4 Mayıs 2020 Pazartesi

2020.05.04.CEZAEVİ YAZILARI-1: VAR OLAN BİLGİ VE DENEY BİRİKİMİMİZ ÜZERİNE

  Hiç yorum yok

     CEZAEVİ YAZILARI-1:VAR OLAN BİLGİ VE DENEY BİRİKİMİMİZ ÜZERİNE
     21 Ekim 1988 tarihinde Aydın E Tipi Özel kapalı Cezaevinden sevk edilerek getirildiğimiz Nazilli E tipi Özel Kapalı Cezaevinde iken, Aydın'da birlikte olduğumuz İnkılap Dal'ın, yakalandığı lösemi nedeniyle, Ağustos 1989 tarihinde, öldüğünü öğrenmiştim.
     Ölümünden bir süre sonra, Akhisarlı arkadaşları, benden, İnkılap'ın cezaevi günlerine dair bir yazı istemişler ve ben de oturup, oldukça uzun bir yazı yazmış ve bir biçimde onlara ulaştırmıştım.
     İnkılap ile ilgili paylaşımların tamamına yakınında mutlaka bir bölümüne yer verilen bu yazımda, yalnızca İnkılap'ın cezaevi günlerini değil, İnkılap ile birlikte olduğumuz günlerdeki Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevini, siyasileri ve özellikle de biz DY'li tutsakları, belli bir çerçeve dahilinde anlatmaya çalışmıştım.
     (Yıllar sonra, İnkılap'ın Kanada'da yaşayan kardeşi, yazının aslının onda olup olmadığını sormam ve var olduğunu öğrendikten sonra istemem üzerine, orijinal halinin bir nüshasını bana gönderdi ve bende o yazıyı, bloğumda ve bazı sosyal medya platformlarında yayınladım. Bknz: İnkılap Dal'ın ardından, https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com )
     ***
     İşte, yukarıda sözü edilen bu yazıda oldukça ayrıntılı bir biçimde anlatılan Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevine 1986 Ağustos-Eylül aylarında gelen ilk mahkum grubu içinde ben de vardım.
     ***
     Aydın'a ilk gelen DY'li grup içerisinde, öncesinde kalınan Şirinyer Askeri ve Buca Bölge Cezaevlerinden beri var olagelen bazı sorunlar söz konusu idi; ama bu sorunlar,, muhataplarınca, farklı nedenlerle belli bir noktanın ötesine geçirilmiyor ve tabiri caizse, bir biçimde "içe" hapsediliyordu.
     Ülkenin farklı yerlerinden gruplar halinde yeni mahkum grupları sevk olarak geldikçe, 1986 yılı Ağustos-Eylül ayları ile 1987 yılı Yaz ayları arasında, cezaevi hızla dolmuştu; bu gelenler arasında, çoğunluk, PKK'lılar ve DY'lilerdi; DY'lilerin sayısı, bir ara 70 civarına ulaşmıştı.
     Diğer siyasi hareketlerdeki durum üzerine herhangi bir şey söyleyemem ama, farklı illerdeki Askeri ve Sivil cezaevlerinde ya da (yıllardır içeride tutsak olduğumuzdan) bihaber olduğumuz cezaevi dışındaki farklı koşullarda bir başlarına yaşamaya ve ayakta kalmaya çalışan DY'liler, Aydın'a gelirken, yalnızca kendilerini ve özel eşyalarını değil, aynı zamanda, o tarihe kadar yaşadıkları yerlerde kendilerince ürettikleri ve doğru bildikleri düşünceler ile içinde yer aldıkları ya da tanık oldukları tartışmaları da getiriyorlardı; bundan doğal bir şey de olamazdı.
     Tanışma fasılları geçildikten sonra, biraz da giderek değişen ortamın etkisiyle, herkes, bulunduğu yerlerdeki "içe" yönelik tartışmaları, tanık ya da taraf olduğu, eleştirdiği ya da savunduğu ölçüde birbirine aktarıyor; böylece, giderek yükselen farklı sesler ve adı konulmamış, ne kadar sağlıklı olduğu tartışma götürür, farklı gruplaşmalar gözle görülür hale gelmeye başlıyordu.
     Yer yer, fazlaca taraf bulmayan ve haliyle derinleştirilmeyen bazı bireysel çıkışlara ya da zorlama sürtüşmelere tanık olunsa da, bu sürecin, bir yerde, aleni ve ortak bir tartışmaya evrilmesi kaçınılmazdı; doğal olan da bu idi; nitekim, öyle de oldu.
     ***
     04.09.2018 tarihinde yazıp yayınladığım "Kim Yolcu, Kimler Yollarda?" (Bknz: https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com ) başlıklı yazımda da ayrıntılı bir biçimde anlattığım gibi, DY'liler arasında var olan ve gerçekte, o koşullarda çok doğal olarak kabul edilmesi ve haliyle el birliği ile bir çözüm yolunun bulunmaya çalışılması gereken sorunlar, bazı arkadaşlarca, yalnızca kendilerinin bildiği nedenlerle, o günlerde ağırlıkla yurt dışındaki DY'liler arasında yaşandığı duyumları alınan ve içinde yaşaya geldiğimiz cezaevi koşulları nedeniyle ezici çoğunluğumuzun doğru dürüst hiç bir bilgisinin olmadığı tartışmalar ve gruplaşmalar ile ilişkilendirilmeye ve ısrarla, o düzlemde tartıştırılarak çözümlenmeye çalışıldı.
     Bugünden geriye bakıldığında çok komik gelen ve o günkü hararetli savunucularının bugün ağızlarına bile almadığı iddialara göre, var olan üçlü kümeleşmenin en kalabalık olanları "Devrimci İşçi"yi temsil ediyorlardı; onlara göre "DY Örgütü" vardı vs.vs... İkinci kümelenme ise, kendisini "Kuleci" olarak tanımlıyordu; çünkü, kendilerinin böyle olduğunu söyleyenlere göre, onlar "Kule"de idiler; yani, kendilerince, kendilerini "Devrimci İşçi"nin ve haliyle, o koşullarda dahi var olduğunu iddia ettikleri "DY Örgütü"nün Aydın Cezaevi temsilcisi olarak tanımlayan arkadaşlar ile kendilerini, gerçekte, herhangi bir şekilde tanımlamayan ama buna rağmen, hangi akla hizmet bilinmez, ısrarla "Göçmen"ci, "Örgüt düşmanı" vb.vb. olmakla suçlanan bir kaç kişiden mütevellit bizim aramızda bulunduklarını ve durumu idare ettiklerini düşünüyorlardı. (Gülmeyin, ayniyle vaki, biz, bütün bunları yaşadık.)
     ***
     Günlerce süren ve bugün bile, kendi açımdan, oldukça yararlı olduğunu düşündüğüm bu tartışmalar süresince, konuşmak ve düşüncelerini dile getirmek isteyen her birimiz, istediğimiz gibi konuştuk.
     Yetmedi; o günlerde, "SESİMİZ" başlıklı bir duvar gazetesi (ayrıca bir çocuk duvar gazetesi) çıkarıyor ve düşündüklerimizi o duvar gazetesinde de yayımlıyorduk.
     Gazetenin sorumlusu, bir başka deyişle, Yazı İşleri Müdürü Kemal Kaşkar arkadaş idi. Kemal, gerçekten işini hakkı ile yapan ve yazmayı seven, Türkçe yazım kurallarını (en azından bize göre) iyi bilen bir arkadaştı. (Laf aramızda, hala zaman zaman hatalı kullandığım "daha", "dahi" anlamındaki "de, da" takılarının ne kadar önemli olduğunu ve nasıl yazılacağını, onun uyarıları sonucu öğrendim.)
     İşte, "Cezaevi yazıları" başlığı altında toplamaya çalıştığım ve zaman zaman yayınlamayı düşündüğüm yazılar, bu ve benzeri koşullarda yazılan ve bir kısmı da bu duvar gazetesinde yayınlanan yazılardır.
     (Yıllar önce yazdığım "Pazar Yeri yazıları" ile "Marmaris Yazıları"ndan sonra, yayınlanma sırası bu kapsamdaki yazılara geldi. Bu yazıların bir kısmını kişisel arşivinde saklayan ve yıllar sonra, istemem üzerine, birer nüshasını 24/25 Şubat 2020 tarihlerinde bana gönderen Kemal Kaşkar arkadaşa, çok teşekkür ediyorum; umarım, bir gün, bu duvar gazetesinde yayınlanan bütün ürünleri bir kitap haline getirir ve yayınlar.):
                       “ VAR OLAN BİLGİ VE DENEY BİRİKİMİMİZ ÜZERİNE
     “Olaya basit bir yengi veya yenilgi mantığı içinde bakmak kadar büyük bir dar görüşlülük olamaz. Söz konusu dönem içerisinde halkın hatırı sayılır bir kesimi önemli örgütlenme deneylerinden geçmiş, örgütleri dağıtılmış olmasına rağmen, bu, önümüzdeki yıllar için büyük bir birikimin temelini oluşturmuştur. Bu arada sivil faşist hareketin devlet kurumlarında daha da kökleşip gerçek bir iktidar alternatifi haline gelmesi önlenmiştir. Faşist katliamlara karşı direnilmiş, Maraş'taki olayların tekrarlanması önlenmiştir. Ayrıca, Türkiye insanının kırda ve kentte, doğru önderlikle, her türlü kolektif çalışmaya yatkın olduğu anlaşılmıştır. Bunlar çok üzücü kayıplar pahasına elde edilmiş ama pırlanta değerinde bir birikimdir. Ancak tarih henüz halkın fedakarlıkta bulunmadan kazanım sağlamış olduğu hiç bir ülkeyi yazmamıştır.” (M.Tanju Akad/Türkiye Sorunları-1) (*)
     Genel olarak Türkiye Solu'nun, özel olarak devrimci hareketimizin-çizgimizin, küçümsenmeyecek bir ideolojik-teorik, kadro/insan ve deneyim birikimi vardır. Bunu, tartışmasız kabul etmemiz gerekiyor. Bu birikimi, çok önemli buluyorum. İçerisinde uzun yıllar yer aldığımız, çeşitli kademelerinde ve eylemlerinde görev yaptığımız devrimci hareketimizin, bugüne, bu anlamda, güçlü bir miras bıraktığına inanıyorum.
     Mahir Çayan ve arkadaşlarının, THKP-C'nin ideolojik-teorik ve politik yazılarının, deneyimlerinin bu miras içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bunun için, değerlendirmelerde, son 20 yılın esas alınmasını doğru buluyorum. Bunun, 'olmazsa olmaz' türünden bir doğru olacağına inanıyorum.
     Tüm reddiyelere rağmen, her yeni gelen günde bu mirasa sahip çıkılacağını, bu birikimden daha çok yararlanılacağını ve yol gösterici kabul edileceğini vurgulama gereği duyuyorum.
     Mahir Çayan-THKP-C ve Devrimci Gençlik/Devrimci Yol çizgisinde ideolojik, teorik, politik ve örgütsel konularda yazılanların, yaşanan deneyimlerin, yazıldıkları ve yaşandıkları döneme özgü oldukları, bu anlamda devrimci hareketimizin, yalnızca o tarihi koşullara özgü bir olgu olarak ele alınıp değerlendirilmesi gerektiğini düşünmüyorum. Bunun devamı olarak, 24 Ocak/12 Eylül 1980 sonrası Türkiye'sinde bu birikimin, devrimci sınıf mücadelesinin yürütülüp-yönlendirilmesinde, mücadelenin önündeki engellerin aşılmasında, sorunların çözümlenmesinde, emekçi halklarımızın devrimci hareketimiz saflarında ve devrimci çizgimizde örgütlenmesinde, örgütlü olarak yapılacak İKTİDAR YÜRÜYÜŞÜNÜN başarıya ulaştırılmasında bir temel oluşturamayacağı ve ışık tutamayacağı, yapılması gerekenin şu veya bu biçimde, şu veya bu oranda özünde 'sil baştan' yapmak, dahası yeni bir temel aramak-oluşturmak olduğu savına da katılmıyorum. Öncelikle belirtmeliyim ki, devrimci hareketimiz, o tarihi koşullarla sınırlı olan bir olgu olarak ele alınsa bile (ki alınmamalı), yazılanların ve yapılanların, öz olarak, doğru olduğuna inanıyorum. Faşizme karşı yürütülen mücadele ve örgütlenme konusunda yazılanlar ve yaşanılan deneyimler, buna somut bir örnek olarak verilebilir.
     Ancak, yazılanlar ve yaşanılan deneyimler, daha geniş anlamda olmak üzere tüm birikim, o tarihi koşullarla sınırlı ve o tarihi koşullara özgü bir olgu olarak değerlendirilemez.(**)
     Devrimci sınıf mücadelesini yürütüp-yönlendirmeye çalışan bir siyasi hareket, mücadelenin önüne konulan/çıkarılan engelleri aşmak ve karşılaştığı çok yönlü sorunları çözmek görevi ile yükümlüdür. Bu bilinir. Bu engeller ve sorunlar, ortaya çıkış nedenleri ve yarattıkları sonuçlar açısından, ortaya çıktıkları, gözlendikleri ve çözümlenip aşılmaya çalışıldıkları anla/zamanla sınırlı olmayabilirler. Köklü nedenleri ve yaygın-geniş boyutlu sonuçları olabilir. Can alıcı bir öneme sahip olabilir. Devrimci hareket, o an ve zamanda bunları aşabilir ve çözebilir veya aşma ve çözme sürecine girebilir.
     Öyleyse, devrimci sınıf mücadelesinin yürütülüp-yönlendirilmesinde önümüze çıkan engeller ve karşılaştığımız sorunlar, somuttur. Bunları aşmak ve çözümlemek için yazılan ideolojik, teorik, politik ve örgütsel yazılar ile atılan adımlar, somuta yöneliktir. Somutun irdelenmesi, araştırılması, incelenmesi ve tartışılmasıdır. Bu yadsınamaz. Devrimci sınıf mücadelesinin önüne doğrudan ya da dolaylı olarak çıkmayan engeller ve sorunlar, devrimci hareketin o aşamada aşmak ve çözmek zorunda olduğu engeller ve sorunlar değildir. Doğru devrimci tavır, budur. Devrimci bir bakış açısı, bunu gerektirir.
     Peki, somuta yönelik yazılan bu ideolojik, teorik, politik ve örgütsel yazıların, yaşanılanların o an/zaman ve aşama ile sınırlı olduğu söylenebilir mi?
     Bunlar o an/zaman ve aşama ile ilgili "güncelliği" de içerir ama, bir bütün olarak, o koşullarla sınırlı değildir; "yarına yönelik olma", "yarına temel oluşturma", "yarına ışık tutma" yönü de vardır. O an/zaman ve aşama ile daha ki süreçte geçerli olma niteliği de vardır. Örn: Faşizm ve Anti-Faşist mücadele, Emperyalizm ve yeni Sömürgecilik, modern revizyonizm ve "sosyal emperyalizm" tartışmaları; öncü savaşı, burjuva liberalleri ve iç savaş, devrimciler niçin savaşıyor? vb... başlıklı yazılar, yalnızca yazıldıkları koşullara yönelik ve dolayısı ile o koşullarda geçerli olacak, koşullarda şu veya bu oranda bir değişme olduğunda geçersiz hale gelecek yazılar değillerdir. Yine birim ve ülke düzeyinde hayata geçirilmesi önerilen Direniş Komiteleri, SDB, DSB, Cephe, Parti vb. örgütlenmelerle ilgili yazılanlar ve bu örgütlenmeleri gerçekleştirme doğrultusunda atılan adımlar, o koşullara özgü nitelikte yazılan yazılar ve atılan adımlar değillerdir. O koşullarda hayata geçirilen mücadele içinde yetişen KADROLARIMIZIN da, dahaki süreçte hiç işe yaramayacak özellikler kazandığını söylemek de mümkün değildir. Var olan birikimimizin bu yönünü göz ardı etmek, yok varsaymak, devrimci hareketimizin geçmiş dönemde (12 Eylül öncesi) anlık hareket ettiğini ve uzun dönemli bir bakış açısına sahip olmadığını, yani oportünist bir çizgi takip ettiğini söylemektir. Bizim hareketimiz için, bu söylenemez. Söylemek, gerçeği reddetmektir.
     Hiç şüphesiz, 24 Ocak/12 Eylül 1980 sonrası uygulamaya sokulan yeni ekonomik istikrar tedbirlerinin ve ondan daha önemli olmak üzere 82 Anayasası'nın ve onu tamamlayan yasalarda ifadesini bulan yeni yasal-kurumsal yapının incelenmesi gerekir. Yeni dönemin, tüm yönleri ile bilinmesi gerekir. Bu zorunludur. İhmal edilemez. Küçümsenemez. Bu yapılmadan, bu yeni dönemde, devrimci sınıf mücadelesi başarıyla yürütülüp- yönlendirilemez.(***) Ancak 24 Ocak/12 Eylül sonrası ülkede zorla sağlanan-sağlanmaya çalışılan değişim ve dönüşüm ile ülkemizin tarihi gelişim çizgisinde niteliksel olarak farklı, yeni bir aşamaya geçilmemiştir. İki dönem arasında, Çin Seddi çekilecek kadar köklü bir fark yoktur. Bu fark olmadığı için, bu nedenden dolayı da, dünkü birikimimizin üzerine bir çizgi çekilemez.
     Ülkenin tarihi gelişim çizgisindeki ( irademiz dışındaki ve dahilindeki nedenlerden dolayı olabilir) şu veya bu orandaki bir değişim ve ortaya çıkan yeni durum sonrası, devrimci hareket, bunu, aşılması ve çözümlenmesi gereken bir engel ve sorun olarak görür. İrdeler. İdeolojik ve teorik açıklamasını yapar. Bunu yapmadan, yeni durum öncesi var olanla yetinerek, devrimci sınıf mücadelesini yürütüp-yönlendirmeye devam etmek elbette mümkün değildir. 12 Mart sonrası dönemde, Mahir Çayan'ın yazdıklarının ve özellikle Kesintisizler'in yeterli olduğunu söyleyerek kendilerince "silahlı mücadele"yi sürdüren "Sol"lar, bizim bu tespitimizin somut ama trajik örnekleridir.
     Devrimci hareket, dününe bakarak, yeni dönem öncesi aşamanın tarihi koşullarına özgü olanla bugüne uzanan, bugüne ışık tutan, bugün de geçerli olacak olanı birbirinden ayırır. Bugüne uzanan, bugüne ışık tutan ve bugün de geçerli olacak olanla, yeni durumun irdelenmesi sonrası elde edilen, bir bütün olarak, bugünkü çizgiyi, devrimci hareketi oluşturacaktır.
     Bugün, bu görev, devrimci sınıf mücadelesini yürütüp-yönlendirmeye çalışan tüm devrimci kadrolarımızın omuzlarındadır.
     Bizler, dünden bugüne devredilen birikimimizin temeli üzerinde bugünü tahlil etme, bugünkü sübjektif durumumuzu aşma, devrimci sınıf mücadelesini yürütüp-yönlendirme, yeni taktikler geliştirme, yani mücadele biçimleri saptama ve hayata geçirme, gereksinim duyulacak yeni örgüt biçimlerini yaratma yeteneğine sahibiz.
     Burada bir noktaya değinmek gerekiyor; düne bakmak, hele olayların üzerinden biraz geçtikten sonra bakmak, bugüne ve özellikle yarına bakmaktan, her zaman daha kolaydır. Çünkü, dün yaşanmıştır. Yaşananların sonuçları, görülmüştür. Bugüne ve yarına bakarken, bu avantajımız yoktur. Ama düne bakarken, dünü, akla gelebilecek tüm özelliklerinden şu veya bu ölçüde soyutlayarak irdeleme hatasına da düşülebiliyor. Yapılması gereken, dünü, tüm özellikleriyle, dünkü koşullarında ele almaktır. O koşullarda yapılması gerekenler yapıldı mı? Başka ne yapılabilirdi? Eksik kalan ne? Yanlış olan ne? Neden? Bu soruların yanıtları verilmelidir. Sonra, daha başka sorular da sormalıyız. O koşullarla sınırlı mı kaldık? Bugüne uzanan, bugüne ışık tutan, bugün de geçerli olan neler yazdık ve yaptık? Önerdik? Eksik olan ne? Neden?...
     Bence, böyle bir bakış açısı, düne sağlıklı bakmaktır. Olması gereken şekilde bakmaktır.
3.8.1987/26.12.1987/*****/SESİMİZ”
     Notlar:
     * M. Tanju Akad'ın bugün hangi konumda olduğu ve bugüne kadar yazıp yayımladıklarının hangisini savunup hangisini reddettiği, ayrı bir konudur; 1987 yılında yazdığı bir yazıdaki bu yaklaşım doğrudur ve haliyle, o yıllarda yazdığım bu yazılar içerisinde yer almıştır..
     ** 1987 yılında, cezaevinde iken yazılan bu görüşlerin bir benzerini, yıllar sonra yazdığım bir başka yazıda da savunmaya devam ettim, etmeye de devam ediyorum.
     "...Bir dönem ellerimizden düşmeyen ve Bulgaristan Partizanlarının 2.Dünya Savaşı ve sonrası yıllarda yürüttükleri savaşı anlatan (ki en ünlüsü 'Seni Halk Adına Ölüme Mahkum Ediyorum' idi) kitapları anımsatmaya başlayan bu 'yakın dönem anı kitapları', bu biçimleriyle, bence, belki de paylaşım yapan arkadaşların, yazarken ve paylaşıma sunarken, hiçbirisinin (öyle olduğunu varsayıyorum) aklının köşesinden bile geçmediğine inandığım şöylesi bazı yanlış 'algılara' yol açmıyor mu?
     1-Sol, Sosyalist ve Devrimci Mücadele, gençken içinde yer alınan ve yürütülen; bilahare, gençlik elden gidince 'mazi' olan bir dönemi mi ifade eder?
     2-İçinde yer aldığımız mücadele, 1980 öncesi koşullarda ortaya çıkan ve haliyle o koşullar ortadan kalkınca 'tarih' olan 'dönemsel' bir mücadele midir?
     3-İçinde yer aldığımız (kim nerede idiyse) örgütlenme ve mücadele, ya 'çok kötü'('tu kaka' edilecek) ya da 'çok iyi'(göklere çıkarılacak) bir örgütlenme ve mücadele miydi?
     4-Biz 'sıradan' olmayı reddeden ve 'farklı' olmaya çalışan, içinde yaşanılandan daha başka ve daha iyi bir yaşamı yaratmak için 'her şeyi göze alan' ve 'her şeyini feda eden' kadın-erkek kişiler değil miydik?" ( 04.11.2018/ Bknz: Yol'da yaşanılanlar çerçevesinde yazılan kitaplar üzerine. https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com )
     *** 1984 yılında, Buca Bölge Cezaevinde, Eski Bölüm 4. Koğuşta, biz DY tutsakları, o günlerde dayatılan Tek Tip Elbiseye ve baskılara karşı ortaya koyduğumuz direnişler çerçevesinde sıklıkla gündeme getirilen 15'er günlük hücre hapsi cezalarının arasında, aramızda yaptığımız eğitim çalışmalarında kullanılmak üzere, elde var olan dergilerden, gazetelerden ve kitaplardan yararlanılarak, bazı arkadaşların görev almasıyla, farklı konularda oldukça kapsamlı çalışmalar yapıyorduk. Bunlardan birisi, Mehmet Şahin ve  B.E arkadaşların araştırmasını ve taslak halde yazımını üstlendikleri "Yeni Döneme Geçerken Üst Yapıda Merkezileşme" başlıklı oldukça ayrıntılı bir çalışma idi. Umarım, bir gün bir yerlerden bu yazılar çıkar ve onları da yayımlar, tarihe not olarak düşeriz.
     04.05.2020/Datça
     Mehmet Erdal



Hiç yorum yok :

Yorum Gönder