31 Mayıs 2020 Pazar

2020.06.01.CEZAEVİ YAZILARI-5: İÇ TARTIŞMALAR

  Hiç yorum yok

     CEZAEVİ YAZILARI-5: İÇ TARTIŞMALAR !
     Önceki dört bölümde okuduğunuz yazıların (ve bundan sonra yayınlanacak olanların da bir kısmının) yazılmasına vesile olan Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevinde DY'cu tutsaklar arasında yaşanan ve 1987 yılı ikinci yarısı ile 1988 yılı ilk yarısını kapsayacak kadar oldukça uzun bir süre devam eden iç tartışmalar, Kasım 1987 başında, DY'cu tutsakların her birinin eksiksiz katılım gösterdiği toplantılar biçiminde de gerçekleşmiş; ilişkiler, bir ara koptu kopacak noktasına gelmişti.
      "CEZAEVİ YAZILARI":.. başlığı altında yayınlanan (ve o yıllarda yazılan) bu yazıların arka planını oluşturan bu "iç tartışmalara" dair özet bir bilginin, bu yazıların yazılma nedenlerinin ve içeriklerinin daha iyi anlaşılabilmesi açısından yararlı olacağını düşünüyorum.
     ***
     Daha önce yazdığım bir yazıda (*) bazı yönleriyle anlattığım bu "iç tartışma" sürecinde, başlangıçta, gerçekte, DY'cu tutsakların birlikte sürdürmeye çalıştıkları günlük yaşamlarında ve aralarındaki ilişkilerde yaşadıkları sorunlar ve bu sorunların aşılmasına dair görece farklı yaklaşımlar tartışılıyordu.
     Hiç şüphesiz, bu sorunlar ve bu sorunların aşılmasına dair görece farklı yaklaşımlar, yalnızca Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevi'nde ortaya çıkmış ve haliyle, öncesi olmayan gelişmeler değillerdi.
     Gerçekte, bizler, öncesinde yaşadığımız cezaevlerinde de görece birbirinden farklı olmakla birlikte, özünde benzer sorunları ve tartışmaları yaşıyorduk.
     1986 yılı ikinci yarısının sonlarından itibaren farklı cezaevlerinden ya da cezaevleri dışındaki yerlerden farklı zamanlarda gelip farklı nedenlerle gönüllü olarak bir arada yaşamayı tercih eden DY'cu tutsakların (benim de içinde olduğum) bir kısmı, bu var olan ortak yaşamın pek çok yönden sorunlu olduğunu ve sorgulanması gerektiğini yüksek sesle dillendirmeye başlamıştı; (benim açımdan) Aydın'a özgü olan gelişme, bu idi.
     Böylesi bir durumda yapılması gereken, oturup, var olduğu iddia edilen sorunların gerçekte var olup olmadığının tartışılması ve eğer var iseler, çözümlerinin birlikte bulunarak, o sorunların elbirliği ile giderilmesi olmalıydı.
     Elbette, aklı selim galip gelse ve akla uygun davranılmak istense idi...
     Ama, maalesef, gelişmeler, beklendiği gibi olmadı.
     ***
     DY'cu tutsakları cezaevi yönetimi ve diğer siyasi hareketlerden tutsaklar nezdinde öteden beri temsil eden ve aynı zamanda DY'cuların ortak yaşam (komün) faaliyetlerini koordine eden arkadaşlar, önce "Sorun morun yok; bunlar hezeyanlardır" yollu savunma, sonra da, bu eleştirileri yöneltenleri, yurt dışı kaynaklı bazı gelişmeler ile ilişkilendirerek, suçlama ve dışlama/ötekileştirme yolunu seçtiler.
     Hal böyle olunca, tartışma, ister istemez, bir üst boyuta yükseldi.(**)
     ***
     Öncesi yıllarda, (öteden beri cezaevlerinde yatan DY'cu tutsakları kast ederek yazıyorum) her birimiz, içinde yaşadığımız koşullar nedeniyle, muhtemelen, çok net görüşler savunmuyorduk ya da farklı nedenlerle yüksek sesle dillendirerek savunamıyorduk; ama şimdi, bu iç tartışmaların başlamasıyla, birkaç arkadaş, çok net bir biçimde şunları söylüyorduk: Evet, hepimiz DY davalarından yargılanmış ve farklı cezalar almıştık. Kendimizi, DY'cu olarak görüyorduk. Gönüllü olarak bir araya gelmiştik ve birlikte yaşamayı tercih ediyorduk. Evet, hala, dışarıda bir şeyler yapmaya çalışan ve bu faaliyetleri nedeniyle tutsak konumuna düşen ve aramıza katılan arkadaşlar da vardı. Her ne ise, her birimiz, bugün, merkezi bir yapımızın olmadığı bu öznel koşullarda ayakta kalmaya çalışmamızın doğal sonucu olarak, günlük yaşama ve/veya dünyada ve ülkemizde olup biten güncel toplumsal (siyasal, ekonomik, sosyal vb.) gelişmelere dair birbirimizden görece farklı düşünceler geliştirmiş ve savunuyorduk. Bunda şaşılacak bir şey yoktu. Bu, hayatın akışına uygun bir gelişmeydi. (Bundan önceki dört bölümde okuduğunuz yazılarda, ısrarla ve döne döne devrimci hareketimizin bilgi, deney ve kadro birikiminin o günlerdeki durumunun irdelenmesinin, keza bundan sonraki bölümlerde okuyacağınız "İdeolojik-teorik çalışma'nın gerekliliğine vb..." dair yazıların bir kısmının yazılmalarının nedeni budur.)
     Bu durumda, Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevinde, kimse, kendisini, olmayan bir devrimci hareketin cezaevi temsilcisi gibi lanse edemez ve davranamazdı; eğer birilerinin cezaevi dışı ile bir ilişkisi var ise (ki var olduğu biliniyordu ve dahası, bu ilişki, 'kör kör gözüm parmağına' dercesine, bir biçimde, gösteriliyordu), bu ilişkisi, bu düzlemde bir ilişki olarak kabul edilemez ve kabul ettirilmeye de çalışılamazdı. Mevcut koşullarda yetki, yalnızca, bugün bu cezaevinde bulunan, kendisini DY'cu olarak gören ve bir arada yaşamayı tercih eden DY'culardan alınabilirdi.
     Bu cezaevindeki DY'cuların birlikteliği, yalnızca bu cezaevinde yaşayan DY'cuların bir birlikteliğiydi ve aynı anlama gelmek üzere, onların örgütüydü. Haliyle bu örgüt, bu cezaevinde bu birliktelik içinde yaşayan DY'culardan mütevellitti; yani onlardan oluşuyordu. Bugün, bu cezaevinde, bu DY'culara rağmen bir DY örgütü var olamazdı ve var olduğu da söylenemezdi.
     Hal böyle olunca, buradaki DY'cu tutsakları edilgen birer kişi olarak gören ve yetkiyi dışarıdan (olmayan devrimci hareketten) aldığını söyleyen bir örgüt anlayışı, teoriye de ters idi. Teori, bizlerin içinde var olduğu ya da yarattığı örgütlenmelerin, olmasını istediğimiz ve uğruna mücadele ettiğimiz yaşam biçimini esas alması ve onu yaşanılır bir gerçeklik haline getirmesi gerektiğini söylüyordu. Eğer, uğruna mücadele ettiğimiz ve bedeller ödediğimiz yaşam biçimini, bulunduğumuz yerlerde yaşanılır bir gerçeklik haline getiremeyecek idi isek, biz neden mücadele ediyorduk?.. Bu çerçevede, günlük yaşamımıza dair kararlar, iki-üç kişi arasında alınıp uygulamaya sokulmamalı; genel eğilim belirlenip, ondan sonra karar haline getirilmeliydi. (O günlerde, bu tür düşünceler 'parmak demokrasisi' olarak nitelendirilip aforoz edilmeye çalışıldığından, biz düşüncemizi, 'çoğunluk iradesi belirlensin', anlamına geldiğinden, 'genel eğilim belirlensin' biçiminde ifade ediyorduk. Yani, herkes kararını, parmağını kaldırarak mı belirtecek, diye sorulduğunda, hayır, düşüncesini kendi söyleyecek, diyorduk. Şimdi, bu satırları okuyan arkadaşlardan gülümseyenler var ise eğer, bilsinler ki, ayniyle vaki, bütün bunlar yaşandı ve konuşuldu.)
     Öncesinde ya da en son 1991 yılı 1 Ağustos tarihinde çıkan İnfaz yasası sonrası dışarıya çıktıkları andan itibaren aynı düşünceleri savunmaya devam ettiler mi ya da ettiler ise daha ne zamana kadar devam ettiler ve ne zaman, neden vazgeçtiler bilinmez ama o iç tartışmalar sırasında, bu arkadaşlarımız, görece birbirlerinden farklı olsalar da, şunları savunuyorlardı: Devrimci hareketimiz hala vardır. Yok, diyenler örgüt düşmanıdırlar. Örgütsüzlüğü, dahası sivil toplumcu anlayışları savunmaktadırlar. Yönetici/temsilci konumundaki arkadaşlar, hareketimizin bu cezaevindeki temsilcileridir. Hareketimiz, bazı değerlendirmeler yapmış ve yoluna devam etmektedir. Demokrasi'yi savunanlar, Mahir'in Kesintisizlerindeki örgüt anlayışını bilmeyen ve dahası reddedenlerdir. Bizde, Demokrasi değil, Demokratik Merkeziyetçilik geçerlidir. Bu cezaevinde, içinde yaşanılan koşullar nedeniyle, Demokratik Merkeziyetçiliğin merkezi yanı ağır basmaktadır. Biz, dünden bugüne bunu savunup geldik. DY'cu olanlar böyle düşünmelidir vb.vb...(***)
     Hem Mahir'in yaşadığı ve Kesintisizlerin yazıldığı hem de DY'un var olduğu ve mücadele ettiği nesnel ve öznel koşullar birbirinden ve her ikisi de içinde yaşanılan 12 Eylül sonrasının nesnel ve öznel koşullarından çok farklı idi; haliyle hepsinin nesnel ve öznel koşullarını bir ve aynı görüp, farklı nesnel ve öznel koşullarda yazılmış yazıları her tür koşulda geçerliymiş gibi değerlendirmek akla ziyan bir yaklaşımdı. Ama olsun, o anki durumu devam ettirmenin başka bir yolu da yoktu, bunu savunan arkadaşlara göre.
     (Sosyalist) Demokrasi ile Demokratik Merkeziyetçiliğin birbirinden farklı ve birbirlerinin yerine geçirilebilen zıt olgular olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği de dahil pek çok konu, neredeyse bir yılı bulan o sürede farklı biçimlerde ama özel olarak yalnızca bu çerçevede toplanılan on bir günde uzun uzadıya tartışıldı. Eteğindeki taşları dökmek isteyen herkes, bu vesile ile muradına nail oldu. Konuşulmayan bir şey kalmadı. (****)
     Çok sert tartışmaların yaşandığı ve haliyle oldukça stresli geçen bu on bir (11) günün sonunda, iç tartışmaların bitmeyeceğinin ve devam edeceğinin (bir biçimde) kabulü temelinde, bir uzlaşıya varıldı. (*****)
     01.06.2020/Datça
     Mehmet Erdal
     Notlar:
     (*) Bknz: 'Kim Yolcu? Kimler Yollarda? Https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com '
     (**) ”...Şu anki duygularımı anlatmak mümkün değil. Tam diyalektiğe uygun, çelişkili bir an. İnsan, günlük sosyal ve siyasal yaşamında, böyle bir anla zor karşılaşır. Sonucu bilemiyorsun. Bilinmezcilik, çoğu zaman, istenmeyen sonuçlara gebe olabilir. Her bilinmez bir durumla karşılaştığımda, işkence gördüğüm duygusuna kapılıyorum. İstiyorum ki, hemen bitiversin. Her şey olup bitiversin. Ama doğru değil. Bilinmez durumu, olması gerekene çevirmek için ne kadar süre gerekiyorsa, o kadar dayanmak gerek. Kayıp koyuvermek değil, iradi bir direnme tavrı koymak gerek. Ama ne olursa olsun, bilinmezcilik kötü. Bilinmezcilikten, olması gereken duruma geçiş ise, harika. Müthiş bir şey. Bu duyguyu tatmak istiyorum. Önümüzdeki mektup tadıp tatmadığımı yazarım...”(02.11.1987)
     (***)“...İfade etmeyi önleyen her türden baskılanmanın ve ket vurmanın olmadığı bir ortam, kişinin kendi evinde olmaz da nerede olur. Kişi, en tam olarak, kendi evinde özgür olmaz da, nerede olur? Sosyalizm, Sosyalist Demokrasi falan diyoruz; D. Komiteleri ile, halka, kendi kendisini yönetmesini öneriyoruz ya, tüm bunları söyleyen bizler, maalesef, kendi bulunduğumuz yerlerde ve aile yaşantımızda, nedense, bunun tersini uyguluyoruz. Burada, bir terslik var. Ya önerimizde içten değiliz, ya da önerdiğimiz şeyin içeriğini bilmiyoruz. Hangisi? Sosyalist Demokrasi kelimelerini duydukları an tüyleri diken diken olanların, hem bilgisizlikleri hem de olaya tahammülsüzlükleri söz konusu. Halbuki canım, nerede olursak olalım, bulunduğumuz her yerde Sosyalist Demokrasi yaşamımızın özüdür. Kendisidir. Bu olmadan, olmaz. Hem bunu savunmayacaksın ve hem de devrimci olduğunu söyleyeceksin, olmaz öyle şey. Devrimci isen, bunu savunacaksın. Bilmiyorsan, öğreneceksin. Ama öz olarak her yerde her zaman bulunması gereken bunu, hangi koşulda hangi biçimde işleteceğin ise, ayrı bir konudur ve tartışılmalıdır. Koşulsuz, koşullara uygun biçimlenmeyen Sosyalist Demokrasi anlayışı olmaz. Bu, anarşiye kadar varabilir. Bugün, asıl sorun, hem bu anlayışı reddedenler ile ve hem de bunu ifrata vardırarak savunanlarladır. Kişi, kendisinin, her türlü eleştiriye açık olduğunu söyler, bu konuda mangalda kül bırakmaz ama bir kez tam 12'den kendisine eleştiri yöneltildiğini görsün, kıyameti koparır. Çok alt düzeyden ve çamurlaşarak, resmen saldırır. Anlayamıyorum veya anlıyorum da, bu noktaya düşülmesini kabullenemiyorum. Yani, bana dokunma da, kime ne dersen de, her şey mübah... Olur mu bu? Kendim için hak olan, herkes için de haktır. Liberal biri değilsen, bu böyledir...” (9.01.1988)

     (****)(06.11.1987) “...Hareketli günler yaşıyoruz.
     Hareketli, ama yararlanana, verimli günler yaşıyoruz. Çok verimli. Ben yararlanıyorum. Daha da yararlanmam mümkün. Daha da yararlı olması mümkün. Bunun için, bazı unsurların olması, bazı unsurların olmaması gerek. İnsanların, konuşma ve tartışmada, belli bir seviyenin altına düşmesine, belli bir kabul görmüş üslubun dışına çıkmasına alışkınım ama şaşıyorum. İnsanlar, böylesi durumlardan kaçınmalıdır, diyorum. Bu, bir istem. İnsanların yücelmesini ve daha iyi şeyler sergilemelerini istiyorum. Bekliyorum. Özellikle, bizler. Bayağılık, bizden uzak olmalı. Durmalı. Bayağılık alçaltıyor. Yükselmek gerek.
     Günlük yaşam programım alt-üst oldu. Bir daha ne zaman yoluna sokacağım, o da belli değil. Ne kitap okuyorum ne de başka bir şey yapıyorum. Yaşayıp gidiyorum. Öğrenmek, ne kadar güzel bir şey. İnsanları öğreniyorum. Bazı şeyleri yıkarak ve yerlerine bazı şeyleri yaparak öğreniyorum. Yıkmak kötü, ama yapmak çok güzel. Bina yıkmıyorsun, uzun zaman var ede geldiğin ve yaşamını devam ettirdiğin şeylerin yıkıldığını görüyorsun. Üzülüyorsun. Ama ayakta durmasında yarar görmediğin için yıkıyorsun. Yerine güzelini inşa ediyorsun. İnsanları yeniden keşfetmek, ne güzel? İnsanların, keşfedilmeyi bekleyen ne güzel yönleri var. Tanıdığını sandığını, yanlış tanıdığını; tanımadığını sandığını, tanıyamadığını görüyorsun. Eksiklik, kişinin kendisinde ama, her şey o kadar değil. Olaylar da önemli. Olaylar, turnusol kağıdı görevini görüyor. İnsanları, hallaç pamuğu gibi atıyor. Savuruyor. Dane bir yana, saman bir yana gidiyor.
     ...Bu mektubu yazmaya Cuma günü başladım. Ama şu ana kadar bitiremedim. Bugün Pazar ve nöbetçiyim. Bitirdim...Kafam çok yorgun. Kara kara bulutların neler getireceği belli değil. Bol yağmur getirmesini ve berekete yol açmasını istiyorum. Başka bir şey de düşünmek istemiyorum. Sonucu sana yazarım. Merak etme...” (08.11.1987)



     “...Saat 23.30 civarı. Başım dönüyor. Yarın uzun bir gün olacak...Uyumalıyım."(08.11.1987)
     (*****) “...Burada olsaydın, olanı biteni görseydin veya anlatabilseydim...Neler oldu neler? Kıyametin kopacağı anlara yaklaşıldı, kıyamet belirtileri görüldü. Ha koptu ha kopacak...diye beklenildi. Kızıma yazdığım son mektubun son satırını anımsıyor musun? "Yarın, uzun bir gün olacak.".. Biliyorsun, Müttefik kuvvetlerinin Normandiya kıyılarına yaptığı çıkarma günü "en uzun gün" olarak nitelendirilir. Gün, yine 24 saattir... Ama dakikası, saatler gibi geçmek bilmez... Çok şeye gebedir. Umut ile umutsuzluk, yengi ile yenilgi, her şey vardır o yaşanacak günde. Ve yengi, umut çıkar... Bilinmezlik, olması gerekeni, umudu, yengiyi doğurur. "Harika", "Müthiş bir şey" olur... Fırtınaların getirdiği bulutlar, müthiş bir verimliliğe yol açan yağmurlara yol açar. Yağmurun her tanesi altın kıymetindedir.
     Gün, "en uzun gün" olacak diye bekleniyordu. Ama, sabahın ilk dakikaları ile, verimli yağmur daneleri düşmeye başladı. Toprak, bu yağmur danelerini, hızla emdi. Emdikçe, yenilerini bekledi. Yenileri geldi. Sonucu, kısa sürede belli olmuştu...
     Öncesini anlatmak var...Kolay ama zor...O anların yol açtığı duyguları canlı anlatmak, çok zor. Bazı şeyleri yaşamak gerek. Uçurum kenarında yürümeye benziyor. Hiç yürüdün mü? Birinde, bir gece, çok dik bir yamaçtaydım...Gökte hafif bir aydınlığa yol açan ay vardı...Yamaç, biraz sonra, derin bir uçuruma dönüşüyordu. Oradan gelip giderdim. Ve bir gece, dengemi kaybedip yuvarlandım. Tamam, dedim; yandım. Son an, bir çalıdan bir tutama tutundum. (Not: Cümlenin doğrusu, bir tutam çalıya tutundum, olacak) Kurtulmuştum. Bir çok kez yaşanan, "ölümün eşiğinden dönme" yaşanmıştı... "Yaşama dönmek" çok güzeldi...
     Uçurum kenarlarında yürürken, duygular çok karmaşık oluyor. Önce, şart mıydı burada yürümek?, diye soruyorsun...Değişmez yanıtın "zorunluydu" olunca, vicdan azabı çekmiyorsun. Ve o sıralar, yine pek çok şeyin alt-üst olduğunu görüyorsun. Her şeyi yeniden değerlendiriyorsun. "Korkunun ecele faydası yok" diye düşünüyorsun. Bunu, unutmamacasına, bellemek gerekirdi, diyorsun. Belliyorsun... Nasıl anlatsam?...
     Şu an öyle mutluyum ki...
     Şu yaşanan on bir gün boşa gitmemeli. Bir daha zor yaşanır on bir gün...
     Burada, şu on bir günde, bir arkadaşa göre, ilgiyle izlenen "hareketli bir diziden" sonra, lokumlar yendi, her şey tatlı sonuçlandı ve yarın da, olası, eğlence gecemiz var. nicedir, tasarım düzeyinde konuşuluyordu. Tasarım düzeyinden çıkıp, uygulama safhasına girecek. Burada olup, şu on bir günü yaşamanı isterdim.”(15.11.1987)




24 Mayıs 2020 Pazar

2020.05.25.CEZAEVİ YAZILARI-4 BAYRAK YURT İÇİ BİRİKİMİMİZDEDİR...

  Hiç yorum yok

     CEZAEVİ YAZILARI-4: BAYRAK YURT İÇİ BİRİKİMİMİZDEDİR...
     Bugünden geriye baktığımda, 1980'li yılların ortalarında, Avrupa üzerinden gelen ve karşıdan esen rüzgarlara karşı, cezaevlerinde, iyi ki, şimdi bu yazılarda bir kısmını okuduğunuz görüşleri dile getiren ve savunanlardan birisi olmuşum; bu yazıları yazıp o duvar gazetesinde ya da o günlerde yayınlanan bazı dergilerde yayınlamışım; dahası, başka bazılarıyla birlikte bir biçimde cezaevi dışına çıkarıp, o günlerde bir şeyler yapmaya çalışan bazı arkadaşlara iletmişim, diye düşünüyorum.
                                 “BAYRAK YURT İÇİ BİRİKİMİMİZDEDİR...
     “...TÜRKİYE İÇİN POLİTİKA, TÜRKİYE'DE ÜRETİLİR VE TÜRKİYE'DE HAYATA GEÇİRİLİR...”(T.Sorunları Dizisi. Sayı 4/syf.58)
     12 Eylül'ün hemen ardından yaşanan 'sürek avı' sonucu, yurt dışına çıkan, öldürülen ve cezaevlerine doldurulan kadro, sempatizan ve taraftar nedeniyle yurt içinde çok az sayıda mücadeleye devam eden DY'li insanlarımızın kaldığı bilinir. Özellikle DY'li kadroların sayısı çok azdır. Bu insanlarımızın da merkezi yapının dağılmasından/dağıtılmasından dolayı birbirinden kopuk tek bireyler veya dar gruplar halinde yaşamaya çalıştıkları bilinir.
     Yaşanan baskı ve faşist terör politikası uygulamaları, merkezi yapının olmaması ve ilişkilerin kopmasının getirdiği tek veya dar gruplar halinde yaşama, uzun zaman bir şeyler üretememe, değişen koşullara uyamama, içinde yaşanılan koşullardan olumsuz anlamda etkilenme, yılgınlığa kapılma vb. nedenlerden, bu birikimimizin bir kısmının teslim olma ve mücadele dışında yaşamayı esas alma, farklı eğilimlere yönelme, düzenle yeniden bütünleşme vb. tavırlar içerisine girerek "heba" olduğunu söyleyebiliriz.
     Niteliklerini, iradelerini ve bilinçlerini yitirmemiş, yakın zamana kadar kendi aralarında ve yurt dışındaki DY'li insanlarımız ile çoğunlukla sağlıklı, sürekli ve giderek güçlenen ilişkiler kuramadan yaşamaya çalışan insanlarımızın, yurt dışındaki ve cezaevlerindeki birikimimizi oluşturan insanlarımıza kıyasla, dünkü mücadele içinde, en azından konumları itibariyle daha alt görevlerde bulundukları açıktır. Bu, yurt içindeki DY'li arkadaşlarımızın dezavantajlarıydı. İdeolojik, teorik ve politik yetersizlik, üst düzeyde görev alamamaktan veya uzun süre devrimci hareket içerisinde bulunamamaktan kaynaklanan deneyimsizlik; bu insanlarımızın, 12 Eylül sonrası içine girilen koşullarda yaşama, ölmeme ve tutuklanmama başarılarını göstermelerine karşın; yeni dönemi irdeleme, görevleri tespit etme, sorunları çözme, engelleri aşma, ideolojik saldırıları göğüsleme ve ideolojik birliği devam ettirme, örgütsel birliği yeniden sağlama, devrimci sınıf mücadelesini yükselterek yürütüp-yönlendirme başarısını gösterememelerine yol açmıştır. Bence bu, dünkü dönemimizden kaynaklanan bazı nedenler ile birlikte düşünüldüğünde, bu sayılan nedenlerden dolayı doğaldır. (Bu noktanın irdelenmesinde yarar olduğunu düşünüyorum.)
     Yurt içinde yaşayan DY'li insanlarımız, cezaevlerinden çıkan bazı insanlarımızın katılımıyla nitelik ve sayısal yönden güçlenmişlerdir denilebilir. Bu önemli bir itici güç oluşturmuştur.(*)
     Bugün dahi, yurt içindeki DY'li insanlarımızın, güçlü bir merkezi yapılanmadan hala uzak oldukları anlaşılıyor. Yeni dönemde "yeni bir devrimci hareketi" yaratma çabalarına rağmen, uzun zaman tek veya dar gruplar halinde yaşamış insanlar olarak, şu veya bu oranda farklı düşünme ve olaylara farklı yaklaşımda bulunma durumu söz konusudur. Bu DY'li insanlarımızın, devrimci sınıf mücadelesinin önündeki engelleri aşma ve sorunlarını çözümleme temelinde yürütecekleri ideolojik, teorik ve politik yoğun ve sistemli bir çalışma ile bu farklı düşünme ve yaklaşımda bulunma durumunu büyük ölçüde aşmaları mümkündür. DY'li insanlarımızın bu görevi, devrimci sınıf mücadelesini yükselterek yürütüp-yönlendirmeye çalışmadan, üretmeden ve tartışmadan, masa başında yerine getirebilecekleri düşünülemez.
     İdeolojik ve örgütsel birlik, doğru bir yöntemle, pratikte, yoğun ve sistemli bir çalışmayla sağlanır.
     Yurt içindeki DY'li insanlarımızın, önlerine konulan bu görevleri yerine getirebileceklerine dair kendilerine güven duymaları şarttır.
     Farklı koşullara sahip yurt dışı, cezaevleri ve yurt içi birikimimiz içinde belirleyici ve yönlendirici olacak olan, yurt dışından gelecekler, cezaevlerinden çıkacaklar ve en önemlisi devrimci sınıf mücadelesi içinde yetişip devrimci saflara katılacaklar ile nitel ve sayısal olarak her gün biraz daha güçlenecek olan yurt içindeki DY'li insanlarımızdır. Bayrak, onlardadır. Yurt dışı, cezaevleri ve yurt içi birlikteliğini sağlayacak olan onlardır.
     DY birikimi içinde, yurt içindeki DY'li insanlarımızı belirleyici ve yönlendirici gören düşünceler, siyasi hareketimizin bugünkü somut gerçekliğinde tamamen doğrudur ve tüm DY'lilerce benimsenmelidir...
     3-8-1987/1-4-1988 AYDIN/M.ERDAL”
     Notlar:
     (*) Burada kastedilen, 146/3'ten ya da 168'den ceza alıp kısa dönem yatan ve tahliye olanların yanı sıra, asıl olarak, 1986 İnfaz Yasasından yararlanarak cezaevlerinden çıkanlardır.
     25.05.2020/Datça
     Mehmet Erdal


19 Mayıs 2020 Salı

2020.05.19.M.ALİ SARIKAYA

  1 yorum

     M.ALİ SARIKAYA (1960-19.05.1988)
     Bir zamanlar birlikte yol yürüdüğümüz arkadaşlarımızın bir kısmı bugün yaşamıyorlar. Bu arkadaşlarımızın her biri, hiç şüphesiz farklı kişiliklerdi ama hepsinin ortak bir yönü vardı; onlar, devrime inanmışlardı!
     ***
     İlk kez, İlkay Alptekin Demir'den duymuştum; İlkay abla, Mahir'ler ile ilgili bir söyleşide söylemişti, geride kalmak çok zor, diye.
     Gerçekten, bazı arkadaşlarımız ölürken, geride kalanlar, sorumlulukları ve omuzlarındaki yük daha da ağırlaşmış bir biçimde yollarına devam etmek zorunda kalıyorlar. Bu, anlatılamayan, ancak bunun bilincinde olarak yaşayanların ayırdında olabileceği bir zorluktur.
     Bugün, bu ölen arkadaşlarımıza olan vefa borcumuzu da ödemeye ve yola devam etmeye çalışıyoruz.
     ***
     M.Ali Sarıkaya esprili konuşmayı seven, hayat dolu, coşkulu, sevecen, karşısındakinin kızması asla mümkün olmayan, içten konuşan ve karşısındakini böyle konuştuğuna inandıran ve yürüdüğümüz yola sonuna kadar inanmış bir arkadaşımızdı.
     Cezaevinden çıktıktan sonra da ziyaretimize geliyor ve bizi sevindiriyordu; unutulmadığını görmek, kimi sevindirmez ki?
     Ölümüne neden olan kazadan önce de iki kez benzer kazaları yaşamıştı. Bana yazdıklarından (bugüne kalan) üç kartın birisinde '...Başkalarından duyacağına benden duy. Yine trafik kazası geçirdim.' diyor ve çok kısa bir biçimde, kaza sonrası hastanede yattığını ve taburcu olup eve geldiğini anlatıyordu.
     Ölümünden 25 gün önce, 24.04.1988 günü Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevinde yapılan bir açık görüşümüze gelmiş ve en son o gün görüşmüştük.
     Çok genç yaşında ve üçüncü kazasında aramızdan ayrıldı; unutulmayacaklar arasına katıldı.
     19.05.2020/Datça
     Mehmet Erdal
                                           (24.04.1988/Aydın E Tipi Özel Kapalı cezaevi)
         
(Aydın/24.04.1988/Alt Tecrit)





18 Mayıs 2020 Pazartesi

2020.05.18.BİR SAHİL KASABASI OLAN DATÇA'DA PAZAR YERİ GÖRÜNTÜLERİ-2

  Hiç yorum yok


     BİR SAHİL KASABASI OLAN DATÇA'DA PAZAR YERİ GÖRÜNTÜLERİ (2)
     15 Mayıs Cuma günü akşamleyin, halihazırda bahçıvanlık yapan bir arkadaşım aradı ve istersem, bana limon verebileceğini, söyledi. Tamam, olur, gelirim, ama bugün gelemem, yarın gelsem, olur mu?, diye sordum. Olur, dedi.
     16 mayıs Cumartesi günü sabahleyin 05.00'te kalktım. Yürüyüşümü yaptım. Duş, kahvaltı derken saat 11.00'e doğru aradım. İskele tarafındaymış. Belediyenin yanından Çevre Yoluna girdim; Kargı Yolunu takip ettim, Hava Lojmanlarının oradan döndüm.
     O yoldan gidip gelenler bilirler; Seyir tepesinin oradan Gölet'in, Taşlık Plajının, Liman'ın ve göz alabildiğine, Simi Adası'na kadar çarşaf gibi uzanıp giden Akdeniz'in seyrine doyum olmaz. İşte, tam oradan geçerken bomboş haldeki Taşlık Plajına gözüm takıldı. Aklıma, geçen yıl bugünlerde, erken saatlerde bu plaja gelip denize girişimiz ve şimdilerde İnternette dolaşan ''AVM'lere gitmek serbest, deniz kıyısında dolaşmak ve denize girmek yasak'' esprileri geldi. Gülümsedim. Bu akılları, kim veriyor, uygulayan da neden uyguluyordu ki?
     Arkadaşımı buldum. Bir poşet dolusu limonu aldım. Baktım, elinde bir paket maske. Eczaneden, tanesi bir liradan almış. Burnun üzerine gelecek yerinde teli var mı, dedim; yokmuş. İktidarın, söylemlerinin aksine, Korona virüs salgınına karşı ne ölçüde hazırlık yapılıp yapılmadığının göstergesi (turnusolu) haline gelen bu maske olayı, hala sallapati durumdaydı. Bunlar sağlıksız, tekstilde kullanılanlar sağlıklı olanları, dedim; burnun üzerine gelen kısımda tel olacak ve o teli bastıracaksın ki, oradan mikrop girişi önlenmiş olacak.
     Ayrıldım. Yolda, bir arkadaşımın marketinden gazeteyi aldım ve eve döndüm. Sonra, ver elini, pazar yeri.
     ***
     Belediye, 24 Mart'ta yayınlanan İçişleri Bakanlığı'nın genelgesinden sonra, bu genelge çerçevesinde, Cumartesi günleri açılan İskele Mahallesi Halk Pazarı'nın 27 Mart'tan itibaren Cuma ve Cumartesi günleri olarak iki gün açılmasına ve tek-çift numara uygulamasına geçilmesine karar vermişti; bütün ülkede, tekstil, züccaciye, deri çanta-kemer vb. satıcılarının tezgah açmaları geçici bir süre yasaklanmasına karşın, tezgah açmaya devam edebilecekleri söylenen sebze ve meyve satıcılarının tezgahları arasında 3'er metre mesafe koyma kuralı getirildiğinden, en uygun çözüm yolu olarak bu görülmüştü. Çarşamba günü kurulan Özbel Köylü Pazarı da Salı ve Çarşamba günleri olmak üzere iki gün açılacak ve aynı tek-çift numara uygulaması orada da geçerli olacaktı. (Bir süre sonra, Belediye, yaşanan bazı sorunlar nedeniyle, Özbel Köylü Pazarı'ndaki bu uygulamaya son verecek, bir hafta tek numaralar, bir hafta çift numaralar tezgah açacak, diyecekti.)
     Yedi hafta süren bu uygulamanın ardından, İçişleri Bakanlığı, yeni bir genelge yayınlamış ve Belediye, yayınlanan bu yeni genelge (*) çerçevesinde, uygulamayı yeniden değiştirmeye karar vermişti.
     İçişleri Bakanlığı'nın yeni genelgesinde, 24 Mart'ta tezgah açmaları yasaklanan pazarcıların yeniden tezgah açmasına izin verildiği ama açılan her tezgah arasında 3'er metre mesafe olması gerektiği kuralının devam ettiği yazıldığından, Belediye, şöylesi yeni bir karar almıştı: Yedi haftadır Cuma ve Cumartesi günleri açılan İskele Mahallesi Halk Pazarı Cumartesi ve Pazartesi günleri açılacak ve tek-çift numara uygulamasına devam edilecek; Pazar günleri kurulurken, 27 Mart'tan itibaren Pazar ve Pazartesi günleri kurulan Palamutbükü Pazarı ise yalnızca Pazar günleri kurulacak ama tıpkı Özbel Köylü Pazarı gibi, her pazarcı, 15 günde bir Palamutbükü Pazarına tezgah açabilecekti. (İçişleri Bakanlığı'nın genelgesinde, genelgeyi uygulayacak yerel yönetimlere, uygulamanın üzerinde herhangi bir tasarruf yapma hakkı tanınmadığından, yani, genelgede, çok açık bir biçimde, tezgahlar arasında 3'er metre mesafe konulacak, denildiği için, belediye, başka bir çözüm yolu bulamamış ve mecburen her yerde tek-çift numara uygulamasına yönelmişti; halbuki, Korona virüs salgını ile mücadele konusunda genel değil de lokal uygulama yöntemleri geliştirilebilse ve bu çerçevede yerel yönetimlere inisiyatif tanınabilse idi, örn: Datça'da, yöreye has uygulama biçimleri geliştirilebilirdi. Şimdi, Datça'da yaşayan ve Datça'nın içinde bulunduğu durumu bilenlerin aklına yatsın ya da çok saçma gelsin, yerel yönetimler ve merkezi yönetimin yerel kurumları, isteseler de istemeseler de bu uygulamaları uygulamak zorunda kalıyorlar.)
     ***
     İçişleri Bakanlığı'nın yeni bir genelge yayınlayıp tezgah açmaları yasaklanan pazarcıların yeniden tezgah açmalarına izin verileceği duyumları İnternette yayılmaya (**) başladıktan sonra, 7 haftadır tezgah açamayan ve haliyle, öfkeden, burunlarından soluyan pazarcılardan bazı tanıdıklarım, kendi aralarında ve (bir kısmı ile söyleşi yapıp, sorunlarını ve beklentilerini anlattıkları bu söyleşileri 31 Mart, 14 Nisan, 24 Nisan ve 28 Nisan tarihleri arasında yayınlayan) benimle hızlı bir haberleşme trafiğine girmişlerdi; Bu söylenti doğru muydu? Bu haberin doğruluğunu nereden öğrenebilirlerdi?
     Neyse, 8-9 Mayıs günleri durum netleşmiş, İçişleri Bakanlığı'nın genelgesinin belediyeye geldiği ve belediyenin, 11 Mayıs'tan sonra gerekli düzenlemeyi yapıp duyuracağı belli olmuştu.
     Bu kez, yasaklı olup da yeniden tezgah açacak pazarcılar açısından bu düzenlemenin ne tür yapılırsa en iyi olacağı üzerine bir haberleşme trafiği başlamıştı. Sonunda, 11 Mayıs günü öğle saatleri civarında, belediyenin, yeni uygulamayı İnternete koyarak, kendi sayfasından duyurduğu görüldü.
     Belediyenin duyurduğu (yukarıda anlatılan) uygulama biçiminden memnun olmayan ve hoşnutsuzluk ifade edenler vardı ama alternatif olarak birbirlerine dillendirdikleri düşünceleri, belediyeye çıkıp, belediyeyi ikna edecek şekilde anlatacak kişi ya da kişiler kimler olacaktı? Bu konuda gönüllü kişi bulmak, 25 yıl pazarcılık yapmış birisi olarak yazıyorum, her zaman çok zordur; pazarcıların büyük çoğunluğu, şu veya bu nedenle, belediyelere çıkıp, ortak olan sorunlarını ve ne istediklerini anlatmakta çekingendirler. Topu, sürekli birbirlerine atarlar ve birbirlerinin gözüne bakarlar. (Ola ki içlerinden birileri gönüllü olarak ya da şu veya bu nedenle kendini bu belediyeye çıkma işini yapmaya mecbur hisseder ve belediyeye çıkar ise, hiç şüpheniz olmasın, dönüşte, bazılarınca, kendisinin ya da bazılarının menfaatleri doğrultusunda konuştuğu vb. vb. şeklinde suçlanır.)
     11 Mayıs günü, Datça'da yerleşik konumda olan üç pazarcı arkadaş, bu konuyu görüşmek için belediyeye çıkmış ama alınan kararın ötesinde, kendi aralarında konuştukları alternatif uygulama biçimleri konusunda herhangi bir değişiklik yaptıramamışlardı.
     ***
     İşte, 16 Mayıs Cumartesi günü, bu uygulamaya dair yerinde gözlem yapabilmek ve yeniden tezgah açan arkadaşlar ile sohbet edebilmek için pazar yerine gidiyordum.
     Arabayı, PTT'nin arkasındaki, şimdilerde fiilen otopark olarak kullanılan boş alana park ettim.    Eskiden pazarın kurulduğu ama şimdilerde giderek ticari bir cadde olarak öne çıkan sokak boyunca ilerledim. İş yerlerinin çoğu kapalı, açık olanlarında ise iş yeri sahipleri iş yerlerinin içinde, önlerinde ya da karşılarındaki banklarda oturuyorlardı. Aralarında sohbet edenler de vardı. Sokak, ıpıssızdı.
     Sokağın sonundaki balıkçı kapalı ama önünde iki kişi, sandalyeleri maviye boyuyorlardı; anlaşılan, 27 Mayıs ya da 1 Haziran'da açılacakları söylendiğinden, hazırlık yapıyorlardı. Balıkçıyı geçtim, 90 derece açı ile sağa, yukarıya doğru yöneldim. Karşıdan, tek tük, pazar alışverişi yapıp dönen kişilere rastladım. İskele Mahallesi Muhtarlığının bürosunu geçince, daha AYDEM'e varmadan, pazar yerinin girişindeki ilk tezgah sahibi arkadaşların kurduğu çadırları gördüm.    Yaklaştıkça, girişte, üzerinde POLİS yazan demir bariyerler gözüme çarpmaya başladı. Gerçekten, belediye, girişin düzenli olmasını sağlamak için bu uygulamayı gündeme getirmiş ama ortalıkta düzenli girişi sağlanacak herhangi bir kalabalık görünmüyordu.
     Demir bariyerleri geçince, hemen sol tarafta, kaldırımın üzerinde, bir zabıta ve iki özel güvenlik görevlisi taburelerin üzerinde oturmuş sohbet ediyorlardı; biraz ilerilerinde de bir kaç pazarcı...
     ***
     Giyim, züccaciye, deri-çanta-kemer vb. satan pazarcıların tezgah açtığı sokak hiç alışık olunmadığı oranda ıssızdı. Halbuki, saat 12.00'yi geçiyordu ve ben bilerek gelişimi bu saate ayarlamıştım. Hava çok sıcaktı ve belki onun da etkisi vardı, bilemiyorum; ben, iki-üç saat kalırım ve bu da bana, ortalama/sağlıklı bir gözlem yapmam için yeter diye düşünmüştüm.
     Selam vererek, hayırlı işler dileyerek, ayaküstü ya da 5-10 dakika yanlarında oturarak kısa sohbetler yapıp, yavaş yavaş ilerlemeye ve dolaşmaya başladım.
     Gerçekte, Datça'da, Korona virüs salgını ile mücadele başladıktan sonra bile bir biçimde gelenlerle birlikte oldukça çok yaşayan vardı. Sabah yürüyüşlerinde sokak aralarında rastladığım arabalardan ve bir de, büyük marketlerde tanık olunan kalabalıklara dair İnternetteki eleştirel içerikli paylaşımlardan anlıyordum, bu durumu. Ama pazarda in cin top oynuyordu.
     Sebze-meyve satılan bölüme yöneldim. Evde elime tutuşturulan alışveriş listesine baktım, acaba hangi tezgaha gidip almalıydım? Pazar alışverişlerini hiç sevmem, bugüne kadar hep Sevda yapmıştır. Kadınların bütün pazar yerlerini dolaşmalarını ve maydanozun, rokanın, dere otunun vb. fiyatını dahi pazarlık konusu yapmalarını hiç anlayamam. Yıllarca pazarcılık yaptım, kadınların bu huyunu hiç sevmem. Benim bildiğim, alacağın ürünü beğendin mi?, üzerinde fiyatı yazıyor mu?, tamam sorun bitmiştir; alırsın ya da almazsın. Satıcı, müşterinin daimi müşteri olup olmadığına, kendisi ile arkadaşlık, akrabalık, meslektaşlık vb. herhangi bir özel durumu varsa ona bakar ve hesabı yapar. Ben, çoğunlukla bu çerçevede hareket ettim.
     Sebze-meyve bölümünde de gözle görülür bir tenhalık vardı; hem satıcılar hem de alıcı müşteriler açısından.
     Baharatçıların bulunduğu yerden sebze-meyve satan bölüme girmiştim, sağa doğru yöneldim. Baktım, peynircilere varmadan, duvar kıyısında, genç bir kadın satıcının tezgahı var, ona yaklaştım. Bu tezgahta çeşit daha fazla idi. Satıcı kadını, benim tezgahtan yaptığı alışverişlerden tanıyordum. 2 kilo portakal, 2 kilo Golden elma, 4 baş Sarımsak ve 1 kğ.800 gram gelen muz aldım. Dere otu ile kuru soğan yokmuş. Kaç lira? Bana istediklerimi veren orta yaşlı ve saçlarını arkadan bağlamış kişi, 28, artı 21 daha 49....eder 85 TL. dedi. Tamam, deyip çıkardım 100 TL'yi uzattım. Üzerini aldım. Yürüdüm. Bir başka tezgahtan kuru soğan aldım; 3 TL. Dere otunu bulamadım. Eyvallah. Yukarıdaki, zabıta kulübesinin yanındaki kapıdan sebze-meyve bölümünden çıktım. Giyim satan bölüme geçtim. Kapının tam karşısındaki havlu, çarşaf, nevresim vb. ürünler satan arkadaşın tezgahına gittim. Oturduk. Hal hatır sorma ve ardından ne olacak bu yeniden tezgah açmalarına izin verilen pazarcıların durumu, muhabbeti başladı. Gören bir iki arkadaş daha yaklaştı. Muhabbet derinleşti. Bugünkü uygulamanın kendileri açısından yarattığı sorunlar üzerine düşünceler dile getirildi; tezgahlar arasındaki boşluk nedeniyle satılan ürünlerin güneşte kalmaları, müşterinin hem çeşit bulamayacağını düşünerek hem de güneş altında yürümek istememesi nedeniyle bu bölüme gelmemesi vb...Sebze-meyve bölümü de bomboştu ama neler yapılabilirdi? Belediyeye neler önerilebilirdi? Neden belediyeye gidilmiyordu? Belediye, İçişleri Bakanlığı'nın genelgesi ortada iken başka neler yapabilirdi? vb.vb... Muhabbetin sonlarına doğru ben artan fiyatlardan ve yaptığım alış verişten söz ettim. Anlattım. Bazı sebze-meyve satıcıları ile yakın ilişkisi olanlar, tanıdıklarına seslendiler, portakal kaç lira?, elma kaç lira?, diye. Fiyatları duyunca, bozuldum. Benim elma ve portakallar, alenen bana kğ. 9 TL.'den gelmişti. Bu işte bir yanlışlık var, git yeniden hesaplat, dediler. Kalktım. Ulan, dedim, bu kadınlar, fiyat sormakta ve bütün pazar yerini dolaşmakta haklılarmış. Resmen aptal yerine konuldum. Yürüdüm. Alışveriş yaptığım tezgaha vardım. Biraz önce alışveriş yapmıştım sizden, hele şunların fiyatını bir daha hesaplar mısınız, kafam karıştı, dedim. Kadın satıcı, tezgahın öbür tarafında; saçlarını arkadan bağlayan orta yaşlardaki erkek geldi ve aldı elimdekileri, yeniden tartmaya başladı; muz 27 TL.,Sarımsak 20 TL., etti 47 TL.; sonra portakal ile elmayı tarttı, eder 73 TL. Döndü bana ve senden kaç lira almıştık?, diye sordu; 85 TL. aldınız. Bu yaptığınız ayıp, şimdi zabıtayı çağırıp tutanak tutturacağım, tezgahı beğendim, malları beğendim, fiyat sormadım ve aldım, ama siz resmen hile yapıyorsunuz. Bu oldu mu?...Özür üstüne özür, yok kasıtlı yapılmamış da, yok olurmuş böyle yanlışlık da...Kadına, sen beni tanıyorsun, aha şurada giyim sattım, sen gelip alış veriş yapıyordun; ben böyle bir şey yaptım mı hiç? 12 TL. iade ettiler. Sinirlenmiştim. Yürüdüm. Çıktım pazardan. Tamam hava çok sıcaktı falan filan ama öyle yoğun bir müşteri de yoktu; anlaşılan o idi ki, bazıları, az satıştan da bütün masrafları çıkarmak için bu tür alavere dalavere yollara tenezzül ediyordu...Yazık. (Eve vardım, Sevda, muzlar ekşimiş, köpürüyor, portakal ve elmada da çürükler var, dedi. Anlaşıldı, kadınlar haklı, onların pazar alışveriş yöntemleri konusunda tek söz etmemek gerekiyor. Bu tür pazarcıların hakkından ancak onlar gelebilir.)
     ***
     Bazı pazarcı arkadaşlar, bugün böyle ise alışveriş, Pazartesi kimse gelmez bu pazara; o halde pazartesileri gelmeye gerek yok!... Göreceksiniz, Pazartesi daha az pazarcı tezgah açacak vb.vb... diye konuşmuşlardı; olabilir miydi? En iyisi, Pazartesi günü de pazarı gezmek ve gözlem yapmak gerekiyordu.
     ***
     18 Mayıs Pazartesi günü yine aynı saatte evden çıktım, arabayı aynı otoparka park ettim, aynı yolu izledim; manzara aynı idi.
     Pazar yeri girişine vardım. Görünüm daha derli toplu idi. Belli ki, bugün tezgah açan tekstil, züccaciye, deri çanta-kemer vb. ürün satıcıları, Cumartesi günü tezgah açanların yaptığı hataları yapmamışlar, çadırları birbirlerine yaklaştırmışlar ve böylece daha gölgeli bir koridor yaratmışlardı.    Yine tek tük olan müşteriler, bu gölgelik yerlerden gidip geliyorlardı.
     Selam vererek, hayırlı işler dileyerek, ayaküstü hal hatır sorarak, sohbet ederek ilerledim. Sevda'nın baharatçılardan alınacak bir siparişi vardı; baktım, hiç bir baharatçı gelmemiş. Devam ettim. İki yıl önce tezgahımı ve bütün ilişkilerimi devir ettiğim, benim yıllarca tekstil ürünleri alıp sattığım yerden aynı ürünleri alıp satan arkadaşın tezgahına vardım. Bugün akşama kadar burada kalacak, hem ona yardım edecek hem de gördüğüm pazarcı arkadaşlar ile sohbet edecektim.
     Cumartesi günü tezgah açan bazı arkadaşların kendi satışlarına dair söyledikleri abartılı rakamlara dayanarak, bazı arkadaşlar, Cumartesi günü iyi iş olmuş, bugün kimse gelip gitmiyor, diyor ve sızlanıyorlardı. Yok, doğru değil, aynı durum söz konusu idi; en iyisi 500 TL. almıştır, ya da o civarda...diyorum, ne ölçüde ikna edici oldu ise...
     Karşı tezgahlardan, gün boyu gelen giden oldu, muhabbet ilerledi. Bir ara, bugün görevli ve aynı zamanda pazar yerinden sorumlu zabıta amiri arkadaş gelip oturdu. Mevcut durumun nedenleri ve olabilecekler konusunda karşılıklı fikirler ifade edildi.
     ***
     16 Mayıs Cumartesi ve 18 mayıs Pazartesi günü sohbetlerden, pek çok pazarcının kafasının karışık olduğu ve aralarında, belediyeye götürebilecekleri somut bir önerinin oluşturulamadığı görülüyordu...
     ***
     Zaman ise akıp gidiyordu. Haziran ayı gelmiş ve normal Bağ-Kur, vergi, sigorta primleri, stopaj vb. kim hangi ödemeyi yapıyor ise onun normal ödemeleri başlayacaktı. (***) 16 ve 18 Mayıs günleri yapılan ciroları esas alır isek, bu cirolar ile ne belediyenin işgaliyeleri, ne Bağ-Kur, ne arabaların vergi borcu, ne 6 ay sonrasına ötelenen borçlar ne de Esnaf Kefaletten veya Halk Bankasından 6 ay sonra ödemeli alınan kredi taksitleri ödenebilirdi.
     Yanımıza gelen genç bir pazarcı arkadaşa bir biçimde bunu anımsatıyorum; alacaklı olan düşünsün, ben niye düşünüyorum ki?, diye cevap veriyor, gülerek...
     18.05.2020/Datça
     Mehmet Erdal                             
     Notlar:                                                               (*)

(**)

(***)
                                 (18 Mayıs 2018/BirGün gazetesi) 
                               




                           

17 Mayıs 2020 Pazar

2020.05.18.CEZAEVİ YAZILARI-3: YURT DIŞI BİRİKİMİMİZ BİZİMDİR

  1 yorum
     CEZAEVİ YAZILARI-3: YURT DIŞI BİRİKİMİMİZ BİZİMDİR.
     2014 yılı Sonbahar aylarında, bir ayağı yurt dışında olduğu için sıkça yurt dışına gidip gelen ortak bir arkadaşımız aradı beni ve "O, söylememi istemedi, ama benden duyun; kardeşiniz hasta, Akciğer kanserine yakalandı" dedi; donup kalmıştım.
     Çok nadiren de olsa bir biçimde ilişkimiz vardı ama 1979 yılında, İzmir'den Denizli'ye görevli giderken son kez gördüğüm kardeşim Musa, namı diğer Settar ile ilgili bu haberi, hiç beklemediğim bir anda alınca, moralim dip yapmıştı. Acilen aile içinde haberleştik ve önce Yeşil Pasaport sahibi ağabeyimin ve yengemin, ardından yine aynı konumda olan ama o zamanlar bir Devlet kurumunda çalışan en küçüğümüzün Hamburg'a gidip Musa'yı görüp gelmesini, kararlaştırdık. Ben, aynı olanaklara sahip olmadığım için, önce pasaport çıkartacak, ardından davet mektubu gelecek, vize başvurusunda bulunacak ve sonrasında, yani 2015 yılı ilk aylarında Musa'nın yanına gidip gelecektim.
     Pasaport başvurusu yaptım. Musa davet mektubunu gönderdi. Sonrasında ise vize başvurusunda bulundum, kabul edildi ve Hamburg'a, 2015 yılı Şubat ayı ortalarında uçtum. O yıl üç kez ve 2016 yılında da bir kez, yani toplamda dört kez Hamburg'a/Almanya'ya gidip geldim.
     ***
     Cezaevinden tahliye olduktan sonraki 1991-2015 yılları arasındaki yaşamımda, yurt dışından tatil, aile ziyareti vb. gerekçeler ile yurda gelen ve yolu bir biçimde benimle kesişen tanıdık ya da o gün tanışmış olduğum pek çok kişi ile sohbet etmiş ve bu sohbetlerin sonucu olarak, yurt dışında yaşayan tanıdığım ya da bir biçimde adını duyduğum eski yol arkadaşları ile ilgili bazı kanılara varmıştım.
     Ama, hiç şüphesiz yeterli değildi.
     ***
     Her gidişimde, kardeşim aracılığıyla ya da hastalığı nedeniyle onun yanına gelip giden pek çok eski yol arkadaşı ve Hamburg'da yaşayan yurttaş ile karşılaşmış, sohbet etmiş ve aklımdaki soru işaretleri çerçevesinde bazı sorular sormuştum, onlara; keza, onlar da bana...
     Gördüklerim, duyduklarım ve sohbetler sırasında edindiğim izlenimler, Almanya'ya/Hamburg'a gitmeden önce bende oluşan kanıyı pekiştirdi; Musa gibi istisnai konumundaki bazıları dışındakiler, yani çoğunluk, yıllar önce zorunluluktan geldiği yurt dışında, artık zorunluluktan değil, sorulduğunda ya da sohbet sırasında açıktan itiraf ettikleri ya da hiç sözünü etmedikleri, ama her birinin kendi içinde saklı kalmasını istediği anlaşılan bir ya da birkaç nedenden dolayı, bir başka deyişle, keyfiyetin bir ifadesi olarak oralarda kalmaya devam ediyorlardı. (*)
     Bu arkadaşlar yurda gelip gidebiliyor, hatta bazıları yarı zamanlı, yılın yarısını orada yarısını Türkiye'de geçirerek yaşıyorlardı. Bu durum, beni hiç şaşırtmamıştı; bu arkadaşlar da, her birimiz gibi, kendi yaşamlarının nasıl ve nerede devam edeceğine dair karar verme haklarını kullanmışlardı; bundan dolayı, doğrudur, yanlıştır vb. diyerek asla tartışılamaz, eleştirilemezler idi; aksi halde, her birimiz, birbirimizin yaşama biçimini ve yerini tartışma hakkını kendimizde görürdük ki, bunun sonunun nereye varacağını tahmin etmek hiç de zor değildi(r); ben buna inanıyorum.(**)
     ***
     Benim asıl merak ettiğim konu, 1987'lerde, aralarında yaşadıkları ve taraflardan bazılarının, bir biçimde yurda taşıdığı; haliyle, her yerde değil belki, ama Ege'de bazı yerlerde (cezaevlerinde ve dışında) bazılarının (bugünden geriye bakıldığında hiç bir işlerine yaramadığı anlaşılan) sığınacak ve kendini lanse edecek adres olarak gördüğü; keza, aynı koşullarda yaşayan ve direnen ama şu ya da bu nedenle (kaşın kara gözün ela diyerek) birilerini tasfiye etmeye çalışmalarının bahanesi olarak kullandıkları ayrışma idi.
     Çok ilginçtir, günlük yaşamlarında ve sohbetlerinde, o ayrışmanın esamesi bile okunmuyordu.
Özel olarak sorulmadıktan sonra, o döneme dair konuşan bile yoktu; o dönem, mazide kalmıştı ve artık sözünü bile etmeye değer görülmüyordu.
     Olayın kahramanlarının önde gelenlerinden ölen, bir başka ülkeye göç etmek zorunda kalıp orada bambaşka ufuklara yelken açan, yurda dönen ama çok dolaylı olarak ve çok farklı bir duruş içinde politika ile ilgilenen ya da kardeşim gibi, Almanya'da ve/veya farklı ülkelerde yaşamaya devam etseler de, kendi sağlıkları ve yaşam koşulları ile boğuşanlar vardı.
     ***
     Almanya'da emekli olanı, işsizlik maaşıyla geçineni, kendi açtığı ya da herhangi bir iş yerinde çalışanı ile kendini, en genel anlamda sol, sosyalist, devrimci vb. olarak görenler, hangi yıl bu ülkeye gelmiş olursa olsunlar, Türkiye'de olup biten ve bazı eski yol arkadaşlarının ya da tanıdıklarının da içinde yer aldığı güncel gelişmelere ve oluşumlara karşı ilgisiz değillerdi; ama onlar, asıl olarak Almanya'daki yaşamları ve gelecek hesapları çerçevesinde hareket ediyor, yanı sıra, çok farklı nedenlerle de kendilerini Türkiye'deki bazı gelişmelerle benzer, paralel ya da zıt konumda tanımlamaya çalışıyorlardı. Bu tanımlamalar çerçevesinde, çokça kişisel, bazı tartışmalar yaşanıyordu.
     Bu durum, sağlıklı saflaşmalara yol açan toplumsal gelişmelerin olmadığı koşullarda her yerde benzer biçimde gözlenebilecek bir şeydi ve haliyle hiç de şaşırtıcı değildi.
     ***
     Evet, şimdi, yıllar ve yıllar sonra karşılaştığım bu gerçekliğin 27-28 yıl önceki haline ve olası geleceğine dair, o yıllarda, içinde yaşadığım cezaevi koşullarında, yazdığım, daha doğrusu yazmak zorunda kaldığım yazıyı paylaşıyorum, merak edip okumak isteyenler için:
                                     ''YURT DIŞI BİRİKİMİMİZ BİZİMDİR.
     “Mutatonomine de tel fabula naratur.”
     (Adını değiştir ve hikaye seni anlatsın.)
     “HER başarısız devrimden ya da karşı-devrimden sonra, yut dışına kaçan mülteciler arasında ateşli bir faaliyettir gelişir. Birbirlerini arabayı çamura saplamış olmakla, ihanetle ve öteki ölümcül günahlarla suçlayan çeşitli tonlarda parti grupları kurarlar. Bunlar Anavatan ile etkin ilişkileri sürdürürler, örgütlenirler, tertiplere girişirler, bildiriler ve gazeteler basarlar, yirmi dört saat içerisinde her şeyin yeniden başlayacağına, zaferin kesin olduğuna yemin ederler ve bu umutlara kapılarak hükumet koltuklarını paylaştırırlar. Anlamak istemedikleri kaçınılmaz tarihsel koşullara değil de, bireylerin rastlantısal hatalarına bağladıkları hayal kırıklıkları doğal olarak birbirlerini izler, karşılıklı yakınmalar üst üste yığılır ve genel çekişmelere yol açar. 1712'nin kralcı mültecilerinden bugünkülere kadar bütün mülteci derneklerinin tarihi budur; ve mülteciler arasında sağduyu sahibi ve aklı başında olanlar, fırsat bulur bulmaz, bu verimsiz hırgürü bırakırlar ve daha yararlı şeylere yönelirler.” ( F.Engels/ Seçme Eserler / Cilt 2 /syf. 453-454)
     ***
     ''Türkiye Solu'nun, yöresel nitelikteki bazıları da dahil, 12 Eylül öncesi ülke içindeki örgütlenmesine ve yürüttüğü mücadeleye bağlı olarak yurt dışında da örgütlenmeye çalıştığı biliniyor. Bazı siyasi hareketlerin/grupların yurt içindeki varlıklarına ters orantılı olarak, yurt dışında önemli bir konuma sahip oldukları da biliniyor. (Bunun nedenleri, şu an bizim tartışma alanımız dışındadır.)
     12 Eylül sonrası bilinen nedenlerden dolayı, sayıları binlerle ifade edilen kadro, sempatizan ve taraftarın yurt dışına çıkarak, yurt dışındaki örgütlenmeleri sayısal olarak güçlendirdikleri ve politik havayı canlandırdıkları açıktır.
     12 Eylül öncesi yurt dışındaki DY'li arkadaşlarımızın yürüttükleri örgütlenme çalışmaları ile bütünleşen bu 'zorunlu göç' sonrası, yurt dışında önemli bir güç ve ilk anlar itibariyle, etkinlik alanımızın çok genişlediği kabul edilmelidir.
     12 Eylül sonrası yaşanan ve "zorunlu ve yoğun göç" ile sayıları oldukça artan DY'li kadro, sempatizan ve taraftarlarımızın, daha çok aranan nitelikte insanlar olmaları göz önüne getirilirse, geçmiş dönemde devrimci hareket saflarında önemli görevlerde ve aktif eylemlerde yer almış kişiler oldukları söylenebilir.
     Bu insanlarımızın yenilgi, yenilgi sonrası toparlanamama, yaşadıkları ülkelerin görece "rahat" koşullarına "uyum" göstermeleri nedeniyle, büyük ölçüde yozlaşma ve niteliklerini yitirme, Türkiye'deki ve bir zamanlar içinde yer aldıkları devrimci sınıf mücadelesinin "derdinden" kendilerini kurtarma; niteliklerini yitirmediklerini söyleyenlerin bir kısmının ise, yaşadıkları ülkelerde kendilerine yeni bir konum belirleme sürecine girdikleri ve hatta belirledikleri görülüyor.
     Bu iki kategori dışında kalan insanlarımızın özgün durumu ise, ayrıca ele alınıp incelenmeye değerdir. Merkezi yapının dağılması/dağıtılması sonrası süreçte ortaya çıkan ve 'ideolojik' vb. nedenlerden kaynaklandığı söylenen çok yönlü "bölünmenin", olumsuz gelişmeleri daha da kamçıladığı açıktır.
     Yurt dışındaki insanlarımızın önemli bir kısmının, dünkü devrimci hareket ve devrimci mücadele saflarındaki yerleri ve yerine getirdikleri görevleri düşünülürse, bu olumsuz gelişme, birikimimiz açısından, çok yönlü ve önemli bir kayıptır.
     Doğru bir ideolojik mücadele, siyasi ve örgütsel önderlik, yurt dışı ve asıl yurt içi yeniden toparlanma ile bu olumsuz erozyon durdurulabilir. Bu olumsuz gelişmelere kendini kaptıran en azından bir kısım insanımız, yaratılacak yeni bir devrimci harekete yeniden kazanılabilir. Yurda dönerek veya yurt dışında devrimci hareket saflarında ve devrimci mücadelede görev alabilirler. Bunu sağlamak ve bunu başarmaya çalışmak gerekir. Bu başarılamadığı ölçüde, bu olumsuz gelişmelerin de etkileyeceği ve yurt dışındaki işçilerimiz ve insanlarımız ile kurulacak ilişkiler açısından azalan bir ilgiden söz etmek mümkündür.
     Yurt dışındaki DY'li kadro, sempatizan ve taraftarlarımızın, bunların oluşturduğu örgütlenmelerimizin (dünden bugüne olduğu gibi, bugünden yarına da) görevlerinin ikili olacağını söyleyebiliriz: Türkiye ile ilgili olarak üzerlerine düşenleri gerçekleştirmek, Türkiye'deki devrimci sınıf mücadelesini yürütüp-yönlendirenlerle dayanışmayı sağlamak ve nerede varlarsa orada, devrimci sınıf mücadelesinin ortaya çıkardığı görevlerin gereğini yerine getirmek.
     Yurt dışındaki DY'li insanlarımızın ve örgütlenmelerimizin içinde yaşadıkları, bir parçası oldukları ve sayıları milyonları bulan işçilerimizi, aydınlarımızı ve tüm yurttaşlarımızı yalnızca Türkiye meseleleri etrafında örgütlemeye çalışmaları, bu sayıları milyonları bulan işçilerimiz, aydınlarımız ve tüm yurttaşlarımız üzerinde olması gereken etkinliği sağlayamamalarına yol açacaktır. Halbuki, yurt dışında yaşayan arkadaşlarımız, işçilerimiz ve aydınlarımız, uzun yıllardır oradadırlar. Oralarda doğmuş ve büyümüş kuşaklar vardır. Yaşadıkları ülkelerin yurttaşlığını seçenler vardır. Siyasi nedenlerle yurt dışına göç edip, oralarda bu niteliklerini yitirenler olmuştur. Bir bütün olarak bu yurttaşlarımız, yaşadıkları ülkelerin koşullarından, hem de o ülkelerin normal yuttaşlarından çok daha katmerlice olumsuz anlamda etkilenmektedirler. Dahası ileride, devrimden sonra bile bu insanlarımızın tümü, yurt dışında hiç kalmamacasına yurda dönmeyebileceklerdir. O halde yapılması gereken, bu insanlarımızın yaşadıkları ülkelerde karşılaştıkları tüm sorunlarının çözümlenmesine çalışmak olmalıdır. Bu ihmal edilemeyecek kadar çok önemli bir meseledir. Öte yandan Türkiye emekçi halklarına ve devrimci harekete/devrimci mücadeleye yönelik sorumluluğun gerekleri de yerine getirilmelidir. Bu çok çeşitli biçimler alabilir.
     Türkiye Sol hareketinde hep sözü edilip durulmasına, çok önemli olduğu vurgulanmasına ve yerine getirilmesi gereken bir görev olduğu bilinmesine karşın, bir türlü gerçekleştirilemeyen CEPHE örgütlenmesinin eksikliğinin nelere yol açtığı bilinmektedir. Cezaevleri ise, Türkiye Solu'nun en dağınık anlarında bile, o kendine özgü özellikleri sonucu, cezaevlerinde bulunan siyasi hareket ve gruplardan insanların değişik biçimlerde yarattıkları "birliklere" sahne olmuştur. Avrupa'daki Türkiye sol hareketinin uzantılarının öznel durumu ne olursa olsun, tıpkı cezaevleri gibi, ama kendine özgü koşullar nedeniyle, yurt içinde benzer gelişmeler gözlenmese bile, belli konularda veya sürekli-programlı "birlikler" yaratabilirler. Olumlu adımlar atabilirler. Bunu göz ardı etmemeliyiz. Yurt içinde kalıcı cephesel örgütlenmenin yaratılması doğrultusunda atılacak adımlar veya bu adımların başarıya ulaşması, yurt dışındaki olası bu olumlu gelişmeleri hızlandırır. Yurt dışındaki geçici ve belli konulardaki "birliklerin" yaratılmasını bile, yurt içindeki "birliğin" yaratılmasına bağlamak, "o olmazsa olmaz" demek, savunulamaz. Yurt içindeki "birlik", yurt dışındaki kalıcı ve eş birliğin yaratılmasında belirleyici veya son biçimi verici olur. Ama bu ikisi birbirinden farklı şeylerdir.
     Devrimini başarıya ulaştırmış veya bu süreci yaşayan ülkelerin devrimci örgütlenmeleri de, ülkede barınmanın ve mücadeleyi sürdürmenin koşullarının çok zorlaştığı veya kalmadığı anlarda yurt dışına "zorunlu ve yoğun göç" olayını yaşamışlardır. RSDİP, İspanyol Cumhuriyetçileri, Yunan Direnişçileri, Alman Komünistleri...bunun ilk akla gelen örnekleridir.
     Bu "zorunlu ve yoğun siyasi göç", iki biçimde gelişme gösterebilmektedir:
     Birincisi, komşu bir ülkenin toprakları üs olarak kullanılmakta, orada gerekli hazırlıklar yapılmakta ve daha sonra yurt içinde devrimci mücadele yükseltilmektedir. Yurt dışına olan göç, ağırlıkla bu üs olarak kullanılan bölgeye olmaktadır. Ülke içinde mücadelenin yükseltilmesine bağlı olarak yeniden ülkeye dönülebilmektedir. Mozambik devrimcileri, Filistinliler, SWAPO ve ANC buna kendi özgünlükleri içinde örnek verilebilirler.
     İkincisi, bu olanağa sahip olamayan ve dolayısı ile pek çok ülkeye olan "zorunlu siyasi göçtür". RSDİP, İrlandalı Direnişçiler, Yunanlı Komünistler, İspanyol Cumhuriyetçileri...buna örnek verilebilir.
     Devrimci hareketimiz 12 Eylül sonrası yaşanan yenilginin ardından bu ikinci tür göç olayını yaşamıştır.
     Bu ikinci tür göç olayını yaşayan devrimcilerin, genel ifadeyle, iki türlü tavır gösterme sürecine girdiklerini söyleyebiliriz:
     Birincisi, yurtlarından göç etmek zorunda kalmış ve pek çok ülkeye dağılmış durumdaki insanların ve özellikle devrimcilerin umutları, ilk anlarda canlı kalıyor. Her an yurda dönebilecekleri ve devrimci sınıf mücadelesini yeniden yürütüp-yönlendirebilecekleri umudunu ve inancını koruyorlar. Ülkedeki emekçi halkların ve yurt içinde kalabilmiş az sayıdaki örgütlü devrimcilerin bütünleşip yeniden devrimci sınıf mücadelesini yükselteceklerini ve hem kendilerini çağıracaklarını hem de yurda dönebilmenin koşullarının böylece olabileceğini düşünüyorlar. Yıllar bu umutlarla ve düşlerle gelip geçiyor. Öte yandan ise, pek çok ülkeye dağılmış bu pek çok insanı ve özellikle yurt dışına göçmeden önce örgütlü olan devrimcileri bulundukları yerlerde de örgütleyecek, ülkede devrimci sınıf mücadelesini yeniden yürütüp-yönlendirecek ve yurt dışı-yurt içi ilişkisini sağlayacak-sürdürecek güçlü bir siyasi örgütlenmeyi yaratamıyorlar. Kendiliğindencilik ve birbirinden kopukluk asli unsur oluyor. Yurt gerçeğinden kopuyorlar. Bulundukları yerlere "uyum" göstererek özlerini ve niteliklerini yitirme sürecine giriyorlar. Göç ettikleri ülkelerinde "koşullar elverişli" diyerek gelip mücadeleyi hem de en üst biçimiyle başlatanlar oluyorsa da, özde ülke gerçeğinden koptuklarında başarılı olamıyorlar. Yurt içinde önceden beri var olmayı başarmış örgütlü insanları ve örgütlenmeleriyle birlikte yeniden darbe yiyorlar. Bu darbe, umutsuzluğu daha da yaygınlaştırıyor. Yurda dönme ve ülke devrimini başarıya ulaştırma düşleri sona eriyor. Yurt dışında olup özlerini ve niteliklerini yitirmeyenler, ülkelerinde olup bitenler hakkında dünya kamuoyu önünde 'üzerine düşenleri yapmaya çalışan' ve ülkelerinde daha iyiye bir yönelişi desteklemek içeriğinde çaba sarf eden birer aydın niteliğine bürünüyorlar. Böylece yurt dışına 'zorunlu göç' sonrası var olan o birikim yok oluyor. Yurt içindeki mücadele gelişebilirse, bunların iradesi dışında gelişiyor. İspanyol Cumhuriyetçileri ve Yunan Direnişçileri kendi özgünlükleriyle buna örnek olarak verilebilirler. (Bknz: 'İspanya İç Savaşı'/Pierre Broue/Emile Temine- 'Kapetanios'/Dominiqe Eudes)
     İkincisi, farklı bir gelişme izliyor. Yurt dışına "zorunlu göç" eden devrimciler, yurt dışında birliği sağlayacak, yurt içinde devrimci sınıf mücadelesini yürütüp-yönlendirecek, yurt içi-yurt dışı bağlantısını sürdürecek güçlü bir siyasi örgütlenmeyi yaratmaya çalışıyorlar. Yurt dışında bulunmaları, onların devrimci görevleri yerine getirmelerine engel olmuyor. Devrimci mücadeleyi bırakanlar, ayrılanlar oluyor. Ama sürekli gözlenen yeni katılımlarla mücadeleye devam ediyorlar. Ülke devriminin sorunlarını tartışıyorlar. Ülke gerçeğinden kopmuyorlar. Tüm özgünlüğü ile RSDİP, bunun çarpıcı bir örneğidir.
     Yurt dışındaki arkadaşlarımız, merkezi yapının dağılması/dağıtılması sonrası, devrimci hareketimizin, cezaevleri dışında, kalbinin attığı bir yer olmuştur. Bu doğaldır. Geçici bir süre için, bu olabilirdi. Yurt dışında birliği sağlayacak, devam ettirecek ve yurda gereken desteği sağlayacak, yurt içi-yurt dışı ilişkiyi sürdürecek, yurt içinde yeni dönemde devrimci sınıf mücadelesini yürütüp-yönlendirecek güçlü bir siyasi örgütlenme yaratılamamıştır. Yaratıldığı söylenilen veya yaratılması doğrultusunda adımlar atılan yeni örgütlenme "şekilde" kalmıştır. Yurt gerçeğinden kopmuşlardır. İdeolojik ve sınıf mücadelesine ilişkin siyasi görevlerin gereğini "olması gerektiği biçimde" yerine getirememişlerdir. Yenilgiden ve bulundukları yurt dışı koşullardan etkilenerek, "ideolojik farklılaşma" sürecine girmişlerdir. "Bölünme" ortaya çıkmıştır. Yurt içinde mücadeleyi başlatma ve yükseltme kararı alınmış, hazırlıkları yapılmış ama, daha ilk anlarda hem yurt dışındaki "bölünme" son noktasına vardığından, hem de mücadeleye başlamanın koşullarının olmadığı kanısına varıldığından vaz geçilmiş, dahası var olan örgütlenmelerin dağıtılması yoluna gidilmiştir. Bunun doğal sonucunun, yurt içinde, yurt dışındakilerin iradesi dışında yaratılacak devrimci bir örgütlenme ile mücadelenin yükseltileceği bir başka bahara kadar yurt içinden eli ayağı çekmek, ideolojik ve siyasi görevlerin gereğini olması gerektiği biçimde yapmamak, Türkiye ile ilgili olarak Dünya kamuoyuna yönelik çalışma yürüten ve yurt dışındaki işçilerimizin, aydınlarımızın ve arkadaşlarımızın sorunları ile ilgilenen birer aydın kimliğine bürünmek olacağı açıktır. Nitekim bunu doğrulayan örnekler de görülmüştür.
     Bugün, "radikal sol" bir hareket değil, devrimci bir hareketi yeniden yaratmak görevi ile yükümlü olan DY'li insanlarımızın, yurt dışındaki sürgün topluluğunun bu yaratma sürecindeki rolünü iyi tespit etmek ve ona göre davranmak gibi ihmal edilemeyecek bir görevleri de vardır. Yurt dışındaki bu insanlarımızın kendilerini, bu yaratma sürecinde ne "seyirci" ne de yurt içindeki DY'li insanların yerini alacak şekilde "belirleyici" rolünde görmemeleri gerekir. Yani yurt dışındaki DY'li insanlarımız da, bayrağın yurt içinde mücadeleyi yürütenlerde olduğunu bilerek bu yaratma sürecinde yer almalıdırlar...
     3-8-1987/1-4-1988/Aydın''
     Notlar:
     (*) Hasta olduğunu duyuşumuzdan önceki süreçte de, Musa'nın hukuki konumuna dair bazı (benim bildiğim iki kez) girişimlerde bulunmuş ama farklı nedenlerle süreci sonuna kadar götürememiştik; haliyle, hem o hem de biz, yasaklı konumun devam ettiğini düşünüyorduk.
     Hasta olduğunu ve ölmeden önce bir kez olsun yurda, köye ve bizlerin (akrabalarının, çocukluk ve eski yol arkadaşlarının) arasına gelip görmek istediğini söyleyince, bu kez işi sıkı tuttuk; bir yeğenimizin önerisi ile durumun aciliyetini hemen kavrayan ve işini iyi yapan bir kadın avukattan yardım istedik. Meğer, bir kaç yıl önce, Musa'nın davası, zaman aşımından dolayı, düşmüş. Hukuken gerekli olan her şeyi yaptık ve Musa, ölmeden önce, ilk kez 2016 yılı Haziran ayında İzmir üzerinden yurda geldi. Aynı yılın Ekim ayının 4'de de aramızdan ayrıldı. Şimdi, ölmeden önce vasiyet ettiği gibi kendi yurdunda ve köyünde...
     (**) Bugün birey, çevre, grup, parti vb. olarak (yani her ne konumda ise veya kendisini hangi konumda tanımlıyor ise, işte o konumda) hareket eden ve kendince inandığı ve doğru bildiği yolda yürümeye devam eden her yaştan kadının ve erkeğin, yürüdükleri yolu ve o yolda yürüme gerekçelerini savunma çerçevesinde birbirlerini ideolojik, teorik, politik, örgütsel ve eylemlilikleri açısından kıyasıya eleştirmeleri anlaşılabilir bir şeydir ve asla karşı çıkılamaz; aksini düşünmek, abesle iştigal etmektir.
     Ancak, bugün, yurt içinde ve/veya yurt dışında yaşamaya devam eden ve kendisini, en azından söylem düzeyinde Sol, Sosyalist, Devrimci, Demokrat ve Yurtsever olarak tanımlayan (bugün, artık bu sıfatların hiç birisini ağızlarına dahi almayanları pas geçiyoruz) bazı kadınlar ve erkekler, kendilerince savunulabilir nedenlerle oluşturdukları etliye sütlüye karışmayan, bir başka deyişle, görece (önceki yaşam biçimlerine ve eşiti konumundaki bazılarına göre) izole ettikleri özel yaşam biçimlerine dair bekledikleri ve çok doğal olarak da gördükleri saygıyı, her ne hikmetse, bazı kadın ve erkek eski yol arkadaşlarına göstermiyorlar; özellikle sosyal medyada, her şeyi bahane edip, kafa göz kırmaya ve akıllarına geleni yazıp, paylaşmaya devam ediyorlar.
     Nedeni ne olursa olsun, bu yaklaşımın, kendileri dahil hiç kimseye herhangi bir yararının olmayacağını; tam aksine, kendileri başta olmak üzere, herkese zararının olduğunu, yeri gelmişken, söylemek gerekiyor.
     18.05.2020/Datça
     Mehmet Erdal
                                                    (23 Şubat 2016 Hamburg)


                                                         (20 Şubat 2016 Hamburg)
                                                       (18 Şubat 2016 Hamburg)