11 Ekim 2020 Pazar

2020.10.12.CEZAEVİ YAZILARI-24: 1.MAYISIN 101.YIL DÖNÜMÜ!

  Hiç yorum yok

       CEZAEVİ YAZILARI-24: 1 MAYIS'IN 101. YIL DÖNÜMÜ !

     Bu kez, 1987 yılında, Aydın E Tipi Özel Kapalı cezaevinde, 101. yıl dönümünde (1987), 1 Mayıs günü için yazılmış ve o gün o cezaevinde yapılan kutlamada okunmuş konuşma metnini, öncekiler gibi, orijinal haliyle paylaşıyorum.

     Paris Komünü'nün 117. yıl dönümünde (1988), yine Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevinde ortaklaşa yapılan ve sizlerle (6 bölüm halinde) paylaşılan çalışmanın ardından bu konuşma metnini (bir yıl önce yazılmış olsa da) paylaşmanın, çok anlamlı olacağını düşündüm.

     Bu konuşma metni, bir ölçüye kadar da olsa, o günleri (haydi, genelleştirmeden ifade edeyim, ki bu daha gerçekçi bir yaklaşım olur) o cezaevinde yaşayan Devrimci Yolcu tutsakların genel ortalamasının, konuşma metninde değinilen bazı konularda, o tarihsel koşullarda ne düşündüklerinin yazılı kanıtı niteliğindedir.

     Bunu, tarihe not düşelim!

     ***

     “ Bugün, 1 Mayıs...

     Bugün, işçi sınıfının birlik, dayanışma ve mücadele günü...

     Bugün, fabrikalarda, sokaklarda, meydanlarda, zindanlarda milyonların savaş ve barış türküleri söylediği gün...

     Bugün, kendi gücünün bilincine varan işçi sınıfının, bu gücünü ortaya koyduğu gün...

     Bugün, ilk kez evrensel düzeyde, 8 saatlik iş günü talebi için iş bırakımını gerçekleştiren işçilerin bu eylemlerinin 101. yıl dönümü...

     Bugün, bizim günümüzdür!

     ARKADAŞLAR...

     Uzun bir suskunluk döneminin ardından öğrenci gençliğin, aydınların, işçi sınıfının ve yoksul köylülerin, kendiliğindenci yönü ağır basarak da olsa, mücadelelerinin yükselmeye; yedi yılda zor'la oluşturulmuş kabuğun kırılmaya; yılgınlık, korku, teslimiyet havasından ve psikolojik baskılanmadan kurtulunmaya çalışıldığı bir dönemde, burada, oligarşinin zindanında bir Mayıs'ı kutluyoruz.

     Devrimci bilincin, iradenin, değer yargılarının, kişiliğin ve benzeri bize ait ve bizde olması gereken ne varsa, her şeyi(n) silinip atılmaya, yok edilmeye çalışıldığı bu zindanlarda bugün, bir kez daha, yarına, daha bir umutla ve inançla bakıyoruz.

     Dünümüzü biliyoruz. Bugünün anlamını kavrıyoruz. Yarın olacakları görüyoruz.

     ARKADAŞLAR...

     İnsanlık tarihi, ezen ve ezilen sınıflar arasındaki çatışmaların tarihidir. Bir yanda köle sahipleri, feodal beyler, ağalar ve burjuvalar... Öbür yanda köleler, serfler ve işçiler.

     Önce köleler ve serfler direndiler. Tarih, Spartaküs ve köylü isyanlarını kaydetti. Şimdi, 6 yüz yıldan beri işçi sınıfı direniyor. Tarih 1830, 1848, 1860 işçi isyanlarını, 1870 Paris Komünü'nü, 1917 Ekim Devrimi'ni kaydetti.

     İnsanlığın yaşayacağı ve tanıklık edeceği en son sömürü düzeni, kapitalizm'dir. Ve çağımız, kapitalizmin en yüksek aşaması olan emperyalizm, proleter devrimler ve ulusal kurtuluş savaşları çağıdır. Kısacası, kapitalizmden sosyalizme geçiş çağıdır.

     ARKADAŞLAR...

     Kapitalizm ile birlikte doğan işçi sınıfı ve burjuvazi arasında, ilk günden bugüne değin gözlenen şey, çatışmadır. Bu çatışma, yüzyıllar boyunca sürmüştür. Çok çeşitli biçimler almıştır. Ekonomik-demokratik, ideolojik ve politik cephelerde yürütülmüştür. Üst ve kanlı boyutlara ulaşmıştır.

     1 Mayıs, işçi sınıfının burjuvaziye karşı yürüttüğü bu kanlı savaşta, önemli bir dönüm noktasıdır.

     Rosa Luxemburg'a göre 'Bir Mayıs düşüncesinin dayandığı dahiyane temel, proleter kitlelerin hiçbir aracı olmadan kendilerinin sahneye çıkışıdır; günlük parlamenter süreç içinde devletin kısıtlamaları ile tek bireyler haline getirilen ve kendi iradelerini ancak oy kullanıp kendi temsilcilerini seçerek ortaya koyabilen milyonlarca işçinin gerçekleştirdiği siyasal kitle eylemidir.'

     1 Mayıs, işçi sınıfının 8 saatlik iş günü talebi için, dünya barışı ve sosyalizm için, en önemli mücadele biçimi olan grev'i bir silah olarak kullanmaya başladığı gündür.

     İşçi sınıfı, bu silahını 14. yüzyıldan beri kullanagelmişti... 14. yüzyılda işçiler greve gitmiş ve kulakları kesilmişti. Daha sonraki yüzyıllarda yine sayısız grevler olmuş ve her grevden sonra grevciler idam edilmiş, kurşunlanmış, sürgüne gönderilmiş, işsizliğe ve açlığa mahkum edilmişti.

     İşçi sınıfı, grev silahını, çok çeşitli amaçlar için kullanagelmişti... 16-17 saate varan çalışma saatlerini azaltmak, ilkel ve çok kötü koşullarda çalışan küçücük çocukların ve kadınların çalışma dışı bırakılmasını sağlamak, çalışma koşullarını düzeltmek, ücretleri artırmak, ulusal ve uluslar arası düzeyde örgütlenme hakkını elde etmek, kendi toplumsal düzenlerini kurmak için...

     1830'da 'ya çalışarak yaşamak ya da kavgada ölmek için grev yapıyoruz' diyordu, Lyon'lu işçiler...

     1848'de 'ya ekmek ya kurşun', 'ya kurşun ya iş' diyordu, Fransız işçiler... Ama ilk kez, İngiliz sömürgecilerinin İrlandalı özgürlük savaşçılarını sürgün ettiği Avusturalya'da, Avusturalyalı işçiler, bir proleter bayram gününü, 8 saatlik iş gününü elde etme aracı olarak kullanmayı düşündüler. O gün, bütün bir iş günü boyunca çalışmamaya, o gün 8 saatlik iş günü lehinde gösteriler yapmaya, toplantılar ve eğlenceler düzenlemeye karar verdiler. Gün olarak da 21 Nisan 1856 tarihini seçtiler.

     Avusturalyalı işçiler bu kutlamayı, bir kez için düşünmüşlerdi. Ama sonuç, farklı oldu. Bu eylemin olumlu etkisi, işçiler üzerinde hızla yayıldı. Onları canlandırdı.

     'Gerçekten işçilere, kendi kendine kararlaştırdıkları bir anda, kitle halinde işi bırakmaktan daha fazla cesaret ve kendi gücüne güven duygusunu ne verebilir? Fabrikaların ve atölyelerin ebedi kölelerine, kendi öz birliklerini toplamaktan daha fazla ne cesaret verebilir?' (Rosa Luxemburg)

     Avusturalyalı işçilerin örneğini ilk izleyenler, Amerikalı işçiler oldular.

     Avrupa'dan Amerika'ya göç eden işçi önderlerinin önemli bir etkinliğinin olduğu Amerikan işçi sınıfı, o tarihlerde, hızla gelişen kapitalizme koşut olarak, gangster sendikacılık anlayışından uzak olarak gelişmeye ve uluslar arası işçi hareketindeki yerini almaya çalışıyordu. Amerikalı işçiler, dünya işçi sınıfının büyük ve unutulmaz önderi Marx'ın ölümünden üç yıl sonra, 1886 yılında, 1 Mayıs gününü, evrensel bir iş bırakma günü olarak kutlamaya karar verdiler. 1 Mayıs'ta 200.000 işçi 8 saatlik iş günü talebinde bulundu. Ve o gün, Amerikan işçi sınıfı, Şikago sokaklarında 6 şehit verdi. Güçlenen ve daha sonraki tarihlerde kullandıkları iğrenç yöntemlerle belleklere kazınacak olan Amerikan burjuvazisi, polisiye tedbirlerle ve yasal baskılarla, işçilerin bu gösterileri tekrarlamasını engellediler. Yine de 1888'de bu doğrultuda bir karar alınıp, gelecek gösterilerin 1 Mayıs 1890'da olmasını kararlaştırdılar.

     İşçi sınıfı mücadelesinin beşiği ve yüzyıllardır süregelen kanlı çatışmaların sahnesi olan, 1870 Paris Komünü deneyimini yaşayan Avrupa'da, işçi sınıfı yeniden toparlanmaya ve eski mücadele geleneğini yeniden canlandırmaya başlamıştı. Bu toparlanmanın ve canlanmanın en güçlü ifadesi, 1889'da toplanan Uluslararası İşçiler Kongresi oldu. 400 delegenin katıldığı bu kongrede 8 saatlik iş günü talebinin en başta yer almasına karar verildi. Bunun üzerine Fransız işçi temsilcisi Lavigne, uzak bir görüşlülükle, bu talebin, evrensel bir iş bırakma ile dile getirilmesini teklif etti. Amerikan işçilerinin temsilcisi, yoldaşlarının bu doğrultuda aldığı karara dikkati çekti. Kongre, bu tarihte, Uluslar arası proletarya gününün kutlanmasına karar verdi.

     Kimse, bu kutlamanın her yıl yapılmasını önermedi.

     Ama bu düşünce, hızla tüm dünyaya yayıldı. Tüm dünya işçi sınıfı, ezilen halkları ve sosyalistleri bu günü benimsedi. Her gün yeni katılımlarla, bu günü kutlaya geldiler...

     ARKADAŞLAR...

     Dünya işçi sınıfının bu uzun ve kanlı mücadele geleneği içerisinde, ülkemiz işçi sınıfının yeri nasıldır? 1 Mayıs'ın ülkemiz tarihindeki önemi nedir?

     İlk işçi grevine 1872'de ve ilk işçi örgütlenmesine 1895'de rastlanan Osmanlı İmparatorluğu'nun, yarı-sömürge bir ülke olduğu bilinen bir gerçektir. Kapitalizmini ülke içi dinamikleri üzerinde geliştiremeyen Osmanlı İmparatorluğu'nda , nicel ve nitel anlamda güçlü bir işçi sınıfı ve mücadelesinin varlığı da söz konusu değildir. Osmanlıda, tipik bir sömürge özelliği olarak kıyı bölgelerde ve özellikle liman kentlerde dış yönlendirme ve sermaye yatırımı ile geliştirilmeye çalışılan cılız bir sanayileşmeye bağlı olarak gelişen işçi sınıfının mücadeleleri ve örgütlenme çabaları söz konusu ise de, bu mücadelelerin ve örgütlenme çabalarının önemli bir boyuta ulaştığını söylemek mümkün değildir. Hele Avrupalı ve Amerikalı, hatta Çinli işçiler ile kıyaslanması söz konusu bile edilemez.

     1906-1908 ve daha sonra 1919-1922 işgal yılları arasında yükselme ve yaygınlaşma özelliği gözlenen işçi sınıfının mücadele ve örgütlenme çabalarında, Cumhuriyet sonrası, uzun bir sekteye uğrama söz konusudur.

     Emperyalizme ve merkezi, feodal, askeri otoriteye karşı aldığı tavır ve önderlik ederek başarıya ulaştırdığı ulusal kurtuluş savaşı ile ulusal ve ilerici yönünü ortaya koyan Kemalizm, Cumhuriyet'in ilanı sonrası geliştirdiği 'imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir toplumuz' sloganında formüle edilen bir anlayışla; hem doğudaki Kürt ulusuna karşı yoğun bir jenosid politika ve hem de işçi sınıfının her tür örgütlenme ve mücadele yürütme çabalarına karşı koyu bir tenkil politikası izlemiştir.

     Karadeniz'de Mustafa Suphi ve 14 yoldaşını boğdurtan Kemalizm, işçi sınıfının yabancı sermayedarlara karşı yürüttüğü ekonomik-demokratik mücadeleye bile tahammül edememiş, grevleri zor'la bastırmış, sendikal örgütlenmeleri kapatmış, güdümlü sendikalar örgütlemeye çalışmış, işçi sınıfı adına faaliyet sürdürdüğünü söyleyen yayın organlarının ve politik örgütlenmelerinin faaliyetlerine son vermiş, tüm ilericileri ve sosyalistleri ya susturmuş, ya hapsetmiş, ya da sürgüne göndermiştir.

     Bu bağlam içerisinde, 'Türkiye'de gösteri boyutu olan ilk 'amele bayramı' 1921 yılında kutlandı. Bu gösteri aynı zamanda İstanbul'u işgal altında tutan güçlere karşı bir direnişti. Bu nedenle işgal kuvvetleri 1 Mayıs gösterilerini engelleme yoluna gittiler.' (Yeni Gündem, sayı:60) İşgal kuvvetlerinin yasaklamalarına rağmen ilerici yayın organları 1 Mayısa geniş yer verdiler ve İstanbul'daki işçiler o gün çalışmadılar.

     1922 yılında, İstanbul yine işgal altındadır. Bu kez, işgal kuvvetleri bir bildiri yayınlayarak belirli kurallar çerçevesinde 1 Mayıs bayramının kutlanabileceğini duyurdu. Ve 1 Mayıs, o yıl törenlerle kutlandı.

     Cumhuriyet sonrası ilk bir-iki yıl 1 Mayıs, işçi sınıfının var olan bazı sendikal örgütlenmelerince, anlamına uygun olarak kutlanmaya çalışılmıştır. Ancak İzmir İktisat Kongresi'nden sonra, 1924 yılında, Kemalistler, 1 Mayıs'ı kutlamaya çalışanlara karşı sert tedbirler aldı. İlerici işçileri ve aydınları hapis etti. İşgalcilere karşı bağımsızlık savaşı yürüten Kemalistler, işgal kuvvetlerinin bile kutlanmasına izin verdikleri 1 Mayıs'ı, 'Bahar bayramı' olarak ilan etmiş ve resmi tavrını ortaya koymuştu. Böylece Kemalizm, sendikal ve politik örgütlenmelerinden, ekonomik-demokratik, ideolojik ve politik mücadele hatlarından yoksun bırakılmış olan işçi sınıfımızın, sınıfsal iradesini ortaya koyabileceği her türlü olanağı yok etmeye çalışmıştır. Kemalizm, bunda, uzun dönem başarılı da olmuştur.

     Ülkemizin yeni-sömürge bir ülke haline getirilme sürecinin başladığı 1946 yılı 5 Haziranında, cemiyetler konusunda yapılan bir değişiklik ile, sınıflar esasına dayalı dernek kurma yasağı kaldırıldıktan sonra kurulan sendikalar ve işçi sınıfının temsilcisi olduğunu söyleyen 'sol partiler' ile grev hakkının elde edilmesi için mücadele verilmeye çalışılmıştır. Taa 1925 yılında çıkarılan 'Takriri sükun' kanunundan sonra zaman zaman değişik yerlerde grevler gözlemlenmiş ise de, Türkiye İşçi sınıfı, 1946'dan sonra dahi daha uzun süre grev hakkını kazanamamıştır. Bu hak, ona, 27 Mayıs 1960 darbesi sonrası oluşturulan 61 Anayasası çerçevesi içinde, 15 Temmuz 1963'de çıkarılan 275 sayılı yasa ile bir hak olarak verilmiştir. Türkiye işçi sınıfının, Türkiye'deki kapitalizmin gelişmesine koşut olarak 'kendiliğinden sınıf' olmak konumundan 'kendisi için sınıf' olma konumuna ulaşma doğrultusundaki, giderek görkemli biçimler alan mücadelesi, gerçek anlamda, bundan sonra gözlenmeye başlanmıştır; 15-16 haziran işçi hareketi, bunun unutulmaz bir örneği olmuştur.

     Türkiye Sol Hareketi'nin geleneksel kalıplarını kırmaya, ihtilalci politik örgütlerini yaratarak ihtilalci yolunu pratikte belirlemeye ve devrimci teoriyi bir eylem kılavuzu olarak kullanmaya başladığı bu aynı dönemde, işçi sınıfımız, hala 1 Mayıs'ı, anlamına uygun olarak kutlamaya başlamamıştı.

     12 Mart Askeri Faşist Darbesi'nin hemen ardından başlayan Türkiye Sol Hareketi'nin toparlanma sürecinde, 1976 yılında, yarım yüzyıllık aradan sonra, işçi sınıfımız ve Türkiyeli ilericiler, yurtseverler ve devrimciler 1 Mayıs'ı kitlevi gösteriler ile kutlamaya başladı. Yüz binler meydanlara aktı.

     Oligarşi, işçi sınıfımızın, çalışanlarımızın, aydınlarımızın ve gençlerimizin bu günü böylesi görkemli bir biçimde kutlamasından rahatsız oldu. Türkiye ekonomisinin tıkandığı, büyüme hızının sıfır noktaya düştüğü ve bunalımının had safhaya ulaştığı 1977 yılında, kitleleri pasifize etmenin yollarını aramaya başladı. Vurucu gücü olan sivil faşistlerin öğrenci gençlikten başlayarak toplumun her kesimine yaygınlaştırdıkları saldırılarının yanı sıra, MİT ve KONTR-GERİLLA örgütlenmelerinin saldırıları da gündeme geldi. 1977 yılı 1 Mayıs'ında taksim meydanını dolduran yüzbinlerin üzerine ateş açıldı. Tam bir katliam yaşandı. Daha sonraki ölenlerle toplam 40 kişi, bu meydanda yaşanan katliamda can verdi. Bugün, bu katliamında 10. yıl dönümüdür. Bugün, bu katliamı yapanlardan hesap soracağımızı bir kez daha ifade ediyoruz. Bugün, aralarındaki kör döğüşü ile oligarşinin bu katliamı yapması sonrası sürdürdüğü yalan ve demagojiye, katliamını gizleme çabalarına malzeme veren ' sol' grupların bu konumlarının bir kez daha göz önüne getirilmesini ifade ediyoruz. Bugün, şehit olan 40 ilerici ve yurtseveri saygı ile anıyoruz.

     Sonraki 1978 yılı 1 Mayıs'ında, oligarşinin tüm çabalarına karşın, Türkiye işçi sınıfımız ve Türkiye'li devrimciler, 1 Mayıs'ı, bütün güçleri ile en kitlevi biçimde kutlamak için meydanlara doldu. Böylece, oligarşinin 1977 katliamının emekçi halklarımızı yıldıramayacağını gösterdiler. Sonraki 1979 ve 1980 yıllarında İstanbul taksim alanında miting yapılmasının yasaklanmasına karşın, İstanbul da dahil olmak üzere bütün ülke çapında her türlü yol ve olanaklar kullanılarak, 1 Mayıs, anlamına en yakışır biçimde kutlandı. Böylece 1 Mayıs 77 ve daha sonraki bütün ülke çapında yaşanan saldırıların ve katliamların Türkiye işçi sınıfını ve Türkiye'li devrimcileri yıldırmasının mümkün olmadığı, aksine daha güçlü ve yaygın direnişlere yol açtığı-açacağı gösterilmiştir. Ve yine, böylece, devrimci iradenin, bilincin, devrimci örgütlenmenin ve devrimci önderliğin söz konusu olduğu oranda, yer ve zamanda, her tür askı politikalarının, saldırılarının ve katliamların ancak tek bir sonuç yaratacağı pratikte görülmüştür; daha yaygın ve daha üst boyutlara varan yeni direnişler...

     12 Eylül öncesi dönemde, bu yükselen mücadele ve direnişler içerisinde Aşkale, Yeni Çeltek, Tariş, Cibali Tütün, Adana tekstil fabrikaları... vb. işçi eylemlerini yaratan işçi sınıfımız, devrimcilerin ve devrimci sendikaların önderliğinde, pek çok iş yerinde patronlara, 1 Mayıs'ın işçi bayramı olduğunu ve tatil günü kabul edilmesi gerektiğini toplu sözleşmelerle kabul ettirmiştir.

     12 Eylül askeri Faşist Darbesi sonrası yaşanan resmi faşist terör döneminde işçi sınıfımız, Türkiyeli devrimciler, ilericiler, demokratlar, yurtseverler, tüm çalışanlar, yoksul köylüler ve ezilen Kürt ulusu, ağır kayıplara uğramışlardır. Emekçi halklarımız ve Türkiyeli devrimciler pek çok önderini yitirmiş; on binlerce militanı ve üyesi işkencelerden geçirilmiş; binlercesi zindanlara doldurulmuş; devrimci iradeleri yok edilmeye, devrimci bilinçleri, onurları ve değer yargıları köreltilmeye çalışılmış; tüm sendikal, demokratik ve politik örgütlenmeleri kapatılmıştır. Bir kısmı hala devam eden, binlerce kişi hakkında davalar açılmıştır. Yeni oluşturulan 82 anayasası çerçevesinde, işçi sınıfının amansızca sömürüleceği ama gıkının çıkmayacağı bir yasal-kurumsal yapı oluşturulmuştur. Daha sonra çıkarılan ve bir anlamda bu çerçevenin içini doldurmayı amaçlayan yasalarla da sendika kurma ve grev hakkı, tüm emekçilerin söz söyleme, düşünce belirtme, toplantı ve gösteri yürüyüşü yapma hakkı göstermelik düzeye indirgenmiştir. Oligarşi, 1 Mayıs'ın ' Bahar bayramı' adı altında çarpıtılmasına bile tahammül edememiş, 1 Mayıs'ı tamamen ortadan kaldırmıştır. Tekelci burjuvazi, kendi bunalımını aşmaya çalışıyor. Bunalımdan çıkmanın yolu olarak gördüğü ve gündeme getirdiği uygulamalara devam ediyor. Ama boşuna!

     12 Eylül Askeri Faşist Darbesi sonrası yenilgiye uğratılan Türkiye sol hareketi, yeniden toparlanacak. Daha da güçlenecek. Emekçi halklarımıza önderlik edecek.

     Bugün bu inançla, oligarşinin bu cezaevinde diyoruz ki;

     İşçi sınıfımız, emekçi halklarımız ve Türkiyeli devrimciler, dünün temeli üzerinde devrimci mücadelesini sürdürecek ve yeni direnişler yaratacaktır.

     İşçi sınıfımız ve Türkiyeli devrimciler, gasp edilen tüm haklarını tek tek geri alacaklardır.

     Özgürlük, bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm türküleri daha gür söylenecektir.

     1 Mayıs meydanlarda, sokaklarda, tarlalarda, zindanlarda...nerede varsak orada, her zamankinden daha görkemli kutlanmaya devam edilecektir.

     Zafer, emekçi halklarımızın birleşik devrimci savaşının olacaktır.

     YAŞASIN 1 MAYIS İŞÇİ BAYRAMI.

     1 MAYIS 77 KATLİAMI UNUTULMAYACAK.

     BÜTÜN ÜLKELERİN İŞÇİLERİ VE EZİLEN HALKLARI BİRLEŞİN!

     Not: Spartakistler Ne İstiyor?, Grev ve Türkiye'de Grev Hakları,

     Yeni Gündem 60. sayıdan yararlanılarak, hazırlanmıştır.

     29.04.1987/AYDIN”

     12.10.2020/Datça

     Mehmet Erdal 

                                            

                                                                 


                                                                          


Hiç yorum yok :

Yorum Gönder