8 Nisan 2022 Cuma

DATÇA'DA SÜT, ZEYTİN, ZEYTİN YAĞI VE PATATES ÜRETİMİ VE FİYATLARINA DAİR!

  Hiç yorum yok
14:10

 

     


DATÇALI SÜT ÜRETİCİSİ DE YAKINIYOR! (*)

     Eda Market aracılığıyla temin ettiğimiz süt, son alışımızda 7 TL'ye çıkınca, gidip, sütünü aldığımız üreticiyi dinlemek ve sütün neden bu fiyattan satıldığını kendi ağzından öğrenmek istedik; böylece, aynı zamanda, başka şeyler gibi süt ve süt ürünlerini de pahalı bulan bazı tüketicilerin şikayetlerinin ne ölçüde gerçeği yansıttığını da sorgulamış olacaktık.

     Kızlanlı üretici Musa Kılınçoğlu ile bir gün öncesinde (Çarşamba günü kurulan Özbel Köylü Pazarına tezgah açmaya geldiklerinde bir ara uğradığı Eda Market'te) vardığımız mutabakat gereği, Perşembe günü saat 18.30 gibi, marketçi arkadaş ile yola çıktık. Hayvanlarını besledikleri ve aynı zamanda tarımcılık da yaptıkları yere ulaştık.

     Bahçede, Musa bey, Datça Belediyesi'nde çalışan kardeşi Aydın, Aydın beyin eşi Ayşe hanım ve kızları Ecem ile Azra bulunuyorlardı.

     Tarım ve hayvancılık aile işi idi ama iş ile asıl olarak Musa bey, Ayşe hanım ve kızlar uğraşıyorlardı.

     Aydın bey işten yenice gelmişti. Fıskiyeler ile sulama yapılan bir bölümün yanı başında ayakta duruyordu. Ecem, traktörü sürerek babasının bulunduğu yere doğru geliyordu. Yaklaştı ve bizim yanımıza varınca traktörü döndürdü; o, traktör ile biz üçümüz yürüyerek, Musa beyin, Ayşe hanımın ve Azra'nın bulundukları yere doğru ilerledik.

     Ailenin, birisi dana ve 5'i halihazırda süt vermekte olan toplam 11 adet büyük baş hayvanı vardı. Gerçekte, sayı 14 imiş; 3'ünü kurbanlık olarak satmışlar. Paralarını aldıklarında, Ziraat Bankası'ndan aldıkları kredi borcunu kapamak için bankaya yatıracaklarmış.

     Bulundukları yere varınca aile işe koyuldu; iki inek, aralarında 1-1.5 m bulunacak şekilde yan yana getirildi. İneklerin memeleri, ilk bakıldığı anda hemen göze batacak şekilde oldukça büyüktü; üzerleri, sineklere vb. haşerelere karşı koruma amaçlı bir bezle örtülmüştü ve bu bez, düşmeyecek şekilde ineklerin bellerine bağlanmıştı.

     Musa bey, önce, memelere sarılı bezleri çözdü. Sırasıyla her iki hayvanın memelerini yıkadı, kuruladı ve sonra, aynı anda iki ineği de sağabilecek süt sağma makinasının 4'er hortumlu iki kolundan birisini birinin, diğerini diğerinin memelerine taktı. Süt sağım işlemi başladı.

     İneklerin cinsi Holstein idi. Süt inekleriydi. İlk ineği Muğla'nın Doğan köyünden almışlar ve ondan, diğerlerini üretmişlerdi. İnekler, sabah ve akşam üzeri olmak üzere, günde iki kez sağılıyorlardı.

     O anda sağımına tanıklık ettiğimiz iki inek, diğerlerine göre daha çok süt veriyorlardı; 15 dakika kadar süren sağımda, 34 litre civarında süt verdiler.

     Hayvanların bulunduğu ve tarımın yapıldığı yer, Kızlan ovasındaydı ama 18 (18.mad.) uygulamasının yapılmaya çalışıldığı Kızlanaltındaki bölgeye oldukça uzaktı. Toprak çok bereketli bir topraktı. Kendilerinin değil, kira (icar) idi. Dönümü, yıllık 500-1000 TL arasında değişiyordu. Su, Datça-Marmaris yoluna yakın bir yerden, yani 1 km kadar uzaktan borularla buraya taşınıyordu. Borunun tanesi 30 TL idi. 80 m derinlikten çıkarılan suyu aldıkları kuyu sahibine, yılda, ciddi miktarda belli bir para veriyorlardı. Suyu buraya kadar pompalayan bir motor vardı ve bu nedenle, her ay, AYDEM'den epey yekun tutan bir elektrik faturası geliyordu.

     Hayvanların yiyeceği olan mısır, arpa vb. kendileri üretiyorlardı ama işte bu yıl, o biraz önce fıskiyeler ile sulama yapılan alana diktikleri ürün, dikimde geç kalındığı için çıkmamıştı ve bu nedenle şimdi toprak yumuşatılmaya çalışılıyordu; sonra sürülecek ve darı ekilecekti. Darı, bu Yaz mevsiminde, haliyle su isterdi. Çapa isterdi. Bunlar hep masraftı. Öyle hiç bir şey, dışarıdan görüldüğü ve düşünüldüğü gibi değildi. Tamam, süt ineklerden sağılıyordu ama ondan önce bu ineklerin karnının doyurulması, bakımının yapılması, sağılması, pazara çıkarılması ya da isteyen müşterinin evine kadar götürülüp elden teslim edilmesi vardı.

     Aile, sütün fiyatı konusunda kafasında soru işareti bulunan her tüketiciyi ağırlamaya ve baştan sona, sürece, onları dahil etmeye hazırdı. Bu konuda çok rahattılar ve kapıları, kapıyı çalan her tüketiciye açıktı.

     Yan tarafta, biraz ileride duran saman balyalarını gösteriyor Musa bey; bakın, diyor, bu saman balyaları şimdilerde 30 TL. 25 kğ'lık mısırın çuvalı geçen yıl 45 TL. idi, şimdi 80 TL. 50 kğ'lık yem 150 TL. (Yemi Tarım Kredi Kooperatifinden alıyorlarmış. Geçen hafta 140 TL. imiş; şimdi 150 TL. olmuş. 15 gün önce 125 TL. idi, diyor. Üst üste iki zam gelmiş, iki haftada.) Gübre var ya gübre, Üre gübrenin şu anki fiyatı 200 TL. Daha başka gübreler de kullanılacak.

     Dinledikçe, devletin resmi enflasyon rakamının ne kadar uyduruk kaydırık bir rakam olduğunu anlıyorum!

     Aile, ürettiklerini pazara götürüp satmaya çalışıyor; bu amaçla da hem Çarşamba günü hem de Cumartesi günü pazara çıkıp tezgah açıyorlardı.

     Ecem, subay olmak istiyor ama toprakla uğraşmayı da seviyordu. Azra, küçüklükten beri kafasına koymuş; okuyacak ve iyi bir aşçı olacaktı.

     Musa beye göre, bu iş, bu koşullarda yapılacak iş değildi. Kızlan'da hayvan üreticilerinin sayısı giderek azalıyordu. Sütün fiyatını, Karaköylü ve Kızlanlı üreticiler, umumi olarak 7 TL. yapmışlardı. Kooperatif gibi bir kuruluş var mı?, diye soruyorum; yokmuş. Ayşe hanım, Köyceğiz'de, sütün, üreticinin evinden toplandığına ve mandıraya götürüldüğüne dair bir örnek veriyor ve Datça Belediyesi'nin bu konuda öncülük etmesi gerektiğini, söylüyor.

     Sağım işlemi bittikten sonra ineklerin önündeki buzdolaplarından bozma kasalara saman konuluyor.

     Süte su konulduğuna ve sütün tüketiciye verilmeden kaymağının alındığına dair söylentileri soruyorum; katiyen, bizde böyle şeyler olmaz, diyorlar. Sütün içindeki su ve sütteki yağ oranının, ineklere verilen yiyecek maddeleri ile bir biçimde ilişkili olduğunu söylüyorlar. Örneğin, diyorlar, taze mısır verildiğinde süt daha sulu, Kış'ın sağılan süt ise, verilen yemden dolayı daha yağlı olur.

     Süt 7 TL, yoğurt 8 TL, çökelek 40 TL, beyaz peynir 60 TL, tereyağ 100 TL imiş. Örneğin, diyorlar, 20 kg. Sütten 1 kg. tereyağ elde edilebilir. Bu durumda, nasıl olur da tereyağının kilosu, öyle bazı tüketicinin iddia ettiği gibi 50 TL, 40 TL olur?

     Aile bireyleri çok samimi ve içten gelerek konuşuyorlardı. Hepsi sıcak kanlı ve sempatiktiler.

     Sağılan süt, soğusun ve havalansın diye bir kaptan bir kaba, oradan da bidonlara aktarılıyordu. Bu aktarma işlemi, sağıldığı anda sıcak olan sütün kesilmemesi için, mutlaka yapılmalıymış.

     Ayrılırken, Ecem, gelin, diyor ve kapalı bir yerde yatan bir aylık bir buzağının yanına götürüyor bizi. Buzağı, anne karnında iken eklem romatizmasına yakalanmış. Almış o buzağıyı ve Gökova'daki özel bir hayvan hastalıkları hastanesine götürmüş. Ameliyat yaptırmış. O ameliyata 500 TL. vermiş. Gidiş geliş, artı antibiyotikler, artı bir veteriner gelip iğneleri yapıyormuş. Buzağı, doğduğundan beri anne sütünü hiç emmemiş. Şimdi günde 10 kğ. süt içirerek beslemeye çalışıyorlarmış. Bunların hepsi görünmeyen masraflar, diyorlar. İçimden, bilirim, pazarda da, pazarcıların böyle hiç hesaba katılmayan ama yıl bazında, toplamda çok ciddi miktarlara ulaşan masrafları olur, diyorum.

     Ayrılıyoruz, yanlarından. Ecem ve kardeşi Azra, bir müşteriye süt teslim etmek için bizim arkamızdan yola çıkıyorlar. Arbetta Sitesi'nin olduğu yere kadar, toprak yolda peş peşe geliyoruz. Orada, ayrılıyoruz...

     11.06.2021/Datça/Mehmet Erdal

     (*) Bu yazı Muğla Turnusol'da yayınlandı.

     Not:09.04.2022 tarihinde Datça'da sütün litre fiyatı 10 TL. idi; süt ürünlerine yapılan son %30'luk zamlardan sonra kaç liraya satılmaya başlanacağı, merak konusu.


ZEYTİNDE REKOLTE BU YIL DA DÜŞÜK (*)

     Mezarlık Altı, Belovacık, Su Çıkan ve Çalık Yeri'nde bir kaç gündür zeytin çırpan Kızlanlı Kuzu ailesinden Fatma Kuzu, başka yerlerde de zeytin ağaçlarının olduğunu, söylüyor. Sahip oldukları zeytin ağaçlarının toplamı, 200 kadarmış.

     Fatma Kuzu, bu yıl, diyor, 200 ağaçtan 20 kadarında doğru dürüst zeytin var; gerisinde dişe dokunur bir şey yok; ama madem geldik, tek tek bütün ağaçları dolaşacağız.

     Bunun nedenini soruyorum.

     Kuzu ailesinin damadı Bahri Çarkçı, bakımsızlıktan ve havalardan, diyor.

     Ailenin sahip olduğu zeytin ağaçları, pek çok Datçalı zeytin üreticisin sahip olduğu ağaçlar gibi “yerli” dediğimiz türden. Bu ağaçların boyları, çok uzun; 5 metrelik çubukların ucuna takılan sert plastikten taraklar ile sıyırılamayan dalları bile var.

     60 yaşının üzerinde bulunan Fatma Kuzu'nun anlatımına göre, çocukluğunda, bu ağaçların dalları, var olan zeytinler nedeniyle yerlere değecek kadar sarkarlarmış. Şimdilerde ise, ağaçlar, adeta ormana dönmüş. Yıllardır budama ve bakım yapılmıyormuş. Altları doğru dürüst sürülmüyormuş. Gübre verilmiyormuş. Haliyle, ağaçların verimi, son yıllarda çok düşmüş. Bahri Çarkçı, eskiden 4 mevsim vardı, şimdi yalnızca Yaz ve Kış var; Kasım ayında Datça'da denize girilebiliyor ve şimdiye kadar yalnızca iki kez yağmur yağdı, diyor.

     Zeytin sıyırmalarına yardım da ettiğim bir kaç gün içinde, başka yerlerde olduğu ve basına da yansıdığı gibi, Datça'da da zeytin hırsızlığı yapıldığını, domuzların zeytin ağaçlarının diplerini dolaşarak “hurma” denilen olgunlaşmış bir zeytin türünü bulup yediklerini, öğreniyorum.

     Kuzu ailesi, sıyırdıkları zeytinleri, her akşam, saat 18.00 civarı, Kızlan Köyü'ndeki (yerlilerin “Mengen” dediği) “Karaman” zeytin yağı fabrikasına teslim ediyorlar ve iki-üç güne bir de çıkan zeytin yağını teslim alıyorlar.

     Topladığımız zeytinleri teslim etmek için bir kaç kez gittiğimiz fabrikanın sahibi Önder Kahraman ile kısa bir söyleşi yapmak için bu kez Bahri Çarkçı ile özel olarak gittik; ben sordum, Önder bey yanıtladı.

     “Karaman” zeytin yağı fabrikası, Datça'daki 7 zeytin yağı fabrikasından birisiydi. 24 saat çalışmak kaydıyla, günlük 40 ton zeytin sıkma kapasitesi vardı. Ama, diyor, bu yıl, hali hazırda 5-6 saat çalışıyoruz; 24 saat çalışılacak bir durum yok. Anlattığına göre, bu yılki rekolte, %30 civarındaydı. Bu, yalnızca Datça'da değil, her yerde böyle idi. Ona göre, bunun nedeni, havalardı. Yağmurlar, eskisi gibi yağmıyordu. Geçen yıl olduğu gibi bu yıl da 8 kilo zeytinden bir kilo yağ çıkarılabiliyordu; normali, 3 ya da 4 kilo zeytinden bir kilo yağın çıkması idi. Bu yılki yağın içindeki asit oranı 1-1,2 idi. Bu oranın, erken hasatta 0,7-0,8 olduğunu söylüyor. “O asit” diye bir şey yoktu; en iyi yağ, 0,3-0,4 oranında asit barındırıyordu. Yağın içindeki asit oranı 2'yi geçer ise, o yağ, yasal olarak da yemeklik yağ olarak satılamaz ve kullanılamazdı. Ama, diyor, bazı üreticiler, topladıkları zeytinleri bir hafta on gün bekletip getiriyor ve sıktırıyorlar; haliyle, o yağlarda asit oranı yüksek oluyor, buna rağmen evlerinde yemeklik yağ olarak kullanıyorlar. Gerçekte, 2 asiti geçen yağlar sabun vb. yapımında kullanılırdı.

     Fabrika, zeytinini sıktıran üreticiden, çıkan yağın %10'unu “sıkım payı” olarak alıyordu.

     Söyleşinin sonunda, yanıtını merak ettiğimiz asıl soruyu sorduk: Yağın fabrika çıkış fiyatı ne idi ve bu kış, bir litre yağın fiyatı ne kadar olabilirdi?

     Önder beye göre, şu an bir litre yağın fabrika çıkış fiyatı 40 TL idi; Kış aylarında, perakendede 50 TL olabileceği öngörülebilirdi.

     Bu haberi yazmadan önce konuştuğum ÇİFTÇİ-SEN Başkanı Ali Bülent Erdem, Akhisar tarafında yağın toptan fiyatının 34.00 TL olarak açıklandığını, kış aylarındaki perakende fiyatı üzerine konuşmak için zamanın erken olduğunu; zeytinlerini sıktıran zeytin üreticilerinin, sıkım karşılığı fabrikanın aldığı %10 payı fabrikaya bırakmayıp bedelini ödeyerek aldıklarını ve haliyle fabrikalarda fazlaca yağ bulunmadığını, söyledi.

     13.11.2021/Datça/Mehmet Erdal

     (*) Bu yazı, Muğla Turnusol'da ve BirGün gazetesinde yayınlandı.

     Not: Zeytinyağının fiyatı 09.04.2022 günü itibarıyla 60-65 TL. dir.

     


DATÇALI PATATES ÜRETİCİLERİ PERİŞAN OLDU (*)

     Yıllardan sonra Datça-Betçe ve Datça-Marmaris arası yollarda ulaşımın zaman zaman durmasına da neden olan karlı-buzlu soğuk havalar ve don olayları, patates üreticilerini perişan etti.

     Kızlanaltında patates tarlalarının birkaç gün önceki dondurucu soğuklardan kavrulup yok olduğu duyumları üzerine, bölgeyi tanıyan marketçi ve pazarcı Bahri Çarkçı ile olayı yerinde görmek ve fotoğraflamak için yola çıktık.

     Kızlanaltında gidip gördüğümüz patates tarlalarının bazılarında yanıp-kavrulma o boyuttaydı ki, bu tarlalara patates ekildiğine inanmak için güvenilir birilerinin yemin billah etmesi ya da eğilip mercekle iyice bakılması gerekiyordu. Ağaç ya da kesik kuytularında kalan tarlalarda ya da tarla kenarlarında ise yanıp kavrulan patatesleri görmek daha kolaydı.

     Ovayı dolaştıktan sonra, bu yıl büyük ölçekte patates ekimi yaptığını öğrendiğimiz Kızlanlı sebze üreticisi Kenan Ceylan'ı telefonla aradık ve ne düşündüğünü sorduk.

     “Datça'da güz domatesini ilk icat eden kişi benimdir” diyerek söze başladı, Kenan Ceylan. Anlattığına göre, bu yıl, hepsi icarlı tarla olmak üzere toplam 160 dönüm (160.000 m2) patates ekimi yapmıştı. Tarlaların dönümünü 700TL'den tutmuştu. Tohumluk patatesin kilosunu 6TL'den almıştı. Tarlaları sürmüştü. Gübrelemiş ve ilaçlamıştı.

     Her dönüme 3000TL tohumluk patates, 3x500=1500TL gübre, 100TL ilaç masrafı yapmıştı. Şimdi, bazı tarlalarda %100, bazılarında ise %90-95 zarar vardı.

     Peki, ne yapmayı düşünüyordu?

     İlçe Tarım'a sormuştu; onlar, bekle, yeniden çimlensin, eğer çimlenirse, belki zararını karşılayabilirsin, demişlerdi. Kendisi, bu öneriye uyup beklemeyi düşünüyordu.

     Bunu biraz açmasını istedik. Anlattığına göre, normalde, dönümünde 3 ton patates alınması gerekirken, eğer yeniden çimlenirse verim 1,5 tona düşerdi; onun da yarısı 2. kalite olur ve haliyle tüketiciye yarı fiyattan satılırdı.

     Peki, çimlenme olmazsa? O zaman, çimlenmenin görülmediği tarlalar sürülecekti. Datça'da, ekim zamanı geçtiği için de bu yıl aynı yere yeniden patates ekemezlerdi.

     Kenan Ceylan'ın anlatımından, Datça'daki patates ekiminin “turfanda” olduğunu, yani “erken dikim” olduğunu, Adana'nın da benzeri bir üretim yaptığını, Ödemiş'te ise Datça ve Adana'dan sonra ekim yapıldığını öğreniyoruz.

     Datça gibi Adana'da da soğukların patates tarlalarını yakıp-kavurduğunu, söylüyor Kenan Ceylan. Bu durumda, önümüzdeki yıl, patatesi 10TL'den aşağı alamaz tüketici, diyor.

     Peki, İl ya da İlçe Tarım'dan, ilgili bakanlıktan bir talepleri var mıydı? Anlattığına göre, İlçe Tarım'dan görevliler gelmişler, tarlaları dolaşmışlar, masraflarını sormuşlar, tutanak tutmuşlar ve gitmişler. Kendisi, bunun nedenini, sormuş, İlçe Tarım Müdürü, yangın sonrası gibi, ola ki bakanlık patates üreticilerine de yardım eder, en azından gübre ve ilaç yardımında bulunabilir, diye kendilerinin bakanlığa durumu yazılı olarak bildirmeyi düşündüklerini, söylemiş. Ama, tabi, diyor, kararı İlçe Tarım, değil, bakanlık verecek.

     En son adını verdiği bir bankadan 80.000TL kredi çektiğini, bu borcun şimdi den 100.000TL olduğunu, gelecek yıla kadar 200.000TL olacağını, çünkü, bu borcu ödeme şansının bulunmadığını, söylüyor.

     26.01.2022/Datça/Mehmet Erdal

     (*) Bu haber Muğla Turnusol'da yayınlandı.

     Not: Patatesin kğ. 09.04.2022 günü itibarıyla 8-10 TL. arasındadır.

Devamını Oku...

2022.04.09.YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-18: MENZİLE, BİRLİKTE YÜRÜNÜR!

  Hiç yorum yok
14:02

 

     


YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-18: MENZİLE, BİRLİKTE YÜRÜNÜR!

     Yurt içinde ya da yurt dışında yaşayan ve kendisini hala sol, sosyalist, devrimci, demokrat, yurtsever vb. olarak gören pek çok arkadaşımız, benim gibi şu an kendisini bir kolektivite içerisinde konumlandıran ve o kolektivite ile yürümeye devam edenler ile aynı şekilde düşünmüyor olmalılar ki, ülkemizin içinde bulunduğu şu anki koşullarda dahi, hala “tek kişi” olarak yaşamaya ve bu konumlarını da şu veya bu biçimde savunmaya çalışıyorlar.

     Bence, kendisini bu sıfatlardan birisiyle tanımlamaya devam eden bir arkadaşımız, “tek kişi” olarak var olmayı ve yaşamayı, şu veya bu nedenlerle, ancak “geçici” olarak (“kerhen”) savunabilir; bunun aksi bir durum, yani “tek kişi” olmayı onlarca yıl, dahası sürgit savunması, işin doğasına (solculuğa, sosyalistliğe, devrimciliğe, demokratlığa, yurtseverliğe vb.) aykırıdır.

     “Biz de aynı şekilde düşünüyoruz, ama...”, diye başlayan ve bulundukları konumun neden onlarca yıldır devam edip geldiğini ve neden daha onlarca yıl devam edip gideceğini açıklamaya çalışan söylemler, ikna edici değildir; gerçekte, açıkça söylenemeyen başka şeylerin “tevilli ikrarıdır”.

     Doğruya doğru!

     İnsanların istediği gibi yaşamasını ve inandığı yolda yürümesini, inandığı yolda yürüyenin bir başka yolda yürüyeni kendi yürüdüğü yolda yürümeye davet etmesini ve ikna etmeye çalışmasını ya da eleştirmesini bir hak olarak görmek; “ama”, “ fakat” demeden savunmak ve saygı duymak gerekir.

     Kendisini hala solcu, sosyalist, devrimci, demokrat, yurtsever vb. gören birisinin var olan çevre, grup, parti vb. istisnasız hiç birisini sürgit beğenmemesini, eleştirip durmasını, öte yandan, farklı ve alternatif herhangi bir iddiayı ortaya koyamamasını ise, işin doğasına uygun bir durum olmaması nedeniyle, anlamak olası değildir.

     Böyle bir tavır, gerçekte, ne anlama gelir?

     Bu tavrın adının konulması gerekmektedir.

     Bu konumda olanlar, pek çok nedenle, var olan çevre, grup, parti vb. hiçbirisiyle %100 uyuşmuyor olabilir; bu akla yatkın bir durumdur. (Kim içinde olduğu kolektivite ile %100 uyuşuyor ki? Ben uyuşuyorum, diyen, kaç kişi gerçeği ifade ediyor ki? Hayatın akışına müdahale etmeye çalışan bir kolektivite içinde yer alanların hepsinin birbirleriyle %100 uyuşması ne kadar mümkün olabilir ki?) Peki, içlerinden herhangi birisine, şu veya bu oranda yakınlık da mı durmuyorlar? Duymuyoruz, yanıtı, ne kadar gerçekçi ve ikna edicidir?

     Bu konumda olan arkadaşlar, öncesinde, içinde yer aldıkları kolektivitede şu veya bu zamanda yaşadıklarından ya da kendilerinin ve en yakınındakilerin dışında hiç kimsenin bilemeyeceği şu veya bu nedenle/nedenlerle, artık “tek kişi” olarak yaşamak istiyorlarsa, yaşamalılar; arkadaşların bu “kişisel yaşam” tercihlerine tartışmasız saygı duyulmalıdır.

     Ama, bu arkadaşlar da, inandığı yolda yürüyenlere saygı duymalı; artı, agresif bir biçimde top çevirip durmayı bırakmalıdırlar.

     Herkes, gönül rahatlığı ile istediği gibi yaşayabilmeli ve inandığı yolda yürümeye devam edebilmelidir...

     09.04.2022/Datça/Mehmet Erdal

Devamını Oku...

1 Nisan 2022 Cuma

FATSA VE "ŞU FATSA'NIN YOLLARI" BELEGESELİ ÜZERİNE

  Hiç yorum yok
14:08

 

     




FATSA'NIN SIRRI! (*)

     Geçen Salı günü, 27 Ekim'de Muğla Merkez'de (Menteşe) ve Fethiye'de, 30 Ekim'de Marmaris'te gösterimi yapılacak olan “ŞU FATSA'NIN YOLLARI” belgeselinin 31 Ekim günkü Datça ayağı için afişleme yapıyorduk. Alinda Market'in karşısındaki durakta otobüs bekleyen bir kadın yurttaş, cama yapıştırmaya çalıştığımız afişe bakıp “Bu ne?” dedi; “Belgesel film gösterimimiz var, onun afişleri” dedik. Yapıştırdığımız afişin üzerinde “ŞU FATSA'NIN YOLLARI” yazıyordu. Yeniden sordu: “Neyin gösterimi?” “Fatsa'nın”, dedik. “Tamam, da ne anlatıyor bu?”. Kadın bizim yaş kuşağından, hatırlayabileceğini düşündüm. “Siz” dedim, “1979'da, 1980'de Türkiye'de değil miydiniz?” “Türkiye'deydim” dedi. ”1979'da, Fatsa'da, bir sosyalist, Terzi Fikri diye anılır hani, seçimle belediye başkanlığını kazanmış ve kısa sürede, o ilçede çok iyi şeyler yapılmıştı. Ama zamanın iktidarı, 1980 Temmuz ayında, bu küçücük ilçeye akıl almaz büyüklükte 'Nokta operasyonu' çekmiş ve Terzi Fikri ile birlikte yüzlerce kişi gözaltına alınmıştı. Belediye başkanı 1985 yılında, cezaevinde, kalp krizinden ölmüştü. İşte o günleri anlatan bir belgesel, bu” dedim. “Hiç duymadım” dedi. Şaşırmadım! Birkaç ay önce yaşadığım benzeri bir olayı anımsadım.
     Birkaç ay önce, bir arkadaşım telefon ederek, şimdilerde Datça'da kiralık bir evde oturan bir avukat tanıdığının ismini vermiş ve gidip onunla tanışmamı istemişti. Avukat, 12 Eylül Askeri Darbesi olduğunda bir askeri okulda öğrenciymiş. Ülke yönetimine el koyan generaller, onu ve başka ne kadar sol, sosyalist görüşlü öğrenci varsa hepsini askeri okullarından atmış. Arkadaş, okuldan atıldıktan sonra hukuk okumuş ve avukat olmuş. Biz sohbet ederken, yanımıza 65-70 yaşlarında bir bey geldi, tanıştık. Emekli bir subaymış. Her gün avukat arkadaş ile tavla oynarlarmış. Avukat arkadaşın “Atatürkçü bir subay” olarak tanıttığı bu kişi, sohbetin bir yerinde, 12 Eylül döneminde, orduda genç bir subay olmasına karşın, yapılan işkencelerden ve idamlardan hiç haberinin olmadığını, söyledi. “Olup bitenden ne kadar da habersizmişiz, meğer neler olmuş neler” dedi.
     Hem durakta karşılaştığımız kadın yurttaş hem de kendisine “Atatürkçü” denilmesinden hoşnut olan emekli subay, o yıllarda gençtiler, hayatın içindeydiler; ülkeyi kasıp kavuran olaylardan habersizdiler ya da haberlerinin olmadığını, söylüyorlardı.
     Bu iki yurttaş açısından işin doğrusu ne olursa olsun, gerçek, bence şuydu:12 Eylül 1980'de ülkenin yönetimine el koyan generaller, sol, sosyalist, devrimci değerler adına yaratılan ne varsa yok edip toplumsal hafızadan silmekte kararlıydılar. Bütün bunları yaparken uyguladıkları baskı, zulüm, işkence ve kitlesel boyutlara varan terör ile ülkeyi bir korku tüneline soktular ve insanları, görmeyen, duymayan, konuşmayan 'Üç maymun' u oynayanlar haline getirmekte başarılı oldular.
Yalnızca 12 Eylül 1980'de zor yoluyla yönetime el koyan generaller değil, sonrasında da ülkeyi yöneten bütün muktedirler, ağız birliği etmişçesine, sol'u ve devrimcileri, onlara dair var olan ya da onların yarattığı her şeyi, her yolu deneyerek unutturmaya çalıştılar. Başaramadıkları yerde kirletmeye çalıştılar. Çorum katliamının olduğu günlerde “Siz Çorum'u bırakın, Fatsa'ya bakın” diyerek “Nokta operasyonu” yaptırtan zamanın başbakanı Süleyman Demirel'in sözlerini nasıl unuturuz.

     Peki, neden?
     Neden, 40 yıldır, bütün muktedirler; askeriyle siviliyle, TÜSİAD'ıyla MÜSİAD'ıyla, Demireli'yle, Kenan Evren'iyle, Turgut Özal'ıyla, Erdoğan'ıyla Fatsa'ya ve Fatsa Belediyeciliğine karşıdır?
     Neden, bir dönem Dikili Belediye Başkanlığı yapan Osman Özgüven'den hâlihazırda Tunceli/Dersim Belediye Başkanlığı yapan ve “Komünist Başkan” olarak tanınan Fatih Maçoğlu'na kadar seçildiği koltuğun hakkını vermek ve iş yapmak isteyen bütün belediye başkanlarının benzemek istedikleri kişi Fikri Sönmez ve öykündükleri Fatsa Belediyeciliğidir?
     Neden, zamanında “Fatsa/Fatsa Şenliği/Çamur Kampanyası/Terzi Fikri” denildiğinde burun kıvıranlar, bugün “Fatsa'dan/Terzi Fikri'den” söz etmeden “Demokrasi/Doğrudan demokrasi/Yerel yönetim,” tartışmalarını yapamamakta ve savunduklarını söyledikleri düşüncelerini açıklayamamaktadırlar?
     Neden, dün ona karşı çıkanlar bile bugün ona saygı duymakta ve kendilerinin de aynı anlayışı savunduklarını söylemektedirler?
     “Fatsa”yı kimler yarattı? Nasıl yarattılar?
     “Fatsa”yı yaratan irade nedir?
     Bir başka deyişle, bütün unutturulma ve toplumsal hafızadan silinme çabalarına karşın on yıllardır adı dilden dile dolaşan, kulaktan kulağa fısıldanan ve nihayet, bu topraklarda “Yerel yönetim”, “Doğrudan demokrasi” modeli olarak örnek alınan ve öykünülen “Fatsa'nın sırrı” nedir?
     Bu belgeselde, sorularımızın cevabını bulmaya ve bu “sırrı” öğrenmeye çalışacağız.

     27 EKİM: MENTEŞE- Konakaltı Kültür Merkezi/ Saat 18.30
     FETHİYE – Özer Olgun Kültür Merkezi/ Saat 20.00
     30 EKİM: MARMARİS- Armutalan Kültür Merkezi/Saat 13.00
     31 EKİM: DATÇA- Bülent Ecevit Kültür Merkezi/ Saat 19.00
     24.10.2021/Datça/Mehmet Erdal

     FATSA BELGESELİ GÖSTERİMİ AÇIŞ KONUŞMASI

     Hoş geldiniz,

     Bir dönem Dikili Belediye Başkanlığı yapan Osman Özgüven'den Ovacık Belediye Başkanlığı yaparken 'Komünist Başkan' olarak ünlenen şimdiki Tunceli/Dersim Belediye Başkanı Fatih Maçoğlu'na, Çiğli Belediye Başkanı Utku Gümrükçü'den Bodrum Belediye Başkanı Ahmet Aras'a kadar, seçilerek oturduğu koltuğun hakkını vermek isteyen bütün belediye başkanlarının kendilerine örnek aldıklarını söyledikleri belediye başkanı Fikri Sönmez, namı diğer Terzi Fikri'dir; öykündükleri belediyecilik ise, Fatsa Belediyeciliğidir.

     Keza, hangi düzlemde yapılırsa yapılsın, yürütülen bütün 'Demokrasi' tartışmalarında, tartışmacılar, Fatsa'dan bir biçimde söz eder ya da söz etmeseler de tartışmanın arka planında Fatsa daima yer alır.

     Fatsa, bildiğimiz Fatsa; Ordu'nun Fatsa ilçesi.

     Bu ilçemiz, bir dönem, 'Demokrasi'nin, 'Doğrudan Demokrasi'nin somut bir olgu olarak elle tutulur ve gözle görülür hale gelip yaşanıldığı bir yerdi.

     Bilenler bilir; 14 Ekim 1979 yılında yapılan ara seçimde Fikri Sönmez bağımsız aday olarak katıldığı seçimi kazanır. 11 Temmuz 1980 tarihine kadar geçen 9 aya yakın süre içerisinde, kendi mahkeme ifadesiyle, 'halkıyla birlikte' bir çok şeyi gerçekleştirir.

     Bugünden geriye bakıldığında, belki pek çoğumuza 'Bunlar da ne ki?' dedirtecek şeylerdir, yapılanlar; fındık kabuğu dağıtımını örgütlemek, fındıktaki sömürüye karşı çıkmak, karaborsacılarla ve tefecilerle mücadele etmek, günlük yaşam içerisinde gündeme gelen sorunları tartışarak elbirliği ile çözmek, sokakları çamurlardan temizlemek, festival düzenlemek...vb. vb...

     Peki nasıl olur da zamanın siyasal iktidarı, yani 'Çoban Sülü' olarak efsaneleştirilen Süleyman Demirel başkanlığındaki hükumet, o günlerde nüfusu 19.500 civarında olan Karadeniz'in bu küçücük ve şirin ilçesine devasa bir 'Nokta Operasyonu' çekerek yüzlerce insanı gözaltına aldırır, onlarcasını tutuklatır ve bazılarını da öldürtür?

     Süleyman Demirel'den başlayarak bütün siyasal iktidarlar, uzun yıllar, neden Fikri Sönmez ve Fatsa adını toplumsal hafızadan silip atmak, unutturmak, bu adları ağızlara almanın faturasının çok ağır olduğunu göstermek için akıl almaz yasaklar koyarlar, baskı ve kitlesel boyutlara varan şiddet uygularlar?

     Nedir bunun nedeni?

     İşte, şimdi, Sol Kültür'ün katkılarıyla Nurşen Bakır tarafından hazırlanan bu belgeselde, tamanen orijinal görüntüler eşliğinde, zamanın canlı tanıklarının ağzından, Fatsa ve Fikri Sönmez gerçeğinin öyküsünü izlerken bunun nedenini de öğreneceğiz.

     İyi seyirler. 31.10.2021


 “ŞU FATSA'NIN YOLLARI” BELGESELİNİN DATÇA GÖSTERİMİ YAPILDI (**)

     “ŞU FATSA'NIN YOLLARI” belgeseli, 31 Ekim günü saat 19.00'da Bülent Ecevit Kültür Merkezi'nde Datçalı izleyicilerle buluştu.

     Önceden duyurulduğu gibi saat tam 19.00'da başlayan gösterim öncesi 150 kişilik kapalı salonun yarısını (70-80) dolduran izleyicilere 'Hoş geldiniz' diyerek kısa bir açış konuşması yapan Sol Parti İlçe Örgütü Başkanı Mehmet Erdal şunları söyledi:

     Bir dönem Dikili Belediye Başkanlığı yapan Osman Özgüven'den Ovacık Belediye Başkanlığı yaparken 'Komünist Başkan' olarak ünlenen şimdiki Tunceli/Dersim Belediye Başkanı Fatih Maçoğlu'na, Çiğli Belediye Başkanı Utku Gümrükçü'den Bodrum Belediye Başkanı Ahmet Aras'a kadar, seçilerek oturduğu koltuğun hakkını vermek isteyen bütün belediye başkanlarının kendilerine örnek aldıklarını söyledikleri belediye başkanı Fikri Sönmez, namı diğer Terzi Fikri'dir; öykündükleri belediyecilik ise, Fatsa Belediyeciliğidir.
     Keza, hangi düzlemde yapılırsa yapılsın, yürütülen bütün 'Demokrasi' tartışmalarında, tartışmacılar, Fatsa'dan bir biçimde söz eder ya da söz etmeseler de tartışmanın arka planında Fatsa daima yer alır.
Fatsa, bildiğimiz Fatsa; Ordu'nun Fatsa ilçesi.
     Bu ilçemiz, bir dönem, 'Demokrasi'nin, 'Doğrudan Demokrasi'nin somut bir olgu olarak elle tutulur ve gözle görülür hale gelip yaşanıldığı bir yerdi.
     Bilenler bilir; 14 Ekim 1979 yılında yapılan ara seçimde Fikri Sönmez bağımsız aday olarak katıldığı seçimi kazanır. 11 Temmuz 1980 tarihine kadar geçen 9 aya yakın süre içerisinde, kendi mahkeme ifadesiyle, 'halkıyla birlikte' bir çok şeyi gerçekleştirir.
     Bugünden geriye bakıldığında, belki pek çoğumuza 'Bunlar da ne ki?' dedirtecek şeylerdir, yapılanlar; fındık kabuğu dağıtımını örgütlemek, fındıktaki sömürüye karşı çıkmak, karaborsacılarla ve tefecilerle mücadele etmek, günlük yaşam içerisinde gündeme gelen sorunları tartışarak elbirliği ile çözmek, sokakları çamurlardan temizlemek, festival düzenlemek...vb. vb...
     Peki nasıl olur da zamanın siyasal iktidarı, yani 'Çoban Sülü' olarak efsaneleştirilen Süleyman Demirel başkanlığındaki hükumet, o günlerde nüfusu 19.500 civarında olan Karadeniz'in bu küçücük ve şirin ilçesine devasa bir 'Nokta Operasyonu' çekerek yüzlerce insanı gözaltına aldırır, onlarcasını tutuklatır ve bazılarını da öldürtür?
     Süleyman Demirel'den başlayarak bütün siyasal iktidarlar, uzun yıllar, neden Fikri Sönmez ve Fatsa adını toplumsal hafızadan silip atmak, unutturmak, bu adları ağızlara almanın faturasının çok ağır olduğunu göstermek için akıl almaz yasaklar koyarlar, baskı ve kitlesel boyutlara varan şiddet uygularlar?
     Nedir bunun nedeni?
     İşte, şimdi, Sol Kültür'ün katkılarıyla Nurşen Bakır tarafından hazırlanan bu belgeselde, tamamen orijinal görüntüler eşliğinde, zamanın canlı tanıklarının ağzından, Fatsa ve Fikri Sönmez gerçeğinin öyküsünü izlerken bunun nedenini de öğreneceğiz.”

     Sol Parti Datça İlçe Örgütü Başkanı Mehmet Erdal, bir buçuk saat civarında süren gösterim sonrasında, belgeseli izlemeye gelenlerin sayısının beklediklerinin biraz altında ama belgesele ve Datça'da gösterilmesine yönelik tepkilerinin ise büyük ölçüde olumlu olduğunu gözlediklerini, bunun da kendilerini mutlu ettiğini, söyledi

     01.11.2021/Datça


     (*) Bu yazı, Muğla Turnusol'da yayınlanmıştır.

     (**) Bu haber, BirGün'de ve Muğla Turnusol'da yayınlandı.

Devamını Oku...

2022.04.02.YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR(-17: BİTMEDİK. BURADAYIZ.

  Hiç yorum yok
14:01

 

   


 YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-17: BİTMEDİK. BURADAYIZ!

     24 Haziran 2018 genel seçim sonrasında, ülkemiz, 1923'te kurulan Cumhuriyet olmaktan çıkmış ve yeni bir sürece evrilmişti. Bu nedenle, seçimin ertesi gününden itibaren, “Kendisini sol, sosyalist, devrimci, demokrat, yurtsever vb. olarak gören bir kişi, eğer o güne kadar, şu ya da bu nedenle, 'tek kişi' olarak yaşamaya devam etmiş gelmiş ise, artık bu konumunu sonlandırmalı, kendisine en yakın gördüğü çevre, grup ya da bir partiye katılmalı, yürüyüşüne, o kolektivite içerisinde yer alarak devam etmeli”, şeklinde düşünmeye başladım. Bu gidişatı durdurmak ve içinde özgürce yaşanılabilir bir ülkeyi yaratmak için herkes elinden geleni yapmalı ve bunu da bir kolektivite içerisinde yapmalıydı. Bence, bundan sonra, kendini hem sol, sosyalist, devrimci, demokrat, yurtsever vb... görmek hem de tek kişi olarak yaşamaya devam etmeyi savunmak, olası değildi. (*)

     Böyle düşündüğüm için, kendime en yakın gördüğüm Birleşik Haziran Hareketi/Datça'ya katıldım. (**)

     Sonrasında, Birleşik Haziran Hareketi/Datça olarak, 31 Mart 2019 yılında yapılacak yerel seçimleri de dikkate alarak, 2018 yılı Sonbaharından itibaren, “Yüzümüzü sokağa çevirelim. Yerelin sorunlarının çözümünü odağımıza alalım. Yerel bir dil geliştirelim. Sokakta yürüyen her yurttaş bizim ne dediğimizi anlasın ve 'sol' denilince, bugünkü koşullarda akıllarına ilk gelen 'sosyal demokratlardan' ya da 'sol' liberallerden olmadığımızı görsün...”, düşüncesi çerçevesinde hareket etmeye başladık.

     Bir başka deyişle, günlük yaşamda, hem sosyal demokratlarla hem de “sol” liberallerle yolları ayırmalı ve kendi yolumuzda yürümeliydik.

     Bunu başarabilirsek, yani bu doğrultuda somut adımlar atmaya başladığımız andan itibaren hem sosyal demokratlardan hem de “sol” liberallerden yöneltilen farklı biçimlerdeki tepkilerle karşılaşabilirdik; bu bizi şaşırtmamalıydı.

     Yürüyebileceğimiz, başka bir yol yoktu.

     Düşüncelerimizi, farklı düzlemlerde kamuoyu ile paylaşmaya başladık. (***)

     Bir gün, “sol” liberal bir aktivist, sosyal medya platformlarının birisinde, bize yönelik olarak, şunu yazdı:

     “Bi bitmediniz gitti!”

     (Ekşi sözlük, bu söz için “kötü kişiler için söylenir... ardı arkası kesilmeyenler için de söylenir”, diyor.)

     Haklıydı(!) Bitmemiştik. Datça'da da var olmaya devam ediyorduk.

     Bu dil, bir dost dili değildi!

     Bu dil, Sovyetler Birliği'nin dağılması sonrası dönemde, ülkemizde sol, sosyalist ve devrimci kişi ve çevrelere yönelik olarak karşı-devrimci ağızlardan dillendirilen “Dünyada komünizm momünizm kalmadı ama bizim ülkemizde hala kendisine 'komünistim' diyenler var” bağlamındaki sözleri çağrıştıran bir dildi.

     Okuyunca, çok şaşırdım; tepkilerin olacağını öngörmüştük ama çok kaba bir biçimde dile getirilen bu tepkiyi, şahsen hiç beklemiyordum.

     Ne diyeceğimi bilemedim.

     Paylaşımın altına, yalnızca “Özür dileriz; bu konuda yapabileceğimiz hiç bir şey yok”, yazdım.

     O kadar!

     02.04.2022/Datça/Mehmet Erdal

     (*) 25 haziran 2018

          2626 Haziran 2018
     26 Temmuz 2018
                                                                             

     (**) ÖDP'ye yeniden üye oluşum, daha sonradır.

     (***Örn: 'ÖNSEÇİM' ÇAĞRISI

     SİYASİ PARTİLER, PARTİ ÜYELERİ VE OY VERECEK DATÇALILAR

     31 Mart 2019 tarihinde, ülkemizin her yerinde olduğu gibi Datçamızda da Yerel Yönetim Seçimi yapılacaktır.

     Yerel Yönetim, her yerde, o yerde yaşayan kadın-erkek bizlerin yönetimi demektir.

     Yerel Yönetim Seçimi ise, bizlerin, önümüzdeki bir 5 yıl için, bizi yönetecek belediye başkanı ve meclis üyelerini (keza muhtar ve azaları) seçmemiz demektir.

     Bu ise, her yerde, bizlerin, kendi aramızdan, bu 'iş'e istekli kişiler arasından, şu veya bu nedenle, 'en uygun' gördüğümüz kişiyi/kişileri seçmemizle mümkün olur.

     Bu seçme ve seçilme hakkı, tamamen demokratik ve yasal bir haktır.

     Bu sürecin ilk adımı ise, adayların kendi iradeleri ile ortaya çıkmaları ve adaylıklarını ilan etmeleridir.

     Siyasi partilerin var olduğu bugünkü gerçekliğimizde ise, bunun ilk adımı, eğer bu istekli adaylar herhangi bir parti adına yarışa katılacaklarsa, o partinin o yerdeki yerel örgüt üyeleri tarafından özgürce belirlenmeli ve ilan edilmelidir.

     Her yerde, Yerel Yönetim Seçimine adaylarıyla yarışa katılacak siyasi partiler, bu 'demokratik' ve bizce 'olması gereken' yolun dışındaki başkaca yollarla ve yalnızca kendilerinin bildiği gerekçelerle adaylarını belirler ve ilan ederlerse; bu adaylar ister o yerde yaşasın ya da yaşamasın, ister parti üyelerinden olsun ya da olmasın, ister kadın ya da erkeklerden seçilsin, fark etmez; aralarında 'nüans' farklılıkları olsa bile, 'demokratik olmayan yollardan belirlendikleri için, 31 Mart akşamı sandıktan çıkan kişi/kişiler, kulağını, 'yönetici' olduğu sürece, o yerde yaşayanlardan daha çok, kendisini aday olarak belirleyen parti yöneticilerine çevirecektir.

     Bu yolla 'aday' olan ve seçilen bir yöneticinin, o yerin sorunlarını bilse bile, bu sorunların köklü ve kalıcı çözüme ulaştırabilmesi için gerekli yol ve yöntemleri belirleyebilmesi, örgütlenmeleri yaratabilmesi ve hayata geçirebilmesi; hele hele o yerdeki 'Demokratik yaşamı' geliştirebilme ve dolayısıyla Demokrasi'ye katkıda bulunabilme doğrultusunda bir irade ortaya koyabilmesi olanaksız değilse de çok zordur.

     Bu nedenle biz, Datça Haziran Hareketi olarak, aday göstererek seçime katılacak bütün siyasi partileri, adaylarını, kendi ilçe örgütü üyelerinin 'ön seçimi' ile belirlemeye ve ilan etmeye çağırıyoruz.

     Demokrasi'ye inanıyor ve demokratik yolları savunuyorsak, bunun ilk adımı, budur.

     03.11.2018/Birleşik Haziran Hareketi/DATÇA

     Örn: YEREL SEÇİM ÇALIŞMALARI

     B. H. Hareketi/DATÇA olarak (Yerel Yönetim Seçimine ilişkin ilk aşamada) savunduğumuz görüşlerimizi, 3.11.2018 tarihli ve 'SİYASİ PARTİLER, PARTİ ÜYELERİ ve OY VERECEK DATÇALILAR' başlıklı bir basın açıklaması ile yerel kamuoyuna duyurmaya başladık: Bu çerçevede, DİSK/Tüm Emekli Sen Datça Şubesinde basına bir açıklama yaptık. Yazılı haldeki bu görüşümüzü, bütün yerel basın organlarına ve internet sitelerine verdik, yayınlanmasını sağladık. Bununla yetinmedik; bu basın açıklamasını, Datça'da var olan (MHP'den HDP'ye) bütün siyasi partilere ve Demokratik Kitle Örgütleri'ne iletmeye çalıştık; basın açıklamasını dağıtmaya başladığımız saatte açık olan partilere (HDP) ve D. K. Örgütlerine (Tüm Emekli Sen, PSAKDD ve Hacı Bektaş) elden, kapalı olanlara (MHP, AKP, VP, CHP ve IYI parti ile ADD) ise 'Geldik. Yoktunuz' notunu düşerek ( kapılarına bırakmak suretiyle) ulaştırmaya çalıştık.

     Bu basın açıklamasına muhatap olan 'parti üyeleri ve Datçalılardan, gerek basın açıklamasını ilgili yerlere ulaştırmaya çalışırken ve gerekse sonrası günlerde değişik tepkiler aldık; 'Siyasi Partilerden' ise, yazılı ya da sözlü olarak herhangi bir tepki gösterilip gösterilmeyeceğini 'merakla' beklemeye başladık; yalnızca HDP'den 08.11.2018 günü saat 14.00 için bir 'görüşme' talebi aldık ve nitekim görüştük.

     HDP'den gelen arkadaşlar, bu ziyaretlerinin 'Görüş alış-verişi' amaçlı bir ziyaret olduğunu söylemeleri üzerine, bu çerçevede karşılıklı sohbet ettik.

     Bu aşamada, 'özet olarak' şunu söylemek yanlış olmayacaktır: 31.03.2019 tarihinde yapılacak olan Yerel Yönetim Seçimi konusunda, AKP'den HDP'ye hiçbir partinin ilçe örgütü, ciddi anlamda, birbirinden farklı herhangi bir konuma sahip değildir. Öyle anlaşılıyor ki, bütün parti ilçe örgütleri, Genel Merkezleri düzeyinde yapıldığı söylenen 'pazarlıkların' sonuçlarını ve bilahare gelecek 'talimatları' beklemektedirler.

     Sanki, yerel yönetim seçimine değil, genel seçime gidiyoruz...

     08.11.2018/DATÇA

Devamını Oku...

25 Mart 2022 Cuma

2022.03.26.YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-16: YA YAZANLAR VE KONUŞANLAR YAPACAK YA DA YAPANLAR YAZACAK VE KONUŞACAK!

  Hiç yorum yok
14:01

 

     


YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-16: YA YAZANLAR VE KONUŞANLAR YAPACAK YA DA YAPANLAR YAZACAK VE KONUŞACAK!

     İzmir'de, Devrimci Gençlik-Devrimci Yol çizgisinde mücadeleye başladığım 1975 yılı Kasım ayından sonraki süreçte yaşadıklarıma dair anlatımlarımda, döne döne, kendimi, her daim “yetersiz” gördüğümü, yazıyorum.

     Mahir Çayanları, Deniz Gezmişleri, İbrahim Kaypakkayaları kendisine örnek almış ve içinde yaşadığı toplumsal koşulları (ülkemizi) değiştirme iddiasıyla yola çıkmış 20'li yaşların başlarındaki gençlerden birisiydim; o günlerde tanık ya da taraf olmaya başladığımız sol içi tartışmaların da etkisiyle Devrimci Gençlik-Devrimci Yol dergilerini, özellikle 1976 yazı İnciraltı Öğrenci Yurdunda gerçekleştirilen eğitim çalışması sonrası Marksist klasikleri, ulusal kurtuluş savaşı veren ülkelerin önderlerinin yazdıklarını, tabiri caizse, hatmediyordum. Yine de, bir türlü, “yeterli” olamıyordum. Hep “yetersiz” kalıyordum. (*)

     Okullarda, yurtlarda, mahalle çalışmalarında karşımıza çıkan ya da İzmir merkezinde olmamız nedeniyle çevre il ve ilçelerden gelen arkadaşlarımızın bize ilettiği sorunların çözümünde, kişi ya da İzmir (kolektivite) olarak yetersiz kaldığımız oluyordu. Böylesi durumlarda, çok doğal olarak, yüzümüzü önce birbirimize ve sonra da Ankara'ya dönüyorduk.

     “Teori gri, hayat ise yeşil”dir denir ya, onun gibi, evdeki hesabın çarşıya uymadığı zamanlar oluyordu; bazen, aradığımız yanıtı birbirimizde bulamıyor ya da Ankara, her daim, S.O.S dediğimizde imdada yetişemiyordu.

     Böylesi durumlarda, o günleri yaşayanlar bilir, çareyi sağda solda arıyor; sağdan soldan gelen seslere kulak veriyor ve yüzümüzü, bize “hoş” gelen, “sıcak” gelen seslerin sahiplerine dönüyorduk. Bir başka deyişle, karşılaştığımız sorunları çözemediğimiz ya da zamanında çözemediğimizi gördüğümüz durumlarda, işin kolayına kaçıp, “dışarıdan” (yerel ya da merkezi kolektivite dışından) gelen seslere kulak verdiğimiz ve bunlardan en yakınımızda kim var ise yüzümüzü ona çevirdiğimiz oluyordu. (**)

     Bu kulak verdiğimiz ya da biz kulak verelim ya da vermeyelim her daim bize seslenip duran bu kişiler, yine o süreçte anti-faşist mücadelede aktif bir biçimde yer alanlar bilirler, yaşanan 12 Mart yenilgisi nedeniyle içinde yaşadığı çevrelerde “yılgınlık” tohumları eken, kendisini her daim “akıl veren/akıl satan” konumunda gören, sağ'dan ya da “sol”dan eleştiriler yönelten ama sokaktan da öcü gibi korkan...  “solcular”dı.

     Bu “solcular”, bugün yurt içi ve yurt dışında yaşayanlar kadar çok olmasalar da, özellikle sürecin ilk başlarında, yani 1975-76 yıllarında, oldukça etkiliydiler.

     Kimin söylediğine dair kesin bir isim veremem ama o günlerde, bizim arkadaşlar arasında “Ya yazanlar ve konuşanlar yapacak ya da yapanlar yazacak ve konuşacak” minvalinde bir söz dillendirilmeye başlandı.

     Bu sözün muhatabı, bahse konu edilen “solcular” değil, bizdik. Haliyle, mücadele dışında kalmaya özen göstererek “nutuk çeken” ve “ahkam kesen”, sözüm ona, bizlere “yol gösteren” kişilere yönelik olarak “madem ki söylediklerinizin doğru olduğuna inanıyorsunuz, buyurun, işte meydan, sizi tutan mı var; söylediklerinizi hayata geçirin” anlamında söylenmiyordu. Söyleyen, bize sesleniyordu: “Dışımızdaki kişi ve çevrelere kulak vermeyin, onlardan medet ummayın, çareyi kendinizde arayın ve özgüven duygunuzu geliştirmeye bakın” diyordu. (***)

     Bu söz çok da etkili oldu; ilk başlarda bize biraz zor gelse de “dışarıdan gazel okuyan” kişi ve çevrelere karşı dirsek göstermeye, karşılaştığımız sorunların yanıtlarını kendi yeteneklerimiz ve olanaklarımız çerçevesinde bulmaya başladık.

     Nitekim, kendi adıma, “Anlaşıldı; iş başa düşüyor” deyip, Örn: ilk seminerimi, kendi hazırladığım notlar çerçevesinde, 1976-77 kış döneminde, ki İDOD'un (****) hemen kurulma öncesi ya da kurulduğunun ilk günleriydi, Büyük Efes Oteli'nin karşısında bulunan Akşam Ticaret Lisesi'nin arkasındaki Belediye İşçiler Lokali'nde toplanan 110 civarındaki orta öğrenimliye verdim. (*****)

     Seminer sonrası, dinleyenlerin tepkilerini görünce, oldu; başardım, demiştim.

     Arkası geldi...

    26.03.2022/Datça/Mehmet Erdal

     (*) Hala, aynı halet-i ruhiye içerisindeyim!

     (**) Kişi ya da “kolektivite” olarak “yeterli” olamadığımız durumlarda “çare”yi hayatın olağan akışı içerisinde (mensubu olunan “kolektivite”de) değil de “üçüncü kişiler”de aramaya başladığımızda ya da çözemediği/altından kalkamadığı sorun karşısında “çare” arayana, “'çare' bende/bizde de yok; bekle ya da var git bir başka yerde ara” dediğimizde, hiç hesapta olmayan ve baştan öngörülemeyen çok farklı ve çok karmaşık başkaca sorunların gündeme gelebileceğini, bilmeliyiz; geçmişimizde, bu çerçevede yaşanmış çokça olay vardır.

     (***) Bizim öğrenmeye ve içselleştirmeye çalıştığımız anlayışa göre, ki bunun en somut örneği Mahirler, Denizler ve İbrahimlerdi, devrimcilik, birilerinin yazıp-çizdiği ve birilerinin de bu yazılıp-çizilenleri yaşama geçirmeye çalıştığı bir çizgi değildi.

     Biz, bu noktada, Sovyetler Birliğinde somutlanan ve ülkemizde de TİP-TKP çizgisinde görülen “bürokratik sosyalist” anlayıştan kökten ayrı düşünüyorduk.

     (****) İDOD (İzmir Demokratik Orta Öğrenim Derneği), EGE DEV-GENÇ'ten önce kurulmuştur.

     (*****) Bu seminerde anlattıklarım, büyük ölçüde, bizim o günlerde ellerimizden düşmeyen gençlik broşürlerimizde yazılanlardı.

Devamını Oku...

18 Mart 2022 Cuma

CUMALI'DAKİ (ÇEŞMEKÖY) ZEYTİNLİĞİN SATIŞ KARARI VE SONRASI...

  Hiç yorum yok
14:09

 

     

                                                  (Kübra Tokuç, Ezgi Acar ve Ömercan Ballı) 

     CUMALI'DAKİ (ÇEŞMEKÖY) ZEYTİNLİĞİN SATIŞ KARARI VE SONRASI... (*)

     BAŞKAN GÜRSEL UÇAR: CUMALI'DAKİ SATIŞI YENİDEN DEĞERLENDİRECEĞİZ!

     08.01.2019 günü yapılan Datça Belediye Meclisi olağan toplantısında satılması kararı alınan ama bugüne kadar satışa çıkarılmayan, şimdi ise 22 Nisan 2021 günü açık artırma yoluyla satışa çıkarıldığı duyurulan Cumalı Mahallesi Kababağ mevkiindeki 276 ada 64 parselde kayıtlı, içerisinde 117.14 m2 bina bulunan 3874,56 m2 zeytinlik alanla ilgili olarak bir gelişme yaşandı; Belediyeden alınan bilgiye göre, Belediye Başkanı Gürsel Uçar, bu satış ile ilgili kendisini ziyaret eden Cumalılı gençleri dinledikten sonra, konuyu yeniden değerlendireceğini, söyledi.

     Bugün bu konuda Belediye Başkanı Gürsel Uçar'ı ziyaret eden Cumalılı gençlerden Kübra Tokuç, Ezgi Acar ve Ömercan Ballı, başkana, satışa çıkarılan zeytinlik ile ilgili köylülerinin endişelerini ve alternatif görüşlerini, ilettiler.

     Belediye girişinde görüşlerini aldığımız Cumalılı gençler, bu satış kararının şimdi değil, 08.01.2019 tarihinde alınmış olduğunu, her nedense bugüne kadar satışa çıkarılmadığını ve şimdi gündeme getirildiğini, söylediler. Gençlerin ifadesine göre, bu satış kararından, bugüne kadar ne muhtarın ne de köylülerin hiç haberi olmamıştı. Bir hafta önce muhtarın haberinin olması üzerine köylü aralarında imza toplamaya başlamıştı. Muhtar, 15 Nisan günü bu imzalar ile gelip Belediye Başkanı ile görüşecekti. Gençlere göre, Büyükşehir yasası ile Datça Belediyesi'nin mülküne geçen bu zeytinlik, ille de satılması gerekiyorsa, köyün ihtiyacı olan bazı sorunların çözümü için satılmalıydı. Başkana, bu önerilerini de ileteceklerdi.

     Cumalılı gençler başkan ile görüşürken aradığım ve konuştuğum CHP Belediye Meclisi üyesi Volkan Karacaoğlu, sorum üzerine, bu satış kararının alındığı sıra kendisinin yine Belediye Meclisi ve dahası İmar Komisyonu üyesi olduğunu doğrulayarak söze başladı: Bu zeytinlik, yapılması düşünülen yeni pazar yeri ile ilgili bazı kamulaştırmalar için gerekli finansman sorununu çözmek için satışa çıkarılmış ama kamulaştırma makul bir fiyattan yapılınca, satışına gerek kalmamıştı. Şimdi ise, yeni pazar yerinin yapımı için finansman yaratmak çabası içerisindeydiler ve bu nedenle de şu an belediyenin mülkünde olan bazı arazileri satmak gereksinimi duymuşlardı. Olay bundan ibaretti.

     Peki, bu konuda, belediye, bugün belediyenin mülkünde olsa da aslen köylünün ortak malı olan bu mülkün satışında öncelikle köylüyü haberdar etse ve onların rızasını alsa daha iyi olmaz mıydı?

     Meclis üyesi Volkan Karacaoğlu'na göre, açıklayamayacakları hiç bir işi yapmamışlardı ve bu zeytinliği de bir başka kamu işi için satışa çıkarmışlardı. Bu pazar yeri Datça için çok önemliydi. Yani niyetleri çok iyi idi.

     Peki, izlenen yöntem de bir sorun olduğu söylenemez miydi?

     Yöntem olarak öyle yapılsa idi, elbette daha iyi olabilirdi; evet bu tartışabilirdi. Ama satışta ve satışın amacında tartışılacak hiç bir sorunlu yön yoktu.

     Cumalılı gençlerin görüşmesi bittikten sonra görüşünü aldığım Ömercan Ballı, görüşmenin çok iyi geçtiğini, başkanın kendilerini dinlediğini, gençler olarak kendilerini kıramayacağını, köyleriyle ilgili önerilerini belediyeye iletmelerini ve bu nedenlerle bu satış konusunu yeniden değerlendirmeye alacağını, söylediğini, aktardı.

     Belediye, Ömercan Ballı'nın bu aktarımlarını doğruladı.

     Peki, 22 Nisan günü yapılması duyurulan satış iptal edilmiş miydi?

     Bu konuda şu an kesin bir şey söyleyemeyeceklerdi. Görüşme yeni olmuştu ve değerlendirme yapıldıktan sonra bir karar verilecekti.

     12.04.2021/Datça/Mehmet Erdal


      BAŞKAN UÇAR: CUMALI'DAKİ ZEYTİNLİĞİN SATIŞI, ŞİMDİLİK ERTELENDİ!

     Datça belediyesi tarafından 22 Nisan 2021 günü açık artırma yoluyla satışı gerçekleştirileceği duyurulan ve Cumalı köylülerinin tepkisine yol açan Cumalı mahallesi Kababağ mevkiindeki 276 ada 64 parselde kayıtlı, içerisinde 117,14 m2 bina bulunan 3874,56 m2 zeytinliği yerinde görmek için, bugün öğle üzeri Datça'dan yola çıkıp Çeşmeköy'e gittik.

     Bu zeytinlik ile ilgili olarak dün Datça'ya gelip Belediye Başkanı Gürsel Uçar ile konuşan gençlerden ikisi bize yeri tarif ettiler; satılacak zeytinlik alan Çeşmeköy'den Palamutbükü'ne giden yolun üzerinde idi ve kendileri, yol üzerinde bizi bekliyorlardı. Çeşmeköy'den Palamutbükü'ne doğru yol aldık. Yolun ortalarına yakın bir yerde gençler bizi bekliyordu; arabayı sağa çektik. İndik. Yolun sağ tarafında, biraz ileride, bir tepenin üzerindeki binayı göstererek, aha burası, dediler. Arabalara bindik. Sağa ayrılan taşlık bir yoldan biraz ilerledik. Yeniden arabalardan indik. Yürümeye başladık. Yol taşlık ve biraz yukarıya doğru meyilli idi. Birkaç dakika içinde binanın yanına vardık.

     Bina, biraz eski idi. Burası, zamanında fırın amaçlı yapılmış, ama çalışmamış, bir yer dediler. Binanın bulunduğu yer, her tarafın, hatta Palamutbükü'ndeki denizin dahi rahatlıkla görülebildiği tepelik bir yerdi. Önü, herhangi bir şekilde kapatılabilecek gibi görünmüyordu. Binanın ve satılacak zeytinliğin bulunduğu yere bayıldık. Yalnız, zeytinlik, bakımsızdı ve biraz da çalılık görünümündeydi.

     Bakın, dedi, gençler, taa şu ileride gördüğünüz bina var ya, orası da bir zamanlar bir köylü tarafından Cumalı Muhtarlığına bağışlanmış; Büyükşehir yasası ile köyler mahalleye dönüşünce o mülk de Datça Belediyesi'nin olmuş. Peki, sonra ne olmuş? Bundan 4-5 yıl önce, Belediye, o yeri bir kişiye satmış. Biz o arazinin bulunduğu yere Marin, diyoruz. Tarım arazilerinin sulamasında kullanılan su kaynaklarının bulunduğu bir yerdir. Şimdi, o yere giremiyoruz, bile! Neden? Çünkü, orayı alan kişi, o yeri çevirdi de ondan. Başkana bu satışı anlattık ve şimdi ne düşünüyorsunuz?, dedik; pişmanım, dedi. İşte Başkanım, dedik, yarın, bu yerin satışından dolayı da pişmanlık duyacaksınız. Satmayın.

     Peki, gençler, bu yer için ne öneriyorlardı? Biz, dedi, gençler, dün Başkan aynı soruyu sorunca, ona da söyledik, bu yerin, Örn: kapalı bir düğün salonu ya da köyümüze gerekli başka bir sosyal tesis olmasını istiyoruz. Biz mimar değiliz ama bu yerin satılmasının iyi bir şey olmadığını düşünüyoruz. Para lazım, hadi şurayı satalım; para lazım, hadi burayı satalım... Sat, sat, sat... Bunun sonu nereye varır? Satmayalım; köye yararlı bir tesis yapalım... Gençler, heyecanlı. Köylerinde ve çevre köylerde, bu yerin satılmaması için imza toplamışlar. Anlattıklarına göre, köyün muhtarı bu imzaları alıp Belediyeye gidecekmiş. Peki, diyorum, Başkan çıkıp gelse ve köylüyü toplasa, derdini anlatsa, köylü bu satışa onay verir mi? Yani, köyün çoğunluğu, gerçekten bu satışa karşı mı? Biz, diyor, gençler, bu konuda, köycek aynı şeyi düşünüyoruz; belediyemizden farklı bir yaklaşım bekliyoruz, satışı durdurmasını, istiyoruz. Ama, bize düşüncemizi soran yok. Dün, sen de duydun, muhtarımızın bile haberi yeni olmuş...

     Dün, bu satışı sorduğum Beyaz Masa'dan, başkan, satışı yeniden değerlendirecekmiş, haberi gelmişti. Bugün yeni bir haber var mı?, diyorum; bir kanaldan, başkanın, satışı durdurduğu haberi gelmiş. Doğrulatmak ve ayrıca bu satış konusundaki düşüncelerini sormak için Cumalı meclis üyesi Hilmi Sezer'i arıyorum. Hilmi bey, başkanın, satışı şimdilik durdurduğu haberinin kendisine geldiğini söylüyor. Bunu yazabilir miyim?, diyorum; yeniden sorup döneceğini, söylüyor. Biz muhtar ile görüşmek için Palamutbükü'ne doğru giderken, arıyor ve diğer meclis üyesi Tugay Eser'in bizi beklediğini, onunla konuşabileceğimizi, söylüyor. Arabalara binip hareket ediyoruz. Çeşmeköy'den Palamutbükü girişinde, Tugay Eser'in emlak bürosuna varıyoruz. Tugay bey, kendisinin düşüncelerini bizimle paylaşıyor ve Başkana yeniden sorup bizi bilgilendireceğini, söylüyor. Kahvelerimizi içip, gençler ile Palamutbükü'ne gidiyoruz.

     Sahil kıyısında, muhtar Semih Çukadar, bizi bekliyor. Arabaları park edip yanına varıyoruz. Simasını tanıyorum. Yanına varıp, size, yani bütün muhtarlara meclis toplantılarının gayrı resmi tutanak notlarını ve diğer yazıları gönderen kişi benim, diyorum. Gülümsüyor, evet, okuyoruz, bilgilenmek iyi oluyor, diyor. Zeytinliğin satışı konusundaki düşüncelerini, soruyorum; karşıyım, diyor. Karşı olmasam, her kahvehane duvarına asar mıydım duyuruyu, diyor. Gençler, sor kendisine, önceden haberi varmış mı, diyorlar. Yüzüne bakıyorum. Haberim, yoktu, ben de yenice öğrendim, diyor. Yarın, toplanan imzaları belediyeye götüreceğim ve bir de ne yapılmasını istediğimize dair dilekçe vereceğim, diyor. Yarın, meydanda, Kargı koyundaki özelleştirmenin ve Güllük yolu civarındaki kıyıların MUÇEV üzerinden kiraya verilmesi kararının protesto eylemi var, diyorum. Önemli değil, ben gidip dilekçeyi vereceğim ve kayıt numarasını alacağım, diyor.

     Ayrılıyoruz. Datça'ya dönüşe geçiyoruz.

     Yolda, meclis üyesi Tugay Eser arıyor; Başkan, diyor, beni arasın, ben bilgi vereyim, dedi. Tamam, diyorum. Datça görününce sekreteri arıyorum; ola ki, Başkan meşguldür... Sekreter, Başkanın yerinde olmadığını, bölümleri dolaştığını, söylüyor. Eyvallah, aramamı istemiş, söyler misiniz?, diyorum. Tamam, diyor.

     Saat 17.10'da doğrudan Başkanı arıyorum. Açıyor. Konuşuyoruz. Başkan, satışı, şimdilik ertelediğini, söylüyor. Bu arazinin satış gerekçesi, yapılacak yeni pazar yeri idi. Pazar yeri, Datça için, önemli bir yatırımdı. Bunun finansmanını bir biçimde sağlamalıydı. Pazar yerinin üçüncü katında yapılması düşünülen dükkanları şimdi proje üzerinden satışa çıkarsalar idi, çok ucuza gideceklerdi. Onun için farklı kaynakları araştırıyorlardı. Şimdilik çok sıkışık durumda değildi Belediye ve ayrıca, o zeytinliğin tam değerini bulmadığını da düşünüyordu. Kendisini ziyaret eden gençlere de söylemişti; kendisine alternatif öneriler getirmeliydiler. Kendisinden hizmet isteniyordu. Tamam da, bu hizmetler ne ile yapılacaktı? Kendiler, her şeyi ölçüp biçiyorlardı. Datça için en iyisini yapmaya çalışıyorlardı. Peki, muhtar dahil köylüleri bu konuda bilgilendirmek ve onların rızalarını almak daha iyi olmaz mıydı? Başkan, bir yer, diyor, satışa çıkarılmadan, komisyon üyeleri o yere gidiyor ve ölçüp biçiyorlar; konuşuyorlar. Bu nedenle, bu satıştan muhtarın haberi olmamış olamazdı... Muhtar ile konuştum, haberi yokmuş, diyorum. Bilemiyorum, diyor, ama gerekirse oturur konuşuruz. Konuşmaktan kaçmayız.

     Peki başkanım, bu satışın iptal edildiğini değil, şimdilik ertelendiğini yazabilir miyim?, diyorum; evet, diyor, yazabilirsin.

     Yazıyorum!

     13.04.2021/Datça/Mehmet Erdal


     SOL PARTİ DATÇA İLÇE ÖRGÜTÜ MAYIS AYI BASIN AÇIKLAMASI

     DATÇA'DA REFERANDUM ÖNERİYORUZ!

     İlçe Örgütümüz, pandemi koşullarına uygun olarak yaptığı toplantıda, Datça'da, üç konuda referandum yapılmasının önerilmesine karar verdi.

     1- Biz, Büyükşehir yasası ile köylerin ellerinden alınan tüzel kişiliklerinin ve taşınır/taşınmaz bütün mal varlıklarının sorgusuz sualsiz iadesinden yanayız. Bunun bilinmesini istiyoruz.

     Büyükşehir yasası ile mahalle statüsüne dönüştürülen köylerden hangilerinin 'Kırsal mahalle' statüsüne dönebileceğine ilişkin Datça Belediye Meclisi'nin halihazırda yürüttüğü çalışma kapsamında ise önerimiz şudur: Büyükşehir yasası çıkmadan önce köy statüsünde olan bütün yerleşim yerlerinde, yurttaşlara, var olan statü ile 'Kırsal mahalle' statüsü arasındaki farklar anlatılmalı ve karar, yurttaşlara bırakılmalıdır; referandum yapılmalıdır.

     Yurttaşlar, kendi geleceklerini ilgilendiren bu konuda, kararı kendileri vermelidir. Datça Belediye Meclisimiz ve Muğla Büyükşehir Meclisimiz de bu kararlara saygı duymalı ve tartışılmaksızın, ortaya konulan iradeyi kabul etmelidir.

     2- Büyükşehir yasası ile köy muhtarlığı mülkiyetinden Datça Belediyesi mülkiyetine geçmiş olan Cumalı'daki zeytinlik ve aynı statüdeki bütün taşınmazlar, yasal olarak Datça Belediyesi mülkiyetinde olsalar da, bu mülklerin sahipleri, tarihsel olarak ve vicdanen o köylerdir. Hiç kimse, var olan Büyükşehir yasasını doğru ve yerinde bir yasa olarak görmeden, bu mülkler üzerindeki tasarruf hakkının Datça Belediyesi'nde olduğunu savunamaz. Bu konuda, biz, belediyemizin, bu mülkler ile ilgili herhangi bir tasarrufta bulunmak istediğinde, doğrudan, o mülklerin bulunduğu köy/mahalle yerleşim yerindeki yurttaşlara danışmasını ve onların rızasını almasını, bu çerçevede, referanduma gitmesini, öneriyoruz.

     3- Kargı Koyu'nda Özelleştirme İdaresi tarafından satışa çıkarılan ve Gebekum/Güllük yolu civarında MUÇEV (Muğla Çevre Limited Şirketi) aracılığıyla kiralanmak istenen kıyılar, Datçalılarındır. Yasa, genelge, yönetmelik vb. çıkarılarak, buraların Datçalıların tasarrufunun dışına çıkarılması, bu gerçeği değiştirmemektedir. Biz, Kargı Koyu, kıyılar vb. daha başka yerlerin satış ve kiralama işlemlerinde Datçalıların ve bu çerçevede Datça Belediyesi'nin görüşü ve onayı alınmadan herhangi bir tasarrufta bulunulmasını doğru bulmuyoruz; reddediyoruz. Bu konular, Datçalılar tarafından tartışılmalı ve bilahare, referanduma sunulmalıdır.

     Hiçbir şey, ben yaptım, oldu, denilerek, oldu bittiye getirilemez.

     Cumalı'daki zeytinliğin satışına karşı çıkıp Kargı Koyu'ndaki 128 000 m2'lik alanın satışını onaylamak ya da tersi, Cumalı'daki zeytinliğin satışını doğru bulup Kargı Koyu'ndaki 128 000 m2'lik alanın satışına karşı çıkmak doğru değildir; savunulamaz. Tutarsızlıktır.

     Bizce, Cumalı'daki zeytinliğin satışına karşı çıkılmadan Kargı Koyu'ndaki 128 000 m2'lik alanın satışına karşı çıkılamaz.

     Biz, Cumalılara ve Datçalılara sorulmadan, oldu bittiye getirilmek istenildiği için, her iki satışa ve kiralamaya karşı çıktık; karşı çıkmaya da devam edeceğiz! 

     26.05.2021/Sol Parti Datça İlçe Örgütü

     SON DURUM: "Palamutbükü’nde Belediyemize ait olan bina ve arazisinin nasıl kullanılmasının en doğru olacağı konusunda vatandaşlarımızla fikir alışverişinde bulunduk." (22.02.2022 günü Belediye Başkanı Gürsel Uçar'ın kendi Facebook paylaşımı)

Aklın yolu birdir!





     (*) Bu dosya içerisinde yer alan yazılar, farklı tarihlerde Muğla Turnusol'da yayınlanmıştır

Devamını Oku...

2022.03.19.YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-15: SOL İÇİ SORUNLARI NASIL ÇÖZMELİYİZ? (4-2)

  Hiç yorum yok
14:01

     


YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-15: SOL İÇİ SORUNLARI NASIL ÇÖZMELİYİZ? (4-2)

     Altındağ'da, mahalle çalışması için ilk adımı, Büyük Efes Oteli'nin hemen karşısında bulunan Akşam Ticaret Lisesinde okuyan ve Altındağ Mahallesinde oturan arkadaşlar aracılığıyla atmıştık. (*) İzmir'den Işıkkent'e/Pınarbaşı'na doğru giden yolun (Kemalpaşa caddesi) Kokluca Mezarlığı ile Altındağ Yahudi Mezarlığı arasındaki bölgeyi kapsayan o yılların Altındağı'nda, yolun sol tarafında (Çamdibi, Koşukavak) yoğunluk olarak, uzun yıllar önce Balkanlardan gelip yerleşen göçmenler yaşıyordu; sağ tarafına ise, ülkemizin doğusundan göç edip gelenler yerleşmeye devam ediyorlardı. Altındağ'dan sonra Pınarbaşı'na doğru devam eden ve o yıllarda hala asfaltlanmamış durumda olan yol boyunca da fabrikalar yeni yeni açılıyordu.

     1976-77 kış dönemi İzmir'de başlattığımız mahalle çalışmaları kapsamında, kesin tarihini anımsamıyorum, Altındağ'da da, ALTIN-DER'i (Altındağ Kültür ve Dayanışma Derneği) kurmuştuk. Derneğin yeri, Altındağ Yahudi Mezarlığından Altındağ köyüne giden yolun (Yener Caddesi) üzerindeki Altındağ Belediyesi araçlarının bakımının yapıldığı yerin tam karşısında idi.

     Altındağ Mahallesine ilk adımı, Altındağ Yahudi Mezarlığının arka taraflarındaki tepenin yukarı kısımlarında bulunan (ÇİMENTAŞ ile Altındağ gecekondu genişleme alanının sınırını belirlemek için yapılmış olan) taş duvara, çookk uzaklardan görülecek şekilde büyük harfler ile “ÇİMENTAŞ'IN VE TAŞ OCAĞI'NIN TOZUNA HAYIR/DEV-GENÇ” yazarak atmıştık. (**)

     Altındağ Mahallesindeki mahalle çalışmamızın bir boyutu da Kemalpaşa Caddesi'nin Altındağ Yahudi Maezarlığı'ndan sonraki kısımlarında daha yeni yeni açılmaya başlayan fabrikaların mesai bitim saatlerinde önlerine gidip bildiri dağıtmaktı; üniversitede okuyan bazı arkadaşlarımızın da katılımıyla yapılan bu bildiri dağıtımının pek çok fabrika önünde gerçekleştirildiğini anımsıyorum.

     1977 yılı ikinci yarısı, muhtemelen Sonbahar ayları olabilir, bir gün bir ya da bir kaç arkadaş, İGD'lilerin dernekte “Faşizm” konusunda bir tartışma toplantısı yapılmasını istediklerini, söyledi. Böylesi bir durumda, “sorumlu” konumunda olan, kendisine güvenen ve dahası, kendisine yönelik güven duygusunun zerrece zedelenmesini istemeyen bir kişi/kişiler olarak, hayır, ne gerek var, falan, diyemezsin; tamam, dedik.

     Sanırım, hafta sonu bir gün, İGD'liler oldukça kalabalık bir grup olarak geldiler.

     İGD'lilerin başında, Buca Lisesi Ortaokul kısmında okurken tanıdığım ve UDC toplantılarında da İGD adına toplantılara katılan arkadaşım vardı.

     Tartışma başladı.

     İGD adına konuşan arkadaş ve ben, karşılıklı olarak, Faşizm ve ülkemizin/devletin niteliği konusunda, farklı klasik kitaplardan alıntılar yaparak, dağarcığımızda ne varsa, sıralıyoruz; dernek binasında bulunanlar da dinliyorlar.

     O yıllarda yapılan faşizm tartışmalarına katılan arkadaşlar bilirler; biz, ülkemizdeki devletin niteliğinin “faşist” olduğunu ifade ederken, Dimitrof'un, yanılmıyorsam 3. Enternasyonal'de yaptığı bir konuşmada “Sömürge ve yarı-sömürge ülkelerin” burjuva demokratik devrimini tamamlamış ülkelerden farklı nitelikte olduğuna dair sözlerine atıfta bulunur, ülkemizin ve eş konumdaki ülkelerin burjuva demokratik devrimini tamamlamış ülkeler gibi değerlendirilmesine, haliyle, ülkemizde faşizmin iktidarda değil de tırmanmakta olduğuna dair savlara, karşı çıkardık.

     Dernek binasında yapılan tartışmada, ben bu alıntıyı yaptım; bekliyorum, İGD adına konuşan arkadaş ne diyecek, diye.

     Başka yerlerde ve farklı düzlemlerde başka başka siyasi hareketlerle ya da o siyasi hareketlerden arkadaşlarla bu konuda yapılan tartışmalarda genellikle tanık olunan tavır, Dimitrof'un bu sözlerinin yok kabul edilmesi ya da Dimitrof'tan başka bir alıntının yapılması ya da ülkemizin “gelişmiş bir ülke” olduğu iddia edilerek, Dimitrof'un bu sözünün bizim ülkemiz için geçerli olamayacağı vb. doğrultusunda olurdu.

     İGD adına konuşan arkadaşım, bunlardan hiç birisini yapmadı, pat diye, “Dimitrof'un, bu sözlerinden dolayı, 3. Enternasyonal'in kapanış konuşmasında özeleştiri yaptığını” söyledi.

     Haydaaa... O güne kadar böyle bir şeyi hiç duymadığımdan ne diyeceğimi bilemedim; yüzüm kızardı. Resmen, Dimitrof'un sonradan yanlış olduğunu kabul ettiği söylenen bir sözüne atıfta bulunduğum için, çok mahcup olmuştum.

     Gözlerin hepsi bana döndü; ne diyeceğimi, merak ediyorlardı.

     Hiçbir şey diyemedim.

     Tartışma bitti; ben kaybetmiştim.

     İGD'li arkadaşların yüzleri gülüyordu; kalktılar ve gittiler.

     Mahalleden dernek üyesi arkadaşlar da gittiler.

     O gece, evde, sabaha kadar, Dimitrof'un “Faşizme Karşı Birleşik Cephe”sini yeni baştan okudum; İGD'li arkadaş, tartışmayı kazanabilmek için, numaranın feriştahını çekmiş, her şeyi ters takla yapmıştı.

     Dimitrof'un özeleştirisi başka bir konudaydı; ben/biz haklıydık. Ülkemiz ve eş konumdaki ülkeler için Dimitrof'un o sözü çok sağlam bir referans idi.

     Ertesi günü, dernekte, gelen giden arkadaşa, bunu anlattım; istiyorum ki, biz yanlış bir şeyi savunmuyorduk. Konuyu çarpıtan, İGD'li arkadaş idi.

     Yeni bir tartışma için haber gönderip durduk; ama nafile. Gelmediler. Altındağ'da, bir daha bir araya gelip “faşizm” ya da başka bir konuda İGD'liler ile tartışma yapamadık. (***)

     19.03.2022/Datça/Mehmet Erdal

     (*) Akşam Ticaret Lisesi, Eşrefpaşa Akşam Ortaokulu vb., şu veya bu nedenle öğrenimini devam ettirememiş yurttaşlara, bıraktıkları yerden öğrenime devam etme olanağı veren okullardı; bu okullarda okuyanlar, normal müfredatı izleyen eşiti okullarda okuyan öğrencilerden yaşça daha büyüktüler. Bu yazıda sözü edilen Akşam Ticaret Lisesinden bir öğrencisi arkadaşımız İDOD'un (İzmir Demokratik Orta Öğremim Derneği) ilk başkanlığını yapmıştır.

     (**) O yıllarda, hem ÇİMENTAŞ'ın hem de, yanılmıyorsam, Bornova tarafında faaliyette olan BATI ÇİMENTO'nun bacalarında filtre yoktu ve Altındağ ile Bornova arasındaki ova bu fabrikaların bacalarından çıkan zehirli dumanların etkisi altındaydı. Keza, Altındağ Yahudi Mezarlığının yukarı, Altındağ Köyünün ise alt taraflarında bulunan taş ocağından yükselen toz bulutları da çevredeki evlerde oturanlara hayatı zehir ediyordu. Bu nedenle, Altındağ'da ilk adımı bu yazı ile atmış olmamız, çok yerinde bir hareket idi ve yankısı büyük olmuştu. (Hep aklımdadır; bizim arkadaşlar bu yazıyı yazdıktan sonra, o günlerdeki Altındağ Belediye Başkanı olan Adalet Partili Şefik Ok aracıyla Altındağ Yahudi Mezarlığının oraya kadar geliyor ve yazıyı seyrediyor; yazı, çok uzun süre silinmeden kaldı)

     Hafızam beni yanıltmıyorsa, ÇİMENTAŞ'ın yönetim kurulunda ya da danışman statüsünde Ege Üniversitesinden bir hoca vardı ve üniversitede okuyan arkadaşlarımız, ÇİMENTAŞ'ın bacasına filtre takılması konusunda bu hoca ile bazı görüşmeler de yapmışlardı.

                                       (Binaların arka tarafı, taş ocağının bulunduğu yer)
                                               (Yazıda sözü edilen duvarların bugünkü hali)

     (***) Not: 1- 1978 yılı Kasım ayı sonlarında, Karşıyaka'da, İGD'li birisi ile kavga etmekten ve onu yaralamaktan dolayı Çınarlı Meslek Lisesi öğrencisi olan E. Sabri Gamsız arkadaşımız tutuklandı, yargılandı ve ceza aldı.

     E. S. Gamsız arkadaşın bu konudaki paylaşımı şöyledir:

     “Mehmet abi, İGD'nin tutumu, dediğin tarihlerde, İzmirin her yerinde ayni idi. Özellikle Karşıyaka'da bunu çok yaşadık. Fuarda düzenlenen bir toplantıya İDOD olarak davet edilmemize rağmen söz hakkı vermemişlerdi. Biz zorla söz hakkımızı kullandık. Çıkışta bize saldırdılar (Karşıyaka’dan ... ya da ... bize silah çekmişti) Karşıyaka'da kendilerini güçlü sandıklarından, Karşıyaka Lisesindeki İDOD'lu arkadaşları tartaklayarak okuldan attılar. Liseye ben ve beş arkadaş gittik. İGD'nin okul sorumlusu ... ile bire bir konuşup, yaptıklarının yanlış olduğunu, oturup konuşalım dedim. İGD'liler, 40-45 kişi vardı. Biz beş kişi. ... ikna ettim, tam kantine girip konuşacaktık ki, İGD kitlesinin içindeki sivil polis bizim ... yumruk salladı. Yumruk vuranın polis olduğunu (Çınarlı'da, Ulaş'ı anma yaptığımızda, Polislerin arasında, Ulaş'ın resmini yırtarak bizi tahrik etmek istemişti, oradan) biliyorum. Biz iki hafif yaralı, ... ağır olmak üzere İGD liler de çok sayıda yaralı verdiler, dağıldılar. 22 dosyadan yargılandım. Hepsinden beraat ettim. ... yaralamaktan on sene aldım. Biz, İGD ile Karşıyaka'da bayağı uğraştık.”

     Not: 2- 1979 yılı Mart ayı sonu itibariyle İzmir dışına (Denizli'ye) gönderilmiştim; İzmir'de Karabağlar, Konak vb. yerlerde, 1979 yılı ikinci yarısı, İGD ile Devrimci Yol arasında çok ciddi bir kavganın yaşandığını (gıyaben) biliyorum. Umarım, bir gün, birileri, bu kavgaya dair bildiklerini yazar ve bu yazılacaklar, “sol içi sorunların çözüm biçiminin nasıl olması ya da olmaması gerektiği” konusunda yol gösterici olabilecek derslerin çıkarılmasına katkı sağlar.

 

Devamını Oku...