23 Ağustos 2020 Pazar

2020.08.24.CEZAEVİ YAZILARI-17: 1980 ÖNCESİ GEÇMİŞİMİZ ÜZERİNE BAZI NOTLAR-3

  Hiç yorum yok

      CEZAEVİ YAZILARI-17: 1980 ÖNCESİ GEÇMİŞİMİZ ÜZERİNE BAZI NOTLAR (3)

     Mehmet Kök, (anımsadığı kadarıyla) anılarında da (1) söz eder; Gökçeada (İmroz) Öğretmen Okulunda okurken (birinci sınıfta olmasa da ikinci ve üçüncü sınıflarda) solcu/komünist olarak gösterilen öğrencilerden birisi idim.

     Gerçekte, Öğretmen Okulunu bitirip Diyarbakır ili Çermik ilçesi Gürüz köyüne 17 yaşında (2) öğretmen olarak tayinim çıktığında dahi kendimi hem Kemalist (3), hem Ecevit sempatizanı (4), hem de (6 Mayıs 1972'de asılan Deniz Gezmiş ve arkadaşları ile 31 Mart 1972'de Kızıldere'de katledilen Mahir Çayan ve arkadaşlarına, kısacası, o günkü algılamam çerçevesinde) DEV-GENÇ'e duygusal olarak yakınlık duyan birisi olarak görüyor idim.

     1972-1973 kışı Gürüz köyünde öğretmenlik yaparken ve dahası, girdiğim sınav sonucu kazandığım Diyarbakır Eğitim Enstitüsü Sosyal Bilgiler bölümünde (1973-1974 kışında) öğrenci iken de bu duruşumu koruduğumu anımsıyorum.

     Eğitim Enstitüsünde okurken girdiğim yeni bir sınavda kazandığım Atatürk Üniversitesi İşletme Fakültesinde öğrenim görürken (1974-1975 kışında), EYÖD'e (Erzurum Yüksek Öğrenim Derneği) gidip gelmeye başlamıştım, Ahmet Özdil (namı diğer, bizim Paspal Ahmet) (5) ve önceleri üniversite kampüsü içindeki yurtlarda, sonraları ise Dadaş sinemasının karşısından başlayıp yokuş aşağı uzanıp giden Mumcu Caddesinin bitiminden sola dönüldüğünde, biraz ileride bulunan Otel Aras'ta birlikte kaldığımız bazı arkadaşlar ile birlikte.

     O kış, okul-CHP Lokali- bazı arkadaş evleri, örn: Güney Apartmanı ve Otel Aras arasında dolaşarak zaman geçirmiş ve ayakta kalmaya çalışmıştık. Üniversitede ve Erzurum merkezde (hem Alpagut olayı adlı tiyatro gösteriminin yapılmaya çalışıldığı hem de Ecevit'in Aşkale'yi ziyaret ettiği vb... günlerde tanık olunduğu üzere) faşist saldırılar söz konusu idi.

     Bu kış da benim siyasi tercihimde çok belirgin herhangi bir değişiklik yoktu ama kendimi, artık anti-faşist bir devrimci olarak tanımlamaya başlamıştım.

     1975 yılı Yaz aylarında Ahmet, ben ve bir arkadaş daha (ki toplamda yedi kişilik bir grup olarak, aklımda kalmış) yatay geçiş hakkımızı kullanarak, Ege Üniversitesi İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi'ne nakil olmuştuk; ben, çalışmak zorunda olduğum için gece bölümüne kayıt yaptırmıştım. (6)

     ***

     Sol içi siyasi tercihimin Devrimci Gençlik Dergisinden yana olması, İzmir'e yatay geçiş yaptıktan sonraki bir gelişmedir. Hiç şüphesiz, bu tercihimin böyle olmasında, okula ilk adım attığım gün bir vesile ile tanıştığım arkadaşların "Cepheci" ve bunların önemli bir kısmının da bilahare bu dergiyi savunanlardan olmalarının payı vardır; ancak, bugünden geriye baktığımda, o gün o arkadaşlar ile değil de başka arkadaşlar ile tanışsa idim belki de başka bir çevre içerisinde olurdum, diyemiyorum.

     ***

     Gökçeada Öğretmen Okulunda okurken, Sovyetler Birliği üzerinden solculuğa ve devrimciliğe kötü söz edildiğinde, o günlerdeki bilgilerim çerçevesinde, tamam Sovyetler Birliğinde, özellikle Stalin döneminde, bugün savunamadığım olaylar yaşanmış, örn: Kırım'da Türkler yerlerinden yurtlarından edilmiş, yine yakın zaman önce 1968'de Çekoslovakya'ya müdahale edilmiş... ama Sovyetler Birliği işte Kurtuluş Savaşında Mustafa Kemal'e yardım etmiş, işte Vietnam'da ABD Emperyalizmine karşı savaşanlara yardım ediyor vb... diyerek de savunma yapabiliyordum.

     İzmir'e yatay geçiş yaptığımız ilk öğretim yılında astsubay olan eniştemin evine gelip gittiğimde, eniştemlerin evinin tam karşısında emekli bir öğretmen oturur idi ve o öğretmenin oğlu (İ.M.), Buca'da orta okulda okuduğum yıllarda öğrenci arkadaşımdı ve şimdi GSB'li (Genç Sosyalistler/Sosyal devrimciler Birliği) idi. İ.M. ile yaptığımız tartışmalarda, o Sovyetler Birliği'ne toz kondurmaz iken, ben, 1968 Çekoslovakya'ya müdahale olaylarını bu kez ona karşı gündeme getiriyordum (7).

     Öte yandan o öğretim yılında Ege Üniversitesinde, haliyle hem İnciraltı hem de Bornova öğrenci yurtlarında Halkın Kurtuluşu grubundan öğrencilerin mutlak üstünlüğü söz konusu idi. Bu arkadaşların Sovyetler Birliği'ne 'Sosyal Emperyalist' demeleri, o günlerde, benim içime sinmeyen ve bana çok itici gelen sözlerden birisi idi.

     Böylece, ben, 1975 yılı Sonbaharında, daha ilk adımda, (açıkça söylemem gerekiyor) öyle her şeyi çok iyi bildiğimden falan değil, büyük ölçüde içimden gelen sese uyarak, neleri savunamayacağımı kabaca da olsa belirlemiştim; bana göre, Sovyetler Birliği pirüpak değildi ama sosyal mosyal, Emperyalist de değildi. O kadar! (İçinde yer almaya başladığım Devrimci Gençlik Dergisinin, o günlerde, bu konuda ne savunduğu konusunda da zerrece bilgim yoktu.)

     Bu halde iken, cezaevi ile ilk kez tanıştım; bir öğrenci çatışmasına karışmaktan aranır duruma düştüm ve kendi ayağımla gittiğim savcılıktan, önce mahkemeye ve sonra da doğruca Buca Bölge Cezaevine gönderildim.

     Buca Bölge Cezaevinde, beni verdikleri koğuşta, benden önce tutuklanan TKP-ML/TİKKO davasından (adı günlerce basında telaffuz edilip durmuş olan) Orhan Bakır ve arkadaşları, Bergama GSB davası tutukluları, Gürçeşme Mahallesinde faşistlerce taranan bir öğrenci servisinde ölen öğrenci arkadaşın cenazesinin kaldırılacağı gün yaşanan Konak olayları sanıkları ve daha başka kişiler de vardı. Ben tutuklandıktan bir süre sonra THKP-C/M-L (Militan gençlik) operasyonundan üç kişi getirildi. Bu arkadaşlar geldikten sonra ben bazı şeyleri daha iyi öğrenmeye başladım.

     12 Mart 1971 Askeri Faşist Darbesi sonrası yapılan operasyonlarda yakalanıp yargılanan ve en sonunda Niğde Cezaevine konulan farklı siyasi örgütlerden örn: THKO (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu) ve THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi) tutsaklarının bir kısmı, TİİKKP (Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Komünist Partisi/Doğu Perinçek) ve TKP-ML/TİKKO (Türkiye Komünist Partisi-Marksist Leninist/Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu/İbrahim Kaypakkaya) örgütleri gibi Sovyetler Birliği'ne 'Sosyal Emperyalist' demeye başlamışlar ve haliyle Sovyetler birliği'ne 'Sosyal Emperyalist' diyenlere (kendileri ya da onlara bir başkaları, bu nokta, benim belleğimde çok net değil) 'Kutsal ittifakçılar', aynı çerçevede, THKP-C'li olup da 'Sosyal Emperyalizm' tezini savunanlara 'İleri Cepheciler', savunmayanlara 'Geri Cepheciler' denmeye başlanmış.

     'Geri Cepheciler' ise, o günkü bilgi birikimime göre bile, yalnızca Devrimci Gençlik Dergisini savunanlardan ibaret değildi.

     1 Kasım 1975 yılında Devrimci Gençlik Dergisinin ilk sayısı çıkmaya başlamadan önce gidip gelmeye başladığım ANT-YÖD ( Antalya Yüksek Öğrenim Derneği) bünyesinde kendini Cepheci olarak tanımlayan ve Sovyetler Birliği'ne 'Sosyal Emperyalist' demeyen DK (Devrimci kurtuluş), KSD (Kurtuluş Sosyalist Dergi) ve DG (Devrimci Gençlik) taraftarları vardı.

     Ben, o günlerde, İzmir'de pek fazlaca esamesi okunmayan KSD'liler ile değil, ciddi bir varlıkları olan DK'lılar ile DG'çiler arasında tercihimi DG'ten yana yaparken, tamamen, kendilerini iki kesimden birisinde tanımlayan arkadaşlarımın günlük yaşamdaki (esas olarak da okulum olan İTBF'deki) olaylara bakışlarına ve çözüm önerisi olarak getirdiklerine bakmıştım; DK'lılar, tamam okulda faşistlere karşı birlikte mücadele ettiğim arkadaşlarımdı (dahası içlerinde kişisel olarak çok yakınlık duyduğum bir arkadaşım da bulunuyordu, ki bu arkadaş ile şimdi bile görüşüyoruz) ama bu arkadaşlar, söylemde fazlaca keskindiler ve okul öğrencilerinin (elbette benim de) haletiruhiyesinden ve beklentilerinden bihaber bir çizgi izliyorlardı.

     ***

     Kısacası, kendimi bildim bileli, içinde yaşadığım koşullarda sevmediğim, doğru olmadığını düşündüğüm, yanlış bulduğum, vicdanen ve aklen kabullenemediğim...her şeye itiraz etmeye ve onları dönüştürmeye çalıştım.

     Yıllar süren bu evrilme ve dönüşüm süreci, nihayetinde, beni önce Devrimci Gençlikçi ve sonra da Devrimci Yolcu yaptı...

     Yayınladığım yazılarda okuduğunuz ve okumaya da devam edeceğiniz gibi soru sormalarım ve itirazlarım, hiç bitmedi; her sorduğum soruya aldığım yanıt, yeni bir soruyu sormama vesile oldu...

     Hayat devam ediyor!

     ***

     Şimdi, (CEZAEVİ YAZILARI'nın değil) bu yazının son bölümü :

                                         “ 1. SAYI ÜZERİNE GÖRÜŞLER (3)

     --"Çatışmaların alışılmadık boyutlara ulaşması çoğu kesimlerde sınıf mücadelesinin geleceğine ilişkin yanlış (ya da yersiz) beklentilere yol açtı. Bu yersiz beklentilerin başında yakın bir devrim hayali geliyordu. Sınıf mücadelesinin uzun dönemli ve inişli-çıkışlı rotasını yeterince kavrayamayan bu genel eğilim asıl olumsuz sonuçlarını 12 Eylül'ün peşinden gelen ağır yenilgiyle birlikte verdi. Bu sonuç, büyük bir hayal kırıklığı ve küskünlüktü." (sy.1)

     Türkiye sol hareketi genelde düşünüldüğünde ve sorun genele yönelik olarak ele alındığında, pek çok kesimde ve pek çok insanda benzer düşüncelerin var olduğu veya oluştuğu söylenebilir. 12 Eylül öncesi dönemde anti-faşist mücadele kitleler içerisinde güç kazanarak hızla yaygınlaşıyordu. O günler coşkulu günlerdi. Özel olarak devrimci hareket ele alındığında, merkezi siyasi görüş anlamında bunu söylemek mümkün değildir. Ama devrimci hareket, Türkiye sol hareketinin sadece bir parçasıdır. devrimci hareket'de böyle bir yakın devrim hayalinin olmaması ve saflarında böyle bir anlayışı egemen kılacak tavırlara girmemiş olması, diğer siyasi hareketlerin pek çoğunda böyle yanlış bir anlayışın olmadığı veya gelişmediği, bu siyasi hareketlerin kendi saflarında bu anlayışı egemen kılacak tavırlara girmediği anlamına gelmez. Öte yandan o coşkulu hava içerisinde, devrimci hareket saflarında çeşitli düzeylerde yer alan pek çok insanda böyle bir yanlış eğilimin gelişmiş olduğunu söylemek şaşılası bir olay değildir. Aksini söylemek şaşılası bir olaydır. Devrimci hareket'in örgütlenmesini olması gereken düzeyde gerçekleştiremediği ve saflarında olması gereken anlayışı egemen kılamadığı ölçüde bu yanlış eğilimin pek çok insanda filizlendiğini söylemek çok doğaldır.

     --12 Mart yenilgisi ardından hemen sonra Türkiye sol hareketinde ortaya çıkan bölünmede, Sovyetler Birliği'nin niteliğinin ne olduğu konusu, ayırım noktalarından birisi idi. Öyle ki, Sovyetler Birliği'ne bakış tek başına bölünmede yeterli oluyordu bile diyebiliriz. (Örn: Kutsal İttifak, İleri-Geri Cephe vb. adlandırmalar düşünülsün.) Hiç şüphesiz böyle bir tartışmanın Türkiye solunun gündemine girmesinde ve böylesine önemli bir ayırım noktası olmasında, dünya sol hareketinde 1969 sonrası ortaya çıkan ve 1973'te '3 Dünya Teorisi'nin ilanı ile tam bir sistematiğe kavuşan Sovyetler Birliği'nin 'Sosyal Emperyalist' olup-olmadığı tartışmasının belirleyici bir rolü vardır. Türkiye solu uzun bir süre, hatta olması gerekenden daha yoğun bir biçimde Sovyetler Birliği'nin o günkü aşamadaki durumunu tartışıp durdu. Daha sonra buna Çin'in 'Sosyal Emperyalist' olup olmadığını belirlemek için Çin'in durumunu belirleme tartışmaları da eklendi.

     Bugün Türkiye sol hareketinin ağırlıkla böyle bir tartışma yürütmediği ve gündemine almaya çalışmadığı görülüyor. Hiç şüphesiz bunda, Çin'in Sovyetler Birliği'ne bakışını değiştirme sürecine girmesinin rolü vardır. Örn: Perinçek ve Saçak çevresinin Sovyetler Birliği'ne bakışını değiştirme sürecine girmesinde bunun önemli bir payı vardır. (Çin, Sovyetler Birliği'ne bakışını değiştirmek zorundaydı, çünkü Çin'in Sovyetler'i eleştirmesi, aynı yolun yolcusu kendisini eleştirmesi anlamına gelecekti, diyebilir miyiz?)

     Bugün Sovyetler Birliği, Çin ve Arnavutluk vb. 'Sosyalist' ülkelerin durumunun ne olup olmadığının tartışılmasından çok, Sosyalizm tartışma konusu oluyor. Sosyalizm tartışması da, asıl Sosyalist Demokrasi tartışması biçiminde gündeme geliyor. Bunun nedenleri olması gerekiyor.

    • Sovyetler Birliği'nin Gorbaçov'un liderliğine geçmesiyle birlikte S.B.'nin iç ve dış politika alanında başlattığı tartışma, giderek nasıl bir sosyalizm tartışması şeklinde ülkenin geçmiş tarihinin, bugününün ve yarınının tartışılması noktasına varmış; öte yandan dünya sol hareketinde sosyalizmin sorunlarının daha yoğun bir biçimde tartışılmasını yaratmıştır. Bu tartışmanın ülkemiz solunu etkilememesi ve içerisine almaması düşünülemezdi.

    • Türkiye'nin gündeminde "nasıl bir demokrasi?" tartışması vardır. Bu yalnızca teorik bir sorun değil, daha çok pratik bir sorundur. Türkiye solu ülkenin bu can alıcı sorununa seyirci kalamazdı. Türkiye solu bu tartışma içerisinde yer alacak ve bu sorunun yanıtını kendince verecekti. Hiç şüphesiz bu yanıt genel bir yanıt olmayacak, somut bir program şeklinde ortaya konulacaktı. Yani halkımıza sunacağımız Proleterya Demokrasisi'nden ne anladığımızı ve Türkiye somutunda bunu nasıl hayata geçireceğimizi ortaya koymak zorundayız.

    • Türkiye solu, 12 Eylül sonrası yeniden toparlanma sürecine girerken, aynı zamanda yakın geçmişinin kapsamlı bir değerlendirmesini de yapmak zorundaydı. Her siyasi hareket kendi saflarındaki, diğer sol gruplarla ve emekçi halklarımızla arasındaki ilişkileri sorgulamak zorundaydı. Hiçbir siyasi hareket bundan kaçamaz.

     İşte bu tarihsel koşullarda bu 3 olgu bir arada, Türkiye solunun karşısına sosyalizmi ve özel olarak Sosyalist Demokrasiyi nasıl anladığını ortaya koyması görevini çıkardı. Türkiye solu tam da bu açılardan teorideki ve pratikteki Sosyalizmi sorgulamaya başladı veya başlayacak. Bu tartışma içerisinde Sovyetler Birliği'nin tarihinin özel bir yeri vardır.

     -- Derginin 1. sayısındaki "Ekim Devrimiyle 70 Yıl" başlıklı yazının "Tek Ülkede Sosyalizm ve Hatalar" bölümünde yazılanlara katılıyoruz. Sovyetler Birliği'nde revizyonizmin iktidara gelmesini tespit etmiş olmak yeterli değildir. Revizyonizmin iktidara gelmesinin nedenleri, önceki dönemlerdeki kökenleri ve revizyonizmin iktidara gelmesinin Sovyet Proleteryası ve Komünist Partisi tarafından neden engellenemediği, bir başka ifadeyle sosyalizmin, böylesi revizyonist yönetimlerin oluşmasına ve sosyalizmin inşa sürecinin yolundan saptırılmasına, kapitalizmin yeniden restorasyonu doğrultusunda bir geriye dönüş sürecinin yaşanmasına karşı emniyet supaplarının neler olduğu veya emniyet supaplarına sahip olup olmadığı vb. sorular tartışılmalıdır.

     Sosyalizmde temel sorun, iktidar sorunudur. O halde öncelikle, egemen güç olarak örgütlenmiş olması gereken proleteryanın iktidarının hangi örgütlenmelerde somutlaşacağı, Sovyetler Birliği'nde ve diğer tüm 'sosyalist' ülkelerde bu iktidar organlarının olup olmadığının, yok ise ne zamandan beri ve neden yok olduğunun, bu yok olma sürecinden sonra bunun nasıl söz konusu olmaya devam ettiğinin tartışılması gerekiyor.

     S.B.'nin bugününün irdelenmesi için, soruna tarihsel olarak yaklaşmak gerektiğine ve bu anlamda sosyalizmin inşa sürecine başlandığı ilk yıllara dönmek gerektiğine katılıyoruz. Bu konuda Yeni Öncü'de yazıları çıkan Ahmet Ural'ın yaklaşımını, ilgiyle izliyoruz. Örn: Çoğulculuktan ne anlaşılması gerektiği konusundaki yaklaşımı doğrudur. Ama yazımızın konusu bu yazar ve bu yazarın yaklaşımı değildir. S.B.'nin geçmişi ele alınırken sosyalist ekonominin sanayileşme temelinde çok kısa sürede geliştirilmesinin yarattığı sonuçların yanı sıra iç savaş ve 2. paylaşım savaşı üzerinde de önemle durulmalıdır.

     Paris Komünü'nü bir yana bırakırsak, S.B.'nin ilk örnek olduğunu bilmemize karşın bugün bu deneyimleri irdeleyen devrimciler olarak ders çıkarma anlamında şu soruları sorup yanıtlamak mümkün müdür?

     -Bütün nesnel tarihsel koşullara rağmen, sosyalizmin inşasında daha farklı bir yol izlenebilir miydi?

     -Sosyalist Demokrasiden vazgeçilmeden ekonomiyi geliştirmek, iç savaşı kazanmak ve 2. paylaşım savaşına hazırlanmak ve bu savaşı kazanmak mümkün müydü?

     -Sovyetler Birliği'nin bugünkü durumunun ortaya çıkmasında Stalin'in kişisel rolünü nasıl değerlendirmek gerekir?

     -Tarımın kollektifleştirilmesinde ve sosyalizmin inşa anlayışında Stalin'in sübjektivizminden bahsedebilir miyiz?

     -Sosyalist demokrasinin halkın yaratıcı enerjisini harekete geçiren rolü nasıl göz ardı edildi ve görülemedi?

     -İktidar organları olarak Sovyetlerin fiili ve resmi olarak ortadan kalkmasının/kaldırılmasının nedenleri nelerdir?

     -Çin'de Kültür Devriminin olumsuz sonuçlarından nasıl bahsedebiliriz?

     Devrimci selamlar.

                                                                                                            AYDIN/9.3.1988

     Not: 4. sayıyı bugün aldık. Bu yazıyı, yine de değiştirmeden göndermeyi uygun gördük. Bu sayıyı biçim ve içerik yönünden olumlu bulduk. Dostlar, bu kervan yürüyecek. Buna inanıyoruz. Gelecek mektuplarda buluşmak üzere başarılar dileriz.

                                                                                                             21.4.1988-AYDIN”

     24.08.2020/Datça

     Mehmet Erdal

     (1)Tarihle Söyleşiler-3/syf:218



  1. 18 yaşından küçük olduğum için ilgili mahkemeden 'Kazai Rüşt' kararı çıkartılmış ve bu karar sonucu öğretmen olarak tayinim yapılabilmişti.

  2. O yıllarda kendimi Kemalist olarak görmemde Atilla İlhan'ın Mustafa Kemal şiirinin (ki bu şiiri daha İlkokulda ezberlemiş ve komşu köylere gittiğimizde, öğretmenimizin isteği üzerine ezberden okurdum), Hasan İzzettin Dinamo'nun Kutsal İsyanı'nın, Şevket Süreyya Aydemir'in Tek Adam'ının etkisi çok olmuştur                                                                                    MUSTAFA KEMAL

    dağ başını efkâr almış

    gümüş dere durmaz ağlar

    gözyaşından kana kesmiş gözlerim

    ben ağlarım çayır ağlar çimen ağlar

    ağlar ağlar cihan ağlar

    mızıkalar iniler ırlam ırlam dövülür

    altmış üç ilimiz altmış üç yetim

    yıllar gelir geçer kuşlar gelir geçer

    her geçen seni bizden parça parça götürür

    mustafa'm mustafa kemal'im


    diz dövdüm

    gözlerim şavkı aktı sakarya'nın suyuna

    sakarya'nın suları nâmın söyleşir

    hemşehrim sakarya öksüz sakarya

    ankara'dan uçan kuşlar

    kemal'im der günler günü çağrışır

    kahrolur bulutlara karışır

    gök bulut yaşmak bulut

    uca dağlar dev boyunlu morca dağlar

    divan durmuş bekleşir

    mustafa'm mustafa kemal'im


    nasıl böyle varıp geldin hoşgeldin

    çıngı kaymış yalazlanmış gözlerin

    şol yüzünde güneş südü sıcaklık

    ellerinden öperim mustafa kemal

    senin dalın yaprağın biz senin fidanların

    biz bunları yapmadık

    sen elbette bilirsin bilirsin mustafa kemal

    elsiz ayaksız bir yeşil yılan

    yaptıklarını yıkıyorlar mustafa kemal

    hani bir vakitler kubilay'ı kestiler

    çün buyurdun kesenleri astılar

    sen uyudun asılanlar dirildi

    mustafa'm mustafa kemal'im



    karalar kuşanmış karadeniz akmam diyor

    dokunmayın ağlamaktan bıkmam diyor

    bu gece kıyamet gecesi bu vapur bandırma vapuru

    yattığı yer nur olsun mustafa kemal

    ben ölümden korkmam diyor

    korkmam diyen dilleri toz oldu toprak oldu

    değirmen döndü dolandı yıllar oldu

    bir kusur işledik bağışlar mı kimbilir

    o bize öğretmedi kazan kaldırmasını

    günahı vebali öğretenin boynuna

    erdirip oldurana ana avrat sövmesini

    yüreğim kırıldı kanım kurudu

    var git karadeniz var git başımdan

    mızıka çalındı düğün mü sandın

    bir yol koyup gideni gelir mi sandın

    mustafa'm mustafa kemal'im


    ankara'nın taşına bak

    tut ki baktım uzar gider efkârım

    çayır ağlar çimen ağlar ben ağlarım

    gözlerimin yaşına bak

    ankara kalesi'nde rasattepe'de

    bir akça şahan gezer dolanır

    yaşın yaşın mezarını aranır

    şu dünyanın işine bak

    mustafa'm mustafa  kemal'im

    Attila İLHAN            (Muhtemelen 1965-1966 öğretim dönemi, Kurşak köyü/Tire)

  3. Ecevite sempati duymamda, onun, Deniz Gezmişlerin idam kararının parlamentoda oylandığı gün yaptığı konuşmanın yazılı metninin bir biçimde elime geçmesinin ve okumamın rolü vardır; bu konuşma metnini, kütüphaneden aldığım daktilo ile çoğalttığımı ve bazı arkadaşlara verdiğimi anımsıyorum.

  4. Ahmet ile yol arkadaşlığımız 1975 yılında Erzurum'da başladı. İkimiz de aynı fakültede öğrenci idik. Üç arkadaş olarak İzmir'e yatay geçiş yaptık. Aynı evde ve aynı yurtta kaldık. Bir dönem İzmir'de mücadeleye birlikte omuz verdik. Sonra onun yolu Manisa'ya, benim yolum Aydın, Denizli ve Uşak'a düştü. 1979 yılında Manisa Emniyet Müdürlüğü 5. katından aşağıya atıldığını ve felç olduğu duyumunu aldık. Kahroldum. Ben cezaevlerinde yatarken, Almanya'dan, fırsat buldukça yazdı. Kansere yakalandığını ve tedavi gördüğünü bildirdi. Yıllar geçti. Ben 1991 yılı 1 Ağustos günü tahliye oldum. O 1993 yılı 5 Mayıs günü Almanya'da vefat etti. Son dönem bakımını üstlenen kardeşim Musa (Settar) öldüğünü haber verdi. Ankara Esenboğa'dan cenazesini aldık ve ben, Fatsalı bir kadın arkadaş ile cenazeyi ailesine ve arkadaşlarına teslim etmek üzere Hopa'ya, oradan da Artvin'e gittim. Artvinli arkadaşlarının deyişine göre, Artvin'de 12 Eylül sonrası ilk kez tanık olunan kalabalık bir katılım ile toprağa verdik.                   (Ahmet'in, Almanya'da tedavi görür iken gönderdiği fotoğraf ve altında da, Ahmet'in Artvin'deki cenaze töreni)


  5. İzmir'e geldikten sonra ilk çalışmaya başladığım yer, yakın zaman öncesine kadar 'İzmirin Çernobili' olarak adlandırılan Karabağlardaki Avcı Kurşun fabrikası idi. Sahibi Tireli olan bu iş yerinde bir süre çalışmış, sigorta kaydım yapılmış ama bilahare Basmane'deki Toros Otel'de temizlik görevlisi olarak çalışmak üzere ayrılmıştım.

  6. Çok değil, bir-iki yıl sonra bu arkadaşım ile UDC (Ulusal Demokratik Cephe) tartışmalarında karşı karşıya gelecektik; o İGD'yi (İlerici Gençler Derneği), ben ise Devrimci Gençlik Dergisini temsil edecektik, toplantılarda.


Hiç yorum yok :

Yorum Gönder