9 Ağustos 2020 Pazar

CEZAEVİ YAZILARI-15: 1980 ÖNCESİ GEÇMİŞİMİZE DAİR BAZI NOTLAR (1)

  Hiç yorum yok

      CEZAEVİ YAZILARI-15: 1980 ÖNCESİ GEÇMİŞİMİZE DAİR BAZI NOTLAR (1)

     İzmir'de, 1976-1977 yılı kış aylarında ben, Selim Martin ve çok değil, bir-iki arkadaş daha Halil Rıfat Paşa Mahallesinde küçük bir evde toplanırdık; 1975 yılı 1 Kasım'ında ilk sayısını çıkardığımız Devrimci Gençlik Dergisinin bir dönem yazı işleri müdürlüğünü yapan ve o günlerde zorunlu olarak İzmir'de bulunan arkadaşımız Faruk Yüksel gelir ve bize klasikleri okutarak, bir nevi eğitim çalışması yaptırırdı.

     O da bir yerde mi okumuştu ya da ona da birisi mi anlatmıştı ya da okuduklarından mı o sonuca varmıştı bilemiyorum; bu konuda bize bir şey söylememişti ya da söylemişti de belki ben unuttum, onu da bilemiyorum; her ne ise, olayın bu boyutu o kadar önemli değil, önemli olan şu; Faruk arkadaş, hangi kitabı okuturken ya da hangi konuyu anlatırken şimdi tam anımsayamıyorum, bir ara (bunu hiç unutamıyorum, çünkü bu anlattığı, o andan sonra belleğimden hiç çıkmadı ve bana hep yol gösterici oldu), bakın, dedi, bir konunun ya da bir olayın ele alınıp incelenmesinde ve sonuca varılmasında Lenin ile Stalin farklı yöntemler izler. Stalin, örneğin, bir elmayı eline aldığında, diğer elindeki bıçak ile o elmayı derhal dörde böler ve önce bir parçaya bakar ve bu işe yaramaz, der, atar; sonra ikinci ve sonra da üçüncü parçaya aynı şeyi yapar ve kalır elde dördüncü parça; başlar onun yararlı olan ya da olmayan yönlerini tartışmaya. Leninizmin İlkeleri/Leninizmin Esasları kitabı, buna en iyi örnektir. Stalin, o kitabında her şeyin doğrusu bu, bu, bu... der ve bize, gereksinim duyduğumuzda, hap gibi onları alıp yutmak, kalır. Lenin ise, yine örneğin, aynı elmayı eline alır ve diğer elindeki bıçak ile elmanın kabuklarını bir güzel soymaya başlar; onu yaparken, elmanın çürük çarık, ezilmiş vb. bir yeri var mı görür, inceler. Sonra, geride kalanı tartışmaya başlar. Ne Yapmalı ya da Nasıl Yapmalı, hangi adla biliyorsanız, işte o, buna iyi bir örnektir.

     Haliyle Stalin, işe yaramaz diyerek attığı üç parça içinde (gerçekte işe yarayacak olan) gideni önemsemez ve kalan tek parçanın içindekini yeterli görür. Lenin ise hiç bir şeyi şıp diye kesip atmaz ve elmayı, en ince ayrıntısına kadar inceler...

     ***

     Bana, ne zaman , çok uzun yazıyorsun, kimse uzun yazı okumuyor...dediklerinde Faruk Yüksel'in bu anlatımı aklıma gelir.

     Hiç şüphesiz sloganlar ile ya da sloganvari cümleler ile içinde yaşadığımız yaşama dair çok karmaşık sorunlara yeterli yanıtlar bulamayız; bulduğumuzu sandıklarımız da beklenen yanıtlar olmaz. Ama keşke daha kısa ve daha özlü bir anlatım biçimine sahip olabilse idim; bunu çok isterdim. Yapılan bütün eleştirileri dikkate alıyorum ama benim yoğurt yeme biçimim de budur.

     Referans kaynağım ise, okuyorsunuz, Marksizm-Leninizm'dir! Öyle de olmaya devam edecek.

                                   1. SAYI ÜZERİNE GÖRÜŞLER

     “ Bundan önceki mektubumuzda (*), bu mektubumuzda, dergide çıkan yazılarla ilgili görüşlerimizi yazacağımızı ifade etmiştik. Bunun devamını getirmeyi düşünüyoruz.

     - - "...Konuyla ilgili olarak şunu da belirtebiliriz ki, daha sonraki dönemlerde hiç bir gençlik hareketi DEV-GENÇ bünyesinde yer alan genişlikte ve farklı eğilimlerde insanı bir araya getirmeyi başaramadı." (D.Arkadaş, s.1) (a.b.ç) Burada kastedilenin Dev-Genç'in örgütsel yapısı olduğu ve bu örgütsel yapı içerisinde bir araya gelmenin anlatılmak istendiği açıktır. Bu nokta üzerinde durulması ve bu noktanın daha ayrıntılı açılması gerektiğine inanıyoruz. Bizce, bu nokta, bugün pek çok sol yayın organınca Dev-Genç'in yeniden keşfedilmesinin nedenidir. Çünkü gündemdeki en önemli sorunlardan biri BİRLİK'tir. Yani bugün, 70-80 arasında her düzeyde sağlanamayan kalıcı birlikteliğin, sağlanmaya çalışılması çabaları ve arayışları söz konusudur. İşte böyle bir çaba ve arayış içerisindeki Türkiye sol hareketinde, bazıları, geçmişte, 70 öncesi Dev-Genç örgütlenmesinde gençlik düzeyinde bu birlikteliğin sağlandığını görüyorlar. Bunun nedenlerini araştırıyorlar. Dev-Genç'te sağlanan bu birlikteliğin, 70 sonrası sağlanamamasının nedenlerini araştırmaya ve bulmaya çalışıyorlar.

     Nitekim, Mayıs gibi bazı yayın organları, sağ ekonomist bir bakış açısıyla, 70 sonrası gençlik örgütlenmelerinde yoğun bir biçimde önerilen ve savunulan anti-emperyalist, anti-faşist, anti-şovenist olma ilkelerinin, ideolojik görüş ayrılıkları nedeniyle farklı yorumlandığını, bu farklı yorumlamanın bir araya gelmeyi ve kalıcı birliktelikler oluşturmayı engellediğini ve dolayısıyla, yeni gençlik örgütlenmelerinde bu ilkelere gerek olmadığını ifade ediyorlar. (keza aynı konuda benzer bir yazıya, bundan uzunca bir süre önce Cemal Polat imzasıyla-ki kendisinin halen öğrenci olduğunu ve bir öğrenci derneğinde yönetici olarak çalıştığını gazetelerden öğreniyoruz- Yeni Gündem Dergisinde de rastladık.) Yarın Dergisinde, bu sağ ekonomist bakış açısı, farklı biçimlerde uç noktaya varıyor.

     Bizce, 70 öncesi Dev-Genç örgütlenmesinde bu birlikteliğin böylesine sağlanmasının nedenleri iyi tespit edilmelidir. Dergide, bu konunun açılımına yönelik somut bir şeye rastlayamadık. Dev-Genç'in örgütsel yapısının ve örgüt içi demokrasi anlayışının bunda rolü var mıdır? 70 öncesi, hiç şüphesiz dünya solunun yansımasının da bir sonucu olarak ortaya çıkan bölünmüşlük durumunun boyutunun ve o aşamada sol grupların birbirine bakışının rolü nedir? vb.

     Bizce 70 öncesi, 70-80 arası olduğu kadar, bazı sol grupların birbirlerini 'sosyal faşist', 'Maocu bozkurt' ilan etmeleri ve aralarındaki çelişkiyi, karşı-devrimle aralarındaki çelişkiye eş, hatta daha önemli bir çelişki olarak görmeleri durumu yoktu. 70-80 arası, bu anlamda tam bir kör dövüşü yaşandı. 70 sonrası, sol hareket olağanüstü bir bölünme sürecine girdi ve bu süreçte, sol gruplar, öncelikle aralarındaki ayrım noktalarını ortaya koymaya çalıştılar. Bu, sizin de belirttiğiniz üzere "fraksiyoner eğilimlerin son derece güçlü olması" demekti.

     Bugün bu gruplardan köşe taşı olanlar, yine hiç şüphesiz dünya sol hareketindeki gelişmelerden uzak düşünülmemek kaydıyla, birbirlerini adeta 'kardeş' ilan ediyorlar. Yeni bir flört dönemi yaşıyorlar. (Allah devamını göstersin.) (**) Bunun, gençliğin kalıcı örgütsel ve eylem birliğinin yaratılması çalışmaları üzerindeki muhtemel etkileri irdelenmelidir. Bizce bu, yeni ve üzerinde durulması gereken bir durumdur.

     -- "...Önceleri DEV-GENÇ yönetimini hedef alan gerici-faşist saldırılar giderek kitlesel boyutlara varan bir eğilim içine girdi...DEV-GENÇ'in gerici-faşist saldırılar karşısındaki tutumu, 70'li yıllarda yaygınlaşacak olan anti-faşist direnişin, sol içi yeni bir geleneğin ilk adımları oldu." (sy.1) 60'lı yılların sonu ve 70'li yılların ilk başlarında, o iki üç yıllık sürede üniversite ve yüksek okul gençliğine karşı ilk saldırılarını gündeme getiren ve saldırılarını kitlesel boyut kazandırarak yaygınlaştıran bu gerici-faşist hareketin, 70-80 yılları arasında "çok çetin geçen bir 10 yıla" damgasını vuracak faşist saldırıların ve katliamların İLK PROVALARI'nı yaptığını söyleyebiliriz. Yani yalnızca Dev-Genç, sol için yeni bir geleneğin ilk adımlarını atmış olmuyor, aynı zamanda gerici-faşist güçler de daha sonraki süreç için, hazırlıktan harekete geçme geçiş evresini yaşıyorlardı. Böylesi evrelerde, güçlerin, karşılıklı olarak hazırlıklarını olması gerektiği biçimde ne ölçüde yaptıkları önemlidir. Ağırlıkla 12 Mart döneminde yaşanan yenilgiden dolayı, devrimcilerin ve gençliğin, 12 Mart sonrası on yıl sürecek bu sürece dezavantajlı girdiğini söyleyebiliriz. Şimdi de, görülebildiği kadarıyla uzun yıllar sürecek olan yeni bir sürece, ama bu kez resmi faşist güçlere kıyasla, yine dezavantajlı girildi. Hatta durum, 12 Eylül yenilgisinin büyüklüğünden ve yenilgi ile yol açılan olumsuz gelişmelerden dolayı, daha da kötüdür. Bunun bilincinde olmak gerekiyor.

     -- "Türkiye 1970'li yıllara girerken DEV-GENÇ hareketi var olan siyasal- sosyal konjonktürün de etkisiyle alışıla gelmiş gençlik hareketi olmaktan öte bir niteliğe ulaştı... Devrimci bir sınıf partisinin olmadığı bu dönemde, DEV-GENÇ'in faaliyet alanı gençlik kesiminin dışına taştı ve toplumun emekçi sınıflarıyla yakın bir ilişki ve dayanışma içine girdi. Türkiye'nin neresinde bir grev, bir toprak işgali, bir miting varsa DEV-GENÇ'liler eylemin ön saflarında idi." (sy.1) (a.b.ç.) Bu noktanın, 70 sonrası gençlik hareketi ile bugünden yarına yükselecek gençlik hareketinden ne beklendiği konusu ile kıyaslanarak açılması gerektiğine inanıyoruz. T. Sorunları dizisi 1988 yıllığındaki Adnan Bostancıoğlu imzası ile yayınlanan yazıda bu konuya ilişkin getirilen yaklaşıma katılıyoruz.

     -- "...Türkiye'de sol hareketin gelmiş olduğu bugünkü yerden 1970 devrimci hareketine bakıldığında, bu hareketin, ideolojik, politik ve örgütsel olarak yeterli olgunluğa erişmediğini söylemek mümkünse de, söz konusu hareketin gerçek önemi, kendinden önceki dönemlerde egemen olan anlayıştan köklü farklılığı ve Türkiye'de sosyalist düşünce önüne açtığı yeni perspektiftir." (sy.1) (a.b.ç.) Bu noktanın açılması gerektiğine inanıyoruz. Bu bölüm, adeta 70 devrimci hareketinin küçümsenmesi olarak yorumlanabiliyor. Bizce, 70 devrimci hareketine, yazdığınız ve altını çizdiğimiz noktadan bakıldığında, yazdıklarınız doğrudur ve size katılıyoruz. Aksini iddia etmek, gelişmeyi reddetmektir. Ama sizin de bildiğiniz üzere, 70 yenilgisi hemen ardından, genelde, bu konuyu böyle irdeleyebilmek zordu. Bu geçmişi küçümsemek ve hatta reddetmekle eş tutulurdu. Yine de devrimci hareket, konuya böyle ve sağlıklı bakabiliyordu. Ör: Bazıları, M. Çayan'ın Kesintisiz Devrim 1, 2 ve 3 adlı yazısına çok farklı bir gözle bakarken, biz, aynı yazıyı, Türkiye Devrimi üzerine ilk ciddi ve yol gösterici teorik bir çalışma olarak değerlendiriyorduk...Nasıl ki, 70 sonrası, bazı "sol"larca, "Her şey Kesintisizlerde var. Koşullarda çok büyük bir değişme yok. Yeni şeyler yazıp çizmeye gerek yok." yollu bir mantık savunulup durulmuşsa, benzer bir anlayışın, yakın geçmiş olan 80 öncesi için de geliştirilmesi mümkündür. Uzak yakın geçmiş diyebileceğimiz 70 dönemi devrimci hareketi üzerinde devrimci hareketin boy vermiş olması, devrimci hareketin bakış açısının bilinmesi, insanları daha soğuk kanlı davranmaya itebilir iken; 80 öncesi devrimci hareketi üzerinde yeni ve güçlü bir devrimci hareketin yaratılamamış olması nedeniyle, oldukça duygusal olunabiliyor. Düne sahip çıkma anlamında bu olumlu iken, düne takılıp kalma olayına dönüştüğü ölçüde tehlikeli olacaktır. Yaşam, devam ediyor. Devrimci mücadele, yeni koşullarda devam ediyor-devam edecek. Haliyle, gerek 70 gerek 80 öncesi dönemdeki devrimci hareketlerin, daha sonraki koşullarda olup bitecekleri görmeleri ve buna uygun önermelerde bulunmaları mümkün değildi. Bu o koşullarda devrimci mücadeleyi yürütüp-yönlendirecek devrimcilerin görevidir. Devrimciler, bu görevlerini yerine getirdikleri ölçüde, dünü, her yönüyle geliştirirler, eksiklikleri görüp giderirler, zaaflı yönlerden kurtulurlar, yani aşarlar. Bunun aksi düşünülemez. İnsanlar, hep dünde yaşayamazlar. Kendilerini küçük görme psikolojisinden kurtulup, kendilerine özgüven duymaları gerekir. Her şey, insanların iradesine, bilincine ve içinde bulundukları koşullara uygun yürütecekleri devrimci mücadeledeki inatçı çabalarına bağlıdır...” (Devam edecek)

     Aydın/9.3.1988 (Yazının yazılışı)

     21.4.1988/Aydın (Yazının dergiye yollandığı tarih)

     Haziran 1988 (Derginin yayın tarihi)

     10.08.2020/Datça

     Mehmet Erdal

     (*) Dergi çıktıktan ve birinci sayı elimize ulaştıktan sonra, derginin içeriğine ve biçimine dair düşündüklerimizi yazıya döküp bir biçimde yollamıştık. Elbette, belleğimizde bizim Devrimci Yolumuz vardı ve biz ona benzer bir dergi özlüyor/öneriyorduk.

     (**) Görüldüğü üzere, tam 32 yıl önce (1988) Aydın E Tipi Kapalı Cezaevinde yazılan bu yazıda, bazı yazılı verilerden ve (1985 yılında iktidara gelen Gorbaçov ile başlayan ve 1991 yılında Sovyetler Birliğinin dağılması ile son bulacak olan Glasnost ve Perestroyka sürecinde yaşanılanların dünyada ve ülkemizde yol açtığı) gelişmelerden yola çıkılarak , "Bugün bu gruplardan köşe taşı olanlar, yine hiç şüphesiz dünya sol hareketindeki gelişmelerden uzak düşünülmemek kaydıyla, birbirlerini adeta 'kardeş' ilan ediyorlar. Yeni bir flört dönemi yaşıyorlar. (Allah devamını göstersin.)" (a.b.ç.) denilerek, geleceğe dair, bir nevi öngörüde bulunulmuş.

     O güne kadar Sovyetler Birliği'nde, Çin'de ya da Arnavutluk'da yaşananlar ekseninde kendi yönlerini belirlemeye çalışan ve bunun doğal sonucu olarak birbirlerini karşı-devrimci olarak gören, dahası yok etmeye çalışan; bugün ise, 32 yıl önce yapılan bu öngörüye uygun bir biçimde yeni bir konumlanma içerisine girerek bir araya gelenlerin, bugün geldikleri konum nedeniyle, reddi miras da bulunmasalar bile, en azından çok köklü ve çok kapsamlı bir özeleştiri yapmaları akla en yatkın olandı. Ama maalesef, yaşanarak tanık olunduğu üzere, bu arkadaşlar hem dünlerinin hem de bugünlerinin, yani kendilerinin her daim sol, sosyalist, devrimci, demokrat, yurtsever vb. (her nasıl tanımlıyorlar ise öyle) olduklarını söylemeye devam ettiler; dahası, dün karşı-devrimci olarak gördüklerinin bugün sol, sosyalist, devrimci, demokrat, yurtsever vb. olarak gördüklerini de ilan ettiler. Eyvallah!.. Buna karşın, hem dün hem de bugün kendilerinden farklı olarak konumlanan ve bulundukları konumu her dönem eleştiren bizlere yönelik yaklaşımları dün olduğu gibi bugün de aynı biçimde oldu; tu kaka!..

     Gerçekte, bu arkadaşlar, bizim varlığımızı ve konumumuzu (başka konumlanmalar içinde olan başka bazıları gibi) kendi varlıklarının ve bulundukları konumun sorgulanır hale gelmesine yol açacak bir tehdit olarak algılıyorlar; bu nedenle bizden istenen, ya onların konumunu meşrulaştıracak bir biçimde onlarla bir ve ortak bir konumlanma içerisine girmemiz ya da (sosyal medyada, sinirlere hakim olunamayıp, açıkça 'Bir yok olup gitmediniz!' diye yazarak bilinçaltındakinin gayrı iradi itiraf edilmesinde olduğu gibi) yok olup gitmemizdir...

     Ne diyelim!..

     Yalnızca, üzgünüz, elimizden gelen budur; her iki şık konusunda da yapabileceğimiz bir şey yoktur, diyebiliriz.

     Geçmişleri nedeniyle tarih önünde utanç duymaları gerekenlerin bu utancı duyup duymadıklarını ve bu utanç ile yaşamaya devam edip etmediklerini bilemeyiz; ama sol içindeki hiç bir kesime, karşı-devrimcilere yöneltilen sıfatlamalara eş herhangi bir sıfatlamada bulunmayan bir siyasi hareketten gelen birisi olarak, bizim bu özelliğimizin, yüz akı yönlerimizden birisi olduğunu düşünüyorum. Tarih, bizi haklı çıkardı.


 

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder