31 Ekim 2020 Cumartesi

01.11.2020.CEZAEVİ YAZILARI-27: BAZI KONULAR ÜZERİNE!

  Hiç yorum yok

 

     CEZAEVİ YAZILARI-27: BAZI KONULAR ÜZERİNE!

     “...İki gün önceki gazeteler, doğuda, 20 kişinin öldürüldüğünü yazıyordu. Aynı zamanda, Kerkük öyküleri yine yazılıp-çizilmeye başlandı. Hürriyet'i ve Güneş'i okuma olanağın olmuyordur. Talabani, büyük konuşuyor... Adamlar, temelde haklılar. Oraları, onların memleketi. Ve bu insanlar, özgürce kendi kaderlerini belirleme haklarına sahipler. İran, Kerkük civarındaki saldırılarını yoğunlaştırıyor. İleride, alır mı-almaz mı, belli değil; ama İran savaşı kazanmak istiyorsa, kendisi açısından uygun olan yerlerde savaşmak zorundadır. Yoksa, zaten baştan kaybetmiş olur.

     Bu 20 kişinin öldürülmesi, üç helikopterin isabet alması, bugüne kadar görülmemiş bir olay. Gazete manşetlerine geçirildiği kadar önemli. Ölülerin sayısını, başarının kriteri kabul eden burjuvazi, aslında yanılıyor. Ölülerin sayısı, yaratacağı aksi sonuçlar açısından, başarısızlığın göstergesi de olabilir. Daha önce de yazmış olmalıyım; burjuvazi, kesinlikle sağ teslim almama, diğerleri de kesinlikle sağ teslim olmama anlayışındalar, olsa gerek. Yoksa, hiç sağ insanın yakalanmaması, başka türlü açıklanamaz. T. Sorunları Dizisi'nde Tanju Akad, bu anlayışı iyi yakalamış ve vurgulamış. Yani, acımasız kanlı bir savaş yürüyor. Bu, gelecekteki savaşın özünü yansıtıyor. Savaş, korkunç olacak. Ve büyüyecek. Eğer, Kerkük hikayeleri gerçek olursa, sen o zaman seyreyle gümbürtüyü.

     Yalnız, teorinin çözeceği sorunlar ile pratiğin çözeceği sorunları birbirine karıştırmamak gerekiyor. İkisi de farklı şeylerdir. Ama karıştırılıyor. Sanki, her şeyin pratikçe, pratiğin yükseltilerek çözüleceği sanılıyor. Yanlış! Özünde teori düşmanlığının, teorik yetersizliğin ifadesi olan bu karıştırma, fazla uzun ömürlü olmaz. Daha çok, pratisyen bazı insanlar savunuyor. Giderek, elle tutulur hiç bir şey söylemiyor ve yazmıyorlar. Bu hastalık hala var ve yaygın. Kolay kolay atılacağa da benzemiyor. Önemli bir nokta, bu.

     Geçen haftaki 2000'e doğru dergisinde, Taner'in bir yazısı vardı. Hala okumadım. Şili'den yola çıkarak, Latin Amerika'daki Askeri Diktatörlüklerin çözülüşünü incelediğini yazıyor, deniyor. Okuyacağım! Ama Halil Demirelli (*) ile ilgili, bir arkadaşının yolladığı fotoğraf ve mektup var (88 yılının 14. sayısı). Halil'e, pişmancı olduğunu söyle, tedavi edelim, denilmiş. O ise, kabul etmemiş. Muammer'den (**) ve aynı hastaneden benzer tekliflerle karşılaşan diğer mahkumlardan da bahsediyor. Halil de mi gidici, ne?.. Ne çok ölü veriyoruz! Bu pişmanlık yasasını, ilelebet gündemde tutacakları iyice anlaşıldı. İç savaş sürecine göre örgütlenen bir devletin doğal silahlarından biri bu. Geçici, sözlerinin, demagoji olduğu, açıkça anlaşıldı. Halil'e yazmaya çalışıyoruz. Bir arkadaş, İstanbul'daki bir tanıdığının yardım edebileceğini, söylüyordu. Ahmet Çetin (***) gibi, geç kalınmadan yardım edilebilse bari...(1)

     “...Bir de, Nokta'nın '68' yılını kapak konusu yapan sayısını okudum. Düzenli alamadığın için okuyamamışsındır, Cumhuriyet de, '68' yılını konu alan oldukça uzun bir yazı dizisi, yayınladı. Kitap halinde de çıkacakmış.

     Daha önce 'Söz' Nurhakları, 'Milliyet' Kızıldere'yi inceleme konusu yapmıştı. Bence, yakın geçmişle hesaplaşma yapılıyor. Her şey, her yönüyle sorgulanıyor. Tanju'nun dediği gibi, '20 yıl' sorgulanıyor. Şimdi önemli olan, bu sorgulamanın sağlıklı bir şekilde yapılmasıdır. Bu da bu konuya bizim el atmamızla mümkündür. Toplumsal muhalefetin kendiliğinden nitelikli olmasına rağmen tüm toplum kesimlerinde yaygınlaşarak, tüm toplum kesimlerini kucaklayarak yükseldiği bir zamanda, bu hesaplaşma zorunluluk oluyor. Bu tartışma sürecine katılmak gerektiğine inanıyorum. Seyirci olmak, yeğlenen bir tutum olmamalı. 68'ler, her bakımdan, hayal edilen güzel yıllar olarak, görülüyor. Bir daha 68'in gelmeyeceğini, ama onu aşmanın mümkün olduğunu, bilmek gerekiyor. 68'ler kat be kat aşılacak! Aşamazsak, bu bizim beceriksizliğimizi ilan etmek anlamına gelecektir. Yaşam gelişerek devam ediyorsa, aşmak kaçınılmazdır.

     Cezaevlerinde olan insanların, kendilerini sıkı bir şekilde sorgulamaları gerektiğine inanıyorum. Siyasi mevta veya müzelik olmak istemiyorlarsa, kendilerinin, dışarıdaki insanlar açısından ne anlam taşıdıklarını sormalıdırlar. Yıllar geçmiş, dışarıda, o çetin koşullarda yaşamaya çalışan insanlarca unutulmak kaçınılmaz. İçerideki, yakınıp durmaktansa, o insanların gündeminde yer almayı başarmalıdır. Tüm bilgisini, birikimini ve yeteneğini kullanarak, dışarıdaki insanlara verebileceğini vermelidir; şiir, karikatür, öykü, roman, anı, teorik yazı vb... Ne yapabiliyorsa, o. Bunu yazarken Apo geldi ve 'Direnme Savaşı'nın (****) sonundaki sahneyi hatırlattı. Bir dönem, koskoca bir bölgenin sorumluluğunu yapan kahramanımız, 8 yıl sonra dışarıya çıktığında, dışarıdaki insanlarca hiç anımsanmadığını acı ile görür. Bence, doğal. Yani, yarınki karşılaşacağımız manzaralar bugünden belli. Bundan kurtulmak isteyen, bunun gereğini yapmalı. Bireysel olarak veya toplu olarak; yaşama eklemlenmeli. Zamana uymalı...(2)

     “...Şu insanlar, ne zaman toplumsal sorumluluk duyacaklar? Yani, bir davranış içerisine girdiklerinde, bunun kendi dışındakilere de zarar vereceğini hesap edecekler? Devrimciyim, demek yetmiyor. İnsan, devrimcilik adına da tam tersi davranışlar içerisine girebilir. Dün veya bugün, örnekleri o kadar bol ki... Ama olacak bunlar. Daha göreceğiz. Görmemek, hayaldir...(3)

     “...Toplumsal Kurtuluş dergisinin son sayısında, bize ağır saldırıda bulunulduğu, söylendi. Yeni Çözüm'ün ardından Toplumsal Kurtuluştan da böyle bir saldırı gelmesi, şaşırtıcı değil. Bunlar, neden kendilerinin bir türlü toplumsal bir hareket olduğunu düşünmezler? Biz, toplumsal bir harekettik ve yine olacağız. Olamamak, bizim beceriksizliğimizdir. Halbuki, siyasi hareketler, öncelikle, ideolojik olarak vardırlar ve ideolojik olarak yok olurlar. Örgütsel olarak dağılanlar, yeniden toparlanabilirler. Bu adamlar, bunu anlayamıyorlar. Ama anlayacaklar!.. Yazıyı okumadım, okuyacağım. Kök de, 'Gelenek'in Şubat sayısındaki bir yazıyı okumamı istemiş. Onu da okuyacağım. Bir şeylerden korkuyorlar olmalı ki, saldırılarını yoğunlaştırıyorlar...(4)

     “...A. Kadir Konuk'un 'Gün Dirildi' sini okurken, bir şey dikkatimi çekti; karısına 'Yarim' deyip, duruyor. Roman dilinde, alışık olmadığım bir dil. Bir hitap şekli. Öylesine rahat kullanıyor ki, yüz yüze iken, gıyaben veya önünde, işkencede direnişini izlerken... Yadırgadım. Yazarın açısından doğallığını bilemiyorum, benim açımdan biraz suni kaçmış. Sunilik, dile yabancılaştığımdan mı dersin? Sevgili, canım, karım, kadınım, sevgilim... tamam. Yarim, daha çok yöresel veya köy dili, değil mi? Sana hitap etmiş olsam, yadırgar mıydın? Neden? Yazar, olandan çok, olması gerekenin romanının yazmış gibi, geldi, bana. Daha doğrusu, somut yaşanan gerçekler ile olması istenenler kaynaştırılmış. Bir başlangıç romanı gibi. Gültepe olayları gibi pek çok (açıdan) derinlemesine incelenmesi gereken olaya değinilmiş, geçilmiş. Daha çok, otobiyografik bir roman. Yazar yetenekleri, eğer ilk romanı bir kriter kabul edilirse, fazla değil. Umarım, yanılırım... (5)

     “...ABECE dergisinin son sayısında, bizim yolladığımız Eğit-Der' i destek mesajı da çıkmış. Sizin Endüstri Meslek Lisesi öğretmenlerinden bir grup öğretmenin de adı vardı. Oldukça çok destek mesajı iletilmiş. Uşak'tan Zeki Dümen ve bir grup öğretmenin yolladığı da vardı. Halen öğretmenlik yapanların sahip çıkması önemli. Bu Eğit-Der' i daha iyi çalıştırabileceklerini, sanıyorum. Bu yeni dönemde, tüm demokratik örgütlenmelere çok iş düşecek. Toplumun demokratikleştirilmesi mücadelesinde, hepsi tarihi görevler üstlenecekler. Bunun için, kucaklaması gereken tüm kitleyi kucaklayarak ve harekete geçirerek kitleşelleşmeli ve bu kitle içinde tutarlı bir demokrasi havasını-demokratik işleyişi-, katılımı egemen kılabilmelidir. Temsilcisi olduğu-temsil etmek istediği kitlelerin sözcülüğünü ederken kitleyi edilgen kılmamalı, tam aksine onu en aktif hale getirmeli ve kendi çıkarını savunan bilinçle donatmalıdır.

     Bu hafta Ankara'dan yeni bir sevk geldi ve bizim yer sorunumuz, kendini tartışmasız gündeme aldırdı. Şimdi, cezaevi genelinde yeni bir reorganizasyona giderek, kökten çözmek istiyoruz. Ama toplumda, bir işi olması gerektiği gibi çözmek ve hele hemen çözmek kolay değildir. Nitekim, olan da odur. Ama her şey iyi olsun, çabuk olsun, diyerek, kolektivitenin iradesini hiçe sayamazsın, dikkate almamazlık edemezsin. Zoru başarmak gerekiyor. Kolektiviteyi inandırarak-ikna ederek, yapılacak işleri olması gerektiği gibi yapmaya çalışmak gerekiyor. Hele buraları gibi bin tür düşüncenin çarpıştığı yerlerde iş başarmak, deveyi hendekten atlatmaktan daha zordur... (6)

     “...Geçen mektupta, Toplumsal Kurtuluş'un son sayısında bize yönelik bir yazının yayınlandığından bahsetmiştim. Yazıyı yazanın kimliğini çıkaramadım ama yazının aslı, bir kitaba yazılan önsöz imiş. Bizim bittiğimizi ve bir daha esamemizin okunmayacağını, yazıyor. Bu adam, her kimse, bir siyasi hareketin, her şeyden önce, ideolojik olarak var olduğunu ve ancak ideolojik olarak yok olabileceğini, bilmiyor. İdeoloji ise, bütünsel bir olaydır. Doğruların, Türkiye koşullarında yeniden üretilmesidir. Somuta ışık tutabilmek, sorunları aşabilmektir. Bu adamlar, küfrü, ideoloji sanıyorlar. İlginçtir, ideoloji düşmanları, ideoloji yoksunları... hep 'bitti' laflarını ileri sürüp duruyorlar. Yeni Çözüm' ün son sayısında da, çok uzun ama o oranda da yavan bir yazı vardı. Yazının bir kısmı, T. Sorunları nezdinde bize yönelik ucuz spekülasyonları barındırıyordu. Yazının yalnızca bize yönelik bölümünü okudum ve bıraktım. Somuta yönelik hiç bir yararı olmayan yazıları neden yazarlar, anlayamıyorum. Yazı yazmak isteyen adam yazsın ama bunu bir yayın organında yayınlamaya kalktın mı, belli kriterlerinin aranması gerekir. Bu kriterleri aramadan yayınlanacak yazıda, olan okuyucuya oluyor... (7) 03-10-16/04/2020 Aydın”

     01.11.2020/Datça/Mehmet Erdal

     1-03.04.1988


     2-10.04.1988
     3-10.04.1988
     4-10.04.1988
     5-16.04.1988
     6-16.04.1988

7-16.04.1988

     (*) Halil Demirelli: Antalya/Gazipaşa/Çığlık Mahallesi-Köyü nüfusuna kayıtlı. 16.03.1987 yılında ölen Ahmet Çetin, 07.09.1989 yılında öldürülen Recep Demir ve daha pek çoğu gibi adli mahkum iken bizlerle tanışan ve bilahare aramıza katılan; ömrünün sonuna kadar olmasa da bir dönem bizimle yol arkadaşlığı yapan bir arkadaşımızdı. Cezaevinden tahliye olduktan sonra 2014/2015 yıllarında, bir husumet nedeniyle, vurularak öldürüldüğü söyleniyor.

     Halil Demirelli ile 1981 yılı Nisan ayı sonundan itibaren Denizli T Tipi Kapalı Cezaevinde bir dönem birlikte arkadaşlık ettik.

     (**) Muammer Özdemir: Denizli/Çal/Bekilli/Kutlubey (Muraca) 1957 doğumlu. Muammer ile 12 Eylül 1980 öncesi ve sonrası bir dönem Ulubey kırsalında, 1981-1982 yıllarında Denizli T Tipi Kapalı Cezaevinde ve 1986 yılında Buca Bölge Cezaevinde farklı biçimlerde yol arkadaşlığımız oldu. Siroza (Karaciğer kanseri) yakalandıktan sonra tahliye edildi ama 12 Mart 1987 yılında, tedavi için gittiği Almanya'da ölümü kucakladı.

                                 Ocak 1986/Buca Bölge Cezaevi (Muammer, önde, soldan ikinci)
                            29 Temmuz 1986/Çanakkale E Tipi Özel kapalı Cezaevi (Muammer, ortadaki)



                                               (Kaynak: Onların Anısına/İzdüşen Yayıncılık)

     (***) Ahmet Çetin: Denizli/Buldan/Derbent 21 Eylül 1951 doğumlu. Ahmet, bir adli mahkum iken siyasileşen, bizlerle yol arkadaşlığı yapmaya başlayan ve ölümüne kadar da bu yol arkadaşlığını sürdüren; içi-dışı bir ve yürekli bir arkadaşımızdı. Sürgün gittiği Sinop Cezaevinde gördüğü işkenceler sonrası rahatsızlandı ve sevk edildiği Ankara'da, tedavi edilmediği için, 16 Mart 1987 yılında öldü.

                                               (Kaynak: Onların Anısına/İzdüşen Yayıncılık)

     (****)


24 Ekim 2020 Cumartesi

2020.10.25.CEZAEVİ YAZILARI-26: "...SÖZDE SOSYALİST ÖZDE FEODAL..."

  Hiç yorum yok

 

     CEZAEVİ YAZILARI-26: “...SÖZDE SOSYALİST, ÖZDE FEODAL...”

     “... Çok uzun olması beklenen Komün söyleşisi, hazırlayanların takdir edilen çalışmaları nedeniyle, 'her şey söylendi, söylenecek bir şey kalmadı' denilerek, uzamadı. Böylece, bir anlamda Komün, kimilerini doğruladı, kimilerini mahkum etti.

     Neyse, bu konuya döneceğim.

     Dün gece, Kubilay'ın yanına gittik. Benimki gibi, onun burnu da, 84'te, daha sonra pişmaniyeci olan birinin ikinci kez sorguya alınmasına karşı çıkılırken kırılmıştı. Fazla kırılmış olmalı ki, ameliyat oldu. Doktor, 'Siyasilerin tümünün burnunu kıracağım!' diyormuş. O kadar çok burnundan ameliyat olan var ki... Epey büyük bir kemik almışlar. Yüzü, korkunç şişmişti. Daha önce olan Halil'inkini geçmiş...(1)

     “ Bildiğin gibi değil, yine eleştireceksin, biliyorum, ama aklım fikrim, yapılacak söyleşide idi. Dört kişi(2), gecemizi gündüzümüze kattık, günde 14-15 saat çalıştık. Sağlığımız bozuldu. Gören, delisiniz, diyordu. Ama, dile düşmekten, tefe konmaktan ve bugüne kadar olanlardan, örn: son 'Kadınlar' sorunu gibi, ki özetlemiştim, misli düzeyde ve belli bir kalitede bir çalışma olmalıydı, bu. Tanıdığın pek çok insanın hayalinin bile alamayacağı bir söyleşi olmalıydı, bu. Başardık. Tam 1,5 gün, durmadan anlatıldı. Bittiğinde, 'Söylenecek söz, kalmadı' dendi. Kutlayanların haddi hesabı yoktu. Halbuki, ben, yoğun bir tartışma bekliyordum. Bunu, çalışmanın boyutu yok etti. Çok sayıda insan, pek çok şeyi ilk kez duyuyordu.

     Bence, bugünlerde, Komün'ün, Ekim Devrimi'nin, Dev-Genç'in yeniden 'keşfedilmesi' boşuna değil. 'Komün'ü tartışmak, bugünkü sosyalizmin sorunlarını tartışmaktır.' Komün'e tam da bu perspektiften yaklaşmak gerekir. Böyle yaklaşınca, tartışma anlamlı ve yararlı oluyor. Herkes, müthiş yararlandığını ifade etti. Bazı konular ise, içinde bulunulan dönemin özelliği gereği, hemen ilgiyi çekti; teoride, 'yöneticilerin hizmetçi, halkın patron olması' ilkesinin olması ve 'emredici vekalet sistemi' denilen bir ilkenin varlığı gibi...Gerçekten, teoride, halka duyulan mutlak güven, çok sık ifade edilir. Yöneticilere ise hiç güvenilmiyor. Hatta, halkın, kendisini, kendi seçtiği yöneticilere ve memurlara karşı koruması gerektiği söylenir. Halkın eline, kendi memurlarının ve giderek devletin, kendine karşı yabancı bir güç olmaması, hizmetçi olmaktan çıkıp efendi haline gelmemesi için, iki araç veriliyor: Birisi, emredici vekalet, sistemi. Bu ilke, tüm yöneticileri, devlet memurlarını, ordu ve polis kadrolarını, halkın 'sorumlu memuru' kabul ediyor; halka karşı sorumlu memurlar. Halk, bunları, oy ile seçecek, her an hesap soracak ve istediği an görevden alacak. Hesap sorma ve her an görevden geri alma, burjuva demokrasilerinde olmayan bir şey, Halk ve Sosyalist Demokrasilerde ise, vazgeçilemeyen şeyler. Üstad, 'bunlardan vaz geçmek, ihanettir' diyor. Bu ilke, bugünkü 'sosyalist' ülkelerde, resmi ifade düzeyinde var ama pek işlerliği yok. Yoksa, o ülke halkları, var olan yöneticileri, hemen görevden alırdı. Bazılarımız, bu ilkenin yok olmasını, öyle istiyorlar ki... Ağızlarına bile almıyorlar. Anlayamıyorum. Biz ki, teori ile pratiğin, bugüne kadarki tüm birikimini irdeleyip, olması gerekeni savunduğumuzu söylüyoruz. Öyleyse, nerede olursak olalım, bu ideali savunmak ve yaşama geçirmek zorundayız. Bugünkü burjuva toplumun alternatifi bu. Bir ikinci araç da, işçi-memur ücretlerinin eşitliğidir. Yani, yöneticilik, arpalık olmaktan, yöneticiler, ayrıcalıklı memurlar olmaktan çıkmalıdırlar. Herkes, yönetici olabilmeli ve hem de çok ucuza bunu yapabilmelidir. Komün, bunu gerçekleştiriyor. Ve burjuvazinin, Komün'e kızmasının, yenilgi sonrası binlerce insanı öldürmesinin asıl nedeni de, bu nokta oluyor. Yani, burjuvazinin tüm yalanları mahkum oluyor. O, yöneticiliğin bir yetenek istediğini söylüyordu. Biz, sıradan işçinin bile yönetici olabileceğini iddia ediyoruz. Komün, bunu gerçekleştiriyor.

     Bu iki noktadan, bugünkü 'sosyalist' ülkelere bakıldığında, geçerli not alamıyorlar. Sınıfta kalıyorlar. Bir avuç bürokrat, devleti, keyiflerince yönetiyorlar. Ayrıcalıklı bir konumları var. Soru şu: Bu duruma geliş, neden engellenemedi? Yanıt: Çünkü, halkın elindeki araçlar alınmıştı! Yani, halk, silahlarından soyundurulmuştu. Silahlarından soyundurulmuş durumdaki halkın memurları, halka yabancılaştı; toplum-devlet ikiliği yeniden görüldü, devlet görece bağımsızlaştı ve sonuç, bugünkü durum oldu. Sosyalizm, sosyalizm diye diye sosyalizm katledildi.

     Bazıları, bu duruma çare olarak, çok partililiği savunuyor. Bence, yanlış düşünüyorlar. Çözüm, yukarıdaki araçlarla donatılmasında. Çok partililik, politik iktidarın ele geçirilmesi sürecinden kaynaklanan nesnel bir olgu ise kabul edilmeli. Ama süreç içerisinde, sınıfların arasındaki farkın silinmesinin doğal sonucu olarak, çok partililik de son buluyor. Yani sosyalizm, ilelebet çok partililiği savunmuyor. Öyleyse, çok partililik, panzehir olarak önerilemez. Bu, siyasal özgürlüklerin tartışılması anlamına gelmiyor. Tartışmasız, halk, iktidarın gerçek sahibi olması anlamında, sınırsız özgürlüğe sahip olmalı. Olmaması, çok abes. Bu konuyu anlayamıyorum: Halkın özgürlüğü sorunu, sosyalizmde tartışılmaz. O, zaten, sınırsız bir biçimde var kabul edilir. Kim ki 'Demokrasi...Demokrasi...iyi de fazlası?' diye konuşmaya başladı mı, tepem fokur fokur kaynamaya başlıyor. Kendisine sosyalistim diyen birisinin demokrasiyi yadsıması veya küçümsemesi, zoraki katlanılacak bir şey olarak görmesi, hiç de savunulacak bir tavır değil. Bana, sözde sosyalist, özde feodal bir kişiliği anlatıyor. Bir burjuva demokratının bile gösterdiği tavrı gösterememek ama sosyalistim demek, ııhh... Çarpık olan bir şeyler var ve bu düzeltilmeli...” (3)

     “...Geçen, bir yerde 'Her devrimci mücadelenin temel sorunu, iktidar sorunudur; tek sorunu değil.' demiştim. Bir arkadaş, ikisi arasındaki ayırım noktasını kavrayamamış, farkı nedir?, diye sordu. Çok farklı. 'Temel' olarak ele almak, doğru ve mücadelenin 'iktidar' perspektifinden daha geniş bir olay olduğunu ifade ediyor. Bu, bugünkü düzene, her anlamda alternatif olmayı ifade ediyor. Bunun pratiğe yansıması, her alanda alternatifi üretebilme oluyor. 'Tek' kabul etmek, hep politika ile uğraşmak ve dolayısı ile, dar bir perspektife sahip olabilmek oluyor. Biz veya kendi nam-ı hesabıma ben, dün, pratikte soruna böyle bakıyordum. Olayı, bu bağlamda da değerlendirebilirsin. Yani sevgi, insan ilişkileri, güzel bir şeyi ortak üretebilme vb. hep küçümseniyordu. Güzel ve coşkulu günlerdi. Temelde doğruydu da. Ama eksik ve biraz kaba idi...(4)

     “...Gazeteler, ANAP'ın inişe, SHP'nin çıkışa geçtiğini yazıyor. Özellikle İstanbul anketleri, daha anlamlı. ANAP, çok düşük puan almış. Bunun, önemli olduğunu düşünüyorum. Ama SHP'nin kavra (ya) madığı şu: Toplumsal muhalefetin kendiliğinden de olsa yükselmesinin nedeni, mevcut düzenin yetersizliği ve toplumsal sorunların eriştiği yeni boyuttur. Bir gazete, DYP'ye atfen, hükumetin, yerel seçimlerde belediyelere yardım yapacak gücünün kalmadığını söylüyordu. Bu, daha da önemli; mevcut yönetim yetemiyor. Bunun, bir açmaz anlamına geldiğini düşünüyorum. Böylesi durumlarda, yapılması gereken, taktik olarak, en geniş kitlelerin her tür istemlerinin yüksek sesle haykırılmasını sağlamak olmalıdır. Bunun yolları bellidir. Demokratik muhalefetin olmadığı bir dönemde, sosyal demokratlar, kış uykusuna yatmış ayılar gibi davranıyorlar. Halbuki, ekonomizmin bile çok önemli bir olay haline geldiği ülkemizde, TÜK-İŞ'in, tamamen ekonomik içerikli mitingleri çok anlamlı bulunabiliyor. Bu tür mitingleri, yalnızca mitingleri değil, her tür yolla tüm muhalefeti, siyasal bir örgütlenmenin yönlendirdiğini düşün. Öyle görünüyor ki, Özal Hükumeti, 4 yıl gidemeyecek. Pardon, 5 yıl. (5)Ama sorun, bir burjuva hükumetinin gitmesi ve yerine bir yenisinin gelmesi olayından öteye düşünülecekse, bu durumda, çok daha kalıcı şeyler yapmalı ve çok daha uzun dönemli bakmalı. Önemli olan, bu. Seyirci rolünden kurtulmak gerekiyor....(6)

     Aydın/27.03.1988/Memet “

     25.10.2020 /Datça

     (1)


     (2) Komün ile ilgili çalışmayı, daha önce de yazdığım gibi, üç kişi (Ben, Atilla Yalçın ve bir başka arkadaş) yaptığımız, şeklinde bir anımsama olayım var; bu mektupta ise dört (4) kişiden bahsediyorum. Şimdilik, bilemiyorum, diyorum.

     (3)



     (4)


     (5)Turgut Özal, bu yazının yazıldığı tarihten üç (3) ay sonra, 18 haziran 1988 tarihinde, ANAP'ın olağan kongresinde suikaste uğradı; yaralandı. 31 Ekim 1989'da Kenan Evren'den boşalan koltuğa oturarak Cumhurbaşkanı oldu. 17 Nisan 1993'te, Orta Asya ülkelerine yaptığı uzun bir gezinin ardından, kalp krizi geçirerek, hiç beklenmeyen bir şekilde öldü.

     (6)



17 Ekim 2020 Cumartesi

2020.10.18.CEZAEVİ YAZILARI-25: OLMASI GEREKEN HEP YARINDADIR...YARIN DAHAKİ YARINDADIR

  Hiç yorum yok

 

     CEZAEVİ YAZILARI-25: “...OLMASI GEREKEN, HEP YARINDADIR...YARIN, DAHAKİ YARINDADIR...”

     Eğer yapabilirsem, bir gün, "Cezaevi Yazıları" başlığı altında yayınladığım bu yazılar gibi, aynı ya da benzer bir formatta, 1981 yılı Nisan ayı (12 Eylül sonrası Denizli Kapalı Cezaevine girişim) ile 1991 yılı Ağustos ayı (1 Ağustos İnfaz yasası ile Nazilli E Tipi Özel Kapalı Cezaevinden tahliye edilişim) arasındaki süreci, siyasi bir tutsağın gözünden anlatmak, istiyorum. Bakalım, zaman ne gösterecek? Yaşayıp, göreceğiz!

     Şimdi, 1988 yılı Mart ayından, geldiğimiz noktadan, devam ediyoruz.

     ...OLMASI GEREKEN, HEP YARINDADIR...YARIN, DAHAKİ YARINDADIR...”

     “... Şenay anlatıyordu: Halil (*) dışarıdaki yaşamla uyuşamıyormuş. Kadınlar bile, üzerime üzerime geliyor gibi, diyormuş. Yol verip, yolu açıyormuş. Halbuki, mapusta, bir volta atma vardır ve kimse kimsenin voltasını kesemez. Dışarıdaki sizler, insanın bu çok doğal hakkına bile saygı göstermiyorsunuz, galiba...Ne kadar kötü. Cezaevinde, kabul et veya etme, biri konuşurken, dinlemek zorundasındır. Dışarıda, ne kendini dinletebiliyormuş, ne de kimseyi dinliyormuş. Ve kendisini, bir eve kapamayı düşünüyormuş. Yakında çıkması olası bir arkadaş, 'dinledikçe, moralim bozuluyor' diyordu. Aile ile, eski-yeni dostlarla, yakın ve toplumsal çevre ile sayısız, onlarca sorun çıkacak ve hepsi sil baştan edilip, çözülmeye çalışılacak. Çok eskiden birlikte olan ve yıllarca sonra cezaevine düşen bir tanıdık, ilk geldiğinde, 'sizi unuttular' dediğinde, nasıl büyük bir tepki ile karşılandığını, anlatıyordu. Bizde, hala 80'de düşmenin gerçekliğini kabul edememe var. Bu, çıkanın başına bela olabilecek. Biz, 80'lerin nesnel ve öznel koşullarını arayacağız, karşımızda, 88'lerin veya her ne zaman çıkarsak, o zamanın nesnel ve öznel koşulları olacak. İkisi arasındaki çelişkinin ortadan kaldırılıp, çıktığımız ana eklemlenmek, kolay olmayacak. Hiç kolay olmayacak. O kadar çok, çıkan ve aynı duyguları anlatanlar var ki, artık, çıkana kabahatleri yüklemek yerine, gerçeği kabul etmek gerekiyor. Örn: Çıkan dergilerde, hala, dışarıda iken alıştığımız söylemi arıyoruz. Bulamayınca, elimizin tersiyle bir kenara itiyoruz. Halbuki, aynı özü, yeni koşullara uygun biçimlerle yeniden üretebilmeyi başarmalı ve bunun zorunlu-gerekli olduğunu kavramalıyız. Dogmatizm veya bir başka ifadeyle, tutuculuk, tam bu noktada açığa çıkıyor. Her şeyi reddetmek ne kadar tehlikeli ise, bu tutuculuk da o kadar tehlikelidir. Gün geçtikçe, cezaevlerinde uzun yıllar yatan insanlar üzerinde, böyle gittiği var sayımı ile, umudumu yeniden sorguluyorum. Dört duvarı aşmak veya dışarıdaki taze yaşamı içeriye doldurup, baharın taze-diriltici başlangıcını yeniden yaşatabilmek, kolay olmayacak. Halbuki, başka bir yere akmayan suda yaşam, biter. O su, ölür. Ölüdür.” (1)

     “... 8 ve 18 Mart'lar gelip, kapıya dayandılar. 8 Mart, Dünya Emekçi Kadınlar günü ve o gün, ortak, anlamlı bir şeyler yapalım, dedik. Önceleri, 'Kadın sorunu mu?' denilip, dudak büküldü. Ama ısrar edildi. Artık, önemli-önemsiz konu ayırımı olmayacağı, bilinmeli. Özellikle, yaşamı örgütleyen iki cinsten birinin konumunun ve o cinsle ilişkilerin ele alınması veya en genelinde, bizce, kadın-erkek ilişkilerinin nasıl olması gerektiği konusu, önemsiz değil, tam aksine önemli, hem de çok önemlidir. Evli, bekar. Bugüne kadar, bu konu üzerinde yeterince, hatta hiç durulmaması, bugünkü öznel durumun ortaya çıkmasını doğurmuştur. Pek çok şey gibi, bu konuda da, kız-erkek, insanların, olması gereken anlayışa ulaşmaları ve olması gereken ilişkileri karşılıklı kurup-geliştirmeleri, kendiliğinden ve gökten bir vahiy inerek olabilecek bir şey değildir. Bu, bir eğitim ve dönüşüm sorunudur. Yani, iradi ve toplumsal bir olaydır. Öyleyse, bunun gerekleri yerine getirilmelidir. Getirebildik mi? Hayır. Şimdi, 8 Martların, bu konuda, somut bir adım atılabilmesi anlamında kutlanmasının yadsınması, boşuna değil. Ama aşacağız. Aşmak zorundayız...” (2)

     “...9 Mart'ta 'Kadın' konusunda bir söyleşi düzenledik. Yani, kadınları, kadınların dışında tartıştık. Kadınların, yani sizlerin, izlemesini isterdim. Feodalizm, olursa bu kadar, bu koşullarda böylesine yeniden üretilirdi. Feminizm vb. de ne imiş? Tamam, Feminizmin, bugünkü mevcut toplumda olumlu bir işlevi var ve bu, olması gereken değil, veya ben böyle düşünüyorum. Ama bu, dünden beri her şeyin mükemmel olduğu anlamına gelmiyor ki...Bana göre, dün bizim yarattığımız bir birikim vardı ve bu birikim, demokratik kadın hareketi şeklinde, olması gereken bir çizgiye kanalize olamadı. Yani, dün yapılması gereken, demokratik bir kadın örgütlenmesine yönelmek ve demokratik bir kadın hareketi yaratmaktı; olmadı. Bu, bugünden yarına olması gerekiyor. Bu yapılamadığı sürece, feminizm vb. adlar altında, beğensek de beğenmesek de, kadınların kendi özgün çabaları gündeme gelecektir. Kadınlar çalışmadan, kadınların sorunları çözülmez. Bunu kabul edeceğiz. Erkekler, kadınlar adına ahkam kesmekten vazgeçmeli(yiz). Gel de, sağlıklı bir tartışma yürüt ve olumlu bir adım at, anlamlı bir şeyler üret. Iıııhhh... Bazen, koyuver gitsin, diyorum, kendi kendime...Ama yanlışlar, doğru adı altında öylesine fütursuzca üretiliyor ki, duramıyorsun. Anlatıyorsun, ardından 'şeytan' kovalamaca ayinleri başlıyor! Bir arkadaş, kadınlara anlatsan, hiç biri inanmaz, bizim bu ilkelliklerimize, diyordu. Burjuva değer yargılarının egemen kılınamadığı bir toplumda feodal değer yargıları, yeniden ancak bu kadar üretilir. Halbuki feodal, burjuva ve hatta sosyalist ahlak ve değer yargıları... hiç biri kalıcı değil. Hepsi geçici. Hepsinin, toplumsal gelişimin belli bir anında belli bir anlamı var. Çağ değişince, dünde kalacak olanı, yeniden üreterek tarih sahnesine çıkamazsın. Bu, dünde yaşamak olur. Halbuki, olması gereken, hep yarındadır... Yarın, dahaki yarındadır... Bu, çok doğal. Bu, olaylara, diyalektik bakabilmek oluyor. Feodalizmi veya tutuculuğu, bugünkü koşullarda yeniden üretenlerimizin, giderek yaşamdan kopacakları kehanetinde bulunmak, zor olmasa gerekir. Öylesine açık ki...” (3)

     “...18 Mart da, Paris Komünü'nün 117. yıl dönümü. Genellikle, Komün olayı, bizim insanlarımız arasında, pek bilinmez. Adı bilinir de, tarihteki yeri ve teori açısından önemi bilinmez. Bu konuda çalışmaya başlamadan önce, ben de bilmiyordum. Sonra bir baktık ki, ahaa... Bugün bile tartışılan pek çok şeyin temeli, bu Komün hareketidir. Üsdat, boşuna, 'Üzerinde yükseldiğimiz temeldir.' dememiş. Sosyalizmin inşa sorunları ve özellikle proletarya demokrasisi sorunları tartışmasında ilk çıkış noktası, Komün olmak zorundadır.

     Bugün, Ekim Devrimi veya 70 öncesi Dev-Genç gibi, Paris Komünü'nün de yeniden 'keşfedilmesinin' nedeni vardır. Türkiye sol hareketi, dününü sorguluyor. Dünya ölçüsünde, teoride, Gorbaçov'la başlayan ve yoğunlaşarak gelişen bir tartışma var. Türkiye'nin gündeminde, 'Nasıl bir demokrasi?' tartışması var. Yani bizler, Türkiye halkına, nasıl bir demokrasi öneriyoruz? Bunun yanıtı, proletarya demokrasisi olduğu ölçüde, ikinci bir soru gündeme giriyor ve yanıtlanması gerekiyor. Nasıl bir proletarya demokrasisi? Bunu, 'Nasıl bir sosyalizm?' şeklinde de anlayabiliriz. Yani, soyut 'sosyalizm', bir şey anlatmıyor. İnsanlar, bugünden görmek ve anlamak istiyorlar. Bir başka deyişle, sosyalizm, yarının sorunu olarak değil, bugünden yarına kurulacak ve geliştirilecek bir sorun olarak görülmelidir. Onun, bugünkü yaşamımızda da bir anlamı vardır. Sosyalizm, özünde, ne yalnızca bir iktidar sorunudur, ne de iktidar sorunundan öte bir olay. Veya, siyasi insan, salt politika ile düşüp kalkan değil, politikaya çok büyük önem veren, ama yaşamın, politikadan öte yönlerinin olduğunu da bilen insan, olmalıdır. Olmalıdır, diyorum, çünkü, olabilmek kolay değil. Bu, bir anlamda, eksikliğin giderilmesi olarak da yorumlanabilir. Bu eksiklik giderilemediği ölçüde, hata oluyor. İşte,... pek çok şeyin, ama özellikle proletarya devletinin örgütlenişini, teorik düzeyden pratik düzeye ilk aktaran, Paris Komünü'dür. Bizim önerdiğimiz D. Komiteleri'nin (yarının Halk Komünleri'nin) atası, Komün'dür. Bucak, anlamına geliyor. Tamamen, seçimle seçilen yöneticilerden oluşuyor. Yerel birim düzeyinde, yöneticileri halk seçiyor. İl ve ülke düzeyinde, halkın seçtiği delegeler seçiyor. Ama tüm yöneticilere karşı, istisnasız, mutlak bir güvensizlik var. Bir gün, onların, kendilerini seçen halktan yabancılaşıp, halka karşı bir güç oluşturmaya çalışacakları (Bugün, bürokratların, halktan uzaklaşıp, halka karşı bir güç oluşturma sürecine girdikleri Sovyetler de olduğu gibi.) konusunda, mutlak bir güvensizlik duygusu var. Bunun için de, tüm yöneticiler, halka karşı sorumlu ve her an hesap vermekle yükümlü kılınıyorlar. Halk, kendi seçtiği yönetici veya delegenin yaptığı işlerden memnun olmazsa veya kendine hizmet ettiğini görürse, derhal, onu görevden alıyor. Buna, 'Emredici vekalet sistemi' deniyor. Gerçek bir proletarya demokrasisini sahtesinden veya burjuva demokrasisinden ayıran temel kriter de, bu oluyor. Bu sisteme, doğrudan demokrasi ya da proletarya demokrasisi, sen, buna, Sosyalist-Halk Demokrasisi de diyebilirsin, deniyor. Yöneticilerin en fazla ücretleri ise, bir işçinin en yüksek ücreti ile eş oluyor. Parlamento, burjuva parlamentosundan farklı oluyor. Yalnız yasama görevi ile değil, yasama ve yürütme görevi ile yükümlendiriliyor. Yani, parlamento üyeleri (Sovyetler'de Yüksek Sovyet Şurası, Çin'de Halk Kongresi, Küba'da Ulusal Konsey vb.) hem yasa çıkaracaklar, hem çıkardıkları yasaların sonucunu denetleyecekler ve hem de halka hesap verecekler. Öz olarak böyle ifade edebildiğim bu demokrasi anlayışı, halka sunacağımız ve bugünkü politik düzenin/var olan 'sosyalist' ülkelerin alternatifi olan demokrasidir. Var olan 'sosyalist' ülkelerin çoğunda, bu yeni düzenin içeriği soğurtulmuş ve geriye bürokratik bir devlet aygıtı kalmıştır. Bütün bu deneylerin üzerinde, bütün bu deneylerden dersler çıkararak, kendi toplumumuzu kuracak olan bizler, doğrudan demokrasinin ne olduğunu öğrenmek, bilmek ve nerede bulunursak, orada yaşama geçirmek zorundayız. Koşullar, bu demokrasinin biçimini belirler. Öz, aynıdır ve kesinlikle yok olmaz. Kitleler, bundan taviz vermez. Üsdatlarda, kitleye duyulan mutlak ve tartışılmaz bir güven, kendini çok açık gösteriyor. Memurları ve tüm yöneticileri, işçiler ve hizmetliler; halkı da, bir işverene eş görüyor. Bu, çok önemli bir olay. Halk, senin patronunun yetkileri ile donanınca, iktidarın gerçek sahibi olduğunun farkına varıyor. Bu nokta, çok önemli. Kendilerine, devrimciyim, diyen ama halka güvenmeyen, tepeden inmeci anlayışlara sahip görüştekilerin, panzehiri oluyor. İşte bundan dolayı, bizim D. Komiteleri önermemiz, dışımızdakilerin turnusol kağıdı görevini görüyor. Her şeyi, meydana çıkarıyor. Evet, canım, bugün, halkımıza, demokrasi tartışmaları içinde, tam da bu demokrasi anlayışını sunacağız. Doğrudan demokrasiyi savunmak liberalizmdir, diyen arkadaşlar, aslında, sosyalizmi, yani kendilerinin uğruna savaştıkları toplumsal düzeni reddediyorlar. Cahillik gibisi yok!...

     Çok mu uzun anlattım? Gerekliydi. Şimdi, bu mektubu yazarken yaptığım çözümleme, 18 Mart'ın konusunun çözümlemesi. Kaç gündür, deli gibiyim. Aklımda fikrimde bu vardı. Tanju (**), 1988 T. Sorunları yıllığındaki yazısının bir yerinde, sorunların kavranılması sürecinin, en uzun zamanı alan süreç, olduğunu, yazıyordu. Öncelikle, bir sorun, düşünce planında çözümlenmeli. Bu, işkenceli uzun bir zaman, demek. Bazıları, doğuma benzetir. Çözümleme tamamlandıktan sonra, gerisi kolay... “ (4)   (Aydın/06-13.03.1988)” 

     18.10.2020/Datça

     Mehmet Erdal

  1. 13.03.1988 tarihli mektup.

                                                                    

  2. 06.03.1988 tarihli mektup


  3. 13.03.1988 tarihli mektup

                                                                            

  4. 06.03.1988 tarihli mektup

                                                                         

     (*) Halil Beytaş: Aydın'lı Şenay, Şerife ve Halil Beytaş kardeşlerin, en küçüğü. Oral Çalışlar, bir dönem birlikte yattığı Halil ile uzun bir söyleşi yapmış ve bu söyleşi ile 1987 yılı Yunus Nadi birincilik ödülünü, kazanmıştı. Şenay ve Şerife kardeşler, farklı yıllarda girdikleri sınavlarda İTBF'yi (Ege Üniversitesi'ne bağlı İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi) kazanmışlar ve orada okumuşlardır. Tanışıklığımız, bu okuldaki öğrencilik yıllarından ve bilahare bir dönem birlikte yürüdüğümüz Yol'daki arkadaşlığımızdan gelir. (İnternette bulabildiğim üç ayrı baskısı)




     (**) Mehmet Tanju Akad. (Daha önce de yazmıştım; Tanju Akad'ın şimdilerde nasıl bir duruş sergilediği ayrı bir konu; o yıllarda, şahsen ben, onun yazılarından çok yararlandım. Bu gönderme de, bunun yazılı kanıtıdır.)

11 Ekim 2020 Pazar

2020.10.12.CEZAEVİ YAZILARI-24: 1.MAYISIN 101.YIL DÖNÜMÜ!

  Hiç yorum yok

       CEZAEVİ YAZILARI-24: 1 MAYIS'IN 101. YIL DÖNÜMÜ !

     Bu kez, 1987 yılında, Aydın E Tipi Özel Kapalı cezaevinde, 101. yıl dönümünde (1987), 1 Mayıs günü için yazılmış ve o gün o cezaevinde yapılan kutlamada okunmuş konuşma metnini, öncekiler gibi, orijinal haliyle paylaşıyorum.

     Paris Komünü'nün 117. yıl dönümünde (1988), yine Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevinde ortaklaşa yapılan ve sizlerle (6 bölüm halinde) paylaşılan çalışmanın ardından bu konuşma metnini (bir yıl önce yazılmış olsa da) paylaşmanın, çok anlamlı olacağını düşündüm.

     Bu konuşma metni, bir ölçüye kadar da olsa, o günleri (haydi, genelleştirmeden ifade edeyim, ki bu daha gerçekçi bir yaklaşım olur) o cezaevinde yaşayan Devrimci Yolcu tutsakların genel ortalamasının, konuşma metninde değinilen bazı konularda, o tarihsel koşullarda ne düşündüklerinin yazılı kanıtı niteliğindedir.

     Bunu, tarihe not düşelim!

     ***

     “ Bugün, 1 Mayıs...

     Bugün, işçi sınıfının birlik, dayanışma ve mücadele günü...

     Bugün, fabrikalarda, sokaklarda, meydanlarda, zindanlarda milyonların savaş ve barış türküleri söylediği gün...

     Bugün, kendi gücünün bilincine varan işçi sınıfının, bu gücünü ortaya koyduğu gün...

     Bugün, ilk kez evrensel düzeyde, 8 saatlik iş günü talebi için iş bırakımını gerçekleştiren işçilerin bu eylemlerinin 101. yıl dönümü...

     Bugün, bizim günümüzdür!

     ARKADAŞLAR...

     Uzun bir suskunluk döneminin ardından öğrenci gençliğin, aydınların, işçi sınıfının ve yoksul köylülerin, kendiliğindenci yönü ağır basarak da olsa, mücadelelerinin yükselmeye; yedi yılda zor'la oluşturulmuş kabuğun kırılmaya; yılgınlık, korku, teslimiyet havasından ve psikolojik baskılanmadan kurtulunmaya çalışıldığı bir dönemde, burada, oligarşinin zindanında bir Mayıs'ı kutluyoruz.

     Devrimci bilincin, iradenin, değer yargılarının, kişiliğin ve benzeri bize ait ve bizde olması gereken ne varsa, her şeyi(n) silinip atılmaya, yok edilmeye çalışıldığı bu zindanlarda bugün, bir kez daha, yarına, daha bir umutla ve inançla bakıyoruz.

     Dünümüzü biliyoruz. Bugünün anlamını kavrıyoruz. Yarın olacakları görüyoruz.

     ARKADAŞLAR...

     İnsanlık tarihi, ezen ve ezilen sınıflar arasındaki çatışmaların tarihidir. Bir yanda köle sahipleri, feodal beyler, ağalar ve burjuvalar... Öbür yanda köleler, serfler ve işçiler.

     Önce köleler ve serfler direndiler. Tarih, Spartaküs ve köylü isyanlarını kaydetti. Şimdi, 6 yüz yıldan beri işçi sınıfı direniyor. Tarih 1830, 1848, 1860 işçi isyanlarını, 1870 Paris Komünü'nü, 1917 Ekim Devrimi'ni kaydetti.

     İnsanlığın yaşayacağı ve tanıklık edeceği en son sömürü düzeni, kapitalizm'dir. Ve çağımız, kapitalizmin en yüksek aşaması olan emperyalizm, proleter devrimler ve ulusal kurtuluş savaşları çağıdır. Kısacası, kapitalizmden sosyalizme geçiş çağıdır.

     ARKADAŞLAR...

     Kapitalizm ile birlikte doğan işçi sınıfı ve burjuvazi arasında, ilk günden bugüne değin gözlenen şey, çatışmadır. Bu çatışma, yüzyıllar boyunca sürmüştür. Çok çeşitli biçimler almıştır. Ekonomik-demokratik, ideolojik ve politik cephelerde yürütülmüştür. Üst ve kanlı boyutlara ulaşmıştır.

     1 Mayıs, işçi sınıfının burjuvaziye karşı yürüttüğü bu kanlı savaşta, önemli bir dönüm noktasıdır.

     Rosa Luxemburg'a göre 'Bir Mayıs düşüncesinin dayandığı dahiyane temel, proleter kitlelerin hiçbir aracı olmadan kendilerinin sahneye çıkışıdır; günlük parlamenter süreç içinde devletin kısıtlamaları ile tek bireyler haline getirilen ve kendi iradelerini ancak oy kullanıp kendi temsilcilerini seçerek ortaya koyabilen milyonlarca işçinin gerçekleştirdiği siyasal kitle eylemidir.'

     1 Mayıs, işçi sınıfının 8 saatlik iş günü talebi için, dünya barışı ve sosyalizm için, en önemli mücadele biçimi olan grev'i bir silah olarak kullanmaya başladığı gündür.

     İşçi sınıfı, bu silahını 14. yüzyıldan beri kullanagelmişti... 14. yüzyılda işçiler greve gitmiş ve kulakları kesilmişti. Daha sonraki yüzyıllarda yine sayısız grevler olmuş ve her grevden sonra grevciler idam edilmiş, kurşunlanmış, sürgüne gönderilmiş, işsizliğe ve açlığa mahkum edilmişti.

     İşçi sınıfı, grev silahını, çok çeşitli amaçlar için kullanagelmişti... 16-17 saate varan çalışma saatlerini azaltmak, ilkel ve çok kötü koşullarda çalışan küçücük çocukların ve kadınların çalışma dışı bırakılmasını sağlamak, çalışma koşullarını düzeltmek, ücretleri artırmak, ulusal ve uluslar arası düzeyde örgütlenme hakkını elde etmek, kendi toplumsal düzenlerini kurmak için...

     1830'da 'ya çalışarak yaşamak ya da kavgada ölmek için grev yapıyoruz' diyordu, Lyon'lu işçiler...

     1848'de 'ya ekmek ya kurşun', 'ya kurşun ya iş' diyordu, Fransız işçiler... Ama ilk kez, İngiliz sömürgecilerinin İrlandalı özgürlük savaşçılarını sürgün ettiği Avusturalya'da, Avusturalyalı işçiler, bir proleter bayram gününü, 8 saatlik iş gününü elde etme aracı olarak kullanmayı düşündüler. O gün, bütün bir iş günü boyunca çalışmamaya, o gün 8 saatlik iş günü lehinde gösteriler yapmaya, toplantılar ve eğlenceler düzenlemeye karar verdiler. Gün olarak da 21 Nisan 1856 tarihini seçtiler.

     Avusturalyalı işçiler bu kutlamayı, bir kez için düşünmüşlerdi. Ama sonuç, farklı oldu. Bu eylemin olumlu etkisi, işçiler üzerinde hızla yayıldı. Onları canlandırdı.

     'Gerçekten işçilere, kendi kendine kararlaştırdıkları bir anda, kitle halinde işi bırakmaktan daha fazla cesaret ve kendi gücüne güven duygusunu ne verebilir? Fabrikaların ve atölyelerin ebedi kölelerine, kendi öz birliklerini toplamaktan daha fazla ne cesaret verebilir?' (Rosa Luxemburg)

     Avusturalyalı işçilerin örneğini ilk izleyenler, Amerikalı işçiler oldular.

     Avrupa'dan Amerika'ya göç eden işçi önderlerinin önemli bir etkinliğinin olduğu Amerikan işçi sınıfı, o tarihlerde, hızla gelişen kapitalizme koşut olarak, gangster sendikacılık anlayışından uzak olarak gelişmeye ve uluslar arası işçi hareketindeki yerini almaya çalışıyordu. Amerikalı işçiler, dünya işçi sınıfının büyük ve unutulmaz önderi Marx'ın ölümünden üç yıl sonra, 1886 yılında, 1 Mayıs gününü, evrensel bir iş bırakma günü olarak kutlamaya karar verdiler. 1 Mayıs'ta 200.000 işçi 8 saatlik iş günü talebinde bulundu. Ve o gün, Amerikan işçi sınıfı, Şikago sokaklarında 6 şehit verdi. Güçlenen ve daha sonraki tarihlerde kullandıkları iğrenç yöntemlerle belleklere kazınacak olan Amerikan burjuvazisi, polisiye tedbirlerle ve yasal baskılarla, işçilerin bu gösterileri tekrarlamasını engellediler. Yine de 1888'de bu doğrultuda bir karar alınıp, gelecek gösterilerin 1 Mayıs 1890'da olmasını kararlaştırdılar.

     İşçi sınıfı mücadelesinin beşiği ve yüzyıllardır süregelen kanlı çatışmaların sahnesi olan, 1870 Paris Komünü deneyimini yaşayan Avrupa'da, işçi sınıfı yeniden toparlanmaya ve eski mücadele geleneğini yeniden canlandırmaya başlamıştı. Bu toparlanmanın ve canlanmanın en güçlü ifadesi, 1889'da toplanan Uluslararası İşçiler Kongresi oldu. 400 delegenin katıldığı bu kongrede 8 saatlik iş günü talebinin en başta yer almasına karar verildi. Bunun üzerine Fransız işçi temsilcisi Lavigne, uzak bir görüşlülükle, bu talebin, evrensel bir iş bırakma ile dile getirilmesini teklif etti. Amerikan işçilerinin temsilcisi, yoldaşlarının bu doğrultuda aldığı karara dikkati çekti. Kongre, bu tarihte, Uluslar arası proletarya gününün kutlanmasına karar verdi.

     Kimse, bu kutlamanın her yıl yapılmasını önermedi.

     Ama bu düşünce, hızla tüm dünyaya yayıldı. Tüm dünya işçi sınıfı, ezilen halkları ve sosyalistleri bu günü benimsedi. Her gün yeni katılımlarla, bu günü kutlaya geldiler...

     ARKADAŞLAR...

     Dünya işçi sınıfının bu uzun ve kanlı mücadele geleneği içerisinde, ülkemiz işçi sınıfının yeri nasıldır? 1 Mayıs'ın ülkemiz tarihindeki önemi nedir?

     İlk işçi grevine 1872'de ve ilk işçi örgütlenmesine 1895'de rastlanan Osmanlı İmparatorluğu'nun, yarı-sömürge bir ülke olduğu bilinen bir gerçektir. Kapitalizmini ülke içi dinamikleri üzerinde geliştiremeyen Osmanlı İmparatorluğu'nda , nicel ve nitel anlamda güçlü bir işçi sınıfı ve mücadelesinin varlığı da söz konusu değildir. Osmanlıda, tipik bir sömürge özelliği olarak kıyı bölgelerde ve özellikle liman kentlerde dış yönlendirme ve sermaye yatırımı ile geliştirilmeye çalışılan cılız bir sanayileşmeye bağlı olarak gelişen işçi sınıfının mücadeleleri ve örgütlenme çabaları söz konusu ise de, bu mücadelelerin ve örgütlenme çabalarının önemli bir boyuta ulaştığını söylemek mümkün değildir. Hele Avrupalı ve Amerikalı, hatta Çinli işçiler ile kıyaslanması söz konusu bile edilemez.

     1906-1908 ve daha sonra 1919-1922 işgal yılları arasında yükselme ve yaygınlaşma özelliği gözlenen işçi sınıfının mücadele ve örgütlenme çabalarında, Cumhuriyet sonrası, uzun bir sekteye uğrama söz konusudur.

     Emperyalizme ve merkezi, feodal, askeri otoriteye karşı aldığı tavır ve önderlik ederek başarıya ulaştırdığı ulusal kurtuluş savaşı ile ulusal ve ilerici yönünü ortaya koyan Kemalizm, Cumhuriyet'in ilanı sonrası geliştirdiği 'imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir toplumuz' sloganında formüle edilen bir anlayışla; hem doğudaki Kürt ulusuna karşı yoğun bir jenosid politika ve hem de işçi sınıfının her tür örgütlenme ve mücadele yürütme çabalarına karşı koyu bir tenkil politikası izlemiştir.

     Karadeniz'de Mustafa Suphi ve 14 yoldaşını boğdurtan Kemalizm, işçi sınıfının yabancı sermayedarlara karşı yürüttüğü ekonomik-demokratik mücadeleye bile tahammül edememiş, grevleri zor'la bastırmış, sendikal örgütlenmeleri kapatmış, güdümlü sendikalar örgütlemeye çalışmış, işçi sınıfı adına faaliyet sürdürdüğünü söyleyen yayın organlarının ve politik örgütlenmelerinin faaliyetlerine son vermiş, tüm ilericileri ve sosyalistleri ya susturmuş, ya hapsetmiş, ya da sürgüne göndermiştir.

     Bu bağlam içerisinde, 'Türkiye'de gösteri boyutu olan ilk 'amele bayramı' 1921 yılında kutlandı. Bu gösteri aynı zamanda İstanbul'u işgal altında tutan güçlere karşı bir direnişti. Bu nedenle işgal kuvvetleri 1 Mayıs gösterilerini engelleme yoluna gittiler.' (Yeni Gündem, sayı:60) İşgal kuvvetlerinin yasaklamalarına rağmen ilerici yayın organları 1 Mayısa geniş yer verdiler ve İstanbul'daki işçiler o gün çalışmadılar.

     1922 yılında, İstanbul yine işgal altındadır. Bu kez, işgal kuvvetleri bir bildiri yayınlayarak belirli kurallar çerçevesinde 1 Mayıs bayramının kutlanabileceğini duyurdu. Ve 1 Mayıs, o yıl törenlerle kutlandı.

     Cumhuriyet sonrası ilk bir-iki yıl 1 Mayıs, işçi sınıfının var olan bazı sendikal örgütlenmelerince, anlamına uygun olarak kutlanmaya çalışılmıştır. Ancak İzmir İktisat Kongresi'nden sonra, 1924 yılında, Kemalistler, 1 Mayıs'ı kutlamaya çalışanlara karşı sert tedbirler aldı. İlerici işçileri ve aydınları hapis etti. İşgalcilere karşı bağımsızlık savaşı yürüten Kemalistler, işgal kuvvetlerinin bile kutlanmasına izin verdikleri 1 Mayıs'ı, 'Bahar bayramı' olarak ilan etmiş ve resmi tavrını ortaya koymuştu. Böylece Kemalizm, sendikal ve politik örgütlenmelerinden, ekonomik-demokratik, ideolojik ve politik mücadele hatlarından yoksun bırakılmış olan işçi sınıfımızın, sınıfsal iradesini ortaya koyabileceği her türlü olanağı yok etmeye çalışmıştır. Kemalizm, bunda, uzun dönem başarılı da olmuştur.

     Ülkemizin yeni-sömürge bir ülke haline getirilme sürecinin başladığı 1946 yılı 5 Haziranında, cemiyetler konusunda yapılan bir değişiklik ile, sınıflar esasına dayalı dernek kurma yasağı kaldırıldıktan sonra kurulan sendikalar ve işçi sınıfının temsilcisi olduğunu söyleyen 'sol partiler' ile grev hakkının elde edilmesi için mücadele verilmeye çalışılmıştır. Taa 1925 yılında çıkarılan 'Takriri sükun' kanunundan sonra zaman zaman değişik yerlerde grevler gözlemlenmiş ise de, Türkiye İşçi sınıfı, 1946'dan sonra dahi daha uzun süre grev hakkını kazanamamıştır. Bu hak, ona, 27 Mayıs 1960 darbesi sonrası oluşturulan 61 Anayasası çerçevesi içinde, 15 Temmuz 1963'de çıkarılan 275 sayılı yasa ile bir hak olarak verilmiştir. Türkiye işçi sınıfının, Türkiye'deki kapitalizmin gelişmesine koşut olarak 'kendiliğinden sınıf' olmak konumundan 'kendisi için sınıf' olma konumuna ulaşma doğrultusundaki, giderek görkemli biçimler alan mücadelesi, gerçek anlamda, bundan sonra gözlenmeye başlanmıştır; 15-16 haziran işçi hareketi, bunun unutulmaz bir örneği olmuştur.

     Türkiye Sol Hareketi'nin geleneksel kalıplarını kırmaya, ihtilalci politik örgütlerini yaratarak ihtilalci yolunu pratikte belirlemeye ve devrimci teoriyi bir eylem kılavuzu olarak kullanmaya başladığı bu aynı dönemde, işçi sınıfımız, hala 1 Mayıs'ı, anlamına uygun olarak kutlamaya başlamamıştı.

     12 Mart Askeri Faşist Darbesi'nin hemen ardından başlayan Türkiye Sol Hareketi'nin toparlanma sürecinde, 1976 yılında, yarım yüzyıllık aradan sonra, işçi sınıfımız ve Türkiyeli ilericiler, yurtseverler ve devrimciler 1 Mayıs'ı kitlevi gösteriler ile kutlamaya başladı. Yüz binler meydanlara aktı.

     Oligarşi, işçi sınıfımızın, çalışanlarımızın, aydınlarımızın ve gençlerimizin bu günü böylesi görkemli bir biçimde kutlamasından rahatsız oldu. Türkiye ekonomisinin tıkandığı, büyüme hızının sıfır noktaya düştüğü ve bunalımının had safhaya ulaştığı 1977 yılında, kitleleri pasifize etmenin yollarını aramaya başladı. Vurucu gücü olan sivil faşistlerin öğrenci gençlikten başlayarak toplumun her kesimine yaygınlaştırdıkları saldırılarının yanı sıra, MİT ve KONTR-GERİLLA örgütlenmelerinin saldırıları da gündeme geldi. 1977 yılı 1 Mayıs'ında taksim meydanını dolduran yüzbinlerin üzerine ateş açıldı. Tam bir katliam yaşandı. Daha sonraki ölenlerle toplam 40 kişi, bu meydanda yaşanan katliamda can verdi. Bugün, bu katliamında 10. yıl dönümüdür. Bugün, bu katliamı yapanlardan hesap soracağımızı bir kez daha ifade ediyoruz. Bugün, aralarındaki kör döğüşü ile oligarşinin bu katliamı yapması sonrası sürdürdüğü yalan ve demagojiye, katliamını gizleme çabalarına malzeme veren ' sol' grupların bu konumlarının bir kez daha göz önüne getirilmesini ifade ediyoruz. Bugün, şehit olan 40 ilerici ve yurtseveri saygı ile anıyoruz.

     Sonraki 1978 yılı 1 Mayıs'ında, oligarşinin tüm çabalarına karşın, Türkiye işçi sınıfımız ve Türkiye'li devrimciler, 1 Mayıs'ı, bütün güçleri ile en kitlevi biçimde kutlamak için meydanlara doldu. Böylece, oligarşinin 1977 katliamının emekçi halklarımızı yıldıramayacağını gösterdiler. Sonraki 1979 ve 1980 yıllarında İstanbul taksim alanında miting yapılmasının yasaklanmasına karşın, İstanbul da dahil olmak üzere bütün ülke çapında her türlü yol ve olanaklar kullanılarak, 1 Mayıs, anlamına en yakışır biçimde kutlandı. Böylece 1 Mayıs 77 ve daha sonraki bütün ülke çapında yaşanan saldırıların ve katliamların Türkiye işçi sınıfını ve Türkiye'li devrimcileri yıldırmasının mümkün olmadığı, aksine daha güçlü ve yaygın direnişlere yol açtığı-açacağı gösterilmiştir. Ve yine, böylece, devrimci iradenin, bilincin, devrimci örgütlenmenin ve devrimci önderliğin söz konusu olduğu oranda, yer ve zamanda, her tür askı politikalarının, saldırılarının ve katliamların ancak tek bir sonuç yaratacağı pratikte görülmüştür; daha yaygın ve daha üst boyutlara varan yeni direnişler...

     12 Eylül öncesi dönemde, bu yükselen mücadele ve direnişler içerisinde Aşkale, Yeni Çeltek, Tariş, Cibali Tütün, Adana tekstil fabrikaları... vb. işçi eylemlerini yaratan işçi sınıfımız, devrimcilerin ve devrimci sendikaların önderliğinde, pek çok iş yerinde patronlara, 1 Mayıs'ın işçi bayramı olduğunu ve tatil günü kabul edilmesi gerektiğini toplu sözleşmelerle kabul ettirmiştir.

     12 Eylül askeri Faşist Darbesi sonrası yaşanan resmi faşist terör döneminde işçi sınıfımız, Türkiyeli devrimciler, ilericiler, demokratlar, yurtseverler, tüm çalışanlar, yoksul köylüler ve ezilen Kürt ulusu, ağır kayıplara uğramışlardır. Emekçi halklarımız ve Türkiyeli devrimciler pek çok önderini yitirmiş; on binlerce militanı ve üyesi işkencelerden geçirilmiş; binlercesi zindanlara doldurulmuş; devrimci iradeleri yok edilmeye, devrimci bilinçleri, onurları ve değer yargıları köreltilmeye çalışılmış; tüm sendikal, demokratik ve politik örgütlenmeleri kapatılmıştır. Bir kısmı hala devam eden, binlerce kişi hakkında davalar açılmıştır. Yeni oluşturulan 82 anayasası çerçevesinde, işçi sınıfının amansızca sömürüleceği ama gıkının çıkmayacağı bir yasal-kurumsal yapı oluşturulmuştur. Daha sonra çıkarılan ve bir anlamda bu çerçevenin içini doldurmayı amaçlayan yasalarla da sendika kurma ve grev hakkı, tüm emekçilerin söz söyleme, düşünce belirtme, toplantı ve gösteri yürüyüşü yapma hakkı göstermelik düzeye indirgenmiştir. Oligarşi, 1 Mayıs'ın ' Bahar bayramı' adı altında çarpıtılmasına bile tahammül edememiş, 1 Mayıs'ı tamamen ortadan kaldırmıştır. Tekelci burjuvazi, kendi bunalımını aşmaya çalışıyor. Bunalımdan çıkmanın yolu olarak gördüğü ve gündeme getirdiği uygulamalara devam ediyor. Ama boşuna!

     12 Eylül Askeri Faşist Darbesi sonrası yenilgiye uğratılan Türkiye sol hareketi, yeniden toparlanacak. Daha da güçlenecek. Emekçi halklarımıza önderlik edecek.

     Bugün bu inançla, oligarşinin bu cezaevinde diyoruz ki;

     İşçi sınıfımız, emekçi halklarımız ve Türkiyeli devrimciler, dünün temeli üzerinde devrimci mücadelesini sürdürecek ve yeni direnişler yaratacaktır.

     İşçi sınıfımız ve Türkiyeli devrimciler, gasp edilen tüm haklarını tek tek geri alacaklardır.

     Özgürlük, bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm türküleri daha gür söylenecektir.

     1 Mayıs meydanlarda, sokaklarda, tarlalarda, zindanlarda...nerede varsak orada, her zamankinden daha görkemli kutlanmaya devam edilecektir.

     Zafer, emekçi halklarımızın birleşik devrimci savaşının olacaktır.

     YAŞASIN 1 MAYIS İŞÇİ BAYRAMI.

     1 MAYIS 77 KATLİAMI UNUTULMAYACAK.

     BÜTÜN ÜLKELERİN İŞÇİLERİ VE EZİLEN HALKLARI BİRLEŞİN!

     Not: Spartakistler Ne İstiyor?, Grev ve Türkiye'de Grev Hakları,

     Yeni Gündem 60. sayıdan yararlanılarak, hazırlanmıştır.

     29.04.1987/AYDIN”

     12.10.2020/Datça

     Mehmet Erdal 

                                            

                                                                 


                                                                          


6 Ekim 2020 Salı

2020.10.06.DATÇA BELEDİYE MECLİSİ EKİM AYI OLAĞAN TOPLANTISI!

  Hiç yorum yok

 

     DATÇA BELEDİYE MECLİSİ EKİM AYI OLAĞAN TOPLANTISI!

     Köy yerleşim ve gelişim alanlarına yapılacak geçici ruhsatlı konutlar ile ilgili olarak Eylül ayı içinde yaşanan ve giderek farklı boyutlara sıçradığı konuşulan tartışmalar nedeniyle bugün yapılacak olan Belediye Meclis toplantısına ilginin, önceki toplantılara göre daha yoğun olacağı öngörülen bir şeydi; bu nedenle, izleyicilere ayrılan sandalyelerden birisini sahiplenebilmek için her zamankinden 5-10 dakika daha önce yola çıkıp Meclis salonuna vardım. İçeride, Datça Havadis'ten Aydın bey ve iki izleyici vardı.

     Saat 09.30'a doğru meclis üyeleri, izleyiciler ve salonda görevli belediye çalışanları salona girmeye ve yerlerine oturmaya başladılar.

     Saat 09.30 oldu ve her zaman saat tam 09.30'da salona giren Belediye başkanımız Gürsel Uçar'dan ses seda yoktu. Aydın bey, Meclis Divan kurulu üyesi olan ve divandaki yerinde oturan Hayriye hanıma toplantının neden başlamadığını, sordu. Hayriye hanım, aşağıda inşaatçılar var, başkan onlarla konuşuyor, dedi. Toplantıya gelirken, belediye dış giriş kapısının sağ tarafındaki kalabalığın nedeni şimdi anlaşıldı, dedim, kendi kendime...

     ***

     Saat 09.45'te, salon dışında bulunan meclis üyeleri ve belediye başkanı salona girmeye başladılar.

     AKP Grup Başkan Vekili Haluk Laçin, saat 09.30 civarı toplantı salonuna ilk girdiği anda belediye Halkla İlişkiler'de çalışan ve canlı yayınla ilgilenen görevli nezdinde dile getirdiği itirazlarını bu kez Belediye Başkanına hitaben dile getirmeye başladı: Neden salonda tek canlı yayın kamerası vardı? Belediye, bir ikinciyi alamıyor muydu? Bu durumda, yalnızca başkan konuşsun yeterdi! Başkan, bu konuda olanaklar vb. ile ilgili çok da anlaşılmayan bir şeyler söylemeye çalıştı... Datça Haber'den Sebiha hanım, kendisinin de canlı yayın yapabileceğini, gerekli bütün ekipmanın olduğunu söyledi. Başkan, izin verdi...

     ***

     Toplantıya CHP-9, AKP-3, MHP-2 meclis üyesi, basın-3 ve izleyiciler, salon içinde (bir ara) 13+... (salon dışında, kapı önünde, sayısı bilinemeyen) kişi katıldı.

     Başkan, konuşmasına, Belediye Meclis üyelerine, basına, bizlere ve canlı yayında toplantıyı izleyen Datçalılara teşekkür ederek konuşmasına başladı.

     Başkana göre, keşke daha büyük bir salon olsaydı. Gelirken, aşağıda, inşaatçılardan, hani Datça'da Eylül ayı içerisinde yoğun bir biçimde tartışılan Köy yerleşim ve gelişim alanlarına yapılacak (yasal tanımlamasıyla) geçici ruhsatlı konutlar (yaygınlaşan deyişle 1+1'ler) olayı vardı ya, işte onlarla ilgili olarak bir grup inşaatçı kendisiyle konuşmak istemişti ve haliyle deminden beri onlarla konuşuyordu. Başkana göre, yasa, bu nitelikteki araziler üzerine, köylü yurttaşların gereksinimlerine bağlı olarak ve köy yerleşim yerindeki nüfus yoğunluğunun aşılmaması kaydıyla, 85 m2 tabanlı ve aralarında en az 3 m aralık bulunan, her bina tek konut olacak şekilde ruhsat verilmesini uygun buluyordu. Ama, bu ara, ilgili bakanlıktan bu konuda yazılı açıklama gelinceye kadar 22 ruhsat projelerini çizdirmiş ve belediyeye inşaat ruhsatı için başvuruda bulunmuştu. Başkanın, bu konuda görüşü açık ve netti; kendisine göre, bir başkan vicdanlı olmalı ve vicdanı ile karar vermeliydi; duygularıyla değil! Başkan, bu 22 dosyada kimlerin olduğunun isimlerini dahi bilmiyordu. Bu başvuru sahiplerinin mağduriyetlerine yol açmamak için ruhsatları vermişlerdi... Diğer ruhsat baş vuruları için aynı şeyi söyleyemiyordu. Ona göre vicdan, duygu ve yasa farklı şeylerdi!.. Bazıları, bu 22 ruhsatın da iptal edilmesi gerektiğini söylüyordu. Kendisi bu konuda bazı hukukçulara danışmıştı. Onların da düşüncelerini öğrenmişti... Hukukçular, bunlara da ruhsat verilemeyeceğini söylüyorlardı. (Başkanın konuşmasının bu bölümünde söylediklerini yanlış aktarmamak için Datça Belediyesi Facebook sayfasındaki toplantı ile ilgili videoyu bir kaç kez dinlemeye çalıştım; nafile. Hiçbir şey anlaşılmıyor. Haliyle, ben, aldığım notlar çerçevesinde bu satırları yazıyorum.) Aşağıda, bu inşaatçı arkadaşlar vardı ve onlarla konuşmuşlardı. Bu konumdaki binalara yıkım kararı verildiğinde, idare mahkemeleri, telafisi mümkün olmayan haller gerekçesiyle yıkımı durdurma kararı verebiliyordu. İnşaatçılar, başkan, bu konuyu bir şekilde çöz, diyorlardı. Kendisi, sadece bu konu ile ilgili olarak bir meclis toplantısının yapılmasından ve bu konunun meclis üyeleri arasında tartışılmasından yanaydı. O karardan sonra, bakanlık nezdinde yapılacak herhangi bir şey var ise onu yapacaklardı. Bu konuda herkese sorumluluk düşüyordu. (Tam bu ara, başkan, salona giriş kapısının önünden salon dışında, arkaya doğru uzanıp giden sayısı belirsiz izleyiciye, sosyal mesafeye dikkat etmelerini, beklemelerine gerek olmadığını vb. bir şeyler söyledi. Salonun giriş kapısının önünde bulunan ve benim emekli öğretmen olarak tanıdığım kişi, kendisinin temsilci olarak seçildiğini ve bu konuda iki dakika konuşup gideceklerini, söyledi. Başkan, söz hakkı vermediğini, yalnızca, biraz önce bu konuda meclisi toplayacağını ve toplantıda bu konuyu görüşeceklerini, söylediğini hatırlattı. Emekli öğretmen olarak bildiğim inşaatçıların sözcüsü arkadaş, tamam, dedi ve çıktı; salonun giriş kapısının oradan gelen uğultu kesildi.)

     ***

     Saat 09.57: Başkan, Reşadiye Mahallesinin ara sokaklarında 1. etapta yapılan düzenleme ve parke taşı döşemelerinden sonra 2. etap düzenlemelerin de başladığını, söyleyerek, konuşmasının ikinci bölümüne geçti. Başkana göre, her zaman söylediği gibi, Datçalıları yazın tozdan kurtaramasalar bile kışın çamurdan kurtaracaklardı. Çabaları bu doğrultuda idi.

     Datça'da 20-30 yıl öncesinden gelen sorunlar vardı ve bu nedenle, her istenen, her düşünülen, öyle sanıldığı gibi hemencecik yapılamıyordu. Ör. Bazen yol yok sandıkları yerde gerçekte yol olduğu, bazen de tam tersi bir durum söz konusu idi. Bu nedenle, işler çok hızlı yürümüyordu. Ayrıca, bütçe belliydi. Bu bütçe çerçevesinde hareket ediyorlar ve onu aşamıyorlardı. Yani, her şey olanaklar çerçevesindeydi. Kendisi, bu çalışmalarda yer alan bütün ekibe teşekkür ediyordu.

     ***

     Saat 10.05: Başkan, gündemin resmi 4 maddesine ek olarak, önceki toplantıda ihaleye çıkmasına karar verilen cep sineması ile ilgili bir eksikliğin giderilmesini 5. madde olarak gündeme almayı önerdi; öneri oy birliği ile kabul edildi.

     Başkan, grup başkan vekillerine söz verdi.

     MHP Grup Başkan Vekili Serdar Ören: Amacımız, Datça'ya hizmet etmektir, diye söze başladı. Belediye'nin yol yapım çalışmalarını takdir ettiklerini, söyledi. MHP Grubu olarak, Ermenistan'ın kardeş Azerbeycan'a yönelik saldırısını şiddetle kınıyorlardı ve kardeş Azerbeycan halkının yanında yer alıyorlardı. Meclis, Datça'da en yetkili organdı ve kendileri, Datça ile ilgili her konunun öncelikle bu mecliste gündeme alınıp tartışılmasından yanaydılar. Hiçbir organ, bu meclisten daha üst bir konumda değildi...

     AKP Grup Başkan Vekili Haluk Laçin: Meclis'in Ekim ayı toplantısı, Datça'ya hayırlı olsun, diyerek sözüne başladı. Yapılan yol çalışmaları için teşekkür etti. Yolları yapılan yurttaşların olumlu düşüncelerini dile getirdiklerini, kendileri de duyuyordu. Yalnız, Datça Devlet Hastanesine çıkan yolun ışıklardan sonraki bölümünde, Eski hastaneye yakın bir yerde...bazı sorunlar vardı. Tüm ihaleler, Bodrum'daki gibi canlı yayınlanmalı idi. Gençlerle, Milli Eğitimle, Turizmle...ilgili hiç bir konuda bu mecliste görüşme yapılamamıştı. Bu eksiklikti. Meclis toplantıları daha geniş bir salonda yapılmalıydı. 4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü geçmişti. Bu konuda pek çok soru vardı vb...

     Başkan, CHP Grup Başkan Vekili Can Canbey'e söz hakkı vermeden, AKP Grup Başkan Vekili'nin konuşmasına yanıt vermek için konuşmaya başladı: yeni Devlet Hastanesinin orada sözü edilen sorun yoktu. Haluk bey, acaba gidip kendisi kontrol etmiş miydi? Ayrıca, şimdi, farkına varmıştı; benim hemen önümdeki masayı ve o masada oturan Fikret beyi işaret ederek, Kent Konseyi, salona bir masa koymuştu. Bu iyi bir gelişmeydi. İhaleler, her zaman şeffaf yapılıyordu. Kendisi, göreve geldiği andan itibaren bunun böyle olacağına söz vermişti. Sözünde duruyordu. Turizm konusunda, meclisin ilgili komisyonu bir rapor hazırlayabilir ve meclise sunabilirdi. Bu, iyi de olurdu....Başkan, Haluk beyin değindiği başka konularda da açıklamalar da bulundu.

     CHP Grup Başkan Vekili Can Canbey söz aldı: Can bey, ülkenin doğusunda son günlerde yaşanan çatışmalarda ölen askerlere değinerek sözlerine başladı. Azerbeycan'a yapılan saldırılar ile ilgili olarak MHP Grup Başkan Vekili'nin söylediklerine sonuna kadar katılıyorum, diyerek sözlerini sürdürdü... Yıkılan Dorya Otel'in ve arkasındaki boş alanın turizm ve eğlence merkezi olarak Datça'ya kazandırılmasının önemine değindi...

     ***

     Saat 10.35: Başkan, 20.000 m2 parke döşemesi çalışmasının olduğunu, söyledi. Halıcı Otel'e giden yolun Halıcı Otel tarafından yapıldığını, Belediye'nin bu yolu yaptırdığı gibi yanlış bir algının oluşmamasını, özellikle vurguladı. Can beyin sözünü ettiği Dorya Otel ile ilgili mecliste karar alınması ve bu otelin Milli Emlak'ta istenmesi için bu konunun 6. madde olarak gündeme alınabileceğini, söyledi. Bu öneri, oylandı ve oy birliği ile kabul edildi.

     ***

     Saat 10.48.

     Toplantının resmi gündem maddelerinin görüşülmesine geçildi:

    1. 2021 yılı hazırlık bütçesi konusunun görüşülmesi: Geçen yıl ki bütçe 34 milyon olarak öngörülmüş ve %80 oranında gerçekleştirilmiş. Hiç şüphesiz belediyenin alacakları varmış. Bu konuda, alacaklı olduklarının listesini üç Grup başkan Vekiline de vermiş. Ama, bu listedeki bilgileri uluorta ortalıkta paylaşmak doğru değilmiş. Bu yılın bütçesi 40 milyon olarak öngörülmüş ve %80'den ne kadar gerçekleşebileceği hesaplanabilirmiş.

    2. 2021 yılı tarife ve harçlar konusunun görüşülmesi: Bu konu, oy birliği ile ilgili komisyona sevk edildi.

    3. 2020 GEKA mali destek programına Knidos seramik atölyeleri arkeolojik park projesinin sunulması konusunun görüşülmesi: Bu konuda, projeyi hazırlayan belediye görevlileri Özgür ve Cem beyler, slaytlı çok güzel bir sunum yaptılar. Bu projenin yürütülmesi konusunda, Belediye Başkanı'na tam yetki verildi.

    4. 2020 yılı bütçesinin yetersiz bölümlerine aktarma yapılması konusunun görüşülmesi: Bu konu, oy birliği ile ilgili komisyona sevk edildi.

    5. Cep Sineması: Eylül ayı toplantısında bu konuda verilen kararda eksik bırakılan bir ifade eklenmesine oy birliği ile karar verildi.

    6. Dorya Otel konusu: Dorya Otel'in turizm ve eğlence merkezi oluşturma amaçlı düzenlenmesi amacıyla Milli Emlak'a yazı yazılmasına ve burasının belediyeye devredilmesinin istenmesine oy birliği ile karar verildi.

     Haluk Laçin, tartışma konusu olan Köy yerleşim ve Gelişim alanlarında yapılması tartışma konusu olan yapılar ile ilgili bir şeyler söylemek gerekiyor mu?, diye sordu. Başkan, hayır, söyledim ya, bu konuda özel bir toplantı yapacağız. Ama, sanılıyor ki, bu mecliste bu konuda bir karar alınır ise her şey çözülür. Hayır, arkadaşlar! Tamam, en büyük karar organı, bu meclistir. Ama meclisin de uyması gereken ve üstüne çıkamayacağı yasalar var. Kurumlar var. Şimdi, biz, Mesudiye'de 2 kat bina yapılmasına izin verilirken, hayır gelin 3 kat bina yapın, desek, yapılabilir mi? Yapılamaz! Olay bu! Tamam, konuyu görüşelim, bir çözüm yolu arayalım. Ama, sınırlar bellidir...

     Saat 11.25: Toplantı, bitti.

     ***

     Toplantının, izleyicilerin konuştuğu ve meclis salonunda kalan meclis üyelerince dinlendiği bölüme geçildi.

     Bu bölüm, 11.50'ye kadar sürdü.

     (Not: Başkan, izleyiciler de konuştuktan sonra, toplantının ilk başlarında sözünü ettiği meclis toplantısının bugün mü yoksa yarın mı olması gerektiğine dair tam anlaşılamayan ve netliğe ulaşmayan bir şeyler söyledi. Sonrasındaki gelişmeler içerisinde, bu toplantının yarın, yani 07.10 2020 günü yapılacağı, muhtemelen toplantıya meclis üyeleri dışında kimsenin alınmayacağı... gibi bir sonuç ortaya çıktı. Şimdi şunları sorabiliriz: Bu toplantı, hiç şüphesiz yapılıyor olması iyi bir şeydir, ama izleyicilere açık yapılsa idi daha iyi olmaz mıydı? Meclisten önce, sorunun yaşandığı yerleşim birimlerindeki bütün yurttaşlar ile toplantılar yapılsa ve ondan sonra bu toplantı yapılsa daha daha iyi olmaz mıydı?

     Son bir not: Bu toplantının yazılı tutanağı ve o toplantı sırasında hangi meclis üyesi ne söylemiş ise Datçalıların bunu bilmesinin sağlanması, yerel demokrasimizin gelişmesi açısından çok yararlı olacaktır.)

     06.10.2020/Datça

     Mehmet Erdal