2020.05.04.CEZAEVİ YAZILARI-1: VAR OLAN BİLGİ VE DENEY BİRİKİMİMİZ ÜZERİNE
1987 yılı
Aydın E Tipi Cezaevi
Cezaevi Yazıları
Devrimci Yol bilgi ve deney birikimi
İç tartışmalar
Hiç yorum yok
CEZAEVİ YAZILARI-1:VAR OLAN BİLGİ VE
DENEY BİRİKİMİMİZ ÜZERİNE
21 Ekim 1988 tarihinde Aydın E
Tipi Özel kapalı Cezaevinden sevk edilerek getirildiğimiz Nazilli
E tipi Özel Kapalı Cezaevinde iken, Aydın'da birlikte
olduğumuz İnkılap Dal'ın, yakalandığı lösemi nedeniyle,
Ağustos 1989 tarihinde, öldüğünü öğrenmiştim.
Ölümünden bir süre sonra, Akhisarlı arkadaşları, benden, İnkılap'ın cezaevi
günlerine dair bir yazı istemişler ve ben de oturup, oldukça uzun
bir yazı yazmış ve bir biçimde onlara ulaştırmıştım.
İnkılap ile ilgili paylaşımların
tamamına yakınında mutlaka bir bölümüne yer verilen bu
yazımda, yalnızca İnkılap'ın cezaevi günlerini değil, İnkılap
ile birlikte olduğumuz günlerdeki Aydın E Tipi Özel Kapalı
Cezaevini, siyasileri ve özellikle de biz DY'li tutsakları, belli
bir çerçeve dahilinde anlatmaya çalışmıştım.
(Yıllar sonra, İnkılap'ın
Kanada'da yaşayan kardeşi, yazının aslının onda olup olmadığını
sormam ve var olduğunu öğrendikten sonra istemem üzerine,
orijinal halinin bir nüshasını bana gönderdi ve bende o yazıyı,
bloğumda ve bazı sosyal medya platformlarında yayınladım. Bknz:
İnkılap Dal'ın ardından, https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com
)
***
İşte, yukarıda sözü edilen bu
yazıda oldukça ayrıntılı bir biçimde anlatılan Aydın E Tipi
Özel Kapalı Cezaevine 1986 Ağustos-Eylül aylarında gelen ilk
mahkum grubu içinde ben de vardım.
***
Aydın'a ilk gelen DY'li grup
içerisinde, öncesinde kalınan Şirinyer Askeri ve Buca Bölge
Cezaevlerinden beri var olagelen bazı sorunlar söz konusu idi; ama
bu sorunlar,, muhataplarınca, farklı nedenlerle belli bir noktanın
ötesine geçirilmiyor ve tabiri caizse, bir biçimde "içe" hapsediliyordu.
Ülkenin farklı yerlerinden
gruplar halinde yeni mahkum grupları sevk olarak geldikçe, 1986
yılı Ağustos-Eylül ayları ile 1987 yılı Yaz ayları arasında,
cezaevi hızla dolmuştu; bu gelenler arasında, çoğunluk,
PKK'lılar ve DY'lilerdi; DY'lilerin sayısı, bir ara 70 civarına
ulaşmıştı.
Diğer siyasi hareketlerdeki durum
üzerine herhangi bir şey söyleyemem ama, farklı illerdeki Askeri
ve Sivil cezaevlerinde ya da (yıllardır içeride tutsak
olduğumuzdan) bihaber olduğumuz cezaevi dışındaki farklı
koşullarda bir başlarına yaşamaya ve ayakta kalmaya çalışan
DY'liler, Aydın'a gelirken, yalnızca kendilerini ve özel
eşyalarını değil, aynı zamanda, o tarihe kadar yaşadıkları
yerlerde kendilerince ürettikleri ve doğru bildikleri düşünceler
ile içinde yer aldıkları ya da tanık oldukları tartışmaları
da getiriyorlardı; bundan doğal bir şey de olamazdı.
Tanışma fasılları geçildikten
sonra, biraz da giderek değişen ortamın etkisiyle, herkes,
bulunduğu yerlerdeki "içe" yönelik tartışmaları, tanık ya da
taraf olduğu, eleştirdiği ya da savunduğu ölçüde birbirine
aktarıyor; böylece, giderek yükselen farklı sesler ve adı
konulmamış, ne kadar sağlıklı olduğu tartışma götürür,
farklı gruplaşmalar gözle görülür hale gelmeye başlıyordu.
Yer yer, fazlaca taraf bulmayan ve
haliyle derinleştirilmeyen bazı bireysel çıkışlara ya da
zorlama sürtüşmelere tanık olunsa da, bu sürecin, bir yerde,
aleni ve ortak bir tartışmaya evrilmesi kaçınılmazdı; doğal
olan da bu idi; nitekim, öyle de oldu.
***
04.09.2018 tarihinde yazıp
yayınladığım "Kim Yolcu, Kimler Yollarda?" (Bknz:
https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com
) başlıklı yazımda da ayrıntılı bir biçimde anlattığım
gibi, DY'liler arasında var olan ve gerçekte, o koşullarda çok
doğal olarak kabul edilmesi ve haliyle el birliği ile bir çözüm
yolunun bulunmaya çalışılması gereken sorunlar, bazı
arkadaşlarca, yalnızca kendilerinin bildiği nedenlerle, o günlerde
ağırlıkla yurt dışındaki DY'liler arasında yaşandığı
duyumları alınan ve içinde yaşaya geldiğimiz cezaevi koşulları
nedeniyle ezici çoğunluğumuzun doğru dürüst hiç bir bilgisinin
olmadığı tartışmalar ve gruplaşmalar ile ilişkilendirilmeye ve
ısrarla, o düzlemde tartıştırılarak çözümlenmeye çalışıldı.
Bugünden geriye bakıldığında
çok komik gelen ve o günkü hararetli savunucularının bugün
ağızlarına bile almadığı iddialara göre, var olan üçlü
kümeleşmenin en kalabalık olanları "Devrimci İşçi"yi temsil
ediyorlardı; onlara göre "DY Örgütü" vardı vs.vs... İkinci
kümelenme ise, kendisini "Kuleci" olarak tanımlıyordu; çünkü,
kendilerinin böyle olduğunu söyleyenlere göre, onlar "Kule"de
idiler; yani, kendilerince, kendilerini "Devrimci İşçi"nin ve
haliyle, o koşullarda dahi var olduğunu iddia ettikleri "DY
Örgütü"nün Aydın Cezaevi temsilcisi olarak tanımlayan
arkadaşlar ile kendilerini, gerçekte, herhangi bir şekilde
tanımlamayan ama buna rağmen, hangi akla hizmet bilinmez, ısrarla "Göçmen"ci, "Örgüt düşmanı" vb.vb. olmakla suçlanan bir kaç
kişiden mütevellit bizim aramızda bulunduklarını ve durumu idare
ettiklerini düşünüyorlardı. (Gülmeyin, ayniyle vaki, biz, bütün
bunları yaşadık.)
***
Günlerce süren ve bugün bile,
kendi açımdan, oldukça yararlı olduğunu düşündüğüm bu
tartışmalar süresince, konuşmak ve düşüncelerini dile getirmek
isteyen her birimiz, istediğimiz gibi konuştuk.
Yetmedi; o günlerde, "SESİMİZ" başlıklı bir duvar gazetesi (ayrıca bir çocuk duvar gazetesi)
çıkarıyor ve düşündüklerimizi o duvar gazetesinde de
yayımlıyorduk.
Gazetenin sorumlusu, bir başka
deyişle, Yazı İşleri Müdürü Kemal Kaşkar arkadaş idi. Kemal,
gerçekten işini hakkı ile yapan ve yazmayı seven, Türkçe yazım
kurallarını (en azından bize göre) iyi bilen bir
arkadaştı. (Laf aramızda, hala zaman zaman hatalı kullandığım "daha", "dahi" anlamındaki "de, da" takılarının ne kadar önemli olduğunu ve nasıl yazılacağını,
onun uyarıları sonucu öğrendim.)
İşte, "Cezaevi yazıları" başlığı altında toplamaya çalıştığım ve zaman zaman
yayınlamayı düşündüğüm yazılar, bu ve benzeri koşullarda
yazılan ve bir kısmı da bu duvar gazetesinde yayınlanan
yazılardır.
(Yıllar önce yazdığım "Pazar
Yeri yazıları" ile "Marmaris Yazıları"ndan sonra, yayınlanma
sırası bu kapsamdaki yazılara geldi. Bu yazıların bir kısmını
kişisel arşivinde saklayan ve yıllar sonra, istemem üzerine,
birer nüshasını 24/25 Şubat 2020 tarihlerinde bana gönderen
Kemal Kaşkar arkadaşa, çok teşekkür ediyorum; umarım, bir gün,
bu duvar gazetesinde yayınlanan bütün ürünleri bir kitap haline
getirir ve yayınlar.):
“ VAR OLAN BİLGİ VE DENEY
BİRİKİMİMİZ ÜZERİNE
“Olaya basit bir yengi veya
yenilgi mantığı içinde bakmak kadar büyük bir dar görüşlülük
olamaz. Söz konusu dönem içerisinde halkın hatırı sayılır bir
kesimi önemli örgütlenme deneylerinden geçmiş, örgütleri
dağıtılmış olmasına rağmen, bu, önümüzdeki yıllar için
büyük bir birikimin temelini oluşturmuştur. Bu arada sivil faşist
hareketin devlet kurumlarında daha da kökleşip gerçek bir iktidar
alternatifi haline gelmesi önlenmiştir. Faşist katliamlara karşı
direnilmiş, Maraş'taki olayların tekrarlanması önlenmiştir.
Ayrıca, Türkiye insanının kırda ve kentte, doğru önderlikle,
her türlü kolektif çalışmaya yatkın olduğu anlaşılmıştır.
Bunlar çok üzücü kayıplar pahasına elde edilmiş ama pırlanta
değerinde bir birikimdir. Ancak tarih henüz halkın fedakarlıkta
bulunmadan kazanım sağlamış olduğu hiç bir ülkeyi
yazmamıştır.” (M.Tanju Akad/Türkiye Sorunları-1) (*)
Genel olarak Türkiye Solu'nun,
özel olarak devrimci hareketimizin-çizgimizin, küçümsenmeyecek
bir ideolojik-teorik, kadro/insan ve deneyim birikimi vardır. Bunu,
tartışmasız kabul etmemiz gerekiyor. Bu birikimi, çok önemli
buluyorum. İçerisinde uzun yıllar yer aldığımız, çeşitli
kademelerinde ve eylemlerinde görev yaptığımız devrimci
hareketimizin, bugüne, bu anlamda, güçlü bir miras bıraktığına
inanıyorum.
Mahir Çayan ve arkadaşlarının,
THKP-C'nin ideolojik-teorik ve politik yazılarının, deneyimlerinin
bu miras içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Bunun için, değerlendirmelerde, son 20 yılın esas alınmasını
doğru buluyorum. Bunun, 'olmazsa olmaz' türünden bir doğru
olacağına inanıyorum.
Tüm reddiyelere rağmen, her yeni
gelen günde bu mirasa sahip çıkılacağını, bu birikimden daha
çok yararlanılacağını ve yol gösterici kabul edileceğini
vurgulama gereği duyuyorum.
Mahir Çayan-THKP-C ve Devrimci
Gençlik/Devrimci Yol çizgisinde ideolojik, teorik, politik ve
örgütsel konularda yazılanların, yaşanan deneyimlerin,
yazıldıkları ve yaşandıkları döneme özgü oldukları, bu
anlamda devrimci hareketimizin, yalnızca o tarihi koşullara özgü
bir olgu olarak ele alınıp değerlendirilmesi gerektiğini
düşünmüyorum. Bunun devamı olarak, 24 Ocak/12 Eylül 1980
sonrası Türkiye'sinde bu birikimin, devrimci sınıf mücadelesinin
yürütülüp-yönlendirilmesinde, mücadelenin önündeki engellerin
aşılmasında, sorunların çözümlenmesinde, emekçi halklarımızın
devrimci hareketimiz saflarında ve devrimci çizgimizde
örgütlenmesinde, örgütlü olarak yapılacak İKTİDAR
YÜRÜYÜŞÜNÜN başarıya ulaştırılmasında bir temel
oluşturamayacağı ve ışık tutamayacağı, yapılması gerekenin
şu veya bu biçimde, şu veya bu oranda özünde 'sil baştan'
yapmak, dahası yeni bir temel aramak-oluşturmak olduğu savına da
katılmıyorum. Öncelikle belirtmeliyim ki, devrimci hareketimiz, o
tarihi koşullarla sınırlı olan bir olgu olarak ele alınsa bile
(ki alınmamalı), yazılanların ve yapılanların, öz olarak,
doğru olduğuna inanıyorum. Faşizme karşı yürütülen mücadele
ve örgütlenme konusunda yazılanlar ve yaşanılan deneyimler, buna
somut bir örnek olarak verilebilir.
Ancak, yazılanlar ve yaşanılan
deneyimler, daha geniş anlamda olmak üzere tüm birikim, o tarihi
koşullarla sınırlı ve o tarihi koşullara özgü bir olgu olarak
değerlendirilemez.(**)
Devrimci sınıf mücadelesini
yürütüp-yönlendirmeye çalışan bir siyasi hareket, mücadelenin
önüne konulan/çıkarılan engelleri aşmak ve karşılaştığı
çok yönlü sorunları çözmek görevi ile yükümlüdür. Bu
bilinir. Bu engeller ve sorunlar, ortaya çıkış nedenleri ve
yarattıkları sonuçlar açısından, ortaya çıktıkları,
gözlendikleri ve çözümlenip aşılmaya çalışıldıkları
anla/zamanla sınırlı olmayabilirler. Köklü nedenleri ve
yaygın-geniş boyutlu sonuçları olabilir. Can alıcı bir öneme
sahip olabilir. Devrimci hareket, o an ve zamanda bunları aşabilir
ve çözebilir veya aşma ve çözme sürecine girebilir.
Öyleyse, devrimci sınıf
mücadelesinin yürütülüp-yönlendirilmesinde önümüze çıkan
engeller ve karşılaştığımız sorunlar, somuttur. Bunları aşmak
ve çözümlemek için yazılan ideolojik, teorik, politik ve
örgütsel yazılar ile atılan adımlar, somuta yöneliktir. Somutun
irdelenmesi, araştırılması, incelenmesi ve tartışılmasıdır.
Bu yadsınamaz. Devrimci sınıf mücadelesinin önüne doğrudan ya
da dolaylı olarak çıkmayan engeller ve sorunlar, devrimci
hareketin o aşamada aşmak ve çözmek zorunda olduğu engeller ve
sorunlar değildir. Doğru devrimci tavır, budur. Devrimci bir bakış
açısı, bunu gerektirir.
Peki, somuta yönelik yazılan bu
ideolojik, teorik, politik ve örgütsel yazıların, yaşanılanların
o an/zaman ve aşama ile sınırlı olduğu söylenebilir mi?
Bunlar o an/zaman ve aşama ile
ilgili "güncelliği" de içerir ama, bir bütün olarak, o
koşullarla sınırlı değildir; "yarına yönelik olma", "yarına
temel oluşturma", "yarına ışık tutma" yönü de vardır. O
an/zaman ve aşama ile daha ki süreçte geçerli olma niteliği de
vardır. Örn: Faşizm ve Anti-Faşist mücadele, Emperyalizm ve yeni
Sömürgecilik, modern revizyonizm ve "sosyal emperyalizm" tartışmaları; öncü savaşı, burjuva liberalleri ve iç savaş,
devrimciler niçin savaşıyor? vb... başlıklı yazılar, yalnızca
yazıldıkları koşullara yönelik ve dolayısı ile o koşullarda
geçerli olacak, koşullarda şu veya bu oranda bir değişme
olduğunda geçersiz hale gelecek yazılar değillerdir. Yine birim
ve ülke düzeyinde hayata geçirilmesi önerilen Direniş
Komiteleri, SDB, DSB, Cephe, Parti vb. örgütlenmelerle ilgili
yazılanlar ve bu örgütlenmeleri gerçekleştirme doğrultusunda
atılan adımlar, o koşullara özgü nitelikte yazılan yazılar ve
atılan adımlar değillerdir. O koşullarda hayata geçirilen
mücadele içinde yetişen KADROLARIMIZIN da, dahaki süreçte
hiç işe yaramayacak özellikler kazandığını söylemek de mümkün
değildir. Var olan birikimimizin bu yönünü göz ardı etmek, yok
varsaymak, devrimci hareketimizin geçmiş dönemde (12 Eylül
öncesi) anlık hareket ettiğini ve uzun dönemli bir bakış
açısına sahip olmadığını, yani oportünist bir çizgi takip
ettiğini söylemektir. Bizim hareketimiz için, bu söylenemez.
Söylemek, gerçeği reddetmektir.
Hiç şüphesiz, 24 Ocak/12 Eylül
1980 sonrası uygulamaya sokulan yeni ekonomik istikrar tedbirlerinin
ve ondan daha önemli olmak üzere 82 Anayasası'nın ve onu
tamamlayan yasalarda ifadesini bulan yeni yasal-kurumsal yapının
incelenmesi gerekir. Yeni dönemin, tüm yönleri ile bilinmesi
gerekir. Bu zorunludur. İhmal edilemez. Küçümsenemez. Bu
yapılmadan, bu yeni dönemde, devrimci sınıf mücadelesi başarıyla
yürütülüp- yönlendirilemez.(***) Ancak 24 Ocak/12 Eylül sonrası
ülkede zorla sağlanan-sağlanmaya çalışılan değişim ve
dönüşüm ile ülkemizin tarihi gelişim çizgisinde niteliksel
olarak farklı, yeni bir aşamaya geçilmemiştir. İki dönem
arasında, Çin Seddi çekilecek kadar köklü bir fark yoktur. Bu
fark olmadığı için, bu nedenden dolayı da, dünkü birikimimizin
üzerine bir çizgi çekilemez.
Ülkenin tarihi gelişim
çizgisindeki ( irademiz dışındaki ve dahilindeki nedenlerden
dolayı olabilir) şu veya bu orandaki bir değişim ve ortaya çıkan
yeni durum sonrası, devrimci hareket, bunu, aşılması ve
çözümlenmesi gereken bir engel ve sorun olarak görür. İrdeler.
İdeolojik ve teorik açıklamasını yapar. Bunu yapmadan, yeni
durum öncesi var olanla yetinerek, devrimci sınıf mücadelesini
yürütüp-yönlendirmeye devam etmek elbette mümkün değildir. 12
Mart sonrası dönemde, Mahir Çayan'ın yazdıklarının ve
özellikle Kesintisizler'in yeterli olduğunu söyleyerek
kendilerince "silahlı mücadele"yi sürdüren "Sol"lar, bizim bu
tespitimizin somut ama trajik örnekleridir.
Devrimci hareket, dününe
bakarak, yeni dönem öncesi aşamanın tarihi koşullarına özgü
olanla bugüne uzanan, bugüne ışık tutan, bugün de geçerli
olacak olanı birbirinden ayırır. Bugüne uzanan, bugüne ışık
tutan ve bugün de geçerli olacak olanla, yeni durumun irdelenmesi
sonrası elde edilen, bir bütün olarak, bugünkü çizgiyi,
devrimci hareketi oluşturacaktır.
Bugün, bu görev, devrimci sınıf
mücadelesini yürütüp-yönlendirmeye çalışan tüm devrimci
kadrolarımızın omuzlarındadır.
Bizler, dünden bugüne devredilen
birikimimizin temeli üzerinde bugünü tahlil etme, bugünkü
sübjektif durumumuzu aşma, devrimci sınıf mücadelesini
yürütüp-yönlendirme, yeni taktikler geliştirme, yani mücadele
biçimleri saptama ve hayata geçirme, gereksinim duyulacak yeni
örgüt biçimlerini yaratma yeteneğine sahibiz.
Burada bir noktaya değinmek
gerekiyor; düne bakmak, hele olayların üzerinden biraz geçtikten
sonra bakmak, bugüne ve özellikle yarına bakmaktan, her zaman daha
kolaydır. Çünkü, dün yaşanmıştır. Yaşananların sonuçları,
görülmüştür. Bugüne ve yarına bakarken, bu avantajımız
yoktur. Ama düne bakarken, dünü, akla gelebilecek tüm
özelliklerinden şu veya bu ölçüde soyutlayarak irdeleme hatasına
da düşülebiliyor. Yapılması gereken, dünü, tüm
özellikleriyle, dünkü koşullarında ele almaktır. O koşullarda
yapılması gerekenler yapıldı mı? Başka ne yapılabilirdi? Eksik
kalan ne? Yanlış olan ne? Neden? Bu soruların yanıtları
verilmelidir. Sonra, daha başka sorular da sormalıyız. O
koşullarla sınırlı mı kaldık? Bugüne uzanan, bugüne ışık
tutan, bugün de geçerli olan neler yazdık ve yaptık? Önerdik?
Eksik olan ne? Neden?...
Bence, böyle bir bakış açısı,
düne sağlıklı bakmaktır. Olması gereken şekilde bakmaktır.
3.8.1987/26.12.1987/*****/SESİMİZ”
Notlar:
* M. Tanju Akad'ın bugün hangi
konumda olduğu ve bugüne kadar yazıp yayımladıklarının
hangisini savunup hangisini reddettiği, ayrı bir konudur; 1987
yılında yazdığı bir yazıdaki bu yaklaşım doğrudur ve
haliyle, o yıllarda yazdığım bu yazılar içerisinde yer
almıştır..
** 1987 yılında, cezaevinde iken
yazılan bu görüşlerin bir benzerini, yıllar sonra yazdığım
bir başka yazıda da savunmaya devam ettim, etmeye de devam
ediyorum.
"...Bir
dönem ellerimizden düşmeyen ve Bulgaristan Partizanlarının
2.Dünya Savaşı ve sonrası yıllarda yürüttükleri savaşı
anlatan (ki en ünlüsü 'Seni Halk Adına Ölüme Mahkum Ediyorum'
idi) kitapları anımsatmaya başlayan bu 'yakın dönem anı
kitapları', bu biçimleriyle, bence, belki de paylaşım yapan
arkadaşların, yazarken ve paylaşıma sunarken, hiçbirisinin (öyle
olduğunu varsayıyorum) aklının köşesinden bile geçmediğine
inandığım şöylesi bazı yanlış 'algılara' yol açmıyor mu?
1-Sol,
Sosyalist ve Devrimci Mücadele, gençken içinde yer alınan ve
yürütülen; bilahare, gençlik elden gidince 'mazi' olan bir dönemi
mi ifade eder?
2-İçinde
yer aldığımız mücadele, 1980 öncesi koşullarda ortaya çıkan
ve haliyle o koşullar ortadan kalkınca 'tarih' olan 'dönemsel' bir
mücadele midir?
3-İçinde
yer aldığımız (kim nerede idiyse) örgütlenme ve mücadele, ya
'çok kötü'('tu kaka' edilecek) ya da 'çok iyi'(göklere
çıkarılacak) bir örgütlenme ve mücadele miydi?
4-Biz
'sıradan' olmayı reddeden ve 'farklı' olmaya çalışan, içinde
yaşanılandan daha başka ve daha iyi bir yaşamı yaratmak için
'her şeyi göze alan' ve 'her şeyini feda eden' kadın-erkek
kişiler değil miydik?" ( 04.11.2018/ Bknz: Yol'da yaşanılanlar
çerçevesinde yazılan kitaplar üzerine.
https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com
)
***
1984 yılında, Buca Bölge Cezaevinde, Eski Bölüm 4. Koğuşta, biz
DY tutsakları, o günlerde dayatılan Tek Tip Elbiseye ve baskılara
karşı ortaya koyduğumuz direnişler çerçevesinde sıklıkla
gündeme getirilen 15'er günlük hücre hapsi cezalarının
arasında, aramızda yaptığımız eğitim çalışmalarında
kullanılmak üzere, elde var olan dergilerden, gazetelerden ve
kitaplardan yararlanılarak, bazı arkadaşların görev almasıyla,
farklı konularda oldukça kapsamlı çalışmalar yapıyorduk.
Bunlardan birisi, Mehmet Şahin ve B.E arkadaşların
araştırmasını ve taslak halde yazımını üstlendikleri "Yeni
Döneme Geçerken Üst Yapıda Merkezileşme" başlıklı oldukça
ayrıntılı bir çalışma idi. Umarım, bir gün bir yerlerden bu
yazılar çıkar ve onları da yayımlar, tarihe not olarak düşeriz.
04.05.2020/Datça




Hiç yorum yok :
Yorum Gönder