2020.10.25.CEZAEVİ YAZILARI-26: "...SÖZDE SOSYALİST ÖZDE FEODAL..."
CEZAEVİ YAZILARI-26: “...SÖZDE SOSYALİST, ÖZDE FEODAL...”
“... Çok uzun olması beklenen Komün söyleşisi, hazırlayanların takdir edilen çalışmaları nedeniyle, 'her şey söylendi, söylenecek bir şey kalmadı' denilerek, uzamadı. Böylece, bir anlamda Komün, kimilerini doğruladı, kimilerini mahkum etti.
Neyse, bu konuya döneceğim.
Dün gece, Kubilay'ın yanına gittik. Benimki gibi, onun burnu da, 84'te, daha sonra pişmaniyeci olan birinin ikinci kez sorguya alınmasına karşı çıkılırken kırılmıştı. Fazla kırılmış olmalı ki, ameliyat oldu. Doktor, 'Siyasilerin tümünün burnunu kıracağım!' diyormuş. O kadar çok burnundan ameliyat olan var ki... Epey büyük bir kemik almışlar. Yüzü, korkunç şişmişti. Daha önce olan Halil'inkini geçmiş...” (1)
“ Bildiğin gibi değil, yine eleştireceksin, biliyorum, ama aklım fikrim, yapılacak söyleşide idi. Dört kişi(2), gecemizi gündüzümüze kattık, günde 14-15 saat çalıştık. Sağlığımız bozuldu. Gören, delisiniz, diyordu. Ama, dile düşmekten, tefe konmaktan ve bugüne kadar olanlardan, örn: son 'Kadınlar' sorunu gibi, ki özetlemiştim, misli düzeyde ve belli bir kalitede bir çalışma olmalıydı, bu. Tanıdığın pek çok insanın hayalinin bile alamayacağı bir söyleşi olmalıydı, bu. Başardık. Tam 1,5 gün, durmadan anlatıldı. Bittiğinde, 'Söylenecek söz, kalmadı' dendi. Kutlayanların haddi hesabı yoktu. Halbuki, ben, yoğun bir tartışma bekliyordum. Bunu, çalışmanın boyutu yok etti. Çok sayıda insan, pek çok şeyi ilk kez duyuyordu.
Bence, bugünlerde, Komün'ün, Ekim Devrimi'nin, Dev-Genç'in yeniden 'keşfedilmesi' boşuna değil. 'Komün'ü tartışmak, bugünkü sosyalizmin sorunlarını tartışmaktır.' Komün'e tam da bu perspektiften yaklaşmak gerekir. Böyle yaklaşınca, tartışma anlamlı ve yararlı oluyor. Herkes, müthiş yararlandığını ifade etti. Bazı konular ise, içinde bulunulan dönemin özelliği gereği, hemen ilgiyi çekti; teoride, 'yöneticilerin hizmetçi, halkın patron olması' ilkesinin olması ve 'emredici vekalet sistemi' denilen bir ilkenin varlığı gibi...Gerçekten, teoride, halka duyulan mutlak güven, çok sık ifade edilir. Yöneticilere ise hiç güvenilmiyor. Hatta, halkın, kendisini, kendi seçtiği yöneticilere ve memurlara karşı koruması gerektiği söylenir. Halkın eline, kendi memurlarının ve giderek devletin, kendine karşı yabancı bir güç olmaması, hizmetçi olmaktan çıkıp efendi haline gelmemesi için, iki araç veriliyor: Birisi, emredici vekalet, sistemi. Bu ilke, tüm yöneticileri, devlet memurlarını, ordu ve polis kadrolarını, halkın 'sorumlu memuru' kabul ediyor; halka karşı sorumlu memurlar. Halk, bunları, oy ile seçecek, her an hesap soracak ve istediği an görevden alacak. Hesap sorma ve her an görevden geri alma, burjuva demokrasilerinde olmayan bir şey, Halk ve Sosyalist Demokrasilerde ise, vazgeçilemeyen şeyler. Üstad, 'bunlardan vaz geçmek, ihanettir' diyor. Bu ilke, bugünkü 'sosyalist' ülkelerde, resmi ifade düzeyinde var ama pek işlerliği yok. Yoksa, o ülke halkları, var olan yöneticileri, hemen görevden alırdı. Bazılarımız, bu ilkenin yok olmasını, öyle istiyorlar ki... Ağızlarına bile almıyorlar. Anlayamıyorum. Biz ki, teori ile pratiğin, bugüne kadarki tüm birikimini irdeleyip, olması gerekeni savunduğumuzu söylüyoruz. Öyleyse, nerede olursak olalım, bu ideali savunmak ve yaşama geçirmek zorundayız. Bugünkü burjuva toplumun alternatifi bu. Bir ikinci araç da, işçi-memur ücretlerinin eşitliğidir. Yani, yöneticilik, arpalık olmaktan, yöneticiler, ayrıcalıklı memurlar olmaktan çıkmalıdırlar. Herkes, yönetici olabilmeli ve hem de çok ucuza bunu yapabilmelidir. Komün, bunu gerçekleştiriyor. Ve burjuvazinin, Komün'e kızmasının, yenilgi sonrası binlerce insanı öldürmesinin asıl nedeni de, bu nokta oluyor. Yani, burjuvazinin tüm yalanları mahkum oluyor. O, yöneticiliğin bir yetenek istediğini söylüyordu. Biz, sıradan işçinin bile yönetici olabileceğini iddia ediyoruz. Komün, bunu gerçekleştiriyor.
Bu iki noktadan, bugünkü 'sosyalist' ülkelere bakıldığında, geçerli not alamıyorlar. Sınıfta kalıyorlar. Bir avuç bürokrat, devleti, keyiflerince yönetiyorlar. Ayrıcalıklı bir konumları var. Soru şu: Bu duruma geliş, neden engellenemedi? Yanıt: Çünkü, halkın elindeki araçlar alınmıştı! Yani, halk, silahlarından soyundurulmuştu. Silahlarından soyundurulmuş durumdaki halkın memurları, halka yabancılaştı; toplum-devlet ikiliği yeniden görüldü, devlet görece bağımsızlaştı ve sonuç, bugünkü durum oldu. Sosyalizm, sosyalizm diye diye sosyalizm katledildi.
Bazıları, bu duruma çare olarak, çok partililiği savunuyor. Bence, yanlış düşünüyorlar. Çözüm, yukarıdaki araçlarla donatılmasında. Çok partililik, politik iktidarın ele geçirilmesi sürecinden kaynaklanan nesnel bir olgu ise kabul edilmeli. Ama süreç içerisinde, sınıfların arasındaki farkın silinmesinin doğal sonucu olarak, çok partililik de son buluyor. Yani sosyalizm, ilelebet çok partililiği savunmuyor. Öyleyse, çok partililik, panzehir olarak önerilemez. Bu, siyasal özgürlüklerin tartışılması anlamına gelmiyor. Tartışmasız, halk, iktidarın gerçek sahibi olması anlamında, sınırsız özgürlüğe sahip olmalı. Olmaması, çok abes. Bu konuyu anlayamıyorum: Halkın özgürlüğü sorunu, sosyalizmde tartışılmaz. O, zaten, sınırsız bir biçimde var kabul edilir. Kim ki 'Demokrasi...Demokrasi...iyi de fazlası?' diye konuşmaya başladı mı, tepem fokur fokur kaynamaya başlıyor. Kendisine sosyalistim diyen birisinin demokrasiyi yadsıması veya küçümsemesi, zoraki katlanılacak bir şey olarak görmesi, hiç de savunulacak bir tavır değil. Bana, sözde sosyalist, özde feodal bir kişiliği anlatıyor. Bir burjuva demokratının bile gösterdiği tavrı gösterememek ama sosyalistim demek, ııhh... Çarpık olan bir şeyler var ve bu düzeltilmeli...” (3)
“...Geçen, bir yerde 'Her devrimci mücadelenin temel sorunu, iktidar sorunudur; tek sorunu değil.' demiştim. Bir arkadaş, ikisi arasındaki ayırım noktasını kavrayamamış, farkı nedir?, diye sordu. Çok farklı. 'Temel' olarak ele almak, doğru ve mücadelenin 'iktidar' perspektifinden daha geniş bir olay olduğunu ifade ediyor. Bu, bugünkü düzene, her anlamda alternatif olmayı ifade ediyor. Bunun pratiğe yansıması, her alanda alternatifi üretebilme oluyor. 'Tek' kabul etmek, hep politika ile uğraşmak ve dolayısı ile, dar bir perspektife sahip olabilmek oluyor. Biz veya kendi nam-ı hesabıma ben, dün, pratikte soruna böyle bakıyordum. Olayı, bu bağlamda da değerlendirebilirsin. Yani sevgi, insan ilişkileri, güzel bir şeyi ortak üretebilme vb. hep küçümseniyordu. Güzel ve coşkulu günlerdi. Temelde doğruydu da. Ama eksik ve biraz kaba idi...” (4)
“...Gazeteler, ANAP'ın inişe, SHP'nin çıkışa geçtiğini yazıyor. Özellikle İstanbul anketleri, daha anlamlı. ANAP, çok düşük puan almış. Bunun, önemli olduğunu düşünüyorum. Ama SHP'nin kavra (ya) madığı şu: Toplumsal muhalefetin kendiliğinden de olsa yükselmesinin nedeni, mevcut düzenin yetersizliği ve toplumsal sorunların eriştiği yeni boyuttur. Bir gazete, DYP'ye atfen, hükumetin, yerel seçimlerde belediyelere yardım yapacak gücünün kalmadığını söylüyordu. Bu, daha da önemli; mevcut yönetim yetemiyor. Bunun, bir açmaz anlamına geldiğini düşünüyorum. Böylesi durumlarda, yapılması gereken, taktik olarak, en geniş kitlelerin her tür istemlerinin yüksek sesle haykırılmasını sağlamak olmalıdır. Bunun yolları bellidir. Demokratik muhalefetin olmadığı bir dönemde, sosyal demokratlar, kış uykusuna yatmış ayılar gibi davranıyorlar. Halbuki, ekonomizmin bile çok önemli bir olay haline geldiği ülkemizde, TÜK-İŞ'in, tamamen ekonomik içerikli mitingleri çok anlamlı bulunabiliyor. Bu tür mitingleri, yalnızca mitingleri değil, her tür yolla tüm muhalefeti, siyasal bir örgütlenmenin yönlendirdiğini düşün. Öyle görünüyor ki, Özal Hükumeti, 4 yıl gidemeyecek. Pardon, 5 yıl. (5)Ama sorun, bir burjuva hükumetinin gitmesi ve yerine bir yenisinin gelmesi olayından öteye düşünülecekse, bu durumda, çok daha kalıcı şeyler yapmalı ve çok daha uzun dönemli bakmalı. Önemli olan, bu. Seyirci rolünden kurtulmak gerekiyor....(6)
Aydın/27.03.1988/Memet “
25.10.2020 /Datça
(1)
(2) Komün ile ilgili çalışmayı, daha önce de yazdığım gibi, üç kişi (Ben, Atilla Yalçın ve bir başka arkadaş) yaptığımız, şeklinde bir anımsama olayım var; bu mektupta ise dört (4) kişiden bahsediyorum. Şimdilik, bilemiyorum, diyorum.
(3)
(4)
(5)Turgut Özal, bu yazının yazıldığı tarihten üç (3) ay sonra, 18 haziran 1988 tarihinde, ANAP'ın olağan kongresinde suikaste uğradı; yaralandı. 31 Ekim 1989'da Kenan Evren'den boşalan koltuğa oturarak Cumhurbaşkanı oldu. 17 Nisan 1993'te, Orta Asya ülkelerine yaptığı uzun bir gezinin ardından, kalp krizi geçirerek, hiç beklenmeyen bir şekilde öldü.
(6)







Hiç yorum yok :
Yorum Gönder