31 Ekim 2020 Cumartesi

01.11.2020.CEZAEVİ YAZILARI-27: BAZI KONULAR ÜZERİNE!

  Hiç yorum yok

 

     CEZAEVİ YAZILARI-27: BAZI KONULAR ÜZERİNE!

     “...İki gün önceki gazeteler, doğuda, 20 kişinin öldürüldüğünü yazıyordu. Aynı zamanda, Kerkük öyküleri yine yazılıp-çizilmeye başlandı. Hürriyet'i ve Güneş'i okuma olanağın olmuyordur. Talabani, büyük konuşuyor... Adamlar, temelde haklılar. Oraları, onların memleketi. Ve bu insanlar, özgürce kendi kaderlerini belirleme haklarına sahipler. İran, Kerkük civarındaki saldırılarını yoğunlaştırıyor. İleride, alır mı-almaz mı, belli değil; ama İran savaşı kazanmak istiyorsa, kendisi açısından uygun olan yerlerde savaşmak zorundadır. Yoksa, zaten baştan kaybetmiş olur.

     Bu 20 kişinin öldürülmesi, üç helikopterin isabet alması, bugüne kadar görülmemiş bir olay. Gazete manşetlerine geçirildiği kadar önemli. Ölülerin sayısını, başarının kriteri kabul eden burjuvazi, aslında yanılıyor. Ölülerin sayısı, yaratacağı aksi sonuçlar açısından, başarısızlığın göstergesi de olabilir. Daha önce de yazmış olmalıyım; burjuvazi, kesinlikle sağ teslim almama, diğerleri de kesinlikle sağ teslim olmama anlayışındalar, olsa gerek. Yoksa, hiç sağ insanın yakalanmaması, başka türlü açıklanamaz. T. Sorunları Dizisi'nde Tanju Akad, bu anlayışı iyi yakalamış ve vurgulamış. Yani, acımasız kanlı bir savaş yürüyor. Bu, gelecekteki savaşın özünü yansıtıyor. Savaş, korkunç olacak. Ve büyüyecek. Eğer, Kerkük hikayeleri gerçek olursa, sen o zaman seyreyle gümbürtüyü.

     Yalnız, teorinin çözeceği sorunlar ile pratiğin çözeceği sorunları birbirine karıştırmamak gerekiyor. İkisi de farklı şeylerdir. Ama karıştırılıyor. Sanki, her şeyin pratikçe, pratiğin yükseltilerek çözüleceği sanılıyor. Yanlış! Özünde teori düşmanlığının, teorik yetersizliğin ifadesi olan bu karıştırma, fazla uzun ömürlü olmaz. Daha çok, pratisyen bazı insanlar savunuyor. Giderek, elle tutulur hiç bir şey söylemiyor ve yazmıyorlar. Bu hastalık hala var ve yaygın. Kolay kolay atılacağa da benzemiyor. Önemli bir nokta, bu.

     Geçen haftaki 2000'e doğru dergisinde, Taner'in bir yazısı vardı. Hala okumadım. Şili'den yola çıkarak, Latin Amerika'daki Askeri Diktatörlüklerin çözülüşünü incelediğini yazıyor, deniyor. Okuyacağım! Ama Halil Demirelli (*) ile ilgili, bir arkadaşının yolladığı fotoğraf ve mektup var (88 yılının 14. sayısı). Halil'e, pişmancı olduğunu söyle, tedavi edelim, denilmiş. O ise, kabul etmemiş. Muammer'den (**) ve aynı hastaneden benzer tekliflerle karşılaşan diğer mahkumlardan da bahsediyor. Halil de mi gidici, ne?.. Ne çok ölü veriyoruz! Bu pişmanlık yasasını, ilelebet gündemde tutacakları iyice anlaşıldı. İç savaş sürecine göre örgütlenen bir devletin doğal silahlarından biri bu. Geçici, sözlerinin, demagoji olduğu, açıkça anlaşıldı. Halil'e yazmaya çalışıyoruz. Bir arkadaş, İstanbul'daki bir tanıdığının yardım edebileceğini, söylüyordu. Ahmet Çetin (***) gibi, geç kalınmadan yardım edilebilse bari...(1)

     “...Bir de, Nokta'nın '68' yılını kapak konusu yapan sayısını okudum. Düzenli alamadığın için okuyamamışsındır, Cumhuriyet de, '68' yılını konu alan oldukça uzun bir yazı dizisi, yayınladı. Kitap halinde de çıkacakmış.

     Daha önce 'Söz' Nurhakları, 'Milliyet' Kızıldere'yi inceleme konusu yapmıştı. Bence, yakın geçmişle hesaplaşma yapılıyor. Her şey, her yönüyle sorgulanıyor. Tanju'nun dediği gibi, '20 yıl' sorgulanıyor. Şimdi önemli olan, bu sorgulamanın sağlıklı bir şekilde yapılmasıdır. Bu da bu konuya bizim el atmamızla mümkündür. Toplumsal muhalefetin kendiliğinden nitelikli olmasına rağmen tüm toplum kesimlerinde yaygınlaşarak, tüm toplum kesimlerini kucaklayarak yükseldiği bir zamanda, bu hesaplaşma zorunluluk oluyor. Bu tartışma sürecine katılmak gerektiğine inanıyorum. Seyirci olmak, yeğlenen bir tutum olmamalı. 68'ler, her bakımdan, hayal edilen güzel yıllar olarak, görülüyor. Bir daha 68'in gelmeyeceğini, ama onu aşmanın mümkün olduğunu, bilmek gerekiyor. 68'ler kat be kat aşılacak! Aşamazsak, bu bizim beceriksizliğimizi ilan etmek anlamına gelecektir. Yaşam gelişerek devam ediyorsa, aşmak kaçınılmazdır.

     Cezaevlerinde olan insanların, kendilerini sıkı bir şekilde sorgulamaları gerektiğine inanıyorum. Siyasi mevta veya müzelik olmak istemiyorlarsa, kendilerinin, dışarıdaki insanlar açısından ne anlam taşıdıklarını sormalıdırlar. Yıllar geçmiş, dışarıda, o çetin koşullarda yaşamaya çalışan insanlarca unutulmak kaçınılmaz. İçerideki, yakınıp durmaktansa, o insanların gündeminde yer almayı başarmalıdır. Tüm bilgisini, birikimini ve yeteneğini kullanarak, dışarıdaki insanlara verebileceğini vermelidir; şiir, karikatür, öykü, roman, anı, teorik yazı vb... Ne yapabiliyorsa, o. Bunu yazarken Apo geldi ve 'Direnme Savaşı'nın (****) sonundaki sahneyi hatırlattı. Bir dönem, koskoca bir bölgenin sorumluluğunu yapan kahramanımız, 8 yıl sonra dışarıya çıktığında, dışarıdaki insanlarca hiç anımsanmadığını acı ile görür. Bence, doğal. Yani, yarınki karşılaşacağımız manzaralar bugünden belli. Bundan kurtulmak isteyen, bunun gereğini yapmalı. Bireysel olarak veya toplu olarak; yaşama eklemlenmeli. Zamana uymalı...(2)

     “...Şu insanlar, ne zaman toplumsal sorumluluk duyacaklar? Yani, bir davranış içerisine girdiklerinde, bunun kendi dışındakilere de zarar vereceğini hesap edecekler? Devrimciyim, demek yetmiyor. İnsan, devrimcilik adına da tam tersi davranışlar içerisine girebilir. Dün veya bugün, örnekleri o kadar bol ki... Ama olacak bunlar. Daha göreceğiz. Görmemek, hayaldir...(3)

     “...Toplumsal Kurtuluş dergisinin son sayısında, bize ağır saldırıda bulunulduğu, söylendi. Yeni Çözüm'ün ardından Toplumsal Kurtuluştan da böyle bir saldırı gelmesi, şaşırtıcı değil. Bunlar, neden kendilerinin bir türlü toplumsal bir hareket olduğunu düşünmezler? Biz, toplumsal bir harekettik ve yine olacağız. Olamamak, bizim beceriksizliğimizdir. Halbuki, siyasi hareketler, öncelikle, ideolojik olarak vardırlar ve ideolojik olarak yok olurlar. Örgütsel olarak dağılanlar, yeniden toparlanabilirler. Bu adamlar, bunu anlayamıyorlar. Ama anlayacaklar!.. Yazıyı okumadım, okuyacağım. Kök de, 'Gelenek'in Şubat sayısındaki bir yazıyı okumamı istemiş. Onu da okuyacağım. Bir şeylerden korkuyorlar olmalı ki, saldırılarını yoğunlaştırıyorlar...(4)

     “...A. Kadir Konuk'un 'Gün Dirildi' sini okurken, bir şey dikkatimi çekti; karısına 'Yarim' deyip, duruyor. Roman dilinde, alışık olmadığım bir dil. Bir hitap şekli. Öylesine rahat kullanıyor ki, yüz yüze iken, gıyaben veya önünde, işkencede direnişini izlerken... Yadırgadım. Yazarın açısından doğallığını bilemiyorum, benim açımdan biraz suni kaçmış. Sunilik, dile yabancılaştığımdan mı dersin? Sevgili, canım, karım, kadınım, sevgilim... tamam. Yarim, daha çok yöresel veya köy dili, değil mi? Sana hitap etmiş olsam, yadırgar mıydın? Neden? Yazar, olandan çok, olması gerekenin romanının yazmış gibi, geldi, bana. Daha doğrusu, somut yaşanan gerçekler ile olması istenenler kaynaştırılmış. Bir başlangıç romanı gibi. Gültepe olayları gibi pek çok (açıdan) derinlemesine incelenmesi gereken olaya değinilmiş, geçilmiş. Daha çok, otobiyografik bir roman. Yazar yetenekleri, eğer ilk romanı bir kriter kabul edilirse, fazla değil. Umarım, yanılırım... (5)

     “...ABECE dergisinin son sayısında, bizim yolladığımız Eğit-Der' i destek mesajı da çıkmış. Sizin Endüstri Meslek Lisesi öğretmenlerinden bir grup öğretmenin de adı vardı. Oldukça çok destek mesajı iletilmiş. Uşak'tan Zeki Dümen ve bir grup öğretmenin yolladığı da vardı. Halen öğretmenlik yapanların sahip çıkması önemli. Bu Eğit-Der' i daha iyi çalıştırabileceklerini, sanıyorum. Bu yeni dönemde, tüm demokratik örgütlenmelere çok iş düşecek. Toplumun demokratikleştirilmesi mücadelesinde, hepsi tarihi görevler üstlenecekler. Bunun için, kucaklaması gereken tüm kitleyi kucaklayarak ve harekete geçirerek kitleşelleşmeli ve bu kitle içinde tutarlı bir demokrasi havasını-demokratik işleyişi-, katılımı egemen kılabilmelidir. Temsilcisi olduğu-temsil etmek istediği kitlelerin sözcülüğünü ederken kitleyi edilgen kılmamalı, tam aksine onu en aktif hale getirmeli ve kendi çıkarını savunan bilinçle donatmalıdır.

     Bu hafta Ankara'dan yeni bir sevk geldi ve bizim yer sorunumuz, kendini tartışmasız gündeme aldırdı. Şimdi, cezaevi genelinde yeni bir reorganizasyona giderek, kökten çözmek istiyoruz. Ama toplumda, bir işi olması gerektiği gibi çözmek ve hele hemen çözmek kolay değildir. Nitekim, olan da odur. Ama her şey iyi olsun, çabuk olsun, diyerek, kolektivitenin iradesini hiçe sayamazsın, dikkate almamazlık edemezsin. Zoru başarmak gerekiyor. Kolektiviteyi inandırarak-ikna ederek, yapılacak işleri olması gerektiği gibi yapmaya çalışmak gerekiyor. Hele buraları gibi bin tür düşüncenin çarpıştığı yerlerde iş başarmak, deveyi hendekten atlatmaktan daha zordur... (6)

     “...Geçen mektupta, Toplumsal Kurtuluş'un son sayısında bize yönelik bir yazının yayınlandığından bahsetmiştim. Yazıyı yazanın kimliğini çıkaramadım ama yazının aslı, bir kitaba yazılan önsöz imiş. Bizim bittiğimizi ve bir daha esamemizin okunmayacağını, yazıyor. Bu adam, her kimse, bir siyasi hareketin, her şeyden önce, ideolojik olarak var olduğunu ve ancak ideolojik olarak yok olabileceğini, bilmiyor. İdeoloji ise, bütünsel bir olaydır. Doğruların, Türkiye koşullarında yeniden üretilmesidir. Somuta ışık tutabilmek, sorunları aşabilmektir. Bu adamlar, küfrü, ideoloji sanıyorlar. İlginçtir, ideoloji düşmanları, ideoloji yoksunları... hep 'bitti' laflarını ileri sürüp duruyorlar. Yeni Çözüm' ün son sayısında da, çok uzun ama o oranda da yavan bir yazı vardı. Yazının bir kısmı, T. Sorunları nezdinde bize yönelik ucuz spekülasyonları barındırıyordu. Yazının yalnızca bize yönelik bölümünü okudum ve bıraktım. Somuta yönelik hiç bir yararı olmayan yazıları neden yazarlar, anlayamıyorum. Yazı yazmak isteyen adam yazsın ama bunu bir yayın organında yayınlamaya kalktın mı, belli kriterlerinin aranması gerekir. Bu kriterleri aramadan yayınlanacak yazıda, olan okuyucuya oluyor... (7) 03-10-16/04/2020 Aydın”

     01.11.2020/Datça/Mehmet Erdal

     1-03.04.1988


     2-10.04.1988
     3-10.04.1988
     4-10.04.1988
     5-16.04.1988
     6-16.04.1988

7-16.04.1988

     (*) Halil Demirelli: Antalya/Gazipaşa/Çığlık Mahallesi-Köyü nüfusuna kayıtlı. 16.03.1987 yılında ölen Ahmet Çetin, 07.09.1989 yılında öldürülen Recep Demir ve daha pek çoğu gibi adli mahkum iken bizlerle tanışan ve bilahare aramıza katılan; ömrünün sonuna kadar olmasa da bir dönem bizimle yol arkadaşlığı yapan bir arkadaşımızdı. Cezaevinden tahliye olduktan sonra 2014/2015 yıllarında, bir husumet nedeniyle, vurularak öldürüldüğü söyleniyor.

     Halil Demirelli ile 1981 yılı Nisan ayı sonundan itibaren Denizli T Tipi Kapalı Cezaevinde bir dönem birlikte arkadaşlık ettik.

     (**) Muammer Özdemir: Denizli/Çal/Bekilli/Kutlubey (Muraca) 1957 doğumlu. Muammer ile 12 Eylül 1980 öncesi ve sonrası bir dönem Ulubey kırsalında, 1981-1982 yıllarında Denizli T Tipi Kapalı Cezaevinde ve 1986 yılında Buca Bölge Cezaevinde farklı biçimlerde yol arkadaşlığımız oldu. Siroza (Karaciğer kanseri) yakalandıktan sonra tahliye edildi ama 12 Mart 1987 yılında, tedavi için gittiği Almanya'da ölümü kucakladı.

                                 Ocak 1986/Buca Bölge Cezaevi (Muammer, önde, soldan ikinci)
                            29 Temmuz 1986/Çanakkale E Tipi Özel kapalı Cezaevi (Muammer, ortadaki)



                                               (Kaynak: Onların Anısına/İzdüşen Yayıncılık)

     (***) Ahmet Çetin: Denizli/Buldan/Derbent 21 Eylül 1951 doğumlu. Ahmet, bir adli mahkum iken siyasileşen, bizlerle yol arkadaşlığı yapmaya başlayan ve ölümüne kadar da bu yol arkadaşlığını sürdüren; içi-dışı bir ve yürekli bir arkadaşımızdı. Sürgün gittiği Sinop Cezaevinde gördüğü işkenceler sonrası rahatsızlandı ve sevk edildiği Ankara'da, tedavi edilmediği için, 16 Mart 1987 yılında öldü.

                                               (Kaynak: Onların Anısına/İzdüşen Yayıncılık)

     (****)


Hiç yorum yok :

Yorum Gönder