27 Eylül 2020 Pazar

2020.09.28.CEZAEVİ YAZILARI-22:PARİS KOMÜNÜNE DAİR! (5)

  Hiç yorum yok

 

     CEZAEVİ YAZILARI-22: PARİS KOMÜNÜNE DAİR! (5)

     (Paris Komünü'nün 117. yıl dönümünde Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevinde yapılan çalışmanın 5. bölümü)

     “ KOMÜN ÖRGÜTLENMESİ

     ... Daha önceki bölümlerde sözü edildiği üzere 3. Toplumsal Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte halkın silahlanmasının gerçekleştiğini biliyoruz. 'Paris sadece kuşatma sonucu ordudan kurtulmuş ve onun yerine çoğunluğu işçiler tarafından oluşturulan bir ulusal muhafızı geçirmiş olduğu için direnebiliyordu.' Yani, burada savaş nedeniyle ortaya çıkmış bulunan fiili bir durum söz konusudur. Şimdi sürekli bir kurum durumuna dönüştürülmesi söz konusu olan şey, işte bu durumdu. Bu yüzden Komün'ün ilk buyrultusu (kararnamesi) sürekli ordunun kaldırılması ve silahlanmış halk ile değiştirilmesi oldu. (Marx-Engels/Seçme Eserler/Cilt 2, syf. 263)

     Komün'ün bu ilk buyrultusu devletin parçalanması anlamına geliyordu. Böylelikle burjuva devleti ayakta tutan temel iki kurumdan biri olan ordu, halkın üzerinde bir baskı gücü olmaktan çıkarılıyor, halk silahlandırılarak iktidarın halkta olduğu bu yönüyle de somutlanmış oluyordu.

     Ulusal muhafızların örgütlenmesi, toplumun genel demokratik yapısından farklı bir özellik taşımıyordu. Daha sonra, Ekim Devrimi ile birlikte Lenin tarafından daha da geliştirilen bu anlayışa göre, orduda seçim ve denetleme ilkesi önemsendi.

     ***

     Şimdi de Komün örgütlenmesini açmaya çalışalım: 'Komün, kentin çeşitli ilçelerinden genel oy hakkı ile seçilmiş belediye meclis üyelerinden kurulmuştu. Bu üyeler sorumlu ve her an görevden alınabilir idiler. Komün üyelerinin çoğu doğal olarak işçilerden ya da işçi sınıfının ünlü temsilcilerinden oluşuyordu...Merkezi hükumetin aleti olmaya devam edecek yerde, polis, siyasal öz niteliklerinden hemen yoksunlaştırıldı ve Komün'ün sorumlu ve her an görevden geri alınabilir bir aleti durumuna dönüştürüldü. Yönetimin tüm öbür dallarındaki görevliler (memurlar) için de aynı şey oldu. Komün üyelerinden aşama sırasının en alt düzeyine değin kamu görevi işçi ücretleri karşılığı görülecekti. Yüksek devlet görevlilerinin kullanma hakları ve temsil ödenekleri, bu yüksek görevlilerin kendileri ile birlikte ortadan kalktılar. Kamu hizmetlileri, merkezi hükumet tarafından korunan kimselerin özel mülkiyeti olmaktan çıktı...

     Eski hükumetin maddi iktidar aletleri olan sürekli ordu ile polis, bir kez kaldırıldıktan sonra, Komün, manevi baskı aletini, rahipler iktidarını kırma işine girişti.

     Adalet görevlileri...o yapmacık bağımsızlıktan yoksunlaştırıldılar. Öbür kamu görevlileri gibi yüksek adalet görevlileri ve yargıçlar da seçilir, sorumlu ve geri alınabilir olacaktı.' (Marx-Engels/Seçme Eserler/cilt 2, syf. 264)

     Lenin, Marks'tan bu bölümü aldıktan sonra 'Anlaşılan' diyordu, 'Komün, parçalanmış devlet aygıtının yerine, yalnızca daha eksiksiz bir demokrasi koymuştu.'

     ***

     Komün deneyiminde, belediye meclis üyelerinden oluşan Komün 'Parlamenter bir örgenlik değil, ama aynı zamanda hem yürütmeci hem de yasamacı, hareketli bir gövde olacaktı.' (a.g.e. Syf.264) Yani, Komün, burjuva devlet aygıtında olduğu gibi yasama ve yürütme işlevini birbirinden ayrı gören kuvvetler ayrılığı ilkesinden yana değil, yasama ve yürütme erkini kendi bünyesinde toplayan kuvvetler birliği ilkesinden yana idi. Yasayı çıkaracak, yürürlüğe koyacak, sonucunu gözleyecek ve halka hesap verecekti. Bu nokta, burjuva parlamentosundan ayıran temel noktadır.

     Burjuva parlamentosu, '...her üç ya da altı yılda bir halkı parlamentoda egemen sınıfın hangi üyesinin temsil edeceğinin ya da ezeceğinin kararlaştırılmasına...' karar verildiği bir yerdi. Yasama ve yürütme erki birbirinden ayrılmıştı. Parlamento, yasama görevini yerine getiriyor, her şey orada bitiyordu. Ondan ötesi onu ilgilendirmiyordu. Parlamento, profesyonel politikacıların çene çaldıkları ve zaman harcadıkları bir yerdi. Halk tarafından seçimden seçime denetleneceği ve beğenmediğini görevden alacağı iddia ediliyor ise de bu genellikle uygulama alanına geçmiyordu. Parlamento, temsilciler için ayrıcalıklı hakların elde edildiği bir yerdi.

     Komün, burjuvazinin bu parlamento anlayışını ret ediyordu. Bu reddedilen şey, parlamentoculuk'tur.

     Bu temsili demokrasinin reddi, temsili kurumların reddi anlamına gelmez.

     Komün, ister yerel birim düzeyinde ister merkezi Komün düzeyinde olsun, doğrudan demokrasiyi esas alıyordu. Burjuva parlamentosunun denetleme yetkisi vardır. Ama bu biçimsel ve Lenin'in belirttiği gibi 'bürokratik bir denetleme'dir. Komün de ise delegelerin oluşturduğu yapı hem yasama hem de yürütme gücü ile donatıldıklarından hiç bir yasa ile sınırlanamayan yetkilere sahiptiler. Bu, yapının, özünde, proletarya diktatörlüğünü kendi nezdinde ifade etmesi anlamına gelir. Yani sınırsız yetkiyle donatılan halktır. Halk, bu yetkisini, seçtiği delegeler aracılığı ile kullanıyor. Peki, halk bu delegeleri seçip gönderdikten sonra serbest mi bırakıyor? Hayır! Çünkü halk, yalnızca delegelerini seçme hakkına değil, aynı zamanda her an bu delegelerinden hesap sorma ve her an görevden alıp yerine bir yenisini seçme hakkına sahiptir. İşte, buna, emredici vekalet sistemi (buyurucu yetki belgesi) denir. Yani, Sosyalist Demokrasi, emredici vekaletle anlam kazanır. Lenin'e göre, ' bu ilkenin gerçekleştirilmesinden kaçınmak ya da kısıtlamak, sosyalist devrimin temellerine ihanet etmek anlamına geliyordu.' (Yavuz Sabuncu, syf.29) Burada mevcut proleter devletin her kademesine seçilmiş görevlilerine karşı duyulan bir güvensizlik vardır. Seçilen yöneticilerin, giderek halktan yabancılaşması ve halka karşı bir güç oluşturması önlenmeye çalışılarak, onlar her an hesap verebilir, görevden alınabilir 'sorumlu memurlar' düzeyinde ele alınır. Burada, Lenin'in daha sonra Devlet ve İhtilal'de üzerine parmak basarak defalarca yinelediği önemli bir nokta vardır. Marx, Komün'ün tüm yöneticilerinin herhangi bir kapitalist işletmenin işçileri, ustabaşıları ve memurları; halkın ise 'herhangi bir işveren' konumunda olduğunu söyler. Yani halk ile yöneticiler arasındaki ilişki, işveren ile hizmetlileri arasındaki ilişkiye eşittir. Marx, 'Tıpkı' diyor, bu görevlileri tartışırken, 'kendi işi için işçi ve yönetim personeli arayan herhangi bir işverene hizmet eden bireysel seçim hakkı gibi Komünler biçiminde örgütlenmiş halka hizmet edecekti.' Marks'ta, kendi tabiriyle, halka duyulan mutlak bir güven vardır. Ve devam eder, 've bireyler gibi, toplulukların da gerçek işler konusunda genel olarak herkesi kendi yerine koymasını ve eğer bir kez bir yanlışlık yaparlarsa, onu da hemen düzeltmesini bildikleri iyi bilinen bir olgudur.' Marx, genel oy hakkının, halkın iradesini ifade ettiği gerçeğinden hareketle, çok açık olarak, hemen akabindeki cümlede şöyle der: 'Öte yandan, Komün anlayışına, hiç bir şey, genel oy hakkı yerine, hiyerarşik bir görevlendirme geçirmekten daha yabancı olamaz.' (Seçme Eserler/Cilt 2, syf. 265)

     Son olarak, Lenin'in bu konu üzerine yalnızca Devlet ve İhtilal'de pek çok kez ifade ettiği düşüncelerinden birini aktaralım: 'Marks'ın Komün için ve proletarya demokrasisi için gerekli olan bu memurların işlevlerinden söz ederken, onları herhangi bir işverenin yani sıradan kapitalist işletmenin işçileri, ustabaşıları ve muhasebecileri ile kıyaslaması son derece öğreticidir.' (Devlet ve İhtilal, syf. 64)

     ***

     Halk, kendisini, yöneticilerine karşı korumalı mıdır? Evet, diyor, Engels ve Komün özgülünde bunu şöyle ifade ediyor: 'Komün, daha ilk gününden...kendisini kendi temsilcilerine ve memurlarına karşı, bunların istisnasız hepsinin her an görevden alınabilir olduklarını ilan ederek koruması gerektiğini kabul etmek zorunda kaldı.' (Aktaran, Lenin/ Devlet ve İhtilal, syf. 100)

     Komün, yukarıdan beri incelediğimiz emredici vekalet ilkesinin dışında, bir başka araçtan daha yararlanarak yöneticilerin ve her türden devlet kurumunun topluma yabancılaşarak '...toplumun hizmetkarları olmaktan çıkıp, toplumun efendilerine' dönüşmelerini önlemeye çalıştı.

     Bu ikinci araç, her kademedeki yöneticilerin alacağı ücretlerin, işçilerin ücretlerine eş olması durumu idi. Komün'de en yüksek yönetici aylığı, en yüksek işçi ücretinden daha fazla değildi ve Komün'de bu ücret, 6000 frank olarak tespit edilmişti. 'Böylelikle' diyor Engels, 'post kapma ve mevki düşkünlüğüne karşı etkili bir engel konulmuş oluyordu.' (Devlet ve İhtilal, syf. 101)

     Böylelikle toplumda yönetici olmak, peşinde koşulan ve her ne pahasına olursa olsun ele geçirilmesi gereken çekici bir görev olmaktan, yani 'arpalık' olmaktan da çıkarılıyordu.

     Görüldüğü gibi, her şey çok açıktır. Sürekli orduyu ve profesyonel devlet yöneticiliğini ortadan kaldıran, hem herkesin yönetime katılmasını hem de bunun çok düşük bir ücretle yerine getirilmesini sağlayan Komün, burjuvazinin ' ucuz hükumet' sloganını da gerçekleştirdi. Aynı zamanda, yöneticiliğin ayrıcalıklı bit iş olmadığını, bunu herkesin hem de daha iyi yapabileceğini, kanıtlayarak, burjuvaziyi 'öfke sarsıntıları içinde iki büklüm' bırakıyordu. İşte bu nokta, burjuvazinin yenilgi sonrası Komün'e ve komünarlara karşı yönelttiği korkunç tenkil politikasının, yani siyasal öç alışının kaynağıydı.

     ***

     Yukarıda, Komün örgütlenmesinde doğrudan demokrasinin esas olduğunu söylemiştik. Aynı şeyi, Sovyetler için de geçerli gören Lenin'in deyişiyle 'Aracısız ve dolaysız demokrasinin' (Paris Komünü Üzerine, syf. 491) uygulandığı Komünler'de, bunun nasıl hayata geçtiğini şöyle somutlayabiliriz: Yerel birim düzeyinde halk doğrudan seçim ve doğrudan denetim yoluyla işlerini yürütecek yöneticileri seçiyordu. Merkezi Komün düzeyinde ise dolaylı seçim ilkesi geçerliydi. Yani Komün'ün önerdiği ama hayata geçirmeye zaman bulamadığı ulusal örgütlenme taslağına göre ise 'Komün'ün, en küçük kırsal yerleşme merkezlerinin bile siyasal biçimi olacağı ve...her il'in kırsal Komünleri, işlerini, ilin yönetim merkezindeki bir delegeler meclisi aracılığıyla yönetecek ve bu il meclisleri de Paris'teki ulusal yetkililer kuruluna milletvekilleri göndereceklerdi.' (Seçme Eserler, syf. 265) Buradaki dolaylı seçim ilkesi, doğrudan demokrasi ile çelişmez; doğrudan demokrasinin, temsili kurumlar düzeyindeki yürütülüş biçimidir. Burada, konunun can alıcı noktası, emredici vekalettir. Lenin'e göre, 'Demokrasi, hatta proletarya demokrasisi, temsili kurumlar olmadan düşünülemezdi.' (Devlet ve İhtilal, syf. 64)

     KOMÜN, MERKEZİ BİR DEVLETTİR !

     Yukarıdaki bölümlerde Komün'ün yasama ve yürütme erkini kendisinde topladığını, bu anlamda burjuva demokrasisindeki kuvvetler ayrılığı ilkesini reddeden bir anlayışı savunduğunu ve ulusal örgütlenme taslağında bunu formüle ettiğini belirtmiştik. Bu, Komün'ün merkezi bir devlet anlayışına sahip olduğunu gösterir.

     'Marx, merkeziyetçiydi.' diyor Lenin. Bu, ne anlama gelir? Bu, Komün somutunda, Marx ve Engels ile Proudhon ve Bakunin arasında, devlet örgütlenmesi bazında sürdürülen bir tartışmayı bize anlatır.

     Bilindiği gibi feodalizmin bağrından doğup gelişen burjuvazi, feodal parçalanmaya karşı merkezi bir devlet anlayışını geliştirmişti. 2. İmparatorluk, bu modern merkezi devlet örgütlenmesini yetkinleştirmişti. 'İmparatorluğun doğrudan anti-tezi' olarak doğan Komün, 'haksız yere, aşırı merkezileşmeye karşı eski mücadelenin aşırı bir biçimi olarak görüldü.' (Seçme eserler/Cilt-2, syf. 266) Burada aynı zamanda 'Burjuva devlet aygıtının parçalanmasını', merkeziyetçiliğin parçalanması olarak anlama durumu, ortaya çıktı. Bu, Proudhonistler ile Marksistlerin bu konuda aynı kefeye konması gibi bir yanlışlığı içeriyor.

     Küçük burjuva mülkiyeti koruma temelindeki küçük burjuva sosyalizm anlayışlarının siyasi üst yapıdaki yansıması olarak, Proudhonistler, federalizmden yana idiler.

     Lenin'in deyişiyle 'Bir ilke olarak federalizm, anarşizmin küçük burjuva görüşlerinin mantıki sonucudur.' (Devlet ve İhtilal, syf. 70)

     Marksistler ise, burjuva devlet aygıtına karşı çıkıp, onun parçalanmasını savunurlarken, merkeziyetçiliğe karşı çıkmıyorlardı. Tam aksine, Marksistler, Proudhonistlerin federalizmine karşı idiler. Bu, onların sosyalizm anlayışlarının doğal sonucuydu. Yani, Marksistler, sorunun temelini, iktidar sorunu olarak koyarken, Proudhonistlerin iktidar diye bir sorunları yoktu.

     Marksistlerin merkeziyetçiliği, burjuva merkeziyetçilikten ve her türden tepeden inmeci-buyrukçu anlayıştan farklıydı. Marksistler, merkeziyetçiliğin, burjuva devlet anlayışında olduğu gibi askeri ve bürokratik devlet aygıtının zoruyla değil, tamamen özgür iradeye dayanan, sermayeye karşı sağlanan gönüllü birlikteliğinin sağlanması temelindeydi. Lenin ' Bu, merkeziyetçilik olmaz mı? En tutarlı demokratik merkeziyetçilik olmaz mı? Hem de proletarya merkeziyetçiliği olmaz mı?, diyor.'(Devlet ve İhtilal, syf. 71)

     Gönüllü merkeziyetçiliğin olamayacağına inananlara, Lenin, ' dar kafalı' diyerek, bunların 'Merkeziyetçiliği ancak tepeden uygulanan bir şey olarak, ancak bürokrasi ve askeri klik tarafından dayatılan ve ayakta tutan bir şey olarak' düşündüklerini söylüyordu. Lenin, 'Bu merkeziyetçilik anlayışı, aynı zamanda geniş bir yerel yönetim özerkliğine hiç bir zaman kapalı değildir' diyerek, devam ediyordu. (Devlet ve İhtilal, syf. 95) ve Engels'ten bir alıntı yapıyordu. Engels, yerel yönetimler için düşündüğü özerkliği, Erfurt Programı'nda şöyle ifade ediyordu: 'İlin, ilçenin ve belediyenin halkın genel oyu ile seçilmiş görevliler tarafından tam özerk olarak yönetimi. Devlet tarafından tayin olunan bütün yerel yüksek memurların ve il yüksek memurlarının kaldırılması.' (Seçme Esreler/Cilt-3, syf.531)

     Marx, Engels ve Lenin, Komünlerin özgür ve gönüllü birlikteliği ile sağlanacak bu merkezi devletin, aynı zamanda ülkenin birliğinin örgütlenmesi anlamına geldiğini de söylüyorlar.

     Komün özgülünde, ilk 37 gün, Proudhoncu bucak muhtariyet eğilimleri hakim olmasına karşın, 'Komün idaresi... bütün Fransa'yı idare etmek amacından hiç bir zaman vazgeçmemiştir. (Paris Komünü, syf.47)..... Aydın/1988(Devam edecek)

     28.09.2020/Datça

     Mehmet Erdal

                                                   

                                                                   


                                                                               


22 Eylül 2020 Salı

2020.09.22.DATÇALI ÜRETİCİLERİN SONBAHARI!

  1 yorum

 

     DATÇALI ÜRETİCİLERİN SONBAHARI!

     15 Eylül Salı günü öğle üzeri, önceki bölümde (Bknz: Datçalı Pazarcıların Sonbaharı) adından söz ettiğim adaşın (Mehmet Kuzu) ablasının ve eniştesinin çalıştırdığı Eda Market'e uğradım; bu, benim için, rutin bir olaydı.

     Adaş, 14 Eylül Pazartesi günü akşama doğru bir arkadaşı ile birlikte Denizli Hali'nden mal almak için yola çıkmış ve ertesi günü öğle civarı Datça'ya dönebilmişti. Dönüşünde, her zaman yaptığı gibi, ilk iş olarak markete uğramış ve getirdiği sebze ve meyvelerin bir kısmını, onun adına satmaları için markete indirmişti.

     Ben markete vardığımda, oradaydı. Hayırdır! dedim, bu hafta Özbel Köylü Pazarı'na tezgah açma sırası sende değildi; ne oldu? Evet, çıkmıyorum, dedi. Eee o zaman bunlar neyin nesi? Yoksa, daha önce sana zorluk çıkaran marketlere, yine, toptan mal mı vereceksin? Yok, dedi, onlara değil, pazarda tezgah açan köylülere vereceğim. Anlamadım? Köylülerin tarlasında ürün mü kalmadı? Evet, dedi, pek çok köylünün tarlasında şimdilerde ürün yok ve tezgahlarında, sağdan soldan aldıkları mallar da var.

     Bunu ilk duyuyor değildim! Belediye başkanımız bile, ikidir, olağan belediye meclis toplantılarında, Korona virüs salgını ile mücadele sürecinde Datça'da gündeme getirilen tek-çift numara uygulamasından çok mağdur olan pazarcıların ve üreticilerin durumları, belediyenin, bu mağduriyetlerin giderilmesi konusunda bir şeyler yapması gerektiği dile getirildiğinde, tezgahında kendi üretmediği malları da satan Kızlanlı bir üreticiyi örnek veriyor ve onun üzerinden, belediyenin bu süreçteki konumunu savunuyordu.

     Sohbetin konusu, üreticiler olunca, hani dedim, sen beni Kızlan Ovası'na götürüp bazı üreticiler ile görüştürecektin? Pandemi ile mücadele kapsamında gündeme getirilen tek-çift numara uygulaması nedeniyle toplanamayan ve tarlalarda kavrulup yok olan salatalıkların, kabakların vb. resimlerini çekecektik? Geçen hafta, pazarcıların Sonbaharını yazdım ve yayınladım. Dün-bugün esnafları dolaşıyorum. Ama benim için öncelikli olan, üreticilerdir. Tamam, dedi, bu Cumartesi günü pazarda, Pazar günü de ovada üreticiler ile seni görüştüreyim. Anlaştık, dedim. Cıllımak yok, ama? Yok, yok dedi.

     ***

     Cumartesi günü, saat 13.00 gibi, pazar yerine vardım. Eniştesi Bahri, pazarda terlik satıyor. Ona, adaş geldi mi?, diye soruyorum. Anne (kaynana) ile geldiler, biraz önce sebze ve meyve bölümüne girdiler, diyor. Tamam, ben bir bakayım, diyorum. Sebze ve meyve bölümünü dolaşıyorum. Bulamıyorum. Adaşa, telefon ediyorum. Açmıyor. Adaş, senin adını değiştirmeli, sen Mehmetlerin yüz karasısın, diyorum, kendi kendime.

     Bazı satıcıların tezgahları gözüme çarpıyor; bunlar, diyorum, muhtemelen yalnızca kendi ürünlerini satıyorlar. Bahri'nin yanına varıyorum; bazı tezgahların fotoğraflarını çekmek istiyorum. Şunları, diyorum, bazı tezgahları uzaktan işaret ederek, tanıyor musun? Evet, hadi gidelim, diyor.

     İki bölümün tam orta yerindeki merdivenden aşağıya iniyoruz. Sol tarafta bir tezgah var, sahibi orta yaşlarında bir erkek. Tezgahın üzerinde fazlaca mal kalmamış. Bahri, işte bu tezgahtaki her ürünü kendisi üretiyor, diyor. Adı, Burhan Çetin. Kızlanlı. Tezgahının fotoğrafını çekebilir miyim?, diyorum. Elbette, ama fazla malım kalmadı, diyor. Önemli değil, ben yalnızca kendi ürününü satan tezgahları görmek istiyorum; üretici, bugün neleri satıyor?, onu tespit etmek istiyorum. Tezgahın bir adet fotoğrafını çekiyorum. (1) Sohbete başlıyoruz.

     Kızlanaltı denilen (Denizliler Sitesi'nin yanındaki azmaktan SHELL petrol istasyonuna/Gebekum'a kadar olan) bölgede 21 yıldır sonuçlanmayan ve 400 dönüm (400 bin m2) civarında bir alanı içeren on sekiz (18 ) uygulaması kapsamındaki bölgede bulunan arazilerin kaçta kaçı köylülerin?, kaçta kaçı o bölgeyi yatırım amaçlı alanların?, diye, soruyorum. 1970'li yıllarda Billurkent kurulurken, bazı köylüler, para etmiyor, diye, yerlerini sattılar ve ellerine geçen para ile altlarına birer araba çektiler, her şey böyle başladı, diyor. Bugün Mülayim'in Yeri olarak bilinen restoranın yerine o yıllarda Berduş'un yeri derlermiş. İşte, altına araba çekenler, o Berduş'un yeri ile Körmen (Karaköy) arasında gidip gelir ve diğer köylülerine hava atarlarmış. Bunu gören diğer bazı köylüler de, bizim neyimiz eksik, deyip, başlamış onlar da yerlerini satmaya ve altlarına araba çekmeye. Gel zaman, git zaman, bugün Uşaklılar Sitesi olarak bilinen bölgenin neredeyse %70'i satılmış. Sonra, Kızlanaltı'ndaki diğer yerler ve Kızlan civarı... İyi de, bugün neden satıyorlar?, diyorum. İhtiyaçtan, diyor. Köylü evini yapacak, düğününü yapacak; nasıl yapacak? Elindeki tarlayı, arsayı satarak. Bunu duyunca, bir süre önce, evlerinin çevresine çekilecek duvar, evin tadilatı, pergole vb. için ellerindeki iki dönüm tarlayı satan Kızlanlı bir aileyi anımsıyorum...

     Şu an, bu pazarda kaç tezgah yalnızca kendi ürettiği ürünü satıyordur?, diyorum. Olsa olsa on, diyor. Toplam olarak, yirmi civarındadır. Anladım, bugün çift numaralar var, tek numaralıları da hesap edersek, o kadar? Evet, diyor. Çok az, diyorum, içimden; Kızlanlı, Karaköylü, Emecikli, Reşadiyeli...Çok az!

     Burhan Çetin'le ayak üstü yaptığımız sohbette, köy yerleşim/gelişim alanları içinde kalan arazilere verilen imar izni ve bu çerçevede belediye meclis toplantısında da kısmen gündeme gelen tartışmalara değiniyoruz... Sonra, teşekkür ediyorum ve yalnızca kendi ürününü satan başka tezgahların fotoğraflarını çekmek için ayrılıyoruz.

     Bahri, bu nitelikteki başka bazı tezgahları da gösteriyor ve ben önce hayırlı işler diliyorum, sonra da izin isteyerek, o tezgahların fotoğraflarını, çekiyorum. (2)

     ***

     İlginçtir, Bahri'nin tezgahında da, sohbete gelen bazı tanıdıklarla, ağırlıkla, köy yerleşim/gelişim alanlarında verilen imar izni ve belediyenin bu konudaki tavrı üzerine sohbet ediyoruz; Pazartesi günü yaptığım bazı esnaf ziyaretlerinde ve sonrasında yaptığım söyleşilerden anlıyorum ki, bu konu, Datça'da çok güncel ve çok popüler. Ben, 1 Eylül günü, belediye meclis toplantısında belediye başkanının, AKP ve CHP grup başkan vekilleri ile CHP belediye meclis üyesi Hayriye Yılmaz Balkan'ın bu konudaki konuşmalarını dinlemiş ama bu konunun bu kadar popüler bir konu olduğunu fark edememiştim. Bu, benim, imar ile ilgili rant tartışmalarından olduğu kadar, bir siyasi partinin ilçe başkanı olarak, Datça'da günlük hayatta yaşanan bazı gelişmelerden bihaber oluşumu da gösteriyordu! Bunu, aklımın bir köşesine yazmalıydım.

     ***

     Bahri ile Cumartesi günü sözleştiğimiz üzere, Pazar günü öğle civarı Eda Market'e gidiyorum; Bahri'nin ön gördüğü gibi, adaş ortalarda yok. Evdedir, diyor ablası.

     Bugün Kızlan Ovası'nı dolaşacağız...

     Kahvaltıları bittikten sonra Bahri, kızı Eda ve ben, benim araba ile yola çıkıyoruz. Bak, diyorum, beni hep CHP'ye ve haliyle belediyenin her yaptığına karşı olanlar ile görüştürme; yarın, Erdal, yalnızca AKP'lileri dinlemiş ve onlardan duyduklarını yazmış, demesinler. Ben herkesi dinlemek ve yazacağım konuların aslını astarını öğrenmek istiyorum. Tamam, diyor, birazdan, seni birisine götüreceğim.

     Burgaz ören yerine paralel uzanan yoldan ve Denizliler Sitesi'nin önünden ilerledikten sonra sahile kıvrılıyoruz. Belediyenin WC ve büfe olarak ihaleye çıkardığı yerin yanından geçiyoruz.Yapılan yapıları ve çevrilen alanı görüyoruz. Burası için ihaleye girip de ihaleyi alanların ve bu yapıları yapanların bildikleri bir şeyler var ki, bunca masrafı göze almışlar, diyorum Bahri'ye; yoksa, bu upuzun ve ıpıssız sahilde kimler buraya gelecek de bunca masraf çıkarılacak ve üstüne ekmek yenilecek?

     Sahil boyunca, hafta sonu nedeni ile ailesini yanına alarak ya da kendi başına arabasına atlayıp balık avlamaya ya da yüzmeye gelenlere rastlıyoruz. Yol tozlu, o nedenle 1. ya da 2. vites ile yol alıyoruz.

     Uşaklılar Sitesi'ne yaklaşırken domates fidanı dikilmiş tarlalar görüyoruz. Arabayı sağa yanaştırıp, fotoğraf çekiyoruz. (3) Bu tarlaları kimin işlemiş olabileceğine dair fikir yürütüyoruz. Domates tarlalarının biraz ilerisinden, Uşaklılar Sitesi'ne varmadan, sola dönüyoruz. Aha! diyor Bahri, bizim “Deli!” orada. İleride küçük bir kulübe görünüyor. Araba ile kulübenin yanına yaklaşıyoruz. Arabanın kontağını kapatıp, iniyoruz. Selam veriyoruz. İki erkek ve bir kadın; oturmuş sohbet ediyorlar.

     Hoş beşten sonra, konuya giriyoruz. Derdimizi anlatıyoruz. Sohbet başlıyor. Biraz önceki domates tarlaları Ercan'ınmış. Ercan, ileride, başka bir tarlaya da domates dikmiş ama orası, bir başkası ile ortakmış. Dışarıdan mı bu arkadaşlar, diyorum. Hayır, buralı imişler. (Bahri, bir gün önce, pazarda, Burhan Çetin ile sohbet yaparken, bugün, Kızlanlıların bir kısmının, sattıkları arazilerinde, arazilerini satın alanların haberi olmaksızın ya da belli bir ücret ödeyerek ekim-dikim yaptıklarını, hatta, bu konuda Datça dışından gelip de Datça'da ürün yetiştirmeye çalışanlarla rekabet ettiklerini; dışarıdan gelenlerin, Kızlanlılardan üç kuruş daha fazla icar parası vererek tarlaları ekip-biçtiklerini vb. anlatmıştı.) Dışarıdan gelip de üretim yapanların tarlaları daha içerilerde imiş. Bu bölgede Kızlanlılara ait araziler ile Kızlanlıların elinden çıkan arazilerin oranını soruyorum; %65 civarında yerlilerdedir, diyor. Bahri söze katılıyor. Yarı yarıyadır, diyerek ortak fikre varıyorlar.. Datça-Marmaris yolunun öte tarafında, Kızlan köyü civarında durum ne?, diye soruyorum. Orada, yerlilerin elindeki arazilerin oranı biraz daha fazla imiş. Bu çerçevede konuşmaya devam ediyoruz...

     Size ne ikram edelim? Karpuz? Ya da başka bir şey?, diye soruyor. Hayır, teşekkür ederiz, diyoruz. Kalkıyoruz. Bir fotoğrafınızı çekebilir miyim?, diye soruyorum. Elbette, diyorlar. Biz vardığımızda “ Deli” ve eşi ile sohbet eden diğer erkek, beni çekmeyin, diyor ve yerinden kalkıp, biraz uzaklaşıyor. Geri kalanların fotoğrafını çekiyorum.(4)

     Arabaya binince, bu arkadaşın adı ne?, diye soruyorum. Bahri, Mehmet Karaçoban ama kimse onu bu adı ile bilmez, sen, 'Kızlanlı Deli', de; herkes öyle bilir, diyor. Ayıp olmaz, değil mi?, diyorum. Hayır, diyor. Bu Mehmet'i sevdim, dedim; tam benim kafadan. Anam da bana, hep, 'Deli Memedim', derdi.

     Uşaklılar Sitesi'nin yanından Datça-Marmaris ana yoluna çıkıyoruz. Datça'ya doğru dönüyoruz. Bahri, yoldaki manavlar ile ilgili bir şeyler söylüyor. Devam edelim, diyorum. Senin kayınpederinin yanına gidelim. Bahri ve Selda, bu bölge ile ilgili en sağlıklı bilginin babalarından, yani Hasan Kuzu'dan alınabileceğini, bu nedenle onunla da konuşmamı söylemişlerdi.

     Hasan Kuzu, iyi adamdır. Dahası, oğlunun deyimi ile eski 'Demokrat'tır, yani Menderesçidir (rahmetli babam Hardal Musa da öyleydi); ama geçtiğimiz yerel seçimde, İnci (Bilgin) hanım, eşi Fatma Kuzu'nun çocukluk arkadaşı olduğu için, evlerine kadar gelen Feyzullah Gülada'ya değil, Gürsel Uçar'a oy vermişlerdi; bunu da, Feyzullah Gülada'nın yüzüne açıkça söylemişti Fatma Kuzu.

     Evet, Hasan Kuzu, iyi bir tanık ve iyi bir danışmandı, bu yazının konusu olan konularda.

     ***

     Ana yoldan sapıyoruz; Kızlanaltı'na doğru, toprak yolda, yavaş yavaş ilerliyoruz. Hasan Kuzu'nun evine varıyoruz. Arabadan iniyoruz. Benim adaş, belden üstü çıplak, biraz ileride, tarlaların içinde, elinde dirgen, büyük baş hayvanlarına saman veriyor. Adaaaşşş! diye sesleniyorum, senin adını değiştireceğiz; hiç sözünde durmuyorsun. Evin ön kısmındaki veranda'da Hasan Kuzu, bir kanepenin üzerine, arkaya doğru yaslanarak oturmuş. (5) Nasılsın?, diyorum. Hoş geldiniz, diyor. Ayağımdaki terliği çıkararak, verandaya adım atıyorum. Hasan Kuzu'ya yüzüm dönük olarak, bir sandalye çekip, oturuyorum.

     Sohbete başlıyoruz...

     Adaş, Bahri ve Fatma hanım da zaman zaman sohbete katılıyorlar.

     ***

     Sohbet, benim için oldukça doyurucu oluyor. Sohbetinin sonuna doğru, dünden beri yaptığım söyleşilerden ve dolaşırken gördüklerimden çıkardığım sonuçları , orada, onların huzurunda, üç (3) maddede özetliyorum; istiyorum ki, bunlar, yani şimdi burada okuyacaklarınız, yalnızca benim vardığım sonuçlar olmasın; ortak bir yargı oluşturalım ve onu paylaşalım.

     1) Datça'daki pazar yerlerinde 28 Mart'tan beri uygulana gelen Tek-Çift numara uygulamasının üreticiler üzerindeki etkisi, oldukça yıkıcı olmuş. Bu konuda daha önceki tarihlerde yazdığım yazılarda da örneklerini verdiğim üzere, üreticiler, gerçekte, ürettikleri ürünleri, 15 günde bir tezgah açıp satabilmeleri nedeniyle, bazı ürünleri toplayamamış ya da topladıkları ürünleri satamamışlardı; haliyle, çok ciddi zararları söz konusu idi. Bu durum, üreticilerin şevkini kırmıştı. İçlerinden, tarlaya, hiç bir şeyi ekmek gelmiyordu. Sohbet sırasında, buraya gelirken, yol üzerinde gördüğümüz bir patlıcan ve kabak tarlasının da fotoğraflarını çekebileceğim, söyleniyor. Sahiplerinden izin almadan olmaz, diyorum. Sorun olmaz, patlıcanların sahibinin haberi var, kabak tarlasının sahibi ile de konuşuruz, deniyor. Konuşuluyor. İzin alınıyor.(6)

     2) Havaların sıcak olması ve mevsim değişikliği nedeniyle, şu ara yeni ürün yetişmiyormuş. Yolda gelirken görüldüğü üzere, güz (Sonbahar) için dikilen domatesler yenice çiçek açmaya durmuşlar, diğer kışlık sebzelerin de (lahana, karnabahar vb.) zamanı değilmiş.

     3)Maliyenin itirazı nedeni ile iptal edildiği söylenen Kızlan altındaki on sekiz (18 ) uygulamasının ileride yeniden gündeme gelmesi ve kesinleşmesi ile bugünlerde üzerinde hararetle fikir yürütülen köy yerleşim ve gelişim alanlarına imar izni verilmesi konusunda kafalar karışıktı.

Hasan Kuzu'ya göre, Erol Karakullukçu, tamam, zamanında, şunu yapmıştı bunu yapmıştı ama on sekiz (18) uygulamasını, Ankara'dan habersiz kafasına göre de gündeme getirmemişti. Bu nedenle, bu konuda geriye dönüş olmazdı. Ama iki yıl sonra, ama üç yıl sonra ya da hadi diyelim ki beş yıl sonra, bazı parsellerde yeni değişiklikler yapılır ve bu on sekiz (18) uygulaması kesinleşirdi. Bu konuda, zerrece şüphesi yoktu. Ona ve adaşa göre, Kızlanlıların  Kızlanaltı'nda şu an sahip oldukları araziler, öyle söylendiği gibi çok fazla değildi; % 20-30 gibi bir orandaydı... Bu on sekiz (18) uygulaması kesinleşir de buralara, öyle düşünüldüğü gibi on (10) dönüm üzerinden oteller yapılmaya başlanırsa, bu otellerde çalışacak onca çalışan nerede yatıp kalkacaktı? Elbette, bunlar için de evler, çocukları için okullar, parklar, bunca insan için cami, hastane, alış-veriş merkezleri vb. yapılacaktı. Haliyle, bu on sekiz (18) uygulaması şu anki sınırlarında kalmaz ve Datça-Marmaris ana yoluna kadar dayanırdı. Hatta yolun Kızlan köyü tarafına da geçerdi. Yok, olmaz, o kadar da değil, diyerek, kimse ne kendini ne de bir başkasını aldatmaya kalkmasındı. Peki, bu iyi bir şey miydi? O konuda kafalar karışıktı. İyi olur, diyen de vardı, kötü olur diyen de. Peki, Kızlanaltı'na oteller, geriye kalan, yani yolun her iki tarafında kalan yerlere de evler yapıldı, Kızlanlıların ellerinde ekilip biçilecek hiç arazi kalmadı; bu durumda, diyelim ki on (10), yirmi (20) yıl sonra Kızlanlıların çocukları ya da torunları ne yapacaklardı? Şu an ferah ferah evlerinde yaşayan, bahçelerinde dolaşan köylüler, sıkış tepiş, iç içe geçmiş evlerinde nasıl yaşayacaklardı? Hasan Kuzu'ya göre, köylü, şimdilerde eline geçen paraya bakıp yerini satma yanlısıydı. Ama, dediğin gibi, diyordu, bana dönerek; bugün sattın, eline geçen para dağ olsa dayanmaz, gün geldi, bitti, sonra?... Sonra, Billurkent'te olan olacak. Nasıl ki, zamanında Billurkent'in kurulduğu yerdeki arazilerin sahiplerinin çocukları bugün Billurkent'e çalışmaya gidiyorlar ise, bugün bu ovadaki ya da köy civarındaki yerleri satanların çocukları da yarın o otellerde çalışmaya gidecekler. Bundan kaçış yok! Ben bu öykünün bir benzerini, yıllar önce, Marmaris/İçmeler'de de dinlemiştim, diyorum. Orada da, en baba yiğitleri, İçmeler-Marmaris dolmuş hattında çalışan bir minibüs sahibi olabilmişlerdi. O kadar! Çoğunun çocuğu, İçmelerdeki otellerde temizlikçi, güvenlikçi vb. olarak çalışıyorlardı...

     Hasan Kuzu sessiz, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayan, kendi halinde ve çok çalışkan birisi; geçmişteki mesleği nedeni ile, namı diğer, Kasap... Bu yaşta, soruna bakışı ve akıl yürütmesi, çok duru. Bugünü ve gidişatı iyi analiz edebiliyor.

     Fatma Kuzu, hadi bakalım, yemek zamanı, diyor. Veranda da ki masanın başına toplaşıyoruz, sofraya konulan yemekleri yiyoruz. Çayımızı içiyoruz. Sonra, Eda'yı, anneannesine bırakıp araba ile yola koyuluyoruz. Fazla ilerlememiştik ki Bahri'nin telefonu çalıyor; WhatsApp'dan görüntülü arayan, Eda. Nice zamandır kayıp olan kedi yavrusunu bulmuş eski evin oralarda bir yerde, babasına onu gösteriyor. Neşeli sesini duyuyorum; bulduğu kedi yavrusunu seviyor. Biz yolumuza devam ediyoruz. Yazılacak daha çooook konu var, 1991 sonrası dönemde beni rehabilite eden ve şimdi yurdum olan Datça'da, diyorum, kendi kendime... Yazmaya devam!

     (Not: Şimdi, on sekiz (18) uygulamasının iptal edildiği, köy yerleşim/gelişim alanlarının yapılaşmaya açılıp açılamayacağına dair Çevre ve Şehircilik Bakanlığı'nın ilgili biriminden beklenen yazının geldiği bugünlerde, özellikle, yerelde, uygulamanın başında olup uygulamalara dair yasal tasarruf yetkisine sahip yerel yöneticiler başta olmak üzere Datça'da var olan bütün siyasal partiler, kitle örgütleri, platformlar ve Datça'da yaşayan yurttaşlar, şu konuda, çok net olarak, düşüncelerini kamuoyu ile paylaşmalıdırlar.

     Bugün dahi su sıkıntısının çekildiği, bu gidişle yaşayanların susuzluktan kırılmasının olası olduğu, tarım alanlarının yok edildiği, Kızlan Ovası'nın ve diğer yerleşim yerlerinin betona gömüldüğü, denizinin kirlendiği... bir Datça mı?

     Yoksa, tarım alanlarının büyük ölçüde korunduğu, denizine girilebildiği, havası nedeniyle her yurttaş için çekici olmaya devam eden, ekoturizmin temel alındığı ve gelirinin Datça'da yaşayanları doyurduğu... bir Datça mı?)

     22.09.2020/Datça

     Mehmet Erdal

     (1) Burhan Çetin'in tezgahı;

     (2) Kendi ürettiği ürünleri satan bazı tezgahlar;




          (3) Kızlanaltı'nda bir domates tarlası;

     (4) Mehmet Karaçoban'ın mekanı;
     (5) Hasan kuzu; üstte, yalnız ve altta, oğlu Mehmet kuzu ile;

     (6)
                                                          (İdris Dören'in kabak tarlası)

                                                (Fehmi Bıçak'ın patlıcan tarlası)

20 Eylül 2020 Pazar

2020.09.21.CEZAEVİ YAZILARI-21: PARİS KOMÜNÜNE DAİR! (4)

  Hiç yorum yok

 

     CEZAEVİ YAZILARI-21: PARİS KOMÜNÜNE DAİR! (4)

     (Paris Komünü'nün 117. yıl dönümünde Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevinde yapılan çalışmanın dördüncü bölümü)

     ***

     Önceki ... bölümde devrimin mevcut burjuva devleti parçalaması gereğini, mevcut burjuva devleti aynen devir alması halinde bu devletle istemlerini gerçekleştiremeyeceğini tartışmıştık. Ancak mevcut burjuva devletin parçalanıp yok edilmesi ereğini yalnızca Marksistlerin önlerine koymadığı biliniyor. Marksistler dışında anarşistler de mevcut burjuva devletin parçalanıp yok edilmesi ereğini savunuyorlar.

     Peki öyleyse, sorun nedir? Yani hem Marksistler hem de anarşistler mevcut burjuva devletin parçalanıp yok edilmesini savunuyorlar ve bu konuda hem fikir iseler, aralarında veya en azından bu konuda aralarında bir fark yoktur diyebilir miyiz? 'Hedef olarak' diyor Lenin, 'Devletin ortadan kaldırılması noktasında anarşistlerle aramızda hiç bir anlaşmazlık yok.' (Devlet ve İhtilal, syf. 80)

     Ama yalnız bu kadar. Yani bir çakışma var ama yalnızca bu noktada. Bu çakışma noktasından önce veya sonra, aynı değiller. Uzlaşmaz bir biçimde ayrılar. Bunu iyi kavramak gerekiyor.

     ***

     Bilindiği gibi bazı oportünistler, Marks'taki 'Devletin sönmesi' tezini, mevcut burjuva devletin parçalanıp ortadan kaldırılması noktasından önce, yani M-L devrime gereksinim duymaksızın olabileceğini savunuyorlardı. Bu noktada Marksist devrim teorisini inkar ediyorlardı. Anarşistler ise mevcut burjuva devletin parçalanıp ortadan kaldırılması sonrası, bunun yerine başkaca bir aygıtın konmasına karşı çıkıyorlar ve burjuva devletin ortadan kaldırılmasını, aynı zamanda her tür otoritenin ortadan kaldırılması olarak ele alıyorlardı. Marksistler her iki anlayışla da uzlaşamıyorlardı.

     Anarşistler, proletaryaya ve proletarya devrimine inanmıyorlar. Onlar, soruna, çok kabaca söylersek, sınıfsal bir perspektiften bakmıyorlar. Ama işin aslında, toplumsal gelişme ve evrimleşme sürecinde yok olan küçük burjuvazinin perspektifinden bakıyorlar. Yok olmaya karşı bir tepki, bir öfke bu. Küçük burjuvazinin küçük burjuva mülkiyeti koruma temelindeki küçük burjuva özgürlüğünü savunuyor. Bu özgürlüğü yüceleştiriyor. Yani birey ve bireyin özgürlüğü, siz bunu özünde küçük burjuva ve küçük burjuvazinin özgürlüğü olarak anlayabilirsiniz, anarşizm için her şeyden yücedir.

     Bu bireyi ve onun özgürlüğünü tehdit eden her şey anarşizm tarafından kabul görmüyor; anarşizm, çok doğal olarak, ona karşı çıkıyor. Kapitalizm koşullarında, özellikle modern kapitalizmin küçük burjuva mülkiyeti ve küçük meta üretimini yok ederek geliştiği koşullarda kapitalizme karşı; onu can düşmanı görüyor, ona saldırıyordu. Bu ilk anda yanıltıcı olabiliyor... Anarşistler ve anarşizm, kapitalizme karşı olan ve kapitalizmin mezar kazıcısı rolünü üstlenen proletarya ve onun bilimsel dünya görüşü olan Maksizm ile eş veya aynı şey olarak görülebiliyor. Halbuki bu, kim tarafından yapılırsa yapılsın, yanlıştır.

     Anarşizm, proletaryaya ve onun bilimsel dünya görüşü Marksizme inanmadığı için, mevcut burjuva topluma sınıfsal temelde ve örgütlü olarak karşı çıkışı savunmuyor. Mevcut burjuva devletin ve burjuva toplumdaki her kurumun, proletaryayı ezdiği ve sömürdüğü açıdan değil, kendi bireysel özgürlüğünü yok ettiği açıdan yok edilmesini savunuyor. Aynı mantık, kendine düşman gördüğü her şeye, kendi toplumsal sisteminde küçük burjuva mülkiyeti ve küçük meta üretimini de ortadan kaldırarak kolektif mülkiyeti ve üretimi savunan proletaryaya ve onun bilimsel dünya görüşü Marksizme de yöneliyor. Onu da düşman görüyor. Kapitalizm koşullarında kalındığında bu düşmanlık ideolojik düzeyde kalabiliyor, ama sosyalizmde fiili saldırı düzeyine varabiliyor. İşte tam da bu noktada, karşı-devrimci bir kimliğe bürünebiliyor.

     ***

     Ama yalnızca sosyalizmde mi karşı-devrimci kimliğe bürünerek proletaryanın davasına ihanet etmiş oluyor? Hayır! O, kapitalizm koşullarında da proletaryanın davasına ihanet ve burjuvazinin hizmetine geçme noktasına da düşüyor.

     Proletarya, mevcut burjuva devlete sınıfsal açıdan bakıyordu. Mevcut burjuva devleti burjuvazinin egemenliğinin ve bu egemenliğin kendisine karşı uyguladığı zor'un örgütlenmiş biçimi olarak görüyordu. O halde, proletaryanın görevi bu mevcut burjuva devleti ortadan kaldırmaktı. Ortadan kaldırmaktı ama bunun anarşizmin savunduğu gibi bireysel temeldeki saldırılarla değil, ancak örgütlü ve burjuvaziyi alt edebilecek bir gücün yaratılmasıyla mümkün olacağına inanıyordu. Bu noktada, anarşizm ile temelden ayrı düşünüyorlardı. Bu noktada, proletarya ve Marksistler için örgüt ve örgütlü güç, can alıcı bir öneme sahipti. Hiç şüphesiz, nasıl bir örgüt sorusu sorulabilir ve tartışılabilir, ama şimdiki konumuz bu değildir. Yani, Marksizm, mevcut burjuva devletin anarşizmin anlayışı ve yöntemleriyle yok edilebileceğine inanmıyordu.

     Anarşizm, mevcut burjuva devleti ortadan kaldırmayı amaç olarak görüyordu. Çünkü o bu burjuva devletin yerine başkaca herhangi bir şeyi geçirmeyi düşünmüyordu. Onlar ister burjuva ister proleter olsun, devlete tümden karşı idiler. Halbuki Marksizm, burjuva devleti ortadan kaldırmayı amaç olarak görmüyordu. Yani, Marksistler, devletin en nihayetinde bir gün yok olup gideceğini ve tarih sahnesinden silineceğini biliyorlardı; bunu söylüyorlardı. Nihai amacı bu idi. Ama devletin bu anlamda yok oluşu, sınıfların yok oluşuna bağlı idi ve ondan uzak ele alınamazdı. Yani sınıfsız ve devletsiz bir toplum, Marksistlerin ideali idi. Ama bu farklıydı, anarşistlerin burjuva devleti ortadan kaldırmaya yaklaşımları (da) farklıydı. Lenin, bu konuyu çok açık olarak şöyle belirtiyor: 'Marksizm, her zaman, sınıfların ortadan kalkmasıyla birlikte devletin de ortadan kalkacağını öğretmiştir. Anti-Dühring'teki 'devletin yok olup gitmesine' ilişkin ünlü bölümde anarşistler, devletin ortadan kaldırılmasından yana çıktıkları için değil, devletin 'akşamdan sabaha' ortadan kaldırılabileceğini savundukları için suçlanmaktadırlar.'(Devlet ve İhtilal, syf. 78)

     Marksistlere göre proletarya devriminin ön koşulu mevcut burjuva devleti parçalamak ve yok etmekti. Yani amaç değil, ön koşuldu. Çünkü burjuva devletin parçalanıp yok edilmesiyle devrim bitmiyordu. Ancak ve ancak birinci aşaması, yani politik devrim aşaması sona eriyordu. Proletarya devriminin amacı Komünizm olduğuna göre, proletarya devriminin politik devrim aşamasında sona ermesi düşünülemezdi. Devrim, sosyal devrime dönüşmeli ve bu biçimde devam etmeliydi.

     O halde Marksistler ile anarşistler, amaçta da farklı düşünüyorlardı. Anarşistler, amaçlarının bireyin kurtuluşunu sağlamak olduğunu söylüyorlardı. Marksizm ise küçük burjuva bireyin değil, insanın özgürleşmesinin ve gerçek kurtuluşunun Komünizmde sağlanacağını söylüyorlardı. '...Marx, Komünizm diye anılmaya layık tek toplumsal düzenin insanla doğa ve insanla insan arasındaki çelişkileri ortadan kaldıran, insanın duygularını insanlaştırıp onları insanın toplumsal ve doğal özüne uygun hale koyan ve 'onun kalıcı gerçekliği olarak bütün bu duygularla donanmış zengin insanı' (1844 Ekonomik Felsefe El Yazmaları) doğuran bir düzen olduğu düşüncesinin üzerinde önemle durdu. Bundan dolayı, geleceğin toplumunu, insanın kişiliğinin gelişip serpildiği, maddi ve manevi ihtiyaçlarının tüm olarak tatmin edildiği ve bireysel ve toplumsal çıkarlarının uyumunu içinde taşıyan en yüce insani ilkelerin karşılandığı ve doyurulduğu bir aşama olarak gördü.' (Biyografi, syf.70)

     Ama bunu, mevcut burjuva devletin ortadan kaldırılmasının hemen ardından değil, bir geçiş sürecinin yaşanmasından ve sosyalizmin inşa edilerek Komünizme ulaşılması ile gerçekleşeceğini söylüyorlardı. O halde, bu inşayı başlatmak ve tamamlamak için burjuva devletin yerini alacak ve proletaryanın yönetimde olacağı bir aygıt gerekiyordu. Çünkü bu inşayı ancak proletarya tamamlayabilirdi.

     İşte, 'Marksizm, anarşizmden, genel olarak devrimci dönem ve özel olarak da kapitalizmden sosyalizme geçiş dönemi boyunca devletin ve bir devlet iktidarının zorunluluğunu kabul etmesi ile ayrılır.' (Nisan Tezleri, syf.50)

     O halde, burada iktidar sorunu gündeme geliyordu. Proletarya devriminin amacı, mevcut burjuva devleti parçalayıp yok etmek ve onun yerine kendisinin iktidarda olduğu yeni bir devleti geçirmek değil, sınıfsız olan Komünizmdir. Proletarya devrimini böyle kavramak, soruna daha geniş bakabilmektir. 'Her devrimin temel sorunu iktidar sorunudur.' diyordu Lenin ve bu proletarya devrimi için de geçerlidir. 'Bu, iktidarı almakla, iktidarı ele geçirmekle yetinmek gerekir, demek midir?' diye soruyor, Stalin ve yine kendi yanıtlıyor: 'Hayır, bu demek değildir. İktidarın ele geçirilmesi, ancak başlangıçtır. Bir ülkede devrilmiş olan burjuvazi bir çok nedenden ötürü onu deviren proletaryadan daha güçlü olan durumunu uzun zaman korur. Bundan dolayı iktidarı korumak, sağlamlaştırmak, yenilmez hale getirmek her şeyden önce gelir. Bunu sağlamak için ne gereklidir? Hiç değilse zaferin ertesi günü proletarya diktatörlüğünün önüne çıkan üç belli başlı görevi başarmak gerekir:

     a)Devrimin iktidardan devirdiği ve mülksüzleştirdiği büyük toprak sahiplerinin ve kapitalistlerin direncini kırmak, onların, sermayenin iktidarını yeniden kurma girişimlerini başarısızlığa uğratmak.

     b) Bütün emekçileri proletaryanın çevresine toplayarak kuruluş çalışmasını örgütlendirmek ve bu çalışmaya, sınıfların ortadan kalkmasını hazırlayacak biçimde yön vermek.

     c)Dış düşmanlara karşı savaşım için, Emperyalizme karşı savaşım için devrimi silahlandırmak, devrim ordusunu kurmak.

     Bu ödevleri yerine getirmek için proletarya diktatörlüğü gereklidir.' (Leninizmin İlkeleri, syf. 42-43)

     Anarşistler, soruna böyle bakmıyorlardı. Temeldeki sorunu, iktidar sorunu olarak görmüyorlardı. Böyle olunca da, burjuva iktidarını temelden tehdit edemiyorlardı. Tam da bu noktada, burjuvaziye hizmet, proletarya devrimine ihanet ediyorlardı. Yani proletarya devriminin perspektifini bulanıklaştırıyorlardı.

     ***

     Tam bu noktada, Marksistler ile anarşistler arasında Devlet konusunda çıkan tartışmada Marks'ın özellikle üzerinde durduğu bir noktaya dikkati çekelim: Lenin'e göre 'Marx,...Anarşizme karşı yürüttüğü mücadelenin gerçek anlamının çarpıtılmasını önlemek için proletaryanın ihtiyaç duyduğu devletin 'devrimci ve geçici biçimini' özellikle vurgulamıştı. Proletaryanın devlete ancak geçici olarak ihtiyacı vardı.'(Devlet ve İhtilal, syf.80)

     İşte, Paris Komününde, Paris proletaryası mevcut burjuva devletin parçalanıp yok edilmesi ile yetinmediğini gösterdi ve 'Komünün ilk buyrultusu (kararnamesi) sürekli ordunun kaldırılması ve silahlı halk ile değiştirilmesi oldu.' (Marx-Engels/Seçme Eserler/Cilt 1,syf.263)

     Bu, gerçekte 'Devlet olmayan devlet', yani 'yok olup gitmekte olan ''yok olup gitmeye başlayacak ve yok olup gitmeden edemeyecek biçimde kurulmuş' olan bir 'Devletti.' Marx, bu devleti 'hakim sınıf olarak örgütlenmiş proletarya' olarak tanımlar.

     Bu 'Devlet olmayan Devlet'te, proletarya egemen sınıftır. Her şeyin sahibidir. Kendi özgür iradesine ve öz gücüne dayanan devrim ile mevcut devleti yıkan halk, kendi yönetimini kurmuştu. Bu Komün idi. Örgütlenmesini buradan sonra tartışacağımız Komün, aksi iddialara karşın, özünde, bir işçi hükumeti ve proletarya diktatörlüğü idi. Marx, bunu, çok açık belirtir: 'Komünün gerçek gizemi şudur: O, özel olarak bir işçi sınıfı hükumeti, üreticiler sınıfının temellükçüler sınıfına karşı mücadelesinin ürünü, emeğin iktisadi kurtuluşunun gerçekleşmesini sağlayan en sonu bulunmuş siyasal biçimi idi. Bu son koşul olmasaydı, Komünsel kuruluş bir olanaksızlık ve aldatmaca olurdu.'(Marx-Engels/Seçme Eserler/cilt 2,syf.267)

     Engels de, yirmi yıl sonra yazdığı ön sözde, Marksın bu yargısını pekiştiren şu ünlü vurgulamada bulunur: 'Eh baylar, bu diktatörlüğün neye benzediğini bilmek ister misiniz? Paris Komününe bakınız. Paris Komünü, proletarya diktatörlüğü idi.'(a.g.e. Syf.226)

     Evet, Paris proletaryası, Komün örgütlenmesi ve Komün yönetimi ile ilk kez bu teorik önermeyi hayata geçiriyordu.

     'Teorik önerme' diyoruz, çünkü proletarya diktatörlüğü tanımı, Marksist teoriye ilk Paris Komünü ile girmiyor, Marksist teoride çok önceden beri yer alıyordu.

     Bilindiği gibi Marksizm, proletarya devriminin amacının Komünizme ulaşmak olduğunu söylüyordu. Bu ise, politik iktidarın ele geçirilmesi ile ilk adımı atılan ama ondan sonra daha uzun, daha çetin, zorlu ve karmaşık gelişecek bir sürecin yaşanması ardından gerçekleştirilecek bir şeydi. Politik iktidarın ele geçirilmesi sonrası yaşanacak bu süreçte, proletarya yönetimde olmalıydı. Marx, bunu çok özlü olarak şöyle ifade ediyordu: 'Kapitalist toplum ile Komünist toplum arasında birinciden ötekine devrimci dönüşüm dönemi yer alır. Buna da bir siyasal geçiş dönemi tekabül eder ki, burada, devlet, proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz.' (Marx-Engels/Seçme Eserler/Cilt 3, syf. 31-32)

     Bu süreç bütün alanlarda sosyalizmin inşasının tamamlandığı, sınıfların ve bu arada bir sınıf olarak proletaryanın kendisinin ortadan kalkacağı, devletin sönerek yok olacağı bir süreçtir. Marksist teori, ilk andan itibaren hep bu perspektife sahip olmuş ve bir an bile bu perspektifini kaybetmemiştir. Proletaryanın iktidara gelmiş olması, sınıf mücadelesinin sona ermesi anlamına gelmez. Tam aksine '...bu dönem kaçınılmaz olarak, görülmemiş ölçüde keskin biçimlere bürünmüş, eşine rastlanmamış ölçüde şiddetli bir sınıf mücadelesi dönemidir.' (Devlet ve İhtilal, syf. 48) Bu dönem yalnızca '...sınıf mücadelesinin farklı evrelerinden en akli ve en insani bir şekilde geçilebileceği akli ortamı sağlar.'(Biyografi, syf. 551) Yani sınıf mücadelesi, proletaryanın avantajlı olduğu bir ortamda Komünizme kadar devam eder.

     İşte bunun için 'Tek bir sınıfın diktatörlüğünün, yalnızca genel olarak bütün sınıflı toplumlar için değil, yalnızca burjuvaziyi alaşağı etmiş olan proletarya için değil, aynı zamanda kapitalizmi sınıfsız toplumdan, Komünizmden ayıran bütün bir tarihi dönem için de gerekli olduğunu kavrayan kimseler, Marksın devlet teorisinin özünü kavramış sayılabilir.' (Devlet ve İhtilal, syf.48)

     Marksist teori, sosyalizmin inşasından ne anlaşılması gerektiğini, proletaryanın diğer sınıfların yanı sıra kendisini de nasıl ortadan kaldıracağı, devletin nasıl sönerek yok olacağı gibi konuları hep tartışmış ve giderek ayrıntılarıyla da öz olarak düşüncelerini ortaya koymuş, ama bu konuda Lenin, Marksist teorinin önerilerini daha da geliştirmiştir.

     Proletarya iktidarı sorununa ilk kez Alman İdeolojisi'nde rastlıyoruz. Alman İdeolojisi'nde proletarya diktatörlüğünün adı açıkça geçmiyordu. Yıllar sonra Engels, bu kitaba atfen şöyle diyecektir: 'Marx ve ben, 1845'ten beri gelecekteki proletarya ihtilalinin nihai sonuçlarında birinin Devlet denilen şu siyasi örgütün adım adım çözülmesi ve en sonunda yok olması olacağını söyledik; ama bununla birlikte her zaman, proleter sınıfın gelecekteki toplumsal ihtilalin öteki önemli sonuçlarından şuna ya da buna ulaşabilmesi için ilkin kendisini devletin örgütlü gücüyle teçhiz etmek ve bunun yardımıyla kapitalist sınıfın direncini bastırmak ve toplumu yeniden örgütlemek zorunda kalacağını da söyledik.' (biyografi, syf.109)

     Burada, konumuzu bugün için ilgilendirmediğinden daha fazla ayrıntıya girmeden geçeceğimiz, proletaryanın bir sınıf olarak kendisini yok etmesinin felsefi düzeyde Feuerbach Üzerine Tezler'de ve Alman İdeolojisi'nde ele alınıp tartışıldığını belirtelim.

     Komünist Manifesto'da da açıkça proletarya diktatörlüğü adlandırmasına rastlanmaz. Bilindiği gibi mevcut burjuva devletin yerini neyin alacağı sorusunun yanıtına Manifesto'da 'Hakim sınıf olarak örgütlenmiş proletarya'nın 'demokrasi savaşına kazanılması'nın alacağı verilir. Ama ' proletaryanın bu örgütlenmesinin hangi somut biçimleri alacağı ve bu örgütlenmenin demokrasi savaşının en eksiksiz, en tutarlı bir şekilde kazanılmasıyla hangi kesin biçimde birleştirileceği sorusunun cevabını kitle hareketinin tecrübesinden bekliyordu.'(Devlet ve İhtilal, syf.54-55)

     Marksın Manifesto'da yaptığı bu tanım, ünlü ve özlüdür. Ama bunun hangi somut biçimi alacağı belli değildir. Bu, Komün deneyiminde, Komün olarak karşımıza çıkar. Yani Komün, hem ilk proleter devlet hem de onun somut biçimidir.

     Komünden önce tarihsel süreçte çok önemli bir yer tutan 1848 Şubat işçi ayaklanması ve Fransız burjuva ihtilali gündeme gelir. 1848 sınıf savaşımlarının incelendiği iki kitaptan ilkinde Marx, ilk kez proletarya diktatörlüğü terimini kullanıyordu. Şöyle diyordu: '...Proletarya, git gide devrimci sosyalizmin çevresinde, bizzat burjuvazinin Blanqui adını taktığı Komünizmin çevresinde toplanıyor. Bu sosyalizm, genel olarak, sınıf farklılıklarının ortadan kaldırılması, sınıf farklılıklarının dayandıkları bütün üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılması, bu üretim ilişkilerine uygun düşen bütün toplumsal bağlantıların ortadan kaldırılması, bu toplumsal bağlantılardan doğan bütün düşüncelerin alt-üst edilmesine varmak üzere devrimin sürekliliğinin ilanıdır. Zorunlu bir geçiş noktası olarak proletaryanın sınıf diktatörlüğüdür.' (Marz-Engels/Seçme Eserler/Cilt 1, syf. 341)

     Hemen ardından 18. Brumaire çalışırken yazdığı bir mektupta bu terimi yine kullanır: '...2) sınıf savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne vardığını, 3) bu diktatörlüğün kendisinin bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız bir topluma geçişten başka bir şey olmadığına...' diyordu. (a.g.e. Syf.637)

     Evet, böylece, proletarya diktatörlüğü özlü ifadesine kavuşuyordu. İşte Komün, sınıf mücadelesinin zorunlu sonucu olarak, proletarya diktatörlüğünün somut bir biçimi olarak gündeme gelecektir...

     Aydın/1988(Devam edecek)

     21.09.2020/Datça

     Mehmet Erdal

                                                                

                                                              



14 Eylül 2020 Pazartesi

2020.09.14.DATÇALI PAZARCILARIN SONBAHARI!

  1 yorum

 

     DATÇALI PAZARCILARIN SONBAHARI!

     Her yeni güne başlarken yaptığımız gibi denizde yüzme (saat 08.00-10.00), duş, kahvaltı, günlük gazeteyi okuma vs. derken öğle oldu ve ben, saat 13.00 civarı evden çıktım. Arabama bindim. İskele Mahallesinde, Korona virüsü salgını ile mücadele çerçevesinde gündeme getirilen Tek-Çift numara uygulaması nedeniyle artık hem Cumartesi hem de Pazartesi günleri açık olan pazar yerine gitmek için yola koyuldum. Pazar yerine yakın bir yere arabayı park ettim. Yürümeye başladım.

     Zorunlu nedenlerle bir kaç haftadır gidemediğim ve yalnızca geçen hafta (05 Eylül-07 Eylül) partinin (Sol Parti) 'Artık Yeter' başlıklı merkezi bültenini üreticilere ve seyyar esnaflara dağıtmak üzere bir grup arkadaş ile gidip dolaştığım pazar yerine bu hafta mutlaka gitmeliydim; Ekim ayına, şunun şurasında ne kalmıştı ki?

     Ekim ayı, bütün küçük iş yeri sahibi esnaflar gibi pazarcılar için de ödeme ayı idi. Öyle ya, Korona virüsü salgını başladığında, siyasi iktidar, esnafın Mart-Nisan ve Mayıs aylarına ait Bağ-Kur vb. bazı borçlarının ödemesini altı (6) ay, yani Ekim-Kasım ve Aralık aylarına ertelemişti. Keza çok düşük faiz ile (Esnaf ve Kefalet Kooperatifinin yanı sıra Halk Bankasından da) verdiği altı (6) ay geri ödemesiz kredilerin taksitlerinin ilkinin ödeme ayı da Ekim idi.

     Şimdi, Ekim ayı ve sonrasında, yani sahildeki esnafların işlerinin kesat olduğu aylarda, esnaf hem normal her ay ödenmesi gereken Bağ-Kur vb. ödemelerini, hem bu aylara ötelenen ödemeleri, hem de altı(6) ay ödemesiz alınan kredi taksitlerini ödemeye başlayacaktı.

     Önceki yıllara göre biraz karmaşık bir durum söz konusu olsa da, Yaz sezonunun bitme sürecine girdiği Datça'da, içlerinde bilfiil yirmi beş (25) yıl yer aldığım pazarcılar, şimdi ne durumdaydılar? Ve bu ödemeler konusunda ne düşünüyorlardı?

     Korona virüsü salgınının resmen kabul ve ilan edildiği Mart ayından itibaren gündeme getirilen uygulamaların sonuçlarından en çok mağdur olanların içinde yer alan üreticilerin ve pazarcıların yaşadıkları sorunları, şikayetleri, beklentileri ve çözüm önerilerini bizzat kendi ağızlarından yazarak kamuoyu ile pek çok kez paylaşan kişi olarak, bir kez daha onlara kulak vermeliydim.

     ***

     AYDEM'e yakın olan kapıya geldim. Üzerinde POLİS yazan demir parmaklıkların dikleme içeriye doğru uzananın üzerine kolumu koyarak bir fotoğraf çektim (*). Bugün bir iki yerde daha benzeri fotoğraf çekmeyi düşünüyordum. Pazartesi günü aynı saatlerde gelip, yine aynı yerlerde, bir kez daha fotoğraf çekecektim. Bu yazıyı okuyanlar, iki gün arasındaki farkı somut olarak görsünler ve bu iki farklı görüntünün nedenlerini, haliyle her yerde tartışma konusu olagelen sonuçlarını bir kez daha düşünsünler, istiyordum.

     Girişte, sol köşede, pazarcı arkadaşımız Ercan'ın tezgahı vardır. Ona baktım. Tezgahını açmış. Beni görmüyor. Tezgahtaki malları karıştıran müşterileri ile meşgul. Ercan, yaz başında, önceki yıllarda sattığı (çocuk-büyük/kadın-erkek) karışık parti malından çıkmaya ve asorti çocuk malı satımına dönmeye karar vermiş ve nitekim, bu kararına uygun bir dönüşüm geçirmişti. Hayırlı işler, diyorum. Duyuyor. Gülerek, yanıma geliyor. Nasılsın?, diyorum. İyi, imiş. Hayırdır, malların bir kısmını gözden mi çıkardın? Dökmüşsün, diyorum. Yok, bunlar elden çıksın, istiyorum, diyor. Bu yaz başında, çok mal almamış. Kış aylarının nasıl olacağını, kestiremiyormuş. Marmaris çarşısında dolaşırken, bazı dükkan sahipleri, gel, bak, mal var, hepsini al-git, diyorlarmış. Almıyorum, istemem, diyorum, diyor. İleride bir tezgah üzerindeki erkeklerin giyebileceği yarım kol tişörtleri gösteriyor. Bunları, diyor, 10 TL'ye vurdum. İnanır mısın, bunların toptan fiyatı 20 ile 30 TL. civarı. İçlerinde, o fiyata aldıklarım da var. Ama şimdi, bir dükkandan, 10 TL'den, dünya kadar buldum. Dükkan sahibi almış, elinde patlamış. Onların açık ya da tekleme olanlarını döküyorum. Serili olanları, öbür yaz için saklayacağım. Benim de yıllar öncesinden tanıdığım bir toptancının adını veriyor; o toptancı, serili olanları istemiş; vermemiş.

     Sen kredi çekmiş miydin?, diyorum. Çekmemiş. Pazarlara çıkmadığı zamanlarda yardım ettiği Marmaris'teki iş yeri sahibi (yıllar öncesinden tanıdığım eski bir pazarcı arkadaşımız) çekmiş. Biz de, ödemede sorun olmaz, diyor. Ama, pazarların tadı tuzu yok, diyor. Ak-Tur'a da tezgah açmak istiyormuş...

     İlerliyorum. Çok eskiden pazar yerlerinde kot vb. giyim eşyası satan ama bir kaç yıldır yalnızca terzilik yapan arkadaşa yaklaşıyorum. Hayırlı işler, nasılsın?, diye soruyorum. Sağ ol, diyor. Elinde bir pantolon var, paçalarını kıvırıyor. Dikecek. Pantolonun sahibi müşteri ona bakıyor. Benim de elimde bir pantolon var; cepleri falan sökülmüş. Onu veriyorum. Alıyor. Tamam, bakarım, diyor.

     Sağa sola, hayırlı işler, diyerek, ilerliyorum. Giyim bölümünden sebze bölümüne dönen yolun sol köşesine babası, amcası, halası, kuzeni... neredeyse bütün ailesi öteden beri pazarcılık yapan Burak, tezgah açmış; yanında Tekin var. Belli ki bugün ona yardım ediyor. Daha önce yayınlanan söyleşilerin birisinde, Burak'a, Halk Bankasından çektiği kredinin günü geldiğinde geriye nasıl ödeneceğini sormuş ve o da bana, onu ben niye düşüneyim, alacağı olan düşünsün, demişti. Ona yeniden aynı soruyu sormak istiyordum. Sordum. Ekim ayı geldi, nasıl ödeyeceksin? Onun açısından sorun yokmuş. Ben öderim, diyor. Daha doğrusu, ödeyebilecek ise ödermiş. Yoksa nasıl ödesin imiş! Peki herkes ödeyebilir mi?, diyorum. Öder, öder...diyor. Ellerine bakıyorum ve el hareketi yok, değil mi?, diye soruyorum, gülerek. O da gülüyor, yok, yok, diyor. Ama bu gülüş, hınzırca. Çare yok, Devlet erteleyecek, yoksa neyimi alacak?, diyor. Bugünkü BirGün gazetesindeki haberi (**) anımsayarak, TESK Başkanı Bendevi Palandöken de, ödemeler yıl sonuna kadar ertelensin, diyor, diyorum. Tekin, söze giriyor; yıl başından sonra nasıl ödenecek?, diyor. Bu Yaz aylarında ödenemeyen, kış aylarında ödenebilir mi ki? Ertelenecek kardeşim, öbür yaza ertelenecek. Başka çaresi yok! Peki, öbür yaz bu salgın bitmiş ve işler normale dönmüş olacak mı?, diye soruyorum. Dönmez ise, silecekler kardeşim, diye bir yanıt geliyor. Pazarcı arkadaşlar haklılar, diye düşünüyorum. Devlet olarak, sen kalk, büyüklerin trilyonlarını sil, küçük esnafın aracına, malına, bankadaki üç kuruşuna v.b... haciz koy. Küçük esnaf da bunu görsün ve sineye çeksin! Bu adalet mi?

     Onların yanından ayrılmadan, baharatçıların ve bazı üreticilerin tezgah açtığı sokağa yüzümü dönerek bir fotoğraf daha çekiyorum. (***)

     ***

     Pazara geldiğimde, yardım amaçlı olarak gün boyu tezgahında durduğum ve akşamı ettiğim Yasin'in yanına varıyorum. Yasin, biraz da bizim telkinlerimiz sonucu, Muğla'da sapa (ölü) bir sokakta bulunan küçük iş yerini kapamaya karar vermiş ve dükkanında bulunan bütün çocuk mallarını, pazar yerine ilk girişte sözünü ettiğim ve kendisine 'Dayı' diyen Ercan'a vermişti; ucuz-pahalı, demeden. Onunla da yetinmemiş, Yaz başı aldığı ve mallarını taşıdığı aracını da elden çıkarmıştı. Aracını satmadan önce, biraz önce konuştuğum Burak ile oturmuş, konuşmuş ve anlaşmıştı; bu kış onunla gidip gelecekti. Bence, çok akıllıca kararlar almıştı. Tabiri caizse, üzerindeki yükü atmış ve kurtulmuştu. Kışın ne getireceği bilinmiyordu. Kimse önünü göremiyordu. Hava giderek kötüleşiyordu. Her gün daha kötü haberler yayılıyordu.

     İşler nasıl?, diyorum. Cacık! diyor. Vardığımda, saat 14:00 'e geliyordu. Cebindeki parayı söylüyor. Çok kötü. Ak-Tur, üç-beş haftadır bitik, diyor. Ak-Tur'da da hasta var, diye, Ak-Tur yönetimince anons edildiğinden beri pazara çıkan doğru dürüst kimse yok, diyor. Böyle giderse, ne yapacağını, bilemiyormuş. İyi ki o dükkanı kapattın, arabayı da elden çıkardın, diyorum. Önümüzdeki yaz başı, önünü görmeye başladığında uygun bir araba alırsın. Araba sorun değil, diyor. Arabanın satışından elde ettiği paranın bir kısmını mala yatırmak istiyor. Uygun olur, diyorum. Mal alınan fabrikadaki, benim de tanıdığım depocuyu arıyor. Biraz mal varmış. Fiyatları soruyor. Fabrika sahibi, pazartesi bakalım, diyormuş. Belli ki, hafta sonu olması nedeniyle, patron çok meşgul.

     Yasin'in yanına geldiğimi gören pazarcı arkadaşlardan gelenler oluyor. Dert çok. Ankaralı (o kendisine Angaralı, diyor), bir kaç kez geliyor ve farklı konulardan söz ediyor...Söylenenlerden yazılabilecek olanlar var, yazılamayacak olanlar var. Bugün gördüklerim ve konuştuklarımız ile ilgili yazı yazacağımı bildiklerinden yazmam için söylenenler var; söylenen her şeyi yazsam hoş olmayacaklar var, söyleyenin başını derde sokacaklar var... Ben, en iyisi, her zaman yaptığımı yapayım; üzüm yeme amacımın dışına çıkmamaya çalışayım.

     ***

     Yunus'un oğlu Emre, KPSS sınavına girmek için Denizli'ye gittiğinden, ağabeyi M.Ali onun yerine tezgaha bakıyordu. Sizin aileden, bir tek Emre akıllı çıkacak; öyle anlaşılıyor. Kazansın, girsin bir yere, diyorum. Nereyi düşünüyor? Neresi olursa, diyor M.Ali. Eski pazar sokağında, öncekinin karşısında, sol çaprazında yeni bir dükkan daha kiralamışlardı; işler nasıl?, diye soruyorum. İyi, diyor. Kredi çekmiş miydiniz? Ben çekmedim, diyor. Tamam, sen çekmedin de, baban da çekmedi mi? Çekmiş. Ödeme ayı geldi, nasıl yapacaksınız? Öderiz, diyor. Peki vergi, Bağ-Kur, kredi taksiti vb. bütün bunlar, hepsi birden nasıl ödenecek? Ben bu yıl vergiye girdim. Gelecek yıl vergi vereceğim, diyor. Peki baban? O, Bağ-Kur primini ödemiyor. Bir pazarcı adı veriyor, onun gibi yapacak; üç(3) yılı var, günü geldiğinde borçlanacak ve emekli olacak, diyor. Kanımca, üç-beş seyyar esnaf dışında kimse Bağ-Kur primini ödemiyor, ya da ödeyemiyor. Devlet de, bunu biliyor ve kabulleniyor. Bu nedenle M. Ali'nin söylediklerine şaşırmıyorum.

     Bu konuda sohbet ilerliyor. Ortaya çıkan şu; Devlet, önümüzdeki süreçte, yeni bir yapılandırmaya gitmedikten sonra ne bu Bağ-Kur primi vb. ödemeleri ne de Mart ayından sonra Halk Bankası ve Esnaf Kefalet Kooperatif üzerinden verdiği kredileri geriye alabilecek. Peki, yapılandırma çözüm mü?.. Bu sorunun cevabı, şimdilik yok. Onu, yaşayarak göreceğiz.

     Onur, geliyor. Onur, her pazarcı bilir; nevi şahsına münhasır, bir arkadaşımızdır. Ona da aynı soruyu soruyorum. Ben, diyor, Halk Bankasından kredi çekmedim. Tamam, sen Esnaf Kefaletten çektin. Aynı şey. Onun taksitleri otomatikman ödeniyormuş. Benim, diyor, Allahıma çok şükür, devlete borcum yok. Bağ-Kur primi dahil... Bu kez, o soruyor, bu Tek-Çift numara uygulaması devam edecek mi?, diye. Ben ne bileyim, ben her yerde dile getiriyorum. Yazıyorum, Belediye Meclis toplantılarında konuşuyorum... Belediye Meclisinde bulunan üç grup(CHP, AKP, MHP) sözcüsü de, bu konu açıldığında, yalnızca önlerine bakıyorlar. Sanki üreticilerin ve pazarcıların sorunları onları ilgilendirmiyor. Bir kez, Haluk Laçin (AKP), Belediye Başkanına, pazarcıların durumunu sordu; o kadar! Kendisinin ne düşündüğü konusunda tek söz etmedi. Sizden de tık yok. Siz bileceksiniz. Bana ne, diyor. Hiç bir kimseye hiç bir şey söylemem. Uğraşmam. Uğraşsam, madalya mı verecekler? Aksine, arkamdan konuşacaklar. Küfür edecekler...Sözü, bir biçimde yıllar öncesindeki bir olaya getiriyor. Erol Karakullukçu zamanı mı idi neydi, sen de biliyorsun; ben Muğla Valiliğine bir şikayette bulunmuştum. Meğer, o güne kadar, pazar yerinde, 'metre' üzerinden işgaliye ücreti alınıyormuş ve bu yanlış imiş; yasaya göre, 'm2' üzerinden alınmalıymış. Ben şikayet ettikten sonra öyle alınmaya başlandı. Yani, belediyenin kasasına daha çok para girdi. Belediye bir kez bile teşekkür etti mi? Etmedi. O zaman neden uğraşayım? Bunları yazarsam, pazarcılar kulağını çınlatacaklar, diyorum. Yaz, hepsinin bildiği bir şey, diyor.

     ***

     Sohbet uzadıkça, bir arkadaş, duyum olarak, Datça pazarlarında uygulanan Tek-Çift numara uygulamasının İYİ PARTİ Muğla Milletvekili Metin Ergun'a sorulduğunu ve onun da, Datça Belediyesinin isterse bu uygulamadan vazgeçebileceğini, başka yerlerde uygulanmadığını, uygulama devam ettiğine göre, demek ki istemiyorlar, dediğini aktarıyor.

     Bir başka arkadaş, yaz sezonu bittikten sonra, bazı yasaklamaların gündeme gelebileceğini, haliyle bu kış durumlarının çok zor olacağını, söylüyor. Önümüzdeki süreçte, ayakta kalmanın büyük bir başarı olacağı konusunda, ortaklaşa bir kanı oluşmuş, görünüyor...

     ***

     Sabah, daha evde iken, pazarda terlik satan ama bu hafta tek numaralılar açtığı için tezgahını açamayan Bahri aramış ve pazara çıkıp çıkamayacağımı sormuş, çıkacağımı duyunca da, bir ara uğrayacağım, demişti. O geldi. Bunların, dedim, çayı yok, kahvesi yok. Hadi o zaman, çay ocağına gidip çay içelim, dedi. Yürüdük.

     Sebze ve meyve bölümüne, zabıta kulübesinin oradan girdik. Saat 16.00 civarı idi ve çay ocağına kadar olan bölümde bir-iki kişi dışında kimse yoktu. Dur, dedim, ben bir fotoğraf çekeyim. Çektim.(****) Ben fotoğraf çekerken, birisine, dur seni meşhur edeceğiz, diye seslendi. Seslendiği kişi, bana göre, gençten birisi. Edin, dedi, şaşkınlıkla karışık bakarken. Sessizce, kim bu?, dedim. Başkanın sözünü edip durduğu, yaka silktiği kişi, işte bu, dedi.

     Çay ocağına yaklaştık. Bahri'nin kayın biraderi yere çömelmiş, önündeki barbunyaları ayıklıyordu. Annesi ise tezgah üzerinde aynı işi yapıyordu. Adaş'a (onun adı da Mehmet), iki haftada bir gidip mal alıp geldiği Denizli'ye, bu hafta, kendi hatası nedeniyle, Perşembe ve Cuma günleri, iki kez gidip gelmek zorunda kaldığından, ne zaman geldin?, dedim. Saat 09.00 gibi, dedi. Annesi, gülmeye başladı. Bahri, yalanını yiyeyim senin, ben 09.15'de buradan ayrıldım, dedi. Tamam, dedi adaş, 09.30 gibi geldim. Karşılaştığımızda o bana 'Başkan', der, ben de ona " Ne varsa Mehmetlerde var; adamın adı Mehmet olsun, isterse çamurdan olsun!" derim; birbirimize, böyle takılırız. Mehmet, gerçekte, kimseye değil, yalnızca kendine zararı olan bir arkadaştır.

     Çay ocağına oturuyoruz ve Mehmet'den iki çay, diyoruz. Genç bir çalışan, hemen getiriyor. Çay ocağını çalıştıranı tanıyoruz, işler nasıl?, diyoruz. Tadı tuzu yokmuş...

     Bulunduğum yerden fotoğraflar çekiyorum.(*****)

     Kalkıyoruz. Dönerken, adaşa, tamam Tek-Çift numara uygulaması var da bu (sağ taraftaki bomboş tezgahları göstererek) tezgahlar neden boş?, diye soruyorum. Bitirdiler, gittiler, diyor. Azıcık malları vardı zaten. Onları da satıp gittiler. Tezgahının arkasındaki kasa kasa dolu durumdaki domatesleri göstererek, soruyorum; bunları bitirebilecek misin? Bunlar ne ki?, diyor. Akşamleyin işçiler gelince hepsini satarız. Annesi, fiyatı azıcık düşürünce bir şey kalmaz, diyor. On yıllar önce babam ile köyde üretip İzmir Eşrefpaşa pazarına getirip sattığımız sebzelerin fiyatlarını akşamleyin indirip eldekileri bitirişimiz aklıma geliyor. Yıllar geçse de, pazar yerlerinde bazı yöntemler değişmiyor. (Bilahare, adaşın ablasına soruyorum, Cumartesi günkü pazar satışını: annelerinin aktardığına göre, malları satmışlar ama gün sonu elde avuçta kalan sıfırmış. Yani, ancak malın parasını ve mazot masrafını çıkarabilmişler. Perşembe ve Cuma günü iki kez Denizli'ye gidiş geliş ile Cumartesi günü tezgahta iki kişinin çalışmasının karşılığı, koskocaman bir sıfırmış. Ablası, bugün, yani Pazartesi günü, evde "oturum" var, diyor. Datça pazarındaki fiyatlardan yakınan bazı tüketici arkadaşlara, hele bir gün, 24 saatinizi Karaköylü ya da Kızlanlı üreticilerden biriyle ya da bir manavla birlikte geçirin, diye boşuna demiyorum.)

     ***

     Dönüşte bir pazarcı arkadaşın yanında geçerken, gelin çay ısmarlayayım, diyor. Sağ ol, inan içtik, diyoruz. Ayak üstü, sohbete başlıyoruz. Yakınıyor. Pek çok şeyden yakınıyor... Bir pazarcı aileden bahsediyor. Sözünü ettiği aile, Datça'da oturuyor. Tanıyorum. Arada bir selamlaşırız. Konuşuruz. Bu pazarı bırakacaklarmış ve yalnızca, eşi emekli oluncaya kadar, köylere çıkacaklarmış. Duyunca, şaşırdım. Bazı pazarcı arkadaşların durumunun sıfırın altında, çok ekside olduğunu biliyor ve bir an önce bırakmaları en akıllıca iş olacak, diye düşünüyordum; ama sözünü ettiği pazarcı ailenin haletiruhiyesinin bu durumda olduğunu hiç tahmin edememiştim. Ben de, dedi, daha bir süre devam ederim ama belki bu kış, belki de önümüzdeki yaza varmadan burayı bırakırım. Konuştuğumuz, iyi bir arkadaştı. Biz, diyerek devam etti, dizlerimizin üzerinde durduğumuzdan, karşımızdakileri büyük ve baş edilemez görüyoruz; ayağa kalkabilsek, onların çok küçük olduğunu göreceğiz... Sonra, daha başka konulardan söz ettik...(Pazartesi günü yeniden gittiğim pazar yerinde, başka bazı pazarcı arkadaşların da adı dolaşıyordu, bırakmayı düşünenler ya da bırakabileceği söylenenler arasında)

     Yasin'in yanına döndük. Bahri ayrıldı. Marketine gitti. Ben akşamleyin tezgah toplamaya yardım etmek için beklemeye başladım...

     ***

     Saat 18.30 civarı toplamaya başladık. Terzi arkadaş, pantolonu getirdi; unutmuştum. Tamir parasını vermek istedim, almadı. Teşekkür ettim.

     Pazardan ayrılma saati 21.00 idi ama biz saat 20.00 gibi çadırları toplamış ve arabaya yüklemiştik.

     Artık, her birimiz evimizin yolunu tutmalıydık...

     14.09.2020/Datça

     Mehmet Erdal

     (*)

                                               (12 Eylül 2020/Cumartesi,saat 13:30 civarı)

                                                                       


                                                (14 Eylül 2020/Pazartesi, saat 13.30 civarı)                  

     (**)

                                           (12 Eylül 2020 tarihli BirGün'ün haberi)

     (***)

                                         (12 Eylül 2020/Cumartesi, saat 14.00 civarı)

                                                                    

                                                (14 Eylül 2020/Pazartesi, saat 14.00 civarı)

     (****)

                                          (12 Eylül 2020/Cumartesi, saat 16.00 civarı)

                                                                     

                                                 (14 Eylül 2020/Pazartesi, saat 14.00 civarı)

     (*****)


                                     (12 Eylül 2020/İki fotoğraf/Cumartesi, saat 16.00 civarı)

                                                                


                                      (14 Eylül 2020/İki fotoğraf/Pazartesi, saat 14.00 civarı)

                                                          

                                          (14 Eylül 2020/Alt bölüm/Pazartesi, saat 14.00 civarı)