi geldi ki... Hayatıma renk kattın.” Boynuma sarılmış, ağlıyor. Tabii orada o an bulunan bütün arkadaşlar ağlaştık. Hem ön yargımızdan utandık, hem de o kadının o kadar mutlu olması, hastalıkla boğuşurken böyle bir moral bulması hepimizin çok hoşuna gitti.
Yani böyle ufak ufak hikayelerimiz var...
SEVGİLİNE KOŞAR GİBİ...
Daha sonra, sanırım 6. yıldı, Nadide (Ulu) geldi, bisiklet derslerine.” Nadide gülerek “Bir geldi, pir geldi” dedi. Ümit devam etti: “Öğrendi tabi, kısa sürede öğrendi, cin gibi.” Buluşmaya katılanlar Nadide'yi alkışlamaya ve neşeyle gülmeye başladılar. “Ondan sonra başka arkadaşlar geldi. Ben tabi sadece bisiklet öğretme değil, birçok yerden şapkamız var ya, birçok şeye katılıyorum, hatta halen düşünürüm 'Emekli oldum. Ben buraya tatil yapmaya, dinlenmeye geldim ama evde oturmaya fırsatım yok. Hep koşturuyorum.' diyorum. Bütün eylemlerde varım. Bütün etkinliklerde varım. Yoruluyorum tabi. 'Bir arkadaşıma devredeyim değil de bir arkadaşım daha bana yardımcı olsun bisiklet öğretmede. Nadide'ye (Ulu) teklif ettim. Sağ olsun, kabul etti. Ondan sonra Nadide başladı ve çok güzel öğretmenlik yapıyor. Benden çok daha iyi. 'Sevgiline koşar gibi' diyerek çok güzel, evet, çok güzel, gayet disiplinli, gayet güzel öğretiyor. Ben ona minnettarım, Mor Pedal'ı büyüttüğü için, genişlettiği için...” Buluşmadakiler Nadide'yi alkışladılar. “Hepimizi bu çatı altında buluşturduğu için. Nadide çok önemlidir, benim için. Tabii Nadide'nin yetiştirdiği öğrenciler de öğretmen oldu. Hepiniz sağ olun, var olun.” Nadide Ümit'e “Sen canımızsın. Sen olmasan Datça Mor Pedal olmayacaktı. Belki olacaktı ama böyle olmayacaktı.” diyor. Alkışlar Ümit için devam ediyor. Ümit “Güzel oldu. Güzel bir etkinlik oluyor. Datça'daki bütün etkinliklerde varız. Datça'da Mor Pedal çok ses getiriyor. Bütün siyasi partiler peşimizde...” Alkışlar, gülmeler... “Herkes randevu alıyor. Bizimle görüşmek istiyorlar. Çünkü bizim de bir yaptırımımız var demek ki artık burada, bir söz hakkımız var. Bir de bütün gruplarda çekişmeler olurken, bizim Mor Pedal'da hiç öyle bir şey yok. Gayet uyumlu bir grup... Mor Pedal bayağı bir ses getiriyor. Bu isim Datça'da bir marka oldu. Muğla'nın Mor Pedal'ının en faal grubu Datça Mor Pedal. Başka yerlerdeki Mor Pedallar bizim kadar faal değiller. Çoğu zaten kapattı, böyle etkinlikler yapmıyorlar. Muğla'nın en aktif Mor Pedal şubesiyiz. Datça Mor Pedal'ın hikayesi bu.”
Ümit Kırcalı'nın konuşmasından sonra ilk andan itibaren farklı aşamalarda gruba katılan öğreticiler ve öğrencilerden bazıları söz alarak grupla tanışmalarını, bisiklet öğrenmelerini, yaşadıkları mutluluğu ve şu anki duygularını paylaştılar. Her biri çokça alkışlandı.
Buluşma biterken ortaya çıkıp neşeyle oynayanlar oldu. Sonbaharda buluşma sözünden sonra akşamın karanlığında kucaklaşıp vedalaşarak, dağıldılar.
07.06.2024/Datça/Mehmet Erdal
Muğla Kent Konseyleri Birliği, Muğla Büyükşehir Belediye Meclisi'nde Masa Sahibi Oldu
Muğla Kent Konseyleri Birliği'nin (MKKB) Muğla Büyükşehir Belediyesi Meclis (MBBM) Toplantılarında kendilerine de masa ayırılması doğrultusunda Muğla Büyükşehir Belediyesi'ne (MBB) yaptıkları resmi başvuru kabul edildi ve MKKB 14.08.2025 günü yapılan Ağustos Ayı Olağan Toplantısı'na katıldı.
MKKB Sözcüsü ve Menteşe Kent Konseyi Başkanı Sacit Egemen Balaban'ın, 9 (Bodrum, Dalaman, Datça, Fethiye, Marmaris, Menteşe, Milas, Ortaca ve Ula) kent konseyinden oluşan MKKB adına bu konuda yaptığı yazılı açıklama şöyle:
“Muğla'da katılımcı ve doğrudan demokrasinin güçlendirilmesi amacı ile kurulan Muğla Kent Konseyleri Birliği'nin ilk toplantısında almış olduğu karar gereğince 11.07.2025 tarihinde MKKB Sözcüsü Menteşe Kent Konseyi Başkanı Sacit Egemen Balaban tarafından Muğla Büyükşehir Belediyesi'ne MBB Meclisinde MKKB'ne masa ayrılması konusunda resmi başvuru yapılmıştır. 13.08.2025 tarih ve 455419 sayılı yazısı ile de MBB isteği olumlu değerlendirerek mecliste masa oluşturulacağı bilgisini iletmiştir. 14.08.2025 tarihinde gerçekleşen meclis toplantısına Muğla Kent Konseyleri Birlik Sözcüsü ve Menteşe Kent Konseyi Başkanı Sacit Egemen Balaban ve Ortaca Kent Konseyi Başkanı Neslin Yalçın birlikte katılım sağlamışlardır. Muğla'mızda yerel yönetişimin anahtar kavramı olan katılımın ön plana çıkarılmasını sağlayan MBB Başkanı Ahmet Aras başta olmak üzere tüm meclis üyelerini bu samimi kararlarından dolayı kutluyor e kendilerine teşekkür ediyoruz.”
Kent konseyi, farklı açılardan tartışıla gelen bir örgütlenme biçimidir ancak kent konseyine kurulduğu yerdeki belediye meclis toplantılarında bir masa ayrılması, ülkemiz koşullarında olumlu ve desteklenmesi gereken bir adımdır. Önceki dönem Datça Belediye Başkanı Abdullah Gürsel Uçar zamanında Datça Kent Konseyine tanınan ve şimdiki belediye başkanı Aytaç Kurt zamanında da devam eden bu “Belediye meclis toplantılarına katılma ve konuşma hakkının”, MBB tarafından MBBM düzleminde de tanınması, bu hakkın diğer yerel ve büyükşehir belediyeleri tarafından kendi birimlerindeki kent konseylerine tanınmasına katkısı olması anlamında çok değerlidir.
16.08.2025/Akhisar/Mehmet Erdal
DATÇA KENT KONSEYİ SEÇİMLİ OLAĞANÜSTÜ KONGRESİ YAPILDI
Datça Kent Konseyi'nin bugün (12.08.2025) saat 14.00 itibarıyla Bülent Ecevit Kültür Merkezi'nde başlayan seçimli olağanüstü kongresine 125 bileşenin 66'sı katıldı; Aytekin Erdoğan sol, sosyalist kesimin adayı Haluk Koşar karşısında seçimi 38-20 kazanarak yeniden başkan seçildi. Cumhur İttifaki bileşenleri, bu kongrede aday çıkarmadı.
NE OLMUŞTU?
30.04.2024 tarihinde yapılan olağan kongrede başkan seçilen Aytekin Erdoğan'ın döneminde Datça Kent Konseyi, önceki başkan Çiğdem Canbey'in dönemine göre daha iyi bir çalışma performansı içerisine girdi.
Ancak, Datça Yarımadası'nda çok uzun yıllar önce doğaya bırakılmış eşeklerin bu yılın haziran ayı içerisinde Muğla Valiliği'nin kararıyla (18.06.2025) Datça Belediyesi veterineri kontrolünde toplatılmaya başlanması ve sokak hayvanları ile ilgili yine Datça Belediyesinin uygulamaları, özellikle göreve başlayan veteriner ile ilgili tartışmalar sürecinde Datçalı yaşam savunucularının çokça eleştirisine hedef olan Aytekin Erdoğan, hem bu eleştirilerin etkisiyle, hem de Datça Kent Konseyi Yürütme Kurulu'nda görev yapan 2 üyenin yürütme kurulunun işleyişine yönelik eleştiriler yönelterek yürütme kurulundan ayrılması üzerine önce “Bir süre Kent Konseyi faaliyetlerinden uzak kalacağım için gruptan ayrılıyorum” diyerek içerisinde yer aldığı bütün çalışma gruplarından ayrıldı ve akabinde, diğer yürütme kurulu üyeleri ile birlikte seçimli olağanüstü kongreye gitme kararı aldılar. (12.08.2025)
SOL, SOSYALİST KESİM İLK KEZ ADAY ÇIKARDI
25.06.2021 tarihinde yapılan Datça Kent Konseyi Olağan Kongresi'nde Çiğdem Canbey Cumhur İttifakı'nın adayı rahmetli Ali Eren'e karşı seçimi kazanmıştı. 30.04.2024 tarihinde yapılan olağan kongrede ise Aytekin Erdoğan yine Cumhur İttifakı'nın adayı rahmetli Ali Eren'e karşı 70-35 seçimi kazanmıştı. Bugün yapılan seçimli olağanüstü kongrede Cumhur İttifakı aday çıkarmazken sol, sosyalist kesim Datça Kent Konseyi tarihinde bir ilk olarak Haluk Koşar'ı aday göstererek seçime katıldı.
Kongreden sonra Datça Kent Konseyi adına yapılaan açıklamada şunlar dile getşirildi:
“12 Eylül 2025 tarihinde Bülent
Ecevit Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen Datça Kent Konseyi
Olağanüstü (Seçimli) Genel Kurul toplantısı demokratik bir
ortamda tamamlanmıştır.
Genel Kurul sonucunda: Kent
Konseyi Başkanı: Aytekin Erdoğan
Yürütme Kurulu
Üyeleri:
* Sara Pekdinçer
* Emine Altıoklar
* Ayşe Kıyas
Aslantürk
* Ebru Oğuz Curacı
* Begüm Ermiş
* Sena Gül
Kocaoğlan
* Veli Şahin
Seçimler, bileşenlerin
katılımı ve şeffaf bir süreç içerisinde gerçekleşmiştir.
Datça Kent Konseyi olarak, seçimli genel kurula katılım
sağlayan kurum, kuruluş ve temsilcilere teşekkür eder; birlikte
daha güçlü, katılımcı ve demokratik bir kent yaşamı için
çalışmalarımıza devam edeceğimizi kamuoyuna saygıyla
duyururuz.”
12.09.2025/Akhisar/Mehmet Erdal
Kent Konseyleri ve Sol, Sosyalist Kesimin Kent Konseylerine Bakışı Üzerine (1)
(Birinci Bölüm)
NE OLMUŞTU?
30.04.2024 tarihinde yapılan olağan kongrede başkan seçilen Aytekin Erdoğan'ın döneminde Datça Kent Konseyi, önceki dönemine göre daha iyi bir çalışma performansı içerisine girmiş ama Datça Yarımadası'nda çok uzun yıllar önce doğaya bırakılmış eşeklerin bu yılın haziran ayı içerisinde Muğla Valiliği'nin kararıyla (18.06.2025) Datça Belediyesi veterineri kontrolünde toplatılmaya başlanması ve sokak hayvanları ile ilgili yine Datça Belediyesinin uygulamaları, özellikle göreve başlayan veteriner ile ilgili tartışmalar sürecinde Datçalı yaşam savunucularının çokça eleştirisine hedef olan Aytekin Erdoğan, hem bu eleştirilerin etkisiyle, hem de Datça Kent Konseyi Yürütme Kurulu'nda görev yapan 2 üyenin yürütme kurulunun işleyişine yönelik eleştiriler yönelterek yürütme kurulundan ayrılması üzerine önce “Bir süre Kent Konseyi faaliyetlerinden uzak kalacağım için gruptan ayrılıyorum” diyerek içerisinde yer aldığı bütün çalışma gruplarından ayrılmış, akabinde diğer yürütme kurulu üyeleri ile birlikte seçimli olağanüstü kongreye gitme kararı alınmıştı.
18.08.2025 günü Bülent Ecevit Kültür Merkezi'nde yapılan olağanüstü kongrede bir ilk yaşanmış, sol, sosyalist kesim hem Datça Kent Konseyi Başkanlığına hem de Datça Kent Konseyi Yürütme Kurulu Üyeliklerine aday çıkarmış; sol, sosyalist kesimin adayı Haluk Koşar, yeniden aday olan Aytekin Erdoğan karşısında seçimi 38/20 kaybetmişti.
Haluk Koşar ile 19.09.2025 günü sol, sosyalist kesimin aday çıkarma sürecini, kent konseylerini ve sol, sosyalist kesimin birlikteliklerini konuştuk.
TEK ADAY VARSA YA “UZLAŞMA” YA DA “UMUTSUZLUK” VARDIR!
18.08.2025 günü yapılan Datça Kent Konseyi Seçimli Olağanüstü Kongresi'nde sen sol, sosyalist kesimin başkan adayı idin. Önceki seçimli kongrelerde, örneğin 25.06.2021 ve 30.04.2024 tarihli olağan kongrelerde sol, sosyalist kesim, Cumhur İttifakı'nın Datça Kent Konseyi Başkan Adayı rahmetli Ali Eren'e karşı bir nevi CHP'li Datça Belediyesi Yönetimi'nin desteklediği, yeşil ışık yaktığı... adayları desteklemiş, ayrı aday çıkarmamıştı. Ne oldu da sol, sosyalist kesim bu olağanüstü seçimli kongrede aday çıkardı ve sen sol, sosyalist kesimin başkan adayı oldun?
“18.08.2025 günü yapılan seçimli olağanüstü kongrede sol, sosyalist kesimin birlikte bir liste oluşturmasını belirleyen ana unsur, esasında seçimin tek liste ile gerçekleştirilmek istenmesiydi. Bilindiği üzere yürütme kurulundan bazı istifalar olmuş, bu istifalar sonrasında seçimli olağanüstü genel kurula gidilmişti. Duyduğumuz kadarıyla, kent konseyi başkanından kaynaklı sıkıntılar söz konusuydu ve şimdi aynı başkan yeniden aday oluyor, yeni bir liste oluşturuyordu. Karşısında da herhangi bir aday çıkmıyordu.
Bu noktayı ben, kongre anında yaptığım konuşmada da belirttim: Sol, sosyalist, demokrat birkaç kuruluş oturduk, 'Tek adaylı bir seçim, demokratik seçim olmaz. En azından seçimin demokratik geçmesi için, bir liste oluşturabilir miyiz,? ' dedik; 'Tek aday çıkıyorsa, ortada ya bir uzlaşma ya da bir umutsuzluk vardır.' Yeni yürütme kurulu listesinin oluşturulma biçiminden, yaşanan tartışmalardan ortada bir 'uzlaşmanın' olmadığı aşikardı, diğer taraftan bir 'umutsuzluğun' olduğu da aşikardı; bu 'umutsuzluk' aslında, ülkeyi de saran bir umutsuzluğun, 'Demokratiksizleşme' diye adlandırabileceğimiz bir umutsuzluğun yansımasıydı. Bu durum, kent konseyinin yapısı, işleyişiyle de alakalı bir durumdur. Bütün bunları dikkate alarak, 'Acaba' dedik, 'Biz, bugüne kadar kaçırdığımız fırsatları da göz önünde bulundurarak, Datça'da var olan sol, sosyalist, demokrat, demokratik işleyişe sahip kurum, kuruluşlar olarak ortak bir liste oluşturabilir miyiz? Bu listenin bir adayını da çıkartabilir miyiz?' Tek, tek görüşmeler yaptık. Görüştüğümüz herkesten hemen hemen olumlu yanıt aldık ve ortak bir liste oluşturduk. Ben de bu ortak listenin gösterdiği adaydım. Yani, ben 'aday' olarak çıkmadım; bir 'adaylığım' söz konusu değildi. 'Sen aday ol.' denildi. Ben 'başkan' adayı değildim, o listenin sözcüsüydüm. Böyle bir adaylığım söz konusu. Esasında, kent konseyindeki 'başkanlık' kavramı da bizim açımızdan tartışmalı, sorunlu bir kavramdır... ”
KENT KONSEYİ, SADECE BİR “SİVİL TOPLUM KURULUŞU” DEĞİLDİR!
Aslında bir “Kent Konseyi Yönetmeliği” var ama Kent Konseyleri, yasal olarak tanımlanmamış örgütlenmelerdir. Dolayısıyla, yetkileri de sorunludur. Böyle bir örgütlenmede sen sol, sosyalist kesimin sözcüsü olarak seçildiğinde, önceki yönetimlerin uygulamalarını esas alırsak, uygulamada ne tür farklılıklar olabilirdi? Ya da neler olabileceğini öngörerek, planlayarak sen 'sözcü' olarak aday oldun ya da birlikte bu işe giriştiniz?
“Kent konseylerinin oluşturulma mantığı, özünde, o yörede yaşayan, o ilçede, bölgede, ilde yaşayan insanların hem hemşehrilik bilincinin geliştirilebilmesi, hem kendi aralarındaki dayanışmanın oluşturulabilmesi ama en önemlisi, o yerin yerel yönetimine o yerde yaşayan insanların katılım kanallarının açılmasıdır. Kent konseyi, bu katılımın bir aracıdır. Yapısı da bunun üzerine oturtulmuştur. İki tane çalışma şekli var: 'Çalışma grupları' şeklinde farklı konularda oluşturulmuş gruplar etrafında bir araya gelen yurttaşların yaptığı çalışma, bir diğeri de 'meclisleşme' üzerinden yapılan bir çalışma. Burada, ağırlıklı olarak da zaten o bölgeyi, o ilçeyi ya da ili sokak sokak, mahalle mahalle ekipler oluşturarak halkın hem kendi yaşamı üzerinde, kendi yaşam alanı üzerinde hem de yerel yönetimde söz sahibi olabilme, alınacak kararların istedikleri gibi alınmasını zorlayabilme araçlarının oluşturabilmesi amaçlanıyor.
Burada, bizim temel yaklaşımımız, kent konseyini bu tip bir örgütlenme üzerine oturtabilmek, gerçek işlevine kavuşturtabilmektir. Normal işleyiş olarak baktığımızda kent konseyi, bir nevi 'bir sivil toplum kuruluşu' gibi çalışıyor. Yani çalışma grupları var, çalışma gruplarının her birisinin kendine has yaptıkları bazı çalışmalar var, değerli çalışmalar bunlar, önemli çalışmalar; bu çalışmaların her birisi kendi başına birer dernek çalışması gibi, isteyen bu çalışmaların içerisine girip çalışabiliyor, onların toplantıları oluyor, çalışmalarına ait raporları yayınlanıyor, farklı etkinlikleri oluyor... Kent konseyi de bunlarla birlikte bir hareket gerçekleştiriyor. Bu, tek başına baktığımızda, 'halkın yönetime katılım' ilkesini yerine getiren, gerçekleştiren bir durum değil. Katılım kanallarını açan bir durum değil.
“MECLİSLER” ÜZERİNDEN BİR ÖRGÜTLENME ŞEMASI ÖNGÖRÜYORUZ
Bizim temel yaklaşımımız, bu kanalların açılması üzerinedir. Yani, kent konseyinin var olan yapısını 'meclisleşme' üzerine organize edebilecek, örgütleyebilecek bir yaklaşım ortaya koymaya çalıştık. Eğer seçilebilseydik, kent konseyini mahallelerden başlayarak, çeşitli sosyal grupların da meclisleştiği bir yapı haline getirmeyi düşündük. İşte bunun en yakın örneğini o gün kongrede yapılan konuşmalarda da ifade ettik konuşma yapan diğer arkadaşlar ile birlikte; mesela Bursa/Nilüfer Belediyesi'nin Mahalle Komiteleri dedikleri, daha meclisleştirmedikleri 'komite' şeklinde kurdukları bir yapı var. Bu örgütlenmeyi örnek olarak gösterdik. Keza başka birkaç belediye de var... Bütün bunların hepsi, baktığımızda, özünde sol, sosyalist, demokratik bir belediyecilik anlayışını, yerel yönetim anlayışını getiren, bununla bir izdüşüm sağlayan, üst üste düşen bir yaklaşım; Fatsa'ya kadar dayanan, Fikri Sönmezlere kadar dayanan bir süreçten bahsediyoruz. Şu anda kent konseyinin, bizim seçilmemiz halinde, seçilmiş olsaydık eğer, mahalleden, en tabandan başlayarak en tepeye kadar bir meclisleşme, meclisler üzerinden bir örgütlenme şeması öngörüyorduk. Temel farklılığımız buydu.
Bir ikincisi, temsil ettiği yapı olarak da şu haliyle baktığımızda kent konseyleri, hem yönetmelik gereği hem de geleneksel olarak sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri üzerinden örgütleniyor. Yedi (7) tane sivil toplum kuruluşunun temsilcisi bir araya gelerek bir yönetim oluşturuyor; bu haliyle, sadece kendilerini, kendi sivil toplum kuruluşlarını temsil ediyor, halkı temsil eden bir yapısı yok. Halkı temsil edebilmesi için meclislerin üzerine, halkın mahallelerde örgütlendiği sosyal grupların, meclislerin üzerine oturması gerekiyor ki kent konseyi, gerçekten kentte yaşayan insanları temsil edebilsin. Burada yaklaşım olarak da yönetimin tekrardan oluşturulması, şu anki yönetimin, seçilen yönetimin dışında başka türlü bir modelin gerçekleşmesi gerekiyor. Yani, meclislerin temsilcilerinin kendilerini bir şekilde var ettiği yeni bir meclisleşme, bu fiili olabilir, ille de yönetmeliğinin olması gerekmiyor.
Bir diğeri, başkanlığın 'bir formalite' haline getirilmesi gerekiyor. 'Başkanlık' denilen kurum, bugün ülkemizde öyle bir hale gelmiş vaziyette ki her taraf başkan kaynıyor; herkes başkan. Bu, başkanlıktan öteye bir sisteme dönüşmüş vaziyette. Yaklaşımımız açısından da söyledim, başkan adayı değildim, sözcüydüm. Başkanlık, bizim gözümüzde bir formaliteden farklı bir şey değil. Bu nedenle ayrı bir başkanlık seçiminin yapılmasından ziyade bir yönetim seçiminin yapılması gerekiyor; normalde, demokratik kitle örgütünün işleyiş budur. Bir yönetim seçilir, yönetim kendi içerisinde o görev bölüşümünü yapar. Kent konseyinde tersi bir işleyiş söz konusu. Tam da 'Başkanlık' sistemine uygun bir işleyiş var. Biz, aslında bu başkanlık sistemini de bir şekilde demokratikleştirme üzerine bir yaklaşım savunuyoruz. Bu yaklaşımımız, hem kent konseyinin aşağıdan yukarıya örgütlenmesini, demokratik kanalların açılarak örgütlenmesini sağlamak hem de en üstte, işte başkanlıktan yönetimine kadar bir demokrasi içerisinde bunun gerçekleşmesini sağlamaktı...”
(Devam edecek)
22.09.2025/Datça/Mehmet Erdal
Kent Konseyleri ve Sol, Sosyalist Kesimin Kent Konseylerine Bakışı Üzerine (2)
(İkinci Bölüm)
Haluk, anlattıklarından şunu anladım: “Mevcut yönetmeliğe göre oluşturulan kent konseyleri, şekli örgütlenmelerdir; tam anlamıyla kenti temsil etmiyorlar. Bu kent konseylerini, kenti temsil edebilir bir formata büründürmek lazım. Kent konseylerinin merkezi yönetim tarafından yasal anlamda bu hale dönüştürülüp dönüştürülemeyeceği ayrı bir konu ama fiiliyatta bunu başarmak mümkün.”, bunun için de “Meclisler üzerinden kent konseyini yeniden örgütlemek, başkanlık yerine yönetimin kendi içerisinde sözcüsünü belirlemesi lazım, ki kent konseyi yürütme kurulu 7 temsilciden oluşan bir örgütlenme olmaktan çıksın” diyorsun özü itibarıyla, değil mi? Benim anladığım bu.
“Evet. İşleyişi de demokratikleştirilsin.”
Bu noktada, şöyle bir durum var: Kent konseyleri konusunda oldukça çok yazı yazan birisi olarak biliyorum, Türkiye'de bin civarında (82 il, 922 ilçe) belediye var ama bunların sadece 200 kadarında kent konseyi kurulu ve bu kent konseylerinin de 50 kadarı aktif, Datça Kent Konseyi bu “aktif” olanlardan birisi. Ancak, geçmiş dönemdeki uygulamalarda örneğin, doğaya bırakılmış ve artık “yaban hayvanı” haline gelmiş eşeklerin toplatılmasında, keza sokak hayvanları konusunda “Datça Kent Konseyi'nin Datça Belediyesi ile karşı karşıya gelmekten kaçınır” bir görünümü vardı ya da böyle bir algının oluşması nedeniyle eleştirildi, eleştiriliyor da. Kent konseyleri ile belediyeler arasında yaşanacak sıkıntıları aşabilme konusunda neler söyleyebilirsin?
KENT KONSEYLERİ, “BAĞIMSIZ” ÖRGÜTLENMELER OLMALIDIR
“Yaklaşımlarımızdan birisi de bu konudaydı; konuşmamızda, ortak belirlediğimiz ilkeler doğrultusunda bu konuyu da ifade etmiştik. Kent konseylerinin, en nihayetinde demokratik işleyişe sahip olurken, olması gerekirken, bir diğer yanıyla da bağımsız örgütlenmeler olması gerekiyor. Bu bağımsızlık, her anlamıyla bağımsızlık, belediyeden, farklı grup ve kuruluşlardan ya da siyasi iradelerden, daha çok da egemen siyasi iradelerden bağımsız olması gerekir; halkın örgütlenmesini, bir takım güçlerin yedeğine çekmemek gerekir. Kent konseyi, eğer ki böylesi bir işlev görüyorsa, orada kendi işlevini, ana ilkesini, 'halkın yerel yönetime katılım' ilkesini çiğniyor demektir. Şu anda kent konseyine yöneltilen en çok eleştirilerden bir tanesi de zaten, kent konseyinin gittikçe 'yerel yönetimin arka bahçesi haline geldiği' şeklindeydi. Burada işte o 'bağımsızlık' ilkesini göz önünde bulundurarak, 'bağımsızlık' ilkesiyle hareket ederek bunu engellemek mümkün; tek yol, bu. Bunu da denetleyebilecek bir mekanizma gerekiyor; bu mekanizma da aşağıdan yukarıya doğru örgütlenmiş olan kent konseyinin kendi yapısı olması lazım. Bu, sadece yönetime bırakılacak bir konu da değildir. Bu konuyu sadece yönetime bırakırsanız, yönetim, mesela son seçimde tek liste seçildi, tek liste de bunu denetleyebilecek bir irade çıkar mı çıkmaz mı bir muamma. Örgütlenme yapısını demokratik kanallarla birlikte oluşturduğunuzda, esas denetim de zaten aşağıdan yukarıya örgütlenen bir yapı içerisinde yine aşağıdan yukarıya gelecek bir denetim mekanizması olur. Bağımsızlığı sağlayacak olan da budur.”
BİR LİSTE ETRAFINDA TOPLANABİLMEYİ, GÖRÜŞ İFADE EDEBİLMEYİ VE VARLIK ORTAYA KOYABİLMEYİ BAŞARDIK
Son sorum şu: Sol, sosyalist kesim Datça'da günlük hayatın farklı alanlarında, örneğin sahiller konusunda, özelleştirmeler konusunda, sokak hayvanları konusunda, işte doğaya bırakılmış eşeklerin toplatılması konusunda... yerel ya da merkezi yönetime karşı tepkilerini dile getirmede bir araya gelebiliyor, şu ya da bu ölçüde; bazen katılım 1300 kişiyi buluyor, bazen de 50 kişi de kalıyor. Sonuçta, belki istenen ve özlenen bu boyut değil ama bir 'birliktelik' oluşuyor. İlk defa sol, sosyalist kesim Datça'da, Datça Kent Konseyi Seçimli Olağanüstü Kongresi'nde bir birliktelik içerisinde bir yönetime aday olmayı gerçekleştirdi; keşke, 31 Mart 2024 Yerel Seçiminde böyle bir şey başarılabilseydi. Bu nedenle, sizin bu birlikte aday çıkarmanızı çok önemsiyorum. Sol, sosyalist kesim, günlük hayat içerisinde kendiliğinden bir araya gelecek, ortak tepkiler gösterecek filan ama bir kurumda, kuruluşta, seçimde birlikte aday olma, yönetime talip olma... gibi durumları örgütleyemeyecekler mi?
“Özellikle şunu söylemek lazım: Burada, Datça Kent Konseyi Seçimli Olağanüstü Kongresi'nde Datça'da var olan sol, sosyalist kesimin hemen hemen tamamı bir araya geldi. 'Hemen hemen tamamı' diyorum, çünkü bu 'ortak aday çıkarmaya' destek vermeyen de vardı. Yani, destek vermeyenler, listede bulunmayanlar, 'listede bulunmayı kabul etmeyenler' daha doğrusu, tek tük grup, parti oldu. Onlar, bu listede bulunmayı kabul etmedi. Onun dışında, büyük bir çoğunluk bu listede bir araya geldi. Evet, bu ilk oldu Datça'da; son yerel seçimde denenmiş fakat becerilememiş bir girişimdi. Şimdi, önümüzdeki görev, bu çabanın kalıcı hale getirilebilmesi olmalıdır. Bunun için önümüzdeki günlerde oturup, bir değerlendirme yapacağız. Genel kurulun bir değerlendirmesini yapacağız; henüz yapmadık. 6 ay sonra seçimli olağan genel kurul var. Bu genel kurula aday olup olmama noktasında tekrardan bunu masaya yatıracağız. Tabi, burada şu da önemli: Sol, sosyalist kesimin pek çok konuda bir araya gelip tepki üretiyor olması önemli ama yeterli mi, değil. Şundan dolayı yeterli değil: Mesela, kent konseyi içerisinde sol, sosyalist kesimlerin, işte demokrat kuruluşların çoğunluğu çalışmalarda zaten bulunmuyor. Böyle baktığımız vakit, böylesi bir adaylık ile girilen seçimin doğrudan kazanılması da esasında 'hak edilmiş' bir şey mi? Çok oy almış olsak, evet kazanmıştık ama hak etmiş miydik? Bana kalırsa, hak etmemiştik.
Şimdi, zaten önümüzdeki bu 6 aylık dönem, masaya yatıracağımız dönem eğer gerçekten kazanmak için göstereceğimiz bir adaylık söz konusu olacaksa sol, sosyalist kesimin kent konseyi içerisinde kendi varlığını gösterebilmesi gerekiyor. Bu 6 aylık süre içerisinde bunun yollarını, yöntemlerini bulması gerekiyor. Bununla birlikte aşağıdan gelecek bir basınçla kazanılacak bir seçim gerçek bir seçim galibiyeti olacaktır. Şunu da belirtmek lazım, biz bu seçime şu haliyle aday olurken, kazanacağımıza dair bir öngörüyle girmedik. Bizim için önemli olan, bir liste etrafında toplanabilmek, görüşlerimizi ifade edebilmek ve bir varlık ortaya koyabilmekti. Bunu gerçekleştirdik. Bunu da başardığımızı düşünüyorum. Şimdi, eğer ki kazanacaksak, bunun için kent konseyi içerisinde sol, sosyalist kesim olarak bir varlık ortaya koyabilmemiz gerekiyor, bu varlık ile birlikte bu çalışmayı yapabilmemiz gerekiyor. Bu varlık ile bu çalışmayı yapabildiğimiz zaman zaten gerçek bir kongre çalışması örgütleyeceğiz, kongrede gerçek bir var oluş ortaya koyacağız, kendi açımızdan. Yapılan kongre de gerçek bir kongre ama baktığımızda bizim de itiraz edeceğimiz çok fazla olay yaşandı kongrede; biz kendi varlığımızı ortaya koyduğumuz, salt bunu yaptığımız için pek çok şeye itiraz etmeden geçiştirdik. Bir sonraki kongreye girersek, iş böyle olmaz.”
Şimdilik yeter, Haluk. Teşekkürler.
25.09.2025/Datça/Mehmet Erdal

