29 Nisan 2022 Cuma

2022.04.30.YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-21: "DEMOKRASİ PLATFORMLARI" ÜZERİNE TARTIŞMA NOTLARI (3)

  Hiç yorum yok

     


YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-21: “DEMOKRASİ PLATFORMLARI” ÜZERİNE TARTIŞMA NOTLARI (3)

     “DEMOKRASİ PLATFORMU”, “EMEK VE DEMOKRASİ PLATFORMU”... ya da oluşturulduğu yerde hangi adla biliniyor ise işte o örgütlenmeleri tartışmaya devam ediyoruz.

     ***

     Bundan önceki bölümün sonunda “...40 yıllık yenilgi döneminin aşılmaya çalışılması, yenilgi dönemine has başkaca olgular gibi, bu platformların da aşılmaya çalışılması anlamına gelir, diyebilir miyiz?” diye sormuş ve yanıt olarak da “Evet, diyebiliriz.” demiştik.

     Sonra, yine sormuştuk: “Peki, bunu istiyor muyuz?”

     “... il, ilçe, mahalle vb. yerlerde var olan solcuların, sosyalistlerin, devrimcilerin, demokratların, yurtseverlerin vb. 'birlikteliğini' ve 'ortak mücadele yürütmelerini/hareket etmelerini' sağlama vb. amacıyla oluşturulan bu platformları...” (1. Bölüm), ortaya çıktıkları dönem (“yenilgi” dönemi) ile ilişkilendirmedikleri için ya da ilişkilendirseler de var olan bir gereksinimi (12 Eylül 1980 öncesi dönemde bir türlü başarılamayan “birlikteliği” ve “ortak mücadele yürütmeyi”) karşıladığı gerekçesiyle “kalıcı” olacağını/olması gerektiğini söyleyenler ve savunanlar olabilir mi?

     Evet, olabilir.

     Peki, bu söylem ve savunu doğru mudur?

     Hayır.

     Neden?

     Bu platformlar, yeniden ve yeniden ısrarla yineliyoruz, “yenilgi” döneminde ortaya çıkmış olgulardandır. Nesnel bir olgu olarak ortaya çıktıkları o “yenilgi” koşullarında, “pozitif” bir işlev üstlenmişlerdir. Bu işlevlerini bugüne kadar bir biçimde devam ettirdiklerinden, “kalıcı örgütlenmeler” yanılsamasına yol açmışlardır.

     Öte yandan, bu platformlar, “yenilgi” döneminde, yenilmiş ya da yenilgiye tanıklık etmiş solcular, sosyalistler, devrimciler, demokratlar ve yurtseverler tarafından “savunma” refleksiyle oluşturulduklarından, “zaaflıdırlar”; bu “zaafları”, 40 yıl yaşanan “yenilgi” dönemi nedeniyle kalıcı hale gelmiştir.

     Bir başka deyişle, yaşadıkları yerlerde (İl, İlçe) içinde yer aldıkları örgütlenmeler (dernek, sendika, parti, dergi, platform vb.) üzerinden bir araya gelerek bir üst örgütlenme (DEMOKRASİ, EMEK VE DEMOKRASİ PLATFORMU vb.) oluşturmaya çalışan solcular, sosyalistler, devrimciler, demokratlar ve yurtseverler yenilmiş ya da yenilgiye tanıklık etmiş olduklarından (bir başka deyişle, “özgüven” duygusunu tamamen ya da büyük ölçüde yitirdiklerinden), o koşullarda yok olmaktan kurtulmanın ve seslerini duyurmaya devam edebilmenin “yegane yolunun” ya da “yollardan birisinin” bu platformlar olduğunu düşünerek hareket etmişler; bu nedenle, bu platformlar oluşturulurken, bu platformların (örgütlenmelerin) ülke genelinde ya da o oluşturulduğu yerde yürütülüp yönlendirilmeye çalışılan/çalışılacak olan toplumsal mücadele içerisindeki yeri değil, platformun (“birliğin” ve “ortak mücadelenin”) kendisini oluşturma düşüncesi belirleyici öğe olmuştur.

     Hal böyle olunca, “birliği”, dahası “en geniş birliği” oluşturmak ve “ortak mücadeleyi” örgütleyebilmek için farklı nitelikteki örgütlenmeleri (dernek, sendika, parti, dergi, platform vb.) ve katılmak isteyen bireyleri bir platform çatısı altında bir araya getirmeye çalışmanın toplumsal mücadele açısından ne ölçüde doğru olduğu ve olası sonuçları ya hiç ya da yeterince sorgulanmamış; çoğunluk “ille de birlik ve ortak mücadele” dediği için, neredeyse ilk ortaya çıktığı haliyle var ola gelmişlerdir.

     ***

     40 yıllık deneyim, solcu, sosyalist, devrimci, demokrat ve yurtsever kişiler yönetimde bulunsa ya da içerisinde yer alsalar da farklı nitelikteki bu örgütlenmelerin (dernek, sendika, parti, dergi, platform vb.) ve katılımcı kişilerin kalıcı olarak bir arada bulunabilmesinin ve ortak bir çizgide hareket edebilmesinin yolunun, platformun “şekli” ya da “amorf” bir örgüt olarak, üzerinde yürünecek çizginin ise “en alt seviyede” belirlenmesiyle mümkün olduğunu, göstermiştir; aksi durumlarda, platformdan ayrılmalara ya da “ortak akıl” ile tespit edildiği ifade edilen eylemliliklere bir nedenle uzak durmalara ya da tamamen “temsili düzeyde” katılımlara tanık olunmuştur.

     Bugün, kim, çıkıp, 40 yılın sonunda varılan noktada toplumsal eylemliliklerin yaşanılan kentlerin merkezi yerlerindeki meydanlarında bazı günler (anmalar, protestolar...) yapılan ritüeller haline gelmiş basın açıklamaları, izin alınabildiği ölçüde gerçekleştirilen toplantılar, paneller, yürüyüşler ve mitingler çerçevesine hapsolmasında; toplumsal mücadelenin sistemin aksaklıklarını gidermeye çalışan sistem içi bir mücadeleye dönüşmesinde; platform içindeki farklı nitelikteki örgütlenmelerin nesnel olarak aynılaşmasında (Örn: siyasi çevrelerin, grupların, platformların ve partilerin gerçekte siyasi işlevlerini yitirmesinde ve birer dernek, üyelerinin ise dernek üyeleri haline dönüşmesinde); olağan dışı haller dışında platform bileşeni örgütlenmelerin üyelerinin bile eylemliliklere katılmamaya ve katılanların sayısının ise her geçen gün daha da azalmaya başlamasında; içinde yaşanılan sistemin değiştirilebileceğine dair inancın ve haliyle özgüven duygusunun kaybolmasında... tartışma konumuz olan bu platformları kalıcı olarak var etmeye ve toplumsal mücadeleyi bu platformlar çerçevesinde yürütüp yönlendirmeye çalışmanın hiç katkısı yoktur diyebilir?

     (Devam edecek)

     30.04.2022/Datça/Mehmet Erdal

 

22 Nisan 2022 Cuma

2022.04.23.EMLAKÇILAR: "BİZE GELİRKEN, ÖN YARGISIZ GELİN!"

  Hiç yorum yok

 

     


EMLAKÇILAR: "BİZE GELİRKEN, ÖN YARGISIZ GELİN!" (*)

     Bir süre önce bir vesileyle tanışmıştım; benim kafamdaki klasik emlakçı profilinin dışında bir duruşu vardı. Kendisiyle söyleşi yapma önerimi kabul etmiş ve nihayet bugün, çalıştığı büroda bir araya gelebilmiştik.

     Datça'da kaç emlakçı var?, diyerek, ilk soruyu sordum ve söyleşimiz başladı. Tam sayıyı bilemiyordu ama ofis anlamında 30-40, 'ayaklı emlakçı' anlamında, yani asıl mesleği kasap, kahveci, marketçi, berber vb... olan ya da emekli olup bu işe de koşturan anlamında, sayısını bilemediği kadar çok emlakçı vardı. Toplamın, yüz (100) kadar olduğunu, söyleyebilirdi. Datça'da herkes emlakçıdır, lafı ne kadar doğrudur?, diyorum. Net bir şey söylemiyor. Bu emlakçıların hepsi sertifikalı mıdır?, diyorum. Değilmiş. Sertifikalı olanlar ile olmayanların oranını, takriben %50-50 olarak veriyor. Yasal olarak sertifikası olmayanlara ofis açma izni verilmiyormuş ama sertifikası olmayan ofis sahiplerine de 'kapa' denmiyormuş. (Bu satırları yazarken, Datça'nın yerlisi sayılabilecek bir emlakçıyı aradım ve aynı konuyu ona sordum; ofis sahibi emlakçı 200 civarında, ayaklı emlakçı sayısı 2000 civarındaymış. Doğru mu? Aynen yazarım, dedim. Doğru, yazabilirsin, sıkıntı yok, dedi. Yazdım.)

     Aynı anda hem inşaatçılık hem de emlakçılık yapanlar olduğu gibi yalnızca emlakçılık yapanlar da varmış; kendisi, yalnızca alım-satım konusu ile ilgileniyormuş. (**) Bizde, diyor, alıcı ile satıcıyı buluşturan ve her iki taraftan yasal komisyonunu alanlar vardır, ki bunlara 'emlakçı' denir; bir de emlak konusunda bilgi sormaya gelen müşteriyi yalnızca bilgilendiren ve bunun karşılığı bir ücret alan 'emlak danışmanlığı' vardır. Bu ikisini birbirine karıştırmamak, gerekiyormuş.

     Datça'ya gelmeden önce 20 yıl mali müşavirlik yapmış ve 3 yıldır da Datça'da hem emlakçılık hem de emlak danışmanlığı, yapıyormuş.

     Peki, bir emlakçı, sahibi olduğu bir emlağı satmak için kendisine getiren kişinin satacağı emlağın değerini çok cazip (düşeş) bulur ve kendi almak isterse, buna ne denir?, diyorum. O dediğin, 'gayrimenkul yatırımcılığıdır', diyor. Bunu yapan emlakçılar da varmış. Peki bu işi yapan bir emlakçının gücü bu tür çok cazip (düşeş) emlakların hepsini almaya yeter mi?, diyorum. Yetmezmiş. Bu durumlar ortaya çıktığında her emlakçının 'Alo' dediği birileri mutlaka varmış. Bunlara da 'gayrimenkul yatırımcıları' deniyormuş.

     Datça, işini iyi yapan emlakçılar açısından uygun ve kazançlı bir yermiş. Bu iş, bu işi yapan kişiye para kazandırıyormuş. Pandemi (Koronavirüs salgını) öncesi döneme göre, Mart ayından bu yana, işler, yani alım-satım işleri daha hareketliymiş. Ama, diyor, bu, yalnızca Datça'ya has bir olay değildir. Bu durum, göçün yoğun olduğu bütün sahil kentleri ve diğer yerleşim yerleri için de söz konusudur. İç bölgelerde yaşayanlardan, sahillere, çok ciddi oranda bir yönelim oldu. Datça, sahip olduğu doğal özellikleri nedeniyle biraz daha fazla cazibe merkezidir. O kadar.

     Datça'daki alım-satımlarda, 'rant' ne ölçüde etken?, diyorum. Çookk, diyor. Anlattığına göre, Datça'ya gelip yerleşeceği için, yani konut ihtiyacı için arsa, tarla, konut alan varmış; bir de, yalnızca yatırım amacıyla ne bulursa alan, varmış. Buna örnek olarak, tarım alanlarındaki alımları gösteriyor. Tarım alanlarında farklı ölçekte yer alanlardan kaç tanesi ekim-dikim yapıyor ki?, diye soruyor. Alan, aldığı yeri bırakıp gidiyor. Buraları ya boş kalıyor ya da illegal olarak, yani buranın satıldığını ve alıcının da belirsiz bir zaman için buraya bir daha uğramayacağını düşünen bazıları tarafından bedelsiz olarak, ekilebildiği kadar ekilip-biçiliyor, diyor. Bugün, Datça'daki tarım alanlarının %50'ye yakınının, alınıp-satıldığı ve asıl sahiplerinin elinden çıktığı, söylenebilirmiş.

     Datça'da, ağırlıkla nerelerde alım-satım yoğun?, Nerelere talep daha fazla?, diyorum. Ağırlıkla Emecik, Kızlan, Karaköy, Hızırşah... yani merkeze yakın olan yerlere yönelik talep çok fazla, diyor. Keza Mesudiye ve Yaka köylerine yönelik de bir talep varmış.

     21 yıldır sonuçlandırılamayan Kızlanaltındaki 18 uygulaması ve bu bölgeye yönelik talepler konusunda ne yapıyorsunuz?, diyorum. O, bu konuda kendisi adına konuşuyor: Ben süreci tarihsel olarak özetliyor ve kararı müşteriye bırakıyorum, diyor. O, bu konuda ya da müşterinin bilgi almak istediği diğer konularda, müşterinin niyetini asla suistimal etmiyormuş. Eğer, diyor, bir emlakçı müşterinin niyetini anlar ve onu suistimal etmeyi kafasına koyarsa, o müşterinin hiç şansı yok! Peki, bu konuda bazı şikayetler söz konusu ve oldukça yaygın negatif bir algı var, ne dersin?, diye soruyorum. Her meslekte benzer olaylar söz konusudur, diyor. Örn: Pazarda, çürük-bozuk yiyecek, içecek satan yok mu? Gerçektir, diye yemin billah edip, sahte marka ürün satan yok mu? Var.. Peki, şimdi kalkıp, bütün pazarcılar şöyle kötü böyle kötü, diyebilir miyiz? Bizimkisi da o hesap. Bizde de çürük yumurtalar var...

     Emlakçılar arasında paslaşma ya da rekabet oluyor muydu? Evet, her ikisi de oluyormuş. Bir müşterinin aradığı bir şey kendisinde yok ama bir başka arkadaşında var ise, o durumda o müşteriyi o arkadaşına pas ediyormuş; aynı şey, diğer arkadaşı için de geçerliymiş. Bir emlakçının portföyünün, müşterilerin bütün istemlerini karşılayabilecek kadar zengin olması mümkün değilmiş. Ayrıca, Datça küçük ve ürün, yani satılacak emlak az olduğu için, emlakçılar arasında rekabet de oluyormuş.

     Datça'daki emlak fiyatları konusunda ne düşünüyordu? Aslında, fiyatlar, Pandemi sonrasında çok hızlı yükseldi, diyor. Nedeni, çok hızlı artan talepmiş. Arz, yani ürün az ve sınırlı, talep çok olunca, arz talebi karşılayamaz olmuş ve fiyatlar çok hızlı yükselmiş. Peki, bu fiyatlar, bundan sonra ne olurdu? Çıkmaya devam mı ederdi? Yoksa, örn: Banka faizlerinin artışı vb. nedenlerle düşer miydi? Fiyatlarda ciddi bir düşüsün olacağını öngörmüyordu. Datça'ya gelenler, diyor, çoğunlukla, iç bölgelerde ya da büyük kentlerde emekli olmuş ve ömrü boyunca bir sahil kentine yerleşip artık huzurlu bir yaşamı hayal etmiş kişilerdir. Bunların üçe-beşe bakmadığı/bakmayacağı bilinen bir şeydir. Eğer bu kişiler, burada aradıklarını bulamazlar ise bir sahil kentine gelip yerleşmek düşüncesinden vazgeçmeyecekler ki... En fazla, bir başka sahil kentine gidip yerleşecekler. Bu nedenle, buralarda fiyatlar düşmez; olsa olsa fiyatların yükselme oranı %20'den %15'e düşer ya da stabilize, yani aynı seviyede seyretme durumunun süresi biraz daha uzar. O kadar...

     Geçtiğimiz günlerde yerel bir İnternet sitesine de yansıyan, uzun yıllardır Datça'da yaşayan bir gazinin, artık Datça çok değişti, bu nedenle Eski Foça'ya göç ediyorum, yollu haberden bahsettim. Bu, dedi, çok kişisel bir olaydır. Eski Foça ya da Yeni Foça ya da bir başka yer, Datça'dan çok daha mı yaşanılabilir özelliklere sahiptir bir insan için? Sanmıyorum... Nüfus artışı nedeniyle, burada sorun olarak gördükleriyle, gittiği yerlerde de karşılaşacaktır. Bunlardan kaçış yok!... (***)

     Belediye Başkanı Gürsel Uçar'ın son Belediye Meclis toplantısında (2021 yılı veri bildirimi hariç) Datça'nın nüfusunu 22 700 olarak açıklamasını ve başkanın öteden beri Datça'nın nüfusunu maksimum 40.000 olarak düşündüklerine dair açıklamalarını, aktarıyorum. Aslında, diyor, şu anki nüfusu başka kaynaklardan, örn: MUSKİ'deki su aboneliklerinin, AYDEM'deki elektrik abonelerinin aktif olanlarının sayısı ile ülkemizde m2'ye düşen kişi sayısını çarparak yuvarlak bir biçimde üç aşağı beş yukarı hesaplayabiliriz. Ayrıca, aynı yolla imara açılmış bölgelerdeki yapılmış ve yapılacak konutlar ile imara açılması düşünülen yerlere yapılabilecek maksimum konutlar hesaplanır ve çıkan sayı yine ülkemizde m2'ye düşün kişi sayısı ile çarpılır, hesap yapılır. Diyelim ki, Datça'da m2'ye düşen nüfus sayısı ülke ortalamasının biraz altındadır, o zaman onunla çarpılır ve Datça'ya dair her şey ortaya çıkar. Su, alt yapı vb. sorunlar var. Başka türlü de olmaz. Benim elimde bu veriler yok ama belediyenin elinde vardır; o nedenle, Başkan konuşuyorsa, bir bildiği vardır...

     Datça'daki emlakçılar örgütlü mü?, diye soruyorum. Bir derneğiniz falan var mı? Varmış! Peki bu derneğe üye bütün emlakçıların sertifikaları var mıymış? O konuda kesin bir şey söyleyemiyordu. Peki bu konuda, yani her emlakçının bir sertifikasının olması konusunda dillendirdikleri bir talepleri var mıydı? Ona göre olsa iyi olurmuş ama bildiği kadarıyla, dillendirilen böyle bir talep yokmuş. Bu konuda, diyor, Devletin desteği gerekiyor; Devlet, demeli ki, tapu dairelerinde, alım-satım işlemleri emlakçılar aracılığıyla yapılır; başka türlü işlem yapılamaz. O zaman herkes sertifikalı olur...

     İmar Barışı, nedir, sence?, diyorum. İmar Barışı, öyle söylendiği gibi, Devlet ile vatandaşın barışması falan değildir; İmar Barışı, Devletin, vatandaştan, yaptığı kaçak inşaat karşılığı aldığı .... diyor. (O, yazabilirsin, dedi ama ben ne olur ne olmaz, diyerek, söylediği o kelimeyi yazmıyorum.)

     Söyleşinin sonuna yaklaşırken, müşteri, diyor, bize gelirken, aklındaki ön yargıları kırsın, kapının dışında bırakıp gelsin. Bizler üç kağıtçı değiliz. Biz ayda 30 emlak değil, bazen ayda, bazen 6 ayda, bazen yılda bir emlak satabiliyoruz ve öyle geçiniyoruz. Hiç şüphesiz çok iyi para kazananımız var ama hepimiz aynı konumda değiliz.

     Emlakçıların fiyatları arttırdığı, doğru değildir. Günümüzde, herkes her bilgiye anında erişebiliyor. Buraya gelen alıcı ya da satıcı bir müşterinin kafasında, belli bir fiyat, zaten vardır. Bizim etkimiz, eksi ya da art anlamında, çok fazla değildir. Bazı müşteriler, bazı yanlış bilgileri almış olarak geldiğinden, alacağı ya da satacağı emlak ile ilgili fiyat sorduğunda, eğer bizim söylediğimiz beklediği rakam değilse, abovvv diyor ve tepki gösteriyor. Hem bize güvenmiyor hem de bize geliyor; hem kafasında bir fiyat belirlemiş hem de bize soruyor... Böyle bir olay, yaşadığımız.

     Emlakçının görevi, alıcıya da satıcıya da doğru bilgi vermektir.

     İşini doğru yapmayan bazılarımız, satmayacağını bile bile, bazı satıcıların emlağını müşterinin istediği fiyattan vitrine koyuyor...Sonuç? O ilan, günlerce vitrinde kalıyor. O kadar!...

     07.01.2021/Datça/Mehmet Erdal

     (*) Bu yazı, yazıldığı tarihlerde Muğla Turnusaol'da yayınlanmıştır.

     (**) Bu söyleşiyi yaptığım emlakçı da bugün (23.04.2022) itibariyle artık yalnızca alım-satım işi yapmıyor; bir başka inşaatçı ile ortak inşaat işleri de yapıyor.

     (***) Datça'da tarla, arsa, konut ve iş yeri fiyatları şu an (23.04.2022) astronomik seviyedeler; sıradan bir memur ve işçi emeklisinin emekli ikramiyesi ve birikimleri ile kredi kullanmadan Datça'da bir mülk sahibi olması, ola ki oldu, kullandığı kredi taksitlerini ödeyebilmesi olanaksızdır. Bu nedenle, Datça, sosyolojik olarak, önceden öngörülemeyen bir dönüşüm süreci yaşıyor, diyebiliriz. Bu dönüşümün olası sonuçlarını, Datçalılar olarak, yaşayarak göreceğiz.

2022.04.23.YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-20: "DEMOKRASİ PLATFORMLARI" ÜZERİNE TARTIŞMA NOTLARI (2)

  Hiç yorum yok

     


YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-20: “DEMOKRASİ PLATFORMLARI” ÜZERİNE TARTIŞMA NOTLARI (2)

     Bundan önceki bölümde, özet olarak “Demokrasi Platformu”, “Emek ve Demokrasi Platformu” vb... örgütlenmelerin 12 Eylül yenilgisi sonrası dönemde nesnel birer olgu olarak ortaya çıktıklarını, ortaya çıktıkları yerlerin öznel durumuna bağlı olarak birbirlerinden görece farklı özellikler gösterdiklerini, sayıları azalarak da olsa bugüne kadar var ola geldiklerini; bu örgütlenmelere, bugünkü konumlarımızdan hareketle, “öznel” bir yaklaşımda bulunmanın doğru olmadığını savunduk.

     Devam ediyoruz.

     ***

     Varsayalım ki, 12 Eylül Askeri Faşist Darbesi olmasaydı ya da darbe sonrasında solcular, sosyalistler, devrimciler, demokratlar, yurtseverler yenilmeseydi (tarihin yazdığı gibi, malum, yenildiler) ya da yenilgi sonrasında kısa sürede toparlanmayı başarsalardı (maalesef toparlanamadılar)..., kısacası, yaşadığımız tarihsel sürecin dışında daha farklı bir tarihsel süreç yaşasa idik, bugün tartışma konumuz olan bu platformlar yine de tarih sahnesine çıkarlar mıydı?

     Böyle bir soruya, kimler, kesin bir ifadeyle “Evet, çıkarlardı” diyebilir?

     ***

     Bu örgütlenmeler, 12 Eylül sonrası koşullarda ağır bir yenilgi yaşamış, merkezi yapıları büyük ölçüde yok edilmiş, dağıtılmış ya da etkisiz hale getirilmiş sol, sosyalist, devrimci, demokrat, yurtsever vb... kollektivitelerin birisinin ya da bazılarının merkezi düzeyde yaptığı “12 Eylül öncesi koşullarda başaramadığımızı, gelin, bu koşullarda başaralım; birlik olalım ve birlikte mücadele edelim. Bu konuda bizim önerimiz şu örgütlenme biçimidir” yollu teorik bir önermenin şu veya bu ölçüde kabul edilmesinin sonucu gündeme gelmiş değildir.

     Bu örgütlenmelerin ortaya çıkışında, hiç şüphesiz, “birlik olma” ve “birlikte hareket etme” arzusu da vardır, ama bu arzunun da başat unsuru, merkezi yapıları yok edilmiş, dağıtılmış ya da etkisiz hale getirilmiş solcuların, sosyalistlerin, devrimcilerin, demokratların, yurtseverlerin vb... bulundukları ya da yenilgi sonrası yönelip yeniden konumlandıkları yeni yerlerinde bu yolla da var olmaya devam edebileceklerini ve seslerini (bir biçimde) duyurabileceklerini düşünmeleridir.

     Bir başka deyişle, bu platformlar, özü itibariyle, 12 Eylül sonrası koşullarda kendilerini “çaresiz” hisseden sol, sosyalist, devrimci, demokrat, yurtsever vb. kişilerin, güçlerin “çare” arayışlarının sonucu ortaya çıkmış bir “çare” biçimidir.

     Bu nedenle, 12 Eylül yenilgisi sonrası dönemde bu örgütlenmelerin ortaya çıkması, çok olumlu çabalardır; kim, bugünden geriye bakarak, bu çabaları olumsuzlama ve “darmadağın” olma durumunu savunma anlamına gelebilecek “Bu örgütlenmeler yanlıştı; oluşturulmamalıydı.” cümlesini kurabilir ki?

     ***

     İşte, 12 Eylül yenilgisi koşullarındaki “çare” arayışlarının bir ifadesi olarak toplumsal hayatımıza giren, oluşturulduğu yerlerdeki öznel koşullara göre şekillenen, ülkemizdeki ve dünyadaki gelişmelerden etkilenen bu platformların kısmen de olsa 40 yıla yakın bir süre bir biçimde var ola gelmeleri olumlu ama 40 yıl boyunca var ola gelmesinin sonucu bazı bileşenlerinde oluşan “ bu platformlar kalıcıdır” algısı yanlıştır, sorunludur.

     Bu platformlar, 12 Eylül yenilgisi 40 yıl sürdüğü için 40 yıl boyunca gündemdeki yerlerini korumuşlardır. Bir başka deyişle, bu platformların varlığı, yenilgi dönemi ile doğru orantılıdır; yenilgi dönemi aşılamayıp bir 40 yıl daha devam eder ise bu platformlar da bir o kadar bir biçimde devam ederler.

     Öyle ise, 40 yıllık yenilgi döneminin aşılmaya çalışılması, yenilgi dönemine has başkaca olgular gibi, bu platformların da aşılmaya çalışılması anlamına gelir, diyebilir miyiz?

     Evet, diyebiliriz.

     Peki, bunu istiyor muyuz?

     (Devam edecek)

     23.04.2022/Datça/Mehmet Erdal

 

15 Nisan 2022 Cuma

2022.04.16.YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-19: "DEMOKRASİ PLATFORMLARI" ÜZERİNE TARTIŞMA NOTLARI (1)

  Hiç yorum yok

   


 YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-19: “DEMOKRASİ PLATFORMLARI” ÜZERİNE TARTIŞMA NOTLARI (1)

     5-10 yıl öncesine göre adları daha az duyulsa da ülkemizin pek çok yerinde, özellikle sahil bölgelerindeki kentlerde kendisini sol, sosyalist, devrimci, demokrat, yurtsever vb. olarak tanımlayan yurttaşlar “Demokrasi Platformu”, “Emek ve Demokrasi Platformu” vb. adlar altında bir araya geliyorlar ve ülke genelindeki ya da lokal düzeydeki toplumsal sorunlara dair ortak düşüncelerini ve tepkilerini, farklı biçimlerde (basın açıklaması, yürüyüş, miting...vb.) bu örgütlenmeler üzerinden dile getiriyorlar.

     Yurttaşların bu platformlarda bir araya gelişleri, içinde yer aldıkları siyasal kolektiviteler (çevre, grup, parti vb.) ile Demokratik Kitle Örgütleri (DKÖ) ya da Sivil Toplum Örgütleri (STÖ) olarak tanımlanan derneklerin, sendikaların, sosyal medya platformlarının vb. dolayımı ile oluyor; Datça gibi bazı istisnai yerlerde ise “bireyler” de bu platformların içerisinde yer alabiliyorlar.

     Toplumsal mücadelenin yeni bir sürece evrilmeye başladığı bu aşamada, elektrik zamlarını protesto, “Geçinemiyoruz” mitingi, 1 Mayıs etkinliği, maden yasasını protesto... gibi somut bir nedene bağlı olarak değil de daha geniş bir bakış açısıyla, yani il, ilçe, mahalle vb. yerlerde var olan solcuların, sosyalistlerin, devrimcilerin, demokratların, yurtseverlerin vb. “birlikteliğini” ve “ortak mücadele yürütmelerini/hareket etmelerini” sağlama vb. amacıyla oluşturulan bu platformların bazı yönlerden tartışılması yararlı olacaktır.

     Haydi başlayalım!

     ***

     Öncelikle, bu platformların, şu veya bu siyasal kolektivitenin ya da kolektivitelerin (çevrenin, grubun, partinin vb.) yürütüp yönlendirmeye çalıştıkları toplumsal mücadeleye ilişkin teorik bir önermesi/önermeleri çerçevesinde değil, 12 Eylül Askeri Faşist Darbesi koşullarında ağır bir yenilgi yaşayan, darmadağın olan ve haliyle, uzun yıllar, öz gücüne güvenerek kendisini ifade edemeyen sol, sosyalist, devrimci, demokrat, yurtsever vb. güçlerin kendilerini ifade etme ve yeniden toparlanma gereksinimleri bağlamında ortaya çıktığını; kurulduğu yerlerdeki öznel koşullara bağlı olarak da birbirlerinden görece farklı özellikler gösterdiklerini, söyleyebiliriz.

     Bu nedenle, bu platformları, ortaya çıktıkları bu tarihsel koşullardan kopartarak, bugün bulunduğumuz konumlardan (birey, çevre, grup, parti vb.) hareketle (“öznel” bir bakış açısıyla) ele alamayız ve değerlendiremeyiz; bu platformlar, oldukça uzun süren o yenilgi koşullarında ortaya çıkmış nesnel olgulardır.

     ***

     Nesnel birer olgu olarak ortaya çıkan bütün örgütlenme biçimleri gibi bu platformlar da, alternatifinin yaratılamadığı ya da alternatifinin yaratılması doğrultusunda somut ve sonuç alıcı adımların atılamadığı koşullarda “pozitif” örgütlenmeler olarak görülmeli ve o çerçevede ele alınmalıdır; bu yaklaşım, bu platformların eleştirilmesini, içinde yaşanılan sürecin gereksinimleri çerçevesinde farklı yönlerden geliştirilmesini, yürütülüp yönlendirilmeye çalışılan toplumsal mücadele çerçevesinde gidebildiği yere kadar evriltilmeye çalışılmasını dışlamaz.

     Bir başka deyişle, eleştirel bir yaklaşım, bu platformlar konusunda, doğru bir yaklaşımdır.

     ***

     12 Eylül yenilgisi döneminde nesnel olgular olarak ortaya çıkan bu platformların, bu gerçekliklerine karşın, 12 Eylül öncesi koşullarda gereksinim duyulan ama bir türlü başarılamayan “birlikte olma” ve “ortak mücadele yürütme” işlevini yerine getirdiği ve haliyle “kalıcı” olması gerektiği yaklaşımı, yenilgi döneminin 40 yıl gibi oldukça uzun sürmesinden ve bu platformların da bu yenilgi döneminde somut işlevler görmesinden kaynaklanan bir yanılsamanın sonucudur; bu platformların da, yenilgi dönemine has daha başka pek çok olgu gibi aşılacağını ve yerlerini yeni örgütlenme biçimlerine bırakacağını, öngörebiliriz.

     Hiç şüphesiz, bu platformların aşılması, sönümlenmesi ve tarih sahnesinden çekilmesi, yürütülüp yönlendirilmeye çalışılacak toplumsal mücadele içerisinde nesnel birer olgu olarak ortaya çıkacak yeni örgütlenme biçimlerinin boy vermesi ve yeni sürecin gereksinimlerini karşılamaları çerçevesinde gerçekleşecektir; akşamdan sabaha ya da bunun böyle olması istendiği için değil!

     (Devam edecek)

     16.04.2022/Datça/Mehmet Erdal

 

8 Nisan 2022 Cuma

DATÇA'DA SÜT, ZEYTİN, ZEYTİN YAĞI VE PATATES ÜRETİMİ VE FİYATLARINA DAİR!

  Hiç yorum yok

 

     


DATÇALI SÜT ÜRETİCİSİ DE YAKINIYOR! (*)

     Eda Market aracılığıyla temin ettiğimiz süt, son alışımızda 7 TL'ye çıkınca, gidip, sütünü aldığımız üreticiyi dinlemek ve sütün neden bu fiyattan satıldığını kendi ağzından öğrenmek istedik; böylece, aynı zamanda, başka şeyler gibi süt ve süt ürünlerini de pahalı bulan bazı tüketicilerin şikayetlerinin ne ölçüde gerçeği yansıttığını da sorgulamış olacaktık.

     Kızlanlı üretici Musa Kılınçoğlu ile bir gün öncesinde (Çarşamba günü kurulan Özbel Köylü Pazarına tezgah açmaya geldiklerinde bir ara uğradığı Eda Market'te) vardığımız mutabakat gereği, Perşembe günü saat 18.30 gibi, marketçi arkadaş ile yola çıktık. Hayvanlarını besledikleri ve aynı zamanda tarımcılık da yaptıkları yere ulaştık.

     Bahçede, Musa bey, Datça Belediyesi'nde çalışan kardeşi Aydın, Aydın beyin eşi Ayşe hanım ve kızları Ecem ile Azra bulunuyorlardı.

     Tarım ve hayvancılık aile işi idi ama iş ile asıl olarak Musa bey, Ayşe hanım ve kızlar uğraşıyorlardı.

     Aydın bey işten yenice gelmişti. Fıskiyeler ile sulama yapılan bir bölümün yanı başında ayakta duruyordu. Ecem, traktörü sürerek babasının bulunduğu yere doğru geliyordu. Yaklaştı ve bizim yanımıza varınca traktörü döndürdü; o, traktör ile biz üçümüz yürüyerek, Musa beyin, Ayşe hanımın ve Azra'nın bulundukları yere doğru ilerledik.

     Ailenin, birisi dana ve 5'i halihazırda süt vermekte olan toplam 11 adet büyük baş hayvanı vardı. Gerçekte, sayı 14 imiş; 3'ünü kurbanlık olarak satmışlar. Paralarını aldıklarında, Ziraat Bankası'ndan aldıkları kredi borcunu kapamak için bankaya yatıracaklarmış.

     Bulundukları yere varınca aile işe koyuldu; iki inek, aralarında 1-1.5 m bulunacak şekilde yan yana getirildi. İneklerin memeleri, ilk bakıldığı anda hemen göze batacak şekilde oldukça büyüktü; üzerleri, sineklere vb. haşerelere karşı koruma amaçlı bir bezle örtülmüştü ve bu bez, düşmeyecek şekilde ineklerin bellerine bağlanmıştı.

     Musa bey, önce, memelere sarılı bezleri çözdü. Sırasıyla her iki hayvanın memelerini yıkadı, kuruladı ve sonra, aynı anda iki ineği de sağabilecek süt sağma makinasının 4'er hortumlu iki kolundan birisini birinin, diğerini diğerinin memelerine taktı. Süt sağım işlemi başladı.

     İneklerin cinsi Holstein idi. Süt inekleriydi. İlk ineği Muğla'nın Doğan köyünden almışlar ve ondan, diğerlerini üretmişlerdi. İnekler, sabah ve akşam üzeri olmak üzere, günde iki kez sağılıyorlardı.

     O anda sağımına tanıklık ettiğimiz iki inek, diğerlerine göre daha çok süt veriyorlardı; 15 dakika kadar süren sağımda, 34 litre civarında süt verdiler.

     Hayvanların bulunduğu ve tarımın yapıldığı yer, Kızlan ovasındaydı ama 18 (18.mad.) uygulamasının yapılmaya çalışıldığı Kızlanaltındaki bölgeye oldukça uzaktı. Toprak çok bereketli bir topraktı. Kendilerinin değil, kira (icar) idi. Dönümü, yıllık 500-1000 TL arasında değişiyordu. Su, Datça-Marmaris yoluna yakın bir yerden, yani 1 km kadar uzaktan borularla buraya taşınıyordu. Borunun tanesi 30 TL idi. 80 m derinlikten çıkarılan suyu aldıkları kuyu sahibine, yılda, ciddi miktarda belli bir para veriyorlardı. Suyu buraya kadar pompalayan bir motor vardı ve bu nedenle, her ay, AYDEM'den epey yekun tutan bir elektrik faturası geliyordu.

     Hayvanların yiyeceği olan mısır, arpa vb. kendileri üretiyorlardı ama işte bu yıl, o biraz önce fıskiyeler ile sulama yapılan alana diktikleri ürün, dikimde geç kalındığı için çıkmamıştı ve bu nedenle şimdi toprak yumuşatılmaya çalışılıyordu; sonra sürülecek ve darı ekilecekti. Darı, bu Yaz mevsiminde, haliyle su isterdi. Çapa isterdi. Bunlar hep masraftı. Öyle hiç bir şey, dışarıdan görüldüğü ve düşünüldüğü gibi değildi. Tamam, süt ineklerden sağılıyordu ama ondan önce bu ineklerin karnının doyurulması, bakımının yapılması, sağılması, pazara çıkarılması ya da isteyen müşterinin evine kadar götürülüp elden teslim edilmesi vardı.

     Aile, sütün fiyatı konusunda kafasında soru işareti bulunan her tüketiciyi ağırlamaya ve baştan sona, sürece, onları dahil etmeye hazırdı. Bu konuda çok rahattılar ve kapıları, kapıyı çalan her tüketiciye açıktı.

     Yan tarafta, biraz ileride duran saman balyalarını gösteriyor Musa bey; bakın, diyor, bu saman balyaları şimdilerde 30 TL. 25 kğ'lık mısırın çuvalı geçen yıl 45 TL. idi, şimdi 80 TL. 50 kğ'lık yem 150 TL. (Yemi Tarım Kredi Kooperatifinden alıyorlarmış. Geçen hafta 140 TL. imiş; şimdi 150 TL. olmuş. 15 gün önce 125 TL. idi, diyor. Üst üste iki zam gelmiş, iki haftada.) Gübre var ya gübre, Üre gübrenin şu anki fiyatı 200 TL. Daha başka gübreler de kullanılacak.

     Dinledikçe, devletin resmi enflasyon rakamının ne kadar uyduruk kaydırık bir rakam olduğunu anlıyorum!

     Aile, ürettiklerini pazara götürüp satmaya çalışıyor; bu amaçla da hem Çarşamba günü hem de Cumartesi günü pazara çıkıp tezgah açıyorlardı.

     Ecem, subay olmak istiyor ama toprakla uğraşmayı da seviyordu. Azra, küçüklükten beri kafasına koymuş; okuyacak ve iyi bir aşçı olacaktı.

     Musa beye göre, bu iş, bu koşullarda yapılacak iş değildi. Kızlan'da hayvan üreticilerinin sayısı giderek azalıyordu. Sütün fiyatını, Karaköylü ve Kızlanlı üreticiler, umumi olarak 7 TL. yapmışlardı. Kooperatif gibi bir kuruluş var mı?, diye soruyorum; yokmuş. Ayşe hanım, Köyceğiz'de, sütün, üreticinin evinden toplandığına ve mandıraya götürüldüğüne dair bir örnek veriyor ve Datça Belediyesi'nin bu konuda öncülük etmesi gerektiğini, söylüyor.

     Sağım işlemi bittikten sonra ineklerin önündeki buzdolaplarından bozma kasalara saman konuluyor.

     Süte su konulduğuna ve sütün tüketiciye verilmeden kaymağının alındığına dair söylentileri soruyorum; katiyen, bizde böyle şeyler olmaz, diyorlar. Sütün içindeki su ve sütteki yağ oranının, ineklere verilen yiyecek maddeleri ile bir biçimde ilişkili olduğunu söylüyorlar. Örneğin, diyorlar, taze mısır verildiğinde süt daha sulu, Kış'ın sağılan süt ise, verilen yemden dolayı daha yağlı olur.

     Süt 7 TL, yoğurt 8 TL, çökelek 40 TL, beyaz peynir 60 TL, tereyağ 100 TL imiş. Örneğin, diyorlar, 20 kg. Sütten 1 kg. tereyağ elde edilebilir. Bu durumda, nasıl olur da tereyağının kilosu, öyle bazı tüketicinin iddia ettiği gibi 50 TL, 40 TL olur?

     Aile bireyleri çok samimi ve içten gelerek konuşuyorlardı. Hepsi sıcak kanlı ve sempatiktiler.

     Sağılan süt, soğusun ve havalansın diye bir kaptan bir kaba, oradan da bidonlara aktarılıyordu. Bu aktarma işlemi, sağıldığı anda sıcak olan sütün kesilmemesi için, mutlaka yapılmalıymış.

     Ayrılırken, Ecem, gelin, diyor ve kapalı bir yerde yatan bir aylık bir buzağının yanına götürüyor bizi. Buzağı, anne karnında iken eklem romatizmasına yakalanmış. Almış o buzağıyı ve Gökova'daki özel bir hayvan hastalıkları hastanesine götürmüş. Ameliyat yaptırmış. O ameliyata 500 TL. vermiş. Gidiş geliş, artı antibiyotikler, artı bir veteriner gelip iğneleri yapıyormuş. Buzağı, doğduğundan beri anne sütünü hiç emmemiş. Şimdi günde 10 kğ. süt içirerek beslemeye çalışıyorlarmış. Bunların hepsi görünmeyen masraflar, diyorlar. İçimden, bilirim, pazarda da, pazarcıların böyle hiç hesaba katılmayan ama yıl bazında, toplamda çok ciddi miktarlara ulaşan masrafları olur, diyorum.

     Ayrılıyoruz, yanlarından. Ecem ve kardeşi Azra, bir müşteriye süt teslim etmek için bizim arkamızdan yola çıkıyorlar. Arbetta Sitesi'nin olduğu yere kadar, toprak yolda peş peşe geliyoruz. Orada, ayrılıyoruz...

     11.06.2021/Datça/Mehmet Erdal

     (*) Bu yazı Muğla Turnusol'da yayınlandı.

     Not:09.04.2022 tarihinde Datça'da sütün litre fiyatı 10 TL. idi; süt ürünlerine yapılan son %30'luk zamlardan sonra kaç liraya satılmaya başlanacağı, merak konusu.


ZEYTİNDE REKOLTE BU YIL DA DÜŞÜK (*)

     Mezarlık Altı, Belovacık, Su Çıkan ve Çalık Yeri'nde bir kaç gündür zeytin çırpan Kızlanlı Kuzu ailesinden Fatma Kuzu, başka yerlerde de zeytin ağaçlarının olduğunu, söylüyor. Sahip oldukları zeytin ağaçlarının toplamı, 200 kadarmış.

     Fatma Kuzu, bu yıl, diyor, 200 ağaçtan 20 kadarında doğru dürüst zeytin var; gerisinde dişe dokunur bir şey yok; ama madem geldik, tek tek bütün ağaçları dolaşacağız.

     Bunun nedenini soruyorum.

     Kuzu ailesinin damadı Bahri Çarkçı, bakımsızlıktan ve havalardan, diyor.

     Ailenin sahip olduğu zeytin ağaçları, pek çok Datçalı zeytin üreticisin sahip olduğu ağaçlar gibi “yerli” dediğimiz türden. Bu ağaçların boyları, çok uzun; 5 metrelik çubukların ucuna takılan sert plastikten taraklar ile sıyırılamayan dalları bile var.

     60 yaşının üzerinde bulunan Fatma Kuzu'nun anlatımına göre, çocukluğunda, bu ağaçların dalları, var olan zeytinler nedeniyle yerlere değecek kadar sarkarlarmış. Şimdilerde ise, ağaçlar, adeta ormana dönmüş. Yıllardır budama ve bakım yapılmıyormuş. Altları doğru dürüst sürülmüyormuş. Gübre verilmiyormuş. Haliyle, ağaçların verimi, son yıllarda çok düşmüş. Bahri Çarkçı, eskiden 4 mevsim vardı, şimdi yalnızca Yaz ve Kış var; Kasım ayında Datça'da denize girilebiliyor ve şimdiye kadar yalnızca iki kez yağmur yağdı, diyor.

     Zeytin sıyırmalarına yardım da ettiğim bir kaç gün içinde, başka yerlerde olduğu ve basına da yansıdığı gibi, Datça'da da zeytin hırsızlığı yapıldığını, domuzların zeytin ağaçlarının diplerini dolaşarak “hurma” denilen olgunlaşmış bir zeytin türünü bulup yediklerini, öğreniyorum.

     Kuzu ailesi, sıyırdıkları zeytinleri, her akşam, saat 18.00 civarı, Kızlan Köyü'ndeki (yerlilerin “Mengen” dediği) “Karaman” zeytin yağı fabrikasına teslim ediyorlar ve iki-üç güne bir de çıkan zeytin yağını teslim alıyorlar.

     Topladığımız zeytinleri teslim etmek için bir kaç kez gittiğimiz fabrikanın sahibi Önder Kahraman ile kısa bir söyleşi yapmak için bu kez Bahri Çarkçı ile özel olarak gittik; ben sordum, Önder bey yanıtladı.

     “Karaman” zeytin yağı fabrikası, Datça'daki 7 zeytin yağı fabrikasından birisiydi. 24 saat çalışmak kaydıyla, günlük 40 ton zeytin sıkma kapasitesi vardı. Ama, diyor, bu yıl, hali hazırda 5-6 saat çalışıyoruz; 24 saat çalışılacak bir durum yok. Anlattığına göre, bu yılki rekolte, %30 civarındaydı. Bu, yalnızca Datça'da değil, her yerde böyle idi. Ona göre, bunun nedeni, havalardı. Yağmurlar, eskisi gibi yağmıyordu. Geçen yıl olduğu gibi bu yıl da 8 kilo zeytinden bir kilo yağ çıkarılabiliyordu; normali, 3 ya da 4 kilo zeytinden bir kilo yağın çıkması idi. Bu yılki yağın içindeki asit oranı 1-1,2 idi. Bu oranın, erken hasatta 0,7-0,8 olduğunu söylüyor. “O asit” diye bir şey yoktu; en iyi yağ, 0,3-0,4 oranında asit barındırıyordu. Yağın içindeki asit oranı 2'yi geçer ise, o yağ, yasal olarak da yemeklik yağ olarak satılamaz ve kullanılamazdı. Ama, diyor, bazı üreticiler, topladıkları zeytinleri bir hafta on gün bekletip getiriyor ve sıktırıyorlar; haliyle, o yağlarda asit oranı yüksek oluyor, buna rağmen evlerinde yemeklik yağ olarak kullanıyorlar. Gerçekte, 2 asiti geçen yağlar sabun vb. yapımında kullanılırdı.

     Fabrika, zeytinini sıktıran üreticiden, çıkan yağın %10'unu “sıkım payı” olarak alıyordu.

     Söyleşinin sonunda, yanıtını merak ettiğimiz asıl soruyu sorduk: Yağın fabrika çıkış fiyatı ne idi ve bu kış, bir litre yağın fiyatı ne kadar olabilirdi?

     Önder beye göre, şu an bir litre yağın fabrika çıkış fiyatı 40 TL idi; Kış aylarında, perakendede 50 TL olabileceği öngörülebilirdi.

     Bu haberi yazmadan önce konuştuğum ÇİFTÇİ-SEN Başkanı Ali Bülent Erdem, Akhisar tarafında yağın toptan fiyatının 34.00 TL olarak açıklandığını, kış aylarındaki perakende fiyatı üzerine konuşmak için zamanın erken olduğunu; zeytinlerini sıktıran zeytin üreticilerinin, sıkım karşılığı fabrikanın aldığı %10 payı fabrikaya bırakmayıp bedelini ödeyerek aldıklarını ve haliyle fabrikalarda fazlaca yağ bulunmadığını, söyledi.

     13.11.2021/Datça/Mehmet Erdal

     (*) Bu yazı, Muğla Turnusol'da ve BirGün gazetesinde yayınlandı.

     Not: Zeytinyağının fiyatı 09.04.2022 günü itibarıyla 60-65 TL. dir.

     


DATÇALI PATATES ÜRETİCİLERİ PERİŞAN OLDU (*)

     Yıllardan sonra Datça-Betçe ve Datça-Marmaris arası yollarda ulaşımın zaman zaman durmasına da neden olan karlı-buzlu soğuk havalar ve don olayları, patates üreticilerini perişan etti.

     Kızlanaltında patates tarlalarının birkaç gün önceki dondurucu soğuklardan kavrulup yok olduğu duyumları üzerine, bölgeyi tanıyan marketçi ve pazarcı Bahri Çarkçı ile olayı yerinde görmek ve fotoğraflamak için yola çıktık.

     Kızlanaltında gidip gördüğümüz patates tarlalarının bazılarında yanıp-kavrulma o boyuttaydı ki, bu tarlalara patates ekildiğine inanmak için güvenilir birilerinin yemin billah etmesi ya da eğilip mercekle iyice bakılması gerekiyordu. Ağaç ya da kesik kuytularında kalan tarlalarda ya da tarla kenarlarında ise yanıp kavrulan patatesleri görmek daha kolaydı.

     Ovayı dolaştıktan sonra, bu yıl büyük ölçekte patates ekimi yaptığını öğrendiğimiz Kızlanlı sebze üreticisi Kenan Ceylan'ı telefonla aradık ve ne düşündüğünü sorduk.

     “Datça'da güz domatesini ilk icat eden kişi benimdir” diyerek söze başladı, Kenan Ceylan. Anlattığına göre, bu yıl, hepsi icarlı tarla olmak üzere toplam 160 dönüm (160.000 m2) patates ekimi yapmıştı. Tarlaların dönümünü 700TL'den tutmuştu. Tohumluk patatesin kilosunu 6TL'den almıştı. Tarlaları sürmüştü. Gübrelemiş ve ilaçlamıştı.

     Her dönüme 3000TL tohumluk patates, 3x500=1500TL gübre, 100TL ilaç masrafı yapmıştı. Şimdi, bazı tarlalarda %100, bazılarında ise %90-95 zarar vardı.

     Peki, ne yapmayı düşünüyordu?

     İlçe Tarım'a sormuştu; onlar, bekle, yeniden çimlensin, eğer çimlenirse, belki zararını karşılayabilirsin, demişlerdi. Kendisi, bu öneriye uyup beklemeyi düşünüyordu.

     Bunu biraz açmasını istedik. Anlattığına göre, normalde, dönümünde 3 ton patates alınması gerekirken, eğer yeniden çimlenirse verim 1,5 tona düşerdi; onun da yarısı 2. kalite olur ve haliyle tüketiciye yarı fiyattan satılırdı.

     Peki, çimlenme olmazsa? O zaman, çimlenmenin görülmediği tarlalar sürülecekti. Datça'da, ekim zamanı geçtiği için de bu yıl aynı yere yeniden patates ekemezlerdi.

     Kenan Ceylan'ın anlatımından, Datça'daki patates ekiminin “turfanda” olduğunu, yani “erken dikim” olduğunu, Adana'nın da benzeri bir üretim yaptığını, Ödemiş'te ise Datça ve Adana'dan sonra ekim yapıldığını öğreniyoruz.

     Datça gibi Adana'da da soğukların patates tarlalarını yakıp-kavurduğunu, söylüyor Kenan Ceylan. Bu durumda, önümüzdeki yıl, patatesi 10TL'den aşağı alamaz tüketici, diyor.

     Peki, İl ya da İlçe Tarım'dan, ilgili bakanlıktan bir talepleri var mıydı? Anlattığına göre, İlçe Tarım'dan görevliler gelmişler, tarlaları dolaşmışlar, masraflarını sormuşlar, tutanak tutmuşlar ve gitmişler. Kendisi, bunun nedenini, sormuş, İlçe Tarım Müdürü, yangın sonrası gibi, ola ki bakanlık patates üreticilerine de yardım eder, en azından gübre ve ilaç yardımında bulunabilir, diye kendilerinin bakanlığa durumu yazılı olarak bildirmeyi düşündüklerini, söylemiş. Ama, tabi, diyor, kararı İlçe Tarım, değil, bakanlık verecek.

     En son adını verdiği bir bankadan 80.000TL kredi çektiğini, bu borcun şimdi den 100.000TL olduğunu, gelecek yıla kadar 200.000TL olacağını, çünkü, bu borcu ödeme şansının bulunmadığını, söylüyor.

     26.01.2022/Datça/Mehmet Erdal

     (*) Bu haber Muğla Turnusol'da yayınlandı.

     Not: Patatesin kğ. 09.04.2022 günü itibarıyla 8-10 TL. arasındadır.

2022.04.09.YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-18: MENZİLE, BİRLİKTE YÜRÜNÜR!

  Hiç yorum yok

 

     


YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-18: MENZİLE, BİRLİKTE YÜRÜNÜR!

     Yurt içinde ya da yurt dışında yaşayan ve kendisini hala sol, sosyalist, devrimci, demokrat, yurtsever vb. olarak gören pek çok arkadaşımız, benim gibi şu an kendisini bir kolektivite içerisinde konumlandıran ve o kolektivite ile yürümeye devam edenler ile aynı şekilde düşünmüyor olmalılar ki, ülkemizin içinde bulunduğu şu anki koşullarda dahi, hala “tek kişi” olarak yaşamaya ve bu konumlarını da şu veya bu biçimde savunmaya çalışıyorlar.

     Bence, kendisini bu sıfatlardan birisiyle tanımlamaya devam eden bir arkadaşımız, “tek kişi” olarak var olmayı ve yaşamayı, şu veya bu nedenlerle, ancak “geçici” olarak (“kerhen”) savunabilir; bunun aksi bir durum, yani “tek kişi” olmayı onlarca yıl, dahası sürgit savunması, işin doğasına (solculuğa, sosyalistliğe, devrimciliğe, demokratlığa, yurtseverliğe vb.) aykırıdır.

     “Biz de aynı şekilde düşünüyoruz, ama...”, diye başlayan ve bulundukları konumun neden onlarca yıldır devam edip geldiğini ve neden daha onlarca yıl devam edip gideceğini açıklamaya çalışan söylemler, ikna edici değildir; gerçekte, açıkça söylenemeyen başka şeylerin “tevilli ikrarıdır”.

     Doğruya doğru!

     İnsanların istediği gibi yaşamasını ve inandığı yolda yürümesini, inandığı yolda yürüyenin bir başka yolda yürüyeni kendi yürüdüğü yolda yürümeye davet etmesini ve ikna etmeye çalışmasını ya da eleştirmesini bir hak olarak görmek; “ama”, “ fakat” demeden savunmak ve saygı duymak gerekir.

     Kendisini hala solcu, sosyalist, devrimci, demokrat, yurtsever vb. gören birisinin var olan çevre, grup, parti vb. istisnasız hiç birisini sürgit beğenmemesini, eleştirip durmasını, öte yandan, farklı ve alternatif herhangi bir iddiayı ortaya koyamamasını ise, işin doğasına uygun bir durum olmaması nedeniyle, anlamak olası değildir.

     Böyle bir tavır, gerçekte, ne anlama gelir?

     Bu tavrın adının konulması gerekmektedir.

     Bu konumda olanlar, pek çok nedenle, var olan çevre, grup, parti vb. hiçbirisiyle %100 uyuşmuyor olabilir; bu akla yatkın bir durumdur. (Kim içinde olduğu kolektivite ile %100 uyuşuyor ki? Ben uyuşuyorum, diyen, kaç kişi gerçeği ifade ediyor ki? Hayatın akışına müdahale etmeye çalışan bir kolektivite içinde yer alanların hepsinin birbirleriyle %100 uyuşması ne kadar mümkün olabilir ki?) Peki, içlerinden herhangi birisine, şu veya bu oranda yakınlık da mı durmuyorlar? Duymuyoruz, yanıtı, ne kadar gerçekçi ve ikna edicidir?

     Bu konumda olan arkadaşlar, öncesinde, içinde yer aldıkları kolektivitede şu veya bu zamanda yaşadıklarından ya da kendilerinin ve en yakınındakilerin dışında hiç kimsenin bilemeyeceği şu veya bu nedenle/nedenlerle, artık “tek kişi” olarak yaşamak istiyorlarsa, yaşamalılar; arkadaşların bu “kişisel yaşam” tercihlerine tartışmasız saygı duyulmalıdır.

     Ama, bu arkadaşlar da, inandığı yolda yürüyenlere saygı duymalı; artı, agresif bir biçimde top çevirip durmayı bırakmalıdırlar.

     Herkes, gönül rahatlığı ile istediği gibi yaşayabilmeli ve inandığı yolda yürümeye devam edebilmelidir...

     09.04.2022/Datça/Mehmet Erdal

1 Nisan 2022 Cuma

FATSA VE "ŞU FATSA'NIN YOLLARI" BELEGESELİ ÜZERİNE

  Hiç yorum yok

 

     




FATSA'NIN SIRRI! (*)

     Geçen Salı günü, 27 Ekim'de Muğla Merkez'de (Menteşe) ve Fethiye'de, 30 Ekim'de Marmaris'te gösterimi yapılacak olan “ŞU FATSA'NIN YOLLARI” belgeselinin 31 Ekim günkü Datça ayağı için afişleme yapıyorduk. Alinda Market'in karşısındaki durakta otobüs bekleyen bir kadın yurttaş, cama yapıştırmaya çalıştığımız afişe bakıp “Bu ne?” dedi; “Belgesel film gösterimimiz var, onun afişleri” dedik. Yapıştırdığımız afişin üzerinde “ŞU FATSA'NIN YOLLARI” yazıyordu. Yeniden sordu: “Neyin gösterimi?” “Fatsa'nın”, dedik. “Tamam, da ne anlatıyor bu?”. Kadın bizim yaş kuşağından, hatırlayabileceğini düşündüm. “Siz” dedim, “1979'da, 1980'de Türkiye'de değil miydiniz?” “Türkiye'deydim” dedi. ”1979'da, Fatsa'da, bir sosyalist, Terzi Fikri diye anılır hani, seçimle belediye başkanlığını kazanmış ve kısa sürede, o ilçede çok iyi şeyler yapılmıştı. Ama zamanın iktidarı, 1980 Temmuz ayında, bu küçücük ilçeye akıl almaz büyüklükte 'Nokta operasyonu' çekmiş ve Terzi Fikri ile birlikte yüzlerce kişi gözaltına alınmıştı. Belediye başkanı 1985 yılında, cezaevinde, kalp krizinden ölmüştü. İşte o günleri anlatan bir belgesel, bu” dedim. “Hiç duymadım” dedi. Şaşırmadım! Birkaç ay önce yaşadığım benzeri bir olayı anımsadım.
     Birkaç ay önce, bir arkadaşım telefon ederek, şimdilerde Datça'da kiralık bir evde oturan bir avukat tanıdığının ismini vermiş ve gidip onunla tanışmamı istemişti. Avukat, 12 Eylül Askeri Darbesi olduğunda bir askeri okulda öğrenciymiş. Ülke yönetimine el koyan generaller, onu ve başka ne kadar sol, sosyalist görüşlü öğrenci varsa hepsini askeri okullarından atmış. Arkadaş, okuldan atıldıktan sonra hukuk okumuş ve avukat olmuş. Biz sohbet ederken, yanımıza 65-70 yaşlarında bir bey geldi, tanıştık. Emekli bir subaymış. Her gün avukat arkadaş ile tavla oynarlarmış. Avukat arkadaşın “Atatürkçü bir subay” olarak tanıttığı bu kişi, sohbetin bir yerinde, 12 Eylül döneminde, orduda genç bir subay olmasına karşın, yapılan işkencelerden ve idamlardan hiç haberinin olmadığını, söyledi. “Olup bitenden ne kadar da habersizmişiz, meğer neler olmuş neler” dedi.
     Hem durakta karşılaştığımız kadın yurttaş hem de kendisine “Atatürkçü” denilmesinden hoşnut olan emekli subay, o yıllarda gençtiler, hayatın içindeydiler; ülkeyi kasıp kavuran olaylardan habersizdiler ya da haberlerinin olmadığını, söylüyorlardı.
     Bu iki yurttaş açısından işin doğrusu ne olursa olsun, gerçek, bence şuydu:12 Eylül 1980'de ülkenin yönetimine el koyan generaller, sol, sosyalist, devrimci değerler adına yaratılan ne varsa yok edip toplumsal hafızadan silmekte kararlıydılar. Bütün bunları yaparken uyguladıkları baskı, zulüm, işkence ve kitlesel boyutlara varan terör ile ülkeyi bir korku tüneline soktular ve insanları, görmeyen, duymayan, konuşmayan 'Üç maymun' u oynayanlar haline getirmekte başarılı oldular.
Yalnızca 12 Eylül 1980'de zor yoluyla yönetime el koyan generaller değil, sonrasında da ülkeyi yöneten bütün muktedirler, ağız birliği etmişçesine, sol'u ve devrimcileri, onlara dair var olan ya da onların yarattığı her şeyi, her yolu deneyerek unutturmaya çalıştılar. Başaramadıkları yerde kirletmeye çalıştılar. Çorum katliamının olduğu günlerde “Siz Çorum'u bırakın, Fatsa'ya bakın” diyerek “Nokta operasyonu” yaptırtan zamanın başbakanı Süleyman Demirel'in sözlerini nasıl unuturuz.

     Peki, neden?
     Neden, 40 yıldır, bütün muktedirler; askeriyle siviliyle, TÜSİAD'ıyla MÜSİAD'ıyla, Demireli'yle, Kenan Evren'iyle, Turgut Özal'ıyla, Erdoğan'ıyla Fatsa'ya ve Fatsa Belediyeciliğine karşıdır?
     Neden, bir dönem Dikili Belediye Başkanlığı yapan Osman Özgüven'den hâlihazırda Tunceli/Dersim Belediye Başkanlığı yapan ve “Komünist Başkan” olarak tanınan Fatih Maçoğlu'na kadar seçildiği koltuğun hakkını vermek ve iş yapmak isteyen bütün belediye başkanlarının benzemek istedikleri kişi Fikri Sönmez ve öykündükleri Fatsa Belediyeciliğidir?
     Neden, zamanında “Fatsa/Fatsa Şenliği/Çamur Kampanyası/Terzi Fikri” denildiğinde burun kıvıranlar, bugün “Fatsa'dan/Terzi Fikri'den” söz etmeden “Demokrasi/Doğrudan demokrasi/Yerel yönetim,” tartışmalarını yapamamakta ve savunduklarını söyledikleri düşüncelerini açıklayamamaktadırlar?
     Neden, dün ona karşı çıkanlar bile bugün ona saygı duymakta ve kendilerinin de aynı anlayışı savunduklarını söylemektedirler?
     “Fatsa”yı kimler yarattı? Nasıl yarattılar?
     “Fatsa”yı yaratan irade nedir?
     Bir başka deyişle, bütün unutturulma ve toplumsal hafızadan silinme çabalarına karşın on yıllardır adı dilden dile dolaşan, kulaktan kulağa fısıldanan ve nihayet, bu topraklarda “Yerel yönetim”, “Doğrudan demokrasi” modeli olarak örnek alınan ve öykünülen “Fatsa'nın sırrı” nedir?
     Bu belgeselde, sorularımızın cevabını bulmaya ve bu “sırrı” öğrenmeye çalışacağız.

     27 EKİM: MENTEŞE- Konakaltı Kültür Merkezi/ Saat 18.30
     FETHİYE – Özer Olgun Kültür Merkezi/ Saat 20.00
     30 EKİM: MARMARİS- Armutalan Kültür Merkezi/Saat 13.00
     31 EKİM: DATÇA- Bülent Ecevit Kültür Merkezi/ Saat 19.00
     24.10.2021/Datça/Mehmet Erdal

     FATSA BELGESELİ GÖSTERİMİ AÇIŞ KONUŞMASI

     Hoş geldiniz,

     Bir dönem Dikili Belediye Başkanlığı yapan Osman Özgüven'den Ovacık Belediye Başkanlığı yaparken 'Komünist Başkan' olarak ünlenen şimdiki Tunceli/Dersim Belediye Başkanı Fatih Maçoğlu'na, Çiğli Belediye Başkanı Utku Gümrükçü'den Bodrum Belediye Başkanı Ahmet Aras'a kadar, seçilerek oturduğu koltuğun hakkını vermek isteyen bütün belediye başkanlarının kendilerine örnek aldıklarını söyledikleri belediye başkanı Fikri Sönmez, namı diğer Terzi Fikri'dir; öykündükleri belediyecilik ise, Fatsa Belediyeciliğidir.

     Keza, hangi düzlemde yapılırsa yapılsın, yürütülen bütün 'Demokrasi' tartışmalarında, tartışmacılar, Fatsa'dan bir biçimde söz eder ya da söz etmeseler de tartışmanın arka planında Fatsa daima yer alır.

     Fatsa, bildiğimiz Fatsa; Ordu'nun Fatsa ilçesi.

     Bu ilçemiz, bir dönem, 'Demokrasi'nin, 'Doğrudan Demokrasi'nin somut bir olgu olarak elle tutulur ve gözle görülür hale gelip yaşanıldığı bir yerdi.

     Bilenler bilir; 14 Ekim 1979 yılında yapılan ara seçimde Fikri Sönmez bağımsız aday olarak katıldığı seçimi kazanır. 11 Temmuz 1980 tarihine kadar geçen 9 aya yakın süre içerisinde, kendi mahkeme ifadesiyle, 'halkıyla birlikte' bir çok şeyi gerçekleştirir.

     Bugünden geriye bakıldığında, belki pek çoğumuza 'Bunlar da ne ki?' dedirtecek şeylerdir, yapılanlar; fındık kabuğu dağıtımını örgütlemek, fındıktaki sömürüye karşı çıkmak, karaborsacılarla ve tefecilerle mücadele etmek, günlük yaşam içerisinde gündeme gelen sorunları tartışarak elbirliği ile çözmek, sokakları çamurlardan temizlemek, festival düzenlemek...vb. vb...

     Peki nasıl olur da zamanın siyasal iktidarı, yani 'Çoban Sülü' olarak efsaneleştirilen Süleyman Demirel başkanlığındaki hükumet, o günlerde nüfusu 19.500 civarında olan Karadeniz'in bu küçücük ve şirin ilçesine devasa bir 'Nokta Operasyonu' çekerek yüzlerce insanı gözaltına aldırır, onlarcasını tutuklatır ve bazılarını da öldürtür?

     Süleyman Demirel'den başlayarak bütün siyasal iktidarlar, uzun yıllar, neden Fikri Sönmez ve Fatsa adını toplumsal hafızadan silip atmak, unutturmak, bu adları ağızlara almanın faturasının çok ağır olduğunu göstermek için akıl almaz yasaklar koyarlar, baskı ve kitlesel boyutlara varan şiddet uygularlar?

     Nedir bunun nedeni?

     İşte, şimdi, Sol Kültür'ün katkılarıyla Nurşen Bakır tarafından hazırlanan bu belgeselde, tamanen orijinal görüntüler eşliğinde, zamanın canlı tanıklarının ağzından, Fatsa ve Fikri Sönmez gerçeğinin öyküsünü izlerken bunun nedenini de öğreneceğiz.

     İyi seyirler. 31.10.2021


 “ŞU FATSA'NIN YOLLARI” BELGESELİNİN DATÇA GÖSTERİMİ YAPILDI (**)

     “ŞU FATSA'NIN YOLLARI” belgeseli, 31 Ekim günü saat 19.00'da Bülent Ecevit Kültür Merkezi'nde Datçalı izleyicilerle buluştu.

     Önceden duyurulduğu gibi saat tam 19.00'da başlayan gösterim öncesi 150 kişilik kapalı salonun yarısını (70-80) dolduran izleyicilere 'Hoş geldiniz' diyerek kısa bir açış konuşması yapan Sol Parti İlçe Örgütü Başkanı Mehmet Erdal şunları söyledi:

     Bir dönem Dikili Belediye Başkanlığı yapan Osman Özgüven'den Ovacık Belediye Başkanlığı yaparken 'Komünist Başkan' olarak ünlenen şimdiki Tunceli/Dersim Belediye Başkanı Fatih Maçoğlu'na, Çiğli Belediye Başkanı Utku Gümrükçü'den Bodrum Belediye Başkanı Ahmet Aras'a kadar, seçilerek oturduğu koltuğun hakkını vermek isteyen bütün belediye başkanlarının kendilerine örnek aldıklarını söyledikleri belediye başkanı Fikri Sönmez, namı diğer Terzi Fikri'dir; öykündükleri belediyecilik ise, Fatsa Belediyeciliğidir.
     Keza, hangi düzlemde yapılırsa yapılsın, yürütülen bütün 'Demokrasi' tartışmalarında, tartışmacılar, Fatsa'dan bir biçimde söz eder ya da söz etmeseler de tartışmanın arka planında Fatsa daima yer alır.
Fatsa, bildiğimiz Fatsa; Ordu'nun Fatsa ilçesi.
     Bu ilçemiz, bir dönem, 'Demokrasi'nin, 'Doğrudan Demokrasi'nin somut bir olgu olarak elle tutulur ve gözle görülür hale gelip yaşanıldığı bir yerdi.
     Bilenler bilir; 14 Ekim 1979 yılında yapılan ara seçimde Fikri Sönmez bağımsız aday olarak katıldığı seçimi kazanır. 11 Temmuz 1980 tarihine kadar geçen 9 aya yakın süre içerisinde, kendi mahkeme ifadesiyle, 'halkıyla birlikte' bir çok şeyi gerçekleştirir.
     Bugünden geriye bakıldığında, belki pek çoğumuza 'Bunlar da ne ki?' dedirtecek şeylerdir, yapılanlar; fındık kabuğu dağıtımını örgütlemek, fındıktaki sömürüye karşı çıkmak, karaborsacılarla ve tefecilerle mücadele etmek, günlük yaşam içerisinde gündeme gelen sorunları tartışarak elbirliği ile çözmek, sokakları çamurlardan temizlemek, festival düzenlemek...vb. vb...
     Peki nasıl olur da zamanın siyasal iktidarı, yani 'Çoban Sülü' olarak efsaneleştirilen Süleyman Demirel başkanlığındaki hükumet, o günlerde nüfusu 19.500 civarında olan Karadeniz'in bu küçücük ve şirin ilçesine devasa bir 'Nokta Operasyonu' çekerek yüzlerce insanı gözaltına aldırır, onlarcasını tutuklatır ve bazılarını da öldürtür?
     Süleyman Demirel'den başlayarak bütün siyasal iktidarlar, uzun yıllar, neden Fikri Sönmez ve Fatsa adını toplumsal hafızadan silip atmak, unutturmak, bu adları ağızlara almanın faturasının çok ağır olduğunu göstermek için akıl almaz yasaklar koyarlar, baskı ve kitlesel boyutlara varan şiddet uygularlar?
     Nedir bunun nedeni?
     İşte, şimdi, Sol Kültür'ün katkılarıyla Nurşen Bakır tarafından hazırlanan bu belgeselde, tamamen orijinal görüntüler eşliğinde, zamanın canlı tanıklarının ağzından, Fatsa ve Fikri Sönmez gerçeğinin öyküsünü izlerken bunun nedenini de öğreneceğiz.”

     Sol Parti Datça İlçe Örgütü Başkanı Mehmet Erdal, bir buçuk saat civarında süren gösterim sonrasında, belgeseli izlemeye gelenlerin sayısının beklediklerinin biraz altında ama belgesele ve Datça'da gösterilmesine yönelik tepkilerinin ise büyük ölçüde olumlu olduğunu gözlediklerini, bunun da kendilerini mutlu ettiğini, söyledi

     01.11.2021/Datça


     (*) Bu yazı, Muğla Turnusol'da yayınlanmıştır.

     (**) Bu haber, BirGün'de ve Muğla Turnusol'da yayınlandı.

2022.04.02.YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR(-17: BİTMEDİK. BURADAYIZ.

  Hiç yorum yok

 

   


 YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-17: BİTMEDİK. BURADAYIZ!

     24 Haziran 2018 genel seçim sonrasında, ülkemiz, 1923'te kurulan Cumhuriyet olmaktan çıkmış ve yeni bir sürece evrilmişti. Bu nedenle, seçimin ertesi gününden itibaren, “Kendisini sol, sosyalist, devrimci, demokrat, yurtsever vb. olarak gören bir kişi, eğer o güne kadar, şu ya da bu nedenle, 'tek kişi' olarak yaşamaya devam etmiş gelmiş ise, artık bu konumunu sonlandırmalı, kendisine en yakın gördüğü çevre, grup ya da bir partiye katılmalı, yürüyüşüne, o kolektivite içerisinde yer alarak devam etmeli”, şeklinde düşünmeye başladım. Bu gidişatı durdurmak ve içinde özgürce yaşanılabilir bir ülkeyi yaratmak için herkes elinden geleni yapmalı ve bunu da bir kolektivite içerisinde yapmalıydı. Bence, bundan sonra, kendini hem sol, sosyalist, devrimci, demokrat, yurtsever vb... görmek hem de tek kişi olarak yaşamaya devam etmeyi savunmak, olası değildi. (*)

     Böyle düşündüğüm için, kendime en yakın gördüğüm Birleşik Haziran Hareketi/Datça'ya katıldım. (**)

     Sonrasında, Birleşik Haziran Hareketi/Datça olarak, 31 Mart 2019 yılında yapılacak yerel seçimleri de dikkate alarak, 2018 yılı Sonbaharından itibaren, “Yüzümüzü sokağa çevirelim. Yerelin sorunlarının çözümünü odağımıza alalım. Yerel bir dil geliştirelim. Sokakta yürüyen her yurttaş bizim ne dediğimizi anlasın ve 'sol' denilince, bugünkü koşullarda akıllarına ilk gelen 'sosyal demokratlardan' ya da 'sol' liberallerden olmadığımızı görsün...”, düşüncesi çerçevesinde hareket etmeye başladık.

     Bir başka deyişle, günlük yaşamda, hem sosyal demokratlarla hem de “sol” liberallerle yolları ayırmalı ve kendi yolumuzda yürümeliydik.

     Bunu başarabilirsek, yani bu doğrultuda somut adımlar atmaya başladığımız andan itibaren hem sosyal demokratlardan hem de “sol” liberallerden yöneltilen farklı biçimlerdeki tepkilerle karşılaşabilirdik; bu bizi şaşırtmamalıydı.

     Yürüyebileceğimiz, başka bir yol yoktu.

     Düşüncelerimizi, farklı düzlemlerde kamuoyu ile paylaşmaya başladık. (***)

     Bir gün, “sol” liberal bir aktivist, sosyal medya platformlarının birisinde, bize yönelik olarak, şunu yazdı:

     “Bi bitmediniz gitti!”

     (Ekşi sözlük, bu söz için “kötü kişiler için söylenir... ardı arkası kesilmeyenler için de söylenir”, diyor.)

     Haklıydı(!) Bitmemiştik. Datça'da da var olmaya devam ediyorduk.

     Bu dil, bir dost dili değildi!

     Bu dil, Sovyetler Birliği'nin dağılması sonrası dönemde, ülkemizde sol, sosyalist ve devrimci kişi ve çevrelere yönelik olarak karşı-devrimci ağızlardan dillendirilen “Dünyada komünizm momünizm kalmadı ama bizim ülkemizde hala kendisine 'komünistim' diyenler var” bağlamındaki sözleri çağrıştıran bir dildi.

     Okuyunca, çok şaşırdım; tepkilerin olacağını öngörmüştük ama çok kaba bir biçimde dile getirilen bu tepkiyi, şahsen hiç beklemiyordum.

     Ne diyeceğimi bilemedim.

     Paylaşımın altına, yalnızca “Özür dileriz; bu konuda yapabileceğimiz hiç bir şey yok”, yazdım.

     O kadar!

     02.04.2022/Datça/Mehmet Erdal

     (*) 25 haziran 2018

          2626 Haziran 2018
     26 Temmuz 2018
                                                                             

     (**) ÖDP'ye yeniden üye oluşum, daha sonradır.

     (***Örn: 'ÖNSEÇİM' ÇAĞRISI

     SİYASİ PARTİLER, PARTİ ÜYELERİ VE OY VERECEK DATÇALILAR

     31 Mart 2019 tarihinde, ülkemizin her yerinde olduğu gibi Datçamızda da Yerel Yönetim Seçimi yapılacaktır.

     Yerel Yönetim, her yerde, o yerde yaşayan kadın-erkek bizlerin yönetimi demektir.

     Yerel Yönetim Seçimi ise, bizlerin, önümüzdeki bir 5 yıl için, bizi yönetecek belediye başkanı ve meclis üyelerini (keza muhtar ve azaları) seçmemiz demektir.

     Bu ise, her yerde, bizlerin, kendi aramızdan, bu 'iş'e istekli kişiler arasından, şu veya bu nedenle, 'en uygun' gördüğümüz kişiyi/kişileri seçmemizle mümkün olur.

     Bu seçme ve seçilme hakkı, tamamen demokratik ve yasal bir haktır.

     Bu sürecin ilk adımı ise, adayların kendi iradeleri ile ortaya çıkmaları ve adaylıklarını ilan etmeleridir.

     Siyasi partilerin var olduğu bugünkü gerçekliğimizde ise, bunun ilk adımı, eğer bu istekli adaylar herhangi bir parti adına yarışa katılacaklarsa, o partinin o yerdeki yerel örgüt üyeleri tarafından özgürce belirlenmeli ve ilan edilmelidir.

     Her yerde, Yerel Yönetim Seçimine adaylarıyla yarışa katılacak siyasi partiler, bu 'demokratik' ve bizce 'olması gereken' yolun dışındaki başkaca yollarla ve yalnızca kendilerinin bildiği gerekçelerle adaylarını belirler ve ilan ederlerse; bu adaylar ister o yerde yaşasın ya da yaşamasın, ister parti üyelerinden olsun ya da olmasın, ister kadın ya da erkeklerden seçilsin, fark etmez; aralarında 'nüans' farklılıkları olsa bile, 'demokratik olmayan yollardan belirlendikleri için, 31 Mart akşamı sandıktan çıkan kişi/kişiler, kulağını, 'yönetici' olduğu sürece, o yerde yaşayanlardan daha çok, kendisini aday olarak belirleyen parti yöneticilerine çevirecektir.

     Bu yolla 'aday' olan ve seçilen bir yöneticinin, o yerin sorunlarını bilse bile, bu sorunların köklü ve kalıcı çözüme ulaştırabilmesi için gerekli yol ve yöntemleri belirleyebilmesi, örgütlenmeleri yaratabilmesi ve hayata geçirebilmesi; hele hele o yerdeki 'Demokratik yaşamı' geliştirebilme ve dolayısıyla Demokrasi'ye katkıda bulunabilme doğrultusunda bir irade ortaya koyabilmesi olanaksız değilse de çok zordur.

     Bu nedenle biz, Datça Haziran Hareketi olarak, aday göstererek seçime katılacak bütün siyasi partileri, adaylarını, kendi ilçe örgütü üyelerinin 'ön seçimi' ile belirlemeye ve ilan etmeye çağırıyoruz.

     Demokrasi'ye inanıyor ve demokratik yolları savunuyorsak, bunun ilk adımı, budur.

     03.11.2018/Birleşik Haziran Hareketi/DATÇA

     Örn: YEREL SEÇİM ÇALIŞMALARI

     B. H. Hareketi/DATÇA olarak (Yerel Yönetim Seçimine ilişkin ilk aşamada) savunduğumuz görüşlerimizi, 3.11.2018 tarihli ve 'SİYASİ PARTİLER, PARTİ ÜYELERİ ve OY VERECEK DATÇALILAR' başlıklı bir basın açıklaması ile yerel kamuoyuna duyurmaya başladık: Bu çerçevede, DİSK/Tüm Emekli Sen Datça Şubesinde basına bir açıklama yaptık. Yazılı haldeki bu görüşümüzü, bütün yerel basın organlarına ve internet sitelerine verdik, yayınlanmasını sağladık. Bununla yetinmedik; bu basın açıklamasını, Datça'da var olan (MHP'den HDP'ye) bütün siyasi partilere ve Demokratik Kitle Örgütleri'ne iletmeye çalıştık; basın açıklamasını dağıtmaya başladığımız saatte açık olan partilere (HDP) ve D. K. Örgütlerine (Tüm Emekli Sen, PSAKDD ve Hacı Bektaş) elden, kapalı olanlara (MHP, AKP, VP, CHP ve IYI parti ile ADD) ise 'Geldik. Yoktunuz' notunu düşerek ( kapılarına bırakmak suretiyle) ulaştırmaya çalıştık.

     Bu basın açıklamasına muhatap olan 'parti üyeleri ve Datçalılardan, gerek basın açıklamasını ilgili yerlere ulaştırmaya çalışırken ve gerekse sonrası günlerde değişik tepkiler aldık; 'Siyasi Partilerden' ise, yazılı ya da sözlü olarak herhangi bir tepki gösterilip gösterilmeyeceğini 'merakla' beklemeye başladık; yalnızca HDP'den 08.11.2018 günü saat 14.00 için bir 'görüşme' talebi aldık ve nitekim görüştük.

     HDP'den gelen arkadaşlar, bu ziyaretlerinin 'Görüş alış-verişi' amaçlı bir ziyaret olduğunu söylemeleri üzerine, bu çerçevede karşılıklı sohbet ettik.

     Bu aşamada, 'özet olarak' şunu söylemek yanlış olmayacaktır: 31.03.2019 tarihinde yapılacak olan Yerel Yönetim Seçimi konusunda, AKP'den HDP'ye hiçbir partinin ilçe örgütü, ciddi anlamda, birbirinden farklı herhangi bir konuma sahip değildir. Öyle anlaşılıyor ki, bütün parti ilçe örgütleri, Genel Merkezleri düzeyinde yapıldığı söylenen 'pazarlıkların' sonuçlarını ve bilahare gelecek 'talimatları' beklemektedirler.

     Sanki, yerel yönetim seçimine değil, genel seçime gidiyoruz...

     08.11.2018/DATÇA