30 Ağustos 2020 Pazar

2020.08.31.CEZAEVİ YAZILARI-18: PARİS KOMÜNÜNE DAİR! (1)

  Hiç yorum yok

 

     CEZAEVİ YAZILARI-18: PARİS KOMÜNÜ'NE DAİR! (1)

     Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevinde 1987 yılı ikinci yarısı başlayan ve yıl sonuna doğru (Kasım ayı içinde) bir biçimde uzlaşı ile sonuçlanmasına karşın, farklı biçimlerde, 1988 yılı ilk yarı boyunca da devam edip giden "iç tartışmalardan" daha önceleri de söz etmiştik. (1)

     Bu tartışmalar sürecinde her birimizin dilinden düşmeyen ve yine her birimizin dağarcığındaki (her kim de ne kadar var ise) bilgileri birbiri peşi sıra sıraladığı gündem konularımız örgüt, örgüt içi demokrasi, demokratik-merkeziyetçilik, birey-kolektivite ilişkisi vb. idi.

     Farklı nedenlerin yanı sıra, yıllardır içinde yaşanılan cezaevi koşulları nedeniyle de büyük ölçüde sorunlu yürüyen (ama, sonuç itibariyle, bence çok da yararlı olan) bu tartışmalarda somut bir yol alabilmenin yolu, tartışmanın, kendisini sol, sosyalist, devrimci vb. gören herkesin reddedemiyeceği yazılı kaynaklar ve somut olaylar düzleminde tartışılmaya çalışılmasından geçiyordu; 1988 yılı Mart ayında 117. yıl dönümü kutlanacak olan Paris Komünü, bu anlamda bulunmaz bir fırsat idi.

     Bu konuda bir çalışma yapmak ve yapılan çalışmayı Devrimci Yol komününde tartışmak için ben, Atilla Yalçın (2) ve bir arkadaş daha görev aldık. (3)

     Elimizdeki yazılı kaynaklardan yararlanarak, günlerce, üçlü okumalar yaptık. Ayrıca, her birimiz, farklı kaynaklardan kişisel okumalar yaptı ve notlar aldı. Sonra oturduk ve (yazılacak her bölüm üzerinde kısa bir görüşme yaptıktan sonra) çalışmayı yazılı hale getirmeye başladık; benim toparladığım ve Atilla ile diğer arkadaşın nöbetleşe yazdıkları, elli yedi (57) sayfalık bir çalışma ortaya çıkardık.

     Paris Komününün 117. yıl dönümü günü yemekhanede toplandık ve çalışmayı sunduk.

     ***

     Bu çalışmanın bazı bölümlerini sizlerle paylaşıyorum.

                                          “117. Yıl dönümünde Paris Komünü.

     ...Paris komünü ile "ilk tanışmamız" pek çoğumuz açısından Kesintisiz Devrim 1'de yapılan, devrimin objektif şartlarının sürekli var olmadığı zamanlardaki ihtilalci inisiyatiflerin değerlendirilmesi bölümünü okurken olmuştur. Mahir Çayan "...O tarihi dönem, ihtilalci atılımın başarıya erişmesi için belli bir olgunluğa ulaşmamışsa bozgun mukadder bir sonuçtur." derken, 1525 Munzur hareketini, 15.yy. da ki Şeyh Bedreddin olayını ve Paris Komününü sayıyordu.

     Demek ki, Paris Komününün yenilgisi kaçınılmazdı. Ama 72 gün sürmüş olan bu işçi devleti, pratiğiyle Marksist teorinin en önemli temel taşlarının geliştirilmesine hizmet ederken, gelecek dönemlere de geniş bir perspektif ve zengin bir birikim sunuyordu.

     Lenin'in, Ekim Devrimi'nin 101. günü, soğuk bir Ocak ayında, karların üzerinde neşeyle dans ettiği söylenir. "Çünkü, yakın çağlarda halkın en uzun iktidarı, Paris Komünü'nün kan ve barut içinde geçen 100 günüydü. Bunu aşmak bile o günlerde büyük bir olay olarak görülmüştür." (D. Arkadaş sy.1) (Bizim hesaplamalarımıza göre Paris Komünü'nün iktidarı 72 gün sürmektedir. 100 günün nasıl hesaplandığını bilemiyoruz.)

     Marx, Paris Komünü'nü "...yüzlerce programdan ve geliştirme çabasından çok daha önemli" (Devlet ve İhtilal) görüyordu.

     Lenin, Marx için "...bu deneyi çözümlemek, ondan taktik dersler çıkarmak ve teorisini bu deneyi temel alarak yeniden gözden geçirmek , Marx'ın kendisi için tayin ettiği ödev işte buydu." (Devlet ve İhtilal,syf. 50) diyordu.

     Devlet, Proletarya Diktatörlüğü, Komün gibi pek çok temel konu, Paris Komünü'nün Marx, Engels ve Lenin tarafından incelenmesiyle daha da ayrıntılı hale getirildi. Yol gösterici oldu. Lenin, 1908'de "Biz Paris Komünü'nün omuzları üstünde yükseldik" ( Lenin'e atfen aktaran Paris Komünü syf. ) diye yazıyordu. Örneğin Stalin "Proletarya Diktatörlüğünün devlet biçimi olarak Sovyet iktidarı'nı tartışırken, 'Paris Komünü, bu biçimin embriyonu idi. Sovyet İktidarı, onun gelişmesi ve doruğuna ulaşmasıdır.' " der. (Leninizmin İlkeleri syf.55) (a.b.ç.)

     Komün deneyinin incelenmesi, 1848'de yazılan Komünist Manifesto'nun Marx tarafından düzeltilmesine yol açtı. Manifestonun 1872 tarihli ön sözündeki bu "tek düzeltme", mevcut burjuva devletin parçalanmasına ilişkindi. Lenin, bu konuda şöyle diyor: Komün " İşçi sınıfının hükumet mekanizmasını hemen kolayca zapt ederek onu olduğu gibi kendi amaçları için harekete geçiremeyeceğini ispat etti...Böylece Marx'ın ve Engels'in Komünden alınması gereken bu derse onu Komünist Manifesto'da önemli bir düzeltme yapmayı gerektirecek kadar büyük bir önem verdikleri görülüyor." (Devlet ve İhtilal syf. )

     ***

     Bugün yeni çıkan sol nitelikli dergilerin çoğunda Paris Komünü'nün yeniden "keşfedildiğini" görüyoruz. Tıpkı 1970 öncesi DEV-GENÇ hareketinin, herkesin kendine göre bir "ihtiyacı" nedeniyle şimdilerde yeniden "keşfedildiği" gibi.

     Teori, ilk kaynaklara dönülerek yeniden üretilmeye çalışılıyor. Paris Komünü, bu bağlamda önem kazanıyor; bilinmesi ve kavranması gerekiyor.

     Bilindiği gibi Sovyetler Birliği Gorbaçov liderliğine geçtikten sonra, iç ve dış politika alanında yeni bir yönelim içerisine girmeye çalışıyor. Bu yeni yönelimin niteliğinin ayrıntılı tartışılması bir yana, bu yeni yönelimin bir boyutu olarak Sovyetler Birliği'nin dünü, bugünü ve yarını tartışılıyor. Genel olarak nasıl bir Sosyalizm konusu tartışılırken, bu tartışma içerisinde özel olarak Sosyalist Demokrasi önem kazanıyor. Bu tartışma yalnızca Sovyetler Birliği ile sınırlı kalmıyor. Sovyetler Birliği'nin dünya sol hareketindeki yeri ve tartışılan konunun öneminden dolayı dünya sol hareketinin de gündemine giriyor.

     Ülkemiz, 12 Eylül Askeri Faşist Darbesi sonrası topluma kabul ettirilen 1982 Anayasası'nın çerçevesini çizdiği yeni yasal-kurumsal yapı ile yeni bir politik düzene geçti. Bu yeni politik düzen, Türkiye'nin gündemine nasıl bir demokrasi? tartışmasını da getirdi. Ülkesinde tartışılan ve giderek yoğunlaşan bu konuyu, Türkiye sol hareketi görmemezlikten gelemezdi. Tam aksine, faşizme karşı sürdürdükleri demokrasi kavgasını, bu yeni durumun ortaya çıkardığı sorunlarla birlikte ele alıp, kendilerince bu soruyu yanıtlamalıydılar. Yani nasıl bir demokrasi? sorusunun genel bir yanıtını vermek yerine, proletarya demokrasisinden ülke somutunda ne anladıklarını bir programla ortaya koymak zorundaydılar.

     Yeni bir dönemin başlangıcındaki Türkiye solunda pek çok siyasi hareket dününü sorguluyor.

     İşte, 12 Eylül sonrası yaşanan yenilgiyi geride bırakmaya başlayan Türkiye solu, bu tarihsel koşullarda çakışan bu üç nedenden dolayı Sosyalist Demokrasiyi gündemine alıp tartışmaya ve bu konuda bir görüş ortaya koymaya çalışıyor.

     Sosyalist Demokrasi tartışmaları, Türkiye solunu, doğrudan Paris Komünü'nü ele alıp incelemeye ve onu kavramaya götürüyor. Çünkü, Lenin'in de belirttiği üzere, Marksist hareket, Paris Komünü'nün omuzları üzerinde yükseliyordu. Yani, Paris Komünü temeldi. Pek çok tıkanıklığın çözümünün teorik kökleri, bu deneyin içinde yatmaktadır. Önemli olan, bu deney birikimini, yalnızca tarihsel bilgi olarak algılamak değil, bugünle olan iç bağlantılarını yakalamak ve dinamik bir kavrayışla, bugüne ışık tutmasını sağlayabilmektir.

     ***

     "18 Mart'ta Paris'te bir proleter ihtilali patlak verdi ve tarihte ilk defa Paris Komünü şeklinde bir proleter devleti kuruldu. Bu, Kapitalist toplumun gelişmesinin doruğu ve burjuvazinin yükselişinin, ilerici burjuva değişimlerinin ve Mutlakiyetçi feodal kurumların yıkılışlarının kapanış çağıydı. Bu dönem, burjuvazinin tam egemenliğinin çöküşünün, ilerici karekterinden gerici ve hatta ultra gerici finans-kapitale geçişinin (Lenin) belirlendiği çağlardan biri oldu. Bu dönem, aynı zamanda işçi sınıfı hareketinin ve sosyalist düşüncenin gelişmesinde de tarihi bir kilometre taşıydı. Tarihte ilk defa olarak Komün, işçi sınıfının bu çağ açan başarısı, sosyalist ihtilalin ve iktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesinin kaçınılmazlığı hakkındaki yargının işçi sınıfı ideologlarının teorik incelemelerinin ürünü olmaktan daha ötede bir şey olduğunun kanıtlarını getirdi; bu, zamanın bir emri, pratik bir ihtiyaç, tarihi gelişmenin kendisinin, günün düzeni üzerine getirip koyduğu bir meseleydi."(Biyografi, shf.533)

     Kuşkusuz çok önemli bir dönemeç olan bu tarihsel kesitin yukarıda sözünü ettiğimiz gibi tüm derinliği ile öğrenilmesi gerekir. Doğaldır ki yalnızca bu yazımızın çerçevesi içinde tüm ayrıntılara inilmesinin mümkün olmadığı, bu konunun daha başka incelemelerle ele alınması ve tartışılması gerektiği öncelikle kabul edilmelidir.

     Kısıtlı olanaklara dayanılarak hazırlanan bu çalışma, devrimin esenliği için, kadınlı-erkekli barikatlarda kahramanca savaşan işçi sınıfının, nasıl sonuna kadar devrimci olduğunu gösteren, yakalandıklarında mitralyözlerle taranıp toplu olarak hunharca katledilen, gömecek yer kalmadığı için cesetleri topluca yakılarak yok edilen, yenilse de, yine de kızıl bayrağın tam 72 gün dalgalandığı tarihteki ilk proletarya diktatörlüğü olan bu şanlı devrime ve o tarihsel döneme küçük bir yaklaşım getirmekten başka bir iddia taşımıyor.

     Komün neydi?, sorusuna, şundan başka herhangi bir yanıt vermek çok zor: Engels'in dediği gibi " Paris Komünü, Proletarya diktatörlüğü idi." (Marx-Engels/Seçme Eserler/Cilt 1/shf.226)(a.b.ç.)

     "Komün, kendisinin bilincine mücadele içinde ulaşan ve kendisini kabul ettirebilmek için en büyük fedakarlığı, hayattan fedakarlığı kabul eden proletaryanın eseridir." (Paris Komünü. Shf.74)... 

     Aydın/1988"(Devam edecek)


     31.09.2020/Datça

     Mehmet erdal

     (1) Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com/ CEZAECİ YAZILARI-1 (VAR OLAN BİLGİ VE DENEY BİRİKİMİMİZ ÜZERİNE) ve CEZAEVİ YAZILARI-5 (İÇ TARTIŞMALAR)

     (2)Atilla, her zaman her konuda hem fikir olmasak ve farklı konumlanmalar içerisine girsek de, cezaevinde tanıdığım içi dışı bir ve inançlı arkadaşların başında yer alanlardan birisi idi, ki cezaevi sonrası süreçte de ilişkimiz bir biçimde sürmüştü. Bugünden geriye baktığımda, yalnızca sevgi ve saygı duyduğum arkadaşlarımdan birisidir..

(27.12.1985/Şirinyer Askeri cezaevi/Ön sıra, ikinci kişi Atilla Yalçın, yanındaki Aslan Yalçın ve Zafer Özgür)
   (17.08.1987/Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevi/Arka sıra, soldan ikinci Atilla Yalçın; orta sıra, sağdan birinci Erol Güngil ve ön sıra, soldan dördüncü Zeki Ünlü)
   (Ocak 1988/Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevi/Erol Gündüz'ün tahliye günü/Arka sıra, sağdan üçüncü Zeki Ünlü, dördüncü Atilla Yalçın)

     (2)Ben, Atilla ve diğer arkadaş, her üçümüz, Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevinde o dönem DY'cular arasında var olan üç ayrı kümelenmeden kişiler idik; Paris Komünü konusunda ortak bir çalışma ortaya koyabilmek, o gün için, çok anlamlı idi. Bunu başardık.

23 Ağustos 2020 Pazar

2020.08.24.CEZAEVİ YAZILARI-17: 1980 ÖNCESİ GEÇMİŞİMİZ ÜZERİNE BAZI NOTLAR-3

  Hiç yorum yok

      CEZAEVİ YAZILARI-17: 1980 ÖNCESİ GEÇMİŞİMİZ ÜZERİNE BAZI NOTLAR (3)

     Mehmet Kök, (anımsadığı kadarıyla) anılarında da (1) söz eder; Gökçeada (İmroz) Öğretmen Okulunda okurken (birinci sınıfta olmasa da ikinci ve üçüncü sınıflarda) solcu/komünist olarak gösterilen öğrencilerden birisi idim.

     Gerçekte, Öğretmen Okulunu bitirip Diyarbakır ili Çermik ilçesi Gürüz köyüne 17 yaşında (2) öğretmen olarak tayinim çıktığında dahi kendimi hem Kemalist (3), hem Ecevit sempatizanı (4), hem de (6 Mayıs 1972'de asılan Deniz Gezmiş ve arkadaşları ile 31 Mart 1972'de Kızıldere'de katledilen Mahir Çayan ve arkadaşlarına, kısacası, o günkü algılamam çerçevesinde) DEV-GENÇ'e duygusal olarak yakınlık duyan birisi olarak görüyor idim.

     1972-1973 kışı Gürüz köyünde öğretmenlik yaparken ve dahası, girdiğim sınav sonucu kazandığım Diyarbakır Eğitim Enstitüsü Sosyal Bilgiler bölümünde (1973-1974 kışında) öğrenci iken de bu duruşumu koruduğumu anımsıyorum.

     Eğitim Enstitüsünde okurken girdiğim yeni bir sınavda kazandığım Atatürk Üniversitesi İşletme Fakültesinde öğrenim görürken (1974-1975 kışında), EYÖD'e (Erzurum Yüksek Öğrenim Derneği) gidip gelmeye başlamıştım, Ahmet Özdil (namı diğer, bizim Paspal Ahmet) (5) ve önceleri üniversite kampüsü içindeki yurtlarda, sonraları ise Dadaş sinemasının karşısından başlayıp yokuş aşağı uzanıp giden Mumcu Caddesinin bitiminden sola dönüldüğünde, biraz ileride bulunan Otel Aras'ta birlikte kaldığımız bazı arkadaşlar ile birlikte.

     O kış, okul-CHP Lokali- bazı arkadaş evleri, örn: Güney Apartmanı ve Otel Aras arasında dolaşarak zaman geçirmiş ve ayakta kalmaya çalışmıştık. Üniversitede ve Erzurum merkezde (hem Alpagut olayı adlı tiyatro gösteriminin yapılmaya çalışıldığı hem de Ecevit'in Aşkale'yi ziyaret ettiği vb... günlerde tanık olunduğu üzere) faşist saldırılar söz konusu idi.

     Bu kış da benim siyasi tercihimde çok belirgin herhangi bir değişiklik yoktu ama kendimi, artık anti-faşist bir devrimci olarak tanımlamaya başlamıştım.

     1975 yılı Yaz aylarında Ahmet, ben ve bir arkadaş daha (ki toplamda yedi kişilik bir grup olarak, aklımda kalmış) yatay geçiş hakkımızı kullanarak, Ege Üniversitesi İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi'ne nakil olmuştuk; ben, çalışmak zorunda olduğum için gece bölümüne kayıt yaptırmıştım. (6)

     ***

     Sol içi siyasi tercihimin Devrimci Gençlik Dergisinden yana olması, İzmir'e yatay geçiş yaptıktan sonraki bir gelişmedir. Hiç şüphesiz, bu tercihimin böyle olmasında, okula ilk adım attığım gün bir vesile ile tanıştığım arkadaşların "Cepheci" ve bunların önemli bir kısmının da bilahare bu dergiyi savunanlardan olmalarının payı vardır; ancak, bugünden geriye baktığımda, o gün o arkadaşlar ile değil de başka arkadaşlar ile tanışsa idim belki de başka bir çevre içerisinde olurdum, diyemiyorum.

     ***

     Gökçeada Öğretmen Okulunda okurken, Sovyetler Birliği üzerinden solculuğa ve devrimciliğe kötü söz edildiğinde, o günlerdeki bilgilerim çerçevesinde, tamam Sovyetler Birliğinde, özellikle Stalin döneminde, bugün savunamadığım olaylar yaşanmış, örn: Kırım'da Türkler yerlerinden yurtlarından edilmiş, yine yakın zaman önce 1968'de Çekoslovakya'ya müdahale edilmiş... ama Sovyetler Birliği işte Kurtuluş Savaşında Mustafa Kemal'e yardım etmiş, işte Vietnam'da ABD Emperyalizmine karşı savaşanlara yardım ediyor vb... diyerek de savunma yapabiliyordum.

     İzmir'e yatay geçiş yaptığımız ilk öğretim yılında astsubay olan eniştemin evine gelip gittiğimde, eniştemlerin evinin tam karşısında emekli bir öğretmen oturur idi ve o öğretmenin oğlu (İ.M.), Buca'da orta okulda okuduğum yıllarda öğrenci arkadaşımdı ve şimdi GSB'li (Genç Sosyalistler/Sosyal devrimciler Birliği) idi. İ.M. ile yaptığımız tartışmalarda, o Sovyetler Birliği'ne toz kondurmaz iken, ben, 1968 Çekoslovakya'ya müdahale olaylarını bu kez ona karşı gündeme getiriyordum (7).

     Öte yandan o öğretim yılında Ege Üniversitesinde, haliyle hem İnciraltı hem de Bornova öğrenci yurtlarında Halkın Kurtuluşu grubundan öğrencilerin mutlak üstünlüğü söz konusu idi. Bu arkadaşların Sovyetler Birliği'ne 'Sosyal Emperyalist' demeleri, o günlerde, benim içime sinmeyen ve bana çok itici gelen sözlerden birisi idi.

     Böylece, ben, 1975 yılı Sonbaharında, daha ilk adımda, (açıkça söylemem gerekiyor) öyle her şeyi çok iyi bildiğimden falan değil, büyük ölçüde içimden gelen sese uyarak, neleri savunamayacağımı kabaca da olsa belirlemiştim; bana göre, Sovyetler Birliği pirüpak değildi ama sosyal mosyal, Emperyalist de değildi. O kadar! (İçinde yer almaya başladığım Devrimci Gençlik Dergisinin, o günlerde, bu konuda ne savunduğu konusunda da zerrece bilgim yoktu.)

     Bu halde iken, cezaevi ile ilk kez tanıştım; bir öğrenci çatışmasına karışmaktan aranır duruma düştüm ve kendi ayağımla gittiğim savcılıktan, önce mahkemeye ve sonra da doğruca Buca Bölge Cezaevine gönderildim.

     Buca Bölge Cezaevinde, beni verdikleri koğuşta, benden önce tutuklanan TKP-ML/TİKKO davasından (adı günlerce basında telaffuz edilip durmuş olan) Orhan Bakır ve arkadaşları, Bergama GSB davası tutukluları, Gürçeşme Mahallesinde faşistlerce taranan bir öğrenci servisinde ölen öğrenci arkadaşın cenazesinin kaldırılacağı gün yaşanan Konak olayları sanıkları ve daha başka kişiler de vardı. Ben tutuklandıktan bir süre sonra THKP-C/M-L (Militan gençlik) operasyonundan üç kişi getirildi. Bu arkadaşlar geldikten sonra ben bazı şeyleri daha iyi öğrenmeye başladım.

     12 Mart 1971 Askeri Faşist Darbesi sonrası yapılan operasyonlarda yakalanıp yargılanan ve en sonunda Niğde Cezaevine konulan farklı siyasi örgütlerden örn: THKO (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu) ve THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi) tutsaklarının bir kısmı, TİİKKP (Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Komünist Partisi/Doğu Perinçek) ve TKP-ML/TİKKO (Türkiye Komünist Partisi-Marksist Leninist/Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu/İbrahim Kaypakkaya) örgütleri gibi Sovyetler Birliği'ne 'Sosyal Emperyalist' demeye başlamışlar ve haliyle Sovyetler birliği'ne 'Sosyal Emperyalist' diyenlere (kendileri ya da onlara bir başkaları, bu nokta, benim belleğimde çok net değil) 'Kutsal ittifakçılar', aynı çerçevede, THKP-C'li olup da 'Sosyal Emperyalizm' tezini savunanlara 'İleri Cepheciler', savunmayanlara 'Geri Cepheciler' denmeye başlanmış.

     'Geri Cepheciler' ise, o günkü bilgi birikimime göre bile, yalnızca Devrimci Gençlik Dergisini savunanlardan ibaret değildi.

     1 Kasım 1975 yılında Devrimci Gençlik Dergisinin ilk sayısı çıkmaya başlamadan önce gidip gelmeye başladığım ANT-YÖD ( Antalya Yüksek Öğrenim Derneği) bünyesinde kendini Cepheci olarak tanımlayan ve Sovyetler Birliği'ne 'Sosyal Emperyalist' demeyen DK (Devrimci kurtuluş), KSD (Kurtuluş Sosyalist Dergi) ve DG (Devrimci Gençlik) taraftarları vardı.

     Ben, o günlerde, İzmir'de pek fazlaca esamesi okunmayan KSD'liler ile değil, ciddi bir varlıkları olan DK'lılar ile DG'çiler arasında tercihimi DG'ten yana yaparken, tamamen, kendilerini iki kesimden birisinde tanımlayan arkadaşlarımın günlük yaşamdaki (esas olarak da okulum olan İTBF'deki) olaylara bakışlarına ve çözüm önerisi olarak getirdiklerine bakmıştım; DK'lılar, tamam okulda faşistlere karşı birlikte mücadele ettiğim arkadaşlarımdı (dahası içlerinde kişisel olarak çok yakınlık duyduğum bir arkadaşım da bulunuyordu, ki bu arkadaş ile şimdi bile görüşüyoruz) ama bu arkadaşlar, söylemde fazlaca keskindiler ve okul öğrencilerinin (elbette benim de) haletiruhiyesinden ve beklentilerinden bihaber bir çizgi izliyorlardı.

     ***

     Kısacası, kendimi bildim bileli, içinde yaşadığım koşullarda sevmediğim, doğru olmadığını düşündüğüm, yanlış bulduğum, vicdanen ve aklen kabullenemediğim...her şeye itiraz etmeye ve onları dönüştürmeye çalıştım.

     Yıllar süren bu evrilme ve dönüşüm süreci, nihayetinde, beni önce Devrimci Gençlikçi ve sonra da Devrimci Yolcu yaptı...

     Yayınladığım yazılarda okuduğunuz ve okumaya da devam edeceğiniz gibi soru sormalarım ve itirazlarım, hiç bitmedi; her sorduğum soruya aldığım yanıt, yeni bir soruyu sormama vesile oldu...

     Hayat devam ediyor!

     ***

     Şimdi, (CEZAEVİ YAZILARI'nın değil) bu yazının son bölümü :

                                         “ 1. SAYI ÜZERİNE GÖRÜŞLER (3)

     --"Çatışmaların alışılmadık boyutlara ulaşması çoğu kesimlerde sınıf mücadelesinin geleceğine ilişkin yanlış (ya da yersiz) beklentilere yol açtı. Bu yersiz beklentilerin başında yakın bir devrim hayali geliyordu. Sınıf mücadelesinin uzun dönemli ve inişli-çıkışlı rotasını yeterince kavrayamayan bu genel eğilim asıl olumsuz sonuçlarını 12 Eylül'ün peşinden gelen ağır yenilgiyle birlikte verdi. Bu sonuç, büyük bir hayal kırıklığı ve küskünlüktü." (sy.1)

     Türkiye sol hareketi genelde düşünüldüğünde ve sorun genele yönelik olarak ele alındığında, pek çok kesimde ve pek çok insanda benzer düşüncelerin var olduğu veya oluştuğu söylenebilir. 12 Eylül öncesi dönemde anti-faşist mücadele kitleler içerisinde güç kazanarak hızla yaygınlaşıyordu. O günler coşkulu günlerdi. Özel olarak devrimci hareket ele alındığında, merkezi siyasi görüş anlamında bunu söylemek mümkün değildir. Ama devrimci hareket, Türkiye sol hareketinin sadece bir parçasıdır. devrimci hareket'de böyle bir yakın devrim hayalinin olmaması ve saflarında böyle bir anlayışı egemen kılacak tavırlara girmemiş olması, diğer siyasi hareketlerin pek çoğunda böyle yanlış bir anlayışın olmadığı veya gelişmediği, bu siyasi hareketlerin kendi saflarında bu anlayışı egemen kılacak tavırlara girmediği anlamına gelmez. Öte yandan o coşkulu hava içerisinde, devrimci hareket saflarında çeşitli düzeylerde yer alan pek çok insanda böyle bir yanlış eğilimin gelişmiş olduğunu söylemek şaşılası bir olay değildir. Aksini söylemek şaşılası bir olaydır. Devrimci hareket'in örgütlenmesini olması gereken düzeyde gerçekleştiremediği ve saflarında olması gereken anlayışı egemen kılamadığı ölçüde bu yanlış eğilimin pek çok insanda filizlendiğini söylemek çok doğaldır.

     --12 Mart yenilgisi ardından hemen sonra Türkiye sol hareketinde ortaya çıkan bölünmede, Sovyetler Birliği'nin niteliğinin ne olduğu konusu, ayırım noktalarından birisi idi. Öyle ki, Sovyetler Birliği'ne bakış tek başına bölünmede yeterli oluyordu bile diyebiliriz. (Örn: Kutsal İttifak, İleri-Geri Cephe vb. adlandırmalar düşünülsün.) Hiç şüphesiz böyle bir tartışmanın Türkiye solunun gündemine girmesinde ve böylesine önemli bir ayırım noktası olmasında, dünya sol hareketinde 1969 sonrası ortaya çıkan ve 1973'te '3 Dünya Teorisi'nin ilanı ile tam bir sistematiğe kavuşan Sovyetler Birliği'nin 'Sosyal Emperyalist' olup-olmadığı tartışmasının belirleyici bir rolü vardır. Türkiye solu uzun bir süre, hatta olması gerekenden daha yoğun bir biçimde Sovyetler Birliği'nin o günkü aşamadaki durumunu tartışıp durdu. Daha sonra buna Çin'in 'Sosyal Emperyalist' olup olmadığını belirlemek için Çin'in durumunu belirleme tartışmaları da eklendi.

     Bugün Türkiye sol hareketinin ağırlıkla böyle bir tartışma yürütmediği ve gündemine almaya çalışmadığı görülüyor. Hiç şüphesiz bunda, Çin'in Sovyetler Birliği'ne bakışını değiştirme sürecine girmesinin rolü vardır. Örn: Perinçek ve Saçak çevresinin Sovyetler Birliği'ne bakışını değiştirme sürecine girmesinde bunun önemli bir payı vardır. (Çin, Sovyetler Birliği'ne bakışını değiştirmek zorundaydı, çünkü Çin'in Sovyetler'i eleştirmesi, aynı yolun yolcusu kendisini eleştirmesi anlamına gelecekti, diyebilir miyiz?)

     Bugün Sovyetler Birliği, Çin ve Arnavutluk vb. 'Sosyalist' ülkelerin durumunun ne olup olmadığının tartışılmasından çok, Sosyalizm tartışma konusu oluyor. Sosyalizm tartışması da, asıl Sosyalist Demokrasi tartışması biçiminde gündeme geliyor. Bunun nedenleri olması gerekiyor.

    • Sovyetler Birliği'nin Gorbaçov'un liderliğine geçmesiyle birlikte S.B.'nin iç ve dış politika alanında başlattığı tartışma, giderek nasıl bir sosyalizm tartışması şeklinde ülkenin geçmiş tarihinin, bugününün ve yarınının tartışılması noktasına varmış; öte yandan dünya sol hareketinde sosyalizmin sorunlarının daha yoğun bir biçimde tartışılmasını yaratmıştır. Bu tartışmanın ülkemiz solunu etkilememesi ve içerisine almaması düşünülemezdi.

    • Türkiye'nin gündeminde "nasıl bir demokrasi?" tartışması vardır. Bu yalnızca teorik bir sorun değil, daha çok pratik bir sorundur. Türkiye solu ülkenin bu can alıcı sorununa seyirci kalamazdı. Türkiye solu bu tartışma içerisinde yer alacak ve bu sorunun yanıtını kendince verecekti. Hiç şüphesiz bu yanıt genel bir yanıt olmayacak, somut bir program şeklinde ortaya konulacaktı. Yani halkımıza sunacağımız Proleterya Demokrasisi'nden ne anladığımızı ve Türkiye somutunda bunu nasıl hayata geçireceğimizi ortaya koymak zorundayız.

    • Türkiye solu, 12 Eylül sonrası yeniden toparlanma sürecine girerken, aynı zamanda yakın geçmişinin kapsamlı bir değerlendirmesini de yapmak zorundaydı. Her siyasi hareket kendi saflarındaki, diğer sol gruplarla ve emekçi halklarımızla arasındaki ilişkileri sorgulamak zorundaydı. Hiçbir siyasi hareket bundan kaçamaz.

     İşte bu tarihsel koşullarda bu 3 olgu bir arada, Türkiye solunun karşısına sosyalizmi ve özel olarak Sosyalist Demokrasiyi nasıl anladığını ortaya koyması görevini çıkardı. Türkiye solu tam da bu açılardan teorideki ve pratikteki Sosyalizmi sorgulamaya başladı veya başlayacak. Bu tartışma içerisinde Sovyetler Birliği'nin tarihinin özel bir yeri vardır.

     -- Derginin 1. sayısındaki "Ekim Devrimiyle 70 Yıl" başlıklı yazının "Tek Ülkede Sosyalizm ve Hatalar" bölümünde yazılanlara katılıyoruz. Sovyetler Birliği'nde revizyonizmin iktidara gelmesini tespit etmiş olmak yeterli değildir. Revizyonizmin iktidara gelmesinin nedenleri, önceki dönemlerdeki kökenleri ve revizyonizmin iktidara gelmesinin Sovyet Proleteryası ve Komünist Partisi tarafından neden engellenemediği, bir başka ifadeyle sosyalizmin, böylesi revizyonist yönetimlerin oluşmasına ve sosyalizmin inşa sürecinin yolundan saptırılmasına, kapitalizmin yeniden restorasyonu doğrultusunda bir geriye dönüş sürecinin yaşanmasına karşı emniyet supaplarının neler olduğu veya emniyet supaplarına sahip olup olmadığı vb. sorular tartışılmalıdır.

     Sosyalizmde temel sorun, iktidar sorunudur. O halde öncelikle, egemen güç olarak örgütlenmiş olması gereken proleteryanın iktidarının hangi örgütlenmelerde somutlaşacağı, Sovyetler Birliği'nde ve diğer tüm 'sosyalist' ülkelerde bu iktidar organlarının olup olmadığının, yok ise ne zamandan beri ve neden yok olduğunun, bu yok olma sürecinden sonra bunun nasıl söz konusu olmaya devam ettiğinin tartışılması gerekiyor.

     S.B.'nin bugününün irdelenmesi için, soruna tarihsel olarak yaklaşmak gerektiğine ve bu anlamda sosyalizmin inşa sürecine başlandığı ilk yıllara dönmek gerektiğine katılıyoruz. Bu konuda Yeni Öncü'de yazıları çıkan Ahmet Ural'ın yaklaşımını, ilgiyle izliyoruz. Örn: Çoğulculuktan ne anlaşılması gerektiği konusundaki yaklaşımı doğrudur. Ama yazımızın konusu bu yazar ve bu yazarın yaklaşımı değildir. S.B.'nin geçmişi ele alınırken sosyalist ekonominin sanayileşme temelinde çok kısa sürede geliştirilmesinin yarattığı sonuçların yanı sıra iç savaş ve 2. paylaşım savaşı üzerinde de önemle durulmalıdır.

     Paris Komünü'nü bir yana bırakırsak, S.B.'nin ilk örnek olduğunu bilmemize karşın bugün bu deneyimleri irdeleyen devrimciler olarak ders çıkarma anlamında şu soruları sorup yanıtlamak mümkün müdür?

     -Bütün nesnel tarihsel koşullara rağmen, sosyalizmin inşasında daha farklı bir yol izlenebilir miydi?

     -Sosyalist Demokrasiden vazgeçilmeden ekonomiyi geliştirmek, iç savaşı kazanmak ve 2. paylaşım savaşına hazırlanmak ve bu savaşı kazanmak mümkün müydü?

     -Sovyetler Birliği'nin bugünkü durumunun ortaya çıkmasında Stalin'in kişisel rolünü nasıl değerlendirmek gerekir?

     -Tarımın kollektifleştirilmesinde ve sosyalizmin inşa anlayışında Stalin'in sübjektivizminden bahsedebilir miyiz?

     -Sosyalist demokrasinin halkın yaratıcı enerjisini harekete geçiren rolü nasıl göz ardı edildi ve görülemedi?

     -İktidar organları olarak Sovyetlerin fiili ve resmi olarak ortadan kalkmasının/kaldırılmasının nedenleri nelerdir?

     -Çin'de Kültür Devriminin olumsuz sonuçlarından nasıl bahsedebiliriz?

     Devrimci selamlar.

                                                                                                            AYDIN/9.3.1988

     Not: 4. sayıyı bugün aldık. Bu yazıyı, yine de değiştirmeden göndermeyi uygun gördük. Bu sayıyı biçim ve içerik yönünden olumlu bulduk. Dostlar, bu kervan yürüyecek. Buna inanıyoruz. Gelecek mektuplarda buluşmak üzere başarılar dileriz.

                                                                                                             21.4.1988-AYDIN”

     24.08.2020/Datça

     Mehmet Erdal

     (1)Tarihle Söyleşiler-3/syf:218



  1. 18 yaşından küçük olduğum için ilgili mahkemeden 'Kazai Rüşt' kararı çıkartılmış ve bu karar sonucu öğretmen olarak tayinim yapılabilmişti.

  2. O yıllarda kendimi Kemalist olarak görmemde Atilla İlhan'ın Mustafa Kemal şiirinin (ki bu şiiri daha İlkokulda ezberlemiş ve komşu köylere gittiğimizde, öğretmenimizin isteği üzerine ezberden okurdum), Hasan İzzettin Dinamo'nun Kutsal İsyanı'nın, Şevket Süreyya Aydemir'in Tek Adam'ının etkisi çok olmuştur                                                                                    MUSTAFA KEMAL

    dağ başını efkâr almış

    gümüş dere durmaz ağlar

    gözyaşından kana kesmiş gözlerim

    ben ağlarım çayır ağlar çimen ağlar

    ağlar ağlar cihan ağlar

    mızıkalar iniler ırlam ırlam dövülür

    altmış üç ilimiz altmış üç yetim

    yıllar gelir geçer kuşlar gelir geçer

    her geçen seni bizden parça parça götürür

    mustafa'm mustafa kemal'im


    diz dövdüm

    gözlerim şavkı aktı sakarya'nın suyuna

    sakarya'nın suları nâmın söyleşir

    hemşehrim sakarya öksüz sakarya

    ankara'dan uçan kuşlar

    kemal'im der günler günü çağrışır

    kahrolur bulutlara karışır

    gök bulut yaşmak bulut

    uca dağlar dev boyunlu morca dağlar

    divan durmuş bekleşir

    mustafa'm mustafa kemal'im


    nasıl böyle varıp geldin hoşgeldin

    çıngı kaymış yalazlanmış gözlerin

    şol yüzünde güneş südü sıcaklık

    ellerinden öperim mustafa kemal

    senin dalın yaprağın biz senin fidanların

    biz bunları yapmadık

    sen elbette bilirsin bilirsin mustafa kemal

    elsiz ayaksız bir yeşil yılan

    yaptıklarını yıkıyorlar mustafa kemal

    hani bir vakitler kubilay'ı kestiler

    çün buyurdun kesenleri astılar

    sen uyudun asılanlar dirildi

    mustafa'm mustafa kemal'im



    karalar kuşanmış karadeniz akmam diyor

    dokunmayın ağlamaktan bıkmam diyor

    bu gece kıyamet gecesi bu vapur bandırma vapuru

    yattığı yer nur olsun mustafa kemal

    ben ölümden korkmam diyor

    korkmam diyen dilleri toz oldu toprak oldu

    değirmen döndü dolandı yıllar oldu

    bir kusur işledik bağışlar mı kimbilir

    o bize öğretmedi kazan kaldırmasını

    günahı vebali öğretenin boynuna

    erdirip oldurana ana avrat sövmesini

    yüreğim kırıldı kanım kurudu

    var git karadeniz var git başımdan

    mızıka çalındı düğün mü sandın

    bir yol koyup gideni gelir mi sandın

    mustafa'm mustafa kemal'im


    ankara'nın taşına bak

    tut ki baktım uzar gider efkârım

    çayır ağlar çimen ağlar ben ağlarım

    gözlerimin yaşına bak

    ankara kalesi'nde rasattepe'de

    bir akça şahan gezer dolanır

    yaşın yaşın mezarını aranır

    şu dünyanın işine bak

    mustafa'm mustafa  kemal'im

    Attila İLHAN            (Muhtemelen 1965-1966 öğretim dönemi, Kurşak köyü/Tire)

  3. Ecevite sempati duymamda, onun, Deniz Gezmişlerin idam kararının parlamentoda oylandığı gün yaptığı konuşmanın yazılı metninin bir biçimde elime geçmesinin ve okumamın rolü vardır; bu konuşma metnini, kütüphaneden aldığım daktilo ile çoğalttığımı ve bazı arkadaşlara verdiğimi anımsıyorum.

  4. Ahmet ile yol arkadaşlığımız 1975 yılında Erzurum'da başladı. İkimiz de aynı fakültede öğrenci idik. Üç arkadaş olarak İzmir'e yatay geçiş yaptık. Aynı evde ve aynı yurtta kaldık. Bir dönem İzmir'de mücadeleye birlikte omuz verdik. Sonra onun yolu Manisa'ya, benim yolum Aydın, Denizli ve Uşak'a düştü. 1979 yılında Manisa Emniyet Müdürlüğü 5. katından aşağıya atıldığını ve felç olduğu duyumunu aldık. Kahroldum. Ben cezaevlerinde yatarken, Almanya'dan, fırsat buldukça yazdı. Kansere yakalandığını ve tedavi gördüğünü bildirdi. Yıllar geçti. Ben 1991 yılı 1 Ağustos günü tahliye oldum. O 1993 yılı 5 Mayıs günü Almanya'da vefat etti. Son dönem bakımını üstlenen kardeşim Musa (Settar) öldüğünü haber verdi. Ankara Esenboğa'dan cenazesini aldık ve ben, Fatsalı bir kadın arkadaş ile cenazeyi ailesine ve arkadaşlarına teslim etmek üzere Hopa'ya, oradan da Artvin'e gittim. Artvinli arkadaşlarının deyişine göre, Artvin'de 12 Eylül sonrası ilk kez tanık olunan kalabalık bir katılım ile toprağa verdik.                   (Ahmet'in, Almanya'da tedavi görür iken gönderdiği fotoğraf ve altında da, Ahmet'in Artvin'deki cenaze töreni)


  5. İzmir'e geldikten sonra ilk çalışmaya başladığım yer, yakın zaman öncesine kadar 'İzmirin Çernobili' olarak adlandırılan Karabağlardaki Avcı Kurşun fabrikası idi. Sahibi Tireli olan bu iş yerinde bir süre çalışmış, sigorta kaydım yapılmış ama bilahare Basmane'deki Toros Otel'de temizlik görevlisi olarak çalışmak üzere ayrılmıştım.

  6. Çok değil, bir-iki yıl sonra bu arkadaşım ile UDC (Ulusal Demokratik Cephe) tartışmalarında karşı karşıya gelecektik; o İGD'yi (İlerici Gençler Derneği), ben ise Devrimci Gençlik Dergisini temsil edecektik, toplantılarda.


16 Ağustos 2020 Pazar

2020.08.17.CEZAEVİ YAZILARI-16:1980 ÖNCESİ GEÇMİŞİMİZ ÜZERİNE BAZI NOTLAR (2)

  Hiç yorum yok

      CEZAEVİ YAZILARI-16: 1980 ÖNCESİ GEÇMİŞİMİZ ÜZERİNE BAZI NOTLAR (2)

     Ali Alfatlı'nın Tarihle Söyleşiler-1'de (*) sözünü ettiği eğitim çalışmasının sonrasında, 1976-1977 kışında, İzmir'de, Devrimci Gençlik Dergisini savunanlar olarak (Günlük yaşamımızda, kendimizi DEV-GENÇ'liler olarak tanımlıyor ve adlandırıyorduk), mahalle çalışmalarını başlatmıştık.

     Bu kapsamda Narlıdere, Balçova, Hatay, Yeşilyurt, Eşrefpaşa, Karabağlar, Buca, Şirinyer, Gültepe, Altındağ, Ballıkuyu, Yeşildere, Yapıcıoğlu...bölgelerinde (Orta Öğretim, Lise, Üniversite öğrencisi ya da çalışan konumundaki arkadaşlar ile) bir biçimde var olan ilişkilerimiz üzerinden mahalle çalışmalarına dergi satmak, sohbet etmek, afiş asmak, bildiri dağıtmak, kahve toplantıları ve yazılama yapmak, vb. biçiminde, her mahallede tıpkı basım aynı olmayan ilk adımı atıyorduk.

     Süreç içerisinde, bu ilk adımı, bu ilk adımın ortaya çıkardığı sonuçlar çerçevesinde ikinci, üçüncü....ve daha sonraki adımlar takip ediyordu.

     Bu mahallelerin bir kısmında, örn: Balçova'da, Karabağlar'da, Gültepe'de, Altındağ'da..., tamamen o mahalleli ya da o mahallede oturan arkadaşların kurucu olduğu dernekler kuruyorduk; bu dernekler, bir anlamda, mahalle örgütlenmelerimiz idi ve biz, bu örgütlenmeler üzerinden hem örgütlenme hem de mahalle çalışmaları yürütüyorduk.

     Dernek kuramadığımız yerlerde ise bir nevi mahalle komitesi, mahalle sorumlusu olarak adlandırılan ilişkiler üzerinden benzeri çalışmalar yürütüyor idik; elbette, bu mahallelerdeki benzeri çalışmalar, biraz daha sıkıntılı yürütülüyor idi.

     Mahallelerde kurulan derneklerin çalışmaları, tamamen o mahallenin koşullarına, sorunlarına ve hiç şüphesiz çalışmaları yürüten arkadaşların kişisel yeteneklerine, becerilerine, toplumsal konumlarına vb. göre şekilleniyordu. Örn: Balçova'da eğitim çalışmaları ve dergi satışları ön planda iken, Karabağlar'da aktif anti-faşist mücadele, Gültepe'de okuma-yazma kursları, Altındağ'da fabrika işçilerine yönelik çalışmalar, mahalle yakınındaki taş ocağının ve Çimentaş'ın tozuna karşı mücadele... ön planda idi. Keza dernekleşemediğimiz Yeşildere'de heyelan, Hatay'da özellikle Nokta durağı civarındaki faşist işgali kırma, Narlıdere'de ve Karabağlar/Yeni Çamlık'ta gecekondu halkına yönelik çalışmalar vb... yürütülüyordu.

     Öte yandan, 1976 yılı ikinci yarısı ile 1978 yılı sonları arsında aktif olarak görev yaptığım İzmir'de kurulan İDOD (İzmir Demokratik Orta Öğrenimliler Derneği), EGE DEV-GENÇ, DEV-İŞ'in (Devrimci İşçi Derneği) örgütlenmeleri süreci içerisinde bir biçimde yer aldım ya da birinci dereceden bilgi sahibi oldum.

     Keza, 1975 yılı sonlarında İzmir'e ilk geldiğimde bir biçimde gidip geldiğim ANT-YÖD (Antalya Yüksek Öğrenim Derneği), DK'lılar (Devrimci Kurtuluşçular) ile kurmaya çalıştığımız DİYÖD (Devrimci İzmir Yüksek Öğrenim Derneği), 1975-1976 yıllarında farklı toplantılarına katıldığım İZOD (İzmir Orta Öğrenimliler Derneği), okuduğum fakültenin (İTBF-İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi) öğrenci derneği olup içinde yer aldığım İTBF-DER, 1972 yılı Gökçeada Öğretmen Okulu mezunu olmam nedeniyle üye olabildiğim Karşıyaka TÖB-DER... deneyimlerim var.

     Aynı dönemde İzmir'de farklı dernek (TÜS-DER, GSB/Genç Sosyalistler Birliği, HALK-DER) ve sendikalarda (MADEN-İŞ, LASTİK-İŞ) şu veya bu biçimde tanık olduğum gelişmeler ile 1979 yılı ikinci yarısı geçiş yaptığım Denizli'de, artı 1980 yılı başı gönderildiğim Uşak/Ulubey kırsalında yaşadıklarım da var.

     1981 yılı Nisan ayı sonu ile 1982 yılı Mart ayı arasında kaldığım Denizli Kapalı Cezaevi ile 1982 yılı Mart ayında gönderildiğimiz Buca Bölge Kapalı Cezaevinde cezaevi içi eğitim çalışmalarında kullanılan yazılardan birisi olan "Örgütlenme Sorunu"nda ve keza, 1988 yılında Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevinde iken yayınlanan yazının okuyacağınız bölümünde, bütün bu deneyimlerimin ve tanıklıklarımın bende oluşturduğu düşünceleri yazdım ve savundum; hala da savunmaya devam ediyorum.

     Kanım odur ki, bu bölümde tartışılmaya çalışılan konuda, o günlerde olduğu gibi o günlerden bugünlere kadar yaşayarak tanık olunanlardan da hiç şüphesiz herkes eşit oranda sorumlu tutulamaz, ama bugün kimse, evet istisnasız hiç bir kimse, çevre, grup, parti vb. çıkıp, kendisinin/kendilerinin kar gibi beyaz ve masum olduğunu; bu tartışılan konu çerçevesindeki günahlardan sorumlu tutulamayacağını da iddia etmemelidir.

     Doğruya doğru!

                                         “ 1. SAYI ÜZERİNE GÖRÜŞLER (2)

     --80 öncesi genelde pek çok Demokratik Kitle Örgütleri için söylenebilecek olan, ama sizin doğrudan tartıştığınız konuyla ilgili olduğu için yalnızca öğrenci gençliğin geçmiş dönemdeki Demokratik Kitle Örgütleri için söylediğiniz, bu örgütlerde olması gereken anlayışın bu örgütlerde egemen anlayış haline getirilip tam anlamıyla hayata geçirilemediğine ilişkin tespitinize ve bunun nedenleri üzerine yazdıklarınıza katılıyoruz. Ancak burada, merkezi siyasi görüş anlamında bir eksiklikten değil, merkezi siyasi görüş anlamında var olan (en azından devrimci hareket için) ama tüm saflara egemen kılınamayan, egemen kılınması doğrultusunda yeterli çabanın sarf edilemediği ve yeterli bir denetimin yapılamadığı, dolayısıyla uygulamada, olması gerekenden bir miktar uzak bir görünümün çıktığı bir durumdan bahsetmek gerekiyor. Söz konusu pratiğin içinden gelen insanlar, nesnel olabildikleri ölçüde, bu pratiği, tüm ayrıntılarıyla en iyi şekilde değerlendirebileceklerdir. Yazdığınız gibi, bu durumun ortaya çıkmasında, öncelikle, nesnel koşulların çok büyük bir payı vardır. Biz bunu, doğal ve bir ölçüye kadar kaçınılmaz olarak görüyoruz. Ama dediğiniz gibi, bu her şeyi açıklamaya veya mevcut durumu mazur göstermeye yetmiyor. Nesnel koşulların ötesinde, öznel bazı nedenlerin de olması gerekiyor, ki vardır. Bu konudaki tespitlerinize, üçüncü sayıda Erzincan'dan eleştiri yönelten arkadaşlara verdiğiniz yanıta katılıyoruz. Saflarda, pek çok insanımızda, doğrudan demokrasinin ne olduğu ve teoride ve pratikte nasıl ele alınması ve nasıl hayata geçirilmesi (gerektiği) konusunda küçümsenmeyecek bir bilgi noksanlığının hala var olmaya devam ettiğini söylersek, hem yanlış söylememiş hem de soruna bir açıklık getirmiş oluruz. Önerilen Komitelerin bu yönünün pek önemsenmediği, dünkü anti-faşist mücadele içerisinde doğal olarak daha çok savunma yönünün ele alındığı dahi söylenebilir.

     Aslında, bugünkü pratiğe ışık tutması amacıyla ve bu anlamda, tüm Demokratik Kitle Örgütleriyle birlikte öğrenci demokratik kitle örgütleri de, bu örgütlerin vazgeçilmez temel özellikleri olan "demokratiklik" ve "kitlevi" özellikleri açısından irdelenmelidir.

     Bu örgütlerin "kitlevi" özelliği açısından nasıl ele alınması ve nasıl olması gerektiği konusunda, aynı yazının daha ileriki bölümlerinde yazdığınız şu tespitlere katılıyoruz: "Akademik-Demokratik mücadelenin ihmal edilemez koşulu kitleselliktir. Bu gerçeği görmezden geleni de kitleler görmezden gelirler. Dar grupçu hesapların kimseye bir yarar sağlayamayacağını hayat herkese gösterecektir." Geçmiş pratik, ders almasını bilene göstermiş de olması gerekiyor. Derginin çeşitli sayılarındaki çeşitli yazılarda bu konunun önemi üzerine yazdıklarınıza (Ör: 2. sayının baş yazısında bu konuda yazdıklarınıza) katılıyoruz.

     Hem farklı sol anlayışlara karşı takınılan tavır ve onlarla bir arada yaşama, birlikte örgütlü mücadele edebilme, hem de ilgili kitleyi karar alma sürecine katabilme, kitleyi edilgen ve seyirci olma konumundan kurtarabilme açısından, yani bu örgütlerde var olması zorunlu doğrudan demokrasi anlayışı açısından bu " demokratiklik" özelliği irdelenmelidir.

     Demokratik Kitle Örgütleri üzerine söylenebilecek ve söylenmesi zorunlu pek çok şeyin olduğuna inanıyoruz. Bu örgütlerde yönetime gelmenin değil kitleyi kazanmanın amaç olduğu ve bunun doğal sonucunun yönetime gelme olacağı; bu örgütlerin yalnızca legal örgütler olarak görülüp bu örgütlere yalnızca legal olanaklardan yararlanmak açısından yaklaşılmasının yanlış olduğu; bu örgütlerin yalnızca volan kayışlarından biri olarak görülmesinin değil, ekonomik-demokratik mücadelenin özgün araçları olarak görülmesinin doğru olduğu; bu örgütlerin, Türkiye'de sol hareketin cephesel birliğinin sağlanmasında ve somutlanmasında çok önemli, hatta temel öneme sahip taban örgütlerinden biri olduğu; bu örgütlerin, kitlelerin daha üst düzeydeki mücadelelere kanalize edilmesinde ve daha üst düzeydeki örgütlenmelerde örgütlenebilmesinde çok önemli bir yerinin olduğunun bilinmesi vb.

     -- "Ayrıca demokratik öğrenci örgütleri arasında (hayatın dayattığı kimi kendiliğindenci süreçler dışında) ortak program ve eylem platformlarının oluşturulması mümkün olmadı." (sy.1) İstenenin ve olması gerekenin, aynı demokratik örgütlenme içinde birlik olduğu açıktır. Ancak 70-80 arası süreçte öğrenci örgütlerinde (bir tane kurulması zorunlu öğrenci dernekleri dışında) bu konuda, olumsuz bir görünümün genel bir olgu olduğu biliniyor. Mektubun başında biraz değinmeye çalıştığımız üzere, bunun nedenleri konusunda daha ayrıntılı düşünmek gerekir. Ör: Demokratik gençlik örgütlerinde birlik olabilmenin ille de siyasi hareketler düzeyinde birliğin sağlanmasına bağlı olduğu söylenemezse de, siyasi hareketler düzeyinde birliğin sağlanamamasının, hatta bu doğrultuda umut veren ciddi ve kalıcı adımların atılamamasının, dahası tam aksi doğrultuda, yani ayrım noktalarının iyice anlaşılması için ayrımın körüklenmesinin ve bu doğrultuda ısrarla bazılarınca sekter bir anlayışın savunulmasının ve saflarda egemen kılınmaya çalışılmasının, pek çok siyasi grubun öğrenci gençliğin dışına taşıp kitleselleşemediği bir durumda öğrenci gençliğin demokratik örgütlerde birliğinin sağlanması üzerinde nasıl yıkıcı bir etki yarattığı üzerine parmak basılabilir. Farklı demokratik gençlik örgütlenmesi anlayışlarının birlik üzerindeki olumsuz etkileri üzerinde durulabilir. Bugün asıl olarak gençliğin aynı demokratik örgütler içerisinde bir araya gelmesi ve birlikte örgütlü mücadele yürütmesi savunulmakla birlikte, farklı örgütlenmelere gidilmesi halinde, bu farklı demokratik örgütler arasında çeşitli düzeylerde ama giderek kalıcı bir birlikteliği hedefleyen eylem birlikleri hayata geçirilebilmelidir. Bu konuda, mücadelenin çıkarları düşünülerek mümkün olduğunca esnek olunması ve ayrıca doğru olanın mücadele içerisinde birlikteliğin sağlanması olmakla birlikte, bunun birlik konusunda oturup tartışılmayacağı ve bunun yararı olmayacağı anlamına gelmediğini ifade edelim. Aksi halde mücadele içinde birlik anlayışı, sıkça görüldüğü üzere kendiliğindenciliği doğurabilir ve bu duruma düşüldüğü andan itibaren de birlik falan sağlanamaz.

     Türkiye sol hareketi(nin) yaşanan bunca deneyimden sonra birlik sorununu iradi bir istem ve çaba düzeyinde ele alması gerektiği açıktır. “ (Devam edecek)

     AYDIN/9-3-1988 (Yazılış tarihi)

     21.4.1988-AYDIN ( Dergiye gönderiliş tarihi)

     Haziran 1988 (Derginin yayınlanış tarihi)

     17.08.2020/Datça

     Mehmet Erdal

     (*) Ali Alfatlı, bu söyleşisinde, o yaz İnciraltı Yurtlarının tam orta yerinde bulunan kafeteryanın üst katında yapılan ve takriben 1,5 ay kadar her gün süren eğitim çalışmasına kırk elli civarında kişinin katıldığını söyler; benim belleğim (ki aynı çalışmaya katılan bir arkadaşıma da sordum, o da beni doğruladı) bu çalışmaya on civarında bir katılım olduğunu, bir ara on iki kişiye ulaşıldığını ama on üç olunamadığını, çalışmayı ancak dokuz kişinin tam anlamıyla tamamlayabildiğini söylüyor. (Bknz:Tarihle Söyleşiler-1/syf. 51-52.) Keza Sevda, o çalışmaya katılmamıştı.



 

 

9 Ağustos 2020 Pazar

CEZAEVİ YAZILARI-15: 1980 ÖNCESİ GEÇMİŞİMİZE DAİR BAZI NOTLAR (1)

  Hiç yorum yok

      CEZAEVİ YAZILARI-15: 1980 ÖNCESİ GEÇMİŞİMİZE DAİR BAZI NOTLAR (1)

     İzmir'de, 1976-1977 yılı kış aylarında ben, Selim Martin ve çok değil, bir-iki arkadaş daha Halil Rıfat Paşa Mahallesinde küçük bir evde toplanırdık; 1975 yılı 1 Kasım'ında ilk sayısını çıkardığımız Devrimci Gençlik Dergisinin bir dönem yazı işleri müdürlüğünü yapan ve o günlerde zorunlu olarak İzmir'de bulunan arkadaşımız Faruk Yüksel gelir ve bize klasikleri okutarak, bir nevi eğitim çalışması yaptırırdı.

     O da bir yerde mi okumuştu ya da ona da birisi mi anlatmıştı ya da okuduklarından mı o sonuca varmıştı bilemiyorum; bu konuda bize bir şey söylememişti ya da söylemişti de belki ben unuttum, onu da bilemiyorum; her ne ise, olayın bu boyutu o kadar önemli değil, önemli olan şu; Faruk arkadaş, hangi kitabı okuturken ya da hangi konuyu anlatırken şimdi tam anımsayamıyorum, bir ara (bunu hiç unutamıyorum, çünkü bu anlattığı, o andan sonra belleğimden hiç çıkmadı ve bana hep yol gösterici oldu), bakın, dedi, bir konunun ya da bir olayın ele alınıp incelenmesinde ve sonuca varılmasında Lenin ile Stalin farklı yöntemler izler. Stalin, örneğin, bir elmayı eline aldığında, diğer elindeki bıçak ile o elmayı derhal dörde böler ve önce bir parçaya bakar ve bu işe yaramaz, der, atar; sonra ikinci ve sonra da üçüncü parçaya aynı şeyi yapar ve kalır elde dördüncü parça; başlar onun yararlı olan ya da olmayan yönlerini tartışmaya. Leninizmin İlkeleri/Leninizmin Esasları kitabı, buna en iyi örnektir. Stalin, o kitabında her şeyin doğrusu bu, bu, bu... der ve bize, gereksinim duyduğumuzda, hap gibi onları alıp yutmak, kalır. Lenin ise, yine örneğin, aynı elmayı eline alır ve diğer elindeki bıçak ile elmanın kabuklarını bir güzel soymaya başlar; onu yaparken, elmanın çürük çarık, ezilmiş vb. bir yeri var mı görür, inceler. Sonra, geride kalanı tartışmaya başlar. Ne Yapmalı ya da Nasıl Yapmalı, hangi adla biliyorsanız, işte o, buna iyi bir örnektir.

     Haliyle Stalin, işe yaramaz diyerek attığı üç parça içinde (gerçekte işe yarayacak olan) gideni önemsemez ve kalan tek parçanın içindekini yeterli görür. Lenin ise hiç bir şeyi şıp diye kesip atmaz ve elmayı, en ince ayrıntısına kadar inceler...

     ***

     Bana, ne zaman , çok uzun yazıyorsun, kimse uzun yazı okumuyor...dediklerinde Faruk Yüksel'in bu anlatımı aklıma gelir.

     Hiç şüphesiz sloganlar ile ya da sloganvari cümleler ile içinde yaşadığımız yaşama dair çok karmaşık sorunlara yeterli yanıtlar bulamayız; bulduğumuzu sandıklarımız da beklenen yanıtlar olmaz. Ama keşke daha kısa ve daha özlü bir anlatım biçimine sahip olabilse idim; bunu çok isterdim. Yapılan bütün eleştirileri dikkate alıyorum ama benim yoğurt yeme biçimim de budur.

     Referans kaynağım ise, okuyorsunuz, Marksizm-Leninizm'dir! Öyle de olmaya devam edecek.

                                   1. SAYI ÜZERİNE GÖRÜŞLER

     “ Bundan önceki mektubumuzda (*), bu mektubumuzda, dergide çıkan yazılarla ilgili görüşlerimizi yazacağımızı ifade etmiştik. Bunun devamını getirmeyi düşünüyoruz.

     - - "...Konuyla ilgili olarak şunu da belirtebiliriz ki, daha sonraki dönemlerde hiç bir gençlik hareketi DEV-GENÇ bünyesinde yer alan genişlikte ve farklı eğilimlerde insanı bir araya getirmeyi başaramadı." (D.Arkadaş, s.1) (a.b.ç) Burada kastedilenin Dev-Genç'in örgütsel yapısı olduğu ve bu örgütsel yapı içerisinde bir araya gelmenin anlatılmak istendiği açıktır. Bu nokta üzerinde durulması ve bu noktanın daha ayrıntılı açılması gerektiğine inanıyoruz. Bizce, bu nokta, bugün pek çok sol yayın organınca Dev-Genç'in yeniden keşfedilmesinin nedenidir. Çünkü gündemdeki en önemli sorunlardan biri BİRLİK'tir. Yani bugün, 70-80 arasında her düzeyde sağlanamayan kalıcı birlikteliğin, sağlanmaya çalışılması çabaları ve arayışları söz konusudur. İşte böyle bir çaba ve arayış içerisindeki Türkiye sol hareketinde, bazıları, geçmişte, 70 öncesi Dev-Genç örgütlenmesinde gençlik düzeyinde bu birlikteliğin sağlandığını görüyorlar. Bunun nedenlerini araştırıyorlar. Dev-Genç'te sağlanan bu birlikteliğin, 70 sonrası sağlanamamasının nedenlerini araştırmaya ve bulmaya çalışıyorlar.

     Nitekim, Mayıs gibi bazı yayın organları, sağ ekonomist bir bakış açısıyla, 70 sonrası gençlik örgütlenmelerinde yoğun bir biçimde önerilen ve savunulan anti-emperyalist, anti-faşist, anti-şovenist olma ilkelerinin, ideolojik görüş ayrılıkları nedeniyle farklı yorumlandığını, bu farklı yorumlamanın bir araya gelmeyi ve kalıcı birliktelikler oluşturmayı engellediğini ve dolayısıyla, yeni gençlik örgütlenmelerinde bu ilkelere gerek olmadığını ifade ediyorlar. (keza aynı konuda benzer bir yazıya, bundan uzunca bir süre önce Cemal Polat imzasıyla-ki kendisinin halen öğrenci olduğunu ve bir öğrenci derneğinde yönetici olarak çalıştığını gazetelerden öğreniyoruz- Yeni Gündem Dergisinde de rastladık.) Yarın Dergisinde, bu sağ ekonomist bakış açısı, farklı biçimlerde uç noktaya varıyor.

     Bizce, 70 öncesi Dev-Genç örgütlenmesinde bu birlikteliğin böylesine sağlanmasının nedenleri iyi tespit edilmelidir. Dergide, bu konunun açılımına yönelik somut bir şeye rastlayamadık. Dev-Genç'in örgütsel yapısının ve örgüt içi demokrasi anlayışının bunda rolü var mıdır? 70 öncesi, hiç şüphesiz dünya solunun yansımasının da bir sonucu olarak ortaya çıkan bölünmüşlük durumunun boyutunun ve o aşamada sol grupların birbirine bakışının rolü nedir? vb.

     Bizce 70 öncesi, 70-80 arası olduğu kadar, bazı sol grupların birbirlerini 'sosyal faşist', 'Maocu bozkurt' ilan etmeleri ve aralarındaki çelişkiyi, karşı-devrimle aralarındaki çelişkiye eş, hatta daha önemli bir çelişki olarak görmeleri durumu yoktu. 70-80 arası, bu anlamda tam bir kör dövüşü yaşandı. 70 sonrası, sol hareket olağanüstü bir bölünme sürecine girdi ve bu süreçte, sol gruplar, öncelikle aralarındaki ayrım noktalarını ortaya koymaya çalıştılar. Bu, sizin de belirttiğiniz üzere "fraksiyoner eğilimlerin son derece güçlü olması" demekti.

     Bugün bu gruplardan köşe taşı olanlar, yine hiç şüphesiz dünya sol hareketindeki gelişmelerden uzak düşünülmemek kaydıyla, birbirlerini adeta 'kardeş' ilan ediyorlar. Yeni bir flört dönemi yaşıyorlar. (Allah devamını göstersin.) (**) Bunun, gençliğin kalıcı örgütsel ve eylem birliğinin yaratılması çalışmaları üzerindeki muhtemel etkileri irdelenmelidir. Bizce bu, yeni ve üzerinde durulması gereken bir durumdur.

     -- "...Önceleri DEV-GENÇ yönetimini hedef alan gerici-faşist saldırılar giderek kitlesel boyutlara varan bir eğilim içine girdi...DEV-GENÇ'in gerici-faşist saldırılar karşısındaki tutumu, 70'li yıllarda yaygınlaşacak olan anti-faşist direnişin, sol içi yeni bir geleneğin ilk adımları oldu." (sy.1) 60'lı yılların sonu ve 70'li yılların ilk başlarında, o iki üç yıllık sürede üniversite ve yüksek okul gençliğine karşı ilk saldırılarını gündeme getiren ve saldırılarını kitlesel boyut kazandırarak yaygınlaştıran bu gerici-faşist hareketin, 70-80 yılları arasında "çok çetin geçen bir 10 yıla" damgasını vuracak faşist saldırıların ve katliamların İLK PROVALARI'nı yaptığını söyleyebiliriz. Yani yalnızca Dev-Genç, sol için yeni bir geleneğin ilk adımlarını atmış olmuyor, aynı zamanda gerici-faşist güçler de daha sonraki süreç için, hazırlıktan harekete geçme geçiş evresini yaşıyorlardı. Böylesi evrelerde, güçlerin, karşılıklı olarak hazırlıklarını olması gerektiği biçimde ne ölçüde yaptıkları önemlidir. Ağırlıkla 12 Mart döneminde yaşanan yenilgiden dolayı, devrimcilerin ve gençliğin, 12 Mart sonrası on yıl sürecek bu sürece dezavantajlı girdiğini söyleyebiliriz. Şimdi de, görülebildiği kadarıyla uzun yıllar sürecek olan yeni bir sürece, ama bu kez resmi faşist güçlere kıyasla, yine dezavantajlı girildi. Hatta durum, 12 Eylül yenilgisinin büyüklüğünden ve yenilgi ile yol açılan olumsuz gelişmelerden dolayı, daha da kötüdür. Bunun bilincinde olmak gerekiyor.

     -- "Türkiye 1970'li yıllara girerken DEV-GENÇ hareketi var olan siyasal- sosyal konjonktürün de etkisiyle alışıla gelmiş gençlik hareketi olmaktan öte bir niteliğe ulaştı... Devrimci bir sınıf partisinin olmadığı bu dönemde, DEV-GENÇ'in faaliyet alanı gençlik kesiminin dışına taştı ve toplumun emekçi sınıflarıyla yakın bir ilişki ve dayanışma içine girdi. Türkiye'nin neresinde bir grev, bir toprak işgali, bir miting varsa DEV-GENÇ'liler eylemin ön saflarında idi." (sy.1) (a.b.ç.) Bu noktanın, 70 sonrası gençlik hareketi ile bugünden yarına yükselecek gençlik hareketinden ne beklendiği konusu ile kıyaslanarak açılması gerektiğine inanıyoruz. T. Sorunları dizisi 1988 yıllığındaki Adnan Bostancıoğlu imzası ile yayınlanan yazıda bu konuya ilişkin getirilen yaklaşıma katılıyoruz.

     -- "...Türkiye'de sol hareketin gelmiş olduğu bugünkü yerden 1970 devrimci hareketine bakıldığında, bu hareketin, ideolojik, politik ve örgütsel olarak yeterli olgunluğa erişmediğini söylemek mümkünse de, söz konusu hareketin gerçek önemi, kendinden önceki dönemlerde egemen olan anlayıştan köklü farklılığı ve Türkiye'de sosyalist düşünce önüne açtığı yeni perspektiftir." (sy.1) (a.b.ç.) Bu noktanın açılması gerektiğine inanıyoruz. Bu bölüm, adeta 70 devrimci hareketinin küçümsenmesi olarak yorumlanabiliyor. Bizce, 70 devrimci hareketine, yazdığınız ve altını çizdiğimiz noktadan bakıldığında, yazdıklarınız doğrudur ve size katılıyoruz. Aksini iddia etmek, gelişmeyi reddetmektir. Ama sizin de bildiğiniz üzere, 70 yenilgisi hemen ardından, genelde, bu konuyu böyle irdeleyebilmek zordu. Bu geçmişi küçümsemek ve hatta reddetmekle eş tutulurdu. Yine de devrimci hareket, konuya böyle ve sağlıklı bakabiliyordu. Ör: Bazıları, M. Çayan'ın Kesintisiz Devrim 1, 2 ve 3 adlı yazısına çok farklı bir gözle bakarken, biz, aynı yazıyı, Türkiye Devrimi üzerine ilk ciddi ve yol gösterici teorik bir çalışma olarak değerlendiriyorduk...Nasıl ki, 70 sonrası, bazı "sol"larca, "Her şey Kesintisizlerde var. Koşullarda çok büyük bir değişme yok. Yeni şeyler yazıp çizmeye gerek yok." yollu bir mantık savunulup durulmuşsa, benzer bir anlayışın, yakın geçmiş olan 80 öncesi için de geliştirilmesi mümkündür. Uzak yakın geçmiş diyebileceğimiz 70 dönemi devrimci hareketi üzerinde devrimci hareketin boy vermiş olması, devrimci hareketin bakış açısının bilinmesi, insanları daha soğuk kanlı davranmaya itebilir iken; 80 öncesi devrimci hareketi üzerinde yeni ve güçlü bir devrimci hareketin yaratılamamış olması nedeniyle, oldukça duygusal olunabiliyor. Düne sahip çıkma anlamında bu olumlu iken, düne takılıp kalma olayına dönüştüğü ölçüde tehlikeli olacaktır. Yaşam, devam ediyor. Devrimci mücadele, yeni koşullarda devam ediyor-devam edecek. Haliyle, gerek 70 gerek 80 öncesi dönemdeki devrimci hareketlerin, daha sonraki koşullarda olup bitecekleri görmeleri ve buna uygun önermelerde bulunmaları mümkün değildi. Bu o koşullarda devrimci mücadeleyi yürütüp-yönlendirecek devrimcilerin görevidir. Devrimciler, bu görevlerini yerine getirdikleri ölçüde, dünü, her yönüyle geliştirirler, eksiklikleri görüp giderirler, zaaflı yönlerden kurtulurlar, yani aşarlar. Bunun aksi düşünülemez. İnsanlar, hep dünde yaşayamazlar. Kendilerini küçük görme psikolojisinden kurtulup, kendilerine özgüven duymaları gerekir. Her şey, insanların iradesine, bilincine ve içinde bulundukları koşullara uygun yürütecekleri devrimci mücadeledeki inatçı çabalarına bağlıdır...” (Devam edecek)

     Aydın/9.3.1988 (Yazının yazılışı)

     21.4.1988/Aydın (Yazının dergiye yollandığı tarih)

     Haziran 1988 (Derginin yayın tarihi)

     10.08.2020/Datça

     Mehmet Erdal

     (*) Dergi çıktıktan ve birinci sayı elimize ulaştıktan sonra, derginin içeriğine ve biçimine dair düşündüklerimizi yazıya döküp bir biçimde yollamıştık. Elbette, belleğimizde bizim Devrimci Yolumuz vardı ve biz ona benzer bir dergi özlüyor/öneriyorduk.

     (**) Görüldüğü üzere, tam 32 yıl önce (1988) Aydın E Tipi Kapalı Cezaevinde yazılan bu yazıda, bazı yazılı verilerden ve (1985 yılında iktidara gelen Gorbaçov ile başlayan ve 1991 yılında Sovyetler Birliğinin dağılması ile son bulacak olan Glasnost ve Perestroyka sürecinde yaşanılanların dünyada ve ülkemizde yol açtığı) gelişmelerden yola çıkılarak , "Bugün bu gruplardan köşe taşı olanlar, yine hiç şüphesiz dünya sol hareketindeki gelişmelerden uzak düşünülmemek kaydıyla, birbirlerini adeta 'kardeş' ilan ediyorlar. Yeni bir flört dönemi yaşıyorlar. (Allah devamını göstersin.)" (a.b.ç.) denilerek, geleceğe dair, bir nevi öngörüde bulunulmuş.

     O güne kadar Sovyetler Birliği'nde, Çin'de ya da Arnavutluk'da yaşananlar ekseninde kendi yönlerini belirlemeye çalışan ve bunun doğal sonucu olarak birbirlerini karşı-devrimci olarak gören, dahası yok etmeye çalışan; bugün ise, 32 yıl önce yapılan bu öngörüye uygun bir biçimde yeni bir konumlanma içerisine girerek bir araya gelenlerin, bugün geldikleri konum nedeniyle, reddi miras da bulunmasalar bile, en azından çok köklü ve çok kapsamlı bir özeleştiri yapmaları akla en yatkın olandı. Ama maalesef, yaşanarak tanık olunduğu üzere, bu arkadaşlar hem dünlerinin hem de bugünlerinin, yani kendilerinin her daim sol, sosyalist, devrimci, demokrat, yurtsever vb. (her nasıl tanımlıyorlar ise öyle) olduklarını söylemeye devam ettiler; dahası, dün karşı-devrimci olarak gördüklerinin bugün sol, sosyalist, devrimci, demokrat, yurtsever vb. olarak gördüklerini de ilan ettiler. Eyvallah!.. Buna karşın, hem dün hem de bugün kendilerinden farklı olarak konumlanan ve bulundukları konumu her dönem eleştiren bizlere yönelik yaklaşımları dün olduğu gibi bugün de aynı biçimde oldu; tu kaka!..

     Gerçekte, bu arkadaşlar, bizim varlığımızı ve konumumuzu (başka konumlanmalar içinde olan başka bazıları gibi) kendi varlıklarının ve bulundukları konumun sorgulanır hale gelmesine yol açacak bir tehdit olarak algılıyorlar; bu nedenle bizden istenen, ya onların konumunu meşrulaştıracak bir biçimde onlarla bir ve ortak bir konumlanma içerisine girmemiz ya da (sosyal medyada, sinirlere hakim olunamayıp, açıkça 'Bir yok olup gitmediniz!' diye yazarak bilinçaltındakinin gayrı iradi itiraf edilmesinde olduğu gibi) yok olup gitmemizdir...

     Ne diyelim!..

     Yalnızca, üzgünüz, elimizden gelen budur; her iki şık konusunda da yapabileceğimiz bir şey yoktur, diyebiliriz.

     Geçmişleri nedeniyle tarih önünde utanç duymaları gerekenlerin bu utancı duyup duymadıklarını ve bu utanç ile yaşamaya devam edip etmediklerini bilemeyiz; ama sol içindeki hiç bir kesime, karşı-devrimcilere yöneltilen sıfatlamalara eş herhangi bir sıfatlamada bulunmayan bir siyasi hareketten gelen birisi olarak, bizim bu özelliğimizin, yüz akı yönlerimizden birisi olduğunu düşünüyorum. Tarih, bizi haklı çıkardı.


 

4 Ağustos 2020 Salı

2020.08.04.DATÇA BELEDİYE MECLİSİ AĞUSTOS AYI OLAĞAN TOPLANTISI

  Hiç yorum yok

     DATÇA BELEDİYE MECLİSİ AĞUSTOS AYI OLAĞAN TOPLANTISI

     Belediye Meclisinin Ağustos ayı olağan toplantısı, bugün de (04.08.2020), her zaman olduğu gibi saat 09.30'da Belediye binasındaki meclis salonunda başladı; toplantıya CHP, AKP ve MHP meclis üyeleri tam katılım sağladı. Basını temsilen üç (3) yerel gazeteci ve biz izleyiciler olarak da dört (4) kişi toplantıyı izlemeye gelmiştik.

     ***

     Toplantının başlangıcında, Başkan, resmi bölüme geçmeden, artık klasik kabul edilebilecek açılış konuşmasını yapmaya ve geçen bir ay içinde Datça'da olup bitenlere dair görüşlerini açıklamaya başladı.

     Başkan, geçmiş Kurban Bayramını kutladıktan sonra, ilçede, bayram süresince ciddi herhangi bir vukuatın olmadığını, üzücü bir olayın yaşanmadığını ama var olan Pandemi salgını korkusu nedeniyle de eski bayram havalarının yaşanılamadığını, söyledi.

     Başkan, bayram süresince bazı yerel İnternet sitelerinde baş gösteren tartışmaları izlemiş ya da bir biçimde öğrenmiş olmalı ki, herkesin bu topraklar üzerinde hakkı var, diyerek konuya giriş yaptı. Başkana göre, haliyle herkes her yerde tatil yapabilirdi. Datça, yalnızca burada yaşayanlara ait değildi. Datçayı tercih edenler en iyiyi (en iyi doğa, en iyi hava, en iyi deniz vb.) tercih ettikleri için buraya gelmişlerdi. Gelenlere, sayıları bizim bakabileceğimizin sayısını aştı, deme hakkımız yoktu. Çok şükür, kimse aç ve açıkta kalmamıştı. Kimse, gelenlere yönelik olarak, daha fazlasını istemiyoruz, diyemezdi. Ama kimse de Datçayı kirletemezdi. Herkes Datça'ya gelebilir ama kimse Datçayı kirletemezdi. Başkan, canlı yayın kamerasına dönerek, canlı yayında herkes beni duysun, diyor ve o an ya da toplantıya gelmeden önce sloganlaştırdığı DATÇA'YA HERKES GELEBİLİR, DATÇAYI KİMSE KİRLETEMEZ, sözünü yineleme gereği duyuyordu.

     Başkanın verdiği bilgiye göre, Datça Belediyesinin 110'u taşeronda ve 40'ı kadrolu olmak üzere toplam 150 kadar elemanı vardı ve bu elemanlarla Yaz aylarının bilinen devasa yükünün altından kalkılmaya çalışılıyordu.

     Başkan, geçen ayın 22 'sinde Ankara'ya gittiğinde Çevre Bakanlığı'na da uğramış ve Datça'nın imar planları ile ilgili olarak bazı ilgililer ile görüşmüştü. Onlara, Pandemi salgını süresince de gözlendiği üzere insanların turizm alışkanlıklarının değişmeye yüz tuttuğunu; ziyaretçilerin Mesudiye ve Palamutbükü tercihlerinde bunu gördüklerini; bu nedenle 1000 m2 ölçekli imar planı önerilerinin bir an önce kabul etmelerini söylemiş ve görüşmeler sırasında, yetkililerin 1000 m2 olmaz ama 1500 m2 olur, dediklerinden yola çıkarak, bu sorunun, bir biçimde çözüleceği kanısına varmış. Önümüzdeki yakın süre içerisinde yetkililerin Datça'ya geleceklerini ve soruna yerinde bir çözüm getireceklerini, düşünüyormuş.

     Geçen ayki meclis toplantısında sözü edilen asfaltlama (daha doğrusu statik kaplama) çalışmalarının birinci etabı olan 30 km'lik bölüm bitirilmişti. Bilindiği üzere, havalar ne kadar sıcak olur ise bu asfaltlama o kadar iyi oluyordu. İkinci etapta Kargı Koyu ve o taraftaki Turizm Okulu civarı ile Palamutbükü'ndeki Knidos Oteli civarı asfaltlanacaktı.

     Datça'nın yer altı sularının kireçli olması nedeniyle su boruları çok kısa sürede tıkanıyor ve mecburen asfalt kazılarak boruları yenilemek zaruri hale geliyordu.

     Asfalt dökme ile ilgili şikayetler oluyordu; ama bu konuda yapabileceği bir şey yoktu. Bu olanaklar ile ilgili bir sorundu. Belediyenin asfalt şantiyesi, asfalt dökme kamyonu vb. yoktu. Ortaca Belediyesi ile anlaşmaya varıyorlar ve Aliağa'dan alınan malzemenin zamanında dökülmesi gerekiyordu. Bu işlerin gecikmesi, maliyeti artırıyordu. O nedenle kamyon geldi mi gece gündüz iş bitirilmeli idi. 30 km. asfaltın maliyeti m2'si 14 TL'den hesaplanmalıydı. Saati 650 TL'den 26 saatte asfaltlama yapılabilmiş ve takriben 16-17.000 TL yalnızca kamyona verilmişti. Toplam maliyet 400.000 TL. civarındaydı.

     Başkanın konuşması 09.54'te bittiğinde, MHP grup başkan vekili Serdar Ören konuşmak için söz aldı. Serdar Ören de geçmiş Kurban Bayramı'nı kutladıktan sonra arefe günü ve Kurban Bayramında mezarlıklarda yaşanan su sıkıntısına ve çevre kirliliğine dikkat çekerek, mezarlıklar yol kıyılarında olduğu için gerekli yerlere çöp konteynerleri koymak artı bir yük getirmez ve çok iyi olur, dedi.

     Başkan, ilgili kişi olan Zeynel bey ile bayram öncesi bir görüşme yaptığını ve ondan, depoya gelen su ile harcanan su miktarı arasındaki dengesizlik nedeniyle depodan daha yukarıda olan Özberil Sitesi vb. yerlere yeterince su verilemediğini ve haliyle bazı sorunlar yaşandığını öğrendiğini, söyledi. Ama merkezdeki büyük mezarlığın orada, gasilhanede 3 tonluk bir su deposunun ve wc'nin olduğunu da ekledi. Yurttaşlar, mezar ziyaretine giderken yanlarında götürdükleri suları mezarlara döktükten sonra pekala o suları getirdikleri pet şişelerini de en yakındaki çöp bidonlarına kadar taşıyabilirlerdi.

     Serdar bey, mezarlığa götürülen geri getirilmez, biçiminde var olan bir inançtan, söz etti.

     Başkan, vatandaş duyarlı olmalı; arefe günü mezarlık yakınında çöp bidonu olmalı ama yok diye de petler oraya buraya atılmamalı, diye açıklamada bulundu.

     AKP grup başkan vekili Haluk Laçin söz aldı: Haluk bey de geçmiş Kurban Bayramını kutladıktan sonra, sözlü önergelerim var, dedi. İlgili 26. maddeye atıfta bulunarak, buna hakkı olduğunda ısrar etti. Başkan, söz verdi.

     Haluk bey, oldukça ayrıntılı bir liste okumaya başladı:

    • Bayram öncesi çocuk parkları ve oturma bankları neden yeterince dezenfekte edilmedi?

    • İmar planında 1000 m2 istemiştik ama 1500 m2 oldu; olsun. Bu konudaki katkılarınız için teşekkür ederiz.

    • Çadır ve Camping alanları konusunda jandarma kontrolü sıkı tutacak, denmişti ama uygulamada yeterince sonuç alınamadığı gözlendi.

    • Palamutbükü'nde otopark vb. sorunlar yaşanıyor. O bölgenin imar durumu hangi aşamada?

    • Pazarcıların durumu devam ediyor.

    • Datça merkezde trafik ve otopark ciddi sorun; çevre yolu konusunda bir gelişme var mı? Hangi aşamadadır?

    • Asfaltlama konusunda yaşanan sıkıntıları biliyoruz. Belediye, asfaltlama şantiyesi kurmayı düşünüyor ise yardımcı oluruz.

    • Mare Otel ile Orcey Otel arasında sörfçüler eğitim yapıyordu. Yıllar önce Nejat hoca vardı, o gitmiş ve yerine Murat hoca gelmişti. Murat hoca neden ayrıldı ya da ayrılmaya zorlandı?

     Başkan, sırasıyla, Haluk Laçiner'in değindiği konulardaki görüşlerini açıklamaya başladı:

     Nejat hocadan sonra görev yapan Murat hoca, kendisi, beni bağışlayın, ben ayrılmak istiyorum, demiş ve Başkan da tamam, deyip Murat hocadan boşalan yere Sayit Demirelli adında yüksek okul mezunu genç birini göreve çağırmıştı. Murat hoca bu işi gönüllü yapmıştı ama Sayit Demirelli'ye az da olsa bir maaş bağlanacaktı. Sayit, basketbol takımına hocalık yapacaktı.

     Asfaltlama konusunda şantiye kurmanın ya da asfaltlama kamyonu almanın maliyeti çok yüksekti. Maliyet hesabı ve Datça Belediyesi'nin olanakları düşünüldüğünde bir depo yapmak en akıllıca olandı.

     Çadırlar konusunda, eldeki elemanlar ile ancak bu kadarı yapılabiliyordu. Ama imar için gelecek yetkililer ile Camping alanı oluşturmak için izin konusunu da konuşacaklardı.

     Çevre yolu konusunda, seçim sırasında sözü vardı, önümüzdeki süreçte bu konuda bir çalışma yapıp. paylaşacaklardı.

     Pazar yerindeki tek-çift numara uygulaması konusunda bir önceki aydaki (Temmuz) konuşmasını tekrar eden içerikte bir açıklama yaptı; Mart ayı içinde sebze ve meyve bölümündeki pazarcılar ile konuşulmuş ve onların görüşleri alınarak bu uygulama gündeme getirilmişti. İçişleri Bakanlığı, arada sosyal mesafe olsun, diyordu. Kendisi de, salgına neden olmak istemiyordu. Bu uygulama herkesi memnun edemezdi ama doğru idi.Önceleri de bazı üreticiler her şeyi satamaz ve gerisin geriye götürürlerdi. Bu yeni bir şey değildi. Yoksa kendisi hem üreticiden hem emekçiden hem de çalışandan yana idi. Kimse bunun aksini iddia edemezdi. Bu konuda daha iyi bir önerisi olan varsa getirsindi.

     Mesudiye ve Palamutbükü'ndeki imar planları ile ilgili yeni bir şey yoktu.

     Çocuk parklarında bayram öncesi dezenfektan yapılmıştı ama eleman sıkıntısı nedeni ile ancak bu kadarı oluyordu.

     Ankara'da, gündemde olan moloz alanı konusunda adı geçen Yarbay'ın taş ocağının halihazırda işletilmekte olduğu biliniyordu, itiraz etmişler ve gerekli açıklamada bulunmuşlardı; bundan sonra o yerin işletme ruhsatı iptal edilmişti ve şimdi moloz alanı olarak tahsis edilmek üzere imzayı bekliyordu. Ama, şunun bilinmesi gerekiyordu, ilgili Bölge Çevre Müdürlüğü merkezi Muğla'da olmasına karşın tam iki (2) aydır imza için bekletilmişti ve bunun mantıki bir açıklaması yoktu.

     CHP grup başkan vekili Can Canbey söz aldı:

    • Esenada'daki eski Hükumet Konağı ne durumdaydı?

    • Yıkılan Dorya Otel konusu ne oldu?

    • PTT arkasındaki yıkılan Hükumet Konağı yeri ne oldu?

    • Yıkılan Öğretmen Evi'nin yeri ne oldu?

    • TURAŞ olarak bilinen Milli Eğitim Tesisleri'nin yeri ne oldu?

     Yetkililer bu konularda hiç bir açıklamada bulunmuyor ve insanı isyan ettiriyorlardı. Başkanın kişisel bir bilgisi var ise kamuoyuna açıklamada bulunmalıydı.

     Başkan, Esenada'daki Hükumet Konağı ile ilgili olarak tam üç (3) kez görüşmeye gittiğini ama kendisini dinleyecek birilerini bulamadığını, söyledi. Kaymakam bey bile en sonunda, Başkan, burayı size vermeyecekler anlaşılan, demişti ve gerçekten de orayı Halk Eğitime tahsis etmişlerdi. Ama Halk Eğitim de orayı bir türlü yoluna koyamıyordu. Şimdilerde nihayet gerekli tahsisatın çıkarıldığı duyumunu almışlardı. Bekliyorlardı.

     Başkan, herkes duysun, dedi; moloz yerinin tahsisi bile Datçalılar düşünüldüğü için değil, Emniyet binasının inşaatına başlanacağından ve oradan çıkacak molozların döküleceği yer arandığından hızlandırılıyor...

     ***

     Saat 11.04: Nihayet, toplantının resmi bölümüne geçilebildi.

     Başkan, üç (3) gündem maddesi olduğunu açıkladı:

     *Her yıl Mayıs ayında yapılan bir önceki yıla ait tahmini bütçenin Plan ve Bütçe Komisyonunca incelenmesi sonucu hazırlanan raporun okunması ve oylanması; Meclis üyesi Hayriye Yılmaz Balkan, hazırlanan raporu okudu ve rapora AKP'li meclis üyesi Haluk Laçin'in 'alacak yüksek ve tahsilat az' diyerek muhalefet şerhi koyduğu görüldü. (Haluk Laçin'in muhalefet etme gerekçeleri yazılı olarak ektedir.) Rapor oylandı ve oy çokluğu ile kabul edildi.

     *Temmuz ayı toplantısında 11. madde olarak geçen ve Pandemi süreci nedeniyle Belediyeye ait olan mülklerin kiralarının ertelenmesine dair komisyon raporu okundu: Rapora göre, Belediyeye ait iş yerlerinde kiracılardan kiralar peşin alındığından, bu işyerlerinde iş yapan kiracıların kiralarına ücret alınmayan üç (3) ay eklenecekti. Pazar yerlerinde ise Mart ayı sonu ile Mayıs ayı ortaları arasındaki yedi (7) haftanın işgaliyeleri alınmayacaktı. Rapor oylandı ve oy birliği ile kabul edildi.

     *Limandaki yatların atıklarından alınacak ücretlerin belirlenmesine ilişkin komisyon raporu okundu ve oy birliği ile kabul edildi.

     ***

     Resmi bölümün bitiminden sonra, her zaman olduğu gibi basına ve dinleyicilere söz verildi.

     Toplantı saat 12.03'te bitti.

     04.08.2020/Datça

     Mehmet Erdal