29 Ekim 2021 Cuma

2021.10.30.CEZAEVİ YAZILARI-76: "...ŞU TUZU KURU AYDINLAR YOK MU"

  Hiç yorum yok

 

     CEZAEVİ YAZILARI-76:”...ŞU TUZU KURU AYDINLAR YOK MU...”

     “Cuma, 02.00; Önceki mektubumda bir olasılık olarak belirttiğim olay gerçekleşti; buradaki çoğunluk olarak, bizler de, dün ve bugün, yani daha doğrusu Çarşamba ve Perşembe günleri, başka cezaevlerinde bir kısım arkadaşın ve bazı yerlerdeki ailelerin eylemliliklerine eklenerek, Anayasa Mahkemesinde iptal edilip-edilmemesi görüşülen Anti-terör yasasına karşı iki günlük açlık grevi yaptık. Her açlık grevinde, bu son olsun, diyorum, ama hemen akabinde bir yenisi gündeme geliyor. Bugün, bir arkadaşa, yine aynı sözü söyledim; o arkadaş, hani iki kazak örüverdiğin arkadaş vardı ya, o, yasa Anayasa Mahkemesinde iptal edilse bile daha bir süre yatacak olduğundan, sizin için tamam, ama bizim için son olmaz, dedi. Haklı. Çünkü, onları, bu cezaevlerinde, özellikle bugünkü koşullarda, muhtemelen daha birçok açlık grevleri bekliyor...

     Kısa süreli her açlık grevi insana çok zor gelir ve tam anlamıyla bir işkence anlamı taşır; çünkü, süresi belli olduğundan, insan, biteceği ve yiyeceği saati düşünür; ama, bu kez, her zamankinden daha zor geldi, bana. Belli ki, vücudum o kadar çok yıpranmış.

     İki gün boyunca, bolca uyudum. Her açlık grevinde, ilk günler hep böyle olur. Sanırım, bunun nedeni, bünyenin dinlenmesidir. Öyle ki, 89'da, o tek başıma yaptığım on günlükte, ilk 2-3 gün, hücrede, durmadan uyudum; herhangi bir saatte beni kontrole gelip-giden bazı personel, yahu, diyorlardı, sen çok uykusuzdun galiba, ne zaman gelsek hep uyuyordun ve biz seni kaldırmak istemedik. Bu kez, iki günde de, hava çok güzel ve güneşli olduğundan, bir gün öncesinden başladığım güneşlenmeyi de sürdürdüm; aşağı yukarı birer saat civarında kalarak iyice yanmaya başladım; bu üç gündür ki soğuk suya da giriyorum. Sabah sporlarından sonra soğuk suyun altında daha bir süre duş alabileceğimi sanmıyorum, ama öğle sonu güneşlenmelerinden sonra girerim, artık.

     Akşamleyin yemek yedikten sonra, başım acayip ağrımaya başladı; her açlık grevinden sonra benzer bir durumu yaşarım. Bunun nedeni, kan dolaşımının yeniden hızlanması olsa gerek. Ama, TV-3'te 'Tepe' adlı İngiliz filmini izlerken, öyle çok güldüm ki, bu ağrı geçti. Yine ama, her kısa veya uzun açlık grevinden sonra ilk gece olduğu gibi, uykum da gelmedi. Baktım yine uyuyamayacağım, bugün gelen mektubunu yanıtlamaya başlayayım bari, dedim, kendi kendime. Yataktan kalktım ve yazmaya başladım. Bu mektubu da yarın, yani artık Cuma gününün ilk saatlerini yaşıyor olduğumuzdan, bugün yollayamam ve muhtemelen Pazartesi sabahı postaya veririm, ama olsun; belki, bu kez, oldukça uzun yazabilirim. Eğer, ileriki bir saatte uykum gelmezse, sabah sporunu ve kahvaltıyı yapar, ondan sonra 2-3 saat kestiririm. Bazı arkadaşlar, kahvaltıya kaldır, diyorlardı; onları da kaldırmış olurum...

     15 Haziran'da hala burada olursam, diyorum ya, şundan: Geçen haftaki görüşte, belki aynı belki de ayrı kaynaklıdır, onu yeterince bilemiyorum, iki söylenti kulağımıza geldi. Bu söylentilere göre, raportör, geçen hafta raporunu hazırlamış ve sunmuş; bu hafta sonunda veya on gün içinde mahkeme kararını verecekmiş. Raporun içeriği hakkında bir şey söylenmiyor, biz, muhtemelen olumlu olacağı varsayımıyla, bugünlerde gözlerimiz gazete haberlerinde ve kulaklarımız radyo-TV haberlerinde bekleyip duruyoruz. Söylentinin herhangi bir doğru yanı da bulunmayabilir, ama umut bu ya, biz teyakkuz halindeyiz... Eğer Mustafa Ekmekçi'nin haberi doğru çıkarsa veya Anayasa Mahkemesinin kararından sonra meclisten ek bir yasa çıkacaksa, vay bizim halimize; çünkü, meclis, 11 Haziran'da resmen tatile giriyor...

     Mektubunda yaşlandığını ve yorulduğunu yazıyorsun ya, yaşlanma tespitine katılmıyorum, ama yorulduğunu ben de düşünüyorum ve bu nedenle de bir an önce çıkmak, yanınızda olmak ve omuzlarındaki yükün bir kısmını omuzlamak istiyorum. Bizlerle ilgili tüm yükü, bugüne kadar, bir derginin dediği gibi, bütün toplum yüklenmesi gerekirken, yalnızca sizler, yani bizlerin yakınları olarak sizler üstlendiniz. Şimdilerde, farklı kesimlerden daha çok insan bu soruna parmak basıyor, ama hala, şu Anti-terör yasasına gösterilen tepkide de görüldüğü gibi, yükü yalnızca veya ağırlıkla sizler omuzlamaya devam ediyorsunuz. On küsur yıldan sonra, bunca yükün altında yorulmak, çok doğal. Buna şaşırmamak ve böylesi itirafları yadsımamak gerekiyor. Bu toplum, bu yükü yalnızca sizlerin omuzlarınıza yıkmanın ve buna seyirci kalmanın özeleştirisini ne zaman ve nasıl yapar bilemiyorum, ama mutlaka yapmak zorundadır; aksi halde, bu toplum, o çokça sözü edilen ve özlenen demokratikleşme yolunda bir arpa boyu bile yol alamaz. Birikim'in bu sayısında, bu konuyu içeren 'Biz de oradaydık' başlıklı bir yazı var. Özü itibariyle, 80 öncesi olaylara toplumun her kesiminin katıldığını, ama cezalandırılanların yalnızca en uçta yer alan ve halen cezaevlerinde tutulan bir avuç insan olduğunu, buna karşı çıkılması gerektiğini vb. yazıyor; sonuç olarak da, 'Biz de oradaydık' sloganlı bir yürüyüş düzenlenmesini öneriyor. Soruna yaklaşımı doğru, ama önerisi yetersiz. Şu tuzu kuru aydınlar yok mu, bir yürüyüşün çok anlamlı olacağını kabul etmekle birlikte, bunun yeterli görülmesini anlayamıyorum; eh, onlardan, bundan fazlası da beklenemez zaten, ama, hiç olmazsa, bunu yazmakla yetinmeyip, bu doğrultuda adım atsınlar... Nerede?... 

     Biliyorsun, biz, yakın geçmişte, her konuda, biraz yaşımızın genç oluşundan ve biraz da yetersiz bilgi birikimimiz nedeniyle, olayları ve ilişkileri daha çok biçimsel yanlarıyla ön plana çıkararak algılar, yorumlar ve şekillenmesini isterdik; bir başka deyişle, her şeye, köşeli şekiller verir veya vermeye çalışırdık. Şu on küsur yılda, pek çok şeyi yitirirken, yaşamın ve yaşamda olan her şeyin böyle köşeli olmadığını ve olmayacağını da öğrendik; bu, iyi bir şeydi. Bu anlamda evliliği, birlikteliği, sevgiyi, sevmeyi ve sevilmeyi, bütün bunların yaşamdaki yerini ve muhatapları açısından anlamını da bu yıllarda daha derinlemesine kavradık; daha doğru bir ifadeyle, Yunus'un dediği gibi erdik. Kendi adıma, böylesi bir bilince vardığım için, yani böylesi bir dönüşümü ve değişimi gerçekleştirebildiğimiz için çok mutluyum. Ama, bunun tadına varabilmek için, bugün de ayrılığı sona erdirmek ve artık bir daha ayrılığın yaşanmayacağı bir birlikteliği gerçekleştirmek gerekiyor. Evet, yarın değil, bugün. Bu nedenle de, özgürlük özlemi korkunç yakıcı oluyor benim için... Bundan sonraki yaşamımızı nasıl geçireceğimizin kararını da verdiğimize göre, geriye, yalnızca bu ayrılığın sona ermesini beklemek kalıyor. O da, yakında gerçekleşecek...

     Özgürlük öyle benliğime işlemiş ki, bugünlerde, düşlerimde, yalnızca dışarıyı görüyorum. Geçenlerde, dışarı çıkmışız ve Davut'un düğününe gidiyoruz. Hediye almamışız ve oraya vardığımızda, hediye yerine para takmamız isteniyor ve şu kadar, deniyor. O kadar da para bizde yok. Gündüz, bunu Davut'a anlattım. Nasıl gülüyor! İyi, dedi, ben, bu düğün işini fazla bekletmeyeyim, flörtü kısa tutup, bir ay içinde hemen evleneyim. Davut, zaman zaman, düğün daveti göndersem gelir misiniz?, diye sorar. Yahu, diyorum, o sıralar askere gitmemişsem, neden olmasın? Davut, 12 küsur yıldır içeride ve bizden de çok genç ya, çıkacağına, en çok da bu nedenle seviniyor... Geçenlerde, koğuşta, ne zaman çıkabileceğimiz konusunda tahmini tarihler belirttik: Davut, 8 Haziran; Elbeyli, 11 Haziran; ben, 15 Haziran'dan sonra... dedim. Diğer arkadaşlar da tahmini tarihler söyledi ve hepimizinki de aynı tarihlerdi. Yani Haziran'dan sonraki bir tarihi, hele hele Sonbahar'ı falan düşünen yok. Ama, diyoruz, Haziran'da olmazsa, bu iş Sonbahar'a kalır. Ona ise çok bozuluyoruz.

     İlk camiden sabah ezanı sesi gelmeye başladı; ben, yazmaya devam ediyorum. 05.00de yatakhane kapısı, 06.00da bahçe kapısı açılır. Bugün, koğuşumuza, tecritteki Metin gelir; dün, koğuşumuza gelmek istediğini iletti, biz de kabul ettik. Yalnızlık, çok kötüdür. Hele, buralarda...” (9.6.1991/NAZİLLİ)(1)

     30.10.2021/Datça/Mehmet Erdal

     (1) 9.6.1991







     

22 Ekim 2021 Cuma

2021.10.23.CEZAEVİ YAZILARI-75: "...YEGANE ETKEN, KİTLESEL EYLEMLİLİKTİR"

  Hiç yorum yok

       CEZAEVİ YAZILARI-75: “...YEGANE ETKEN, KİTLESEL EYLEMLİLİKTİR”

     “... Canım çok sıkılıyor ve her tarafım uyuşuyor; bunun nedenlerinden birisi havadaki değişim ise, asıl neden, şu an dahi var olan halet-i ruhiyemdir. Geçtiğimiz hafta, Anayasa Mahkemesinin, bizim durumumuzu görüşmek ve bir karara varmak için gün saptayacağını umuyor ve bekliyorduk; duyumlarımız, o doğrultudaydı; ama, senin de izlemiş olabileceğin gibi, bu olmadı. Bunun yerine, önce Cumhuriyet'te, Mustafa Ekmekçi'nin köşesinde -doğruluğu tartışılır- bir haber çıktı: Bizimle ilgili kararın Kurban Bayramına çıkması beklenilmemeliymiş. Çünkü, Anayasa Mahkemesi üyeleri de önümüzdeki günlerde fiilen tatile çıkacaklarmış. Bu meclisten ise hiç bir umut yokmuş... Sonra, Erzincan'daki Askeri Mahkemenin de önceki Askeri Mahkemeler gibi benzer bir karar aldığını ve Anayasa Mahkemesine başvurduğuna ilişkin bir haber okuduk, Güneş'te...

     Bizim durumumuzla ilgili olarak daha çok sayıda Askeri Mahkemelerin karar almasını iyi bir gelişme olarak görüyorum; çünkü, özellikle Askeri Mahkemelerin bizim durumumuzla ilgili 'olumlu' kararlar alması, var olan haksızlığın geniş kitlelerce kabul edilmesinde ve giderilmeye çalışılmasında, bu anlamda Anayasa Mahkemesi üzerinde önemli bir baskı unsuru oluşturulmasında gereklidir. Öte yandan, hafta başında, TV-1'de üç parti temsilcisinin de katıldığı ve olumlu görüş bildirdiği bir programın yapılması, gazetelerde ilanların, haberlerin ve köşe yazılarının çıkması, bazı cezaevlerinde -ki bizleri de önümüzdeki günlerde muhtemelen kucaklar- ve bizlerin yakınlarınca açlık grevlerine gidilmesi ve gösterilerin yapılması da çok iyi oluyor... Ancak, Anayasa Mahkemesinin hala neden gün kararlaştırmadığını anlayamıyoruz...

     Biz, önümüzdeki hafta içinde somut bir gelişme olabileceği beklentisini sürdürüyoruz; ama, asıl bilemediğimiz, şudur: Anayasa Mahkemesi, Askeri Mahkemelerin başvurularını da tıpkı SHP'nin başvurusu gibi 5-6 ay içinde mi yoksa daha kısa sürede, Örn: 2 ay içinde falan yanıtlamak mı zorundadır? Yine, Anayasa Mahkemesi lehimize bir karar verdiği taktirde otomatikman bizi salıverecekler mi, yoksa Meclis bu karara uygun olarak ek bir yasa çıkarmak zorunda mı? Eğer, Anayasa Mahkemesi, Askeri Mahkemelerin başvurularını daha kısa sürede yanıtlamak zorundaysa, bu hafta veya bu ay içinde bir karara varmak zorundadır. Yine eğer, Anayasa Mahkemesinin kararının ardından Meclisten ek bir yasa çıkarılması gerekmiyorsa, bu çok iyi olur. Aksi halde, bizim durumumuzun mahkemece belirlenmesi ve belirlense bile meclisten bir yasanın çıkması, Sonbahar'a sarkabilir; bunu ise hiç istemiyorum. Ama, şimdi önemli olan, mahkemenin olumlu bir karara varmasıdır...

     Hafta başında, durup-dururken ve özellikle de TV-1'de bizimle ilgili bir programın yayınlanması ve o programda üç parti temsilcisinin de hem bize ilişkin haksızlık-yanlışlık yapıldığını, hem de bunun en kısa sürede giderilmesi gerektiğini söylemeleri karşısında, hoppala, bu program da nereden çıktı?, diye sorduk, kendi kendimize. Böyle bir programın yapılmasını ve o programda görüş belirten temsilcilerin, partilerinden ve dolayısıyla iktidardan habersiz ve bağımsız düşünülmesi olası değildir. İyi de, daha ne bekliyorlar, o zaman? Gösterilen tepkilerin oldukça etkili olduğu ve kamuoyu desteği bulduğu açık. Ayrıca, özellikle Doğu'da, dünkü BBC haberlerine göre Mardin Derik'te kitlesel gösteri ve çatışmaların/yaralanmaların olması, çok önemli: Çıkarılan anti-terör yasası ve bizlere ilişkin haksızlık karşısında sessiz kalınmadığı ve kalınmayacağı açıkça ortaya konuluyor. Kitle desteğini yitirmiş ve yapılan anketlere göre dördüncü parti durumuna düşmüş ANAP'ın işi çok zor. ANAP, bu yükün altından zor kalkar ve çözüm olarak daha da artıracağı baskı ve terör de onu zor kurtarır; hatta, Ecevit bile onu kurtaramaz... Bugünkü durumda, iktidarı geri adım attıracak yegane etken, kitlesel eylemliliktir; ne kadar az sayıda kitleyi kucaklarsa kucaklasın ve boyutu ne olursa olsun, daima ve daha yaygın kitlesel eylemlilik. Çok üst düzeyde gibi görülse de, sansasyonel nitelikli kadro eylemleri, eğer çok dikkatli ve bu kitlesel eylemliliği geliştirecek türden olmaz ise, tersi sonuçlar doğurur; ki, pratikte olan da odur...” (2.6.1991) (1)

     23.10.2021/Datça/Mehmet Erdal 

     (1) 2.6.1991




15 Ekim 2021 Cuma

2021.10.16.CEZAEVİ YAZILARI-74: 'BİZLER, DOĞRUSUNU YAPTIK'

  Hiç yorum yok

 

     CEZAEVİ YAZILARI-74: “BİZLER, DOĞRUSUNU YAPTIK”

     “... Önceki mektuplarda da değinip durduğum gibi, beklenti nedeniyle, bu aralar oldukça tembelleştim; öylesine, boş boş zaman harcıyorum. Fiziki olarak, sinirsel ve ruhsal olarak, iyice yıprandığımı ve yorulduğumu hissediyorum. Yeni ve değişik bir hava, taze bir başlangıç için farklı bir ortam, mutlaka gerekiyor. Bakalım...

     Önceki mektubumda .....'ye yazdığım gibi, eğer bu hafta içinde raportör raporunu hazırlar ve sunarsa, yine eğer mağduriyet nedeniyle bizim durumumuz öncelikli olarak ele alınırsa, bu ay içinde ve muhtemelen önümüzdeki haftalarda Anayasa Mahkemesi bizim için toplanır ve kararını verir. Biz, yakın zamana kadar, kararın nasıl çıkabileceğine ilişkin ihtiyatlı bir yaklaşım gösteriyorduk; ama, Anayasa Mahkemesinin 'eşitlik' konusundaki görüşünün ne olduğuna ilişkin örnek bir karar metni okuyunca, ihtiyatlılığı hepten elden bırakmamakla birlikte, daha kesin olumlu bir beklenti içerisine girdik. Şöyle ki: Anayasa Mahkemesi, Anayasa'nın 10. maddesinde ifade edilen 'eşitlik' ilkesinin, 'mutlak' değil 'hukuksal' bir eşitlik olduğu görüşünde. Yani, Anayasa Mahkemesine göre, yasa koyucu (parlamento), ayrı durumlarda olanlar için ayrı bir tasarrufta bulunabilir, ama aynı durumda bulunanlar için mutlaka aynı tasarrufta bulunmak zorundadır. Bir başka deyişle, bizim özgülümüzde, yasa koyucu, adli ve faşist mahkumların, örn: 20 yıl, müebbet veya idam cezalı olanlar için şartlı tahliyeden 1/5 oranında yararlanır, ama devrimciler 1/3 oranında veya daha az yararlanır, diyemez. Adli ve faşist mahkumların 20 yıl cezalı olanların 1/5 oranında şartlı tahliyeden yararlanabileceğini söylerken, devrimcilerin 20 yıllıklarının da aynı oranda yararlanabileceğini söylemek zorundadır. Aynı şey, müebbetlerin ve idam cezalı olanların kendi içlerinde de geçerlidir. Yasa koyucu, eğer, hiç bir ayırım gözetmeksizin, 20 yıllıklar 1/5 oranında ama müebbet ve idam cezalı olanlar 1/3 oranında veya daha az veya daha çok yararlanır deseydi, o zaman, bu tasarruf, Anayasa'nın 'eşitlik' ilkesine aykırı olmazdı... Çünkü, 20 yıllıklar ile müebbet veya idam cezalı olanlar ayrı konumdadırlar; ama, 20 yıllıklar veya müebbetlikler veya idam cezalı olanlar, sağ-sol, adli-siyasi ayırımı gözetilmeksizin, kendi içlerinde aynı konumdadırlar ve haliyle, mutlak bir biçimde aynı haklardan yararlandırılmalıdırlar... Aksi halde, bu, Anayasanın 'eşitlik' ilkesine aykırı bir uygulama olur... Bu durumda, Anayasa Mahkemesi, adli ve faşist mahkumlara 1/5, buna karşın devrimcilere 1/3 oranı... denildiği için diye değil; adli ve faşist mahkumların 20 yıllıklarına, müebbetlerine veya idamlıklarına 1/5, buna karşın aynı durumlarda bulunan devrimcilere 1/3 oranı geçerli denildiği için bu yasayı iptal edecek. O halde, bizler de 1/5 oranından yararlandırılmak zorunda kalacağız ve haliyle salıverilmemiz gerekecek. Bu nokrada, iktidarın, Anayasa Mahkemesinin böyle bir kararına karşın, bizleri salıvermeme ve içeride tutmaya devam etme gibi bir tavrı söz konusu olamayacak... Eğer, yazdığın gibi, bugüne kadarki görüşleri bilinmesine ve toplumsal bir beklenti içerisinde olunmasına karşın, Anayasa Mahkemesi, bile bile lades der ve bizim başvurumuzu reddederse veya iktidar, Anayasa Mahkemesinin olası bir 'iptal' kararının gereğini yerine getirmezse, işte o zaman, bu düzenin bizatihi kendisi bir bütün olarak, yani iktidarı, parlamentosu, bütün kurumları ve Anayasası ile tartışılmaya başlanır. Böyle bir durumda, aklı başında tek bir kişi bile, bu düzeni savunamaz... Yeni bir dönem başlar... Biz, artık, önümüzdeki haftalarda, mutlak bir biçimde çıkacağımızı düşünmeye ve yüksek sesle söylemeye başladık...

     Bugünkü Cumhuriyet'te Ekmekçi'nin köşesinde Oğuzhan abinin (*) ve Milliyet'te Zeynep Oral'ın köşesinde babası Ceyhan'da olan bir kız çocuğunun mektupları yayınlanmış; okudum ve beğendim. Son günlerdeki suikastlara karşın, bizim durumumuza gösterilen duyarlılık tamamen yok olmadı ve bunu görmek, oldukça sevindirici...

     Bazıları, bugüne kadar, bizim durumumuza ilişkin bizlerin gazetelere verdiği ilanların, açıklamaların ve 'iptal' için mahkemelere başvuruların, dilekçelerin vb. içeriklerine yönelik 'eleştiriler' yöneltip durdular. Onlara göre, devrimciler böyle şeyler söylememeliydiler; bu, reformizm idi ve düzeni 'tarafsız' gösterme, ondan medet umma idi... Bence, bu tür görüşler ileri sürenler, keskin bir söylem altında, var olan çelişkileri derinleştirme, düzeni teşhir etme, var olan haklardan yararlanma, muhalif olan herkesi harekete geçirme ve asıl olarak da kitlesel tepkileri örgütleme... vb. konuları göz ardı ediyorlar... Bunların yerine, pasif kalmayı ve her şeyi kendiliğindenciliğe bırakmayı... yeğliyorlar. (**) Öte yandan, son eylemlerde olduğu gibi, ne getirip-ne götürdüğünü hiç düşünmeden, tamamen sansasyonel nitelikli bir eylem çizgisi izlemeyi yeterli görüyorlar, bazıları... Böylesi bir anlayışla, hiçbir şeyi başarmak ve kitlesel bir toplumsal muhalefet yaratmak, kesinlikle mümkün olmaz... Bizler, bu bizim durumumuzda, doğrusunu yaptık... Çoluk-çocuk, tutsak-özgür insan, erkek-kadın... bir bütün olarak tepkilerimizi dile getirdik, iktidarı sorguladık ve düzeni bir tercihe zorladık...” (26.5.1991/Nazilli)(1)

     16.10.2021/Datça/Mehmet Erdal

     (*) Oğuzhan Müftüoğlu

     (**) Söylemde keskin olan bu 'Sol pasifistler', dün olduğu gibi bugün de varlar; yarın da olacaklar. Yurt içinde ya da yurt dışında, onlar her daim konuşmaya, devrimciler ise günlük yaşamın içerisinde doğru bildikleri ve yapılması gerektiğine inandıkları işleri yapmaya devam edecekler. Bu yaşam, böyle bir şey...

     (1)




8 Ekim 2021 Cuma

2021.10.09.CEZAEVİ YAZILARI-73: 'ÖNEMLİ OLAN BİZİZ'

  Hiç yorum yok

 

     CEZAEVİ YAZILARI-73: 'ÖNEMLİ OLAN BİZİZ'

     “... Buradaki idareye inanılacak olursa, en geç Haziran'ın ilk yarısında Anayasa Mahkemesi kararını açıklayacak ve bizler de çıkacakmışız! Bu nedenle ocak, teyp vb. konularda verdikleri sözlere uygun olarak bu ihtiyaçları almamıza ve dolayısıyla masraf yapmamıza gerek yokmuş; çıkacakmışız. Hesaplarına göre, burada otuz kişi kadar kalıyormuş, onları da ya başka cezaevlerine yollarlarmış ya da burada kalırlarsa her şeyi serbest bırakırlarmış... Bu konuda, bizleri oyalamak gibi bir düşünceleri ve niyetleri yokmuş... Bu, kesinmiş vb. vb... Bu söyledikleri ne ölçüde sağlıklı bir bilgilenmenin veya öngörünün ürünüdür, haliyle ne ölçüde doğrudur ve gerçekleşir, bilemiyorum. Ama, böyle söyleniyor... Bildiğim, Anayasa Mahkemesi, İstanbul ve Ankara'daki Askeri Mahkemeler ile SHP'nin başvurularını esastan incelemeye karar vererek, rapor hazırlaması için raportöre teslim etmiş. Raportör ne kadar çabuk hazırlarsa, o kadar çabuk karar verilir... Kararın olumlu çıkacağına yönelik umut ve beklentilerimiz arttı. Şöyle ki: Anayasa Mahkemesi, bizim gibi 1/5'ten yararlanamayan Tuncay Mataracı'nın durumunu inceleyerek, onun 1/3'ten değil 1/5'ten yararlanması gerektiğine oy çokluğu ile karar vermiş. Tuncay Mataracı, Anayasa Mahkemesince yargılandığı ve cezalandırıldığı için, onun kişisel başvuru hakkı vardı... Bu karar, emsal kabul edilemese bile, bizlerin yaptığı başvuru konusunda verilecek kararın nasıl olabileceğine ilişkin somut ve önemli bir ipucu olabiliyor; öyle kabul edilebilir... Şimdi sorulan ve sorulması gereken soru şudur: Ne zaman?.. Haziran'da çıkmak, bizim için hala uygundur... Yaz'ın, dışarıda olmak istiyorum... Sonbahar'a kalmak, hiç işime gelmiyor. Hem 92'ye çok yaklaşmış oluyor, hem de Kış'a giriliyor. O zamana, yeni bir eve taşınmış ve bundan sonraki yaşamımıza ilişkin tartışmış, karar vermiş ve bu doğrultuda kalıcı adımlar atmış olmalıyız. Yoksa, askere gideceğimden, sizlerin şu anki koşullardaki yaşantınız daha devam eder... Bunu ise hiç istemiyorum...

     Günlük yaşamım, normal olarak devam ediyor. Ağırlıklı sohbetler, doğal olarak, çıkma üzerine yapılıyor... Çok hırslı ve kararlıyım. Çıkınca, geçmiş on küsur yılın bütün kayıplarını hızla telafi edebilmek için çok kararlı adımlar atmayı düşlüyorum. Artık, kaybedilecek bir saniyemiz bile yok. Hiç durmayacağız ve durmadan yürüyeceğiz. Bütün olanakları zorlayarak, sahip olmamız gereken her şeye sahip olacağız... Bu konuda, üçümüzün dışında, kimsenin değer yargılarına önem vermeyeceğiz. Doğru olduğuna inandığımız her şeyi yapacağız ve o doğrultuda kararlar alıp, gerekli adımları atacağız... Başkaca kim ne derse desin, hiç önemli değil. Zaten, dışımızdaki herkesi memnun etme diye bir sorunumuzun olmaması gerektiği gibi, bunun olanağı da yoktur... Yaptığımız şeyler konusunda dışımızdakileri ikna etme ve onların olumlu veya kabul eder bir tavır içerisine girmelerini sağlama, ki o da herkes açısından söz konusu olmaz, ancak pratikte ve zaman içinde mümkün olabilir... On yıl kadar süren ve oldukça önemli olan yaşanan alt-üst oluştan sonra bunun aksini düşünmek aptallık veya ham bir hayal olur... Ben, bunu öğrendim ve tam anlamıyla gerçekçi davranıp, bunun bilinciyle hareket edeceğiz. Gerekirse, tam anlamıyla yeni bir dünya yaratıp kendimize, o dünyada yaşayacağız... Önemli olan biziz... Bizim duygularımız, düşüncelerimiz, gereksinimlerimiz, değer yargılarımız ve onayımızdır. Bu anlamda, bildiğin gibi, pek çok konuda tartıştık ve hem fikir olduk. Bu konuda, bir adım dahi geri adım atmayacağız. Bu konudaki sözlerim, tamamıyla geçerlidir... geçerliliğini koruyacaktır... (*)” (19.5.1991/Nazilli)(1)

     09.10.2021/Datça/Mehmet Erdal

     (*) Politik ya da iş yaşamımda asla 'konformist' olmadım; dahası, her daim, 'konformist' olanlara karşı da belli bir alerjimin olduğunu, söyleyebilirim. Bu nedenle, hep, 'aykırı kişi' olarak bilindim. Özellikle politik yaşamımda, böyle bir kişi olarak var olmaya çalışmamın faturası her daim önüme konuldu ve ben, bu faturaları ödedim. Pişman mıyım? Asla! Eğer, böyle bir duruşum olmasaydı, bugün, ben 'ben' olmazdım.

     1 Ağustos 1991 tarihinde tahliye olmadan önce, tahliye olacağımıza inandığım ve bunu öngördüğüm ama hangi tarihte tahliye olacağımızı hala bilemediğim günlerde, 1981-1991 tarihleri arasında bulunduğum cezaevlerinde yaşadıklarımdan hareketle, okuduğunuz bu satırları yazmışım. Bugünden geriye baktığımda, 1 Ağustos 1991 günü özgürlüğe adım attığım ilk andan itibaren, 19.5.1991 günü yazdığım bu görüşlerime uygun bir çizgi izlediğimi, düşünüyorum...

     (1) 19.5.1991



1 Ekim 2021 Cuma

2021.10.02.CEZAEVİ YAZILARI-72: "KİM AKSİNİ İSTER Kİ ?"

  Hiç yorum yok

 

     CEZAEVİ YAZILARI-72: 'KİM AKSİNİ İSTER Kİ?'

     “ Pazar,12.00; Bugün 'anneler günü'! Cumhuriyet'te, İzmir Çağdaş Kadınlar Derneği'nin verdiği bir ilan var; anneler günü'nün bir gün kutlanmasına karşıyız, deniyor. Belli ki, örtük olarak anlatılmak istenen, anneler gününün bir gün olmasının anlamsızlığı ve yararsızlığıdır. İstenen, her günün 'anneler günü' olmasıdır. Haklılar. Ama, bugünkü iktidar, o 'yetersiz' görülen bir günü bile bize 'çok' görüyor: Bugün kutlanan anneler gününde, bizler, açık görüş yapamıyoruz. Cumhuriyet de yazdı, okumuş olabilirsin, aslında, anneler günü dolayısıyla iki gün açık görüş yapılmasına karar verilmiş; ama, son çıkan anti-terör yasası nedeniyle, biz siyasiler, bu haktan yararlanamıyoruz. Yani, yasa, bizden sonrakiler için değil, bizler için de geçerli oluyor. Aynı şey, sanırım, sevkler için de geçerli. Geçenlerde, yani bundan önceki mektubumu yazıp-yolladıktan sonra, infaz'dan çağırdılar. Orada, bakanlığın, son çıkan anti-terör yasasına göre benim durumumun yeniden kendilerine iletilmesini istediğini öğrendim. Eğer, benim anladığım doğruysa, ben, halihazırda üç yıldan daha çok cezam olduğundan ve yeni yasa da üç yıldan az cezası kalanların sevke gitmesini uygun bulduğundan, bu yıl içinde sevke gitmem olanaksız... Aynı şey, cezası beş yıldan az ama üç yıldan çok bütün arkadaşlar için de geçerli, haliyle... Sağlık olsun...

     Çoğunluk, bugün yemek almıyor, yani yemek boykotu yapıyor ve 9, 11, 13 ve 15'de slogan atıyor... Elbette, kambersiz düğün olmaz!.. Bence, açık görüş ile ilgili bu yasağı kabullenmek ve sessiz kalmak doğru değil, ama bunlar, sorunu çözmek için yeterli de değil. Sorunu çözücü ve sonuç alıcı bir tepki şart. Ama, sorun, şimdi, yalnızca açık görüş ile sınırlı değil. Sorun, anti-terör yasası ile daha da karmaşıklaşmış ve çeşitlenmiş bir yumaktır. Bu yumağı çözmek ise, bizleri aşan ama bizleri kesinlikle içine alan, bütün ülke genelinde ve özellikle de cezaevleri dışında yürütülecek kitlesel bir mücadelenin ürünü olabilir. Anayasa Mahkemesinin bu yasa ile ilgili kararı ne olur, bunu göreceğiz, ama karar ne olursa olsun bu yasanın içeriğine karşı uzun erimli bir mücadelenin organizasyonuna girişmek gerekiyor. Demokrat'ın son sayısı, bu konuyu ele almış ve oldukça da doyurucu-doğru bir bakış açısı sunmuş.

     İki gün önce, SHP'nin, anti-terör yasası ile ilgili olarak Anayasa Mahkemesine başvurduğunu okumuşsundur. Bizimle ilgili olarak başvurunun içinde neler dendiğini bilemiyoruz, ama bizim endişemiz, bu başvurunun, bizimle ilgili verilecek kararı geciktirip-geciktirmeyeceği noktasında yoğunlaşıyor. Farklı yorumlardan, bu ay içinde bizim durumumuzun ele alınacağı ve önümüzdeki ay başında bir karara varılacağı ve kesinlikle çıkacağımız, yani kararın lehimize olacağı haberleri geliyor. Ne ölçüde doğru? Ne ölçüde abartılı? vb... bilemiyoruz. İktidarın, bizi beklentiye itmek ve dolayısıyla oyalamak için bilinçlice yaydığı bir söylenti de olabilir; ama, biz, olabildiğince kısa bir süre içerisinde kararın verilmesini ve haliyle çıkmayı istiyoruz. Kim aksini ister ki?...

     ... Sen de yazıyor ve bazen ifade ediyorsun ya, son yıllarda, ikimiz, karşılıklı olarak birbirimizi de etkileyerek, oldukça fazla ve olumlu bir yol aldık. Ben, senin gibi, katedilen bu yoldan oldukça mutlu ve haliyle, bundan sonrası için umutluyum. Bence, biz, aynı doğrultuda ilerlemeye devam edebilir ve edeceğiz de. Eğer, örnekleri görüldüğü üzere, cezaevinde iken tanışmış ve ardından evlenmiş olsaydık veya dışarıda tanışmış olsak bile ben bu koşullarda iken evlenmiş olsaydık, bu konuda bu kadar kesin konuşmamız doğru olmayabilirdi. Çünkü, bence, hepten olanaksız değil, ama bu tür evliliklerde, evlilikte aranması gereken unsurların hepsinin bulunup-bulunmadığına pek dikkat edilmeyebiliyor; bunun yerine, evlilikte bulunması gereken ama bir evlilik için yeterli olamayan-olmayan unsurların bazıları öne çıkıyor-çıkarılıyor ve bunlar yeterli görülüyor. Halbuki, öne çıkarılan bu unsurlar, ağırlıkla, bu koşullardaki insanların bugünkü gereksinimlerine bağlı bir şeydir. Yani, sürekli bir arada olunmaya başlandığında ne ölçüde yeterli olabileceğinin, dahası ne ölçüde kalıcı olduklarının herhangi bir ölçüsü, kanıtı ve garantisi yoktur. Bu koşullarda, belli aralıklarla görüşüldüğünden, yanılgı payı büyüktür. O nedenle, bu tür evliliklerin, dışarıya adım atıldıktan sonraki süreçte şu veya bu zamanda bitmesi kuvvetle muhtemeldir. Bizimkisi ise farklıdır: Biz, dışarıda başlayan bir evliliği, bu koşullarda yeniden üretmeye ve kalıcı hale getirmeye çalıştık ve bunu da başardık. Bu koşullardaki çabalarımız, olması gereken bir şeydi ve kesinlikle olumluydu, geliştiriciydi. Ben, böyle düşünüyorum...” (12.5.1991) (1)

02.10.2021/Akhisar/Mehmet Erdal

     (1) 12.5.1991