14 Haziran 2020 Pazar

2020.06.15.CEZAEVİ YAZILARI-7 İDEOLOJİK-TEORİK ÇALIŞMA GEREKLİDİR ZORUNLUDUR VE MÜMKÜNDÜR 1

  Hiç yorum yok
14:02


     CEZAEVİ YAZILARI-7 İDEOLOJİK-TEORİK ÇALIŞMA GEREKLİDİR, ZORUNLUDUR VE MÜMKÜNDÜR (1)
     Yaşanılan ve şimdi bu yazılarda anlatılan olayların üzerinden çok uzun yıllar geçti; ayrıntılara dair bazı net anımsamamaların olması çok doğal; nitekim, o günleri birlikte yaşadığımız ve bellekleri bana göre daha iyi konumda olan bazı arkadaşlarım, yazılarımda bazı ayrıntılara dair daha farklı bilgiler iletiyorlar ki sanırım haklıdırlar. Bu arkadaşlarıma, ayrıntılara dair de olsa bu bilgileri yazmalarını ve yazılarımın altına not olarak düşmelerini ya da bu döneme dair bildiklerini ve yaşadıklarını yazmalarını öneriyorum; umarım, bu katkıları yaparlar ve gelecekte bu yazılarda bahse konu edilen olayları inceleme konusu yapabilecek araştırmacılara çok daha kapsamlı ve ayrıntılı gayrı resmi bilgiler bırakmış oluruz. (1)
     ***
     1987 yılında Aydın E Tipi Özel kapalı Cezaevinde DY'cu tutsaklar olarak çıkardığımız "SESİMİZ" adlı duvar gazetesinde çıkan ilk yazılarım "ARAŞTIRMA YÖNTEMİ ÜZERİNE" ve "İDEOLOJİK-TEORİK ÇALIŞMA GEREKLİDİR, ZORUNLUDUR VE MÜMKÜNDÜR" başlıklı üç bölüm halinde yazdığım ama muhtemelen ya Kemal'in önerisi ile ya da o sayıda üç bölümü de yayınlamanın olanaklı olduğunun görülmesi üzerine üç bölümü birden yayınlanan yazımdır.
     Aynı tarihte yayınlanan ilk yazı ile üç bölüm halinde yazılan ama hepsi aynı gün yayınlanan yazımın ilk bölümünü (aksi halde çok uzun olacak ve okuyucunun sabrını çok zorlamış olacaktım) birlikte paylaşıyorum; yine, bazı imla düzeltmelerinin dışında, asıllarına dokunmadan.

     “ARAŞTIRMA YÖNTEMİ ÜZERİNE
     “...Kuşkusuz, sunuş yönteminin, biçim yönünden, araştırma yönteminden farklı olması gerekir. ARAŞTIRMA YÖNTEMİ, İŞLENECEK MALZEMEYİ AYRINTILARIYLA ELE ALMALI, ONUN GELİŞMESİNİN FARKLI BİÇİMLERİNİ TAHLİL ETMELİ, İÇ BAĞLANTILARIN ESASINI BULMALIDIR. Ancak, bu yapıldıktan sonra, gerçek hareket yeterince anlatılabilir. Eğer bu başarıyla yapılırsa, eğer ele alınan konunun yaşamı tıpkı bir aynada olduğu gibi ideal bir biçimde yansıtılırsa, karşımızda salt a priori (önsel) bir yapı varmış gibi gelebilir.” (Kapital 1- Almanca 2.baskıya önsöz)(a.b.ç.)
     “SOYUTLAMA, İNCELENEN İLİŞKİLERİN GERÇEK DÜNYASINDAN, BU İLİŞKİLER İÇİNDEKİ BELİRLİ BİR UNSURU, BELİRLİ BİR İLİŞKİYİ, KENDİ TARİHİ ÖZELLİKLERİ VE KENDİ KANUNLARI OLAN BÖYLESİNE BİR İLİŞKİLER BİLEŞİMİNİN İNCELEMEK İÇİN BİR BAŞLANGIÇ NOKTASI OLARAK AYIRMAK DEMEKTİR. Bir mantıki kategori, özgül bir araştırma aracı olan soyutlamanın aynı zamanda gerçekliğin mahiyetini ve bilme eylemini de ifade etmesinin ve gerçek olguların, bilimsel kavramların tanımlanmasında benzer bir şekilde kullanılmasının nedeni budur. Soyutlamalar ya daha geneldirler ve daha az içerikleri vardır, genel olarak sınıf gibi; ya da daha özgüldürler ve daha çok içeriğe sahiptirler, sınıflar, sınıfların varlığının ekonomik temeli vb. gibi. Marks'a göre genel olarak üretim anlamlı bir soyutlamadır. Çünkü bu, üretim için her dönemde ortak olan şeyleri bir araya getirir ve belirli bir dönemdeki somut üretimi incelerken, tekrar başa dönmenin gerekliliğini gözle görülür bir hale sokar.
     Marks, ARAŞTIRMA İÇİN EN VERİMLİ YOLUN YÜZEYDEN (verilen kavramdan hareket ederek en basit tanımlar elde edene kadar) OLGUNUN TA EN CAN ALICI YERİNE KADAR İNMEK OLDUĞUNU KABUL EDİYORDU. Araştırması ancak bundan sonradır ki 'ters yöne doğru' -analizden senteze, özgül soyutlamalardan ve tanımlardan ' bir çok belirlenmeleri ve ilişkileri içeren bir bütünlüğe' doğru- yol alabilir...
     En basit unsurlardan (emek, iş bölümü, talep, değişim değeri gibi) daha kompleks unsurlara (devlet, enternasyonal değişim, dünya pazarı vb.) tırmanmak, 'doğru bilimsel yöntem'dir. Fakat, 'bir çok tanımın sentezini' 'farklı yanların birliğini' gerektiren soyuttan somuta doğru ilerleme yöntemi de zihnin somutu algılaması ve idrak süreci içinde onu yeniden üretmesi için yalnızca bir araçtır. Bu, hiçbir şekilde içinde somutun kendisinin ortaya çıktığı bir süreç değildir. Kategoriler gerçekliği yansıtırlar, ama onu yaratmazlar.
     Girişte, idrak süreci içinde tarihi olan ile mantıki olan arasındaki ilişkinin metodolojik bakımdan özel bir ilgi çekmektedir. Marks ekonomik kategorilerin tarihi olarak tayin edici bir rol oynayacak bir duruma geldikleri evre içerisinde değil, çağdaş burjuva toplumu ile olan ilişkilerine bakılarak incelenmesi gerektiğini vurgulayarak mantıki metottan yana çıkar. Fakat bu, Marks'ın, olguları gerçek tarihi evrelerine uygun olarak yeniden üreten tarihi metodu reddettiği anlamına gelmez. Ekonomi Politik özünde tarihi bir bilimdir, çünkü toplumsal gelişmenin ekonomik kanunları ve üretim tarzlarının içinde iş gördükleri ve birbirlerini peş peşe izledikleri şartları inceler. Tarihi bakımdan daha az gelişmiş formların bilinebilmesi daha gelişmiş olanların incelenmesini gerektirir. 'İNSANIN ANATOMİSİ, MAYMUNUN ANATOMİSİNİN ANAHTARIDIR.' (1844 Ekonomik ve Felsefe El Yazmaları) Marks araştırmada, tarihi ve mantıki bir ve tek varlık olduklarını formüle ediyordu...” (Biyografi-shf.351/355) (a.b.ç.)
     xxxxx 18.10.1987"

     “İDEOLOJİK-TEORİK ÇALIŞMA GEREKLİDİR, ZORUNLUDUR VE MÜMKÜNDÜR
(1)
     İnsanlarımızın, cezaevlerine düşmeden önceki dönemdeki mücadele yaşamlarına, hayatın çeşitli alanlarında, çeşitli biçimlerde ve hatta çeşitli nedenlerle katıldığı biliniyor. Bu çok doğaldır.
İnsanlar, toplumsal birer varlıktırlar. Yani devrimci mücadeledeki yaşamlarına yönelmeden önce, içinde doğduğu, büyüdüğü ve yaşadığı maddi ve toplumsal koşullar tarafından kendilerinde şekillendirilmiş birer kişiliğe sahiptirler. İnsanı, içinde yaşadığı çevre, yani maddi ve toplumsal koşullar belirlediğine göre, bu çok doğaldır.
     “...İnsan toplum içinde var olur, o toplumun bir ürünüdür ve yalnızca soyut olarak toplumun değil, her an belirli bir toplum şeklinin ürünüdür...” (Biyografi, shf. 94/95)
     İçinde yaşadığımız maddi ve toplumsal koşullar, her insan açısından nitelik olarak aynı idi. En genelinde Kapitalist bir toplumda yaşanıyor. Hatta, içinde yaşanılan toplum, tam anlamıyla gelişmiş Kapitalist bir toplum bile değildir. Toplum, Emperyalizme bağımlı, yeni-sömürge bir ülkedir. Her şey çarpık geliştirilmiş ve şekillendirilmiştir. Her şeyin çarpıklaştırıldığı bu toplumda, insanlarda şekillendirilen kişilikler arasında görece farklı özellikler yok değildir. Bu görece farklılıklar kişisel özelliklerden, ama daha çok aileden, mahalleden, köyden, alınan eğitimden vb. kaynaklanıyor. Küçük burjuva, burjuva, feodal, lümpen vb. kişiliklere sahip insanlarda daha olumlu veya daha olumsuz (kıyaslama ile) yönler tespit etmek mümkündür. Bu yönler, yadsınamaz.
     İnsanların yeni yaşamlarına, yani devrimci mücadeledeki yaşamlarına yönelmesi, ne yalnızca kendilerinde var olan kişilikleri değiştirmeye ve yeni bir kişilik, devrimci bir kişilik edinmeye başlamalarıdır, ne de yalnızca içinde doğdukları, büyüdükleri ve yaşaya geldikleri maddi ve toplumsal koşulları yakın çevre ve en genelinde ülke çapında değiştirmeye ve yeni bir toplumsal sistem yaratmaya çalışmalarıdır. Söz konusu olan, her ikisidir. İnsanların kendilerini değiştirme süreci, toplumu değiştirme süreci ile çakışır.
     “...İdealist düşüncelerin aksine Marks, salt teorik eleştirinin gerçekliği değiştirmeye yetmediği üzerinde duruyordu: Aslolan pratik-eleştirisel ihtilalci faaliyette bulunmaktır: Aslolan yalnızca düşünceyi değil, varlığı da değiştirmektir. YALNIZCA İHTİLALCİ PRATİK SÜREÇ İÇİNDE İNSAN HEM KENDİNİ HEM DE ÇEVRESİNİ DEĞİŞTİRİR...” (Biyografi, shf. 94/95)
Savaşın dünkü, bugünkü ve yarınki aşamasında, bu iki yön birbirinden ayrı düşünülemez, düşünülmemelidir. Bu ikisi birbirini geliştirir veya aksi doğrultuda geriletir.
     Bu iki değişimin aynı anda tamamlanacağı, bunlardan birinin daha önce tamamlanmasının mümkün olamayacağı savı ileri sürülemez. Yani toplum Sosyalist olmadan, toplumu Sosyalist yapma uğraşı veren kişi Komünist olamaz, denemez. Kişinin kendindeki değişim ve bunun sonucu yeni devrimci kişiliğe sahip oluş, o kişinin savunduğu düşünceleri, eylemleri ve bir bütün olarak çok yönlü yaşantısı ile belli olur. Kişideki bu değişim, toplumun değişiminden önde gidebilir, devrimci mücadele sürecinde, toplumun değişimi tamamlanmadan tamamlanabilir.
     Kişideki bu değişim, tıpkı toplumun değişiminde olduğu gibi kolay olmaz. Kısa bir sürede başarılamaz. Bu değişim, biçimsel bir değişim de değildir. Elverişli koşullar söz konusu olduğunda, yeni kişiliği edinme sürecinde yavaşlama, yerinde sayma ve hatta olumsuz bir gerileme de gözlenebilir.
     İnsanın içinde doğduğu, büyüdüğü ve yaşaya geldiği maddi ve toplumsal koşullar tarafından şekillendirilmiş kişiliğini terk edip yeni bir kişilik edinmeye çalışması, yaygın olarak, İNSANIN PROLETERLEŞMESİ olarak algılanabilmektedir. İçeriği doğru olduktan sonra, bu adlandırmanın pek bir zararı yoktur. Ama bundan, insanın bir proleter gibi giyinmesi, sigara içmesi, konuşması, yaşaması, aynı mahallede ve aynı evlerde oturması, aynı filmlerden ve müzikten hoşlanması vb. anlaşılabilmektedir. Bu tür bir algılama, biçimsel bir yorumlamanın sonucudur. İçeriği göz ardı etmektir.
     “...Marks'ın bir sınıfın ideologları, basındaki ve siyasetteki sözcüleri ile sınıfın kendisi arasındaki ilişkiler hakkında söylediği oldukça önemli şeyler vardı. İdeologların mutlaka sözcülüğünü yaptıkları sınıfın bütün kitlesi ile aynı toplumsal statüye sahip olması ve aynı hayat tarzını sürdürmesi... gerektiği düşüncesinin bayağı (vulgar) bir düşünce olduğunu gösterdi. Bir siyasetçi ya da bir yazar belirli bir sınıfın sözcüsü, ideoloğu olur. Çünkü o teorik olarak o sınıfın bütün sıradan üyelerinin kendi acil maddi çıkarlarının ve kendi tecrübelerinin kendilerini yöneltmiş olduğu yargıların aynılarına varır ve aynı yükümlülükleri üstlenir...” (Biyografi, shf.272-277)
     Anlaşılması gereken, insanın Komünist olmasıdır. Böyle bir nitelik kazanmasıdır.
     İnsan, devrimci kişiliğini, Komünist niteliğini devrimci sınıf mücadelesi içinde kazanır. Devrimci sınıf mücadelesinin biçimini ise, içinde yaşanılan o toplumsal aşamadaki sınıflar çatışması belirler. Bu mücadeleden uzak bir değişim mümkün değildir ve savunulamaz. Çünkü değişimin denek taşı pratiktir. Değişimin "olmazsa olmaz" türünden ikinci parçası ise, iradi olarak yapılan eğitimdir.
     Eğitim, çok yönlü bir olaydır. İdeolojik, teorik, politik ve pratik boyutu vardır. İnsanın duygu, düşünce, eylemleri, tavırları vb. ile eğitilmesini içerir. Bunlardan bazılarını yerine getirip bazılarını yerine getirmemek, eğitim olayının tam anlamıyla yapılmaması demektir.
     Eğitim, hem kişinin istemi ve kişisel çabasıyla, hem de içinde yer aldığı örgütlülük tarafından kolektif bir çaba ile yapılır. İkisinden biri tek başına yeterli değildir. Sonuç alıcı değildir. İkisi birlikte var olmalı, birbirlerini geliştirmeli ve tamamlamalıdır. Her insan kendi geçmişini bu açıdan değerlendirebilir ve burada ortaya konulduğu üzere bir eğitimden geçip geçmediğini irdeleyebilir.
     Her insan, devrimci sınıf mücadelesinde, örgütlü olarak uzun veya çok kısa bir dönem yer almış olabilir. Bu yaşa, ilgiye, devrimcilerin çalışmasına, olayların gelişmesine, devrimci sınıf mücadelesinin bulunulan yakın çevreyi kucaklamasına vb. bağlıdır. Özellikle emekçi halkımızın faşistlere karşı mücadelesinin yükseltilmesinde ve örgütlenmesinde hızlı bir gelişmenin gözlendiği bölgelerde toplu veya kendiliğindenci eylemlerde yer almış ve tutuklanmış bazı insanlarımızın mücadele çizgisi çok kısadır. Bu çok doğal ve yadsınmaması gereken bir olgudur. Eylemin biçimi ve boyutu ne olursa olsun, toplu eylemler özünde kitle eylemleridir. Kendiliğindenci eylemler ise, irade dışı olan eylemlerdir.
     Kendiliğindenci eylemler, var olan örgütlenmede ve halkımızın mücadelesini yönlendirme çalışmalarında bir eksikliği, ama aynı zamanda halkımızdaki canlılığı, harekete geçmeye hazır, yer yer şu veya bu yerde ve zamanda, şu veya bu biçimde harekete geçen potansiyeli anlatır. Yapılması gereken, bu tür bölgelerde tüm halkı -kadın, erkek, yaşlı, genç- yediden yetmişe örgütlemek ve doğru bir çizgide doğru bir hedefe yönlendirmek olmalıdır. Devrimci iradeyi, önderliği ve örgütlülüğü orada egemen kılmak olmalıdır. 12 Eylül öncesi dönemde yürütülen devrimci sınıf mücadelesinde, bu olması gerektiği biçim ve boyutta başarılamamıştır. Hiç şüphesiz, bunun nedenleri ve yol açtığı sonuçlar çok yönlü irdelenmeye değerdir.
     Devrimci hareketimizin ideolojik, teorik ve politik yönden; devrim, örgütlenme ve çalışma tarzı anlayışı yönünden diğer siyasi hareketlerden, partilerden ve gruplardan farklı olduğu; devrimci sınıf mücadelesini yürütüp-yönlendirme temelinde üretildiği ve mücadele içinde hayata geçirilmeye çalışılarak doğrulandığı; insanların teorik, ideolojik ve politik olarak yetkin olmaya çalıştıkları biliniyor. Yapılması gereken, bu insanların iradi olarak yaygın, sistemli, sürekli ve çok yönlü bir eğitime tabi tutulması ve bunun her koşulda sürdürülmesi idi. Dimitrof'un şu sözleri, sanki 12 Eylül öncesi ve sonrası Türkiye gerçeğini ve bu gerçeklikte ne yapılması gerektiğini anlatır:
     “...Bir yandan en değerli kadrolarımızı kavga içinde kaybederken, diğer yandan kadro meselesini önemsemeyen bir tutuma girmek asla hoş görülemez. BİZLER BİR BİLGİÇLER DERNEĞİNİN DEĞİL, HER ZAMAN ATEŞ HATTINDA OLAN BİR HAREKETİN İNSANLARIYIZ. EN DİNAMİK, EN CESUR VE EN BİLİNÇLİ UNSURLARIMIZ EN ÖN SAFLARDA YER ALMAKTADIRLAR. DÜŞMAN ÖNCELİKLE FAŞİST ÜLKELERDE, İLK ÖNCE BU ÖN SAFTAKİ ADAMLARIN PEŞİNE DÜŞMEKTE, ÖLDÜRMEKTE, HAPSE VE TOPLAMA KAMPLARINA ALMAKTA, AKIL ALMAZ İŞKENCELER YAPMAKTADIR. BU DURUM SAFLARIMIZI DURMADAN YENİLEMEMİZİ, BİR YANDAN ESKİ KADROLARI ELDE TUTMAYA ÇALIŞIRKEN DİĞER YANDAN DA YENİ KADROLAR YETİŞTİRMEMİZİN VE EĞİTMEMİZİN GEREKLİLİĞİNİ AÇIKÇA ORTAYA KOYMAKTADIR.
     Kitle Birleşik cephesi hareketinin bizim etkimiz altında büyük bir güç kazanması ve ortaya binlerce yeni işçi sınıfı militanı çıkartması, kadroların hızla eğitilmesi için ayrı bir sebep ve zorunluluk olmaktadır. Bunun da ötesinde, yalnız genç unsurlar ve işçiler değil, daha önce politik bir harekete karışmadığı halde saflarımıza katılan kişiler de devrimci bir nitelik kazanmaktadırlar. Sosyal Demokrat partinin eski üyeleri ve militanları büyük gruplar halinde bizden tarafa geçmektedirler. Teorik eğitimden yoksun olan bu yeni kadrolar eylemlerinde kendi kendilerine çözmek zorunda kaldıkları önemli meselelerle karşılaşmaktadırlar. Bu da kendilerine, özellikle yasal olmayan Komünist Partilerinde, özel bir çaba harcanmasını gerektirmektedir.” (F.K.B.C. Shf.145) (a.b.ç.) (Devam edecek)
     *****18.10.1987"
      (1)Oğuzhan (Müftüoğlu) abinin 'Bitmeyen Yolculuk' kitabından, hatta daha öncesinden, Orhan Savaşçı'nın 'Cepheden Anılar'ından Erdinç Obuz'un 'Yüreğim Sol'madan'ına ve en son çıkan Hüseyin Yavuz'un 'Eylül'le Büyümek' kitabına kadar (okuyabildiğim ya da okuyamadığım) bütün anı (kişisel tarih) kitaplarını çok değerli buluyorum ve bu tür yazılı (ve sözlü) anlatımları, yakın geçmişi yaşamış her bir arkadaşın tartışılamaz hakkı olarak görüyorum; bu konudaki düşüncelerimi, daha önce bir vesile ile yazdığım bir yazıda çok net olarak ortaya koymuş ve paylaşmıştım.(Bknz: 2018.11.04. Yol'da yaşananlar çerçevesinde yazılan kitaplar üzerine/ http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com )
     Ancak, yeri gelmişken not olarak düşmek istiyorum; bence, bugünkü duruşu ne olursa olsun, yakın tarihi yaşamış bizlerin (kendi geçmişine yönelik olarak bir pişmanlık içerisinde "yaşayanlar" ve külliyen reddi miras yapanlar hariç), bu "kişisel tarih yazım" sürecinin yanı sıra ya da daha doğrusu, bu süreci geride bırakma/aşma iradesini göstererek; farklı düzlemlerde ve ortaklaşa, bu dönemi, yani bizim bir biçimde içinde yaşadığımız ve öznesi olmaya çalıştığımız yakın tarihi merak eden ve inceleme konusu yapmak isteyen genç araştırmacılar ile birlikte yazılması sürecine evrilmesi gerektiğini ve bunun da zamanının geldiğini düşünüyorum.
     15.06.2020/Datça
     Mehmet Erdal

                   







Devamını Oku...

7 Haziran 2020 Pazar

2020.06.08.CEZAEVİ YAZILARI-6 EĞİTİM; HER ZAMAN HER YERDE!

  Hiç yorum yok
12:41


     CEZAEVİ YAZILARI-6: EĞİTİM; HER ZAMAN ve HER YERDE!
     14 Şubat 1981 günü Uşak ili Ulubey İlçesi Büyükkayalı köyü Banaz ırmağı kıyısındaki sığınakta baskına uğrayıp yakalandıktan, Bekilli ve Denizli Jandarma Karakolları ile İzmir Emniyet Müdürlüğünde (1) takriben 66 gün sorgulandıktan sonra, Denizli Emniyet Müdürlüğü görevlileri tarafından, Nisan ayı sonlarında, Denizli T Tipi Kapalı Cezaevi'ne (2) teslim edilmiştik. (3)
     ***
     Denizli Kapalı Cezaevi, benim, Temmuz 1979 tarihinde Önder Güner arkadaş ile birlikte tutuklanarak konulduğum ve bir süre tutuklu kaldıktan sonra, yine Önder ile birlikte (4) 1979 yılı Aralık ayında firar ettiğim cezaevi idi.
     Cezaevi müdürü, emekli olmasına karşın 12 Eylül sonrası yeniden göreve çağrıldığı söylenen M. Kemal Kuzu adında yaşlıca birisi; baş gardiyanlar ise yine Mehmet Karaçay ile Ahmet Güzel'di. Mehmet Karaçay, CHP'li olarak biliniyordu. (5) Cezaevindeki uygulamaları esas alındığında, her üçü, tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş, misali, birbirlerini tamamlayan kişilerdi.
     Cezaevine ilk vardığımız gün (emniyetten getirilenlere ya da ilk gelenlere) yapılan olağan sağlık kontrolünde bir şeyiniz yok, diyen cezaevi doktorundan, oooo ihtilal olmasaydı, Denizli valisi olacaktın he mi?, diyen görevliye kadar pek çok görevlinin içinden iki kişinin daha adı hala belleğimdedir: birisi, ilk teslim edildiğimiz gün alındığımız müşahedede (can sıkıntısından) diğer hücrelerdeki arkadaşlar ile yüksek sesle konuşmamı bahane edip ellerimi elindeki cop ile balon gibi şişiren CHP'li Hasan Barış; diğeri ise, 1981 Sonbahar (Eylül ya da Ekim) aylarının birisinde bir sabah ezanı vakti bir grup arkadaş ile birlikte müşahedeye alınmamız sonrası, omuzlarımdan ayaklarıyla bastırarak beni cezaevi avlusundaki havuza sokup sokup çıkaran, sabahın o soğuğunda tepeden tırnağa ıslak bir biçimde tir tir titrerken, bahçede, bir yandan öbür yana, elinde copla döve döve koşturtan, namazında niyazında bir kişi olarak bilinen dindar Abalı'dır. (6)
     ***
     Müşahede, kadın ve çocuk koğuşu, ayrıca üç ana bölüm ve her bölümün içinde üç ile beş koğuştan oluşan bu cezaevinde,12 Eylül öncesi dönemde Sol, Sosyalist ve Devrimci olarak bilinen siyasi tutuklular büyük çoğunlukla müşahedenin üst katında, Faşist tutuklular ise çocuk koğuşunda kalıyorlardı. 12 Eylül 1980 darbesinin ertesinde Sol, Sosyalist ve Devrimci tutuklular, müşahededen koğuşların olduğu bölümlere kadar olan boş alanda oluşturulan iki taraflı jandarma koridorundan ölesiye dayak altında geçirilerek koğuşlara getirilmiş ve karıştır-barıştır uygulamasına geçilmişti.
     Adli mahkumlar, faşistler ve biz devrimciler, koridora ve koğuşlara bitişik nizam yerleştirilmiş iki katlı ranzalarda ve yatak eksikliği nedeniyle yerlerde karışık bir biçimde yatıyor ve yaşıyorduk.
     Günlük yaşamda korku, asli unsurdu.
     Bir kısmımızın tutuklu olarak on bir ay kaldığı bu cezaevindeki siyasi mahkumların büyük çoğunluğu çatışmalarda, baskınlarda, tuzaklarda yakalanan ya da o günkü koşullarda bir nedenle kendi ayağı ile gelip teslim olan biz DY davası tutukluları idi; ayrıca, benzer bir biçimde tutuklanan çok az sayıda Halkın Kurtuluşu ve Devrimci Sol davalarından yargılanan kişiler de vardı.
     ***
     Cezaevinde, başlangıçta, kaldığımız koğuşlarda ikili, üçlü, beşli... ya da cezaevi avlusuna çıkışlarımızda, volta atarken, kendiliğinden başlayan sohbetlerimizde, güncel gelişmeler üzerine ve eğer soran olursa, o güne kadar savunduğumuz görüşler ve pratiğimize dair karşılıklı olarak konuşuyorduk; içinde bulunduğumuz haleti ruhiye nedeni ile olsa gerek, bundan ötesini yapmamız olası değildi.
     1981 Sonbaharında yapılan açlık grevi sonrası ilk kim önerdi ya da hangimiz böyle bir şeye gereksinim duydu ve bu ortak bir fikre dönüştü, bilemiyorum; ama sonunda, ben, üç konuda, bilebildiğim ve algılayabildiğim kadarıyla, yazmaya başladım; "Devrimci mücadele ve Mücadele biçimleri üzerine", "Devrim Teorisi ve Halk Savaşı Üzerine", "Örgütlenme Sorunu".
     Her konuyu, mektup kağıtlarına (onları ikiye bükerek) çok küçük harfler ile yazıyor ve sol taraftaki bölümde kalan Muammer Özdemir'e (7) gönderiyordum; yazılar, elden ele dolaştırılarak okunuyordu.
     O günkü koşullarda o cezaevinde, elimizde, bırakın dişe dokunur herhangi bir ideolojik-teorik yazılı malzemeyi, okunabilecek ve haliyle böylesi çalışmalarda alıntı yapılabilecek/atıfta bulunabilecek kitap bile olmadığı için, tamamen aklımda kalanları yalın bir dille yazıya aktarmıştım. (8)
     ***
     1982 yılı Mart ayında Buca Bölge Cezaevine vardığımızda beni Yeni bölüm 13. koğuşa vermişlerdi. DY'cuların oldukça çok olduğu bir koğuştu; karşı 12. koğuşta da Aslan Yalçın ve başka arkadaşlar vardı.
     Buca'ya vardıktan bir süre sonra, aynı gereksinimin orada da olduğu tespitinden yola çıkarak aynı yazıları, bu kez, bir biçimde elden ele aktarılarak var ola gelen Kesintisizlerden ve başka yazılardan/kitaplardan yararlanarak daha geniş bir biçimde yazma düşüncemi önerdim Aslan'a ve bazı arkadaşlara; olur denilince de, yazdım. Bu kez yazdıklarım, önce, cezaevinde DY'cular arasında işleri koordine eden ben, Aslan Yalçın ve bazı arkadaşlar arasında okunuyor, tartışılıyor ve bilahare, ben, bizim koğuşun alt katındaki yemekhane masalarının birisinde, bir kaç arkadaşa bu yazıları çoğalttırıyordum. Her yazıdan birer nüsha, ziyaret günlerinde ya da mahkemelere gidip gelirken bir biçimde diğer koğuşlara iletiliyor; oralarda, farklı biçimlerde, oturulup tartışılarak ya da elden ele dolaştırılarak, eğitim malzemesi olarak kullanılıyordu.
     Bu yazılara ek olarak, örn: Aslan Yalçın, felsefe konusunda ya da bizler, cezaevindeki güncel gelişmelere dair DY'cuların ortak hareket etmelerini sağlayabilmek adına, ortaklaşa, farklı yazılar da yazıyor ve aynı yollardan dağıtımını yapıyorduk.
     ***
     1983 yılı Mart ayında gündeme gelen Tek Tip Elbise uygulamasına karşı Buca Bölge cezaevinde başlayan direniş sırasında (örn: ben, Aslan Yalçın, Behçet Dağdelen ve başka bazı arkadaşlarla Yeni Bölüm 15. koğuşa) konulduğumuz müşahede bölümlerinde, ilk başlarda, yalnızca güncel gelişmelere müdahale çerçevesinde yazılar yazabiliyor idi isek de (9), 1984 yılında benim de içinde yer aldığım Eski Bölüm 4. Koğuşta, yine Tek Tip Elbise uygulamasına karşı yürütülen direniş sırasında daha kapsamlı ve verimli, tamamen kolektif ve orijinal çalışmalar yapıp yazıya dökmeye ve bunları, diğer müşahede bölümlerinde olup da Tek Tip Elbise direnişini sürdüren DY'cu arkadaşlara da ulaştırarak, eğitim çalışmalarında kullanmaya başlamıştık. (10)
     ***
     1985 yılı ile 1986 yılı ilk yarısında kaldığım Şirinyer Askeri Cezaevinde bir süre bulunduğum ilk koğuşumda, tamamına yakını DY'culardan oluşan arkadaşlar ile oturup güncel politik gelişmelere ve günlük yaşamımızdaki sorunlarımıza dair karşılıklı sohbetler yapabiliyorduk ise de bazı "algı" sorunları ve bu sorunların yol açtığı tamamen kişisel/psikolojik tepkisel yaklaşımlar nedeniyle (nesnel koşullar elverişli olmasına karşın) ne o koğuşumuzda ne de daha sonra geçtiğim ve cezaevindeki DY'cular arasındaki işlerin koordine edildiği koğuşta, Buca'daki çalışmalarımızın bir benzerini bırakın, oradaki çalışmaların yanına bile yaklaşabilecek herhangi bir çalışma yapıldığına tanık olmadım; her birimiz, kendi alemimizde yaşayıp gidiyorduk.
     ***
     1986 yılı sonbaharında ilk olarak (Buca'dan) bizim getirildiğimiz Aydın E Tip Özel kapalı Cezaevi'nde ise, ülkenin farklı yerlerindeki cezaevlerinden ve cezaevi dışından getirilen DY'cu tutsaklar arasında, asıl olarak günlük yaşamda var olan sorunlar eksenli başlayan tartışmalar kendi gerçekliğinde ele alınıp tartışılmak ve çözümlenmeye çalışılmak yerine, önce (sorun morun yok; bunlar hezeyanlardır, denilerek) inkar ve bir süre sonra da cezaevi ve hatta yurt dışı kaynaklı bazı gelişmeler ile ilişkilendirilerek karşılanıp mahkum edilmeye çalışılınca; bu tartışmalar, bu kez, mecburen, karşılıklı olarak, bir üst düzeyde devam ettirilmeye başlanmıştı.(11)
     ***
     DY'cuların 9, 11 ve 13. koğuşlarda kaldığı ve sayılarının 70'li rakamlara dayandığı 1987 yılı yaz aylarından itibaren günlük yaşamımızdaki ilişkilerde ciddi gerginliklere yol açan bu gelişmelerin cezaevi içindeki ve dışındaki (ailelerimiz ve arkadaşlarımız arasındaki) yansımaları ve sonuçları, o günleri yaşayanların çok iyi bildiği ve şimdi bu yazıları okuyanların da tahmin edebileceği üzere çok farklı oldu...
     ***
Bu tartışmaların yoğunlaşmaya başlaması çerçevesinde, 9. Koğuş ile çatı katı olan 11. Koğuş arasındaki merdiven boşluğunun 11. Koğuş kapısının önündeki giriş bölümünde ben, Fadıl Öztürk ve ilk başlarda bizimle birlikte benzer şeyler savunan bir arkadaş birer masa koymuş ve orada 24.00/sabah 06.00 arası gece çalışmaları yapıyorduk; benim açımdan oldukça verimli geçen bu gece çalışmalarında kişisel okumalar ve çalışmaların yanı sıra üçlü tartışmalar da yapıyorduk ve ben, bu tartışmaların çok yararını görüyordum.(12)
     Bir kısmı "CEZAEVİ YAZILARI" başlığı altında yayınlanan ve yayınlanmaya da devam edilecek olan yazılarımı yazmadan önce, bu gece çalışmalarında, özellikle Fadıl Öztürk ile yaptığımız sohbetlerden çok yararlandığımı, burada not düşmeliyim; Fadıl'ın, şimdilerde, ARTI GERÇEK'te yayınlanan denemelerinde de belirgin bir biçimde görülebilen sorgulayıcı bir bakış açısı vardı. (13)
     ***
     Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevinde, bu yıllarda, 1988 yılı Ekim ayı sonlarında Nazilli E Tipi Özel Kapalı Cezaevine toplu sevk edilinceye kadar, görece değişiklikler olsa da, koşullar toplu eğitim çalışmaları yapmaya elverişliydi ve yazılı materyal açısından da görülmemiş bir bolluk vardı.
     Biz, ısrarla, yazılı ve sözlü olarak, ille de ideolojik-teorik eğitim, deyip duruyorduk.
     Peki, bunu ne kadar başarabildik ve el birliği ile bu koşulları/olanakları ne kadar değerlendirebildik?
     Bunun yanıtını, o günleri yaşayıp da bu yazıları okuyanlar ve o süreçte bizleri (bugün de) tanıyanlar verecekler!..
     08.06.2020/Datça
     Mehmet Erdal
     (1) İzmir Emniyet Müdürlüğü, o yıllarda Çankaya'daki binasındaydı ve bilahare, şimdi Konak'ta bulunan binasına taşındıktan sonra, benim gibi binlerce insanın işkence görüp sorguya çekildiği o Çankaya'daki bina özel bir dershaneye dönüşmüştü.
     (2)Denizli T Tipi Kapalı Cezaevi'nin yeri, şimdilerde, yeşil alan olarak kullanılmaktadır.
(21.10.2018/Hüdai Mohan, ben ve Ali Haydar Aktaş/Denizli T Tipi Kapalı Cezaevinin şu anki hali)

     (3)14 Şubat 1981 günkü baskında yakalanan diğer üç arkadaş Uşak Emniyet Müdürlüğü'ne gönderilmişler; ben, Hüdai Mohan ve Halil Öter Denizli kapalı Cezaevine getirilmiştik.
     (4)
(22.10.2018/Önder Güner ve ben/1979'da kaldığımız ve firar ettiğimiz müşahede bölümü)

     (5)Yıllar sonra, SHP/CHP'den Denizli Belediye Başkanı olarak seçilen Ali Marım zamanında işe alındığı ve belediyenin Pamukkale Tesislerinde (BEL-TES), işçilerin başına sorumlu olarak atandığı söyleniyor.
     (6)Cezaevi yönetimi, 1981 yılı Sonbahar ayında, bir sabah, benim de içinde olduğum sekiz devrimciyi ve bir adli mahkumu müşahedenin alt katındaki bölüme almış, dayak faslından sonra hücrelere koymuştu. Bunun üzerine biz, tamam, yeter, buraya kadar, deyip, açlık grevine başlamış ve koğuşlardaki arkadaşlar da, her biri koğuşa yönelik olarak, ben de açlık grevine katılıyorum, diye açıklama yaparak, bizlere katılmışlardı; böylece, o günlerde yönetimce hiç öngörülemeyecek bir biçimde, korku duvarını aşmış ve ne olacaksa olsun, demiştik; mevcut durumdan çıkışın başka bir yolunu bulamamıştık. Yedinci günün sonunda, her birimiz dilekçe yazıp su da içmemeye başlamış ve onuncu gün, yani hiç su içmediğimiz üçüncü gün, o dönem Denizli sıkı yönetim komutan yardımcısı olarak bildiğimiz Cengiz adındaki bir binbaşı, (sonradan edindiğimiz bilgilere göre, yazıp yolladığımız dilekçelerimizi okuyunca) ne oluyor bu cezaevinde, hele bir bakalım, diyerek bulunduğumuz hücrelere gelmişti. O dönemde az bulunur subaylardan birisi olarak belleğimizde iz bırakan Cengiz binbaşı bizi dinlemiş ve tamam, şikayetlerinizi dikkate alacağız, demişti. Bu söz üzerine, açlık grevini bitirmiştik. Gerçekten, o günden sonra, cezaevindeki uygulamalar da yumuşamalar olmuş ve haliyle, hem adli mahkumlar nezdinde itibarımız tavan yapmış hem de psikolojik olarak rahatlamıştık; bütün gardiyanların tavrı da değişmişti. Hiç unutmam, 1982 Mart ayında, Buca Cezaevi'ne sevkimiz çıktığında, kahramanlar gibi uğurlanmıştık.
     (7)Neden Muammer? sorusunun yanıtını 05.09.2018 tarihinde yazdığım "Kim Yolcu ? Kimler Yollarda?" başlıklı yazımda açıklamıştım. “...Biz, kuşak olarak Kaypakkaya'yı, Mahir Çayan'ı, Deniz Gezmiş'i, Kızıldere'yi... okumuş, dinlemiş ve de kendimize örnek almıştık. Ama ben (o zamanki değerlendirmelerime göre) örnek alınan bu kişilere ve çıkılan yola, bu yolda benden beklenen tavra yaraşır bir "tavır" gösterememiş; "yakalanma" ve "sorgulanma" sırasında "zaaflı" davranmıştım. Bence bu, "DY'cu OLAMAMAK" idi..
     Cezaevi süreci "yeni bir süreç'"ti ve mücadele edilmesi gerekiyordu; pek çok insan bana bakıyor ve benden bazı şeyleri bekliyorlardı; bunun böyle olması da doğaldı.
     Bana göre, bu beklentiyi ben değil, bir başka arkadaş karşılamalıydı; bu kişi veya kişiler, yakalanma anında ve sorgu sürecinde 'en iyi' tavrı gösteren kişi veya kişiler olmalıydı.
     O dönemde bu çerçeveye en uygun arkadaş, Muracalı (Kutlubey'li) Muammer Özdemir'di: Bu arkadaşımız Jandarma ile çatışarak yakalanmıştı. (1986 yılında Buca Cezaevinde iken SİROZ teşhisi konuldu ve bilahare tahliye edildikten sonra vefat etti.)
     Başka bazı arkadaşlarla konuştuk ve ona bu görevi alması gerektiğini söyledim; aldı.
     Teorik olarak yeterli değildi ve bizim, bu konuda kendisine yardımcı olabileceğimizi söyledim; yardım ettik de... ” (Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com )
     (8)Eğitim konusunda benim bakış açım, yaş ve cinsiyet ayrımı gözetilmeksizin, "Bilen bilmeyene; çok bilen (görece), az bilene öğretir" şeklindedir; gönlümüz her zaman en iyisini ister ama bunun olmadığı ya da olamayacağının anlaşıldığı koşullarda, bu bakış açısı, doğru olandır ve her zaman işe yarar.
     (9) Bu konuya örnek olarak 04.09.2018 tarihinde yazdığım "BUCA CEZAEVİNDE TEK TİP ELBİSE UYGULAMASI" başlıklı yazıma bakılabilir. (Bknz:http://mehmeterdalyazilar.blogspok.com )
     (10)“...1984 yılında, Buca Bölge Cezaevinde, Eski Bölüm 4. Koğuşta, biz DY tutsakları, o günlerde dayatılan Tek Tip Elbiseye ve baskılara karşı ortaya koyduğumuz direnişler çerçevesinde sıklıkla gündeme getirilen 15'er günlük hücre hapsi cezalarının arasında, aramızda yaptığımız eğitim çalışmalarında kullanılmak üzere, elde var olan dergilerden, gazetelerden ve kitaplardan yararlanılarak, bazı arkadaşların görev almasıyla, farklı konularda oldukça kapsamlı çalışmalar yapıyorduk. Bunlardan birisi, Mehmet Şahin ve B.E arkadaşların araştırmasını ve taslak halde yazımını üstlendikleri "Yeni Döneme Geçerken Üst Yapıda Merkezileşme" başlıklı oldukça ayrıntılı bir çalışma idi. Umarım, bir gün bir yerlerden bu yazılar çıkar ve onları da yayımlar, tarihe not olarak düşeriz...” (Bknz: 04.05.2020/Var olan Bilgi ve Deney birikimimiz üzerine/ http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com )
     (11) “...Aydın'a ilk gelen DY'li grup içerisinde, öncesinde kalınan Şirinyer Askeri ve Buca Bölge Cezaevlerinden beri var olagelen bazı sorunlar söz konusu idi; ama bu sorunlar,, muhataplarınca, farklı nedenlerle belli bir noktanın ötesine geçirilmiyor ve tabiri caizse, bir biçimde 'içe' hapsediliyordu...Diğer siyasi hareketlerdeki durum üzerine herhangi bir şey söyleyemem ama, farklı illerdeki Askeri ve Sivil cezaevlerinde ya da (yıllardır içeride tutsak olduğumuzdan) bihaber olduğumuz cezaevi dışındaki farklı koşullarda bir başlarına yaşamaya ve ayakta kalmaya çalışan DY'liler, Aydın'a gelirken, yalnızca kendilerini ve özel eşyalarını değil, aynı zamanda, o tarihe kadar yaşadıkları yerlerde kendilerince ürettikleri ve doğru bildikleri düşünceler ile içinde yer aldıkları ya da tanık oldukları tartışmaları da getiriyorlardı; bundan doğal bir şey de olamazdı.
     Tanışma fasılları geçildikten sonra, biraz da giderek değişen ortamın etkisiyle, herkes, bulunduğu yerlerdeki 'içe' yönelik tartışmaları, tanık ya da taraf olduğu, eleştirdiği ya da savunduğu ölçüde birbirine aktarıyor; böylece, giderek yükselen farklı sesler ve adı konulmamış, ne kadar sağlıklı olduğu tartışma götürür, farklı gruplaşmalar gözle görülür hale gelmeye başlıyordu.
     Yer yer, fazlaca taraf bulmayan ve haliyle derinleştirilmeyen bazı bireysel çıkışlara ya da zorlama sürtüşmelere tanık olunsa da, bu sürecin, bir yerde, aleni ve ortak bir tartışmaya evrilmesi kaçınılmazdı; doğal olan da bu idi; nitekim, öyle de oldu...” (Bknz: 04.05.2020/Var olan Bilgi ve deney birikimimiz üzerine/ http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com )
     (12) "...Yarından itibaren gece yaşamına dönüyorum. Gece 24.00-08.00 arası, çalışacağız. Uykuyu, 18.00-24.00 arasına alacağız. Bir kaç arkadaş. başka türlü olmayacak. Yılbaşına kadar, sıkı bir çalışmaya girmeliyim. Yoğun yaşamalıyım. Bir şeyler yaratabilmeliyim. Şu yaşanan on bir gün boşa gitmemeli...Bir daha zor yaşanır on bir gün. Bir süredir pek çok şeyi, hep erteleyip durdum. Ama daha fazla ertelenemez noktaya geldiler..." (15.11.1987)


     (13) Fadıl, o günlerde iyi şiirler yazdığı gibi (şimdilerde ne ölçüde zaman ayırıp çizebiliyor, bilemiyorum) iyi çizimler de yapıyordu; öyle ki, ilk ödülünü, Enver Gökçe şiir yarışmasında "Suyu uyandırın sesim olsun" şiiri ile almıştı ve çizimleri de kart olarak basılmış ve biz onun, basılmış ya da özel olarak çizip verdiği kartlarını kullanmaya başlamıştık.

                                                             (Fadıl'ın ilk şiir kitabı)

                   (1987 yıl sonunda Kızım Ayşe'ye gönderdiğim, Fadıl'ın ilk basılan kartlarından birisi)
                            (23.12.1987 tarihinde Sevda'ya gönderdiğim Fadıl'ın özel çizim bir kartı)

Devamını Oku...

2020.06.07.BİR SAHİL KASABASI OLAN DATÇA'DA PAZAR YERİ GÖRÜNTÜLERİ-3

  1 yorum
03:24


     BİR SAHİL KASABASI OLAN DATÇA'DA PAZAR YERİ GÖRÜNTÜLERİ (3)
     Öğle civarı arabaya bindim ve Cumartesi günü kurulan İskele mahallesi Halk Pazarına gitmek için evden çıktım. Her zamanki gibi, arabamı, PTT arkasında şimdilerde fiilen otopark olarak kullanılan boş alana park ettim.
     Eski pazar yeri sokağından pazar yerine doğru yürümeye başladım; önceki haftalara göre, ellerinde pazar çantaları ve arabaları ile gidip gelenlerin sayıları daha fazla idi. Bu, eski bir pazarcı gözü ile bakıldığında, pazara gidip alış veriş yapanların sayılarının arttığı anlamına geliyordu ki, bu iyiye işaretti; içimden, sevindim. Açık olan iş yerleri sahiplerinin tamamına yakınını bir biçimde tanıdığımdan, gördüklerime mırıldanarak ya da seslenerek ama mutlaka başımla da destekleyerek hayırlı işler, diyerek, yürümeye devam ettim.
     Pazar yerine giriş kapılarından birisi olan giyimcilerin oraya vardığımda, girişin, yine üzerinde POLİS yazan demir bariyerler ile kapatıldığını ve dar bir giriş bırakıldığını, gördüm. Bariyerin başında bir özel güvenlikçi demir bariyerlere yaslanmış ayakta bekliyordu. Giyim eşyası satan pazarcılar, bu kez, önceki haftalardan ders çıkarmış olacaklar ki, çadırları birbirlerine yaklaştırarak kurmuşlar ve böylece güneş ışınlarını büyük ölçüde engellemişler; müşterilerin güneş altında kalmadan yürüyebileceği bir koridor oluşturmuşlardı.
     Her tezgahta ikişer, üçer müşteri vardı; fiyat soruyorlar ya da alış veriş yapıyorlardı. Yalnızca plastik ve cam eşya satan pazarcı arkadaşın tezgahında bir müşteri yüksek sesle fiyattan yakınıyordu; anlaşılan o idi ki, kadın müşteri, artan maliyetler nedeni ile ya da fırsatçılıktan daha fabrikalarda yapılan astronomik zamları ve artan maliyetler nedeni ile fabrikadan sıradan bir pazarcıya kadar gelirken arada yapılan fiyat ayarlamalarını hesaba katmayıp, ürünlerin satış fiyatlarındaki artışın tek sorumlusunun pazarcı arkadaş olduğunu düşünüyor ve ona veryansın, ediyordu; bu, yurttaşlarımızın pek çoğunun yaygın bir düşünce ve davranış biçimi idi. Pazarcı ya da zincirin en sonundaki perakendeci, gösterilen tepkiye eş değil, daha alt bir düzeyde, müşteriye, şikayet ettiği sorunun sorumlusunun kendisi olmadığını ya da yalnızca kendisi olmadığını sabırla açıklamak zorunda kalıyordu. Nitekim, tezgahın sahibi arkadaşın eşi de hem işini yapmaya çalışıyor hem de yüksek sesle konuşarak tezgahtan uzaklaşmaya başlayan kadın müşteriye derdini anlatmaya çalışıyordu. Yardım için tezgahına gittiğim arkadaşın istediği kiloluk soğuk suyu bir an önce götürüp vermek istediğimden, tanık olduğum bu olaya ve sağlı sollu pazarcı arkadaşlara bu kez fazlaca takılmadan, hayırlı işler, diyerek, hızlıca yürüdüm.
     Bu hafta Cumartesi günü hem sebze-meyve hem de giyim bölümünde numarası tek olanlar açtığından, 17 numarada tezgah açan arkadaşın tezgahına vardım; selam verdim ve tezgahın arkasına geçtim.
     ***
     Önceki haftalarda gelip tezgah açma gereği duymayan bazı pazarcı arkadaşların da bu hafta geldikleri ve tezgah açtıkları, tezgahlar arasında üç metre aralık bulunması gerektiği kuralı bazı pazarcılar tarafından biraz suistimal edildiğinden, görevli zabıta arkadaş tarafından uyarıldıkları, konuşuluyordu; pazar yerinde görevli olan zabıta arkadaş görevini yapmıştı ve ona söylenecek bir şey yoktu; görevli, görevini yapmakla mükellefti...
     ***
     Datça Pazar yerinde, hem sebze-meyve tezgahlarının açıldığı hem de giyim, deri çanta ve kemer, plastik ve cam eşya satan bölümlerde halihazırda uygulanmakta olan tek-çift numara uygulaması ne kadar doğru bir uygulama idi? Pazarcı arkadaşlar, aralarında, farklı açılardan yaklaşarak, bu konuyu tartışıyorlardı. Onlara göre, şu anki uygulama, hiç tezgah açmamaktan iyi idi ama böyle devam eder gider ise, bırakın ödemelerin altından kalkmayı, sermayeyi kediye yüklemek kaçınılmazdı; özellikle, Pazartesi günleri külliyen zarar yazıyordu. Asıl bunu sorgulamak ve bu sorunu çözmek gerekiyordu.
     Eski bir pazarcı olarak benim de görüşüm o idi ki, Datça, saat 19.00 haberlerinde TV'lerde görüntülerine yer verilen İstanbul, Ankara ve hatta İzmir gibi büyük yerleşim yerlerindeki pazar yerleri gibi müşterilerin sıkış tepiş dolaştıkları ve alış veriş yaptıkları bir pazar yerine sahip değildi. Burada nüfus azdı ve yaşayanların yaş ortalaması çok yüksekti; bunlar ya sokağa çıkma yasağı nedeniyle ya da kendilerini koruma kaygısıyla zaten pazara uğramıyorlar; büyük zincir marketlere gidiyorlar, İnternet üzerinden sipariş verip istedikleri şeyleri kargo ile evlerine getirtiyorlar, sokak aralarında dolaşan seyyar manavlardan alış veriş yapıyorlar, tanıdıkları marketlere telefon ediyorlar vs...idi. Ayrıca Özbel'de, Ak-Tur'da, Karaincir'de, Palamutbükü'nde, Çeşmeköy'de... pazarlar kuruluyor ve müşteri bölündükçe bölünüyordu. Datça Merkez'de kurulan pazara şu an kaç kişi gelip alışveriş yapıyordu ki?
     Yalnızca giyimciler değil sebze-meyve satan pazarcılar da bu gidişattan memnun değillerdi; geçenlerde, Kızlan'da yaşayan bir ağabeyimiz, üretici çok şikayetçi, pazara götürdüğü malı satamayıp geri getiriyor, bize veriyor, alın, tavuklara yedirin, diyor; tek-çift numara uygulamasından ve pazarların günlerinin duyurulmasından şikayetçiler; herkes de İnternet yok ki, İnternetten yapılan duyuruları görüp öğrensinler; belediye, cami hoparlöründen ya da araç çıkarıp anons ettirerek bu duyuruyu yapmalı, diyordu.
     Pazarcılarla gün boyu yapılan sohbetlerde, Datça'da, Palamutbükü dahil, tek-çift numara uygulamasına gerek olmadığı, bunun beklenen ve sağlayacağı var sayılan yarardan çok pazarcıların mağduriyetine yol açtığı; pazarcılarda ve müşterilerde maske vb. kurallara uyulmasını sağlama temelinde tek güne dönülmesinin çok daha iyi olacağı; Köyceğiz, Fethiye, Bodrum ve başka bazı yerlerde bunun uygulanmadığı, Yatağan'da sebze-meyve bölümünde uygulandığı ama giyim bölümünde uygulanmadığı... konularında uzun uzun konuşmalarımız oldu. (Hiç şüphesiz, bu aktarılan bilgilerin bir sohbet ortamında dillendirildiği ve dillendirenlerin de var olan durumdan mağdur olduklarını söyleyenler olduğu düşünülmelidir.)
     Bence, Korona virüs salgını ile mücadele sürecinin başından beri siyasal iktidar tarafından yapılan genel uygulamalar yerine, merkezi otoritenin koordine ettiği ama yerellerde yerel yönetimlerin inisiyatif sahibi olduğu ve yerellere özgü koruma ve mücadele yöntemlerinin geliştirilip uygulamaya sokulabildiği esnek bir uygulama çizgisi esas alınsa idi, şimdi, tartıştığımız konuda Datça'da ya da başka yerlerde başka bazı sorunlar yaşanmaz ve yurttaşlar bu ölçüde mağdur olmazlardı.
     Her ne ise, şimdi yeniden başa dönüp süreci sil baştan yapmak olanaksız ise, varılan noktada yapılabilecek olanı yapmak gerekirdi; bir başka deyişle, İlçe Hıfzıssıhha Kurulu bu soruna el atıp, bir an önce bu soruna bir çözüm bulmalı ve pazarcıların mağduriyetlerini giderecek gerekli adımı atmalıydı. (Pazarın, akşamleyin saat 19.00'da kapanması uygulamasının biraz esnetilerek saat 20.00'e çekilmesinin de çözülmesi istenen sorunlardan birisi idi.)
     ***
     Saat 17.00 gibi sebze-meyve bölümüne gidip dolaşayım, dedim; tezgahların çoğu boşalmış ve pazarcılar evlerine gitmişlerdi. Kızlanlı bir üretici/manav tanıdık, Cumartesi günü, özellikle de bu Cumartesi iyi ama Pazartesi günü çok kötü oluyor, dedi. Ayrıca, yazdığımı bildiği için, belediye, mahalle aralarındaki seyyar dolaşanlara, özellikle Datça dışından gelip dolaşanlara müdahale etsin, bunları da yaz, diye seslendi. Tamam, dedim, yazarım.Yazdım. İyi de, evlerinden çıkması yasaklı olan yaşlılar, kronik hastalığı olanlar ve kendini virüsten koruma endişesi ile çıkmak istemeyenler, bu seyyar manavların dolaşmasından memnun idiler; kendi sokağımdan biliyorum.
     Bu durumda, belediye, ne yapsa, birileri memnun olmayacaktı; belediyenin işi zor...
     07.06.2020 / Datça
     


Mehmet Erdal

Devamını Oku...

31 Mayıs 2020 Pazar

2020.06.01.CEZAEVİ YAZILARI-5: İÇ TARTIŞMALAR

  Hiç yorum yok
08:45


     CEZAEVİ YAZILARI-5: İÇ TARTIŞMALAR !
     Önceki dört bölümde okuduğunuz yazıların (ve bundan sonra yayınlanacak olanların da bir kısmının) yazılmasına vesile olan Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevinde DY'cu tutsaklar arasında yaşanan ve 1987 yılı ikinci yarısı ile 1988 yılı ilk yarısını kapsayacak kadar oldukça uzun bir süre devam eden iç tartışmalar, Kasım 1987 başında, DY'cu tutsakların her birinin eksiksiz katılım gösterdiği toplantılar biçiminde de gerçekleşmiş; ilişkiler, bir ara koptu kopacak noktasına gelmişti.
      "CEZAEVİ YAZILARI":.. başlığı altında yayınlanan (ve o yıllarda yazılan) bu yazıların arka planını oluşturan bu "iç tartışmalara" dair özet bir bilginin, bu yazıların yazılma nedenlerinin ve içeriklerinin daha iyi anlaşılabilmesi açısından yararlı olacağını düşünüyorum.
     ***
     Daha önce yazdığım bir yazıda (*) bazı yönleriyle anlattığım bu "iç tartışma" sürecinde, başlangıçta, gerçekte, DY'cu tutsakların birlikte sürdürmeye çalıştıkları günlük yaşamlarında ve aralarındaki ilişkilerde yaşadıkları sorunlar ve bu sorunların aşılmasına dair görece farklı yaklaşımlar tartışılıyordu.
     Hiç şüphesiz, bu sorunlar ve bu sorunların aşılmasına dair görece farklı yaklaşımlar, yalnızca Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevi'nde ortaya çıkmış ve haliyle, öncesi olmayan gelişmeler değillerdi.
     Gerçekte, bizler, öncesinde yaşadığımız cezaevlerinde de görece birbirinden farklı olmakla birlikte, özünde benzer sorunları ve tartışmaları yaşıyorduk.
     1986 yılı ikinci yarısının sonlarından itibaren farklı cezaevlerinden ya da cezaevleri dışındaki yerlerden farklı zamanlarda gelip farklı nedenlerle gönüllü olarak bir arada yaşamayı tercih eden DY'cu tutsakların (benim de içinde olduğum) bir kısmı, bu var olan ortak yaşamın pek çok yönden sorunlu olduğunu ve sorgulanması gerektiğini yüksek sesle dillendirmeye başlamıştı; (benim açımdan) Aydın'a özgü olan gelişme, bu idi.
     Böylesi bir durumda yapılması gereken, oturup, var olduğu iddia edilen sorunların gerçekte var olup olmadığının tartışılması ve eğer var iseler, çözümlerinin birlikte bulunarak, o sorunların elbirliği ile giderilmesi olmalıydı.
     Elbette, aklı selim galip gelse ve akla uygun davranılmak istense idi...
     Ama, maalesef, gelişmeler, beklendiği gibi olmadı.
     ***
     DY'cu tutsakları cezaevi yönetimi ve diğer siyasi hareketlerden tutsaklar nezdinde öteden beri temsil eden ve aynı zamanda DY'cuların ortak yaşam (komün) faaliyetlerini koordine eden arkadaşlar, önce "Sorun morun yok; bunlar hezeyanlardır" yollu savunma, sonra da, bu eleştirileri yöneltenleri, yurt dışı kaynaklı bazı gelişmeler ile ilişkilendirerek, suçlama ve dışlama/ötekileştirme yolunu seçtiler.
     Hal böyle olunca, tartışma, ister istemez, bir üst boyuta yükseldi.(**)
     ***
     Öncesi yıllarda, (öteden beri cezaevlerinde yatan DY'cu tutsakları kast ederek yazıyorum) her birimiz, içinde yaşadığımız koşullar nedeniyle, muhtemelen, çok net görüşler savunmuyorduk ya da farklı nedenlerle yüksek sesle dillendirerek savunamıyorduk; ama şimdi, bu iç tartışmaların başlamasıyla, birkaç arkadaş, çok net bir biçimde şunları söylüyorduk: Evet, hepimiz DY davalarından yargılanmış ve farklı cezalar almıştık. Kendimizi, DY'cu olarak görüyorduk. Gönüllü olarak bir araya gelmiştik ve birlikte yaşamayı tercih ediyorduk. Evet, hala, dışarıda bir şeyler yapmaya çalışan ve bu faaliyetleri nedeniyle tutsak konumuna düşen ve aramıza katılan arkadaşlar da vardı. Her ne ise, her birimiz, bugün, merkezi bir yapımızın olmadığı bu öznel koşullarda ayakta kalmaya çalışmamızın doğal sonucu olarak, günlük yaşama ve/veya dünyada ve ülkemizde olup biten güncel toplumsal (siyasal, ekonomik, sosyal vb.) gelişmelere dair birbirimizden görece farklı düşünceler geliştirmiş ve savunuyorduk. Bunda şaşılacak bir şey yoktu. Bu, hayatın akışına uygun bir gelişmeydi. (Bundan önceki dört bölümde okuduğunuz yazılarda, ısrarla ve döne döne devrimci hareketimizin bilgi, deney ve kadro birikiminin o günlerdeki durumunun irdelenmesinin, keza bundan sonraki bölümlerde okuyacağınız "İdeolojik-teorik çalışma'nın gerekliliğine vb..." dair yazıların bir kısmının yazılmalarının nedeni budur.)
     Bu durumda, Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevinde, kimse, kendisini, olmayan bir devrimci hareketin cezaevi temsilcisi gibi lanse edemez ve davranamazdı; eğer birilerinin cezaevi dışı ile bir ilişkisi var ise (ki var olduğu biliniyordu ve dahası, bu ilişki, 'kör kör gözüm parmağına' dercesine, bir biçimde, gösteriliyordu), bu ilişkisi, bu düzlemde bir ilişki olarak kabul edilemez ve kabul ettirilmeye de çalışılamazdı. Mevcut koşullarda yetki, yalnızca, bugün bu cezaevinde bulunan, kendisini DY'cu olarak gören ve bir arada yaşamayı tercih eden DY'culardan alınabilirdi.
     Bu cezaevindeki DY'cuların birlikteliği, yalnızca bu cezaevinde yaşayan DY'cuların bir birlikteliğiydi ve aynı anlama gelmek üzere, onların örgütüydü. Haliyle bu örgüt, bu cezaevinde bu birliktelik içinde yaşayan DY'culardan mütevellitti; yani onlardan oluşuyordu. Bugün, bu cezaevinde, bu DY'culara rağmen bir DY örgütü var olamazdı ve var olduğu da söylenemezdi.
     Hal böyle olunca, buradaki DY'cu tutsakları edilgen birer kişi olarak gören ve yetkiyi dışarıdan (olmayan devrimci hareketten) aldığını söyleyen bir örgüt anlayışı, teoriye de ters idi. Teori, bizlerin içinde var olduğu ya da yarattığı örgütlenmelerin, olmasını istediğimiz ve uğruna mücadele ettiğimiz yaşam biçimini esas alması ve onu yaşanılır bir gerçeklik haline getirmesi gerektiğini söylüyordu. Eğer, uğruna mücadele ettiğimiz ve bedeller ödediğimiz yaşam biçimini, bulunduğumuz yerlerde yaşanılır bir gerçeklik haline getiremeyecek idi isek, biz neden mücadele ediyorduk?.. Bu çerçevede, günlük yaşamımıza dair kararlar, iki-üç kişi arasında alınıp uygulamaya sokulmamalı; genel eğilim belirlenip, ondan sonra karar haline getirilmeliydi. (O günlerde, bu tür düşünceler 'parmak demokrasisi' olarak nitelendirilip aforoz edilmeye çalışıldığından, biz düşüncemizi, 'çoğunluk iradesi belirlensin', anlamına geldiğinden, 'genel eğilim belirlensin' biçiminde ifade ediyorduk. Yani, herkes kararını, parmağını kaldırarak mı belirtecek, diye sorulduğunda, hayır, düşüncesini kendi söyleyecek, diyorduk. Şimdi, bu satırları okuyan arkadaşlardan gülümseyenler var ise eğer, bilsinler ki, ayniyle vaki, bütün bunlar yaşandı ve konuşuldu.)
     Öncesinde ya da en son 1991 yılı 1 Ağustos tarihinde çıkan İnfaz yasası sonrası dışarıya çıktıkları andan itibaren aynı düşünceleri savunmaya devam ettiler mi ya da ettiler ise daha ne zamana kadar devam ettiler ve ne zaman, neden vazgeçtiler bilinmez ama o iç tartışmalar sırasında, bu arkadaşlarımız, görece birbirlerinden farklı olsalar da, şunları savunuyorlardı: Devrimci hareketimiz hala vardır. Yok, diyenler örgüt düşmanıdırlar. Örgütsüzlüğü, dahası sivil toplumcu anlayışları savunmaktadırlar. Yönetici/temsilci konumundaki arkadaşlar, hareketimizin bu cezaevindeki temsilcileridir. Hareketimiz, bazı değerlendirmeler yapmış ve yoluna devam etmektedir. Demokrasi'yi savunanlar, Mahir'in Kesintisizlerindeki örgüt anlayışını bilmeyen ve dahası reddedenlerdir. Bizde, Demokrasi değil, Demokratik Merkeziyetçilik geçerlidir. Bu cezaevinde, içinde yaşanılan koşullar nedeniyle, Demokratik Merkeziyetçiliğin merkezi yanı ağır basmaktadır. Biz, dünden bugüne bunu savunup geldik. DY'cu olanlar böyle düşünmelidir vb.vb...(***)
     Hem Mahir'in yaşadığı ve Kesintisizlerin yazıldığı hem de DY'un var olduğu ve mücadele ettiği nesnel ve öznel koşullar birbirinden ve her ikisi de içinde yaşanılan 12 Eylül sonrasının nesnel ve öznel koşullarından çok farklı idi; haliyle hepsinin nesnel ve öznel koşullarını bir ve aynı görüp, farklı nesnel ve öznel koşullarda yazılmış yazıları her tür koşulda geçerliymiş gibi değerlendirmek akla ziyan bir yaklaşımdı. Ama olsun, o anki durumu devam ettirmenin başka bir yolu da yoktu, bunu savunan arkadaşlara göre.
     (Sosyalist) Demokrasi ile Demokratik Merkeziyetçiliğin birbirinden farklı ve birbirlerinin yerine geçirilebilen zıt olgular olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği de dahil pek çok konu, neredeyse bir yılı bulan o sürede farklı biçimlerde ama özel olarak yalnızca bu çerçevede toplanılan on bir günde uzun uzadıya tartışıldı. Eteğindeki taşları dökmek isteyen herkes, bu vesile ile muradına nail oldu. Konuşulmayan bir şey kalmadı. (****)
     Çok sert tartışmaların yaşandığı ve haliyle oldukça stresli geçen bu on bir (11) günün sonunda, iç tartışmaların bitmeyeceğinin ve devam edeceğinin (bir biçimde) kabulü temelinde, bir uzlaşıya varıldı. (*****)
     01.06.2020/Datça
     Mehmet Erdal
     Notlar:
     (*) Bknz: 'Kim Yolcu? Kimler Yollarda? Https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com '
     (**) ”...Şu anki duygularımı anlatmak mümkün değil. Tam diyalektiğe uygun, çelişkili bir an. İnsan, günlük sosyal ve siyasal yaşamında, böyle bir anla zor karşılaşır. Sonucu bilemiyorsun. Bilinmezcilik, çoğu zaman, istenmeyen sonuçlara gebe olabilir. Her bilinmez bir durumla karşılaştığımda, işkence gördüğüm duygusuna kapılıyorum. İstiyorum ki, hemen bitiversin. Her şey olup bitiversin. Ama doğru değil. Bilinmez durumu, olması gerekene çevirmek için ne kadar süre gerekiyorsa, o kadar dayanmak gerek. Kayıp koyuvermek değil, iradi bir direnme tavrı koymak gerek. Ama ne olursa olsun, bilinmezcilik kötü. Bilinmezcilikten, olması gereken duruma geçiş ise, harika. Müthiş bir şey. Bu duyguyu tatmak istiyorum. Önümüzdeki mektup tadıp tatmadığımı yazarım...”(02.11.1987)
     (***)“...İfade etmeyi önleyen her türden baskılanmanın ve ket vurmanın olmadığı bir ortam, kişinin kendi evinde olmaz da nerede olur. Kişi, en tam olarak, kendi evinde özgür olmaz da, nerede olur? Sosyalizm, Sosyalist Demokrasi falan diyoruz; D. Komiteleri ile, halka, kendi kendisini yönetmesini öneriyoruz ya, tüm bunları söyleyen bizler, maalesef, kendi bulunduğumuz yerlerde ve aile yaşantımızda, nedense, bunun tersini uyguluyoruz. Burada, bir terslik var. Ya önerimizde içten değiliz, ya da önerdiğimiz şeyin içeriğini bilmiyoruz. Hangisi? Sosyalist Demokrasi kelimelerini duydukları an tüyleri diken diken olanların, hem bilgisizlikleri hem de olaya tahammülsüzlükleri söz konusu. Halbuki canım, nerede olursak olalım, bulunduğumuz her yerde Sosyalist Demokrasi yaşamımızın özüdür. Kendisidir. Bu olmadan, olmaz. Hem bunu savunmayacaksın ve hem de devrimci olduğunu söyleyeceksin, olmaz öyle şey. Devrimci isen, bunu savunacaksın. Bilmiyorsan, öğreneceksin. Ama öz olarak her yerde her zaman bulunması gereken bunu, hangi koşulda hangi biçimde işleteceğin ise, ayrı bir konudur ve tartışılmalıdır. Koşulsuz, koşullara uygun biçimlenmeyen Sosyalist Demokrasi anlayışı olmaz. Bu, anarşiye kadar varabilir. Bugün, asıl sorun, hem bu anlayışı reddedenler ile ve hem de bunu ifrata vardırarak savunanlarladır. Kişi, kendisinin, her türlü eleştiriye açık olduğunu söyler, bu konuda mangalda kül bırakmaz ama bir kez tam 12'den kendisine eleştiri yöneltildiğini görsün, kıyameti koparır. Çok alt düzeyden ve çamurlaşarak, resmen saldırır. Anlayamıyorum veya anlıyorum da, bu noktaya düşülmesini kabullenemiyorum. Yani, bana dokunma da, kime ne dersen de, her şey mübah... Olur mu bu? Kendim için hak olan, herkes için de haktır. Liberal biri değilsen, bu böyledir...” (9.01.1988)

     (****)(06.11.1987) “...Hareketli günler yaşıyoruz.
     Hareketli, ama yararlanana, verimli günler yaşıyoruz. Çok verimli. Ben yararlanıyorum. Daha da yararlanmam mümkün. Daha da yararlı olması mümkün. Bunun için, bazı unsurların olması, bazı unsurların olmaması gerek. İnsanların, konuşma ve tartışmada, belli bir seviyenin altına düşmesine, belli bir kabul görmüş üslubun dışına çıkmasına alışkınım ama şaşıyorum. İnsanlar, böylesi durumlardan kaçınmalıdır, diyorum. Bu, bir istem. İnsanların yücelmesini ve daha iyi şeyler sergilemelerini istiyorum. Bekliyorum. Özellikle, bizler. Bayağılık, bizden uzak olmalı. Durmalı. Bayağılık alçaltıyor. Yükselmek gerek.
     Günlük yaşam programım alt-üst oldu. Bir daha ne zaman yoluna sokacağım, o da belli değil. Ne kitap okuyorum ne de başka bir şey yapıyorum. Yaşayıp gidiyorum. Öğrenmek, ne kadar güzel bir şey. İnsanları öğreniyorum. Bazı şeyleri yıkarak ve yerlerine bazı şeyleri yaparak öğreniyorum. Yıkmak kötü, ama yapmak çok güzel. Bina yıkmıyorsun, uzun zaman var ede geldiğin ve yaşamını devam ettirdiğin şeylerin yıkıldığını görüyorsun. Üzülüyorsun. Ama ayakta durmasında yarar görmediğin için yıkıyorsun. Yerine güzelini inşa ediyorsun. İnsanları yeniden keşfetmek, ne güzel? İnsanların, keşfedilmeyi bekleyen ne güzel yönleri var. Tanıdığını sandığını, yanlış tanıdığını; tanımadığını sandığını, tanıyamadığını görüyorsun. Eksiklik, kişinin kendisinde ama, her şey o kadar değil. Olaylar da önemli. Olaylar, turnusol kağıdı görevini görüyor. İnsanları, hallaç pamuğu gibi atıyor. Savuruyor. Dane bir yana, saman bir yana gidiyor.
     ...Bu mektubu yazmaya Cuma günü başladım. Ama şu ana kadar bitiremedim. Bugün Pazar ve nöbetçiyim. Bitirdim...Kafam çok yorgun. Kara kara bulutların neler getireceği belli değil. Bol yağmur getirmesini ve berekete yol açmasını istiyorum. Başka bir şey de düşünmek istemiyorum. Sonucu sana yazarım. Merak etme...” (08.11.1987)



     “...Saat 23.30 civarı. Başım dönüyor. Yarın uzun bir gün olacak...Uyumalıyım."(08.11.1987)
     (*****) “...Burada olsaydın, olanı biteni görseydin veya anlatabilseydim...Neler oldu neler? Kıyametin kopacağı anlara yaklaşıldı, kıyamet belirtileri görüldü. Ha koptu ha kopacak...diye beklenildi. Kızıma yazdığım son mektubun son satırını anımsıyor musun? "Yarın, uzun bir gün olacak.".. Biliyorsun, Müttefik kuvvetlerinin Normandiya kıyılarına yaptığı çıkarma günü "en uzun gün" olarak nitelendirilir. Gün, yine 24 saattir... Ama dakikası, saatler gibi geçmek bilmez... Çok şeye gebedir. Umut ile umutsuzluk, yengi ile yenilgi, her şey vardır o yaşanacak günde. Ve yengi, umut çıkar... Bilinmezlik, olması gerekeni, umudu, yengiyi doğurur. "Harika", "Müthiş bir şey" olur... Fırtınaların getirdiği bulutlar, müthiş bir verimliliğe yol açan yağmurlara yol açar. Yağmurun her tanesi altın kıymetindedir.
     Gün, "en uzun gün" olacak diye bekleniyordu. Ama, sabahın ilk dakikaları ile, verimli yağmur daneleri düşmeye başladı. Toprak, bu yağmur danelerini, hızla emdi. Emdikçe, yenilerini bekledi. Yenileri geldi. Sonucu, kısa sürede belli olmuştu...
     Öncesini anlatmak var...Kolay ama zor...O anların yol açtığı duyguları canlı anlatmak, çok zor. Bazı şeyleri yaşamak gerek. Uçurum kenarında yürümeye benziyor. Hiç yürüdün mü? Birinde, bir gece, çok dik bir yamaçtaydım...Gökte hafif bir aydınlığa yol açan ay vardı...Yamaç, biraz sonra, derin bir uçuruma dönüşüyordu. Oradan gelip giderdim. Ve bir gece, dengemi kaybedip yuvarlandım. Tamam, dedim; yandım. Son an, bir çalıdan bir tutama tutundum. (Not: Cümlenin doğrusu, bir tutam çalıya tutundum, olacak) Kurtulmuştum. Bir çok kez yaşanan, "ölümün eşiğinden dönme" yaşanmıştı... "Yaşama dönmek" çok güzeldi...
     Uçurum kenarlarında yürürken, duygular çok karmaşık oluyor. Önce, şart mıydı burada yürümek?, diye soruyorsun...Değişmez yanıtın "zorunluydu" olunca, vicdan azabı çekmiyorsun. Ve o sıralar, yine pek çok şeyin alt-üst olduğunu görüyorsun. Her şeyi yeniden değerlendiriyorsun. "Korkunun ecele faydası yok" diye düşünüyorsun. Bunu, unutmamacasına, bellemek gerekirdi, diyorsun. Belliyorsun... Nasıl anlatsam?...
     Şu an öyle mutluyum ki...
     Şu yaşanan on bir gün boşa gitmemeli. Bir daha zor yaşanır on bir gün...
     Burada, şu on bir günde, bir arkadaşa göre, ilgiyle izlenen "hareketli bir diziden" sonra, lokumlar yendi, her şey tatlı sonuçlandı ve yarın da, olası, eğlence gecemiz var. nicedir, tasarım düzeyinde konuşuluyordu. Tasarım düzeyinden çıkıp, uygulama safhasına girecek. Burada olup, şu on bir günü yaşamanı isterdim.”(15.11.1987)




Devamını Oku...

24 Mayıs 2020 Pazar

2020.05.25.CEZAEVİ YAZILARI-4 BAYRAK YURT İÇİ BİRİKİMİMİZDEDİR...

  Hiç yorum yok
12:28


     CEZAEVİ YAZILARI-4: BAYRAK YURT İÇİ BİRİKİMİMİZDEDİR...
     Bugünden geriye baktığımda, 1980'li yılların ortalarında, Avrupa üzerinden gelen ve karşıdan esen rüzgarlara karşı, cezaevlerinde, iyi ki, şimdi bu yazılarda bir kısmını okuduğunuz görüşleri dile getiren ve savunanlardan birisi olmuşum; bu yazıları yazıp o duvar gazetesinde ya da o günlerde yayınlanan bazı dergilerde yayınlamışım; dahası, başka bazılarıyla birlikte bir biçimde cezaevi dışına çıkarıp, o günlerde bir şeyler yapmaya çalışan bazı arkadaşlara iletmişim, diye düşünüyorum.
                                 “BAYRAK YURT İÇİ BİRİKİMİMİZDEDİR...
     “...TÜRKİYE İÇİN POLİTİKA, TÜRKİYE'DE ÜRETİLİR VE TÜRKİYE'DE HAYATA GEÇİRİLİR...”(T.Sorunları Dizisi. Sayı 4/syf.58)
     12 Eylül'ün hemen ardından yaşanan 'sürek avı' sonucu, yurt dışına çıkan, öldürülen ve cezaevlerine doldurulan kadro, sempatizan ve taraftar nedeniyle yurt içinde çok az sayıda mücadeleye devam eden DY'li insanlarımızın kaldığı bilinir. Özellikle DY'li kadroların sayısı çok azdır. Bu insanlarımızın da merkezi yapının dağılmasından/dağıtılmasından dolayı birbirinden kopuk tek bireyler veya dar gruplar halinde yaşamaya çalıştıkları bilinir.
     Yaşanan baskı ve faşist terör politikası uygulamaları, merkezi yapının olmaması ve ilişkilerin kopmasının getirdiği tek veya dar gruplar halinde yaşama, uzun zaman bir şeyler üretememe, değişen koşullara uyamama, içinde yaşanılan koşullardan olumsuz anlamda etkilenme, yılgınlığa kapılma vb. nedenlerden, bu birikimimizin bir kısmının teslim olma ve mücadele dışında yaşamayı esas alma, farklı eğilimlere yönelme, düzenle yeniden bütünleşme vb. tavırlar içerisine girerek "heba" olduğunu söyleyebiliriz.
     Niteliklerini, iradelerini ve bilinçlerini yitirmemiş, yakın zamana kadar kendi aralarında ve yurt dışındaki DY'li insanlarımız ile çoğunlukla sağlıklı, sürekli ve giderek güçlenen ilişkiler kuramadan yaşamaya çalışan insanlarımızın, yurt dışındaki ve cezaevlerindeki birikimimizi oluşturan insanlarımıza kıyasla, dünkü mücadele içinde, en azından konumları itibariyle daha alt görevlerde bulundukları açıktır. Bu, yurt içindeki DY'li arkadaşlarımızın dezavantajlarıydı. İdeolojik, teorik ve politik yetersizlik, üst düzeyde görev alamamaktan veya uzun süre devrimci hareket içerisinde bulunamamaktan kaynaklanan deneyimsizlik; bu insanlarımızın, 12 Eylül sonrası içine girilen koşullarda yaşama, ölmeme ve tutuklanmama başarılarını göstermelerine karşın; yeni dönemi irdeleme, görevleri tespit etme, sorunları çözme, engelleri aşma, ideolojik saldırıları göğüsleme ve ideolojik birliği devam ettirme, örgütsel birliği yeniden sağlama, devrimci sınıf mücadelesini yükselterek yürütüp-yönlendirme başarısını gösterememelerine yol açmıştır. Bence bu, dünkü dönemimizden kaynaklanan bazı nedenler ile birlikte düşünüldüğünde, bu sayılan nedenlerden dolayı doğaldır. (Bu noktanın irdelenmesinde yarar olduğunu düşünüyorum.)
     Yurt içinde yaşayan DY'li insanlarımız, cezaevlerinden çıkan bazı insanlarımızın katılımıyla nitelik ve sayısal yönden güçlenmişlerdir denilebilir. Bu önemli bir itici güç oluşturmuştur.(*)
     Bugün dahi, yurt içindeki DY'li insanlarımızın, güçlü bir merkezi yapılanmadan hala uzak oldukları anlaşılıyor. Yeni dönemde "yeni bir devrimci hareketi" yaratma çabalarına rağmen, uzun zaman tek veya dar gruplar halinde yaşamış insanlar olarak, şu veya bu oranda farklı düşünme ve olaylara farklı yaklaşımda bulunma durumu söz konusudur. Bu DY'li insanlarımızın, devrimci sınıf mücadelesinin önündeki engelleri aşma ve sorunlarını çözümleme temelinde yürütecekleri ideolojik, teorik ve politik yoğun ve sistemli bir çalışma ile bu farklı düşünme ve yaklaşımda bulunma durumunu büyük ölçüde aşmaları mümkündür. DY'li insanlarımızın bu görevi, devrimci sınıf mücadelesini yükselterek yürütüp-yönlendirmeye çalışmadan, üretmeden ve tartışmadan, masa başında yerine getirebilecekleri düşünülemez.
     İdeolojik ve örgütsel birlik, doğru bir yöntemle, pratikte, yoğun ve sistemli bir çalışmayla sağlanır.
     Yurt içindeki DY'li insanlarımızın, önlerine konulan bu görevleri yerine getirebileceklerine dair kendilerine güven duymaları şarttır.
     Farklı koşullara sahip yurt dışı, cezaevleri ve yurt içi birikimimiz içinde belirleyici ve yönlendirici olacak olan, yurt dışından gelecekler, cezaevlerinden çıkacaklar ve en önemlisi devrimci sınıf mücadelesi içinde yetişip devrimci saflara katılacaklar ile nitel ve sayısal olarak her gün biraz daha güçlenecek olan yurt içindeki DY'li insanlarımızdır. Bayrak, onlardadır. Yurt dışı, cezaevleri ve yurt içi birlikteliğini sağlayacak olan onlardır.
     DY birikimi içinde, yurt içindeki DY'li insanlarımızı belirleyici ve yönlendirici gören düşünceler, siyasi hareketimizin bugünkü somut gerçekliğinde tamamen doğrudur ve tüm DY'lilerce benimsenmelidir...
     3-8-1987/1-4-1988 AYDIN/M.ERDAL”
     Notlar:
     (*) Burada kastedilen, 146/3'ten ya da 168'den ceza alıp kısa dönem yatan ve tahliye olanların yanı sıra, asıl olarak, 1986 İnfaz Yasasından yararlanarak cezaevlerinden çıkanlardır.
     25.05.2020/Datça
     Mehmet Erdal


Devamını Oku...

19 Mayıs 2020 Salı

2020.05.19.M.ALİ SARIKAYA

  1 yorum
01:35


     M.ALİ SARIKAYA (1960-19.05.1988)
     Bir zamanlar birlikte yol yürüdüğümüz arkadaşlarımızın bir kısmı bugün yaşamıyorlar. Bu arkadaşlarımızın her biri, hiç şüphesiz farklı kişiliklerdi ama hepsinin ortak bir yönü vardı; onlar, devrime inanmışlardı!
     ***
     İlk kez, İlkay Alptekin Demir'den duymuştum; İlkay abla, Mahir'ler ile ilgili bir söyleşide söylemişti, geride kalmak çok zor, diye.
     Gerçekten, bazı arkadaşlarımız ölürken, geride kalanlar, sorumlulukları ve omuzlarındaki yük daha da ağırlaşmış bir biçimde yollarına devam etmek zorunda kalıyorlar. Bu, anlatılamayan, ancak bunun bilincinde olarak yaşayanların ayırdında olabileceği bir zorluktur.
     Bugün, bu ölen arkadaşlarımıza olan vefa borcumuzu da ödemeye ve yola devam etmeye çalışıyoruz.
     ***
     M.Ali Sarıkaya esprili konuşmayı seven, hayat dolu, coşkulu, sevecen, karşısındakinin kızması asla mümkün olmayan, içten konuşan ve karşısındakini böyle konuştuğuna inandıran ve yürüdüğümüz yola sonuna kadar inanmış bir arkadaşımızdı.
     Cezaevinden çıktıktan sonra da ziyaretimize geliyor ve bizi sevindiriyordu; unutulmadığını görmek, kimi sevindirmez ki?
     Ölümüne neden olan kazadan önce de iki kez benzer kazaları yaşamıştı. Bana yazdıklarından (bugüne kalan) üç kartın birisinde '...Başkalarından duyacağına benden duy. Yine trafik kazası geçirdim.' diyor ve çok kısa bir biçimde, kaza sonrası hastanede yattığını ve taburcu olup eve geldiğini anlatıyordu.
     Ölümünden 25 gün önce, 24.04.1988 günü Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevinde yapılan bir açık görüşümüze gelmiş ve en son o gün görüşmüştük.
     Çok genç yaşında ve üçüncü kazasında aramızdan ayrıldı; unutulmayacaklar arasına katıldı.
     19.05.2020/Datça
     Mehmet Erdal
                                           (24.04.1988/Aydın E Tipi Özel Kapalı cezaevi)
         
(Aydın/24.04.1988/Alt Tecrit)





Devamını Oku...