31 Aralık 2021 Cuma

2022.01.01.YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-4: AĞABEYLER VE ABLALAR (1)

  Hiç yorum yok

     


YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-4: AĞABEYLER VE ABLALAR (1)

     1975 Sonbaharında “geri cephe” ve sonra da “Devrimci Gençlik” grubu içerisinde yer almaya başladığımda, ki 20 yaşındaydım, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya ve diğer 68 Kuşağı devrimcileri, bir başka deyişle DEV-GENÇLİLER hakkında çok ayrıntılı bir bilgilenmem yoktu; haliyle, kimin neyi savunduğunu, neden savunduğunu, kimin kime daha yakın ya da uzak durduğunu, bu önderlerden hangisinin çizgisinde konumlanmam gerektiğini bildiğimi, söyleyemem; doğruya doğru. (1)

     Elbette, 1969-1972 yılları arasında okuduğum Gökçeada (İmroz) 3 yıllık Öğretmen Okulu'nda, büyük ölçüde günlük basından öğrendiğim bilgiler çerçevesinde DEV-GENÇLİLER'e, bu DEV-GENÇLİLER'den 30 Mart 1972'de Kızıldere'de öldürülen Mahir Çayan ve arkadaşlarına, 6 mayıs 1972'de idam edilen Deniz Gezmiş ve arkadaşlarına, bilahare 1972-1973 yılları arasında öğretmenlik yaptığım (2) Diyarbakır'ın Çermik ilçesi Gürüz köyünde iken Diyarbakır Cezaevinde işkencede öldürülen İbrahim Kaypakkaya'ya duygusal yakınlığım vardı; ama, o kadar.

     Deniz Gezmiş ve arkadaşları ile Mahir Çayan ve arkadaşları, hatta bu DEV-GENÇLİLER ile İbrahim Kaypakkaya (ki o günlerde TİİKP/Doğu Perinçek adı bu üçü kadar bana aşina değildi) ve arkadaşları arasındaki farkları bilmememe karşın, itiraf etmeliyim, belki de ölüm biçimi nedeniyle oluşan toplumsal duyarlılığın etkisinden dolayıdır, duygusal olarak, Deniz Gezmiş'e olan sevgim, daha fazlaydı.

     20'li yaşlarda olan ve kendini Gökçeada Öğretmen Okulunda okuduğu zamandan beri solcu/devrimci olarak gören benim için (3) 68 Kuşağı olarak bilinen DEV-GENÇLİLER'in o günlerde nerede oldukları merak konusuydu; bunu bilmek, çok önemliydi.

     1975 yılı sonu-1976 yılı başı bir süre çalıştığım Karabağlar Avcı Kurşun Fabrikasında Maden-İş Sendikasında örgütlenmek için bir işçi arkadaşın önerisiyle fikir almaya gittiğimiz GSB'nin (Genç Sosyal/Sosyalistler Birliği) Kemeraltı'nda bulunan Konak Şubesinde, sohbet sırasında, bir ara, dernekte bulunan ve şimdi ismini anımsayamadığım bir kişi, bazı DEV-GENÇLİLER'in GSB'ye katıldığını, söylemişti. Görebilmek amacıyla, nerede olduklarını sorduğumda, Alsancak'ta oturuyorlar, görüşebilmeniz şu an olası değil, demişti.

     Kemeraltı'ndaki Başdurak İşhanını'nda bulunan ve aynı zamanda İTBF (İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi) DER'in de adresi olan ANT-YÖD'de (Antalya Yüksek Öğrenim Derneği) yapılan sohbetlerde ise benden daha bilgili bazı arkadaşlar, 68'lilerin bir kısmının Niğde Cezaevinde tutuklu olduklarını, cezaevinde olan ya da cezaevi dışında bulunan birçoğunun mahkeme aşamasında o güne kadar savundukları her şeyi reddettiklerini; aralarında fikir ayrılığı başladığını ve bölündüklerini; bir kısmının TİP-TKP çizgisine kaydığını, bir kısmının ise Sovyetler Birliği'ne “sosyal emperyalizm” demeye başladığını ve böyle düşünenlerin kendi aralarında “Kutsal ittifak” kurduklarını; savundukları çizgiyi inkar etmeyen ve geçmişlerine sahip çıkmaya devam eden çok az kişi kaldığını... söylüyorlardı.

     Nerede olduklarını ve şimdi ne düşündüklerini merak ettiğim, haliyle haklarında yapılan bütün konuşmalara pür dikkat kulak verdiğim kişiler, kendimce “abi” ve “abla” olarak gördüğüm kişilerdi; benim gözümde, birer kahramandılar.

     Sovyetler Birliğine “sosyalist” diyen TİP-TKP çizgisine kayanlar ile “sosyal emperyalist” diyen ve haliyle aralarında “Kutsal ittifak” kuranların (4) aynı zamanda o güne kadar savundukları görüşlerini de mahkeme savunmalarında ya da Niğde Cezaevinde inkar ettiklerini duydukça, tamam, diyordum, bunlar hem inkarcı hem de Sovyetler Birliğine, benim içime sinmeyen “sosyalist” ya da “sosyal emperyalist” diyorlar; bunlarla işim olmaz. (5)

     Nitekim, “Geri cephe” grubu içerisinde yer almamın nedeni, 2. bölümde de yazdığım gibi, fakülteye ilk adım attığım gün bir nedenle karşılaştığım ve tanıştığım arkadaşlarımın yanı sıra, Sovyetler Birliği'ne “sosyalist” ya da zıddı bir biçimde “sosyal emperyalist” denilmesini içime sindiremememdir. Devrimci Gençlik grubu içinde yer almam ise, tamamen, okulumuzda uzun süredir devam eden boykot karşısında “boykot bitirilsin” biçiminde tavır alıştan kaynaklanıyordu.(6) (Devam edecek)

     01.01.2022/Datça/Mehmet Erdal

     1- Bir başka deyişle, bu devrimcilerin kurucusu ve önderi oldukları THKP-C (Mahir Çayan), THKO (Deniz Gezmiş), TKP-ML/TİKKO (İbrahim Kaypakkaya) ve hatta TİİKP (Doğu Perinçek) hakkında kendimi bunlardan birisinin çizgisinde konumlandıracak kadar yeterli bir bilgilenmem yoktu.

     2- Gökçeada Öğretmen Okulu'ndan mezun olduğumda 17 yaşındaydım ve benim herhangi bir okula ilkokul öğretmeni olarak atanabilmem için doğum yerim olan ilçedeki ilgili mahkemeden “kaza-i rüşt” kararı çıkartmam gerekiyordu; okulu bitirmeme az bir zaman kala gidip bu kararı çıkartmıştım.

     3- Bknz: Mehmet Kök'ün anlatımı/Tarihle Söyleşiler-cilt 3/shf:218

     4- Baştan beri Sovyetler Birliğine “sosyal emperyalist” diyenlerden, ki diğeri TİİKP/Doğu Perinçek'tir, TKP-ML/TİKKO (İbrahim Kaypakkaya) çizgisini, bu “Kutsal İttifak”çılar ile eş tutmadığımın bilinmesini isterim.

     5- 68 Kuşağı içerisinde yer alan ve 12 Mart yenilgisi sonrası süreçte o güne kadar savundukları çizgiyi inkar edip yeni bir yönelim içerisine giren, örn: THKP-C geleneğinden gelen KSD (Kurtuluş Sosyalist Dergi) ve THKP-C/ML (Halkın Yolu) çizgisinde yer alanlara karşı ideolojik düzeyde en sert eleştirilerin yöneltilmesini doğru bir tavır olarak gördüm, ama bana/bize göre yanlış bir çizgide de olsa "yürümeye" devam etmelerinden dolayı her daim saygı duyulmaları gerektiğine de inandım. Keza, aynı saygı, şu veya bu nedenle, kendileri ya da en yakınında gördükleri dışında kimseye açıklamak zorunda olmadıkları nedenlerle kendi kabuklarına çekilen ve mütevazi bir yaşam sürenlere de gösterilmeliydi.

     (Bugün çok daha net bir biçimde savunmaya devam ettiğim bu yaklaşımım çerçevesinde, kanımca, saygıyı hak etmeyenler, şu veya bu nedenle, kişisel olarak ya da siyaseten yeni bir konumlanma içerisine girmelerine karşın, şimdi bulundukları konum birileri tarafından ola ki sorgulanır korkusuyla inandığı yolda yürümeye devam edenlere yönelik en pespaye konuşmaları yapanlar ve yazıları yazanlardır.)

     6- Devrimci Gençlik grubu içerisinde konumlanmaya başladığım ilk anlarda benim için önemli olan, içerisinde yer almaya başladığım grubun okulumuzda gündüz ve gece bölümünde her daim gündemde olan çatışmalarda ve var olan sorunlarımızın çözümünde gösterdiği tavırdı.

 

24 Aralık 2021 Cuma

YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-3: "EN GÜZELİ, YOL YÜRÜYÜŞ ÖĞRETİR" (Gülten Akın)

  Hiç yorum yok

     


YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-3: “EN GÜZELİ, YOL YÜRÜYÜŞ ÖĞRETİR” (Gülten Akın)

     Erzurum'dan nakil geldiğimiz 1975-76 öğretim yılında, Ege Üniversitesi İTBF (İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi), yani şimdiki 9 Eylül Üniversitesi Rektörlük binası Çankaya caddesinde bulunan Çankaya Ülkü Ocağı'nın burnunun dibinde idi; haliyle, faşistler, sayıları az olmasına karşın, İTBF'de hakimiyet kurmak için sürekli yükleniyorlardı. Bu da, doğal olarak, hem gündüz hem de gece bölümünde, her daim “çatışma” demekti.

     Yiğidi öldürelim ama kimsenin hakkını yemeyelim: İTBF'de gündeme gelen farklı biçimlerdeki ve ölçekteki çatışmalarda, sol/devrimci öğrenciler ( HK/Halkın Kurtuluşu, TDY/Türkiye Devriminin Yolu, TEP/Türkiye Emek Partisi, DK/Devrimci Kurtuluş, KSD/Kurtuluş Sosyalist Dergi, DDKD/Doğu Devrimci Kültür Derneği, DG/Devrimci Gençlik...) olarak birlikte davranıyor ve yer alıyorduk. (1)

     Kendilerini farklı tanımlayan bütün bu öğrenciler arasında, hiç şüphesiz, günlük hayata ve yapılması gerekenlere dair (bir önceki bölümde değinilen “boykot” olayında olduğu gibi) farklılıklar vardı; bunun olmadığını söyleyemeyiz. Ama, bütün bu farklılıklara rağmen, bu öğrenciler, “aklın yolu birdir” deyip, okulun faşist hakimiyetine alınmasına karşı birlikte direniyorlardı. (2)

     Bu, hayatın doğal akışına uygun bir hareketti.

     Öte yandan ise, okul içinde ya da dışında (yurtlarda, öğrenci derneklerinde, kantinlerde), farklı siyasi gruplar arasında yapılan tartışmalarda, ülkenin içinde bulunduğu koşullara ve o koşullarda yapılması gerekenlere dair “farklı söylemler” dillerden düşmüyordu.

     Bize (Devrimci Gençlik) göre, içinde yaşanılan koşullarda, faşizm, yukarıdan aşağıya doğru, okullardan ve devlet kurumlarından başlayarak (mahallelere, iş yerlerine, kırsal kesime doğru bir rota izleyerek) bütün ülkeyi işgal altına almak istiyordu. Böylesi bir gelişme karşısında seyirci kalmak ve masa başında kaleme alınmış afaki bir “sol söylemle” devrimcilik yapmak olası değildi. Hayat, devrimci gençliği, okullardan başlayarak faşist işgalin gündeme geldiği her yerde mücadeleye ve hatta mücadelenin ön saflarında yer almaya çağırıyordu; hayatın bu çağırısına kayıtsız kalınamazdı.

     İçinde yaşanılan koşullara uygun olarak belirlenen ve yürütülen bir mücadele çizgisinin kitleselleşebilme ve başarıya ulaşabilme şansı vardı; aksi, boş bir çabaydı. (3)

     Bu bakış çerçevesinde, İzmir'de, 1975-1976 Kış döneminden başlayarak Bornova Kampüsü'nde, İTBF'de, Atatürk Lisesi'nde, Namık Kemal Lisesi'nde, Çınarlı Endüstri Meslek Lisesi'nde... yürütülen anti-faşist mücadelenin içinde aktif olarak yer almanın yanı sıra, ilk başlarda, İTBF'den ve GHİYO'dan, sonraları diğer fakültelerden Balçova, Hatay, Yeşilyurt, Karabağlar, Şirinyer, Buca, Gültepe, Altındağ, Ballıkuyu, Yapıcıoğlu, Yeşildere, Tepecik, Gürçeşme... gibi mahallelere gidip gelmeye ve oralarda yürütülen anti-faşist mücadelelere katkıda bulunmaya çalıştık.

     Mahallelerde yürütülen bu mücadeleler Karabağlar, Hatay ve Kahramanlar'da çok sert çatışmalar biçimini alırken, Balçova'da mahallenin sorunlarının çözümü, Altındağ'da taş ocağının ve Çimentaş'ın (çimento fabrikası) tozuna karşı mücadele, Gültepe'de kadınlara okuma ve yazma öğretme, Yeşildere'de “heyelan”dan etkilenen yurttaşlara yardım, Altındağ'da CHP'li Lütfi Özer'in, Gültepe'de CHP'li Aydın Erten'in belediye başkanı olmasıyla sonuçlanacak 1977 yılının yerel seçimlerinde yer alma, Çiğli/Tuzla'da Yer altı Maden-İş'in örgütlenmesi... biçimlerine bürünüyordu.

     Çok kısa sürede ete kemiğe bürünen bu mücadele çizgisi İDOD'u (İzmir Orta öğrenim Derneği), EGE DEV-GENÇ'i (Ege Devrimci Gençlik Derneği), DEV-İŞ'i (Devrimci İşçi Derneği), mahalle dernekleri ve yönetiminde olduğu sendikaları ile 1978-1979 yıllarında İzmir'in bütün yaşam alanlarında varlığını somut olarak gösterdi; 1979 sonu 1980 başı gündeme gelen Tariş işçi, Çimentepe ve Gültepe Mahalle direnişlerinde, bu çizginin rolü, belirleyici oldu...

     26.12.2021/Datça/Mehmet Erdal

     1- GSB (Genç Sosyal Devrimciler/Sosyalistler Birliği), ki sonrasında İGD'ye (İlerici Gençlik Derneği) evrileceklerdi, anımsadığım kadarıyla, bu yıllarda, bizim fakültemizdeki anti-faşist mücadelede yer almıyorlardı; onlara göre, öğrenci, her koşulda okulunda okumalı ve okulunu bitirmeliydi. Haliyle, böyle davranmayan ve faşistlerin saldırılarına karşı direnen bizler, “goşist”dik.

     Bir de TİKP (Türkiye İşçi Köylü Partisi), yani Doğu Perinçek ekibinden yana olanlar vardı; onlar da, yürütülen bu mücadelenin uzağındaydılar.

     2- 1976 yılı Mart ayı içerisinde, Gürçeşme Mahallesinde, Buca'da okuyan üniversite öğrencilerini belediye otobüsünden inerken kurşunlayan faşistler Hüseyin Güzel adındaki devrimci bir işçiyi öldürmüşlerdi; bu işçi, İzmir'de öldürülen ilk devrimcidir. Bu arkadaşın cenazesinin Konak Devlet Hastanesi'nden alınması sırasında olaylar çıktı ve çok sayıda farklı siyasi görüşten sol, sosyalist, devrimci öğrenci göz altına alındı, bazıları tutuklandı.

     Keza, İTBF'de 1976 Nisan ayı sonlarında gündeme gelen bir faşist saldırı sırasında yaşanan çatışma nedeniyle gözaltına alınan ve 3 ay 10 gün tutuklu kalan öğrencilerden birisi bendim; diğer arkadaşlar, farklı siyasi eğilimdendiler.

     3- İzmir'de, örn: THKP-C çizgisini en yalın bir biçimde savunduğunu söyleyen DK'lı (Devrimci Kurtuluş) arkadaşlara göre, Devrimci Gençlik'ciler, yani biz, söylemde Mahir'i savunduğumuzu söylüyor ama gerçekte ret ediyorduk; Devrimci Gençlik dergisi çevresinde örgütleniyorduk. Silahlı mücadele vermiyorduk. Faşistler ile kavga edip duruyor ama devlete yönelmiyorduk.

     Benim “geri cephe” içinde yer almama neden olanlardan ve gerçekten, ilk başlarda, benim için, şimdilerin deyimiyle “rol model” olan okulumuzdan DK'lı bir arkadaş, yıllar sonra bir araya geldiğimizde, “biz”, dedi, “okul dışında, evlerde bekleyip duruyorduk; sözde, bize haber gelecek ve gidip eylem yapacaktık. Uzun süre böyle bekleyip durduktan sonra, baktım, bekleyip durmaktan başka yaptığımız hiç bir şey yok, hadi bana eyvallah, ben gidiyorum, dedim ve çektim gittim. Okulu bitirdim. Siz, okulun dışında mahallelerde ve başka yerlerde faşistlere karşı savaştınız, hızla kitleselleştiniz; doğru yaptınız. Haklı çıktınız.”

 

17 Aralık 2021 Cuma

YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-2: HER ŞEY DEĞİŞİR!

  Hiç yorum yok

 

     


YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA)-2: HER ŞEY DEĞİŞİR!

     2018 yılında yazıp paylaştığım “Örgüt Dediğin Nedir ki?-1” başlıklı yazımda da bazı yönleriyle anlatmıştım (Bknz:http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com): 1975-76 öğretim yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi İşletme Fakültesi 1. sınıfında okuduktan sonra, 1975 yılı Yaz aylarında Ahmet Özdil (1), ben ve başka bazı arkadaşlar (her birimiz farklı bir gerekçeyle) Ege Üniversitesi İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi (İTBF) 2. sınıfına yatay geçiş yapmıştık. (2)

     Yatay geçiş yapan hepimiz değil ama Ahmet, ben ve bir arkadaş daha Erzurum'da iken EYÖD (Erzurum Yüksek Öğrenim Derneği) üyesi idik.

     Erzurum'da, EYÖD üyesi iken, 12 Mart yenilgisi sonrasındaki sol içi bölünmelerin ayrıntısını bilmiyordum ve haliyle, kendimi, “şu” ya da “bu” olarak tanımlamıyordum. İzmir'e geldikten sonra, kısmen İTBF binasının kapısından içeriye ilk adım attığım gün tanıştığım arkadaşlar nedeniyle, kısmen de hem Sovyetler Birliği'nin bazı uygulamalarını hem de Sovyetler Birliği'ne yönelik dillendirilen “Sosyal Emperyalizm” teorilerini içime sindiremediğim için önce “(Geri) Cepheciler” (3) içerisinde, sonra, İTBF'de yürütülen boykotun bitirilip bitirilmemesi çerçevesinde yapılan bir oylamada “bitirilsin” diyen “Devrimci Gençlik” grubu içerisinde yer aldım. (4)

     1975-76 Kışında, İzmir'de, üniversitede, Halkın Kurtuluşu'nun (5) ezici bir üstünlüğü vardı. Halkın Kurtuluşu'nun dışında TIP Fakültesi'nde “İlerlemeci” dediğimiz (Sovyetler Birliği'ne “sosyalist” diyen) öğrenciler bulunuyordu. Bir süre sonra kendilerini “Devrimci Kurtuluş” olarak adlandıracak arkadaşlar da bizden oldukça fazlaydılar.

     1 Kasım 1975 yılında çıkmaya başlayan “Devrimci Gençlik” grubunun savunucuları olarak bizler İTBF'de ve GHİYO'da (Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu) vardık; sayımız, parmakla sayılacak kadar azdı. (6)

     1975 yılı Yaz aylarında önce Karabağlar'daki Avcı Kurşun Fabrikası'nda (7), sonra da Basmane'deki Toros Oteli'nde çalışmış; fakültemizde yürütülen mücadele nedeniyle okulu bırakmış ve bir süre sonra da kardeşlerimle (8) kaldığım evden ayrılarak İnciraltı Öğrenci Yurdu'na geçmiştim.

     İnciraltı Öğrenci Yurdu'nda, fakültelerdeki durumun doğal sonucu olarak Halkın Kurtuluşçuları ve Devrimci Kurtuluşçular çoğunluktaydı; biz, iki elin parmakları kadar bile yoktuk.

     Hiç unutmam ve örnek verir dururum, bir gün, kaldığımız odada, kendisini Halkın Yolu grubuna yakın gören okulumuzdan bir arkadaşla tartışmış ve tartışmanın sonunda, kendisi, bizim gruba meyletmişti (9). Ben, ertesi gün, “yaşasın, 9 kişi olduk” demiştim, sevinçle... (10)

     Koskoca İzmir'de, 1975-76 Kışında, haydi İzmir'in geneli için konuşmayayım, yüzlerce öğrencinin kaldığı İnciraltı Yurdu'nda 9 kişi olabilmek, benim için, büyük bir olaydı. Çok değil, 2 yıl sonra, yalnızca İnciraltı Yurdu'nda değil, İzmir'in pek çok yerinde (Bornova Öğrenci Yurdu, orta öğrenim, mahalleler) söylediği söze kulak verilen, 3 yıl sonra ise söylediği sözü dinlenen ve gereği yerine getirilen en kitlesel/en güçlü sol siyasi hareket Devrimci Yol'du...

     Yürünmesi gereken yolda/Devrimci Yol'da yürümüş ve her şeyi değiştirmiştik!

     18.12.2021/Datça/Mehmet Erdal

     1- Ahmet Özdil, namı diğer, “Paspal Ahmet”. 1979 yılında Manisa Emniyeti'nin 5. katından aşağıya itildi, felç oldu ve tedavi için gittiği Almanya'da, 1993 yılında kanserden öldü.

     2- O yıl, hem Dokuz Eylül Üniversitesi yoktu hem de İTBF, İktisat ve İdari Bilimler Fakültesi diye ikiye ayrılmamıştı. Fakültenin yeri de, şimdiki Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörlük binası idi.

     3- “Sosyal Emperyalizm” teorisini savunanlar, bu teoriyi savunan THKP-C'lilere (“Halkın Yolu” ya da THKP-C/ML) “ileri cepheciler”, savunmayanlara ise “geri cepheciler” diyorlardı; bu, bir küçümseme ifadesiydi.

     4- Bu oylama, o günlerde öğrenci derneği yönetiminde olanların toplandığı Kemeraltı Başdurak İşhanı'nda bulunan “ANT-YÖD”de (Antalya Yüksek Öğrenim Derneği) yapıldı; boykot bitirildi. “Boykota devam” diyen arkadaşlar, daha sonraları, kendilerini “Devrimci Kurtuluş” (THKP-C/Eylem Birliği) olarak adlandırdılar.

     5- THKO'nun “Sosyal Emperyalizm” teorisini kabul eden kesimlerinin oluşturduğu grup.

     6- 1981 yılında bir çatışmada öldürülen Selim Martin, Burdur Belediye Başkanı olan amcası Armağan İlçi ve amcasının makam şöförü ile birlikte 1998 yılında Afyonkarahisar'ın Dinar ilçesi yakınlarında trafik kazasında ölen Gülçin İlçi Bozkurt ve 2018 yılında rahatsızlığı nedeniyle ölen gazeteci Ali Suat Eser GHİYO'daki grubun içerisindeydiler.

     7- Şimdilerde “Karabağlar'ın Çernobili” olarak basında sıkça yer alan fabrika.

     8- 2016 yılında kanserden ölen kardeşim Musa Erdal, Fevzi Çakmak Ortaokulu'nda okuyor ve birlikte kalıyorduk.

     9- Bu arkadaşımız da Devrimci Yol hareketi içinde çok yük yüklendi; uzun yıllar kaçak yaşadı. Yakalandı. Tutuklandı. Tahliye oldu. Şimdi kendi işletmesinin başında ve çalışmaya devam ediyor.

     10- 1976 Yaz'ında İnciraltı Öğrenci Yurdu'nda yapılan eğitim çalışmasına 11/13 kişi katılabilmiş ve yalnızca 9 kişi, 40 güne yakın süren çalışmanın sonuna kadar gitmiştik. (Bknz: Ali Alfatlı/Tarihle Söyleşiler- Cilt-1)

11 Aralık 2021 Cumartesi

YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-1: "ARTIK İYİ ŞEYLER DUYMAK İSTİYORUZ!"

  Hiç yorum yok

 

   

 YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-1: ”ARTIK İYİ ŞEYLER DUYMAK İSTİYORUZ!”

     29 Temmuz 2021 günü Marmaris/Armutalan'da çıkan ve hızla yaygınlaşan orman yangının söndürülmeye çalışıldığı günlerin sonlarına doğru (biraz gecikerek de olsa yaptığımız çağrı üzerine) İzmir'den, Ankara'dan ve İstanbul'dan (BirGün'den) partili bazı genç arkadaşlar gelmişler; bölgeden ya da bölgeyi iyi tanıyan partili arkadaşlar ile Marmaris, Milas/Ören, Menteşe ve Köyceğiz'de yangın bölgelerini dolaşmışlardı. (O günlerde BirGün gazetesinde çıkan yangın haberlerini ve Sol Parti'nin hazırlayıp kamuoyu ile paylaştığı yangın raporunu anımsayın)

     Bu günlerin birisinde, bir gece, Muğla merkezde oturan partili bir arkadaşın evinde bu genç arkadaşlardan dördü ile birlikte oturmuş sohbet ederken, söz döndü dolaştı ve partiye, Yol Dergisi'ne, geçmişe ve bugüne dair siyasi konulara geldi.

     Sohbetin bir yerinde, “Yol Dergisi” dedim, “geçmişe (Devrimci Yol'a) dair biraz fazlaca güzelleme yapıyor. Ben o yılları yaşayanlardan birisiyim. Neler yapıp yapamadığımızı, neleri iyi ama neleri de kötü yaptığımızı, biliyorum. Biraz yaşımızdan, biraz koşullardan, biraz da başka başka nedenlerden olabilir, asla yapılmaması gereken aptalca pek çok şey de yaptık. Ben, geçmişimize dair eleştirel yaklaşanlardan birisiyim. Tamam, iyi şeyler yapmak için yola çıktık, gerçekten de çok iyi şeyler yaptık; ama alt tarafı 20-25 yaşlarında gencecik insanlardık. Alleme-i cihan olsak ne yazar? Bizim neyimize güzelleme yapılır ki?...”

     Söylediklerimi sessizce dinleyen gençlerden birisi, “Örneğin, neler yapılmamalıydı?” dedi.

     Kendi geçmiş yaşantımdan ve yakinen tanık olduklarımdan örnekler verdim.

     Dinlediler.

     “Bu ülkede” dedi, soruyu soran genç kadın arkadaş, “40 yıldır, size ve sizin ne kadar kötü olduğunuza dair pek çok şey söylendi; şahsen, ben, doğduğumdan beri bu tür muhabbetleri dinledim. Bu anlattıklarınızı, hatta daha fazlasını da biliyoruz. Ama yeter, biz gençler artık bu tür muhabbetleri dinlemek istemiyoruz. Biz, sizlerle ilgili iyi şeyler duymak istiyoruz! Siz hiç mi iyi şeyler yapmadınız? Ülkenin bu hale gelmesinden siz mi sorumlusunuz? Değil! Şu şöyleydi, bu böyleydi; şu kötüydü, bu kötüydü... muhabbetleri bize bir şey vermiyor, bizim için bir anlam ifade etmiyor. Yol Dergisi, evet biraz abartsın, ne var bunda? Ama, iyi şeyler söylesin bize...”

     Sonradan itiraf ettiğim gibi, genç arkadaş konuşurken, utancımdan yüzüm kızardı. Olaya, hiç böyle bakmamıştım.

     Gençler, bize rağmen bizi ve geçmişimizi, geçmişte yaptıklarımızı savunuyordu.

     İçimden, iyi ki (Sol) Partinin yönetiminde bu gençler var, dedim; bu gençler, yürünecek yolu bize gösterecekler; onlar da bu inanç var. Bu çok açık.

     11.12.2021/Datça/Mehmet Erdal

26 Kasım 2021 Cuma

2021.11.27.CEZAEVİ YAZILARI-80: BUGÜNE KALANLARA DAİR

  Hiç yorum yok

 

     CEZAEVİ YAZILARI-80: BUGÜNE KALANLARA DAİR

     1 Ağustos 1991 günü yeniden özgürlüğe adım atan siyasi tutsakların 1 Ağustos gününden sonraki özel, siyasal ve toplumsal konumlarını, bu konumlarının yol açtığı çok yönlü öznel sorunları anlayabilmek için, 31 Temmuz akşamına dönmek gerekir; sorunu, bu bütünsellik içinde ele almayan bütün değerlendirmeler, eksiktir ve yanlıştır. (*)

     “Cezaevi yazıları”, bir yönüyle, bu kapsamda yapılabilecek farklı ölçekteki değerlendirmeler için yazılı materyal olabilmesi amacıyla paylaşılma gereği duyulmuş yazılar, olarak görülebilir.

     Daha önce de yazmıştım; umarım, ki gönlümden geçen de odur, “Cezaevi anılarını" değil, “Cezaevi yazılarını", yani 30-40 yıl önce, 12 Eylül döneminde uzun süre cezaevinde yatarken şu veya bu biçimde not tutan ve bu notlarını bir biçimde kamuoyu ile paylaşan/paylaşmayı düşünen tek kişi olmam.

     ***

     “Cezaevi yazıları”, yazılarımı sabırla okumuş olanların gördüğü üzere, 1986-1987 yılları sonrasını kapsamaktadır; bunun nedeni, Aydın ve Nazilli E Tipi Kapalı Cezaevlerinde, bir yönüyle “yurt dışı” kaynaklı olarak yaşanan o “sağlıksız” ayrışmaların, bölünmelerin, ötekileştirmelerin, duygusal kırılmaların..., asıl olarak bu yıllardan itibaren (kökleri öncesi yıllarda bulunsa da) gözle görülür hale gelmesi ve cezaevi dışına da (Ege'ye) yansımaya başlamasıdır.

     Biz, Devrimci Yolcular olarak, 1988 yılı ortalarında, Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevinde PKK'lı siyasi tutsakların kaldığı koğuşların birisinin çatısında çıkan yangın (20 Mayıs) ve ardından ortaya çıkarılan tünel öncesinde “doğal” bir birliktelik içerisinde bir arada yaşamamızı sürdürüyorduk (**); yaşanan direnişten sonra gündeme gelen “zorunlu koğuş dağılımı” sırasında “gönüllü” olarak üçe (3) ayrıldık (Haziran ayı sonları). (***)

     1988 Ekim ayı sonlarında (21 Ekim) Nazilli E Tipi Kapalı Cezaevine nakil olduğumuz gün, o günlerde kendilerini “Devrimci İşçi”nin ve olmayan “Devrimci Yol Örgütü”nün Aydın/Nazilli Cezaevi birimi olarak tanımlayan bazı arkadaşlarımızca rızamız hilafına yapılan koğuş düzenlemesi ise, tam anlamıyla, bir “ötekileştirme” operasyonu idi; yani, 7. Koğuşa gönderilen bizler, o arkadaşlarımızca, “ötekiler” idik. (****)

     “Ötekiler” olarak görülüp “zoraki” bir araya getirilenlerin arasından bir nedenle bir süre sonra ayrıldım (Nisan 1989 sonu) ve 1991 yılı 1 Ağustos günü tahliye oluncaya kadar, (Devrimci Yolcu olmayan siyasi tutsakların arasında) yalnız yürüdüm. (*****)

     ***

     Aradan 30 yıl geçti; şimdi, her birimiz, bir yerlerdeyiz; kendimizce yaşıyor ya da doğru olduğuna inandığımız bir yolda yürüyoruz.

     İstemediği kimseye söylemek zorunda olmadığı nedenlerle kendi kabuğuna çekilen ve mütevazi bir yaşam sürdüren ya da bugün, inandığı yolda yürümeye devam eden “eski yol arkadaşlarımızın" bu tercihlerine saygı duyuyorum.

     Ben, şu an, bulunduğum yerdeyim. (******)

     Bu kadar!

     27.11.2021/Datça/Mehmet Erdal

     (*) Ben, 12 Eylül sabahı ve sonrasında olup bitenleri anlamak için de 11 Eylül akşamına dönmek gerektiğini, düşünüyorum, ki bu düşüncemi hiç bir yerde paylaşmamış da değilim. (Bu çerçevede değerlendirilebilecek notlarım için, Bknz: 'Örgüt' dediğin nedir ki?1,2,3,4,5,6,7,8,9/ http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com)

     (**)

                                               Aydın/17.8.1987/8-12 Koğuş bahçesi
                                  Aydın/Ocak 1988/8-12 bahçesi/Erol Gündüz'ün tahliye günü

     (***) Koğuş ayırımının yapılacağı gün, 21 kişi, “gönüllü” olarak 8. koğuşa geçmek için el kaldırdık; ölümü sonrası bazılarının spekülatif yorum yapmaya yeltendikleri Ali Bilgi arkadaşımız da bu ayrışmada bizimle idi.

                                                Aydın/22.7.1988/8. Koğuş tam kadro
                                                 Aydın/8.Koğuş/Temmuz 1988

     (****) 7. Koğuş

                                     Nazilli/7.Koğuş/25.02.1989

     (*****) Yalnız yürümeye başladığım Mayıs 1989 sonrası.

                                              Nazilli/6-14.Koğuşlar/Haziran 1989
                                                        Nazilli/8-12. Koğuşlar/19.09.1989

                                        Nazilli/8-12. Koğuşlar/19.09.1989
                                                  Nazilli/8-12.Koğuşlar/17.10.1989
                                                 Nazilli/12. Koğuş/12.12.1989
                                   Nazilli/8-12. Koğuşlar/22-23.04.1990

 (******) “Cezaevi yazıları”nın bu son bölümünde daha farklı bir şeyler yazmayı düşünüyordum, vazgeçtim.

     Yaşanılanlara dair anlatılanları ve kişilerin rolünü sorgulamak, tarihin ve tarihçilerin işidir.

19 Kasım 2021 Cuma

2021.11.20.CEZAEVİ YAZILARI-79: FİNAL: ÖZGÜRLÜK

  Hiç yorum yok

 

     CEZAEVİ YAZILARI-79: FİNAL: ÖZGÜRLÜK.

     Elimdeki yazılara göre, en son 18.07.1991 günü yazmışım.

     01.08.1991 günü Nazilli E Tipi Kapalı Cezaevinden tahliye oldum; özgürlüğüme kavuştum.

     Siyasi tutsaklar olarak, 12 Eylül döneminde cezaevlerinde yatarken, elbette 1981-1982-1983...'lerde değil, 1984-1985-1986...'lardan itibaren, bazılarımız, cezaevinden çıktıktan sonra köyümüze, mahallemize... vardığımızda ailelerimiz, arkadaşlarımız, halkımız tarafından nasıl karşılanacağımızı merak ederdik(*).

     Ailelerimizin, özgürlüğüne kavuşan arkadaşlarımızın, eşimizin-dostumuzun ziyaretlerimize geldiklerinde ya da mektuplarında anlattıkları, moral bozucuydu. Bu gerçeklikte, Anayasa Mahkemesi'nin kararı ile tahliye olmamız ve özgürlüğümüze kavuşmamız gündeme geldiğinde, dışarıya çıkmamıza dair hiç bir düş kurmuyordum; adlarımız okunacak, içeride kalan arkadaşlarımızla vedalaşacak ve tahliye olacaktık. Dışarıda bizi bekleyen aile bireylerimizden kim var ise onlarla buluşacak, kucaklaşacak ve cezaevi sonrası hayatımıza başlayacaktık.

     31 Temmuz'u 1 Ağustos'a bağlayan son gece, benzer gecelerde hep olduğu üzere, geceyi yarı uyur/yarı uyanık geçirdim; sabah kalkınca, cezaevinde sahip olduğum eşyaların bir kısmını yanımda götürmek için toparladım ve adım okununca, 12. Koğuşun kapısından malta'ya adımımı attım. Kapı altına yöneldim. Zorunlu işlemler yapıldı ve cezaevi dışına, özgürlüğüme doğru yürüdüm...

     O da ne?

     Cezaevi dışından davul ve zurna sesleri geliyor; tam bir şaşkınlık içerisindeyim. Çok heyecanlıyım. Kalbim çarpıyor. İlk gördüğüm, müthiş bir kalabalık. Kulakları çınlasın, Fatma (Öter) anamız (**) koşturup geliyor. Eşim, arkadaşlarımız...

     İnanılır değil. Çok hoş bir an; insana her şeyi unutturuyor.

     Cezaevi dışındaki arkadaşlarımızdan kim ne kadar ve nasıl katkıda bulunmuştu bilemiyorum, hepsi elbirliği etmiş ve bize o muhteşem karşılama törenini hazırlamışlardı. Cezaevinde yatarken ve/veya sonrasındaki ilişkilerimiz nasıl olursa olsun, bu yaptıkları unutulacak şeyler değillerdi.

     Kalabalığın arasından yürüdüm ve Sevda ile bir yere gidip oturduk; arkadaşların geri kalanının çıkmasını ve sonrasında İzmir'e götürülmeyi beklemeye başladık.

     Bir an geldi ve haydi, gidiyoruz, sizi evinize biz götüreceğiz, dedi, arkadaşlar.

     Düştük yola...

     20.11.2021/Datça/Mehmet Erdal

(*) Belki de kendisini çok sevdiğimizden ve çok trajik bir biçimde (bir mobilet kazası) öldüğünden olabilir, hiç aklımdan çıkmaz, M. Ali Sarıkaya arkadaşımız, çıkmasına çok yakın bir zaman kala sormuştu, çıktıktan sonra köyünde nasıl karşılanacağını; kahramanlar gibi, davullar-zurnalar eşliğinde, demiştim, biraz muzipçe bir ifadeyle. Öyle ya, bizler, halkı için mücadele etmiş, her şeyini feda etmiş, gözünü kırpmadan ölüme gitmiş ve yıllarca mahpus yatmış kişilerdik; halkımız, bizim kadrimizi ve kıymetimizi biliyordur, haliyle özgürlüğüne kavuşan ve yeniden aralarına dönen bizleri bütün sıcaklığı ile bağrına basacak ve bizlere hak ettiğimiz değeri verecektir.

Tahliye olduktan sonra ilk fırsatta bizleri ziyaret ettiğinde sormuştum köyüne gittiğinde nasıl karşılandığını; gülerek anlatmıştı...

                                            24.4.1988/Aydın E Tipi Kapalı Cezaevi/Alt Tecrit

                          (Ayakta, sağdan üçüncü, ölümünden 25 gün önce ziyaretimize geldiğinde Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com/ 2020.05.19.M.ALİ SARIKAYA)

(**) Fatma (Öter) anamız, en çok çeken analarımızdandır; halihazırda, iki oğlu da (Halil ve Üzeyir) siyasi olmayan nedenlerden cezaevindedir.

                      (1.08.1991/Nazilli E Tipi Kapalı Cezaevi önü/Özgürlüğün ilk dakikası... Eşim ve Fatma Öter)


                                            (15 Eylül 2019/Hüdai Mohan ile ziyaret ettiğimiz gün)

13 Kasım 2021 Cumartesi

2021.11.14.CEZAEVİ YAZILARI-78: "...NİHAYET... FİNALE GELDİK"

  Hiç yorum yok

 

     CEZAEVİ YAZILARI-78: ”...NİHAYET, FİNALE... GELDİK.”

     “... Anayasa Mahkemesi, dün sürgün-sansür kararnamesini, bu sabah ise belediyeler ile ilgili yasayı iptal etti; TV söyledi. Bu, Bayram gazetesinde Yekta Güngör Özden'e atfen verilen haberin bir yönünden doğrulanmaya başlaması anlamına geliyor; haberde, 23 Temmuz'a kadar bütün başvuruların görüşüleceği ve karara bağlanacağı, söyleniyordu. Biz, bu haberleri duydukça, tamam, bu iş oldu, 23 Temmuz'a kadar bizim durumumuz da görüşülür, demeye ve sevinmeye başladık. Gel gör ki, bugünkü Güneş gazetesindeki bir haberde, Yekta Güngör Özden'in, raportörün hala raporunu hazırlamadığını söylediği yazılıyordu; bu haberi okuyunca, kızdık. Umarım, raportör, bazı baskılar nedeniyle, bilinçli olarak raporu tamamlamayı geciktirmiyordur. Eğer, böyleyse, bu rezalet bir şey... Öte yandan, bizim Bursa ve Ceyhan'da yatan Ana DY davasından yargılanmış arkadaşlar, İstanbul Askeri Mahkemesi'nin verdiği bir kararı 'emsal' göstererek, Ankara'daki askeri mahkemeye başvurduklarını yazdı, gazeteler. Cezaları hala mahkeme veya temyiz aşamasında bulunanlar, yani halihazırda 'hükümlü' statüsünde bulunmayanlar açısından, böyle bir yol var ve arkadaşlar, bu yolu deniyorlar. Mahkemeler, İstanbul'da olduğu gibi, anti-terör yasasının bozulma olasılığı ile başvuranların yattıkları süreleri göz önünde tutarak, tahliyelerine karar verebilir. Eğer, Ankara'daki mahkeme, arkadaşların bu başvurularını kabul eder ve tahliyelerine karar verirse, o zaman, aynı durumdaki herkesin aynı yoldan yürümeleri haydi haydi meşrulaşacak. Ve bu durum, Anayasa Mahkemesi'nin prestij kaybetmesi anlamına gelecek ve haliyle aleyhine olacak...

     Ben, raportörün önümüzdeki hafta içinde raporunu hazırlayabileceği ve dolayısıyla önümüzdeki hafta veya daha sonraki hafta içinde bizim durumumuzun ele alınabileceği umudunu hala koruyorum...”(4.7.1991) (1)

     “... Şimdi, gelelim, en önemli konuya: Bugünkü Hürriyet, Anayasa Mahkemesi'nin bugün toplanıp karar vereceğini yazıyordu gerçi de, biz, ondan daha çok dünkü Cumhuriyet ve Güneş'te çıkan haberlere inanıyoruz; yani, bizim durumumuzun, 25 Temmuz'da ele alınacağı anlaşılıyor. Eylül'e sarkacağına pek ihtimal vermiyoruz, ama 25'i yerine 26'da da çıkabilir. Bunu, yani kararın verileceği günü öğrenmiş olmak, şahsen beni çok rahatlattı. Elbette, bir de, raportörün hazırladığı kararın, pardon raporun içeriğinin olumlu olması, daha çok rahatlattı. Belki, Anayasa mahkemesi üyeleri, raportör gibi, Anayasa'nın 2. ve 10. maddesi açısından bu yasayı iptal etmeyebilir; ama, 10. madde açısından iptal etmesi mutlak, gibi. Yine, 'gibi' diyorum; çünkü, raportörün raporunun tam zıddı bir karar vereceklerine hiç ihtimal vermemekle birlikte, yukarıda sözünü ettiğim üzere, duygularım, beni, temkinli olmam için uyarıp duruyor...

     Evet, canım, sevgilim, nihayet, finale, yani benim buradaki son günlerime ve dolayısıyla, on bir küsur yıldır süren ayrılığımızın bitim noktasına geldik; şu an, müthiş bir mutluluk içerisindeyim. Umarım, bu mutluluğum(uz) Nisan ayında olduğu gibi yine yarıda kesilmez, aksine artarak devam eder...” (18.7.1991) (2)

     13.11.2021/Datça/Mehmet Erdal

      (1) 4.7.1991


     (2) 18.7.1991


5 Kasım 2021 Cuma

2021.10.06.CEZAEVİ YAZILARI-77: "...NEŞELİ KAHKAHALAR YÜKSELMEYE BAŞLADI."

  Hiç yorum yok

 

     CEZAEVİ YAZILARI-77: “...NEŞELİ KAHKAHALAR YÜKSELMEYE BAŞLADI”

     “... Saat 11'e doğru uyandım. Kalktım. Aşağıya indim. Saat 11'deki slogana katıldım; açık görüş hakkımız bu bayramda da kullandırılmadığı için ilk gün yemek boykotu yapmış, kapıları vurmuş ve sloganlar atmaya başlamıştık, çoğunluk olarak. Sloganları, dört gün boyunca devam ettiriyoruz. Bu tepkiler ve keza İHD'nin açık görüşün yaptırılması gerektiğine ilişkin demeci, bu hakkın bu kez olsun kullanılabilmesi için yeterli değildi hiç şüphesiz ama gerekli şeylerdi. İktidar tarafından gasp edilen her türlü hak konusunda, ne yapalım gasp edildi deyip kabullenici bir tavır içerisine girmek yerine, bu hakkın yeniden kazanılmasını sağlayacak bir eylemlilik içerine girinceye kadar farklı biçimlerdeki tepkileri göstermek ve sorunu kamuoyu nezdinde canlı tutmak gerekiyor.

     Saat 12'ye doğru bayram gazeteleri geldi- bayram gazetelerini karşı koğuş alıyor- ve havalandırmadan neşeli kahkahalar yükselmeye başladı; bugünkü bayram gazetelerinin birisinde, Anayasa Mahkemesi başkanına ait olduğu belirtilen bizimle ilgili bir demeç vardı, o haber dolayısıyla bu kahkahalar yükseliyormuş. Habere göre, Anayasa Mahkemesi başkanı, bizim durumumuzla ilgili dört başvuru olduğu için raportörün bayram öncesine yetiştiremediğini, ama hürriyeti bağlayıcı bir durum söz konusu olduğu için bizim durumumuzu bayramdan hemen sonra ele alacaklarını ve bütün başvuruları 23 Temmuz'a kadar sonuçlandıracaklarını söylüyormuş. 'Bütün başvurular' derken, bizimle ilgili dört başvuruyu mu yoksa Anayasa Mahkemesi'ne farklı yasalarla ilgili yapılan bütün başvuruları mı kastediyor bilemiyorum, ama şu anlaşılabiliyordu; bizim durumumuz öncelikle ele alınacak ve muhtemelen Temmuz ayı içinde, yeni Anayasa Mahkemesi üyeleri fiilen adli tatile başlamadan önce sonuçlandırılacak. Aslında, bugünkü gazete haberi, önceki günlerde yine Cumhuriyet'te çıkan iki haberi bir biçimde netliğe kavuşturuyor ve bu anlamda da çok iyi oluyor: Okumuş olabileceğin gibi, anti-terör yasası ile ilgili olarak Baroların Meclis ve Anayasa Mahkemesi başkanlıklarına çıktıkları olayın ertesi günü Cumhuriyet, anti-terör yasasının bayramın hemen ertesinde ele alınacağını yazmıştı. Bir-iki gün sonra ise Ekmekçi, köşesinde, Anayasa Mahkemesi Başkanına atfen, raportörün hala raporunu hazırlamadığını ve mahkemenin, adli tatil süresince de çalışarak bu yasayı ele alacağını ve sonuçlandıracağını, yazmıştı. Özellikle Ekmekçi'nin yazısını okuyunca, bir ölçüde düş kırıklığına uğramış ve bizler bayram öncesi bir karar verilmesi beklentisi içindeyken, iş Temmuz-Ağustos aylarına kaldı, demiştim. 'Umut' mahpusun ekmeği derler, ama birbiri peşi sıra, beklenti içerisine girip, bu beklentinin gerçekleşmeyip ertelenip durması hiç hoş bir şey değildi ve insanın canını fena halde sıkıyordu. Eğer bu kez doğruysa gazetede çıkan haber, ki öyle olmasını çok istiyorum, artık son kez bir beklenti içerisine giriyoruz, demektir. Bu durumda, bu haftanın dışında, önümüzde, en çok üç haftamız var, demek oluyor. İyi... Yatılır.

     ... Muhtemelen yakında, ama çok yakında artık birlikte olacağız ve bütün sorunları birlikte göğüslemeye ve çözmeye çalışacağız. Bundan böyle ve her zaman, her türlü sorunu yalnız başına omuzlaman söz konusu olmayacak. Belki başka sorunlarımız olacak, ki bu doğal ve kaçınılmazdır, ama hem bu sorunlar farklı türden sorunlar olacaktır, hem de çözüm yollarını birlikte arayacak ve bulacağız. Öyle düşünüyor, istiyor ve bunda kararlıyım ki, bundan sonraki birlikte yaşamımızın uzun, sağlıklı, rahat ve mutlu bir yaşam olması için her şeyi yapacağız; çıktıktan hemen sonra bu doğrultuda kalıcı adımlar atacağız ve bunlarda da başarılı olacağız. Bence, böyle bir yaşama başlamak için tarihsel bir fırsat var ve ben bu fırsatı değerlendirmeyi düşünüyorum. Eğer, şu an düşünemediğimiz herhangi bir engel çıkmazsa önümüze, kimse, böyle bir yaşama başlamak için bize engel olamaz ve olamayacak. Yeteneklerimizi, deneyimlerimizi, şu an sahip olduğumuz koşulları ve olanaklarımızı, özlemlerimizi, istemlerimizi, bu yaşamdan beklentilerimizi ve geleceğe ilişkin düşlerimizi... biliyoruz; geriye, birlikte, kararlıca ve iyi düşünülmüş adımları atmak kalıyor. Başkaları neler düşünürler, nasıl algılarlar, ne türden tepkiler gösterirler... vb. bütün bunlar, bizler için can alıcı sorunlar olmayacak. Önemli ve belirleyici olan, bizim değer yargılarımız ve istemlerimizdir. Özellikle bugün, yani yaşanılmış on küsur yılın ardından bu böyledir ve böyle olmalıdır...

     Birazdan, saat 3'teki slogandan sonra çıkacağım gibi, her gün muntazaman güneşleniyorum. Bunu hiç aksatmamaya çalışıyorum. İyice yandım. Yalnız şu var: sabah sporu ve bir saat civarındaki güneşlenmeden sonra, iyice yorulduğumu görüyorum. Anlaşılan o ki, on küsur yıldan sonra, vücudum, tahmin ettiğimden ve görüldüğünden daha çok yıpranmış. Bu nedenle, çıktığımda, bu vücudu, köyde biraz taş kırarak, odun kökleyerek veya çapa kazarak, iyice yorayım; daha doğrusu, on küsur yıldan fazla bir süre alıştığı monoton yaşamdan farklı bir çalışma temposu içine sokayım; ondan sonra, bu vücut, yeni yaşamın yükleyeceği tüm yükü rahatlıkla kaldırabilir...” (25.6.1991) (NAZİLLİ) (1)

     06.10.2021/Datça/Mehmet Erdal

     (1) 25.6.1991







29 Ekim 2021 Cuma

2021.10.30.CEZAEVİ YAZILARI-76: "...ŞU TUZU KURU AYDINLAR YOK MU"

  Hiç yorum yok

 

     CEZAEVİ YAZILARI-76:”...ŞU TUZU KURU AYDINLAR YOK MU...”

     “Cuma, 02.00; Önceki mektubumda bir olasılık olarak belirttiğim olay gerçekleşti; buradaki çoğunluk olarak, bizler de, dün ve bugün, yani daha doğrusu Çarşamba ve Perşembe günleri, başka cezaevlerinde bir kısım arkadaşın ve bazı yerlerdeki ailelerin eylemliliklerine eklenerek, Anayasa Mahkemesinde iptal edilip-edilmemesi görüşülen Anti-terör yasasına karşı iki günlük açlık grevi yaptık. Her açlık grevinde, bu son olsun, diyorum, ama hemen akabinde bir yenisi gündeme geliyor. Bugün, bir arkadaşa, yine aynı sözü söyledim; o arkadaş, hani iki kazak örüverdiğin arkadaş vardı ya, o, yasa Anayasa Mahkemesinde iptal edilse bile daha bir süre yatacak olduğundan, sizin için tamam, ama bizim için son olmaz, dedi. Haklı. Çünkü, onları, bu cezaevlerinde, özellikle bugünkü koşullarda, muhtemelen daha birçok açlık grevleri bekliyor...

     Kısa süreli her açlık grevi insana çok zor gelir ve tam anlamıyla bir işkence anlamı taşır; çünkü, süresi belli olduğundan, insan, biteceği ve yiyeceği saati düşünür; ama, bu kez, her zamankinden daha zor geldi, bana. Belli ki, vücudum o kadar çok yıpranmış.

     İki gün boyunca, bolca uyudum. Her açlık grevinde, ilk günler hep böyle olur. Sanırım, bunun nedeni, bünyenin dinlenmesidir. Öyle ki, 89'da, o tek başıma yaptığım on günlükte, ilk 2-3 gün, hücrede, durmadan uyudum; herhangi bir saatte beni kontrole gelip-giden bazı personel, yahu, diyorlardı, sen çok uykusuzdun galiba, ne zaman gelsek hep uyuyordun ve biz seni kaldırmak istemedik. Bu kez, iki günde de, hava çok güzel ve güneşli olduğundan, bir gün öncesinden başladığım güneşlenmeyi de sürdürdüm; aşağı yukarı birer saat civarında kalarak iyice yanmaya başladım; bu üç gündür ki soğuk suya da giriyorum. Sabah sporlarından sonra soğuk suyun altında daha bir süre duş alabileceğimi sanmıyorum, ama öğle sonu güneşlenmelerinden sonra girerim, artık.

     Akşamleyin yemek yedikten sonra, başım acayip ağrımaya başladı; her açlık grevinden sonra benzer bir durumu yaşarım. Bunun nedeni, kan dolaşımının yeniden hızlanması olsa gerek. Ama, TV-3'te 'Tepe' adlı İngiliz filmini izlerken, öyle çok güldüm ki, bu ağrı geçti. Yine ama, her kısa veya uzun açlık grevinden sonra ilk gece olduğu gibi, uykum da gelmedi. Baktım yine uyuyamayacağım, bugün gelen mektubunu yanıtlamaya başlayayım bari, dedim, kendi kendime. Yataktan kalktım ve yazmaya başladım. Bu mektubu da yarın, yani artık Cuma gününün ilk saatlerini yaşıyor olduğumuzdan, bugün yollayamam ve muhtemelen Pazartesi sabahı postaya veririm, ama olsun; belki, bu kez, oldukça uzun yazabilirim. Eğer, ileriki bir saatte uykum gelmezse, sabah sporunu ve kahvaltıyı yapar, ondan sonra 2-3 saat kestiririm. Bazı arkadaşlar, kahvaltıya kaldır, diyorlardı; onları da kaldırmış olurum...

     15 Haziran'da hala burada olursam, diyorum ya, şundan: Geçen haftaki görüşte, belki aynı belki de ayrı kaynaklıdır, onu yeterince bilemiyorum, iki söylenti kulağımıza geldi. Bu söylentilere göre, raportör, geçen hafta raporunu hazırlamış ve sunmuş; bu hafta sonunda veya on gün içinde mahkeme kararını verecekmiş. Raporun içeriği hakkında bir şey söylenmiyor, biz, muhtemelen olumlu olacağı varsayımıyla, bugünlerde gözlerimiz gazete haberlerinde ve kulaklarımız radyo-TV haberlerinde bekleyip duruyoruz. Söylentinin herhangi bir doğru yanı da bulunmayabilir, ama umut bu ya, biz teyakkuz halindeyiz... Eğer Mustafa Ekmekçi'nin haberi doğru çıkarsa veya Anayasa Mahkemesinin kararından sonra meclisten ek bir yasa çıkacaksa, vay bizim halimize; çünkü, meclis, 11 Haziran'da resmen tatile giriyor...

     Mektubunda yaşlandığını ve yorulduğunu yazıyorsun ya, yaşlanma tespitine katılmıyorum, ama yorulduğunu ben de düşünüyorum ve bu nedenle de bir an önce çıkmak, yanınızda olmak ve omuzlarındaki yükün bir kısmını omuzlamak istiyorum. Bizlerle ilgili tüm yükü, bugüne kadar, bir derginin dediği gibi, bütün toplum yüklenmesi gerekirken, yalnızca sizler, yani bizlerin yakınları olarak sizler üstlendiniz. Şimdilerde, farklı kesimlerden daha çok insan bu soruna parmak basıyor, ama hala, şu Anti-terör yasasına gösterilen tepkide de görüldüğü gibi, yükü yalnızca veya ağırlıkla sizler omuzlamaya devam ediyorsunuz. On küsur yıldan sonra, bunca yükün altında yorulmak, çok doğal. Buna şaşırmamak ve böylesi itirafları yadsımamak gerekiyor. Bu toplum, bu yükü yalnızca sizlerin omuzlarınıza yıkmanın ve buna seyirci kalmanın özeleştirisini ne zaman ve nasıl yapar bilemiyorum, ama mutlaka yapmak zorundadır; aksi halde, bu toplum, o çokça sözü edilen ve özlenen demokratikleşme yolunda bir arpa boyu bile yol alamaz. Birikim'in bu sayısında, bu konuyu içeren 'Biz de oradaydık' başlıklı bir yazı var. Özü itibariyle, 80 öncesi olaylara toplumun her kesiminin katıldığını, ama cezalandırılanların yalnızca en uçta yer alan ve halen cezaevlerinde tutulan bir avuç insan olduğunu, buna karşı çıkılması gerektiğini vb. yazıyor; sonuç olarak da, 'Biz de oradaydık' sloganlı bir yürüyüş düzenlenmesini öneriyor. Soruna yaklaşımı doğru, ama önerisi yetersiz. Şu tuzu kuru aydınlar yok mu, bir yürüyüşün çok anlamlı olacağını kabul etmekle birlikte, bunun yeterli görülmesini anlayamıyorum; eh, onlardan, bundan fazlası da beklenemez zaten, ama, hiç olmazsa, bunu yazmakla yetinmeyip, bu doğrultuda adım atsınlar... Nerede?... 

     Biliyorsun, biz, yakın geçmişte, her konuda, biraz yaşımızın genç oluşundan ve biraz da yetersiz bilgi birikimimiz nedeniyle, olayları ve ilişkileri daha çok biçimsel yanlarıyla ön plana çıkararak algılar, yorumlar ve şekillenmesini isterdik; bir başka deyişle, her şeye, köşeli şekiller verir veya vermeye çalışırdık. Şu on küsur yılda, pek çok şeyi yitirirken, yaşamın ve yaşamda olan her şeyin böyle köşeli olmadığını ve olmayacağını da öğrendik; bu, iyi bir şeydi. Bu anlamda evliliği, birlikteliği, sevgiyi, sevmeyi ve sevilmeyi, bütün bunların yaşamdaki yerini ve muhatapları açısından anlamını da bu yıllarda daha derinlemesine kavradık; daha doğru bir ifadeyle, Yunus'un dediği gibi erdik. Kendi adıma, böylesi bir bilince vardığım için, yani böylesi bir dönüşümü ve değişimi gerçekleştirebildiğimiz için çok mutluyum. Ama, bunun tadına varabilmek için, bugün de ayrılığı sona erdirmek ve artık bir daha ayrılığın yaşanmayacağı bir birlikteliği gerçekleştirmek gerekiyor. Evet, yarın değil, bugün. Bu nedenle de, özgürlük özlemi korkunç yakıcı oluyor benim için... Bundan sonraki yaşamımızı nasıl geçireceğimizin kararını da verdiğimize göre, geriye, yalnızca bu ayrılığın sona ermesini beklemek kalıyor. O da, yakında gerçekleşecek...

     Özgürlük öyle benliğime işlemiş ki, bugünlerde, düşlerimde, yalnızca dışarıyı görüyorum. Geçenlerde, dışarı çıkmışız ve Davut'un düğününe gidiyoruz. Hediye almamışız ve oraya vardığımızda, hediye yerine para takmamız isteniyor ve şu kadar, deniyor. O kadar da para bizde yok. Gündüz, bunu Davut'a anlattım. Nasıl gülüyor! İyi, dedi, ben, bu düğün işini fazla bekletmeyeyim, flörtü kısa tutup, bir ay içinde hemen evleneyim. Davut, zaman zaman, düğün daveti göndersem gelir misiniz?, diye sorar. Yahu, diyorum, o sıralar askere gitmemişsem, neden olmasın? Davut, 12 küsur yıldır içeride ve bizden de çok genç ya, çıkacağına, en çok da bu nedenle seviniyor... Geçenlerde, koğuşta, ne zaman çıkabileceğimiz konusunda tahmini tarihler belirttik: Davut, 8 Haziran; Elbeyli, 11 Haziran; ben, 15 Haziran'dan sonra... dedim. Diğer arkadaşlar da tahmini tarihler söyledi ve hepimizinki de aynı tarihlerdi. Yani Haziran'dan sonraki bir tarihi, hele hele Sonbahar'ı falan düşünen yok. Ama, diyoruz, Haziran'da olmazsa, bu iş Sonbahar'a kalır. Ona ise çok bozuluyoruz.

     İlk camiden sabah ezanı sesi gelmeye başladı; ben, yazmaya devam ediyorum. 05.00de yatakhane kapısı, 06.00da bahçe kapısı açılır. Bugün, koğuşumuza, tecritteki Metin gelir; dün, koğuşumuza gelmek istediğini iletti, biz de kabul ettik. Yalnızlık, çok kötüdür. Hele, buralarda...” (9.6.1991/NAZİLLİ)(1)

     30.10.2021/Datça/Mehmet Erdal

     (1) 9.6.1991







     

22 Ekim 2021 Cuma

2021.10.23.CEZAEVİ YAZILARI-75: "...YEGANE ETKEN, KİTLESEL EYLEMLİLİKTİR"

  Hiç yorum yok

       CEZAEVİ YAZILARI-75: “...YEGANE ETKEN, KİTLESEL EYLEMLİLİKTİR”

     “... Canım çok sıkılıyor ve her tarafım uyuşuyor; bunun nedenlerinden birisi havadaki değişim ise, asıl neden, şu an dahi var olan halet-i ruhiyemdir. Geçtiğimiz hafta, Anayasa Mahkemesinin, bizim durumumuzu görüşmek ve bir karara varmak için gün saptayacağını umuyor ve bekliyorduk; duyumlarımız, o doğrultudaydı; ama, senin de izlemiş olabileceğin gibi, bu olmadı. Bunun yerine, önce Cumhuriyet'te, Mustafa Ekmekçi'nin köşesinde -doğruluğu tartışılır- bir haber çıktı: Bizimle ilgili kararın Kurban Bayramına çıkması beklenilmemeliymiş. Çünkü, Anayasa Mahkemesi üyeleri de önümüzdeki günlerde fiilen tatile çıkacaklarmış. Bu meclisten ise hiç bir umut yokmuş... Sonra, Erzincan'daki Askeri Mahkemenin de önceki Askeri Mahkemeler gibi benzer bir karar aldığını ve Anayasa Mahkemesine başvurduğuna ilişkin bir haber okuduk, Güneş'te...

     Bizim durumumuzla ilgili olarak daha çok sayıda Askeri Mahkemelerin karar almasını iyi bir gelişme olarak görüyorum; çünkü, özellikle Askeri Mahkemelerin bizim durumumuzla ilgili 'olumlu' kararlar alması, var olan haksızlığın geniş kitlelerce kabul edilmesinde ve giderilmeye çalışılmasında, bu anlamda Anayasa Mahkemesi üzerinde önemli bir baskı unsuru oluşturulmasında gereklidir. Öte yandan, hafta başında, TV-1'de üç parti temsilcisinin de katıldığı ve olumlu görüş bildirdiği bir programın yapılması, gazetelerde ilanların, haberlerin ve köşe yazılarının çıkması, bazı cezaevlerinde -ki bizleri de önümüzdeki günlerde muhtemelen kucaklar- ve bizlerin yakınlarınca açlık grevlerine gidilmesi ve gösterilerin yapılması da çok iyi oluyor... Ancak, Anayasa Mahkemesinin hala neden gün kararlaştırmadığını anlayamıyoruz...

     Biz, önümüzdeki hafta içinde somut bir gelişme olabileceği beklentisini sürdürüyoruz; ama, asıl bilemediğimiz, şudur: Anayasa Mahkemesi, Askeri Mahkemelerin başvurularını da tıpkı SHP'nin başvurusu gibi 5-6 ay içinde mi yoksa daha kısa sürede, Örn: 2 ay içinde falan yanıtlamak mı zorundadır? Yine, Anayasa Mahkemesi lehimize bir karar verdiği taktirde otomatikman bizi salıverecekler mi, yoksa Meclis bu karara uygun olarak ek bir yasa çıkarmak zorunda mı? Eğer, Anayasa Mahkemesi, Askeri Mahkemelerin başvurularını daha kısa sürede yanıtlamak zorundaysa, bu hafta veya bu ay içinde bir karara varmak zorundadır. Yine eğer, Anayasa Mahkemesinin kararının ardından Meclisten ek bir yasa çıkarılması gerekmiyorsa, bu çok iyi olur. Aksi halde, bizim durumumuzun mahkemece belirlenmesi ve belirlense bile meclisten bir yasanın çıkması, Sonbahar'a sarkabilir; bunu ise hiç istemiyorum. Ama, şimdi önemli olan, mahkemenin olumlu bir karara varmasıdır...

     Hafta başında, durup-dururken ve özellikle de TV-1'de bizimle ilgili bir programın yayınlanması ve o programda üç parti temsilcisinin de hem bize ilişkin haksızlık-yanlışlık yapıldığını, hem de bunun en kısa sürede giderilmesi gerektiğini söylemeleri karşısında, hoppala, bu program da nereden çıktı?, diye sorduk, kendi kendimize. Böyle bir programın yapılmasını ve o programda görüş belirten temsilcilerin, partilerinden ve dolayısıyla iktidardan habersiz ve bağımsız düşünülmesi olası değildir. İyi de, daha ne bekliyorlar, o zaman? Gösterilen tepkilerin oldukça etkili olduğu ve kamuoyu desteği bulduğu açık. Ayrıca, özellikle Doğu'da, dünkü BBC haberlerine göre Mardin Derik'te kitlesel gösteri ve çatışmaların/yaralanmaların olması, çok önemli: Çıkarılan anti-terör yasası ve bizlere ilişkin haksızlık karşısında sessiz kalınmadığı ve kalınmayacağı açıkça ortaya konuluyor. Kitle desteğini yitirmiş ve yapılan anketlere göre dördüncü parti durumuna düşmüş ANAP'ın işi çok zor. ANAP, bu yükün altından zor kalkar ve çözüm olarak daha da artıracağı baskı ve terör de onu zor kurtarır; hatta, Ecevit bile onu kurtaramaz... Bugünkü durumda, iktidarı geri adım attıracak yegane etken, kitlesel eylemliliktir; ne kadar az sayıda kitleyi kucaklarsa kucaklasın ve boyutu ne olursa olsun, daima ve daha yaygın kitlesel eylemlilik. Çok üst düzeyde gibi görülse de, sansasyonel nitelikli kadro eylemleri, eğer çok dikkatli ve bu kitlesel eylemliliği geliştirecek türden olmaz ise, tersi sonuçlar doğurur; ki, pratikte olan da odur...” (2.6.1991) (1)

     23.10.2021/Datça/Mehmet Erdal 

     (1) 2.6.1991




15 Ekim 2021 Cuma

2021.10.16.CEZAEVİ YAZILARI-74: 'BİZLER, DOĞRUSUNU YAPTIK'

  Hiç yorum yok

 

     CEZAEVİ YAZILARI-74: “BİZLER, DOĞRUSUNU YAPTIK”

     “... Önceki mektuplarda da değinip durduğum gibi, beklenti nedeniyle, bu aralar oldukça tembelleştim; öylesine, boş boş zaman harcıyorum. Fiziki olarak, sinirsel ve ruhsal olarak, iyice yıprandığımı ve yorulduğumu hissediyorum. Yeni ve değişik bir hava, taze bir başlangıç için farklı bir ortam, mutlaka gerekiyor. Bakalım...

     Önceki mektubumda .....'ye yazdığım gibi, eğer bu hafta içinde raportör raporunu hazırlar ve sunarsa, yine eğer mağduriyet nedeniyle bizim durumumuz öncelikli olarak ele alınırsa, bu ay içinde ve muhtemelen önümüzdeki haftalarda Anayasa Mahkemesi bizim için toplanır ve kararını verir. Biz, yakın zamana kadar, kararın nasıl çıkabileceğine ilişkin ihtiyatlı bir yaklaşım gösteriyorduk; ama, Anayasa Mahkemesinin 'eşitlik' konusundaki görüşünün ne olduğuna ilişkin örnek bir karar metni okuyunca, ihtiyatlılığı hepten elden bırakmamakla birlikte, daha kesin olumlu bir beklenti içerisine girdik. Şöyle ki: Anayasa Mahkemesi, Anayasa'nın 10. maddesinde ifade edilen 'eşitlik' ilkesinin, 'mutlak' değil 'hukuksal' bir eşitlik olduğu görüşünde. Yani, Anayasa Mahkemesine göre, yasa koyucu (parlamento), ayrı durumlarda olanlar için ayrı bir tasarrufta bulunabilir, ama aynı durumda bulunanlar için mutlaka aynı tasarrufta bulunmak zorundadır. Bir başka deyişle, bizim özgülümüzde, yasa koyucu, adli ve faşist mahkumların, örn: 20 yıl, müebbet veya idam cezalı olanlar için şartlı tahliyeden 1/5 oranında yararlanır, ama devrimciler 1/3 oranında veya daha az yararlanır, diyemez. Adli ve faşist mahkumların 20 yıl cezalı olanların 1/5 oranında şartlı tahliyeden yararlanabileceğini söylerken, devrimcilerin 20 yıllıklarının da aynı oranda yararlanabileceğini söylemek zorundadır. Aynı şey, müebbetlerin ve idam cezalı olanların kendi içlerinde de geçerlidir. Yasa koyucu, eğer, hiç bir ayırım gözetmeksizin, 20 yıllıklar 1/5 oranında ama müebbet ve idam cezalı olanlar 1/3 oranında veya daha az veya daha çok yararlanır deseydi, o zaman, bu tasarruf, Anayasa'nın 'eşitlik' ilkesine aykırı olmazdı... Çünkü, 20 yıllıklar ile müebbet veya idam cezalı olanlar ayrı konumdadırlar; ama, 20 yıllıklar veya müebbetlikler veya idam cezalı olanlar, sağ-sol, adli-siyasi ayırımı gözetilmeksizin, kendi içlerinde aynı konumdadırlar ve haliyle, mutlak bir biçimde aynı haklardan yararlandırılmalıdırlar... Aksi halde, bu, Anayasanın 'eşitlik' ilkesine aykırı bir uygulama olur... Bu durumda, Anayasa Mahkemesi, adli ve faşist mahkumlara 1/5, buna karşın devrimcilere 1/3 oranı... denildiği için diye değil; adli ve faşist mahkumların 20 yıllıklarına, müebbetlerine veya idamlıklarına 1/5, buna karşın aynı durumlarda bulunan devrimcilere 1/3 oranı geçerli denildiği için bu yasayı iptal edecek. O halde, bizler de 1/5 oranından yararlandırılmak zorunda kalacağız ve haliyle salıverilmemiz gerekecek. Bu nokrada, iktidarın, Anayasa Mahkemesinin böyle bir kararına karşın, bizleri salıvermeme ve içeride tutmaya devam etme gibi bir tavrı söz konusu olamayacak... Eğer, yazdığın gibi, bugüne kadarki görüşleri bilinmesine ve toplumsal bir beklenti içerisinde olunmasına karşın, Anayasa Mahkemesi, bile bile lades der ve bizim başvurumuzu reddederse veya iktidar, Anayasa Mahkemesinin olası bir 'iptal' kararının gereğini yerine getirmezse, işte o zaman, bu düzenin bizatihi kendisi bir bütün olarak, yani iktidarı, parlamentosu, bütün kurumları ve Anayasası ile tartışılmaya başlanır. Böyle bir durumda, aklı başında tek bir kişi bile, bu düzeni savunamaz... Yeni bir dönem başlar... Biz, artık, önümüzdeki haftalarda, mutlak bir biçimde çıkacağımızı düşünmeye ve yüksek sesle söylemeye başladık...

     Bugünkü Cumhuriyet'te Ekmekçi'nin köşesinde Oğuzhan abinin (*) ve Milliyet'te Zeynep Oral'ın köşesinde babası Ceyhan'da olan bir kız çocuğunun mektupları yayınlanmış; okudum ve beğendim. Son günlerdeki suikastlara karşın, bizim durumumuza gösterilen duyarlılık tamamen yok olmadı ve bunu görmek, oldukça sevindirici...

     Bazıları, bugüne kadar, bizim durumumuza ilişkin bizlerin gazetelere verdiği ilanların, açıklamaların ve 'iptal' için mahkemelere başvuruların, dilekçelerin vb. içeriklerine yönelik 'eleştiriler' yöneltip durdular. Onlara göre, devrimciler böyle şeyler söylememeliydiler; bu, reformizm idi ve düzeni 'tarafsız' gösterme, ondan medet umma idi... Bence, bu tür görüşler ileri sürenler, keskin bir söylem altında, var olan çelişkileri derinleştirme, düzeni teşhir etme, var olan haklardan yararlanma, muhalif olan herkesi harekete geçirme ve asıl olarak da kitlesel tepkileri örgütleme... vb. konuları göz ardı ediyorlar... Bunların yerine, pasif kalmayı ve her şeyi kendiliğindenciliğe bırakmayı... yeğliyorlar. (**) Öte yandan, son eylemlerde olduğu gibi, ne getirip-ne götürdüğünü hiç düşünmeden, tamamen sansasyonel nitelikli bir eylem çizgisi izlemeyi yeterli görüyorlar, bazıları... Böylesi bir anlayışla, hiçbir şeyi başarmak ve kitlesel bir toplumsal muhalefet yaratmak, kesinlikle mümkün olmaz... Bizler, bu bizim durumumuzda, doğrusunu yaptık... Çoluk-çocuk, tutsak-özgür insan, erkek-kadın... bir bütün olarak tepkilerimizi dile getirdik, iktidarı sorguladık ve düzeni bir tercihe zorladık...” (26.5.1991/Nazilli)(1)

     16.10.2021/Datça/Mehmet Erdal

     (*) Oğuzhan Müftüoğlu

     (**) Söylemde keskin olan bu 'Sol pasifistler', dün olduğu gibi bugün de varlar; yarın da olacaklar. Yurt içinde ya da yurt dışında, onlar her daim konuşmaya, devrimciler ise günlük yaşamın içerisinde doğru bildikleri ve yapılması gerektiğine inandıkları işleri yapmaya devam edecekler. Bu yaşam, böyle bir şey...

     (1)