27 Temmuz 2020 Pazartesi

2020.07.27.CEZAEVİ YAZILARI-13: DEVRİMCİ SINIF MÜCADELESİ VE ÖRGÜTLENME ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER

  Hiç yorum yok

     CEZAEVİ YAZILARI-13: DEVRİMCİ SINIF MÜCADELESİ VE ÖRGÜTLENME ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER (1)
      "demokrat arkadaş" dergisine yolladığım ve yayınlanan ilk yazı değil bu (iki bölüm halinde paylaşacağım) yazım; adı geçen derginin 5. sayısında da oldukça uzun bir yazım yayınlanmıştı. Her iki yazıyı da okuyanların göreceği gibi 7. sayıda yayınlanan bu yazım, bundan önceki bölümlerde paylaştığım ve o yıllarda çıkarılan "SESİMİZ" adlı duvar gazetesinde yayınlandığını belirttiğim yazılarımın devamı niteliğindedir ve anımsadığım kadarıyla da, yollanmadan önce yaptığım son düzenleme öncesi yazılışı itibariyle 5. sayıdaki yazıdan öncedir.
     Bu yazılar da, gerek benden gerek ise yazıyı yayınlayan dergiden kaynaklanan bazı imla hatalarının düzeltilmesi dışında, yine orijinal halleriyle yayınlanmaktadır.

        '' DEVRİMCİ SINIF MÜCADELESİ VE ÖRGÜTLENME ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER
     12 Eylül öncesi (ve bir ölçüde/bazı yönleriyle sonrası) dönemde faşizme karşı yürütüp yönlendirmeye çalıştığımız devrimci sınıf mücadelesi, yaratabildiğimiz ve başarabildiğimiz ölçüde örgütlü bir mücadeleydi. Öyle de olmak zorundaydı. Dün olduğu gibi bugün ve yarın da böyle olmalıdır.
     Faşizmin tüm saldırılarının püskürtülebilmesi ve yıkılıp tarihin çöp tenekesindeki yerini alabilmesi, giderek gelişip-güçlenen, kitlevi ve her anlamda teçhizatlı biçimlere bürünen devrimci bir halk direnişinin yaratılabilmesi ve devrimci sınıf mücadelesinin başarıya ulaşabilmesi için bu ilk koşuldur. Devrim, örgütlü emekçi halkların eseridir. Örgütsüz veya gerekli-yeterli örgütlenmelerden yoksun durumdaki halklarla yürütülüp-yönlendirilmeye çalışılacak devrimci bir sınıf mücadelesinin sonu, mutlak anlamda yenilgidir. Umutların kör bir kuyuya atılmasıdır.
     Devrimci sınıf mücadelesi içerisinde gereksinim duyulan, yaratılıp kurulan veya kurulmasına çalışılan devrimci örgütlenme biçimleri çok çeşitlidir. Mücadelenin farklı alanlarındaki farklı görevleri yerine getirecek farklı ve uygun örgütlenmeler zorunludur. Farklı alanların ve farklı görevlerin tartışılmaz gerçekliğine rağmen, tek veya mücadelenin gereksinimlerine yanıt vermeyen yetersiz-yanlış örgütlenmelerde diretmek, devrimci teoriyi ve devrimini başarmış- başarma sürecinde olan onlarca ülkedeki devrimci mücadelelerin onlarca yıllık, ülkemiz özgülünde geçmiş yirmi yıllık mücadele tarihini bilmemektir. Devrimci sınıf mücadelesini kavrayamamaktır. Devrimci bir anlayışı değil, kendiliğindenciliği savunmaktır.
     Bizler yürütüp-yönlendirmeye çalıştığımız devrimci sınıf mücadelesinin giderek gelişip güçlenmesine, yaygınlaşmasına, emekçi halklarımız içerisinde dal budak salmasına, kitlevi ve her anlamda teçhizatlı biçimler almasına bağlı olarak veya böyle bir gelişim çizgisini yaratmak amacıyla, ki bu sarmal bir gelişimdir, artan görevleri yerine getirmek için gereksinim duyulan her türlü örgütlenmeyi yaratır ve kurarız. İnsanları giderek artan oranda ve bir bütün olarak tüm emekçi sınıfları, devrimci sınıf mücadelesinin görevlerinin niteliğine ve mücadelede yerini alan insanların yeteneğine göre bu örgütlenmelerde bir araya getiririz. Yaratılacak ve kurulacak örgütlenme biçimlerinde baştan verilmiş ve uyulması zorunlu bir reçeteyi kabul etmeyiz. Faşizmin üzerine örgütlü bir şekilde, tek bir vücut ve sıkılı bir yumruk gibi olmaya çalışarak yürürüz.
     Devrimci sınıf mücadelesinde örgütsüzlük ve örgütsüz insanların varlığı, kendiliğindenciliğin aşılamadığı, mücadelenin olduğu ve olması gerektiği her yerde varıp işçi sınıfımızı, gençliğimizi, aydınlarımızı, kadınlarımızı, tüm çalışanlarımızı ve emekçi halklarımızı yediden yetmişe örgütlemeyi, zorunlu görevimiz olduğu halde başaramadığımız, devrimci iradeyi, anlayışı ve önderliği egemen kılamadığımız yer ve zamanda söz konusudur. Hiç şüphesiz bu yadsınması ve aşılması gereken bir durumdur. Aşılamadığı oranda 'geçiciliği' uzayan bir durumdur.
     Devrimci sınıf mücadelesini yürütüp-yönlendirmeyi ve başarıya ulaştırmayı isteyen bizler, kendi sayısal ve örgütlenme durumumuz ne olursa olsun, hem örgütlenmek hem de emekçi halklarımızı uygun örgütlenmelerde geçici veya kalıcı örgütlemek zorundayız. Bu zorunluluktan dolayıdır ki, yalnızca gerekli ve uygun örgütlenmeleri yaratıp kurulmasını önermekle kalmayız. Bu doğrultuda olağanüstü bir çabaya, bir sanatçı yeteneğini gerektiren uzun dönemli, inatçı, sabırlı, bıkmak bilmez ve her gün yeni bir coşkuyu, yaptığı işten zevk almayı mutlaka gerektiren bir uğraşa girişiriz.    İnsanları ve emekçi sınıfları tüm elverişli-geçerli yol ve yöntemleri kullanarak aydınlatırız. Bilinçlendiririz. Onlara örgütlenmenin ve örgütlü mücadele etmenin gerekliliğini ve zorunluluğunu kavratmaya çalışırız. Devrimci sınıf mücadelesinin kızgın pratiği, bizlerin bu büyük uğraşısının başarıya ulaşmasına yardım eder. İnsanlar ve emekçi sınıflar hiç şüphesiz birden olmadığı bilinerek, örgütsüzlüğün nasıl sonuçlar doğurduğunu ve nasıl yüklü bir fatura ödemek anlamına geldiğini yaşayarak öğrenirler. Mücadele içerisinde ya kendiliğinden örgütlenmeye ya da devrimcilerin yaratıp kurulmasını önerdiği örgütlenmelerde örgütlenmeye yönelirler. Böyle bir durumda bizler, devrimci örgütlenmelere yönelen kitleleri en geniş bir biçimde örgütlemeye, kendiliğinden oluşan örgütlenmeleri ise devrimci örgütlenmelere dönüştürmeye çalışırız.
     Geçici veya kalıcı nitelikteki devrimci örgütlenmelerin istisnasız tüm biçimlerindeki birliktelikler, gönüllü birlikteliklerdir. Bunun aksi iddia olunamaz. Bizler gönüllülük temeline dayanmayan birlikteliklerin, kendimiz açısından anlayış düzeyinde bile savunulamayacağını, gönüllülük temeline dayanmayan birlikteliklerin uzun dönemde kalıcı olmasının ve mücadeleyi başarıya ulaştırmasının mümkün olmayacağını biliriz. Böylesi birliktelikler, her an dağılmaya mahkum birlikteliklerdir...
Bizler emekçi sınıfların devrimci örgütlenmelerde örgütlenmesinde, bilinçli bir tercihi sağlama temelinde aydınlatmayı, bilinçlendirmeyi, iknayı ve kazanmayı esas alırız. Çünkü insanları ve emekçi sınıfların kendi yaşamları ve gelecekleri üzerinde karar verme hakkının yalnızca onlara ait bir hak olduğunu, bu hakkı onların dışında kimsenin kullanamayacağını biliriz; kişi, topluluk, sınıf ve ulus kendi geleceğini kendi belirlemelidir. Bizler bu tercihin kendi önerimiz doğrultusunda yapılmasını isteriz ve bu doğrultuda var gücümüzle çalışırız. Bu, bilinçli ve özgür iradeye dayalı bir tercihi gerekli kılar. Baskı ve zor veya bu anlama gelebilecek her şey, bunu ortadan kaldırır. Bizler böyle bir zoru ve baskıyı kabul edemeyiz ve savunamayız. Bizler yalnızca, karşı-devrime uygulanacak 'devrimci zor'u kabul eder, savunur ve uygularız.
     Bizlerin insanları ve emekçi sınıfları örgütlemek istem ve çabası, yalnızca bizler açısından söz konusu olan tek yönlü bir 'istem ve çaba' değildir veya böyle olması halinde başarıya ulaşabilmesi mümkün değildir. Bizlerin ' örgütlemek istem ve çabaları', emekçi sınıfların 'örgütlenmek istem ve çabaları' ile bütünleşmelidir. Bu bütünleşme sağlanabildiği ölçüdedir ki, bu uğraşın bir anlamı olur. İnsanlar ve emekçi sınıflar devrimci sınıf mücadelesi içerisinde bu "örgütlenmek istemi"ni duyarlar ve bunun gerekli kıldığı "çaba"ya girişirler. Öte yandan bizlerin amacı da, bir yönüyle böyle bir "istem"in duyulmasını ve bu doğrultuda "çaba"ya girişilmesini yaratmaktır. Bunu yaratmak ve görmek, bu olayın can alıcı noktasıdır. Bu, iç dinamizmin yaratılmasıdır. Bu Nasrettin Hocanın anlatılan o güzelim öyküsünün aksine "göle" çalınan mayanın tutmasının güçlü, harika ve mutluluk verici bir belirtisidir.
     Bizlerin gönüllülük temelinde böyle bir birlikteliği sağlama anlayışımız, faşist zor yoluyla yukarıdan aşağıya sağlanan 'örgütlenme' veya devrimci saflarda yüzeyselliğin, aceleciliğin, kitlelere güvensizliğin ve özünde Marksist-Leninist devrim teorisinin reddiyesinin ifadesi olan 'tepeden inmeci' küçük burjuva örgütlenme anlayışlarının tam tersidir. Bu, emekçi sınıfların mücadelesinin, güçlü bir iç dinamizm temelinde, önü alınamaz ve engellenemez bir coşkun ırmak şeklinde veya aşağıdan yukarıya püsküren bir volkan gibi yükselmesinin yaratılmasının ifadesidir. Böyle bir temel üzerinde yürütülecek veya böyle bir olgu ile bütünleşecek 'örgütlenme' çabaları, bire bin veren bir tohum gibi bir daha yok edilememecesine emekçi sınıflar içerisinde, emekçi sınıfların aklında, yüreğinde ve derinliklerinde kök salar.
     Bizleri gönüllü birliktelikten yana olmamızın en güzel ifadesi, kendisini, isteyenin bu örgütlenmelerden istediği zaman ayrılabilmesinde de gösterir. Bizler hiç bir kimseyi, kişinin istemine ve iradesine rağmen zorla bu örgütlenmelerde tutmaya devam edemeyiz. Bu anlama gelebilecek şu veya bu yolu savunamayız. İnsanların ve emekçi sınıfların kendiliğinden veya devrimci örgütlenmelere katılarak örgütlenmelerinin bir nedeni vardır. Bu neden ortadan kalktığında, kişi ve emekçi sınıflar ortadan kalktığını düşündüklerinde veya birlikte olmanın koşulları yok olduğunda isteyen istediği zaman ayrılır. Bu hak, tartışmasız her zaman vardır. Bunun içindir ki şu veya bu gerekçeyle bu örgütlenmelerden veya örgütlenmelerin birinden ayrılan veya ayrılmak isteyen kişiye gönül konulmaz, darılma olmaz, kızılmaz, tavır alınmaz veya düşman muamelesi gösterilmez. Nesnel olarak bu tavırları hak edecek bir durum yok iken bu tavırları göstermek, en basit ifade ile duygusallıktır. Çocukluktur. Devrimci örgütlenmelerdeki birliktelikleri zorla veya her şeye rağmen sağlanması ve devam ettirilmesi gereken birliktelikler olarak görmektir. Bu devrimci bir anlayış değildir. "Davadan döneni vurun" anlayışının bize ait olmadığını bilmek gerekir...
     Bizlerin olması gereken böyle bir anlayışı kabul etmemiz ve bu anlayışla hem örgütlenme hem de örgütleme çalışmalarını yürütmemiz, bu devrimci örgütlenmelerin "Mevlana Tekkesi"ne dönmelerine izin vermemiz anlamına gelmiyor. Her örgütlenmenin bir amacı, programı ve ilkesi vardır. Ciddiyeti vardır. Bu örgütlenmelerde yer alanlar amacı, programı ve ilkeleri gözden ırak tutmadan ve bunları çiğnetmeden bu örgütlenmelere katılmalarına, bu örgütlerde kalmalarına veya bu örgütlerden çıkarılmalarına karar verme hakkına sahiptirler. Katılmanın, kalmanın, çıkarılmanın ve ayrılmanın "ayağa düşmesi"ne ve 'dön dön' oyununa dönüşmesine izin vermemek, örgütlenmelerinin anlamını korumak, sahip olduğu misyonu yerine getirmek ve devam ettirmek hakkına sahiptirler. Kimse bunun aksini iddia edemez. Burada önemli olan, bu hakkı kullanırken nesnel olabilmek, çok açık olması gereken ilke, kural, anlayış ve değer yargılarına göre hareket edebilmektir... '' (Devam edecek)
(Derginin yayım tarihi Kasım/1988)
27.07.2020/Datça
Mehmet Erdal




26 Temmuz 2020 Pazar

2020.07.26.BİR SAHİL KASABASI OLAN DATÇA'DA PAZAR YERİ GÖRÜNTÜLERİ-7: PUSULAYI ŞAŞIRINCA...

  Hiç yorum yok


     BİR SAHİL KASABASI OLAN DATÇA'DA PAZAR YERİ GÖRÜNTÜLERİ-7: PUSULAYI ŞAŞIRINCA...
     Datça Belediye Meclisinin Temmuz ayı olağan toplantısının canlı yayınını izleyenler daha ayrıntılı olarak anımsayacaklardır: Belediye Başkanımız, her ay olduğu gibi toplantının resmi bölümüne geçmeden önce yaptığı açıklamalarının sonuna doğru, tartışmalara ve itirazlara neden olan pazar yerlerindeki tek-çift numara uygulaması konusuna değinmiş ve ''...Korona virüs salgını ile mücadele sürecinin başladığı ilk günlerde...'', yani Mart Ayı ortalarında ''... pazar yerlerinde uygulamanın nasıl olması gerektiği konusunda sebze ve meyve satıcısı pazarcılar ile... '' görüşmeler ve toplantılar yapıldığını; nihayetinde ''...onların önerileri doğrultusunda tek-çift numara uygulaması''nın ''gündeme getiril''diğini; ''...bu uygulama...''nın ''...İçişleri Bakanlığının dayattığı bir uygulama...'' olmadığını; İçişleri Bakanlığının ''...sosyal mesafenin korunması çerçevesinde çözüm...'' istediğini; İlçe ''...Pandemi kurulunda yapılan görüşmelerde, en uygun çözümün, pazarcıların istediği gibi tek-çift numara uygulaması olduğu sonucuna...'' varıldığını söylemişti. (Bknz: 08.07.2020/DATÇA BELEDİYESİ TEMMUZ AYI OLAĞAN MECLİS TOPLANTISI/ http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com )
     Kısacası, Belediye başkanımız, bu konuşmasında, Mart ayı sonlarında sebze ve meyve satıcıları bölümünde uygulanmaya başlanan ve bilahare ( 'açmama' kararının kalkması sonrası) giyim, deri çanta-kemer, plastik ve cam eşya ile hediyelik eşya satış bölümünde de uygulanan tek-çift numara uygulamasının kendilerinin bir dayatması değil; sebze ve meyve satıcıları bölümündeki üreticilerin ve manavların bir tercihi olduğunu, söylüyor ve durum bu iken, şimdi neden ağlayıp sızlıyorsunuz?, siz istediniz, biz de olur dedik ve uygulamaya geçtik; şimdi bu tepki de neyin nesi?, demeye getiriyordu.
     25 Temmuz günü akşamleyin, Kızlan'lı bir üretici/pazarcı ile bu tek-çift numara uygulaması konusunda bir kez daha kısaca laflarken, Belediye Başkanının bu konuşmasını anımsattım; Başkan doğru söylüyor, dedi. Bu konu konuşulurken, pazar yerinin kapalı bölümünün dışına çıkma ve sokak aralarına yayılma da dahil pek çok farklı seçeneğin sözü ediliyordu. Bazılarımız, çadırım yok, dedi. Bazılarımız, dışarıya çıkılırsa içeriye girilmez, dedi. Her kafadan bir ses çıktı. Sonra bir baktık, tek-çift numara uygulaması olacak, dendi. Pek çok kişi, tamam, dedi. Ama, abicim, kimse, Başkan dahil, çıkıp da, bu uygulama aylarca ve aylarca uygulanacak; belki hep böyle gidecek; ona göre düşünün ve karar verin, demedi ki. Yani bizi uyarmadı ki. Sen de biliyorsun, o günlerde kim bunun bu kadar uzun süreceğini tahmin ediyordu? Cumhurbaşkanı bile, kısa süre sabredin, her şey yoluna girecek, demiyor muydu? Diyordu. Biz de, bu uygulamanın üç-beş hafta kadar süreceğini sanıyorduk. Peki ne oldu? Şimdiden dört (4) ay oldu. Daha ne kadar süreceğini Allah bilir! Buna kim dayanabilir?
     ***
     Mart ayı ikinci yarısından itibaren pazar yerleri ile ilgili yazdığım yazıları okuyan ya da okumayan ama Datça'da yaşayan ya da bir kulağı Datça'daki yerel gelişmelerde olan hemen hemen herkesin anımsayacağı üzere, özetle, siyasi iktidar tarafından Korona virüs salgını ile mücadele gündeme getirildikten bir süre sonra, 23 Mart günü, Datça Belediyesi, kendi İnternet sayfasında yayınladığı bir duyuru ile her ay sonu açılan 2.el pazarı ile giyim vb. satışın yapıldığı bölümün ikinci bir emre kadar iptal edildiğini, sebze ve meyve bölümünde ise 28 Mart'tan itibaren tek-çift numara uygulamasına geçileceğini açıklamıştı.
     Bu duyuruda, çok doğal olarak, bu uygulamaların ne kadar süreceğine dair herhangi bir süre verilmiyordu. Her şey İçişleri Bakanlığından, daha doğrusu Ankara'dan gelecek yazılı açıklamalara bağlıydı. Datça Belediyesi, diğer yerel yönetimler gibi, bu konuda, Ankara'nın alacağı kararlara uymak zorundaydı.
     Aksi bir olasılık, söz konusu olamazdı.
     Eyvallah!
     Bu durumda, 28 Mart tarihinden itibaren sebze ve meyve bölümündeki satıcılar, Datça İlçe sınırları içerisindeki bütün pazar yerlerinde (bazı ufak ayrıntılar bir yana) tek-çift numara uygulamasına göre tezgah açmaya başlamışlar; buna karşın giyim, deri çanta-kemer, plastik ve cam eşya satıcıları ile hediyelik satışı yapan tezgahlar yasaklı konumunda kalmışlardı.
     Bu sürecin ne kadar devam edeceği söylenmiyordu; ama, hemen hemen herkes, bu durumun, Ankara'nın söylemleri çerçevesinde, çok fazla sürmeyeceğini var sayıyordu.
     Biz, o günlerde, tek-çift numara uygulamasının başlamasından (28 Mart) üç (3) gün sonra, içine girilen bu yeni sürecin en mağdurlarının, tek-çift numara uygulaması biçiminde de olsa tezgah açabilecek olanların değil, süresi belirsiz bir biçimde tezgah açmaları yasaklı olan giyim, deri çanta-kemer, plastik ve cam eşya ile hediyelik eşya satıcılarının olduğu tespitini yapmış ve bu kesim ile birebir söyleşiler yaparak ilk yazıyı 31 Mart tarihinde yazmış; o yazıda şu öngörüde bulunmuştuk: ''...Korona virüs salgını ile mücadele kısa sürede pozitif bir sonuca ulaştırılamaz ve pazarcıların korktuğu gibi 2-3 ay ya da daha fazla sürer, haliyle pazarcılar da pazar yerlerine tezgah açıp çarklarını döndüremezler ise; bu, onların bazıları için tam bir yıkım olur.'' (Bknz: 31.03.2020/YASAKLI OLAN PAZARCILARIN DURUMU VE BEKLENTİLERİ/ http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com )
     Öncelikle yapılması gerekenleri, her yazıda (31 Mart, 14 Nisan, 24 Nisan, 28 Nisan), bizzat söyleşi yaptığımız pazarcıların ağzından tek tek ve oldukça ayrıntılı bir biçimde yazılı halde dile getirmeye çalışmıştık. (Bknz: Bu tarihli yazılar/ http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com )
     Bu taleplerimizden ve uğruna mücadele edilmesi gerekenlerden birisi, tezgah açmaları yasak olan pazarcıların da (bu konuda da farklı yaklaşımlar olmasına ve ortak bir görüş oluşmamasına rağmen) tıpkı sebze ve meyve bölümü gibi tek-çift numara uygulaması biçiminde de olsa tezgah açabilmeleri idi; bu, hiç yoktan iyi idi.
     Nitekim, 16 mayıs günü, haftalardır tezgah açamayan yasaklı pazarcılar da, sebze ve meyve bölümündekiler ile paralel olarak tek-çift numara uygulaması çerçevesinde tezgah açmaya başladılar; ve bu, görece, yani yasaklı olunan dönemle kıyaslandığında, iyi bir gelişme, olarak algılandı ve karşılandı.
     Bu algılamanın yanlış olduğunu kim söyleyebilir ki?
     ***
     Bizim 31 Mart'ta öngördüğümüz sürenin ve Datça Esnaf ve Sanatkarlar Odası Başkanı Cemal Demirtaş'ın ise 14 Nisan'da ''... eğer... Mayıs 20 gibi bu iş sonlandırılamaz ve normale dönülmez ise, bırak esnafı, Devlet bile sıkıntı yaşar... '' (Bknz: 14.04.2020/YASAKLI PAZARCILARIN AYAKTA KALMA ÇABALARI/ http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com ) dediği tarihin üzerinden bunca zaman geçti; asla o kadar sürmemeli, denilen tarihler geride kaldı.
     Şimdi, Temmuz ayı sonlarındayız.
     Biz, yasaklı pazarcıların tezgah açmaya başlaması sonrasında da pazar yerinde yaptığımız birebir gözlemlerden ve söyleşilerden hareketle pazarcıların sıkıntılarını, beklentilerini ve istemlerini; dahası, bu gidişatın nelere yol açabileceğini çok yalın bir biçimde yazarak kamuoyu ile paylaşmaya devam ettik. (Bknz: 19 Mayıs, 07 haziran, 28 haziran, 14 temmuz, 20 temmuz 2020 tarihli 'BİR SAHİL KASABASI OLAN DATÇA'DA PAZAR YERİ GÖRÜNTÜLERİ'/ http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com)
     Israrla, bu uygulamanın bir biçimde sonlandırılmasını ve Korona virüs salgını ile mücadele kuralları kapsamında maske takma, dezenfektan kullanma vb. uygulamalarına sıkıca uyulması çerçevesinde var olan tek-çift numara uygulamasının kaldırılarak, her hafta tezgah açılabilecek bir uygulamaya yönelinmesi gerektiğini; var olan durumda Datçalı üreticilerin ve seyyar esnafların (pazarcıların) bir kısmının yok olup gideceğini, yok olmayanların ise borç batağı içinde çırpınıp duracağını; Datça dışında başka yerlerde tek-çift numara uygulamasının kaldırıldığını vb.vb... bıkmadan yazıp durduk; artı, sözlü olarak, karar verme konumunda olanlara bir biçimde anlatmaya çalıştık. Dahası, Datça Pazar yerinde satış yapan üreticiler, manavlar ve her kesimden seyyar esnaf 158 imza toplayarak, bu uygulamanın kendilerini bitirdiğini ve kaldırılması gerektiğini yazılı olarak Datça Kaymakamlığına ve Belediye Başkanlığına ilettiler. (Bknz: DATÇALI ÜRETİCİLERİN VE PAZARCILARIN İMZA KAMPANYASI/ 07.07.2020/ http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com )
     ***
     Şimdi, kim, bu pazarcıların, yani sebze ve meyve satıcılarının Mart ayı ve yasaklı pazarcıların Mayıs ayı ortalarında yukarıda özetlenen nesnel ve öznel koşullar içerisinde tek-çift numara uygulamasını 'gönüllüce' kabul etmelerini gerekçe göstererek, bu uygulamanın, yine bahse konu edilen bu üreticiler ve seyyar esnaflar tarafından kaldırılmasının istenmesini yanlış bulabilir ve bu uygulamanın devamından yana tavır koyabilir?
     Mart ayı ortalarında Korona virüs salgını ile mücadelenin ve haliyle bu mücadele kapsamında gündeme getirilen uygulamaların çok uzun sürmeyeceği var sayılmıyor muydu? Dahası, yerel mülki idare ya da doğrudan üreticilerin ve pazarcıların muhatabı konumundaki yerel yönetim, bunun aksi doğrultuda somut herhangi bir tarih verdiler ya da öngörüde bulundular mı? Üreticiler ve manavlar, bu bilinmezlik koşullarında, her birimiz gibi çok kısa süreceği var sayımıyla bu uygulamayı kabul etmediler mi? Bir başka deyişle, Korona virüs ile mücadelede mademki işe yarayacak, biz bu özveride bulunuruz, satışlarımızın bir kısmından vazgeçeriz, diyerek bu uygulamayı kabul etmediler mi? Giyim, deri çanta-kemer, plastik ve cam eşya ile hediyelik satıcıları da hiç akmamasından ise damlaması iyidir, diyerek bu uygulamayı kabullenmediler mi?
     Bugün, bütün bunların aksini kim iddia edebilir?
     ***
     Bugünkü koşullarda, bizim önerimiz, daha fazla zaman kaybetmeksizin, bir an evvel, Mart ayı ortalarında bu sürecin bu kadar uzun sürebileceğinin ve haliyle o koşullarda gündeme getirilen uygulamaların kalıcı hale gelebileceğinin ve ciddi mağduriyetlere yol açabileceğinin, öngörülememesi gerçeğinden yola çıkarak, bu uygulamanın masaya yatırılmasıdır; diğer yerlerdeki uygulamalar çerçevesinde Datçalı üreticiler ve seyyar esnaflar ile bir biçimde bir araya gelerek mağduriyetlere yol açmayacak yeni bir uygulamaya yönelinmesidir.
     26.07.2020/Datça
     Mehmet Erdal

     Not: Datçalı üreticilerin ve seyyar esnafların üzerinde ortaklaştıkları talep, çok ciddi mağduriyetlere yol açan (158 imzalı dilekçede de ifade edildiği gibi) tek-çift uygulamasının kaldırılması iken, 21 temmuz günü 4 kadın pazarcının önce Datça Kaymakamlığına ve ardından Belediye Başkanlığına çıkarak, 4 ay önce önerilen ve kimsenin kabul etmediği 'Her tezgah arasında üçer metre mesafe bırakarak pazar yerlerinin yeniden düzenlenmesi' uygulamasını (kendi adlarına değil, genel adına) kabul etmeleri ya da önermeleri, anında gösterilen tepkilerden de anlaşılacağı üzere, pek çok pazarcı tarafından, çaresizliğin sonucu gündeme gelen bir yol kazası, olarak değerlendirilmektedir.
     Kişisel çıkarların ve öncelikle bu kişisel çıkarların korunmasının söz konusu olduğu yerde, çözüm yolu, ortak noktada buluşabilmekte ve ortak aklı oluşturabilmektedir. Bu ise, hiç de kolay değildir!



20 Temmuz 2020 Pazartesi

2020.07.20.CEZAEVİ YAZILARI-12: SEVGİ

  Hiç yorum yok

     CEZAEVİ YAZILARI-12: SEVGİ
     Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevinde 1987 yılı ikinci yarısı ile 1988 yılı ilk yarısını kapsayacak şekilde devam eden iç tartışmalar çerçevesinde Kemal Kaşgar arkadaşımızın yönetiminde çıkarılan "SESİMİZ" adlı duvar gazetesinde yayınlanan (bu yazıları kişisel arşivinde saklayarak bugüne kadar ulaşmasını sağlayan Kemal arkadaşa göre, bana ait olan) yazılardan (birer nüshası bende olanların) sonuncusunu paylaşıyorum.
     Bu yazı ile ilgili olarak, içimden gelen sese uyarak, şu notu düşmek istiyorum:
      "Hafıza-i beşer nisyan ile malüldür." derler, bilirsiniz. Hiç şüphesiz, geçmişte yaşadıklarımızın, yaptıklarımızın, söylediklerimizin vb... her birini, en ince ayrıntısına kadar çok net bir biçimde anımsamamız her konuda olası değildir; en azından, kendi adıma bunun böyle olduğunu söyleyebilirim.
     Kemal arkadaş, bu yazının altındaki tarih ve yer yazım biçiminin benim tarzım olduğunu ve kendisinin, bu yazının bana ait olduğunu anımsadığını, bu nedenle bana ait olan ve bu yazıdan önce sizlerle paylaştığım yazılara dahil ederek bana gönderdiğini, belirtti.
     Kemal arkadaşın bu yazı ile ilgili notu böyle ama yazının bütünü içindeki cümle kuruluşları ve konuların anlatım biçimi, pek benim tarzım değil. Sanki, bu konu, iki kişi arasında konuşulmuş ve konuşanlardan birisi konuşulanları not alabildiği ve aklında tutabildiği ölçüde bilahare yazıya dökmüş ya da bir kişi bu konudaki düşüncelerini anlatmış ve ikinci bir kişi bu anlatılanları, anlatıldığı gibi yazıya dökmüş; bilahare, ortaya çıkan yazı, küçük bir-iki düzeltmenin dışında olduğu gibi yayınlanmış.
     Bu olasılıklardan hangisi doğru olursa olsun, muhtemelen yazan benimdir ama hiç şüphesiz, anlatan asla...
     Hayır, yazıdaki görüşlere katılmadığım için değil; tam aksine çok beğendim ama "Sevgi" konusundaki bu görüşler, daha çok, yazar-şair ya da duygusal bir arkadaşın yaklaşımına benziyor.
     Aklıma Fadıl Öztürk arkadaş geldi ve ona sordum; hayır, bu yazı bana ait değil, dedi.
     Her ne ise, o günlerde yazılan ve yayınlanan bu yazıyı da tarihe not düşmek için yayınlıyorum ve böylece "SESİMİZ"deki yazıları bitirmiş oluyorum.
     Elbette "CEZAEVİ YAZILARI" bitmiyor; onlar devam edecek; çünkü, 1991 yılı 1 Ağustos tarihindeki tahliyemize daha üç buçuk (3,5) yıl var...
                                                         “ SEVGİ
     "Sevgi", kullandığımız dilin en kapsayıcı kavramlarından biri; buna karşın yaşamın o denli içinde bir başka kavram bulmak oldukça zor. İnsan varlığının bir anlamı hatta sınırlı bir anlamı varsa, insan ilişkilerinin en önemli koruyucusunun sevgi olduğu/olması gerektiği sayısız evrensel inancın kaygısı olmuş. Ben aynı kaygıyı paylaşmakla birlikte mümkün olduğunca "Evrensel bir sevgi ilkesi" üzerine soyut bir akıl yürütmeden uzak, ayrı duracağım. Bir yaşam bilmecesi olarak sevgi'nin üzerinde duracağım.
     Çok şey gibi sevgi de binlerce yıllık geçmişimizden, sadece aklımıza ve gönlümüze değil, etimize, tırnağımıza kadar işlemiş bir insani miras. Yeterince gelişkin mi? İnsan(ın) nefrete karşı bile çok daha dayanaklı, çok daha tanış olduğu söylenebilir. İnsanların yoğun bir sevgi karşısında akla sığmaz acemilikleri, sevgiyi tutacak, kavrayacak, görecek, hazmedecek organlarımızın yeterince gelişmediğini gösteriyor. Küçümseme, kötülük, alay vb. olduğu zaman kusursuz gerekçelere sahip olduğumuz kuşkusuz. Sevmek için çoğu zaman bir tek şey yeterken, sevmek için ne çok koşullanırız.      
     Şu çıkıyor ortaya; sevgi, acemiliğimizdir. Sevgi üzerine yazılanları okuyun, hep bu acemiliğin, sevginin, kırılganlığın çoğu kez bilinçsiz yakınmasını bulacağız. Bulacağımız bir şey daha var; sevgiye duyulan ihtiyaç; vazgeçemediğimiz ama bir türlü de doğru dürüst beceremediğimiz şey.
     Sevgi konusunda yakınmalar, itirazlar çoğunlukla sevginin soyut bir yaşam ilkesi ya da nerede ise otomatikleşmiş kendiliğinden bir insan duyusu, içgüdüsü olarak görülmesinden kaynaklanır. Sevgiyi birlikte olarak ele alış onun insan aklında değerler katında zihni bir oyun içine sokar. Doğru sevgi, yanlış sevgi, sefil sevgi, yüce sevgi...oysa her şeyden önce bir var oluş yaşamın kendisidir. Sevginin doğruluğu(ndan), yanlışlığından vb. bahsedildiğinde, bunların bir varlık, bir yaşam yüklemleri değil, değer yüklemleri, aklın yargıları olduklarını görmek gerekir. Yanlış bir sevginin yaşanabileceğine ya da yaşanılan sevginin bir yanılgı olabileceğine inanıyorum. Sevgi varsa vardır. Ancak bu bizi sevgiyi temelsiz salt bir duyuya indirgeyen ikinci yanlışa götürmemeli. Bu tanımlamaya daha yakın gözüken 'hoşlanma' bile bu kadar basit değildir. Sevgi şüphesiz kök bir duyudur. Ama bu duyu, insan ilişkilerinin, insan birlikteliğinin sağlam, olumlu, üretici, yaratıcı olmasının ürünüdür. Karşılıksız bir tüketim, keyif maddesi değildir. Yaratıcı insan çabasının ödülüdür. Belki sevgi konusunda en büyük yanılgı da bununla ilişkili. Kendi başına istenen, elde edilebilinir bir şey olarak görmek sevgiyi salt bir sevgi, insan ilişkisinin olumlu bir bütünlüğünden üretilmiş sevgi bir yanılsamadır oysa.
     Sevgiyi basitleştirmiyorum. Onu üretilen bir şey olarak koydum. Yaşanılan, ele gelen bir temelden türeyen, salt paylaşmaktan hayatı, aynı mekanı, aynı duyguları, aynı nesneleri vb. paylaşmaktan sevginin doğmayacağını vurgulamak istedim. Sevginin üretici bir birlikteliğin, yaratıcılığın yaşantısı olduğunu...Sevgi bir kere kendi toprağı üzerinde böylesi bir kuvvetle basarsa, o zaman sevginin bizati(hi) kendisi de üreten, yaratan, insanları bir araya getiren bir güç olur. Tersine varsayımsal bir sevgi anlayışı ile dostluklar, aşklar kurmak olanaksızdır.
     Son olarak söyleyeceğim; sevginin tek bir gövde oluşudur. Türlü türlü sevgiler yoktur. Sevgi hep aynı yaşantıdır. Dostluk aşktan pek farklı değildir. Bu anlamda sevgiye gövdelerini veren değişik insan ilişkileridir. Bu gövdelerde aynı kan dolaşır. Bu yüzden her özel sevgi, sevginin o bütünlüklü gücünü yaratarak bizi sarar, diğer eşyalarla, insanlarla olan ilişkilerimizi de sarar. Her tek sevgi evrensel sevginin kendisidir böylece.
     .................
     Sevda üstüne
     İnsanlar ki sevdaya susamışlar
     Dostluğa kardeşliğe ve barışa
          İnsanlar ki huzura susamışlar
          Dudakları kilitli bakışları donuk
          Ve şakaklarında elleri
          Düşünüyorlar...
                                                                              ............... N.Z'den (*)
     8.1.1988/Aydın
     20.07.2020/Datça
     Mehmet Erdal

     (*) Bu N.Z'nin açılımını bilemedim; Şiiri, Google' sordum. Aşağıdaki bilgiler çıktı. Şair'in hakını yememek ve haksızlık etmemek için bu bilgileri de paylaşıyorum.




19 Temmuz 2020 Pazar

2020.07.19.BİR SAHİL KASABASI OLAN DATÇA'DA PAZAR YERİ GÖRÜNTÜLERİ-6 UMUT BİTİYOR MU

  Hiç yorum yok

     BİR SAHİL KASABASI OLAN DATÇA'DA PAZAR YERİ GÖRÜNTÜLERİ-6: UMUT BİTİYOR MU?
     Çarşamba günü Özbel Üretici Pazarı'na tezgah açıp, satış yapan ve tezgahındaki ürünlerini satıp bitirdikten sonra Kızlan'a (evine) dönmek için traktörü ile yola çıkan bir üretici pazarcıdan duydum, belediyenin, bazı sebze ve meyve satıcılarına, tek-çift numara uygulamasına aykırı olarak açmamaları gereken günde de tezgah açtıkları için para cezası verdiğini ve bu cezaların tebliğ edildiğini; ahha! dedim, bunu duyunca, Başkan, Temmuz ayı olağan Meclis toplantısında bu konuya değinmiş ama ben Başkanın bu konuşmasını 'bir uyarı konuşması' olarak değerlendirmiş ve yayınladığım yazımda hiç sözünü etmemiştim; canlı yayında duyan duymuştur ve her duyan olmasa da bazıları duyduğunu bir başkasına anlatmıştır ve böylece bu uyarı belli bir çevrede yayılmıştır, diye düşünmüştüm. Kaç kişiye ve ne kadar para cezası verilmiş?, diye sordum, üreticiye. Sayıyı bilemediğini ama para cezasının 900- 1000 TL. civarında olduğunu duyduğunu, söyledi.
     Anlaşılan o idi ki, belediye, yanlış-doğru, koyduğu yasağın, şu veya bu biçimde tespit ettiği bazı üreticiler ve pazarcılar tarafından delinmesini, amiyane deyimle, 'emre itaatsizlik' olarak değerlendirmiş ve bu eylemi, 'ders olsun' babında cezalandırma yoluna gitmişti.
     Bugünkü koşullarda, bu cezalandırma biçimi, yerel yönetim açısından, istenen sonucun elde edilmesine mi yoksa tam tersi, hiç istenmeyen ve bugünden öngörülemeyen başka bazı gelişmelere mi yol açardı? Bunu, önümüzdeki süreçte yaşanılacak gelişmeler içerisinde gözleyeceğiz...
     ***
     Cuma günü sabahleyin, Ak-Tur'a tezgah açan bazı pazarcı arkadaşlar, telefonda, Muğla/Menteşe Belediyesi Zabıtasının kendilerini arayıp, gelecek haftadan itibaren, Perşembe günü kurulan pazar yerinde tek-çift numara uygulamasının kaldırılacağını, söylediğini söylediler. Menteşe Belediyesi, pazar yerine tezgah açan pazarcıların aralarında birer metre fiziki mesafe koymalarını ve maske takma vb. kurallara uymalarını, istiyordu. Pazarcılar açısından bu iyi bir haberdi ve aklı selim galip geldi, diye düşünüyorlardı. Sevinçliydiler.
     ***
     Öğle üzeri evden çıktım ve yürümeye başladım. Yolumun üzerindeki Datça Esnaf ve Sanatkarlar Odası Başkanının iş yerinin önünden geçerken, Başkanı gördüm. Ayak üstü sohbet etmeye başladık.      Kısa süren ayak üstü sohbette, benim anladığım, Başkanın, üreticilerin ve pazarcıların pazar yerlerindeki tek-çift numara uygulamasına yönelik şikayetleri ve beklentileri konusunda kafası çok net değildi. Onun, kafasını meşgul eden, daha başka sorunlar vardı; oldukça yorgun, bıkkın ve umutsuz görünüyordu.
     Nereye gidiyorsun?, dedi; Belediyeye, dedim. Yürüdüm...
     Dayak yiyen ile dayak olayını izleyenin duyguları, mümkün değil, aynı olmuyor, dedim, kendi kendime; bu duyguyu, 07.07.2020 günü Datça Belediye Meclisinin Temmuz ayı olağan toplantısının resmi bölümü bitimi sonrasında, pazar yerlerindeki tek-çift numara uygulaması konusu gayrı resmi olarak tartışılırken Belediye Meclis üyelerinin kayıtsızlığını gördüğümde de yaşamıştım...        Üreticilerin ve seyyar esnafın (pazarcının) bu süreçte yaşadıklarını, bu işleri yapmayanların anlaması olanaksızdı; herkesin önceliği, kendince farklıydı ve hiç şüphesiz herkes, kendince haklıydı...
     ***
     Cumartesi günü, öğle üzeri, bir arkadaşım, motorsikleti ile beni pazar yerine girişin iki kapısından biri olan giyimciler bölümünün yakınlarında bıraktı.
     Giyim bölümündeki kapı, geçen hafta olduğu gibi 'GİRİŞ' ve ' ÇIKIŞ' yazıları ile ikiye bölünmüştü; bir özel güvenlikçi ayakta bekliyor ve içeriye giren müşterilere dezenfektan malzemesini işaret ediyordu.
     İçeriye girdim. Yürüdüm.
     Sağlı sollu, hayırlı işler, hayırlı işler...diyerek ilerledim. Pazar, oldukça kalabalık, görünüyordu.
     Benim eski tezgaha vardım.
     ***
     Günün konusu, Menteşe Belediyesinin tek-çift numara uygulamasını sonlandırması ve Datça Belediyesinin bu gelişme karşısında nasıl bir tavır belirleyeceği idi.
     Doğrusunu söylemek gerekirse, gelip geçenler ya da bir muhabbet olduğunu görüp gelenler ile yoğunlaşan sohbette asıl olarak giyim bölümündeki pazarcı arkadaşlar düşüncelerini ifade ediyorlardı. Herkes, şu içinde bulunduğumuz süreçte yaşadıklarından etkilendiği ölçüde konuşuyor, dertlerini anlatıyor ve çözüm önerileri dile getiriyordu.
     İyi, tamam da, neden bir araya gelip Belediyeye ya da Kaymakama çıkmıyor ve burada söylediklerinizi onlara da söylemiyorsunuz?, denildiğinde, ya susuluyor ya da adı verilmeyen ya da bilinmeyen bazı üreticilerin ya da pazarcıların Belediye Başkanına ve Kaymakama çıktıklarında (ağızdan ağıza aktarılan) aldıkları söylenen cevaplar ve tanık oldukları iddia edilen yaklaşımlar gerekçe gösterilerek, Belediyeye ve Kaymakama çıkmamanın gerekçeleri sıralanıyordu.
     Bu durumda, var olan sorun nasıl çözülebilirdi?
     ***
     Bir ara, Sevda (eşim) börülce istemişti; sebze ve meyve bölümüne varıp geleyim, dedim. Yürüdüm. Pazar yerindeki çay ocağının yakınındaki Kızlan'lı üretici/manavın tezgahına vardım. Börülce, dedim. Yok, dedi. O da köylüsü birisinin bahçesine gidip toplamış ihtiyacı olan börülceyi. Onun adını verdi. Tanıyordum. Yürüdüm. İçeride bir iki fotoğraf çektim. Çay ocağının olduğu bölümde oldukça fazla boş tezgah göze çarpıyordu. O saatte, bu tezgah sahiplerinin mallarını satıp gitmiş olmaları olanaksızdı. Bu boşluk, tek-çift numara uygulaması ile de açıklanamazdı. Vardır bir sebebi, dedim ve sebze-meyve bölümünün içinden baharatçıların ve kuru yemişçilerin oraya açılan kapıya doğru yürümeye devam ettim.
     Börülceyi bulabileceğim tezgahın önüne vardım. Hayırlı işler, dedikten sonra tezgahın üstünde var olan ama çoğu sararmış bir-iki kilo kadar olduğunu tahmin ettiğim börülcelere baktım. Her erkek gibi olmasa da çoğumuzun yaptığı üzere, ne olur olmaz diye, Sevda'yı aradım; börülce buldum ama çoğu sararmış, ne yapayım?, dedim. Alma o zaman, dedi; bana haşlanacak yeşil börülce lazım. Konuşmayı duyan tezgahtaki yardımcı kadın, seçelim o zaman, dedi. Tamam, dedim. Seçmeye başladık. Fiyatını sormamıştım; benim için önemli olan börülcenin bulunmasıydı. Biz börülcenin yeşillerini seçerken, gelip geçenlerden fiyatı soran oluyor ve bana yardım eden kadın, 5 TL. diyordu. Soran, belki börülce kalmadığını gördüğünden belki de fiyatı beğenmediğinden yürüyüp gidiyordu. Hayret, dedim, fiyat çok ucuz. Babam, Torbalı ve Tire civarındaki namı ile Hardal Musa, 1960'lı yıllarda, köyüm Ayaklıkırı'nın (Tire/İzmir) ilk sebze üreticisi olduğu için bilirim; sebze-meyve üreticisi olmak çok meşakkatlidir. Dışarıdan göründüğü gibi değildir. Bu nedenle,hayatlarında toprak ile hiç uğraşmayan ve pazar yerlerinde alış-veriş yapmak için dolaşanlar, küçük üreticinin satış için tezgahına koyduğu ürünlerin fiyatlarını değerlendirir iken, biraz insaflı olmalıdırlar. Çok sıkça uğrayıp alış-verişlerinin çoğunu yaptıkları büyük zincir marketlerin reyonlarında gördükleri sebze-meyve fiyatları ile kıyaslama yaparak bir yargıya varmamalıdırlar.
     Pazarda börülce yok, neden ki?, diyorum; zamanı mı geçti yoksa ürün mü yetişmiyor? Hayır be abicim, diyor bana yardım eden kadın, börülce bu, her gün toplamak gerekir; toplamak gerekir ki, yeniden ve yeniden üretsin. Biz topluyoruz 15 günde bir; o zaman, börülce yenisini üretmiyor. Toplasak nerede satacağız? Pazara 15 günde bir çıkıyoruz. Tarlada çok. Dikenin içinde. Bizim Kızlan'ın dikeni meşhur. Toplarken, elim delik deşik oluyor. Yanıyor.
     İçimde bir şeyler cızz ediyor. Seçtiklerimizi bir poşete doldurup tezgahın asıl sahibi kadına uzatıyorum. Bu, 3 TL. Mehmet abi, diyor. 10 TL uzatıyorum. Üstünü iade ediyor.
     Poşeti alıp, arkadaşın tezgahına yöneliyorum.
     ***
     Tezgahta iken, tanıdığım bir üretici kadın kendine bir şeyler bakmak için tezgaha geldi. 25 yıl bu işi yapınca, hele Datça gibi küçük bir pazarda, tezgah açan pazarcıların çoğunu bir biçimde tanımak çok normal; dahası, sattığım ve şimdi de her şeyi devir ettiğim arkadaşın satmaya devam ettiği ürünler nedeniyle Datçalı kadınların ezici çoğunluğu, yıllardır bu tezgahın müşterisidir.
     Bakınmaya başladı. Önceki haftaların birisinde, akrabası olan bir satıcı, beni gördüğünde, biliyorum, sen uğraşıyorsun, yazıp çiziyorsun, bir şeyler yapmaya çalışıyorsun, bir de senin partin galiba, bizim için bir şeyler istemişsiniz, ama nafile, demişti. İzin vermeyecekler! Belediye Başkanı topu Kaymakam beye, Kaymakam bey Vali'ye ve İçişleri Bakanlığı'na atıyor ve hepsi işin içinden sıyrılıp çıkıyorlar. Olan bizlere oluyor. Biz böyle sürünüp gideceğiz... Bu konuşma aklıma geldi; sordum, tezgahta bakınan satıcı kadına; nasıl olacak bu durum? Olmaz, dedi. Bizim insanımız, memurun amirin karşısına çıkıp derdini anlatmaktan korkar. Her şeyi kabullenir. Ne yapacaklar sana? Yiyecekler mi seni? Ne var bunda? Çık, anlat derdini, böyle böyle, biz yok oluyoruz, bitiyoruz, de.. Ama korkarlar. Onun için ne desen boş..
     Söyleyecek bir şey bulamadım; o söylemişti, söylenmesi gerekenleri!..
     ***
     Saat 15.50 civarı kızımı aradım; Okluk yazan yol ayrımından, Datça'ya giden kestirme yola girmişler. Tamam, dedim, ben 16.45 gibi ayrılırım ve eve giderim. Torunlar geldiğinde, beni kapıda görmeliler. Umut onlarda...
     19.07.2020/Datça
     Mehmet Erdal



13 Temmuz 2020 Pazartesi

2020.07.14.BİR SAHİL KASABASI OLAN DATÇA'DA PAZAR YERİ GÖRÜNTÜLERİ-5: İŞ İŞTEN GEÇMEDEN

  Hiç yorum yok

     BİR SAHİL KASABASI OLAN DATÇA'DA PAZAR YERİ GÖRÜNTÜLERİ-5: İŞ İŞTEN GEÇMEDEN!
     Bu hafta Datça Pazar yerinde olacakların ilk sinyali, Perşembe günü öğle civarı, Muğla Pazarında tezgah açan bir pazarcı arkadaşın açtığı telefondan gelmişti; bir kaç yıl öncesine kadar Datça Pazarına da tezgah açan bu genç pazarcı, telefonda, yandım Mehmet abi, diyordu; söylediğine göre, o güne kadar, fiiliyatta, tek-çift numara uygulaması yok iken, Menteşe Belediyesi zabıtaları, o gün, sabahın erken saatlerinde, tezgah açtığı bölgeyi dolaşmaya başlamışlar ve bazı pazarcılara, biz sizi dün aramadık mı, tek-çift numarası uygulaması nedeni ile yarın gelmeyin, diye? Aradık! Ama siz ne yaptınız? Geldiniz. Şimdi tezgahları hemen toplayacak mısınız? Yoksa işlem mi yapalım?, diye bağırmaya başlamışlar. Anlattığına göre, zabıtaların sıralamasında, kendisi, o hafta tezgah açma sırası olanlardan birisi imiş ve o nedenle onu bir gün öncesi aramamışlar; diğer arananlar ise, önceki haftalarda uygulanmıyordu, bu hafta da uygulanmaz, diye düşünerek, gelmişler. Şimdi ise, eli mecbur tezgahları toplamaya başlamışlar.
     Telefon eden genç pazarcı arkadaşıma göre, bundan sonra eğer bu tek-çift numara uygulaması olur ise zararı çok büyük olacaktı; o nedenle, telefonda, yandım ben, diyordu.
     Mart ayı ortalarından itibaren pazar yerleri ile ilgili yazdığım yazıları okuyan birisi olarak, Datçadakiler gibi şimdi biz de yanacağız, diyordu.
     Tamam, şimdi sloganımız, 'Bütün pazarcılar birleşin', dedim, esprili bir biçimde.
     Yıllarca aynı pazar yerlerinde tezgah açmıştık ve beni iyi tanıyordu; ne dediğimi ve neden dediğimi anlardı.
     ***
     Cuma günü öğleden sonra, Datçalı bir pazarcı arkadaşım aradı; sana kötü haberim var, dedi. Kötü haber dediği, Cumartesi günü tezgahına çıkaracağı malları yüklediği arabasını pazar yerine bırakmaya gittiğinde, zabıtaların, pazar yeri girişlerine, üzerilerinde 'GİRİŞ-ÇIKIŞ' yazan demir bariyerleri koyduklarını ve bir düzenleme yapmaya çalıştıklarını, görmesiydi. Yeniden başa, Korona virüs salgını ile mücadelenin gündeme getirildiği ilk günlere dönüldüğünü, düşünüyordu...
     Anlaşılan, pazarcıların hafta başında birer nüshasını hem Kaymakamlığa hem de Belediyeye verdikleri (tek-çift numara uygulamasının gözden geçirilmesi gerektiği doğrultusundaki talebini dile getiren) imza kampanyasının yerel ve bir ölçüde de ulusal basına yansıması sonrasında soruna çözüm bulunmaya çalışmak yerine, tam tersi bir uygulamaya yönelmek, tercih edilmişti.
     ***
     Cumartesi günü, öğle üzeri, pazar yerine yakın bir yere arabayı park ettim ve giyimcilerin tezgah açtığı bölümden pazar yerine girmek için yürümeye başladım.
     Öncesinde, pazar yerine arabayla ya da yayan giriş-çıkış yapılabilen bazı sokakların demir bariyerler ile kapatıldığı ve yalnızca iki giriş-çıkış kapısı bırakıldığı duyumunu aldığımdan, doğru yönde ilerliyordum. Girişe vardım; gerçekten, önceki haftalara göre, daha ciddi bir görünüm vardı; üzerinde 'POLİS' yazan demir bariyerlerin kapadığı yolun tam orta yerinde 'GİRİŞ' yazan az bir aralık ve onun yanında da, pazar yerinden çıkanların okuyabildiği 'ÇIKIŞ' yazan ikinci bir aralık vardı. 'GİRİŞ' yazan aralıktan girdim. Demir bariyerlerin bir metre kadar ilerisinde bir masa vardı. Bir pazarcı arkadaş, bir özel güvenlikçinin görevli olduğunu, o ara, biten el dezenfektanının yenisini almak için zabıta kulübesine gittiğini, söyledi. Bu ne iş?, dedim. Ne işe yarıyor? Hiiç, dedi, pazarcı arkadaş; bir yerden giriyorsun, diğerinden çıkıyorsun. O kadar. Gülüştük.
     Sağa sola, hayırlı işler, diyerek, yürüdüm.
     Terlik satan arkadaşın getirmemi söylediği ve marketinden alıp getirdiğim buzdolabında soğutulmuş karpuz ile iki ekmeği teslim ettim; bir plastik tabure çekip altıma, oturdum.
     ***
     Satışı, sordum; geçen haftalara göre düşük, olduğunu söyledi.
     Mart ayı ortalarından beri pazar yeri ve pazarcıların durumu/sorunları ile ilgili yazıp duruyorum ya, artık bu herkesçe biliniyor; gelenler oluyor, konuşuyoruz. Dert çok. Sıkıntı büyük. İnsanlar bunalmış durumdalar. Gidişat hiç iyi değil ve ufukta herhangi bir umut görünmüyor. Bir arkadaş, geçen Salı günü, meclis toplantısını, canlı yayından izledim; Başkan konuşurken, senin orada olabileceğini düşündüm ve şimdi, mutlaka konuşur, dedim. Başkan, pazar yerleri ile ilgili konuşurken, yayın birden kesildi, dedi. Meclis toplantısına katılan birisinin, yayının ne zaman açık ve ne zaman kapalı olduğunu bilmesi, olası değil. O nedenle, bilemiyorum. Ama, toplantıya katıldım, dedim; her toplantıya katılıyorum. Bu kez, çok fazla katılan yoktu. Meclis üyelerinin koltukları arasında mesafe bırakıldığından, izleyicilere yalnızca beş sandalye ayrılmıştı. Toplantıda Başkan, pazar yerlerine değindi. Resmi bölüm bitince ben de konuştum. Oldukça uzun konuşuldu. Ama, şunu bilin, mecliste bulunan hiç bir meclis üyesi, bırakın destek vermeyi, kalkıp, Başkanım, bu konuda bir şeyler yapalım, bile demedi...
     İmzaları hem Kaymakamlığa hem de Belediye Başkanına elden teslim eden arkadaş ile birlikte, yanımıza gelip de merak edenlere, Belediye Başkanının odasında pazar yeri ile ilgili konuşulanları ve Belediye Başkanının, Belediye Başkanının ağzından Kaymakamın düşüncelerinin ve yaklaşımlarının neler olduğu üzerine açıklamalarda bulunduk.
     Şahsen ben, hem Belediye Meclis salonundaki hem de Belediye Başkanının odasındaki konuşmalardan sonra, böylesi bir bariyer uygulamasının gündeme getirilebileceğini ve en azından psikolojik olarak pazarcıların demoralize edilebileceğini hiç beklemiyordum.
     Anlaşılan o idi ki, Belediye Başkanını ve Kaymakamı da aşan bir yerlerden yazılı ya da sözlü yeni bir talimat gelmişti; nitekim, gün içinde, demir bariyerler arasındaki o 'GİRİŞ' ve 'ÇIKIŞ' yazısı ile belirtilen uygulamanın, böylesi bir yeni talimattan kaynaklandığı duyumu dolaştı pazar yerinde.
     Biz de her şey kitabi ve şekli, dedim, kendi kendime; ne işe yarayacağını, yapılanın, o yapılandan beklenen amacı gerçekleştirmeye yarayıp yaramayacağını, düşünen bile yok. Yeter ki, şeklen çok güzel görünsün ve talimatlara uygun olsun...
     ***
     Bir pazarcı arkadaş, ben, diyor, açma sıram Cumartesi günü olduğunda, gelip tezgah açıyorum; ama, Pazartesi günü gelmiyorum. Neden? Çünkü zarar, yazıyor. Bu durumda, Belediye, ben sana bir hafta Cumartesi ve bir hafta da Pazartesi günü olmak üzere her hafta yer veriyorum, ister aç ister açma; ben her haftanın işgaliyesini alırım, diyor. Haklı mı? Haklı... Ama, gerçekte ben, her hafta değil, iki haftada bir kez açıyorum; bu durumda Belediye benden açmadığım haftanın işgaliyesini de almış olmuyor mu? Oluyor! Bu haksızlık, değil mi?... Yanıtımız, yok...
     ***
     Bir ara ayağa kalkıyorum; bariyerler ile kapatılmış sokakların resmini çekiyorum ve diğer 'GİRİŞ'-'ÇIKIŞ' yapılan kapıya gidiyorum. Oranın da resmini çekiyorum. Pazar yerleri ile ilgili paylaşımlarımdan sonra bazı kadın ve erkek tüketicilerin ürünlerin çok pahalı olduğu ve o nedenle satılamayıp eve gerisin geriye götürüldüğü şeklindeki; dolayısı ile, gerçekte, alım gücündeki düşüşü, ürünlerin üretim maliyetlerindeki artışı, alış-veriş alışkanlıklarının değişimini, tek-çift numara uygulamasının sonuçlarını vb.vb. gözardı eden yaklaşımlarının doğruluğunu sorgulamak için sebze ve meyve bölümünde dolaşıyorum. Bir tanıdık, Mehmet abi kiraz almayacak mısın?, diyor; yok, diyorum, o konu hanımın ilgi alanına giriyor. Bakınıyorum. Kirazın fiyatını sorup, on TL. cevabını alınca yürüyüp giden ya da ver bir poşet, deyip kendi eli ile poşete kiraz dolduran oluyor. İki adım ötesinde kiraz sekiz TL; oradan da alanlar var. Daha ileride, zabıta kulübesinin bitişiğinde altı TL. Yani, tek fiyat yok ve hepsinin de alıcısı var. Bu fiyat farkı neden kaynaklanıyor ve neden hepsinin farklı alıcısı var? Bunu, satanlar ve alanlar bilir. Şu konu açık; altı liraya kiraz alana, hatta bekleyip, akşamleyin beş TL'ye kiraz alana on TL. kiraz pahalıdır; doğruya doğru. Öte yandan, on TL'ye satan, neden beş TL'ye vermiyor ya da veremiyor? Onu da o satıcı bilir. Hani derler ya, dışı seni, içi beni yakar; o hesap. Her birimiz, satıcı ya da alıcı olalım, olaya, kendi açımızdan, daha doğrusu, kendi çıkarımız açısından bakarız, karşımızdakini düşünmeyiz ve her birimiz de kendimizce haklıyızdır.    Aksini iddia etmek, çok saçmadır!
     ***
     Bir pazarcı arkadaş, biz diyor, kimleri ve kaç kişiyi kastediyor ise, Başkanla konuşmak ve ona bazı öneriler sunmak istiyoruz; ama Başkan, pazarcıları kabul edip konuşmak istemiyormuş; bıktım, anlatamıyorum, diyormuş, dedi. Salı günü Belediye Başkanı ile konuşan kişi olarak, aha, kim dedi?, diyorum. Yalandır. Başkan, varsa bir çözüm öneriniz, getirin, diyor. Var ise götürün. Var, diyor. İyi, götürün, o zaman.
     Bu yazıyı yazarken, sonraki gelişmenin nasıl olduğunu, bilemiyorum.
     ***
     Akşamleyin, kapanış saati 21.00 olmasına karşın, saat 18.00 civarı, sebze ve meyve bölümünden çıkıp evlerine gitmek isteyenlerin olduğu görülüyor; görevli zabıtalar, bariyer açıp kapamaktan bıkkın ve yorgunlar. Onlar, kapılar açılırsa arabaların içeriye doluşacağından ve tezgahında hala satılacak malı olanların bu durumdan mağdur olacaklarından endişeliler. Bazen orta yol bulunamıyor...
     Saat 19.00'a doğru giyimciler de arabalarını getiriyorlar; moralsiz, yavaş yavaş toplanma başlıyorlar.
     Anımsıyorum, ben pazarcılık yaparken, çok değil, 2017 öncesinde, hatta ve hatta, geçen yıl bazı pazarcı arkadaşlar, saat 21.00 olmasına karşın tezgah toplamakta ayak sürürler idi; bırakılsalar, gece yarılarına kadar pazar yerinde kalırlardı. O kadar!.. Ama şimdi, saat 20.00 civarı, pazar yerini, zabıtaların hiç bir uyarısı olmadan, herkes terk ediyor. Yani, çok kısa bir sürede, pazar yerindeki alış-veriş yoğunluğu bu ölçüde eksi bir seyir izlemiş ve bugün bu hale gelmişti... Bunun ne anlama geldiğini, yalnızca pazarcılar ve üreticiler bilir.
     ***
     Pazartesi günü, çokça şakalaştığım Kızlan'lı bir üretici/manav, beni görünce, duydun mu, dedi; pazarda kavga çıkmış; zabıta ayıramamış, polis çağırmışlar. Neden?, dedim. Neden olacak; Cumartesi günü tezgah açan birisi, bugün de açmak istemiş; yan komşusu şikayet edince kavga çıkmış. İkisi de haklı, dedim; Cumartesi günü açan, yetmediği için bugün de açmak istemiştir; komşusu da haklı, o da ucu kendisine dokunacağı için şikayet etmiştir. Çözüm, bu tek-çift numara uygulamasının bir an önce sonlandırılmasında. Millet perişan ve ne yapacağını bilemiyor. Komşu komşuya sarıyor...
     14.07.2020/Datça
     Mehmet Erdal.









12 Temmuz 2020 Pazar

2020.07.13.CEZAEVİ YAZILARI-11: CEPHEYE GİRİŞ

  1 yorum
     CEZAEVİ YAZILARI-11: CEPHE'YE GİRİŞ
     Cezaevi yıllarımdan bugüne (bir biçimde) sağ salim gelebilen notlarıma baktığımda, benim üzerinde en çok durduğum, okuma ve araştırma yaptığım, üzerinde çalıştığım konuların başında "Cephe" konusu geliyormuş; öyle ki, konuya bir "giriş yazısı" olarak kabul edilebilecek aşağıdaki yazının yayınlanmasından önce pek çok yazılı çalışma yapmışım; dahası, ekte ilk sayfasını yayınladığım çalışmaya (*) bakılırsa, bu konuda bol alıntılı ve çokça kaynağa atıfta bulunan oldukça uzun bir yazı da yazmışım, ama nedenini şimdi anımsayamıyorum, bu yazının sadece bir bölümünü duvar gazetesinde yayınlanabilecek hale getirmiş ve yayınlamışım. Arkası gelmemiş...
     Baştan yaptığım planlamaya sadık kalarak, duvar gazetesinde yayınlanan yazılarımdan olduğu için, bu yazıyı da yayınlıyorum; haftaya, duvar gazetesinde yayımlananların sonuncusunu, ya da daha doğrusu, benim elimde yazılı bir nüshası olanların sonuncusunu yayınlayacağım. Sonra, yine cezaevlerinde yazılmış ve farklı yerlerde yayınlanmış ya da yazılmış... her ne ise, işte o yazıları yayınlamaya devam edeceğim.
                                            “CEPHE'YE GİRİŞ
     "...Faşizmin iç savaş politikalarını demokrasi yanlısı güçler etkisiz hale getirebilirdi ve tekelci burjuvazinin açık faşizme geçme saldırıları püskürtülebilirdi. Demokrasi yanlısı güçler potansiyel olarak buna muktedirdi. Ancak, dağınık ve örgütsüzdüler. Bu güçlerin önemli bir kısmı yanlış politikalar ve politikacılar tarafından yönlendiriliyordu. FAŞİZME KARŞI BİR DEMOKRASİ CEPHESİ, BİR ANTİ-FAŞİST CEPHE KURULAMADI. HATTA FAŞİZME KARŞI OLAN BAZI LİDERLER FAŞİZMİN ENGELLENEBİLMESİNİ, DEMOKRASİNİN SAVUNULABİLMESİNİ, DEMOKRASİ YANLISI GÜÇLERİN DAĞINIK VE ÖRGÜTSÜZ TUTULMASINDA VE CEPHELEŞMEMESİNDE GÖRÜYORDU. BU CEPHELEŞMEME ZAAFINI BİR ÇEŞİT FAZİLET OLARAK GÖRÜYORLARDI. Demokrasi yanlısı güçlerin potansiyel olarak faşizmi yenmeye muktedir oldukları halde, BİR ANTİ-FAŞİST CEPHEDE ÖRGÜTLENEMEMESİ BÜYÜK BİR HATA İDİ. Bu hatada devrimcilerin payı var mıdır, varsa ne kadardır ve hatayı nerede ve nasıl yaptılar? Tabi ki bu soruların en doğru karşılıklarını tarih gösterecek ve en doğru yargıyı tarih verecek..." (N. Mitap/İlk sorgu ifadesi) (v.b.a.)
     "...Güney Vietnam halkının tüm kesimlerinin en büyük muhtemel birliği ve zaferin en kesin garantisi olan cephe'ye, daima en büyük önem verilmektedir." (Vietnam Kazanacak) (v.b.a.)
     Cephe, birliktir. Cephe, savaş örgütüdür. Cephe, bugün önceki dönemlerden çok daha fazla tartışılan bir konudur.
     Cephe, özünde, "örgütlenme" genel başlığı altında ele alınıp tartışılması gereken bir konunun içinde, bir ara başlık olarak kabul edilmelidir. Cephe, somut bir örgütlenme biçimidir.
     Cephe, bir taktiktir. Belli koşullarda, bir zorunluluğu anlatır. Zorunluluktan doğar. Cephe, böyle ele alınmalı. Böyle ele alınınca, keyfilik dışlanıyor. Keyfilik, dışlanmalı. Keyfilik, geçersiz kılınmalı. Cephe'nin küçümsenmesi, tüm biçimleri ile reddedilmeli.
     Cephe, Çin özgülünde, Mao'nun Japon işgaline karşı kurulmasını önerdiği Milli Birleşik Cephe'ye yaklaşımı ile 'temel taktik', 'biricik Marxist-Leninist taktik' (Seçme Eserler/Cilt-1) olabiliyor. Savaşın o aşamasında, Japon Emperyalizmine karşı, başka türlü değil, ancak cephe olarak örgütlenip savaşmanın tartışılmazlığını ve başka bir alternatif olmadığını anlatıyor. Güney Vietnam'lı devrimcilerce NLF özgülünde "...zaferin en kesin garantisi.", N. Mitap arkadaşça, demokrasi mücadelesinde, özünde bir devrim sorunu olan ülkemizdeki faşizmin yıkılması mücadelesinde, PARTİ ile birlikte "...Anti-Faşist mücadelenin kaderini belirleyecek olan can alıcı önemde sorunlar..." (a.g.y.) olarak görülüyor. Dimitrof'tan da alıntı yapmak mümkün. Ama şu an gerekmiyor. Şu nokta çok açık olarak anlaşılıyor; Cephe, kurulduğu ve kurulması gerektiği her ülkede, o tarihi koşullarda, keyfiyete tabi olamayacak ve küçümsenemeyecek kadar çok önemli bir örgütlenmedir.
     Cephe kelimesi, otomatik olarak, Dimitrof'u çağrıştırıyor. Bu, boşuna değildir. Yanlış ise hiç değildir. Dimitrof, Bulgaristan Demokratik Halk Devrimine önderlik etti ve ülkesinde üç farklı tarihi koşulda üç farklı cephe kurdu. Devrimi, Vatan Cephesi ile zafere ulaştırdı. III. Enternasyonal'de bugün de bizlere ışık tutan önermelerin ve çözümlemelerin yapıldığı, kararların alındığı toplantılara başkanlık etti. Cephe üzerine, en çok o öneride bulundu, savundu, tartıştı, yanlış görüşleri mahkum etti ve hayata geçirilmesini istedi. "Faşizme Karşı Birleşik Cephe" kitabının yazarı. Ama daha açık ifade etmek gerekirse, Dimitrof, asıl, faşizme karşı kurulan cephe ile anılıyor. Faşizm, Dimitrof ve cephe, üçü birbirinden ayrılmaz üç ayrı kelime.
     Cephe denilince, asıl olarak, faşizme karşı kurulan cephe anımsanıyor. Sanki, cephe, yalnızca faşizme karşı önerildi, savunuldu, kuruldu ve kurulmaya çalışılıyor. Bu boşuna bir anımsama değil, ama eksik. Çünkü faşizme karşı kurulan cepheler, faşizm olgusu ile birlikte gündeme geldi, kuruldu ve kurulmaya çalışılıyor. Bunun dışında kurulan, başka cepheler de var.
     Yakın tarihimizde, Milli Cephe önerisi ve kurma girişimi var. Bugün, çoğumuz anımsamıyoruz. Bugün, devamı olduğumuz THKP'nin THKC'si var. Siyasi muarızlarımızca olduğu kadar saflarımızda da yeterince anlaşılamıyor. Ama anlaşılması ve kavranılması gerekiyor. Karşı-devrimin MC'si var. Karşı-devrimin işçi sınıfımıza, emekçi halklarımıza ve devrimcilere yönelik saldırılarının artması ile birlikte gündeme geliyor. Ülkeyi, açık faşizme götürüyorlar. MC, tam bir savaş örgütü. Karşı-devrimin savaş örgütü. Dünün müzmin mültecisi TKP'nin (şimdiki TBKP) UDC'si var; Anti-tekelci olma temelinde öneriliyor ve CHP ile hükumet olmayı amaçlıyor. Türkiye'de, sol'da, cephe kavramını güncelleştiriyor. Ama aynı zamanda, devrimci içeriğinden soyutlayarak, çarpıtıyor. Cephe kavramını, revize ediyor. Bu çarpık ve revize edilmiş "cephe" anlayışı, küçümsenemeyecek bir kesimde egemen anlayış olabiliyor. Faşist saldırıların, katliamların, açık faşizme geçme girişimlerinin yoğunlaştığı ortamda, Türkiye sol hareketinde "birlik" ve "cephe" tartışmaları yoğunlaşıyor. Herkes, birlik olunamamasından ve devrimci halk güçlerinin bölünmüşlüğünden, bunun çok yönlü olumsuz sonuçlarından yakınıyor. Birleşmenin zorunluluğu anlatılıyor. Birleşmenin erdemleri sıralanıyor. THKP-C'nin "gerçek" devamcısı olduğunu söyleyen bazıları, "silahlı cephe" öneriyor. DY, birim düzeyinde Direniş Komitesi, ülke düzeyinde anti-faşist halk cephesi (Direniş Cephesi) önerdi. Ama her şey tartışma ve girişimlerde bulunma düzeyinde kaldı. Cephe, kurulamadı. 12 Eylül Askeri Faşist Darbesi oldu. Ülkemizin tarihi gelişim sürecinde, yeni bir dönem başladı. 12 Eylül öncesi ve sonrası yaşananlardan herkesin gerekli dersleri çıkardığı izlenimi veren bir yaklaşımla, "birlik" konusu daha yoğun tartışılmaya devam edildi. 7 siyasi hareket FKBDC'yi kurdu. Dağıldı. (Denge Berxvedan'da, PKK'nın son kongresinde FKBDC'nin yeniden canlandırılması kararı alındığını yazan PKK'lı tutsaklar, 1 Ekim 1987 tarihli "Eylem Bildirimimiz II" başlıklı dağıttıkları bir bildiride, PKK ile SVP'nin, Atina'da, FKBDC adına ortak bir açıklama yaptıklarını yazıyorlar.) TKP'nin başını çektiği bir grup, "Sol Birlik"i kurdu. PKK, ERNK'yi kurduğunu açıkladı. Ama birlik tartışmaları devam ediyor. Legal sol parti tartışmaları ile birlik tartışmaları, at başı gidiyor. Günümüz özgül koşullarında birlik, "parti" ve cephe olarak karşımıza çıkıyor. Ben, bu çalışmada, parti konusuna girmiyorum. Konumuz, cephe. Türkiye solu'nun ve özellikle, devrim yapmak diye bir sorunu olan DY'nin önünde, cephe, acil olarak çözüm bekleyen çok önemli bir sorun olarak duruyor. İşte ben, bu temelden hareketle "...teori, pratiğin öne sürdüğü soruları yanıtlamalıdır." (Halkın Dostları Kimlerdir ve Sosyal-Demokratlara Karşı Nasıl Savaşırlar?), "...teori, pratiğe hizmet etmelidir." (Leninizmin İlkeleri) Marksist-Leninist önermesine uygun olarak, cephe konusunu tartışmaya çalışıyorum.
     Ülkemiz özgülünde cephe, faşizm'den; faşizm, cepheden ayrı düşünülemiyor. Cephe, faşizme karşı öneriliyor. Faşizme karşı kurulacak. Ülkemiz koşullarında, başka türlü düşünme, yel değirmenleriyle dövüşmek oluyor. Başı kuma gömmek veya ayakta uyumak oluyor. Öyleyse, özellikle, faşizmin incelenmesi gerekiyor. Bu olmazsa, olmaz. Faşizmin sınıfsal niteliği, ülkemizde aldığı özgül biçimlenme, ülkemizin farklı tarihsel aşamalarında bu biçimlenişte gözlenen değişim ve gelişme, bu anlamda 12 Eylül Askeri faşist Diktatörlerinin halka kabul ettirip yürürlüğe koydukları 1982 Anayasasının çerçevesini çizdiği yasal-kurumsal yapının nasıl bir politik düzen olduğu tartışılmalıdır. Belirlenmelidir. Adı verilmelidir. Kendisine karşı savaşmak için örgütlenilen, somut bir biçimde tanımlanmalıdır. Bilinmelidir. "...Marksizm, bizi, sınıflar ilişkisinin ve tarihi her anın somut özelliklerinin en doğru, aslına uygun ve nesnel olarak doğrulanabilir, denetlenebilir bir hesabını yapmaya zorunlu kılar. Biz, Bolşevikler, bu kurala, bilimsel temele dayanan bir siyaset bakımından, kesinlikle zorunlu olan bu kurala her zaman bağlı kalmak zorundayız.
     Marx ve Engels, ezbere öğrenilen ve yinelenen, olsa olsa tarihsel sürecin her evresinin, somut iktisadi ve siyasal durumuyla zorunlu olarak değişen genel hedefleri gösterebilen 'formüller'le haklı olarak alay ederek, her zaman 'bizim öğretimiz bir dogma değil, ama bir eylem kılavuzudur.' demişlerdir." (Nisan tezleri/Lenin) (v.b.a.) Ama ben, bu tartışmamda, bunun zorunluluğunu böyle koymama ve bilmeme rağmen, bu konu üzerinde, ayrıca durmayacağım. Bu Devlet, Demokrasi, Faşizm veya Faşizm ve Anti-Faşist mücadele genel başlıkları altında ayrı bir konu olarak ele alınıp incelenebilir. İncelenmelidir.
     Yalçın Küçük'ün savının aksine, cephe kavramı, 1920'ler sonrası Marxist-Leninist teoriye girdi. Çünkü, ilk, 1921'de önerildi. III. Enternasyonal'de, III. Enternasyonal sonrası tüm Marxist-Leninist partilerde ve devrimci örgütlerde en çok tartışılan konulardan biri oldu. Bu tartışmada, tarihsel boyutu içerisinde, cephenin ideolojik ve teorik bir açıklamasının yapılması gerekiyordu. Tartışmayı, olması gereken temeline oturtmak ve o temelde yürütmek için, bu zorunlu idi. Yalnız, her zaman söz konusu olabilen bir tehlike, burada da söz konusu idi; konuyu, tarihsel boyutu içerisinde ele alırken, o tarihi koşulların özgüllüğünden soyutlayamamak. Yapılması gereken, özü, yaklaşımlardaki mantığı ve yöntemi yakalamaktı. Şuna katılıyorum: "...ve eğer politikayı, gündelik davranış biçimleri ve rastlansal olaylar olarak değil de, kendine özgü kuralları olan bir bütünlük olarak ele alacak olursak, bu kuralların üretildiği soyutlamalara yaşam veren tarihsel gerçeklikleri, olguları ve olayları iyi değerlendirmek zorundayız.' (Yusuf Barman/11. Tez-4.sayı) Bu yazıda, bu yapılmaya çalışıldı. Hatta, ağırlıkla bu yapıldı. Sağlıklı bir inceleme, tartışma ve kavrama için, bu şarttı. Var olan ideolojik seviyenin düşüklüğü ve yaşanan çok yönlü EROZYON olgusu da, buna, özel bir önem verilmesini gerektiriyordu. Bu veya her konuda, daha derinlemesine bir ideolojik ve teorik çalışmanın-tartışmanın yapılmasını gerekli, zorunlu ve mümkün görüyoruz.
     Devrimci hareketimizin birim düzeyinde Direniş Komiteleri, ülke düzeyinde anti-faşist halk cephesi (Direniş cephesi) konusunda yazdıkları ve o koşullarda yapabildiği açılım, bu konuda gösterilmesi gereken politik yaklaşımdı. Bu yaklaşım, bizim örgütlenme, devrim ve çalışma tarzı anlayışımızdan, dünya ve ülke tahlillerimizden, Devlet- Demokrasi-Faşizm ve Faşizme karşı mücadeleye bakışımızdan ayrı değildir. Bugün, bu yaklaşımın, olabildiği ve yapılabildiği kadar derinleştirilmesi gerekiyor. Bunun yolu, Türkiye sol hareketinde bu konuda yapılan ve halen devam eden tartışmalara katılmaktan ve başka ülke deneyimlerini irdelemekten geçiyor.
     12 Eylül sonrası yaşanan koşullarda, uzun süre cezaevinde kalan bir devrimcinin ulaşabildiği sağlıklı ve yazılı kaynak çok fazla değildir ve bugünlerde legal basında yoğunlaşan tartışmalarla yetinilmeye çalışılmak zorundadır. Halbuki kurulan ve devam ettiği söylenen FKBDC, eylemlerine devam ettiği söylenen ERNK, Sol Birlik ve Eylem Birliklerini yaratma çalışmaları vardır ve cephe konusundaki görüşlerin derinleştirilmesi bağlamında, mutlaka ele alınıp tartışılmaları gerekir. Günümüzde diğer ülkelerde kurulan veya kurulmasına çalışılan cepheler konusuna da, hem sağlıklı hem de birinci elden kaynak bulmak zor olduğundan, yeterince değinilmeyecektir.
     Cephe, yapılan ideolojik ve teorik açılımın, getirilen politik yaklaşımın ışığında, ülkemizde sürdürülen ve sürdürülmeye devam edilecek olan devrimci sınıf mücadelesinin çetin koşullarında ve kızgın pratiğinde yaşama geçirilmek ve somut bir gerçeklik haline getirilmek zorundadır. Bu konudaki tartışmaları, büyük ölçüde sonuçlandıracak olan, bu pratiğe geçiriliş olacaktır. Bu ise, tüm birimlerde ve merkezi düzeyde, birbirini tamamlayan, bütünleyen ve geliştiren yoğun, ısrarlı ve inatçı bir uğraşın verilmesi ile mümkündür. Eksik, yüzeysel ve yanlış kavrayışların aşılması ile mümkündür. Ön yargıların yıkılması ile mümkündür. Cephe'nin küçümsenmesi eğilimlerinin terk edilmesi ile mümkündür. Yaşanan deneyimlerden ders çıkararak, hataların tekrarlanmaması ile mümkündür. Rosa Luxemburg'a katılıyorum: "... Ama yoldaşlar, bir politikacı, bir mücadeleci hakkında yapılabilecek en kötü tanıklık, onun, tarihin zor okulunda bir şey öğrenmeyi beceremediğini belirtmektir. Endişe verici olan hata yapmak değil. Evrensel mücadelenin zorlu dürtüleri ve karmaşası karşısında karar verme durumunda kalan hiç kimse hata yapmaktan kaçınamamıştır. Ama yapılan hataları görmemek, onlardan bir şeyler öğrenmesini becerememek, bütün bu rezilliklerden yine söz dinlememezlikle çıkmak, bu türden bir davranış, artık hata olmaktan çıkarak, suç alanına girer." (Spartaküsler Ne İstiyor?) (v.b.a.)
     Bizler, tarihe, işçi sınıfımıza ve emekçi halklarımıza karşı sorumluluk duygusu taşıyan, suç işlemekten kaçınan insanlarız. İşçi sınıfımız ve emekçi halklarımız ile birlikte "devrim yapmak" diye vazgeçilmez bir görevimiz vardır.
     2.1.1988/AYDIN/xxxxx M. Erdal”
     13.07.2020/Datça
     Mehmet Erdal
                                        (*)