27 Nisan 2020 Pazartesi

2020.04.28.DEVLET, ESNAFTAN, FAALİYETTEN MEN ETTİĞİ SÜRE İÇİN, HİÇ BİR TALEPTE BULUNMAMALI!

  Hiç yorum yok

     DEVLET, ESNAFTAN, FAALİYETTEN MEN ETTİĞİ SÜRE İÇİN, HİÇ BİR TALEPTE BULUNMAMALI!
     İçişleri Bakanlığı'nın Korona virüs salgını ile mücadele kapsamında 24 Mart 2020 günü yayınladığı genelge ile pazar yerlerine tezgah açmaları belirsiz bir süre için yasaklanan pazarcıların bazıları ile yaptığımız söyleşilerin son bölümünü yayınlıyoruz.
     BAHRİ ÇARKÇI: (44 yaşında. Adana Merkez doğumlu. Ortaokuldan terk. Evli. Bir kızı var.)
     Adana'da Ortaokul'da okurken aynı zamanda çıraklık eğitime gitmeye ve bir markette çalışmaya başlamış. Kendi ifadesiyle, markette çalışırken, marketçi sormuş, kaç lira istersin?, haftalık 5 bin TL, demiş, o günkü parayla; marketçi, sana 10 bin TL, demiş, gel ve servis işine başla. O zamanlarda, diyor, babam alıyordu emekli maaşını aylık 23 bin TL, annem alıyordu 20 bin TL; ben neredeyse onların ikisinin toplamı kadar alıyordum, artı, bunun iki katı kadar da bahşiş, etti mi 120 bin TL civarı; bu durumda kim okur?.. Hesap böyle olunca, Ortaokulu terk etmiş. Markette bir yıl kadar çalışmış, annesi, marketçilik, meslek değil, demiş ve bir marangozun yanına yerleştirmiş; o marangozun yanında iki yıl kadar çalışmış. Sonra askerlik...
     Acemilikten sonra önce Datça Merkez ve sonra AK-TUR'a göndermişler.
     1998 yılında askerlik bitiyor, 'Ev yapacaksan tuğladan, kız alacaksan Muğla'dan' diyorlardı, ben de Datça'da kalmaya karar verdim, diyor; kalıyor. Askeri Lojmanların yanındaki bir markette çalışmaya başlıyor. Eşi ile tanışıyor. 2002'de evleniyorlar. O günlerde Datça'da isminden söz edilen SUN markette çalışmaya başlıyor. 2004'te kendi marketini açıyor.
     Marketinin şimdiki yeri, Özbel civarında, Burgaz Ören yeri yolu üzerinde; yoldan gelip geçenlere ve mahalleliye de satış yapabilen bir site marketi.
     Eşinin ailesi, Datça'nın yerlisi; Kızlan'lı. Kayınpeder, rençber ve aynı zamanda hayvan yetiştiricisi; KASAP namı ile biliniyor. Kayınbirader, pazarlara çıkıyor; hem üretici hem de manav sertifikalı.
     2014 yılında, marketçiliğin yanı sıra, pazarlara, terlik ve ayakkabı satmak için çıkmaya başlıyor. (O ilk açtığı yıl, yanımdaki yerin sahibinin kartı, devamsızlıktan iptal edildiğinden, Belediye, Bahri'ye, yanımdaki yeri tahsis etmişti. O günden beri tanışırız.) Yasak öncesi, Datça ve Palamutbükü pazarlarına çıkıyordu.
     24 Mart 2020 gününden beri pazarlara tezgah açması, diğer pek çok pazarcı gibi, yasak olduğundan, yalnızca, sabah 09.00-akşam 21.00 arası, marketini açabiliyor. 25 ve bu söyleşinin yapıldığı 26 Nisan günleri sokağa çıkma yasağı herkes için geçerli olduğundan 21,22,23 ve 24 Nisan günkü market satışlarını soruyorum; 4 günlük yasak öncesi günlere denk gelen 21'de 800, 22'de 350 TL; sabah 09.00-öğle sonu 14.00 arası açtıkları 23'de 600 ve 24'de 350 TL satış yapabilmiş. Bu satışların çoğunun tekel ürünlerinden, ekmek ve gazeteden oluştuğunu söylüyor. Geçen yıllarla kıyaslandığında, çok düşük, geçen yıl, ortalama, 800-1200 TL arasındaydı, diyor. Bu fark nereden kaynaklanıyor?, diyorum; salgın ve asıl olarak da büyük-zincir mağazalarından, diyor. Datça 20 bin civarında bir nüfusa sahip, sayısız büyük market var; neredeyse her mahallede bir ya da birbirine inat açtıkları için, bir kaç zincir market var; 23 ve 24 Nisan günleri, biz alınan karar gereği saat 14.00'te marketi kapadık ve eve gittik, ama ben geçerken o büyük marketler hala açıktı; karar uygulanacaksa, herkes uygulasın, çifte standart olmamalı, diye devam ediyor.
     Şu an 70-80 bin TL civarında bir borcu varmış. Evi ve iş yeri, kira.
     Korona virüs salgınından sonra Hükumet'in açıkladığı 'Destek Paketi' çerçevesinde Esnaf Kefalet'e borç ertelemesi ve yeni kredi talebinde bulunmuş; hala cevap verecekler, yarın, yani 27 Nisan günü gidip, gelişmeyi soracağım, diyor. (27.Nisan günü akşamı: Sormuş; 25 bin TL kredi talebi kabul edilmiş.)(*)
     Devlet, yani Reis, dedi ki, borç vb. yok. 30 Nisan 2020 günü, 2019 yılının birinci taksit vergi ödemem var 1250 TLve gel ödemeni yap, diyor muhasebecim, erteleme falan yokmuş. Geçen yıl yapılan yapılandırmalar'da da yok... Elektriği, 18-19 günde okuyorlar. Şubat ayından bugüne kadar 800 TL fatura geldi.
     Kimden ne bekliyorsun?, diyorum; Devletten, yardım bekliyormuş. İş, bundan sonrasında... Salgından sonra ne olacak? Önümüzü göremiyoruz! Çıkacak mıyız? Batacak mıyız?...Temmuz, Ağustos...diyorlar. O zaman, işimiz bitik. Herkes, çıkış peşinde...Pazarlara çıkamıyoruz, Market 3 gün kapalı, 4 gün açık, ya da başka türlü...Toptancılar, her şey peşin, diyorlar. Sonraki süreçte de bu sistem eskiye dönmez; fırsat bu fırsat, derler, devam ederler. Küçük esnaf, zaten bitti. Büyük esnafa yol veriliyor. Ama vergiyi küçük esnaf ödüyor.
     Yeni Pazar Yerinde terlik, ayakkabı vb. satmamıza izin verilmez ise, eşimin adına üretici belgesi alarak sebze ve meyve satışı yapacağız, aç kalacak halimiz yok ya, diyor. Market işi ise, bitmiş; sen de biliyorsun, 65 yaş üstü dahil herkes, büyük marketlerde; duruma bakacağız. Sonra, Bursa Karacabey Fen Lisesi'nde okuyan kızın okul durumuna da bakacaklar imiş; şurada kaldı iki yılı, bu okulun ne zaman yeniden normale döneceğini de bilemiyoruz, diyerek sözünü bitiriyor.
     ALİ GÖKÇE:(50 yaşında. Eskişehir Sivrihisar doğumlu. 3 çocuk babası. İlk çocuğu Üniversite mezunu, ikincisi Üniversitede öğrenci, üçüncüsü Lise'yi bitirdi. Marmaris'te oturuyor.)
     Lise dengi Sanat Okulu'nun Torna Tesviye bölümünü bitirdikten sonra 1992 yılında Eskişehir'deki ENTİL fabrikasına tornacı olarak işe giriyor. 1994'te evleniyor. 3 çocuğu oluyor.
     Daha önceden Marmaris'e gelip yerleşen ve Marmaris ile civarındaki yerleşim birimlerinde pazarcılık yapan kayınpederi gibi pazarcılık yapmak amacıyla 2001 yılında Marmaris'e geliyorlar ve yerleşiyorlar. Marmaris, Armutalan, İçmeler, Turunç ve Datça pazarlarını dolaşarak pareo ve şapka satmaya başlıyor.
     2008 yılında Marmaris Merkez'de iç ve dış turizme yönelik olarak faaliyet yürütecek dükkanını açıyor.
     Şu an, bütün ödemeleri bitmiş bir evi var, iş yeri ise kira.
     150 bin TL civarında borcu bulunuyor.
     Korona virüs salgını ille mücadele başladıktan sonra içine girilen koşullarda Hükumetin sözünü ettiği 'Destek Paketi' çerçevesinde Halk Bankası'ndan 25 bin TL kredi çekmiş; 25 bin TL'lik kredi kartı ise hala gelmemiş.
     Erteleme yaptığı bir borcu yokmuş. Var olan borç taksitlerini ödemeye devam ediyormuş.
     Bağ-Kur, SSK, vergi vb. borçların hiç birisini ödeyemiyoruz, diyor. Bunların önüne geçilemiyor muş. Aşırı fazla imişler. Vergi, peşin vergi çok yüksek geliyormuş. Bir elemanın yıllık maliyeti 50 bin TL, diyor. O nedenle eleman çalıştıramıyorlarmış. Kendisi iş yerinde eşine yardım ediyormuş. Şu an kendisinin hiç bir sosyal güvencesi yokmuş. Yaz bunları, bunun böyle olduğunu, kendileri de biliyorlardır, diyor.
     Kimden ne bekliyorsun?, diyorum.Kimseden bir şey beklediğim yok; Devlet, şimdi yaptığı gibi borç vereceğine, bize, sıfır faizli ve 24-36 ay ödemeli taksitlendirmeli kredi versin, var olan borçları yapılandırsın...Biz böyle şeyler istiyoruz. Pazara çıkamıyoruz. İş yerini açamıyoruz, açtığımız günlerde zor siftah yapıyoruz. Ha bire Devlet'in verdiği borç parayı yiyoruz. Ne zamana kadar? Devlet, iş yapamadığımız süre için, bizden Bağ-Kur, SSK, vergi, kira...gibi konularda hiç bir talepte bulunmasın. İnan, bankadan aldığım krediyi tüketiyoruz. Kız, salgın başlayınca işten çıkarıldığı için çalışmıyor. Oğlan, okullar kapandığı için yanımızda. Dağ dayanmaz.
     Geleceği nasıl görüyorsun?, diye soruyorum. Ümitsizim, bitkinim, yorgunum...ne yapacağımı bilmez bir durumdayım. Ruhsuzum. Hiçbir şey para etmiyor. Psikolojik olarak bitiğim. Mal alsak mı? Almasak mı? Bilemiyorum. Mal almamız gereken parayı tüketiyoruz. Devlet, borçları erteledik, diyor. Arkadaşlardan duyuyorum, hiç bir borç ertelenmiyor. Erteleyenler de yüksek faizleri kabullenerek erteliyorlar. Oğlana, kredi kartı borcunu ertele, dedim. Faiz istiyorlarmış. Askıya alınmış arabanın boşa dönen dört tekeri gibi boşa dönüp duruyorum. Bal yapmaz arı gibi evin içinde dönüp duruyoruz. Yaz bunları, aynen yaz, diyor. Yazıyorum.
     YASİN KIRBAŞ: (43 yaşında. Aydın İncirliova doğumlu. Evli. İki çocuğu var. Muğla merkez'de oturuyor. İlkokul mezunu.)
     İlkokulu bitirir bitirmez, 12 yaşında, sahil yerlerinde pazarcılık yapan dayılarının yanında işe başlıyor; bazen birinin yanında bazen de diğerinin...En çok, büyük dayısının. O zamanlar, diyor, Aydın, Söke, Fethiye, Marmaris, İçmeler ve Datça olmak üzere çok geniş bir bölgede dolaşıp duruyorduk. 2003-2004'e kadar dayılarının yanında çalışıyor; iç çamaşır konusunda uzmanlaşıyor. Askere gidip geliyor. Dayısı, Marmaris'e dükkan açıyor; bir süre sonra, pazar yerlerini Yasin'e devrediyor. Artık, o kendine çalışmaya başlıyor.
     Uzun süre, dayılarının yanında öğrendiği iç çamaşır satış işini yapıyor; bir ara, iki yıl kadar imitasyon ürün satıyor.
     2011 yılında evleniyor; bacanağı, pazarlarda hediyelik eşya satan iyi bir insan; şimdilerde, küçük kardeşi ile müteahhitlik yapıyor.
     Evlendiğinde Marmaris'te otururken, Muğla'ya taşınıyor ve 2014 yılında Muğla merkez'de, dar bir sokakta küçük bir dükkan açıyor. Bebe giyim ve iç çamaşırı satmaya devam ediyor.
     2017 yılında export badi giyim işine giriyor.(Ben, 25 yılı tamamladıktan sonra 2017 yılında pazar işini bırakmaya karar vermiş ve işi kime bırakabileceğimi kendi kendime sormaya başlamıştım; bir-iki arkadaş üzerinde düşünürken, şu veya bu nedenle o arkadaşlar vazgeçince, Yasin'e teklif ettim; kabul etti. Uzun yıllar çalıştığım fabrika ile ilişkileri ve Datça Pazar yerini, ona bıraktım. Sözü edilen export badiler, bu badilerdir.)
     Şu an ev ve iş yeri kira. Dükkan sahibi, iyi bir adammış; Korona virüs salgını ile mücadele başladıktan sonra içine girilen süreçte arıyor ve Nisan ayı kirasını düşünme, durum böyle devam ederse, Mayıs ayına da bir çözüm buluruz, diyor; o konuda kafası rahatlıyor.
     Salgın gündeme geldiğinde toplam 50-60 bin TL civarında bir borcu varmış; ilk elde, kardeşi üzerinden mal alımı için Ziraat Bankasından çektiği krediyi erteletiyor. Sonra Halk bankası'na başvuruyor; 25 bin TL kredi çekiyor. 25 bin TL'lik kredi kartı talebinde de bulunuyor.
     Dükkanın satış durumunu soruyorum; 20'da 3o TL, 21'de siftah yok, 22'de 100 TL imiş. Açıyorum ama çoğu zaman siftah olmuyor, diyor.
     Bu durumda nasıl geçiniyorsunuz?, diyorum; anne-baba ve kardeşlerimden, diyor. Aç kalmıyorlar imiş...
     Kimden ne bekliyorsun?, diyorum.
     Durum düzelsin, başka ne bekleyebilirim ki?, diyor. Devletten yardım bekliyormuş. Bağ-Kur, SSK...vb. borçlar erteleniyormuş; iyi de bunlar, daha sonra nasıl ödenecek?, diye soruyor. Bizim nasıl olsa Bağ-Kur, vergi vb. ödediğimiz yok; ödeyemiyoruz ki!..Gelecek yıllarda durumlar düzelirse, öderiz.
     Datça ve Yaz sezonu Ak-Tur'a tezgah açıyor.
     Mayıs ayı sonu Haziran ayı başı gibi giyim vb. satan pazarcıların da pazar yerlerine tezgah açmaya başlaması gerekiyor, diyor. Tamam, biz de, sebze ve meyve satanlar gibi aralıklı açalım, maske takalım, kurallara uyalım ama açalım...Bu salgının kısa sürede biteceği yok, o zaman bir çözüm üretilmeli. (**)
     Yardımlar, bir yere kadar. Asıl olarak, biz kendi çarkımızı döndürmeliyiz.
     Devlet, önceden ihtiyacı olana değil, ihtiyacı olmayana yardım ediyordu; niye ki? Asıl ihtiyacı olana yardım etmeli. Kredi verirken kefil, ipotek vb. istemek de neyin nesi?, diyerek sözünü bitiriyor.
     (*)Pazarcı esnafı ile yapılan bu söyleşilerde sıkça sözü edilen borç ertelemeleri ve 'Destek Kredileri' konusunda, 27.04.2020 günü BirGün gazetesinde Ozan GÜNDOĞDU'nun '200 milyarlık hokus pokus' başlıklı haberi, okunmaya değer bir haberdir. (Bknz: https://www.birgün.net )
     (**) Bu konuda, şu an olduğu gibi bütün ülke genelinde aynı uygulama biçimini esas almak yerine, Koronavirüs salgınının yayılma ve görülme haritasına bakılarak, İlçe ve İl bazında farklı uygulama biçimlerinin gündeme getirilmesi daha akla yatkın bir çözüm olabilir mi?(Bu konuda Bknz: 27.04.2020 günkü BirGün gazetesi haberi.)
     28.04.2020/Datça
     Mehmet Erdal
                                               (11 Eylül 2018/Bahrilerin Eda Market önü)
(12 Kasım 2016/Ali Gökçe'nin Datça'daki tezgahı)
(Muğla/Yasin'in butiği)

23 Nisan 2020 Perşembe

2020.04.24. ESNAF, ÖTELENEN BORÇLARI ÖDEYEMEZ !

  Hiç yorum yok

     ESNAF, ÖTELENEN BORÇLARI ÖDEYEMEZ !
     Seyyar ticari faaliyet yürütürken ve geçimlerini bu yolla sağlamaya çalışırken, İçişleri Bakanlığı'nın 24.03.2020 günü gece yarısı yayınladığı bir genelge ile pazar yerlerine tezgah açmaları belirsiz bir süre için yasaklanan binlerce pazarcının genel ortalamasının halet-i ruhiyesini ve bilinçli/bilinçsiz 'çare arayışlarını' yansıtan ve önceki haftalarda yayınlanan ( Bknz: https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com ) söyleşileri okumuştunuz.
     Şimdi, yine bu yasaklı pazarcıların, ama daha dar ve bazı yönlerden, eşitlerine göre 'görece' farklı özellikler gösteren (hem pazarcılık yapan hem de bir iş yeri bulunan ya da bu işi aileden 'miras' gibi devir alan ya da aileden birisinin yanında çalışarak ya da bu işi yapan aile bireylerine özenerek kendine 'iş' edinen, 'büyüme' düşleri olan vb...) bir kesiminin, yine bugünkü 'yasaklı' koşullardaki durumlarını, beklentilerini, çare arayışlarını, geleceğe yönelik öngörülerini vb.vb. öğrenmeye çalışacağız.
     Bu nedenle, biraz daha ayrıntılı sorular sorduk ve sorgulama yaptık.
     Buyurun:
     İSA PAŞALI: (30 yaşında. Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi İşletme Fakültesi 2012 yılı mezunu. Kendisi gibi üniversite mezunu ve yaz sezonunda turizm sektöründe çalışan kız arkadaşı ile nişanlı; Koronavirüs salgını öncesi günlerde, bu yıl sonbahar aylarında evlenmeyi düşünüyorlardı.)
     Muğla/Akçaova'lı. 'PAŞALI' olarak bilinen ve tanınan çok kalabalık bir sülalenin bir kolunun ferdi. Babası, Muğla bölgesinde, Denizli'deki ev tekstili ürünleri üretenler ve pazarcılar arasında, adından daha çok soyadı ile tanındığından, ailesi 'PAŞALILAR', kendisi de 'Paşalının oğlu' olarak biliniyor.
     Dedesi ve babası, 1980'li yılların başında göç ettikleri Muğla Merkez'de, birlikte, sahip oldukları traktör ile nakliyecilik yapmaya başlıyorlar; babaanne ise market işine soyunuyor. Sonra, babaanne ev tekstil ürünleri satma işine geçiyor; dede ve babasından daha küçük olan iki amcadan en küçük olan amca da bu ticari faaliyete katılıyor;yıl, 1980'li yılların sonu 1990'lı yılların başları... Amca askere gidince, baba Ali Paşalı, nakliyecilik işini bırakıyor ve 1993 yılında, o da ev tekstil ürünleri satmaya başlıyor. (1994 yılında, İçmeler Pazar yerinde, birlikte iş yaptığım bir arkadaş adına sahip olduğumuz ilk pazar tezgahı, tamamen tesadüfi bir şekilde, Paşalılar ile yan yana idi; onlar 8 numara, biz ise 9 numara idik.; o günden beri tanışırız.) Amcası, 2007-2008 yıllarında, pazar pazar dolaşmayı bırakıp, Muğla Merkez'de dükkan açıyor ve aynı işi, yerleşik olarak sürdürmeye karar veriyor.
     Baba Ali Paşalı, anne ve üç kardeş, toplam beş (5) kişi, ailecek, ev tekstil ürünlerini pazarlarda satarak, kendi yollarında yürümeye başlıyorlar.
     Ali Paşalı, 1990'lı yılların ortalarından 2004/2005 yıllarına kadar Marmaris merkezli olarak faaliyet yürüten Marmaris Pazarcılar Derneği'nin (Bknz: PAZAR YERİ YAZILARI 1,2,3,4,5,6/ https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com ) değişmez yöneticilerinden birisi oluyor; ama, o, laf lafı açtığında ve konuşma o günlere geldiğinde, o günleri bilen pazarcıların yüzlerini buruşturarak, dişlerini sıkarak, kafasını iki yakaya sallayarak ve bir şeyler mırıldanarak kötü söz söylemediği nadir yöneticilerden birisi olarak kalmayı başarıyor.
     Evin en küçüğü olan İsa'nın en büyük ablası, 2004 yılında, pazar yerlerinden tanıdığı bir pazarcının oğlu olan pazarcı bir gençle evleniyor. (Onlar da, önceleri karışık parti malı penye giyim eşyası satarken, şimdilerde, İsa'lar gibi, ev tekstil ürünlerini hem pazarlarda hem de Datça merkezde açtıkları iş yerlerinde satıyorlar; artı, farklı iş yerlerine, sipariş usulü iş yapıyorlar)
     İki numaralı abla da, bir ara eniştesi ile birlikte pazarcılık yapan bir genç ile evleniyor; ama onlar, aile mesleğini sürdürmeyi değil, Aydın'a gidip bir iş yerinde çalışmayı tercih ediyorlar.
     Geçen yıla kadar Fethiye Pazarına da çıkan aile, Koronavirüs salgını öncesi günlerde, bazı konulardaki değerlendirmeleri sonucu, Fethiye Pazar yerini elden çıkarıyor; şimdi, bugüne kadar olduğu gibi, Datça Merkez'deki iş yeri dışında Datça, Ak-Tur, Akyaka ve Muğla Pazarlarına çıkmayı ve aynı zamanda Datça , Palamutbükü, Bozburun, Selimiye...civarlarında otellere, restoranlara, sipariş üzerine iş yapmayı sürdürmeyi düşünüyorlar.
     İsa, kendi ifadesiyle, 2007 yılında liseyi bitirdikten sonra, önce iki yıl Turizm ve ardından, iki yıl da İşletme okuyor ve İşletme Fakültesinden üniversite diplomasını alıyor.
     Üniversiteye giderken ya da üniversitede okurken, pazarcılık dışında başkaca bir hayalin var mıydı?, diyorum; yokmuş. O, okumak istemiyormuş. Babası zorlamış. Onun hayali, pazarcılık yapmakmış. Neden?, diyorum; çocuğum, pazar dönüşü babam eve gelince, hasılatı, bir kutu içinden önümüze döküveriyor; ablamlar ile bana, sayın, diyordu. Gözlerim fal taşı gibi açık, başlıyoruz saymaya. O zamanlar, satışlar şimdilerdeki gibi değil; deli satış yapıyoruz. Bunu görünce, kim okumak ister? (Onu anlıyorum, çünkü, 1990'lı yıllarda, dış turizme yönelik olarak sahillerde pazar yerlerine tezgah açan pazarcılar iyi satış yapıyorlardı ve haliyle iyi de kazanıyorlardı...O yıllarda Aydın/İncirliovalı deri-çanta ve kemer satıcıları, Muğla/Menteşe-Kavaklıdere-Yeşilyurt ve Milaslı imitasyon ürün satıcıları, tabir-i caizse, 'çuvalla' para kazanıyorlardı; bu konuda, aslı var-yok, dilden dile çok söylenti dolaşıyordu... Haa bugünden geriye bakıldığında, bu pazarcılardan kaç tanesi bu kazandıklarını elde tutmayı ya da başkaca bir alanda değerlendirmeyi başarabilmiştir?..1993 yılından beri Marmaris ve civar bölgelerde tam 25 yıl pazarcılık yapan birisi olarak, bu sorunun cevabının ne olduğunu, çok iyi biliyorum...)
     Paşalılar, pazarcılar arasında, parmakla sayılacak kadar az olan 'kazananlar' ya da daha doğrusu, kazandığını başka bir alanda değerlendirmesini bilenler tarafındaydılar; şimdilerde, Datça'da kaldıkları ev ve iş yerleri kiralık olmasına karşın, hem Muğla merkez ve Akçaova'da evleri ve iş yerleri, hem de Datça Merkez'de iş yerleri, haliyle kira gelirleri var. Ayrıca baba ve anne fiilen olmasa da resmen emekli ve dolayısıyla, emekli maaşı da alıyorlar. Bu nedenle, Koronavirüs salgını ile mücadele süresinde, ayakta kalmayı başarabilecek esnaflardan birisi sayılabilirler. İsa, bu gerçeği, benim çıkışım var, diye ifade ediyor.
     Salgın başlayınca ne yaptınız?, diye soruyorum; Halk Bankasına olan kredi borçlarını ertelemişler ve ardından, bazı mülkleri ipotekli olduğu için, Esnaf Kefalet'ten bir miktar kredi çekmişler. Ama bu paraya dokunmuyorlarmış. Neden?, diyorum; önümüzü göremiyoruz, bırak bizi, kimse önünü göremiyor, diyor. Toptancılara vb. yerlere toplam 100 bin TL. civarında bir borçları varmış, ayrıca satılacak mal sorunları yokmuş; elimizde yeterli mal var, diyor. Koronavirüs salgını ile mücadele belli bir yere gelse ve Haziran ayı başı gibi pazar yerlerine tezgah açma izni verilse bile, tedirginliğin süreceğini; insanların sahillere illaki geleceğini ama alış veriş yapma konusunda öyle, geçen yıllarda olduğu gibi harıl harıl para harcamayacaklarını, haliyle, gözle görülür bir canlılığın olmayacağını; kendileri nasıl para harcamada çekingen iseler, gelenlerin de aynısını yapacağını; buralarda sezonun zaten 90 gün olduğunu, 12 ay satış yapılmadığını... söylüyor. Ona göre, bu salgın nedeniyle, en az 2-3 yıl geriye gidilmişti; bu nedenle, durumlar, öyle kolay kolay düzelemezdi; bugün yaşananların sarsıntısı, bir kaç yıl devam ederdi. (*)
     Peki, bu borçlar?, diyorum; biz bugünü kurtarmaya çalışıyoruz; illaki bu borçlar ödenecek, ama nasıl? Onu bilmiyoruz. Bakacağız bir çaresine...Hükumetin yaptığı kredi taksiti, Bağ-Kur...ödemesi ertelemelerini, soruyorum; erteleme çözüm değil ki, diyor. Ona göre, bu ertelemeler, esnafa yapılmış bir iyilik değildi... Bugün bir aylık Bağ-Kur borcunu ödeyemeyen, yarın iki aylık borcunu nasıl ödeyecekti? Olmayacak işti bu... İş yerini ya da pazar yerine tezgahını açamayan esnafların kira, stopaj, Bağ-Kur, vergi, elektrik, su, İnternet vb borçlarını, tıpkı Kanada...gibi Devlet'in ödemesi gerektiği düşüncesine/önerisine ne diyorsun?, diyorum; iyi olur ama bizimkilerin kasasında para yok ki, nasıl ödesinler? diye cevap veriyor. Sonbahar'a doğru bir yapılandırma olabilir mi? diye soruyorum; illaki, diyor. Peki, o zaman bu borçlar ödenebilir mi?...Biz, diyor, İç Anadolu Bölgesi esnafları gibi 12 ay tezgah açmıyoruz; Devlet, bizim bu durumumuzu bilerek bize kredi vermeli. Alacaklarını, para kazandığımız aylarda istemeli.
     Sokağa çıkma yasağının olduğu 18-19 Nisan öncesi 15-16-17 Nisan günlerinde dükkanlarının cirolarını soruyorum;15 Nisan günü siftah yok, 16 Nisan günü 35 TL oldu ve 17 Nisan günü 200 TL alacak geldi, diyor. Bununla ne yapılabilir ki?, kira bile ödenemez.
     Kimden ne bekliyorsun?, diye soruyorum; Belediye, işgaliye borçları konusunda bir iyileştirme yapmalı, Devlet ise mazotun fiyatını düşürmeli, diyor.
     Önünü nasıl görüyorsun? diyorum;Koronavirüs salgını olmasaydı, Sonbaharda düğün yapacaktık. Şimdi 'gelecek bahara' kaldı gibi. Altın aldı başını gitti...Gelecekten çok umutlu değilim, diyor.
     ÜZEYİR SÖZERİ: ( 1970, Denizli Tavas/Nikfer doğumlu; ikisi kız ve birisi erkek 3 çocuk babası. Babasının adını verdiği büyük çocuğu Ali, 2 yıllık yüksek okul mezunu; iki numara olan kız çocuğu İşletme Fakültesi birinci sınıfta ve en küçük kız Lise iki'de okuyor. Şu an, Marmaris'te oturuyor ve orada ev tekstil ürünleri satan bir iş yeri var.)
     1987-1988 yıllarında, amcalarından Ahmet ile Marmaris'e geliyor ve birlikte, Marmaris ve civar yerleşim birimlerindeki pazar yerlerinde, giyim tekstil ürünleri satarak pazarcılığa başlıyorlar. Bir süre sonra babası ve diğer erkek kardeşi de Nikfer'den Marmaris'e geliyorlar; ondan sonra baba, Üzeyir ve diğer erkek kardeş, birlikte pazarcılık yapmaya başlıyorlar; artık, ev tekstil ürünleri satışı yapmaktadırlar.
     1995 yılında, Marmaris'te, Uzunyalı caddesi üzerinde, bir butik açıyorlar; bu iş yeri 2005 yılına kadar açık kalıyor.
     2002 yılında, erkek kardeşi, motorsiklet kazasında ölüyor.
     Butiği Üzeyir beklerken, baba pazarları takip ediyor. (Babası Ali Sözeri, özellikle Datça ve Ak-Tur pazarlarında, müşteriler açısından, Denizli'den aldığı ve sattığı export ev tekstil ürünleri nedeniyle, çok popüler olmuş birisidir. Öyle ki, pazarlara çıktığım günlerde tanık olmuşumdur; bazı müşteriler, Üzeyir'e de, kendi adıyla değil, babasının adıyla hitap ediyorlardı.)
     Butik kapandıktan ve baba da köye döndükten sonra pazarlara yalnız çıkmaya başlıyor.
     Marmaris, İçmeler, Armutalan ve Turunç pazar yerlerinin CHP'li Marmaris belediye Başkanı Ali Acar tarafından kapatılmasından sonra ise yalnızca Datça ve Ak-Tur pazarlarına çıkmaya devam ediyor. Marmaris'te ev tekstil ürünleri satışı yapan iş yerini açıyor; iş yeri, şimdilerde, Marmaris Kapalı Çarşı içindedir.
     18-19 Nisan günleri sokağa çıkma yasağı olduğu için 15-16-17 ve 21 Nisan günkü dükkan satışlarının ne kadar olduğunu soruyorum; 100-200 TL arasındaymış; örn: 21'deki satış, 150 TL imiş.
     Bu yıl,Yaz sezonu için mal alınacağı zaman, Koronavirüs salgını gündeme geldiğinden, fazlaca mal alamamış. (Bu, maldan dolayı fazlaca bir borcu olmadığı anlamına geliyor.) Öteden beri gelen bazı borçları varmış, Denizli'den mal aldığı bazı fabrikalara ve toptancılara; ama, onlar da, durumu bildiklerinden ve aynı koşulları kendileri de yaşadıklarından, para için arayıp durmuyorlarmış. Onlar, diyor, işler açıldığında ve piyasada para dönmeye başladığında, borcumu ödeyeceğimi, bilirler. O nedenle, beklemede imişler. Zaten diyor, tekstilde, ihracat da durdu; mal yapan ve satan yok. İş yerlerinin çoğu kapalı. Kim, satamayacağı malı neden üretsin? İplikçiye, boyahaneye, kumaşçıya, atölyelere durduk yere borçlansın?
     Bağ-Kur, stopaj, vergi, kredi, kredi kartı...vb. erteleme yaptırdığı herhangi bir borcu yokmuş; durumumuz, diğer arkadaşlara göre iyi sayılır; öyle, sıkışık bir durumum yok, diyor. Yalnızca, Halk Bankasından 25 bin 'destek' kredisi çekmiş ve 25 bin TL'lik de kredi kartı almış.
     Önümüzdeki süreci nasıl görüyorsun?, diyorum; Haziran ayı ortası bu içinde bulunduğumuz süreç bitse bile, Temmuz ayında normale döneriz, ama beklenilen, olması istenen iş olmaz; bu yıl böyle gider, diyor. Neden?, diyorum. İnsanlarda tedirginlik olacağını, bu nedenle sahillere İstanbul'dan, Ankara'dan tatilcilerin değil, çoğunlukla yazlık evi olanların gelebileceğini, onların da önceliği, hepimiz gibi, yemeye içmeye vereceğini, tekstil ürünlerini vb. ikinci planda tutacağını, söylüyor.
     Devlete ya da bankalara olan borçları erteleyenler, hem bu ertelenenleri hem de bunların ödeneceği tarihteki ödemeleri aynı anda ödeyebilirler mi?, diye soruyorum; zor öderler, diyor. Bu yaz pazarlardan iş alamayız, ancak geçen yılların üçte birini alabiliriz; yani geçen yıl 3 bin TL alıyor idi isek, bu yıl bin TL alabiliriz, iş düşük olacak; bu nedenle, öteden beri borçlu gelenlerin işi zor, diye devam ediyor.(*)
     Ona göre, Devlet, borçları olana değil, borcu olmayana kredi veriyormuş. Esnafa, her birinize bakamam, diyormuş. Verdiği parayı geri alabileceği kişilere para veriyormuş; işi düzgün olana yardım ediyormuş. Yardım etmediği esnafa, yapmayın, bırakın bu işi, diyormuş.
     Aile ve yaptıkları iş açısından, önümüzdeki süreçte ne düşünüyorsun?, diyorum; yeni fırsatlar da çıkabilir, daha kötü de olabilir, diyor. Karamsar olunmamalı imiş. Bu günler mutlaka geçer, ama önümüz kapalı, bu nedenle herhangi bir plan yapamıyoruz; yaşadıkça ve gelişmeleri gördükçe plan yapacağız, diyerek sözünü tamamlıyor.
     YUNUS EMRE PAŞALI: (İzmir doğumlu ve halihazırda İzmir'de yaşıyor; 32 yaşında, Celal bayar Üniversitesi İşletme Fakültesi mezunu. Evli, bir çocuk babası.)
     Adı,Yunus Emre'ye atfen verilmemiş; annesi ile babası, isim konusunda anlaşamamış; birisi Yunus, diğeri de Emre olacak, demiş; olmuş Yunus Emre Paşalı.
     İsa Paşalı ile soyadı benzerliği dışında herhangi bir akrabalık ilişkisi yok; Yunus Emre'nin babası, Akhisar'ın Süleymanlı mahallesinden. Baba Ali Paşalı (şaka gibi, ama okuduğunuz doğru; İsa'nın babasının adı gibi Yunus Emre'nin babasının adı da Ali Paşalı; ama onu tanıyan bütün pazarcılar, babasını, 'Enişte' diye bilirler ve öyle çağırırlar.) Süleymanlı'da bir rençber (çiftçi) iken, komşularının kızı ile evlenen ve 2 kardeşi ile birlikte İzmir'de pazarcılık yapan İzmirli Hüseyin Geridönmez'in (Önceki söyleşilerde söyleşi yaptığımız pazarcı Burak Geridönmez'in babası, Bknz: https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com ) kız kardeşi ile evleniyor; bir süre sonra, eşi ile birlikte İzmir'e göçüyorlar. İzmir'de pazarcılığa başlıyor; iç çamaşırı satıyor... Yıl 1987'ler...
     Baba, bu yeni işinde, ilk başlarda iyi para kazanıyor; ama sonra, ticareti el yordamıyla yapmaya ve öğrenmeye çalışan pek çok kişinin başına gelen, onun da başına geliyor; tepe taklak oluyor, yani batıyor. Sonrasında, ver elini Rusya...Yıl, 1993-1994'ler...
     Rusya'da iki yıl kadar kalıyor. Sonra ülkeye ve haliyle eşinin yaşadığı İzmir'e dönüyor. Yunus Emre, daha çocuk, 8 yaş civarında.
     Baba Ali Paşalı, yeniden ticarete başlıyor; yine iç çamaşırı ve çocuk giyimi, alıp satıyor, pazar pazar dolaşarak. Eşi, onunla. Yunus Emre de onlarla birlikte.
     2003 yılında, İzmir Çamdibi Mahallesinde, şu anda da pazar yeri olan yerin yakınındaki dar bir sokakta, iş yerlerini açıyorlar; Yunus Emre üniversiteye başlıyor.
     Üniversiteye giderken, okulu bitirip bankacı olmak istiyormuş ama sonradan ticaret ağır basmış. Şimdilerde, iyi ki bankacı olmamışım, bankacıların işi, öyle sanıldığı gibi kolay değilmiş, tanıdıklarım var içlerinde ve hiç mutlu değiller. Bizim iş de zordur ama onların başında sorumluları var; biz istediğimizde kaytarabiliyoruz, diyor.
     2007'de okul bitiyor ve bir süre babası ile birlikte pazarlara çıkıyor; sonra, babası, dükkan mı? Pazarlar mı? diye soruyor. Yunus Emre, pazarlar, diyor. Babası, özverili her baba gibi, pazar düzenini, olduğu gibi; yani içi mal dolu arabayı ve Muğla, Ortaca, Datça Pazar yerlerini Yunus Emre'ye bırakıyor ve hanımının çalıştırdığı dükkana, bir başka deyişle, eşinin yanına çekiliyor.
     Yunus Emre 2016 yılı sonuna kadar Muğla, Ortaca ve Datça pazarlarına çıkıyor; yılda birer kez kurulan Ortaca ve Dalaman panayırlarına katılıyor.
     2016 yılında, Ortaca ve Datça pazar yerlerini elden çıkarıyor. Şimdilerde Muğla, Bostanlı, Yeni Girne, Özkanlar ve Hatay pazarlarına çıkarak ticari faaliyetini sürdürüyor. Parti malı iç çamaşırı, bebe ve çocuk giyimleri, bazen de bayan badileri satıyor.
     Evleniyor.
     Satışını yaptığı çocuk giyimlerini, kumaşçılardan ihracat fazlası uygun parti malı kumaş alarak kendisi imal etmeye çalışıyor; kesimini, ütüsünü, baskısını ve poşetlemesini kendisi yapıyor; yalnızca, dikimi, fason atölyelerine veriyor.
     Koronavirüs salgını öncesi günlerde, Instagram'da bebek ve çocuk giyimi satan kişilere, sipariş alıp yapma ilişkisi çerçevesinde, toptan iş yapmaya başlamış ve bu konuda ilerlemeyi düşünüyormuş; ama, şimdilik, bu konu rafa kalkmış.
     Ne ile geçiniyorsun?, diye soruyorum. Kredi kartına asılıyoruz, sonra, pazar işi bitince, Ziraat Bankasından 5 bin TL kredi çektim, onunla idare ettik, diyor. Bu söyleşi 21 Nisan günü yapılmıştı; iki gün önce, İçişleri Bakanlığına maske diken bir tekstil atölyesinde parça başı poşetleme işi bulmuş; bu, pazarlara çıkıncaya kadar bizi idare eder, diyor.
     Kirada oturduğu ev sahibine, binanın inşaatı yapılırken, bir yıllık kira karşılığı kadar yardım etmiş; o nedenle, kira ödeme derdi yokmuş. O konuda kafası rahatmış. Deposu da aynı kişiye aitmiş. Ev sahibi, iyi bir insanmış ve Koronavirüs salgını ile mücadele çerçevesinde bugün içinde yaşadığımız koşullar gündeme gelince, bütün kiracılarına, Nisan ayı kiralarını düşünmeyin, bu durum Mayıs'ta da devam ederse yine duruma bakarız, demiş; kendisi, bir yıllık kirayı peşin ödediği için, ona, artı bir ay, opsiyon tanımış.
     Toplam 150 bin TL civarında bir borcu varmış. Pazarcılık yaparken, babasının iş yerinde sigortalı işçi de olduğundan, Devletin sözünü ettiği 'Destek Kredisi'nden hiç yararlanamamış.
     Bu süreç ne zaman biter ve pazarlara ne zaman çıkabilirsiniz?, diye soruyorum; Haziran ayını geçtik, Temmuzu ayını da kaybedilmiş olarak görüyor. Temmuz ayı ortaları normale dönülse bile Ağustos'ta işler açılmaya başlar ama Koronavirüs tehlikesi kesin olarak ortadan kalkmayacağı için, tedirginlik devam edecek, diyor. Bu nedenle, geleceğe yönelik karamsarmış. İzmir'de Pazar yerlerindeki tezgah açılan yerlerin yüzde sekseni yatırımcıların, yani asıl işi pazarcılık olmayan avukat, doktor, zabıta vb. elinde, ancak yüzde yirmi kadarı pazarcıların, diyor. Bu durumda, yer bulmakta zaten zorlanan pazarcılar, diyelim ki pazarlara tezgah açabilirsiniz, dendi ve tezgah açmaya başladılar; devam eden tedirginlik nedeniyle iş yapamıyorlar...Eee ne olacak? Mazot para, yer sahibi yerin kirasını isteyecek. Pazarcı evini geçindirecek. Ama, satış, bütün bunları karşılamaya yetmeyecek. Bu durumda ne yapacak? Pazardaki yeri bıraksa bir daha yer bulması zor, yer sahibine ödeme yapsa evi geçindiremez, arabasına mazot alamaz, mal alıp tezgahına koyamaz....Tam bir çıkmaz. Peki, pazarcı ne yapabilir?, diyorum. Pazarcı, sıfırı tüketinceye kadar pazarlara çıkmaya devam eder, haliyle sermayeyi tüketir ve top atar; bu anlattığım durum 2 ay devam etsin, İzmir'de pek çok pazarcı sen sağ ben selamet, der, diyor. (*)
     R.T.Erdoğan'ın da ifade ettiği, Koronavirüs salgını sonrası hiç bir şey eskisi gibi olmayacak, yollu söylemlere ne diyorsun?, diyorum. Bu söz, diyor, her yöne çekilebilir; kimin için iyi kimin için kötü, olacak? Bilemiyorum. Aklıma somut bir şey gelmiyor. Biliyorsun, önceleri, iştahlı kumaş alıyordum; ben stoklu çalışmayı seviyordum. Ama şimdi, yalnızca gerekli olanı almak ve daha çok nakit de kalmak istiyorum.
     Peki, sence, bu anlattığın çerçevede, şimdilerde, harıl harıl kredi peşinde koşan ve alanlar için ne diyorsun?, bu esnaflar, bu borçları nasıl ödeyecekler?, diyorum. Devletin ertelediği borçları ve alınan kredileri geri ödemeyi, şu sıralar kimse düşünmüyor ki, diyor. Herkes anlık hareket ediyor. Günü kurtarmaya ve ayakta kalmaya çalışıyor. Sonrası Allah kerim, diyorlar...
     (*) Prof. Hayri Kozanoğlu hoca da, bu söyleşileri yaptığım günlerde, 21.04.2020 günkü BirGün gazetesinde (Bknz: IMF Raporları ve Türkiye) şunları yazıyordu:
     24.04.2020/Datça
     Mehmet Erdal
                                         (İsa Paşalı,05 Ocak 2019, Datça, İş yerlerinin önü)
                                         (Y.Emre Paşalı ve ben,06 Eylül 2018,Muğla Pazarı)                                      
                                         (29.07.2016, Ak-Tur, Üzeyir Sözeri'nin tezgahı)

19 Nisan 2020 Pazar

2020.04.20.MARMARİS YAZILARI-6 'KENT MECLİSİ' NASIL BİR ÖRGÜTLENMEDİR?

  Hiç yorum yok

     MARMARİS YAZILARI-6: 'KENT MECLİSİ' NASIL BİR ÖRGÜTLENMEDİR ?
     (Önceki haftalarda ilk iki bölümünü yayınladığımız tartışmanın son bölümünü yayınlıyoruz.)
     Ferit Dağ- '' KENT MECLİSİ''
     M. Ali Yılmaz- '' 'KENT MECLİSİ' NASIL BİR ÖRGÜTLENMEDİR?''
     Ferit Dağ- '' Kent Meclisi süreci 23 Aralık 1994 yılında 17 kuruluşun bir araya gelerek ortaklaşa neler yapabiliriz tartışmasıyla başlamıştır. 5 Ocak 1995 tarihinde yapılan üçüncü toplantılarında ortaklaşılan ilkeler saptanmış ve bir protokol hazırlanmıştır. Bu ilkelerin saptanması sürecinde Keyif Bar'da yapılan bir toplantıda ortaklaşılacak ilkeler saptanırken kimi Atatürkçülük, kimi Laiklik, kimi Turizm, kimi Kadın sorunları demiş fakat kent sorunları haricinde ortak bir payda oluşturulamamıştır. Ortaklaşılan metin incelendiğinde (en demokrat arkadaşlarda yoksa verebilirim) saptanan ilkelerin tamamı kent sorunları ile ilgilidir. Bundan anlaşılan, birbirinden farklı hatta birbirine tamamen zıt siyasi düşüncedeki insanları ortak hareket ettirebilecek tek nokta kendi yaşadıkları ortak çevre ile sorunlarıdır. Denizin kirlenmesi hepsini ilgilendirmektedir. Ormanlarımız hepsini ilgilendirmektedir. Atatürkçülük hepsinin ortak paydası değildir. Kimi sağdan, kimi soldan bu düşünceye katılmamaktadır vb.
     ÇEV-DER tarafından yayınlanan Ocak 1995 tarihli Çevre Bülteni'nde bu ortaklaşılan ilkeler yayınlanmış ve başlığı 'Kent Meclisi'ne Doğru' olarak atılmıştır. O zamanki dernekler platformu, kent sorunları ile ilgili birkaç toplantı yapmış, ilçe etkililerini ve yetkililerini bir çok konuda sıkıştırmıştır. Bu girişim, o zamanlar kalıcı bir hale dönüştürülememiştir.
     Yıllar sonra, Demokrasi Platformu gibi bir deney de yaşadıktan sonra Yazıcı Otel'in Pamucak mevkiindeki ormanlık alandaki yapılaşmasına karşı başlatılan etkinlik, Marmarislilerin ( ÖDP içinde konumlanan en demokrat arkadaşlar hariç) ortak çabasına dönüşmüş, Kent Meclisi oluşturulmuş, bunu İçmeler'de yapılan 3000 kişilik güzel bir mitingle süslenmiştir. Bu 3000 kişinin hepsi Marmaris'ten katılmıştır. Bu mitingten sonra Yazıcı Otel sahipleri ormanlık alana otel yapımından (şimdilik) vazgeçirilmiştir.
     Kanım odur ki, Kent Meclisi, katılımcı örgüt ve kişiler tarafından sahip çıkılır, işleyiş tarzıda doğrudan demokrasiye uygun bir hale getirilirse, Marmaris'te şimdiye kadar olmamış, ülkemizde de fazla örneği olmayan bir demokrasi deneyimi olur ve demokrasi kültürünün yaratılmasına katkıda bulunur.
     Kent Meclisi'nin Ticaret Odası'yla birlikte organize ettiği ve Grand Azur Hoteli'nde gerçekleştirilen turizm sorunlarının tartışıldığı toplantı ile ilgili eleştirilere gelince; bütün geçim kaynağını turizme endekslemiş bir kentte turizmcilerin turizm sorunlarını tartışması ve tartışmada etkili ve yetkililerin bulunması son derece normal. Bu kişilerin Marmaris'in bu hale gelmesinde ciddi katkıları olduğu tespitine ben de katılıyorum. Ama bu ciddi katkı salt onları çabaları ile değil bir çok Marmarisli'nin katkıları ve destekleri ile olmuştur.
     Diğer bir eleştiri de Kent Meclisi'nin daha kurulurken birilerinden icazet aldığı şeklindedir. Burada iki yanlış yapılmaktadır. Bir: yurttaşların bizzat katılımıyla, coşkuyla oluşturulan bir yuttaş girişimini 'egemenlerin onayı doğrultusunda olduğu şeklinde' yorumlamak, iki: oluşuma katılan bir kısım kişilerin kendi düşünceleri doğrultusunda yaptıkları bir ziyareti, bütün Kent Meclisi katılımcılarına fatura etmek; bu oluşumda düşünceleri birbiriyle uyuşmayan hatta taban tabana zıt bir çok kişi vardır ve birilerinin yaptığı diğerlerini bağlamaz. Ama amaç üzüm yemek değil bağcıyı dövmek olunca, bazı şeyleri izah etmek çok zor.
     Tüm Marmarislileri Kent Meclisi'ne sahip çıkmaya çağırıyoruz.''
     M.Ali Yılmaz- '' Marmaris özelinde herhangi bir yerel ve kitlesel örgütlenmenin olmadığı koşullarda veya önerildiği koşullarda 'Kent meclisi' önerisi, eğer 25 Ağustos tarihli Çağdaş Marmaris Gazetesi'nde yayınlanan 'itirafname'de yazıldığı gibi 'ayakları havada' değil, 'ayakları yere basan' bir örgüt olarak, yani Marmaris'te birbirinden zıt düşünen insanları ne yapıp edip bir araya getirme aşkından değil de, Marmaris'te yaşanan 'Kentsel Sorunlara' çözüm bulma ve bu doğrultuda örgütlü kitlesel bir mücadeleyi yürütüp yönlendirme amacıyla önerilmiş olsaydı; evet, böyle önerilmiş olsaydı, birinci durumda biz bunu 'ileri bir adım' olarak, ikinci durumda 'gerekli bir adım' olarak değerlendirir ve bu önerinin yaşama geçirilebilecek hale getirilmesinde ve muhtemelen yaşama geçirilmesinde çok farklı ve çok sıcak davranabilirdik.
     Ama bu öneri böyle getirilmedi.
     Bu öneri, 'DEMOKRASİ PLATFORMU'nun olduğu koşullarda, 'Kentsel sorunların' bu platform'un dağıtılarak aşılması (!) temelinde; onun yerine geçirilecek ve ondan daha 'ileri' bir örgütlenme olarak önerildi, savunuldu ve oluşturuldu. Bir başka deyişle, 'DEMOKRASİ PLATFORMU'nun olduğu koşullarda, gerçekte daha 'ALT BİR OLUŞUM' olarak değerlendirilmesi gereken 'Kent Meclisi', sanki birbirlerinin yerine ikame edilebilirmiş gibi 'EŞ', hatta daha 'İLERİ DÜZEYDE' bir oluşum olarak sunuldu ve öyle de genel kabul görmesi sağlanmaya çalışıldı. ( Bunun bir ifadesi olarak, Sayın Ferit Dağ, Marmarisli'lerin daha 'ileri' bir eylem çizgisinde ve örgütlenme içerisinde 'daha az'; daha 'geri' bir eylem çizgisinde ve örgütlenme içerisinde 'daha çok' bir araya gelmelerini, sanki 'eş' şeylermiş gibi kıyaslayarak, ikincinin yüceltilmesi yolunu seçiyor.)
     Evet, Globalleşen bir dünyada ve onun 'ayrılmaz' parçası olmak isteyen ülkemizde, 'Burjuva Liberalizmi'nin yeniden öne çıkarılan düşüncelerinin 'Sol'da yankılanmasının bir ifadesi olan bu anlayışın, şimdilik de olsa, 'Kent Meclisi'nin bu formülasyonu ve oluşturma biçimiyle başarıya ulaştığı kabul edilmelidir.
     Ama yaşam devam ediyor ve yaşam en büyük turnusol kağıdıdır. Böylesi bir anlayışın ürünü olan Marmaris'teki 'Kent Meclisi'nde yönetimin ve inisiyatifin, yaşanılan sorunların sorumluları sayılabilecek kişilere bırakılması, sorunların yalnızca onlar tarafından veya onların sorumluluğunda çözülebileceği gibi (sanki bu kişiler bilmeden bu sorunlara yol açmışlar, yenice bunun bilincine varmışlar ve şimdi de hatalarını telafi etmek istiyorlarmış) 'yanılsama'ya, hedef saptırmaya ve sorumluların sorumluluklarının gizlenmesine , onların toplum içindeki konumlarının meşrulaştırılmasına neden olunması hiç de şaşırtıcı değildir. (Turizm'de yaşanan 'Kriz'in ele alındığı toplantıda meydanın 'Kriz'in asli sorumlularına veya yaşanılan 'Kriz'den kendi şirketlerine bir pay çıkarmaya çalışanlara bırakılması, 'çözüm' üretilmesi beklenirken 'şov'a tanık olunması; 'Kent Meclisi'nin, Marmaris'in sorunlarıyla uğraşmayı bir kenara bırakıp '29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Protokolü'nü hazırlama'ya soyunması da şaşırtıcı olmamıştır.) Yine bu 'Kent Meclisi'nin bugünkü yönetim ekibinin ilk olarak Marmarislilere değil, 'Armutalan ressamı'na koşması ve oradan 'icazet' alması, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Protokolü'nün oluşturulması sırasında sayın 'ressam'ın (*) ricasını 'emir' telakki etmesi de şaşırtıcı değildir. Şimdi kalkıp, bu ziyaretçilerin her daim sayın 'ressam' ile içli-dışlı olduğu bilinmiyormuş ve bu ziyaret beklenmiyormuş gibi '...oluşuma katılan bir kısım kişilerin kendi düşünceleri doğrultusunda yaptıkları bir ziyaret...' biçiminde bir açıklama yaparak zevahiri kurtarmaya çalışmak neyi değiştirir?
     Karşı çıkmak için tırnak içinde 'Demokrat' bile olmanın gerekmediği 'Bir askeri liderden icazet alma' olayını meşrulaştıran 'içimizdeki'(!) şu Liberalizmin yeni savunucularının(**) durumunu görüyor musunuz?
     Yazık...''
     ((Açıklama notları:
     *Yazıda 'Armutalan ressamı' ya da doğrudan 'ressam' olarak ad verilmeden tanımlanan ve haliyle ziyaret edilen kişi, 12 Eylül 1980 Darbesi'nin lideri Kenan Evren'dir.
     **12 Eylül 1980 Askeri Darbesi sonrası yaşanan 'yenilgi' koşullarunda öne çıkan/öne çıkarılan (bu yazılarda da bahse konu edilen) 'Burjuva Liberalizmi'nin yeni savunucularının ve onların ardışık'ı konumundaki bütün türevlerinin 'sulta' döneminin, içine girilen bugünkü yeni toplumsal koşullarda 'geride kalacağı' öngörüsünde bulunabiliriz. Bu konuda, Datça özgülünde bir örnek, Bknz:Yerel Demokrasi ve Katılım-Forumu Üzerine Notlar. https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com))
     20.04.2020/Datça
     Mehmet Erdal


14 Nisan 2020 Salı

2020.04.14.YASAKLI PAZARCILARIN AYAKTA KALMA ÇABALARI

  Hiç yorum yok


     YASAKLI PAZARCILARIN AYAKTA KALMA ÇABALARI.
     'NİSAN-MAYIS NEYSE, AMA HAZİRAN'DA DEVAM EDERSE DAYANAMAYIZ!...'
     İçişleri Bakanlığı'nın 24 Mart 2020 günü gece yarısı yayınladığı genelge ile pazar yerlerine tezgah açmaları (süresi baştan ilan edilmeyen bir zaman dilimi için) yasaklanan (giyim, deri çanta-kemer, ayakkabı ve terlik, plastik eşya, hediyelik vb. ürün satıcısı) pazarcıların durumu ve içine girilen süreçteki beklentilerinin neler olduğuna dair yedi (7) pazarcı esnafı ile telefon üzerinden söyleşi yapmış ve bu söyleşiyi, 31.03.2020 tarihinde yayınlamıştım.(Bknz: Yasaklı Pazarcıların Durumu ve Beklentileri/ https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com)
     Söyleşi yaptığım Pazarcılar, söyleşide, kendi durumlarına ve (Belediyeden, Esnaf ve Sanatkarlar Odası'ndan, Devletten) beklentilerine dair düşüncelerini açık açık ifade etmişlerdi.
     Bu yasağın üzerinden üç(3) hafta civarında bir süre geçti.
     ***
     Bu 'yasak' durumu, halihazırda devam ediyor ve daha ne kadar devam edeceğine dair de hiç bir yetkili kişi ve kurum, herhangi bir somut açıklama yapmıyor.
     Peki, bu pazarcı esnafı, şimdi ne düşünüyor? Ne yapıyor? Kendisinin ve evinin geçimini nasıl devam ettiriyor? Belediyeden, Esnaf ve Sanatkarlar Odası'ndan, Devletten beklentilerine somut bir yanıt bulabildiler mi? Şimdilerde kimden ve ne tür beklentileri var? Gidişata dair düşünceleri nedir?
     Fikri takip yaparak, aynı pazarcılar ile yeniden bir söyleşi yapmaya karar verdim; önceki söyleşi sıralamasına uygun olarak, telefonlarını çaldırdım:
     BURAK GERİ DÖNMEZ: (Marmaris'te oturuyor. Evli. Çocuğu yok. Kadın giyim eşyaları satıyor ve Datça, Ak-Tur, Ak-Tur açılıncaya kadar Turunç, Perşembe günleri de Muğla Pazarı'na tezgah açıyordu) Halet-i ruhiyen nasıl, diye soruyorum, anlamıyor; ne?, diyor. Kuşak farkı, doğal. Nasılsın? Psikolojik durumun nasıl?, diyorum; orta şekerli, diye cevap veriyor. Ne iyi ne de kötüymüş. Sürekli TV'lere bakıyormuş. Yakın zamanda her şeyin güzel olacağını, söyleyemem, diyor. Bir köpeği var mış ve gündüzleri onu gezdiriyormuş. Bugünlerde, kirada oturduğu evi boyayacakmış. Eşi çalışmaya devam ediyormuş, ama onun maaşı ile geçinemeyecekleri için hazırdan yemeye devam ediyorlarmış. Kredi için, bağlı olduğu Datça Esnaf ve Sanatkarlar Odası'nı aramış. Oda Başkanı, Cemal Demirtaş, Halk Bankası'na başvurmasını, eğer orada bir sorun yaşarsa kendilerini aramasını söylemiş. Odadan verilen bilgiye göre, 5-25 bin TL. arasında kefil, ipotek vb. herhangi bir şey istenmiyormuş. 25-100 bin TL. arasındaki kredi taleplerinde kefil ve ipotek isteniyormuş. Marmaris'te oturduğu için, Devletin sözünü ettiği yardımlar konusunda Marmaris Kaymakamlığı'nı aramış; oradan, kendisine bir telefon numarası vermişler ve o numarayı aramasını söylemişler. Aramış, aramış, bir türlü düşürememiş. İçinde yaşanılan mevcut durumun, Haziran sonuna kadar devam edebileceğini düşünüyor. O saatten sonrası için, yurt dışına yönelik sınırları açarlar mı açmazlar mı?, Açmaları mı iyi olur ya da açmamaları mı?, Açarlarsa, turistlerin gelmeleri mi iyi olur yoksa gelmemeleri mi?, diye kendi kendine soruyormuş. Çünkü, bu virüsün öyle kolay kolay engellenemeyeceğini, engelledik deseler de gerçekten tehlike olmaktan çıkıp çıkamayacağını, bilemediğini ve bu konularda, TV'lerden dinledikleri çerçevesinde, kafasının karışık olduğunu, söylüyor. Bu nedenle, Devletten, kira ve geriden gelen borçlar konusunda, nakdi yardım ya da gelecek yıl ödemeli kredi vermesini istiyor. Bu konuda, İç Anadolu ile sahillerdeki esnafa yönelik iki ayrı yaklaşımın gösterilmesinin iyi olacağını, söylüyor. Eğer, Devlet, Bankalar, Esnaf Odaları, gelecek yıl değil de normal kredi verirse, Haziran ayının da bu durumda geçeceği ve geriye 2-3 ayın kalacağı, o ayların da nasıl geçeceğinin bilinmediği bir durumda, bu krediler, nasıl ödenir?, diye soruyor. Nisan-Mayıs-Haziran ayları Bağ-Kur borçları Ekim-Kasım-Aralık aylarına ertelendi, o aylarda hem ertelenenleri hem de o ayları, yani sezonun, haliyle işin bittiği o kış aylarında iki aylık Bağ-Kur borcunu birlikte kim ödeyebilir ki?, bu imkansız bir şey, diye de ekliyor. Ben, bu borçları, ancak gelecek yıl ödeyebilirim, diyor. Toptancıları ile konuşuyormuş. Onlar da bir beklenti içerisindeymiş. Ben, diyor, Haziran ayında neye güvenerek mala gireyim? Toptancı, biliyorsun, önceden mal yapar; peki, onlar kime güvenerek, şimdiden mal yapsın? Bilemiyorum, bekliyorum, diyerek sözünü bitiriyor.
     MEHMET SÖYLEMEZ (ATA): ( Datça'da oturuyor. Evli. İki çocuğu var. Birisi üniversitede olmak üzere, her ikisi de okuyor. Ayakkabı ve terlik satıyor. Datça, Ak-Tur, Palamutbükü, Çeşme Köy ve Yazı Köy Pazarlarına çıkıyordu.) Ne yapıyorsun?, diyorum; ne yapacağım?, boş boş oturuyorum, diyor. Boş olduğu zamanlarda kahvelere giden ve arkadaşlarıyla 'taş döşeyen' (Okey oyunu) birisi olduğunu bildiğim Ata, şimdilerde kahveler de kapalı olduğundan, evden dışarıya çıkmıyormuş. Evde sorun çıkmıyor mu, diye soruyorum, yok, ne sorunu çıksın, diyor. Hanımı da evde oturuyormuş.Evin geçimini, emekli maaşı ile sağlamaya çalışıyormuş. Durumunu az çok bildiğimden, emekli maaşından kesilen bir şey yok mu, diyorum; varmış; 875 TL. civarında bir kredi borcu kesintisi var mış. Evi kira olduğu için, ev sahibi ne diyor?, diyorum. Şimdilik, bir şey istediği yok, diyor. Üniversitede okuyan kızı da, şimdi evdeymiş. Kredi için, İnternetten Ziraat Bankası'na baş vurmuş. Sana döneriz, demişler; bir hafta olmuş başvuralı ve ses seda yokmuş. Döneceklerine dair umudu da yokmuş. Kendisi gibi tezgah açması yasak olan bir pazarcı arkadaşı ile Datça Kaymakamlığı'na gitmişler. Kaymakamlıktan, SSK güvenceleri olduğu için, yardım edemeyeceklerini, söylemişler. Kaymakamlık, herhangi bir güvencesi olmayanlara yardım ediyormuş. Peki, Devlet, açmayın, dediği için tezgah açmadıklarını, onlara yönelik bir yardımın olup olmadığını bilip bilmediğini, soruyorum. Bilmiyormuş. Bu durumun Mayıs ortalarına kadar süreceğini düşünüyormuş; daha doğrusu, TV'lerde söylenenlere bakarak bu öngörüde bulunuyormuş. Peki, diyorum, diyelim ki bu durum Haziran sonu ve Temmuz ortalarını buldu, ne yapacaksın? Ne yapacağım, bekleyeceğim, diyor. Beklemekten başka çaresi olmayan her yurttaş gibi...
     TURGUT GÜN: (Marmaris'te oturuyor. Evli ve okuyan iki çocuğu var. Ev kendisinin. Üç kardeş birlikte aynı işi yapıyorlar. Plastik ve cam eşya mamulleri satıyorlar. Datça, Ak-Tur, Palamutbükü, Karaincir, Beldibi, Söğüt, Bozburun, Selimiye ve Bayır pazarlarına tezgah açıyorlardı) Evde oturuyorum, hanıma ev işlerinde, bahçe işlerinde yardım ediyorum, diyor, sormam üzerine. Çocuklarla ilgileniyor, TV izliyormuş. Yazdan yaptıkları yiyecek stokunu kullanıyorlarmış. Şu ara elektrik, su, İnternet ödemelerini pas geçiyormuş. Başka yapılacak bir şey yok, diyor. Durumuna şükrediyor. Şimdilik idare edecekleri kadar paraları varmış. Ama öte yandan, Halk Bankası ve faizli olarak da Yapı Kredi Bankası'na olan borçları ötelemişler. Kredi kartı borcum var, ödeyemeyeceğim, diyor. Bağlı oldukları Kavaklıdere Esnaf Odası'na 25 bin TL'lik kredi için kardeşi başvurmuş; kefil istemişler. Kefil gösterip o krediyi alacağız, başka çaremiz yok, diyor. Kaymakamlığa ya da Belediyeye, ayni yardım için başvuruda bulunup bulunmadıklarını soruyorum, hayır, bulunmadık, bulunmayız da; çünkü durumumuz o kadar kötü değil, bizden daha kötü durumda olanlar var, onlar gitsinler ve onlara yardım yapılsın, diyor. Bu durumun ne kadar süreceğine dair somut bir öngörüsü yokmuş, TV'lerde söylenenleri dinliyormuş, bir an önce bu durum bitsin ve işimize gücümüze bakalım; akşam ki (10 Nisan Cuma günü akşamı yaşananları kastediyor) gibi olursa, işimiz zor...diye bitiriyor.
     HÜLYA ÇAKMAKOĞLU:(Datça'da oturuyor. Evli. Datça ve Palamutbükü Pazar yerlerine tezgah açıyor. Evi kendisinin. Emekli maaşı var. İki çocuğu var ve ikisi de kendilerine bakacak durumdalar. Halihazırda, 42 üyesi olan Knidos Pazarcılar Derneği Başkanı.hediyelik eşya satıyor.) Çok zor, etrafımdaki tanıdıklara üzülüyorum, diyerek söze başlıyor. 10 Nisan günü akşamı olan olay, çok canımı sıktı, diyor. 'Bu ülke ne olacak? Ekonomi ne olacak? Biliyorsun, benim, baktığım, evcil hayvanlarım var. Bir hayvan barınağım var. Ben onlar için pazarlara çıkıyorum. Bunların, aylık 2-3 bin TL.lik ihtiyaçları var. Pazarcı arkadaşlar için, çok üzülüyorum. Muğla Büyükşehir Belediyesi ile görüştüm; on (10) kadar arkadaşa, koli ile yardım gönderttim.' Tekrar, soruyorum; kaç kişi?, on kişi var, diyor. Şaşırıyorum. Duymamıştım. Ama yeterli değil, diyor. Bu insanlar için, daha başka şeyler de yapmalı, diye devam ediyor. 'Şu Nisan ayı geçsin, hani, salgın, tepe noktasını bulacak, diyorlar ya, bulsun; Mayıs ayı başı tekrar Büyükşehir ile görüşmeli, Milletvekilleri ile görüşmeli, Ankara ile görüşmeli, bu insanlar çok zor durumda. Çoğu kiralık evde oturuyor ve ev kiralarını ödeyecek, hadi bir ay dayandılar diyelim, ondan sonra karınlarını doyuracak paraları yok.' Söylediklerinden, bir parçası olduğu pazarcılar için endişe duyduğu, bir şey yapmak için çırpındığı ama var olan olanakları ve ilişkileri içerisinde, ne yapacağını bilemediği, anlaşılıyor. Kaymakamlığın, SSK güvenceleri nedeniyle, pazarcılara yardım yapamayacaklarını söylediklerini, söylüyor. Datça Belediyesi CHP Meclis üyelerinden bazıları ile görüştüğünü, onların, kendilerine, ellerinden bir şey gelmediğini, söylediklerini, söylüyor. 10 Nisan akşamı yaşananların salgın konusunda yapılan her şeyi yok ettiğini ve şimdi durumun düzelmesinin daha zor olduğunu ve uzun süreceğini; tanıdığı ve bu konularda bilgisine güvendiği bazılarının, Koronavirüs ile mücadelenin Ekim ayına kadar süreceğini söylediklerini, ekliyor. Bütün bu olayların, hep birlikte hareket etmemekten, birilerinin, hep, ben bilirim, demesinden kaynaklandığını, kendisinin, buna karşı olduğunu; daha fazla insanın ölmemesi gerektiğini, bu salgın çıkalı, panik atak olduğunu; Datça merkez'de tanıdığı bazı (kuaför gibi) iş yeri sahiplerinin iş yerlerini boşalttıklarını, daha da boşaltacak kişiler olduğunu, tahmin ettiğini, söyleyerek, sözünü bitiriyor.
     İBRAHİM KELEŞ:(Marmaris'te oturuyor. Evi kira. Evli. Üniversitede okuyan iki çocuğu var. Deri çanta ve kemer satıyor. Datça, Fethiye ve Fethiye/Hisarönü pazarlarına tezgah açıyordu.) Ortaca/Sarıgerme'de, bir kaç yıldır işlettiği dükkanın arkasına yaptığı iki göz odada yaşıyormuş, eşi ve şu an okullar açık olmadığı için yanına gelen üniversite öğrencisi iki oğluyla. Marmaris'ten buraya kaçtım, Marmaris çok kalabalık, diyor. Sezonun ne zaman başlayabileceği konusunda net bir öngörüsü yok. Sarıgerme'de sezon Mayıs ayı ortalarında başlıyormuş, bu nedenle, Haziran ayı başları açılırsa, fazla bir kaybının olmayacağını, düşünüyor. Şimdilerde evde oturuyoruz, yeyip içiyoruz, vakit geçiriyoruz, diyor. Hayatın sıkıcı olduğunu, söylüyor. 'Yapacak başka bir şey yok. Kredi kartlarına asılıyoruz. Bütün harcamaları ondan yapıyoruz. Bir kredi kartı borcum ile bir banka kredisini, biraz faizi kabul ederek öteledim. Benim ilişkim, özel bankalar ile. Kredi için,Esnaf Kefalet'e baş vurdum; 4-5 gün oluyor. Cevap bekliyorum. Muğla Esnaf ve Sanatkarlar Odası Başkanı'nı aradım, İbrahim, verirler, sıkma canını, dedi. İstediğim, 25 bin TL. Bu ne kadar beni ayakta tutar? Sonra nasıl ödenecek? Biz, şimdi bunları düşünmüyoruz. Benim ilişkilerim var. Toptancı, sezon başlasa, malı getirir ve yıkar. Kardeşlerim var. Ama onlara, zor durumdayım, yiyecek ekmeğe muhtacım, desem, yardım ederler; demiyorum. Utanıyorum. Geçenlerde, bizim partiyi (AKP-Marmaris) aradım, onlar da burayı (Ortaca) aramışlar; böyle böyle, bir üyemiz var orada, yardım edin, demişler. İnan, üzerine düşmedim. Utandım. Biz böyle yardım istemelere alışkın değiliz. Yarın, laf eden olur. Dayandığımız kadar, dayanırız. Canımızı alacaklar değiller ya. Çok üzerimize gelirlerse, alın, bir arabam var, sizin olsun, derim. Haa böyle daha ne kadar dayanabiliriz? 1,5-2 ay daha dayanırız. Sonra? Sonra, topu dikeriz.' Kaymakamlığa ayni yardım için başvurup başvurmadığını, soruyorum. Hayır, başvurmamış. Duyduğuna göre, kaymakamlık, TC'yi istiyormuş, SSK güvencesi olduğunu görünce, hayır, diyormuş. Dükkan için kredi çekmiş, bu Koronavirüs salgını başlayınca, sonra her şey tepe taklak olmuş. Daha önce, SSK ile mahkemelik bir durum yaşamış; mahkemeyi kaybetmiş. Oradan da bir fatura geldi, diyor.
     ERCAN GÜNGÖZ:(Marmaris'te oturuyor. Bekar. Evi kira. Çocuklara ve büyüklere, karışık, parti malı penye giyim eşyaları satıyor. Datça, Turunç ve Beldibi pazarlarına çıkıyordu.) İş yapmıyoruz, evde yatıp kalkıyoruz, diyor. Bir arkadaşının dükkanına yardım ediyormuş, ama o da açık olduğu günlerde bile 100-200 TL. satış yapıyormuş. Psikolojisi, normalmiş. Günlük geçimini kredi kartlarından sağlıyormuş. Bu durumun Haziran sonunu bulabileceğini, bazı otel sahiplerinin, Haziran ayı başında sezonun başlayacağını, bazılarının da, bu sezon bitti, bu iş uzar, dediklerini, söylüyor. Yapabileceği bir şey yokmuş ve bekliyormuş. Konuşmasından, gelişmeler konusunda pek umutlu olmadığı; iktidarın, Koronavirüs ile mücadelede anlık kararlar verdiğini düşündüğü, anlaşılıyor.
     BİRCAN USTA ÜNSAL: (Datça'da oturuyor. Evi kira. Evli. Eşinin 2, 2'de kendisinin, toplam 4 çocukları var. 4'ü de kendilerine bakabilecek durumdalar. Buldan bezinden yapılma kadın ve erkek giysileri satıyorlar. Datça, Ak-Tur, Palamutbükü ve Çeşme Köy pazarlarına çıkıyorlardı.) Önceki söyleşide çağla topluyordu; şimdilerde, evde oturuyormuş. Evi, Palamutbütü'nde. Nasılsın? diyorum. Nasıl olayım?, yalnızca kendim için söylemiyorum, genel için konuşuyorum; akıl hastanesine gidecek potansiyel hasta adayıyım, diyor. Hem de en önde, diye ekliyor. 'Düşünüp duruyorum. Çıkış bulamıyorum. Biz tezgah açmayalı ne kadar oldu? Üç hafta. Gelir yok. Öncesinde ancak kendimize yetmeye çalışıyorduk. Borçları vs. erteledik, diyorlar. Ertelemek çözüm değil ki! Sonra ne yapacağız? Nasıl ödeyeceğiz?'. Nasıl geçiniyorsun?, diye soruyorum. 'Her Türk ailesinin yaptığı gibi, yazdan bir şeyler hazırlayıp bir kenara koymuştuk; onları yiyoruz. Bu kumanya ile yetiniyoruz. Ayrıca, bulunduğum yer köy olduğu için yardımlaşma oluyor; ben pişirdiğimden komşuya, o da pişirdiğinden, bana veriyor. Komşu yardımı, yani. İdare edip gidiyoruz.' Esnaf Kefalet'e kredi için baş vurmuş. Esnaf Kefalet, kiradaki dükkanı daha önceden Esnaf Kefalat'e ipotekli olduğu için, 25 bin TL.lik krediyi vermiş. Ama, diyor, ona dokunmuyoruz. Neden? 'Nedeni şu; korkuyorum. Bunun yarını var. Sonumuz ne olacak, belli değil.' Bu durumun daha ne kadar devam edebileceğine dair herhangi bir öngörüsü olup olmadığını soruyorum. 'Biz zaten toplum olarak cahiliz. Ama başımızdakiler, okumuşun cahilleri oldukları için, herhangi bir öngörüm yok. Ali, yani eşim, bu yıl sezon hiç açılmaz, diyor.' 10 Nisan akşamı sokağa çıkma yasağı ilan edildikten sonra yaşananlara yönelik olarak İçişleri bakanı Süleyman Soylu'nun 'Böyle olacağını öngöremedim' sözünü aktarıyorum; ateş püskürüyor. '1 kişi, 16 kişiye bu hastalığı bulaştırıyor. Özrü kabahatinden büyük. Öngörememiş ise, o zaman orada ne işi var?(*) Onun işi öngörüde bulunmak. Orada yalnız değil ki. Danışmanları var, yardımcıları var...Öngöremedim, diye bir şey olmaz. Bu işin siyaseti olmaz. Bu, bütün dünyanın problemi. Bunun şakası yok.' Bu durum ne kadar sürerse ne yaparsın? Ne kadar zaman dayanabilirsin?, diyorum. 'Haziran ayında da bu durum devam ederse, bunu kaldıramayız. Biliyorsun, bu pazar yerinde en uzun dayanabilecek 5-10 kişi varsa, birisi de benimdir. Ama, ben bile Nisan-Mayıs neyse, ama Haziran ayında tezgah açmaya başlamalıyız. Ali'nin emekli maaşı, dükkan kirası olmasına rağmen böyle...Diğer esnaf arkadaşlar ne yaparlar, bilemiyorum.' Herhangi bir yerden ayni yardım isteyip istemediğini, bazı pazarcı arkadaşların Kaymakamlığa gittiğini, bazılarına Muğla Büyükşehir'den koli ile yiyecek yardımı yapıldığının söylendiğini söylüyorum. Ona da Muğla Büyükşehir Belediyesinden yardım istemesi için bir telefon numarası verildiğini, ama kendisinin istemediğini, çünkü kendisinin o noktada olmadığını, daha zor durumda olanların istemesi gerektiğini düşündüğünü söylüyor. 'Yalnız, şunu söyleyeyim: Ben, maske için İnternetten başvuruda bulundum, Datça Belediyesi'ne de gittim; Ali de gitti. Yok...Maske yok. Geçenlerde markete gideceğim, maske olmadan içeriye almıyorlar. Jandarmayı aradım. Ya bana maske getirin ya da market alış verişimi yapın, dedim. Bir maske getirdiler. Şimdi onu markete giderken kullanıyorum, eve dönünce asıyorum; sora, yeniden aynı şey...' Bunun sağlıklı olmadığını, o maskelerin, bir kullanımlık olduğunu, söylüyorum; o dediğin, maske varsa olur, diyor; ben de bir tek var, o bir tek maske ile o dediğin nasıl olacak?...Söyleşi bittikten ve ben bunları yazarken, telefon ediyor: 'Bak bir şey okudum, sana da aktarayım. Biliyorsun, ben doğrucuyum'dur. Adam yapıyor, çalışıyor'. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş'ın, bütün pazarcıların elinde var olan sebze ve meyveleri satın alıp yoksul kesimlere dağıttığını, aktarıyor ve ekliyor; 'Diğer pazarcılar ne yapacak? Bu, belediyenin vereceği bir cevap değil. Bu soruya Devlet cevap vermeli'. Tamam, bunu da yazacağım, diyorum ve yazıyorum...

     (*)-Bircan Usta Ünsal ile bu söyleşi, 12 Nisan günü gündüz yapıldı; bilindiği üzere, akşamında, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu istifa etti, ama Cumhurbaşkanlığı İletişim Daire Başkanı Fahrettin Altun, gece yarısına çeyrek kala, bu istifanın uygun bulunmadığını duyurdu.
     --- Yardımlar konusunda, Datça Belediyesinden, Meclis üyesi de olan Başkan Yardımcısı İnci Bilgin'i aradık: İnci hanım, Datça belediyesi olarak, bağışçıların yardımıyla, anlaştıkları üç (3) market üzerinden yoksul, zorda olan ve yardıma muhtaç 51 aileye ayni (yiyecek-içecek) yardımı yaptıklarını; yine, ihtiyacı olanlara bedava çorba dağıtan Murat beyin bildirdiği 9 aileye ,13.04.2020 günü yardım gönderdiklerini; ayrıca, Muğla Büyükşehir Belediyesinin verdiği telefon numarasına, yardım isteyen ailelerin baş vurmaya devam ettiğini; Datça Belediyesi'nin ve CHP İlçe Örgütü'nün de mahallelerdeki muhtarlar ve başka ehil kişilerden öğrendikleri ailelerin isimlerini, 'bu ailelere yardım edilsin' diyerek, Büyükşehire bildirdiklerini...söyledi.
     ---Datça Esnaf ve Sanatkarlar Odası Başkanı Cemal Demirtaş'ı bu kez yine aradık: Cemal bey, Devletin, Esnaf Kefaletlere, kredi talebinde bulunan esnaflardan kefil gösterme ve ipotek verme konularında esnek davranılması doğrultusunda yazı yolladığını ama Esnaf Kefalet'in ya da Bankanın, yine bildiği gibi davrandığını; sistemde bir problem olduğunu; sistemin değişmesi gerektiğini; Sol olmuş, Sağ olmuş, kimin yönetimde olduğunun önemli olmadığını, sistemin değişmesinin önemli olduğunu; Datça Esnaf Odası olarak, esnaflara, yardıma muhtaç durumda olan varsa kendilerine baş vurması, kendilerine yardım edecekleri doğrultusunda mesaj attıklarını ama gerçekten yardıma muhtaç olan kimsenin kendilerine gelmediğini; Datça Esnaf Odası olarak maske, eldiven ve iş yerlerinin dezenfekte edilmesi konusunda esnafa yardımcı olduklarını; dezenfekte malzemelerini ve gerekli aleti aldıklarını..., söyledi. Ayrıca, Cemal beye, şu içinde bulunduğumuz durumun ne kadar devam edebileceği konusunda herhangi bir öngörüsünün olup olmadığını, soruyorum; Mayıs 20'yi işaret ediyor, eğer diyor, Mayıs 20 gibi bu iş sonlandırılamaz ve normale dönülmez ise, bırak esnafı, Devlet bile sıkıntı yaşar...
     ---Datça Esnaf Kefalet Kooperatif Başkanı Hasan Esat Deniz: Bizde, öncekinden farklı olarak yeni bir gelişme yok. Bizim ortaklarımızdan, yani bizden daha önce kredi kullanmış ve bizde ipoteği bulunan bir esnaftan, biz herhangi bir şey istemiyoruz; istediği krediyi veriyoruz. Bize gelen yazıda, ilk kez kredi baş vurusunda bulunan esnaftan kefil isteyin, diyor. Biz, yine de, durumuna bakıyoruz ve hem herhangi bir sorunu yok hem de bu devirde kefil bulmasını olanaksız görüyorsak, kredi veriyoruz. Ama, bir esnaf, doğrudan Halk Bankası'na baş vurur ise, banka, kefil aramadan, o esnafa kredi veriyor; Halk Bankası'nın bu konudaki kuralları, bizden biraz daha farklı, diyor.
     14.04.2020/Datça


13 Nisan 2020 Pazartesi

2020.04.13.MARMARİS YAZILARI-5 DEMOKRASİ PLATFORMU NİÇİN DAĞILDI, DAĞITILDI

  Hiç yorum yok

     MARMARİS YAZILARI-5: 'DEMOKRASİ PLATFORMU' NİÇİN DAĞILDI/DAĞITILDI?
     (Birinci bölümünü geçen hafta yayınladığımız tartışmanın ikinci bölümünü yayınlıyoruz)
     Ferit Dağ- '' DEMOKRASİ PLATFORMU NİÇİN DAĞILDI?''
     M.Ali Yılmaz- ''SAHİ 'DEMOKRASİ PLATFORMU' NİÇİN DAĞITILDI?''
Ferit Dağ- ''ÇEV-DER içinde yer alan kişilerin Demokrasi Platformu'na karşı eleştirileri, 'bu örgütlenmede siyasi partilerin olması ve bu örgütlenmenin fazla siyasileşmesi' şeklinde belirtilmiş... bu tespitlerle Demokrasi Platformu'na karşı çıkan ve Kent Meclisi'ni öneren ÇEV-DER içinde yer alan bu kişilerin siyaset dışı, apolitik kişiler olarak, Demokrasi Platformu'nun dağılmasının gerçek sorumluları olarak altı çizilmiş oluyor.
     Kendi içerisinde demokrasi olmayan örgütlenmelerin adları ne olursa olsun dağılmasında bizce hiçbir sakınca yok. Sağlam temeller üzerine kurulu, kendi içinde katılımcılara hiçbir şeyin zorla dayatılmadığı, farklılıkların, farklı düşüncelerin hoşgörü ile karşılandığı, kararların ortaklaştırılarak alındığı, ortaklaşılamayan hiçbir kararın açıklanmadığı, kişilerin sadece yöneticileri ve temsilcileri ile değil, birebir kendilerini de temsil edebildiği birlikteliklerin, örgütlenmelerin, platformların dağılması için fazla bir neden göremiyorum.
     Bu tür sivil toplum örgütlenmelerinde siyasi partilerin bulunmasını sakıncalı bulmak sadece bir 'tez'dir. Doğru olabilir, olmayabilir. Demokrasi Platformunun dağılmasından önce yapılan son toplantıda bu 'tez' öne sürülmüştür. Bu tezi tartışmak yerine kişilerin 'ne' olduğunu tartışmak 'kötü bir gelenek'.
     Bu tür oluşumlarda siyasi partiler olmalıdır ya da olmamalıdır tartışmasını ayrı bir yazıda yapmak düşüncesiyle bu 'en demokrat' arkadaşlarımızın tespitlerini tartışmaya devam etmek istiyorum.
     Demokrasi Platformu deneyiminde gördüğüm, bu platformun oluşumuna ön ayak olanların, düşüncelerinin, bu platformun herkesi, her düşünceyi kapsasın diye bir kaygılarının olmamasıdır.             Özellikle bu platformun solda yer aldığını düşündükleri partiler ve örgütler ile belirli bir siyasi yapısı olmayan ama zararsız görülen örgütleri kapsayacak şekilde olması amaçlanmıştır. Bu platform toplantılarının ilk gününden son gününe kadar bu bizce değişik biçimlerde dile getirilmiştir.      Marmaris'teki bütün örgütlerin katılması için yapılan çağrılar göstermeliktir ve bu, çağrı yapanların ne kadar demokrat olduğunun reklamına yarar. Hal böyle olunca Demokrasi Platformu bütün örgütleri kapsamamış, darala darala üç-beş sivil toplum örgütü temsilcisinin toplantısına dönüşmüştür.
     Pamucak mitinginde olduğu gibi, Pamucak Orman Kampının turistik tesis yapılması için satılması ve yapılaşmaya açılmasına karşı bir miting düzenlenip, bütün Marmarislilerin katılmasının amaçlanması gerekirken, miting ÖZELLEŞTİRMEYE HAYIR mitingine dönüştürülmüş, Marmarislilere değil, Yatağan'dan gelecek 2-3 otobüs işçiye bel bağlanmıştır. Özellikle miting hazırlık çalışmaları sırasında mitingin 'özelleştirmeye hayır' başlığı altında daraltılmasına karşı çıkılmış, genelde özelleştirmeyi savunsa dahi Pamucak Orman Kampı'nın satılmasına ve yapılaşmaya açılmasına karşı çıkacak bütün Marmarislilerin de mitinge katılabilmesi için 'özelleştirmeye hayır' başlığına karşı çıktığımız belirtilmiştir. Buna rağmen bu dikkate alınmamış, afişlere özellikle 'ÖZELLEŞTİRMEYE HAYIR' yazdırılmıştır. Burada anlatılmak istenen özelleştirmenin yanında ya da karşısında olmak değildir. Adı demokrasi platformu olan yapıda farklı düşüncede olan kişilerin barınmasının mümkün olmamasıdır. Ad seçimi yanlıştır. Bu yapılanmanın adı Solda Birlik Platformu ya da Sol İçin Demokrasi Platformu olmalıydı. O zaman kimsenin itirazı kalmazdı. İlginçtir, sağ kesimde de salt kendisi için demokrasi isteyen bir kısım sağ partiler de kurdukları platforma DEMOKRASİ PLATFORMU demektedirler. Ama sadece kendileri için.''
     M.Ali Yılmaz- '' Biz 21 Temmuz'da yayınlanan eleştirel yazımızda farklı nedenlerle 'tıkanma süreci'ne giren 'DEMOKRASİ PLATFORMU'nun, bu 'tıkanma'ya yanlış teşhis koyan ÇEV-DER'li bazı 'Demokrat' arkadaşların, bu yanlış teşhisin doğal uzantısı olarak önerdikleri 'KENT MECLİSİ'nin yerelde geniş bir kesimce ('etkili ve yetkili' kişi ve kurumlarca da) benimsenmesi sonucu 'dağılma' noktasına vardığını özet olarak anlatmaya çalışmıştık; nesnel olarak 'dağıtma' rolünü üstlenen bu arkadaşların niyetlerinin ise 'SAFİYANE' olabileceğini belirtmiştik.
     Yanılmışız !
     25 Ağustos'ta yayınlanan (içerisinde yer alageldikleri bir oluşumu adeta karşı cephede konumlanan birisinin söylemiyle ve gözlemiyle değerlendiren ve bir anlamda 'itirafname' niteliği taşıyan) yazıdan öğreniyoruz ki, bu arkadaşlar, daha baştan, 'niyet' olarak da 'dağıtma' rolünü bilerek ve isteyerek üstlenmişler.
     Yazara göre 'DEMOKRASİ PLATFORMU' gerçekte 'içerisinde demokrasi olmayan' bir örgütlenmeydi. 'Sol'da yer aldığı düşünülen partiler ve örgütler ile '...belirli bir siyasal yapısı olmayan ama zararsız görünen örgütleri kapsayacak şekilde olması amaçlanan...' bir örgütlenmeydi. Bu nedenle '...Marmaris'teki bütün örgütlerin katılması için yapılan çağrılar göstermelikti...ve bu çağrı yapanların ne kadar demokrat olduğunun reklamına yarıyor...'du. 'Hal böyle olunca Demokrasi Platformu bütün örgütleri kapsamamış, darala darala üç-beş sivil toplum örgütü temsilcisinin toplantısına dönüşmüş...'tü. Öyleyse '...Adı demokrasi platformu olan yapıda farklı düşüncede olan kişilerin barınmasının mümkün olma...'dığı bu platform'da öncelikle '...Ad seçimi yanlıştı...Bu yapılanmanın adı Solda Birlik Platformu ya da Sol İçin Demokrasi Platformu olmalıydı. O zaman kimsenin itirazı kalmazdı...' Böyle olmadığı için '...dağılmasında...' arkadaşlarca '...hiç bir sakınca yok...'tu.
     Asıl 'safiyane düşünenlerin' bizler olduğunu gösterdiği için, muhatabımıza teşekkür etmeliyiz.
     'DEMOKRASİ' SOYUT VE İÇİ BOŞ BİR KAVRAM MIDIR?
     Bir örgütlenmenin niteliğini, o örgütlenmenin eyleminin muhtevası belirler.
     Bu genel kabul gören önerme çerçevesinde ele alınırsa, Marmaris'te oluşturulan 'DEMOKRASİ PLATFORMU', Marmaris koşullarında 'DEMOKRASİ' diye bir derdi olan, yaşanan sorunların aşılmasını isteyen ve bu doğrultuda verilecek bir mücadeleye katkıda bulunmayı beyan eden Kitle Örgütleri'ni, Siyasi Partileri ve eğer istiyorlarsa kişileri kucaklayacak tarzda oluşturulmuştur. Konulan ad, eylemin muhtevasına uygundur.
     Bir başka deyişle 'DEMOKRASİ PLATFORMU', 'İŞ'e göre, o 'İŞ'i yürütebilecek en uygun örgütlenme olduğu düşünülerek (elbette o günkü koşullarda) oluşturulmuş; o 'İŞ'i yürütmeye talip kişi ve kurumları kucaklamayı amaçlamış, adı, yaptığı 'İŞ'e uygun belirlenmiş bir örgütlenmeydi.
     Ama hayır, muhatabımıza göre, bütün canlılar ayakları üzerinde değil, başları üzerinde yürümelidir veya atlar arabanın önüne değil, arkasına bağlanmalıdır.
     Yazıdan çıkarabildiğimiz kadarıyla, 'DEMOKRASİ', ' ...birbirinden farklı olan, farklı düşünen, farklı yaşayan milyarlarca insanın birbirini boğazlamadan bir arada yaşaması...', 'DEMOKRASİ MÜCADELESİ' de, bunun '...formülünün...' bulunması mücadelesi olarak tanımlanıyor.
     Her kavram gibi 'DEMOKRAT', 'DEMOKRASİ' ve 'DEMOKRASİ MÜCADELESİ' kavramları da içinde yaşanılan koşullarda 'somut' olarak değil, 'soyut' ve 'içi boş' kavramlar olarak ele alınır, yalnızca kelime anlamıyla yoruma tabi tutulursa, elbette ortaya böylesi şekli bir yorum ve savunu çıkar.
     Böylesi şekli bir yorum sonucudur ki, yazıda bizim aksimize, 'İŞ'e göre 'ÖRGÜTLENME' değil, 'ÖRGÜTLENME'ye göre 'İŞ' bulma mantığı savunuluyor; bu mantık çerçevesinde 'DEMOKRASİ PLATFORMU' eleştiriliyor ve 'KENT MECLİSİ' yüceltiliyor.
     Yazıda uzun uzun ve ayrıntılı olarak ve hatta yer ve tarih belirtilerek 'Kent Meclisi'nin nasıl oluşturulduğu anlatılırken '...23 Aralık 1994 yılında 17 KURULUŞUN BİR ARAYA GELEREK ORTAKLAŞA NELER YAPARIZ...' tartışmasıyla başlayan 'Kent Meclisi'nin oluşturulması sürecinin, nihayet '... birbirinden farklı hatta birbirine tamamen zıt siyasi düşüncedeki insanları ORTAK HAREKET ETTİREBİLECEK TEK NOKTA kendi yaşadıkları ortak çevre ile sorunlarıdır...' (abç) diyerek, son noktaya vardığı yazılıyor.
     'Kent meclisi' oluşumunun teorik zeminini oluşturan bu anlayış çerçevesinde hareket edilirse, genelde veya yerelde yaşanan bütün sorunlar karşısında birbirinden 180 derece zıt insanları bir araya getirmek ve ortak hareket etmelerini sağlamak (örn: ülke genelinde, ülkemizin bir bölgesini kan gölüne çeviren 'SAVAŞ' konusunda; yerelde, Çamlık, Değirmenyanı ve Hisarönü köylülerinin topraklarını bir biçimde ele geçirmeye, Çağdaş Marmaris Gazetesini susturmaya çalışan Metin Kaya Çağlayan olayında...(1)) mümkün olmayabileceği için, bir başka deyişle genelde ve yerelde yaşanan sorunları veya bu sorunlardan birkaçını veya birisini kendine 'sorun' edinen bazı insanları bir araya getirip örgütlemek istediklerinde 'Demokrat' kabul edilemeyecekleri için (çünkü o konuda veya konularda zıt düşünen insanları bir araya getiremediler), 'zıtları bir araya getirme' aşığı yazarca, en azından 'ortak hareket edilebilecek' sorunlar değildir ve o nedenle de muhatabımızın o yerde bulunması caiz değildir; hatta bu sorunları veya birkaçını veya birisini kendilerine dert edinen insanların oluşturduğu örgütlenmeleri ve yürüttükleri mücadeleleri 'tu kaka' etmek 'doğru tutum'dur.(!)
     Böylesi bir mantığı savunanlara, yapılması gerekenin, öncelikle yapılacak 'İŞ'in belirlenmesi temelinde, bu 'İŞ'in yapılmasını isteyenlerce, bu 'İŞ'i çözecek en uygun örgütlenmeyi veya oluşumu yaratmak olduğunu; böyle davranan insanların 'yanlış' değil 'doğru' bir yöntem izleyeceklerini; bunun 'DEMOKRAT OLMAK', 'DEMOKRASİYİ SAVUNMAK' vb. ile ilişkisi olmadığını, aksi yaklaşımın, pratikte görüldüğü gibi, insanı hiç istenmeyen çok farklı yerlere savurabileceğini anlatamazsınız.''
     (Devam edecek)
  1. Bir dönem Malatya Spor başkanlığı da yapmış olan Metin Kaya Çağlayan, ANAP/ÖZAL iktidarı döneminde, ayrıntılı öyküsünü bilemediğimiz bir biçimde Muğla'daki (Mihrişah Sultan Vakfı'nın mirasçıları olan) Şerefli ailesi ile ilişkiye geçiyor; ailenin ortağı ve haliyle temsilcisi oluyor. Sonrasında, Şerefli ailesi ile Çamlık ve Hisarönü köylüleri arasında 1948 yılından beri devam ede gelen davaya müdahil olmaya başlıyor. 90'lı yıllarda Marmaris'te yaşayanların çok iyi bildiği gibi, bir alacak-verecek olayı sonrası sahip olduğu söylenen Kanal 48'i de kullanarak Çamlık ve Hisarönü köylüleri ile yer yer basına, kamuoyuna, karakola, mahkemeye de taşınan kavgalı bir süreç yaşanıyor. Sonunda, Çamlık köylüleri, farklı nedenlerle çözülüyor ve büyük çoğunluğu Metin kaya Çağlayan ile uzlaşıyor; ama Hisarönü köylüleri, muhtarlarının önderliğinde geri adım atmıyorlar; haklarına ve davalarına sahip çıkıyorlar. Büyük çoğunluk, tapularına kavuşuyor. Geri kalanların da 'tamam, bu iş bitti; kazandık' dedikleri bir noktada, 'nedeni bilinmez' (!), süreç tersine dönmeye başlıyor. Şimdi, köylülerin hak alma mücadelesi, söylenenlere göre, karşılarında yeni aktörler, devam ediyor...(Meraklı araştırmacıların ilgisini çekebilecek derecede önemli olan bu olay konusunda Bknz: Muğla'da 3 mahalle halkından arazi davası kararına tepki, http://www.bursadabugun.com ve Bknz: Cumhuriyet-Osmanlı tapu savaşı, http://www.yarimadagazetesi.com )
     13.04.2020/Datça
     Mehmet Erdal


5 Nisan 2020 Pazar

2020.04.06.MARMARİS YAZILARI-4 'DEMOKRAT' KİME DENİR? KİM 'DEMOKRATTIR' ?

  Hiç yorum yok

     MARMARİS YAZILARI-4: 'DEMOKRAT' KİME DENİR? KİM 'DEMOKRAT'TIR?
     Bu yazıları okuyanların anımsayacağı üzere, birinci bölümde, ÖDP Marmaris İlçe Örgütü'nün bulunduğu Halıcılar İş Hanı'nın birinci katında ÇEV-DER'in de bulunduğunu; birinci, ikince ve üçüncü bölümlerde ise, 'Demokrasi Platformu'nu oluşturan bileşenlerden birisi konumunda ola gelen ÇEV-DER içerisinde yer alan, 'Demokrasi Platformu' toplantılarında zaman zaman derneklerini temsil eden ve kendilerini 'Demokrat' olarak nitelendiren bazı arkadaşların, 'Demokrasi Platformu'nun dağıtılarak 'Kent Meclisi' içerisinde yer alınması gerektiği konusunda etkin bir rol üstlendiklerine değinmiştik; nitekim, yazılarımızda, eleştirilerimizi de, bu arkadaşlara yönelttiğimizi anlatmıştık.
     İşte bu sözü edilen 'Demokrat' arkadaşlardan birisi, Ferit Dağ imzası ile, bizim 21.03.1998 tarihli yerel Çağdaş Marmaris gazetesinde yayınlanan yazımıza, aradan 5 ay 4 gün geçtikten sonra, 25.08.1998 tarihinde, ''DEMOKRASİ PLATFORMU, KENT MECLİSİ VE DEMOKRAT OLMAK'' başlıklı oldukça uzun ve ayrıntılı bir yanıt verdi. Biz de, Ferit Dağ'ın bu yazısına 18.09.1998 günü, ''DERVİŞİN FİKRİ NEYSE ZİKRİ DE ODUR (Bir kez daha Kent Meclisi)'' başlığıyla aynı gazetede yayınlanan, bir yanıt verdik.
     Ferit Dağ'ın ve bizim yazdığımız yazıları, yani 24 gün arayla yayınlanan bu iki yazıyı, orijinal halleriyle, tek bir kelimesini dahi değiştirmeden yayınlıyoruz. Yalnızca, tartışılan konunun okuyucu tarafından daha kolay anlaşılabilmesini sağlamak amacıyla, sanki Ferit Dağ ve biz, bir masa başında, bizleri izleyenlerin gözleri önünde tartışıyormuşuz gibi şekli bir düzenleme yaparak, üç(3) bölüm halinde yayınlıyoruz.
     ((Biz bu yazıları yazarken ve bu yazılar üzerinden yürütülen tartışmalarda düşüncelerimizi ortaya koyarken, aradan 22 yıl geçecek ve bir gün, bu yazıları (Kent Konseyinde, farklı demokratik çevrelerde ve platformlarda yürütülen bazı tartışmaların yeni bir şey olmadığını, tarihsel kökleri bulunduğunu ve öteden beri devam ede gelen tartışmaların bir biçimde devamı olduğunu somut bir biçimde gösterebilmek için) yeniden gün yüzüne çıkarmak zorunda kalacağımızı, hiç mi hiç düşünmemiştik; ama hayat bu... Buyurun ve okuyun; karar sizin.))
     ***
     Ferit Dağ- ''Çağdaş Marmaris Gazetesi'nin 21 Temmuz 1998 tarihli yayınında 2.sayfada konuk yazar olarak M.Ali Yılmaz imzalı bir yazı yayınlandı. 'DEMOKRASİ PLATFORMUNDAN KENT MECLİSİNE, KENT MECLİSİNDEN MARMARİS KENT VAKFINA' başlıklı yazıda DEMOKRASİ PLATFORMU ve KENT MECLİSİ deneyimi değerlendirilirken, ağırlıkla ÇEV-DER içerisinde konumlanan 'DEMOKRAT'lar eleştirilmiştir. Demokrat kelimesi tırnak içerisine alınarak o kişilerin SÖZDE DEMOKRATLIĞI özellikle vurgulanmıştır. Böylece kendisinin ve kendisi gibi düşünenlerin ne kadar GERÇEK DEMOKRAT oldukları ve GERÇEK DEMOKRAT olabilmek için de onlar gibi düşünmek gerektiği anlaşılmıştır.''(Vurgular yazara aittir)
     M.Ali Yılmaz- ''21 Temmuz'da Çağdaş Marmaris gazetesinde yayınlanan 'Kent Meclisi' ile ilgili eleştirel yazımız, adeta yürüyen arabanın tekerleğine 'çomak sokma' olarak algılandı; bizlere karşı 'öfkeli haykırışlar' yükseltildi.''
     Ferit Dağ- ''DEMOKRAT OLMAK''
     M. Ali Yılmaz- ''DEMOKRAT'MI, 'SÖZDE DEMOKRAT'MI?
     Ferit Dağ- ''Demokrat olmak, ilk önce başkalarının düşüncelerine, bizlere son derece ters gelse de hoşgörü ile yaklaşmayı gerekli kılar. Kendi düşüncelerine 'hayatın tek doğrusu' gibi yaklaşan, bu düşüncelere 'iman' eden kişinin başkalarına hoşgörülü davranması çok zor. 'Doğruların tekelini' kendimizde zannederek kendi dışımızdakileri kötülemek, savunulan ya da savunulduğu sanılan düşünceler ile tartışmak yerine bu düşünceyi savunanlara ithamlarda bulunmak, suçlamak ne kadar GERÇEK DEMOKRAT olduğumuzun bir göstergesi. Bu şekilde yaklaşan, böyle düşünen kişilerden bence demokrat değil, ama iyi bir 'MÜRİT' olur. Solda ve sağda oluşmuş bir çok tarikatın 'müritlik' noktasında birbirlerinden hiçbir farkı yoktur. Kendilerine örgütlerince sunulan düşünceye 'iman' ederler, sadece şeyh, şıh, merkez komite veya liderlerinin dediklerine inanırlar. Son derece iyi niyetle kurulmuş bir çok örgütlenmede, örgütlenmeye katılan kişilerin yetişme tarzıyla kendisine empoze edilmiş, 'içselleştirilmiş' müritlik geleneğini mevcut örgütlenmeye taşımasıyla bu örgütlerin de diğerleriyle hiçbir farkı kalmaz.
     Hoşgörü, kendi düşüncelerinin de yanlış olabileceği olasılığının baştan kabulünü içerir. Bunu kabul eden kişi başkalarının düşüncelerini ilgiyle izler, onlardan bir şeyler öğrenebilir miyim ya da katkıda bulunabilir miyim diye düşünür ve bu doğrultuda çaba sarf eder.
     Diğer bir hastalığımız da DAYATMACILIK: Dayatmacılık, otoriter bir kültürle yoğrulmuş bizler için geçmişten devraldığımız en kötü hastalıklarımızdan biri. Demokrat olmamızın önünde en büyük engel. Bunun altında da; kendi savunduğu düşüncelerin 'EN DOĞRUSU' olduğuna iman ile diğer haddini bilmeyenlerin 'doğru yola' getirilmesinin 'dikensiz gül bahçesi' yaratılması için zorunlu olduğu düşüncesi yatar. Bu yüzden de mevcut siyasi örgütlenmeler içerisinde bir süre bulunmuş ve fikir uyuşmazlığı vb. nedenlerden örgütlerinden ayrılan kişilerin örgütte bulundukları durumlara göre 'dönek', 'hain', 'işbirlikçi', 'ajan', 'provokatör', 'hizipçi', 'katli vacip kişi' olarak suçlanmaları, hatta katledilmeleri her zaman olasıdır.
     Demokrat olmak 'hiç bir örgüt, kişi, lider sultasına esir olmadan özgür bir birey' olabilmeyi zorunlu kılar. Demokrat olmak birbirinden farklı olan, farklı düşünen, farklı yaşayan milyarlarca insanın, birbirini boğazlamadan bir arada yaşamasının 'formülünü' bulmamızı zorunlu kılar.
     Konuk yazar M. Ali Yılmaz, kendisinden farklı düşünen, ağırlıkla ÇEV-DER içinde 'konumlanan' kişilerin demokratlığından kuşku duyuyor. En demokrat kendisi. Hatta daha ileri gidiyor. Kendi ileri sürdüğü düşüncelerin, içinde yer aldığı örgütlenmenin bütün katılımcılarının ortak görüşü olduğunu ima etmek için ÖDP'nin ismini bir çok yerde kullanıyor. Böylece bu örgütlenme içinde yer alıp ta kendisinden farklı düşüncenin olamayacağını anlamış oluyoruz. Yani, bu örgütlenmede yer alacak kişiler bu 'tezleri' savunmak zorunda. Kendisi bundan emin.''(v.y.a)
     M.Ali Yılmaz- ''Biz 'Kent Meclisi' önerisinin ÇEV-DER patentli olmasına karşın, asıl teorisyenlerinin ÇEV-DER içerisindeki belli bir çevre olduğunu bildiğimizden, bu gerçeği tam anlamıyla ifade edebilmek için, kendilerini ÇEV-DER içerisinde konumlandıran bazı 'Demokrat arkadaşlar'dan söz etmiştik.
     Yazımızda 'Demokrat' kelimesini tırnak içerisinde belirtmemizden yola çıkan 'Kent Meclisi' teorisyenlerinden Ferit Dağ, 25 Ağustos'ta yine Çağdaş Marmaris'te yayınlanan cevabi yazısında bizim kendilerini 'SÖZDE DEMOKRATLAR' olarak gördüğümüzü ileri sürüyor ve akabinde, gerçekte kendilerinin değil bizlerin 'SÖZDE DEMOKRATLAR' olduğumuzu kanıtlamaya çalışıyor. Üç sütun üzerinden tam sayfa olarak yayınlanan yazısının tam bir sütununu 'DEMOKRAT OLMAK' konusuna ayırıyor.
     'Kent Meclisi' ile ilgili 'özet' bir eleştirel yazıya 'DEMOKRAT OLMAK' konusundan yola çıkarak cevap verilmeye çalışılınca, haliyle bizim de o konuda bir şeyler söylemek, hakkımız olur.
     Yakın geçmişte politik yaşamlarını 'SOL' çevrelerde icra-i sanat eylemiş, bir biçimde 'MARKSİST' kültürden etkilenmiş, böylesi bir politik kimliğe sahip olmanın bedelini bir biçimde ödemiş ve geldikleri noktada kendilerince açıklanabilir gerekçelerle yeni konumlanmalar içerisine girmiş pek çok insanın bu yeni konumlarına yönelik olarak severek kullandıkları ve söylendiğinde kabullendikleri yegane tanım, 'Demokrat'lıktır.
     Dünkü 'Sosyalist' kimliklerinden bugünkü 'Demokrat' kimliklerine evrilen bu arkadaşlardan bazıları, bu evrilmenin külliyen negatif yeni bir konumlanma olarak algılanmamasını sağlamak için kendilerini bu 'Demokrat' kelimesiyle tanımlarlarken, yazısından anlaşılacağı üzere, muhatabımız gibi bazıları da bu evrilmeyi bir 'TERFİ'(!) olarak lanse edebilmek için külli inkar ve karalama yolunu seçerek 'Sosyalist' kimliği karşısında 'Demokrat' kimliğini yüceltmeye çalışıyor.
     Bize göre 'Gerici', 'Faşist' vb. bir kimlikten 'Sosyalist' bir kimliğe evrilmek pozitif bir evrilmeyi, tersi ise negatif bir evrilmeyi ifade eder. Bir başka deyişle her 'Sosyalist' önce 'Demokrat'tır ve bu kimliği aştığı noktada 'Sosyalist' kimliği edinir. Aynı anlama gelmek üzere, her 'Sosyalist' her şeyden önce 'tutarlı bir Demokrattır' ve öyle de olmak zorundadır.
     Bu görüşümüz doğrultusunda biz, dünkü 'Sosyalist' kimliklerini terk ederek bugünkü 'Demokrat' kimliklerini yeğlediklerini bir biçimde ifade eden arkadaşlarımızın bu evrilmelerini 'negatif' bir değişim olarak değerlendiriyor; ancak 'Demokrat' kelimesinin kendi gerçekliğinde pozitif bir anlamı olduğunu bildiğimizden, bu değişimi yaşayan her insanın yeni konumunun değerlendirilmesinin onların evrilme gerekçelerinin, biçimlerinin ve yeni konumlarındaki gerçekliklerinin bilinmesiyle mümkün olacağını düşünüyoruz. Bu anlamda bizim bütün bu arkadaşları toptan ele alma, aynı kefeye koyma ve karalama gibi bir mantığımız yoktur.
     Bizim görüşümüz böylesine açık ve net iken, 'Kent Meclisi' önerisinin asıl sorumlularının ÇEV-DER içerisinde konumlanan bazı 'ESKİ SOLCULAR' olduğunu vurgulama kastıyla yazdığımız 'Demokrat' kelimesinden, sanki bir yazıda bir kelimeyi tırnak içerisinde belirtmenin yalnızca ve yalnızca o kelime ile anlatılmak istenen şeyin küçümsenmesi anlamına geldiğini ve başkaca bir anlamı olamayacağını varsayarak (yazının hiç bir yerinde bu kelimenin önüne başkaca 'SÖZDE', 'SÖZÜM ONA', 'SAHTE'...gibi herhangi bir kelime eklenmediği halde) 'SÖZDE DEMOKRAT denilmek isteniyor' yorumunun çıkarılması, ancak ve ancak, muhatabımızın halet-i ruhiyesini ve kendisine 'yandaş' bulabilme telaşını anlatır.
     ÖDP'LİLER DEMOKRATTIR
     Yazısının 'DEMOKRAT OLMAK' adlı ilk bölümünde, kendilerinin değil, gerçekte bizlerin 'SÖZDE DEMOKRAT' olduğunu, bizlerden olsa olsa 'İYİ BİRER MÜRİT' olacağını kanıtlamaya çalışan muhatabımızı 'şecaat arzederken merd-i kıpti, sirkatin söyler' misali 'gerekçeler'(!) sıralıyor. Açık 'itiraf' biçiminde yazılmasa da, yazıdan anlaşıldığı kadarıyla, muhatabımız, bugün terk-i viran eylediği 'SOL' çevrede, 'Bilimsel bir ideoloji' olan 'Sosyalizm'i bilince çıkarıp içselleştirme ve bu bilinç ile yer alma yerine tamamen 'iman gücü' ile yer almış; her daim 'lider' bildiklerinin söylediklerini 'sorgusuz' kabullenmiş ve pratiğe geçirmiş; 'ideolojik birlik' oluşturma (ki bu yazıda 'dikensiz gül bahçesi' yaratma olarak ifade ediliyor) gerekçesiyle farklı düşünceler dile getiren pek çok arkadaşının bir biçimde ağır suçlamalara maruz kaldığına tanık olmuş vb.vb...yani, iyi bir 'MÜRİT'miş.
     Bugün geldiği noktada ise, bu gerçekliğin, yakın geçmişi yaşayan herkesin gerçekliği olduğunu var sayıyor ve bu varsayıma ikinci bir varsayım ekleyerek ÖDP'de politik yaşamını devam ettiren bizlerin bu 'MÜRİTLİK' geleneğini sürdürdüğünü ileri sürüyor.
     Biz kendi adımıza konuşalım, yakın geçmişte bir bütün olarak böylesi bir gerçekliği yaşamadık; bu nedenle vicdanımız rahat ve yine bu nedenle ısrarla yolumuza devam ediyoruz.
     İkincisi, anlaşılan odur ki, bu 'gerekçeler'(!) sıralanırken, aslında, bizim yazımız bir vesile kabul edilip, 'günah çıkarmaya' çalışılıyor; ama bu yapılırken, yerin ve zamanın yanlış seçildiği, bizim de 'papaz' olmadığımız gerçeği gözden kaçırılıyor.
     Üçüncüsü,Türkiye Solu'nun büyük çoğunluğu bir bütün olarak geçmişinin eleştirisini ve özeleştirisini geleceğe ışık tutacak şekilde ana hatlarıyla da olsa yaparak bugünkü ÖDP'yi yarattı ve yola onunla devam ediyor. Bir başka deyişle, ÖDP'liler, geçmişin değerlendirmesinden 'külli inkar' sonucunu değil, olumlama anlamında 'aşmak' sonucunu çıkardılar ve birleşerek yola koyuldular.
     Bu yazılanların ışığında programına uygun bir tüzüğe sahip olan ve tüzüğünde açık açık 'Parti üyelerinin BİREY, ÇEVRE, veya PLATFORM olarak tutum ve görüşlerini tüm partiye ve kamuoyuna duyurma hakkı vardır. KARARLARIN UYGULANMASINA KATILMAK GÖNÜLLÜLÜK ESASINA DAYANIR'(abç) diye yazan ÖDP ve bunu böyle formüle eden ÖDP'liler, hadi muhatabımızın vurgusuna uygun olarak daha dar çerçevede ifade edelim, ÖDP içerisindeki renklerden birisi olan ve bu anlayışın ısrarlı savunucularından olan bizler, yazıda sıralanan bu hezeyanların dışında hangi gerekçelerle ÖDP içinde veya 'DEMOKRASİ PLATFORMU' gibi içinde yer alınan oluşumlarda 'DEMOKRATÇA DAVRANMAYAN', 'OTORİTER' ve 'DAYATMACI' olan, 'MÜRİT GELENEĞİNİ İZLEYEN', 'SÖZDE DEMOKRATLAR' olarak ilan edilebiliriz?
     Anlaşılan o ki, muhatabımız, 'döne döne' yol alageldiği politik çizgisinde bindiği 'sübjektivizm atı'nın uygun bir at olup olmadığını bir kez olsun sorgulamak yerine, şahlandırarak, yalın kılıç 'hayali tavşan' peşinde koşmakta ısrarlı görünüyor.''(Vurgular, yazının orjinalinde var)

(Devam edecek)
06.04.2020 / Datça
Mehmet Erdal