28 Haziran 2020 Pazar

2020.06.29.CEZAEVİ YAZILARI-9: EĞİTİM ÜZERİNE

  Hiç yorum yok

     CEZAEVİ YAZILARI-9: EĞİTİM ÜZERİNE
     'CEZAEVİ YAZILARI'nın 6. bölümünün bir yerinde, 1986 yılı Sonbahar aylarının birisinde getirildiğimiz ve 1988 yılı Ekim ayı sonuna kadar kaldığımız Aydın E Tipi Özel kapalı Cezaevini anlatırken; “...bu yıllarda, 1988 yılı Ekim ayı sonlarında Nazilli E Tipi Özel kapalı Cezaevine toplu sevk edilinceye kadar, görece değişiklikler olsa da, koşullar toplu eğitim çalışmaları yapmaya elverişliydi ve yazılı materyal açısından da görülmemiş bir bolluk vardı. Biz, ısrarla, yazılı ve sözlü olarak, ille de ideolojik-teorik eğitim, deyip duruyorduk...” demiş (Bknz:2020.06.08. "Eğitim; Her zaman her yerde"/ http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com ) ) ve 7 ile 8. bölümlerde de bu çerçevede yazıp panoya astığım iki yazıyı paylaşmıştım. (Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com )
     Peki, biz "Eğitim...Eğitim..." deyip duruyorduk da "Eğitim" derken ne anlıyor ve nasıl bir "Eğitim çalışması" olsun istiyorduk?
                                                             EĞİTİM ÜZERİNE
     Bu yazıda, ne çok şey yapma savına ne de "yazmış olmak için yazma" kısırlığına düşmemeye çalıştım. Bu da, bir sav olabilir. Bu yazımda, bilinen, saptanan ve sohbet konusu edilen bir çok konuya değinmeyi düşünüyorum.
     Pano, bir eğitim ve iletişim aracı olabilmeli. Olabilmesi için de, pratik olarak katılmak ve onu yaşatıp geliştirmek sorumluluğunu duyabilmeliyiz. Ben, biraz da bu sorumluluktan dolayı, önemli bulduğum bir konuyu yazmak istedim. Ne ölçüde başarabileceğim? Bunu arkadaşlarımın değerlendirmeleri gösterecektir.
     Eğitim araçları, öyle çok ve zengin ki; sorun, bu zenginlikleri bulup çıkarmakta, onları inatla yaşatmakta ve geliştirmekte yatıyor. Nerede, hangi zaman ve mekanda olursak olalım, yaratıcı yeteneğimiz sayesinde, uygun ve gerekli eğitim araçlarını mutlaka yaratabiliriz. Sıradan gözüken sohbetler, şakalar, okuma, tartışma, programlı eğitim, pano, broşür vb. bu araçlardan yalnızca birkaçıdır. İnsan, yaşamının her anında -genel olarak-, bir yandan öğrenirken diğer yandan öğretici rolünü üstlenir. Bu genel etkileşim, insan iradesinin dışında bulunan yaşamın kendi gelişiminin ürünüdür. İradeye göre kendiliğinden gelişim diyebiliriz, bu etkileşime. Oysa irade, insanın, bu yaşamın karşısında pasif olmasını, içgüdüsel davranmayı aşan bir müdahaleyi ve yeniden üretmeyi ifade eder. 'İnsanın düşünen bir hayvan olması' esprisi de, bu anlamda konuya açıklık getiriyor. Yaşamın kendi pratik gelişiminin bilgiye dönüşmesi ve bilginin beyin tarafından yeniden üretilip yaşamın daha iyi örgütlenmesini ifade eder, İNSAN İRADESİ. Salt pratiğin verdiği bilgilenmenin vulgarlığını aşıp, daha doğru ve daha geniş bilgilenmeyi oluşturacak olan ise, EĞİTİM'dir.
     Bir arkadaşımızın panoda, eğitim üzerine, geniş bir yazısı yayınlanmıştı. Bu yazıya katıldığımı söylemek, sanırım bir "onaylama" rahatsızlığı olmaz. O yazı, eğitimin niçin zorunlu olduğunun perspektifini çizebilmişti. Ben bu yazımda, bu nedenle, bazı noktaları açıklanmış varsayıp, değinmeyeceğim. Yine de, bazı ortak noktaları vurgulamak zorunda kalabilirim.
     Eğitimin gerekli ve zorunlu olduğu, genel kabul gören bir anlayıştır. Ne var ki, onun gerekliliğini ve zorunluluğunu bilmek ya da belirtmek farklı; onu, doğru bir şekilde yaşama geçirmek, farklıdır. Her ne kadar uzmanlık istese de eğitim, başlangıcın, vasatın altında seyretmesi doğaldır. Sorun, bu durumu daha ileriye götürmek için, yılmadan ve uygun yöntemlerle adım adım iradi olarak ortaya koymakta yatıyor. Eğitimin niçin 'zorunluluk' olması gerektiğini açmak için, bazı soruları saptayalım: Var olan durumumuz nedir? Olumsuzlukları aşmada, eğitimin fonksiyonu ne olacaktır? Eğitimden neler bekliyoruz?
     Dünya sosyalist sisteminin bir çıkmaza, tıkanıklığa girdiği, bugün artık tartışılmaz bir gerçeklik olarak önümüzde durmaktadır. Bu tıkanmanın tek tek verilerini açmak, hem seviye hem de ciddi bir araştırma gerektirir; fazlaca iddia sahibi olmadan, değişik boyutları ortaya koyalım.
     "Sosyalist Sistemin" kendi iç tıkanmaları ve kutuplaşmaları, bir yandan uygun doğru politikalar sunamamayı, diğer yandan da kapitalizme karşı alternatif olmanın canlılığını gösterememeyi gündeme getirmiştir. "Sosyalist Sistemdeki" tıkanma, konjonktürde, kapitalizmin yüzyıllara dayanan düzeninin sayesinde, önümüze aleyhte bir tablo çizmektedir. Dogma yorumlar, şematizm, bürokratizm, revizyonizm vb. Marksizmin düşmanı olan eğilimler, bugünkü tıkanmanın ana nedenleridir. Birbirlerinden FARKLI POLİTİKALAR SERGİLİYORMUŞ GİBİ GÖZÜKEN ülkelerdeki oportünizmin, revizyonizmin ortak noktası şudur: SOSYALİZMİ KİTLELERE MAL EDEMEMEK. ”...Dünya görüşümüz ve buna bağlı olarak politik tavrımız sürekli bir zenginleşme ve derinleşme içinde değilse, sorunları değişmez kavram ve formüllerle çözmeye çalışıyor isek, ya da kuşkuculuğu bir kenara bırakıp (...) 'mutlak doğrularımıza' sarılmış isek ortada tedavisi zor (ama mümkün) bir hastalık var demektir: Dogmatizm. Dogmatizm, dünyaya sürekli olarak bir borunun içinden (...) bakmaya benzer. Görebildiğimiz borunun ucundaki küçük alandır ve tüm dünyayı bu küçücük alandan ibaret sanırız. (Bunun tam tersi de amaçta ve inceleme yönteminde sürekli ve hızlı
revizyonlara girmektir. En az dogmatizm kadar tehlikeli bir hastalıktır.)” (Demokrat Arkadaş/A.Turgay Bengi-sayı 2) (v.y.a) Bu alıntı üzerine yorum yapmaya gerek yok sanırım.
     Türkiye Solu da bu gelişmelerden payını almıştır. Bu doğal etkilenmenin yanı sıra Türkiye sosyalist hareketinin çocukluk dönemini yaşaması da bu olumsuzluğa değişik bir boyut katmıştır. “...1960'ların sosyalist kuşağı, dünyadaki örgütlenmelerin biçimsel yönüne fazlasıyla takılıp kalmıştır. Olayların gelişim tarzı genel olarak biliniyordu, fakat bunların gerçekleşmesini sağlayan temel kitle örgütlenmeleri üzerine fazla kafa yorulmamıştı....Çok başarılı deneyler ortaya konuldu. Ne var ki faşistlerin iç savaş stratejisi ülke çapında can güvenliği için direnişi en yakıcı sorun olarak ortaya çıkarınca, tüm çabalara rağmen halk örgütlenmeleri bu durum çerçevesinde biraz tek yanlı gelişti.
     Diğer yandan herhangi bir şemaya göre kurulmuş çerçevelerin kişilerle doldurulmasıyla büyüyecek bir parti modeli yerine, halk gruplarının kendi dinamikleriyle oluşmuş örgütlenmelerin ve/veya hareketliliğin yönlendirici olarak gelişen bir parti modeli anlayışına geçiş gerçekten de kolay olmadı.” (M.Tanju Akad/ Türkiye Sorunları-sayı 2)
     60 yıllık pasifizm çemberini, 70-71 hareketi parçaladı, yol ayrımını koydu. (Diğer taşıdığı dinamikler bir yana) Yenilmesinin ardından gelen 74-75 toparlanma süreci içindeki hareketimiz, "şemaların içini doldurmayıp" kitlesel dinamiklere dayanabildi. Ancak hareketimizin, faşist saldırılara karşı oluşturduğu direnme hattının sınırlarını iradi olarak aşamayışı, tek yönlü gelişim, bir başka hastalığı kendi içinde taşıdı. Bu hastalık, "aşırı büyümenin" getirdiği sorunlardı. "Aşırı büyüme", saflara katılanların ideolojik ve teorik seviyelerinin düşük olmalarını ve çeşitli zaafları bünyeye taşımalarını beraberinde getirdi. Bu yüzden de, siyasi hareketimiz, kendi ideolojik, teorik ve politik çizgisini kadrolarına ve saflarına katılan insanlarına yeterince kavratamadı. Kendisine DY'cuyum diyen bütün insanlarını kucaklayan en geniş örgütlenmesi ile siyasi kadrolarının oluşturduğu siyasi örgütlenmesi arasındaki ayrım çizgisini koyamadı.
     80 dönemiyle birlikte darbelerin yenmesi ve "can ve mal güvenliği" talebinin egemenlerce kendi potalarına aktarılması neticesinde, geçmişte "aşırı büyüyen" hareketimizin eksiklikleri ve zaafları bir anda gündeme geliverdi. Bu dönemden sonra bütün toparlanma faaliyetleri, doğru bir çizgiye oturamadı; kitleden tecrit olmanın, politika üretememenin sancılarıyla bu güne kadar gelindi. Şimdi önümüzde YENİDEN TOPARLANMA görevi vardır. Bu dönemde hareketimiz çocukluk ve gençlik dönemlerini aşıp, olgunluk dönemine varacaktır ya da varmalıdır. Kuşkusuz bu toparlanma, YENİDEN İDEOLOJİK BİRLİĞİN SAĞLANMASIYLA olacaktır.
     Önümüzdeki bu dönem, bir yandan "Sosyalist sistemdeki" yaşanan olayların (Gorbaçov ve Glasnost, Afganistan, Polonya, Kamboçya vb.) ülkemiz soluna yansımasına karşı durmanın, diğer yandan da kendi içindeki sorunlarını çözmesinin önemini ortaya koymaktadır. Geçmişin eleştirisel bir değerlendirilmesi yapılmak zorundadır. Eğer bu yeni dönemde geçmişe, gelişmelere ve olaylara dogmatik ve şematik yaklaşırsak, o zaman affedilmez tarihi bir hata yapmış oluruz. "Geçmişin inkarcısı" suçlamasına muhatap olmamak için insanlar, yersiz bazı endişelerle hareket eder ve bunu bir ayak bağı düzeyinde algılarlarsa, o zaman, yeni dönemin özgül gelişmelerini irdelemeyi ve bu gelişmelere uygun doğru politikalar önermeyi de bir kenara itelemenin zeminini oluşturmuş olurlar.
     "Geçmişte her şey yazıldı-çizildi" demek, bugünün değerlendirilmesinin sağlıklı olabilmesinin önünde engeli, hemen oluşturduğumuz anlamına gelir. Oysa bilgi ne durağan ne de "mutlak doğrular" yığınıdır. Pratik de, tekdüze bir gelişim değildir. Üretken ve geliştiricidir. "Yazıldı-çizildi" denilenlerin saflarımızdaki kadrolarca nasıl yorumlara tabi tutulduğuna, nasıl değerlendirildiğine ve ne kadar çok büyük çeşitliliğin bulunduğuna defalarca, çeşitli zaman ve mekanlarda, tanık olunmuştur. İdeolojik birliğin parçalandığı ve çevreye dönüşen yapılanmalar biçiminde konumunu sürdüren hareketimizin içinde bulunduğu koşullar, bize, "yazıldı-çizildi" mantığının geçersizliğini gösteriyor. Bundan şu çıkmamalı; geçmişte yazılanlar yanlış mıydı? Hiç şüphesiz stratejiyi, o zamanın koşullarını ve görevleri ortaya koyan ideolojik-teorik yazılar doğruydu. Vurgulamak istediğimiz, bunların kavranmaması durumu, eksik ve tam açılamayan tahlillerin varlığıdır.
     Yeniden toparlanma sürecinde, var olan şemaların içini kişilerle doldurarak ya da kişisel yakınlık, taraf olma vb. yanlış ve zaaflı anlayışlarla başarıya ulaşılması olanaksızdır. Sağlıklı olmaz. Esasen yeniden toparlanmanın sağlıklı yaşanabilmesinin yolu ideolojik, teorik ve politik gelişmeden geçer. Bu süreci belirleyecek olan, elbette ki Türkiye sosyal pratiğidir. Ne var ki, gelişen sınıf mücadelesinin gerisinde kalmamak için, bir takım yapılanmaların acil olarak yaratılması yanlışlığına düşülmemelidir. Zorunluluklar ya da kendiliğinden gelişimlerin içinde kaybolmamak, iradi olarak sınıf mücadelesinde yer almak ve onu yönlendirmek için devrimci bir bakış açısı ve ideolojik birlik, kesinlikle ön şarttır. Bir yandan dönemin değişikliklerinin ve dinamik güçlerinin saptanması, diğer yandan da, uygun araçların yaratılması ve devrimci bir programın oluşturulması gerekir. Bu süreçte, istenmemesine rağmen, farklı anlayışların ortaya çıkması kaçınılmazdır ama, önemli olan bu farklılaşmanın sağlıklı bir süreç yaşanarak gözlenmesidir. Elbette ki bütün bunların platformu, sınıf mücadelesi arenasıdır. Ancak biz içeride olanlar da, üzerimize düşeni yapmak durumundayız; işte eğitim çalışmaları, tam bu noktada da önem kazanıyor.
     “...80'li yıllar Türkiye'de gericiliğin güçlendiği yıllar oldu. Bu dönemde sol, siyasi dengeler içindeki ağırlığını büyük ölçüde yitirdi. Bugün ise yeniden bir güç olma mücadelesini veriyor. Ancak görünen odur ki, sol hareket, politika üretme noktasında ciddi bir tıkanıklık içindedir. Bu tıkanıklık ancak sağlıklı bir tartışma platformunun oluşturulmasıyla aşılabilir. Tartışmanın, hatta düşünmenin asgari koşulu ise 'bilmektir'. Bilmek bize mutlak doğrular gibi sunulan 'tespitleri' dua ezberlercesine öğrenmek değildir. Bilmek, soru sormakla başlar. Kuşku duymayanlar, soru sormayanlar öğrenemez. Ayrıca altını çizerek belirtmek gerekir ki, öğrenmek hayatın dışına çıkarak gerçekleşemez. Mücadele pratiğinin zenginliği, deneyimleri olmadan öğrenmek eksik öğrenmektir. Bu şekilde hayatın ihtiyaçlarına cevap vermek de mümkün olmayacaktır. "Kafalar karışabilir" mi? Evet karışabilir. AMA KAFALAR DONUP KALIRSA DURUM DAHA DA VAHİMDİR. Öyleyse bırakalım kafalar biraz karışsın ki yani bir açıklığa, berraklığa yol alma çabası ortaya çıksın.” (A.Turgay Bengi/ Demokrat Arkadaş, sayı 2) (a.b.ç.)
     Şimdi yazımızı toparlayalım:
     1- Dünya "Sosyalist sitemi" tıkanmış, asıl olarak sapmalar egemen olmuş ve çok yönlü kutuplaşmıştır. Türkiye solu da bu durumdan etkilenmiş ve etkilenmeye devam etmektedir.
     2- 1980 12 Eylül sonrası süreçte sol, ülkemizde darbe yemesiyle gerilemiş, yeniden toparlanma sürecinde politika üretmede tıkanmış ve yeniden güç olmaya çalışmanın görevlerini üstlenmiştir.
     3- Bizler, yıllardır sosyal pratikten kopuk olmamızın ve eğitim ortamına sahip olamamamızın dezavantajlarını yaşadık.
     4-Yaşamımızın örgütlenmesi (üretken, katılımcı, aktif, ayıklayıcı vb.) gibi gerekli bir sosyal pratik sorunumuz var. Ayrıca derdimiz de var; eski köhnemiş toplumu değiştirme konusunda.
     5- Saflarımızda her türden eksik ve zaaflar var. Anlayışlardan teorik donatıma, kişiliklerden toplum ilişkilerine kadar...
     Eğitimin gerekli olmasının diğer önemli nedenleri de, geçmişten kalan ve halen devam eden eksik anlayış ve davranış bozukluklarıdır. Tek tek kişilerin özelinde var olan çeşitli eksikliklerin belli ölçülerde kendilerini aşmanın zeminini bulmaları gerekir. Bu zemin bir yandan yaşamsal pratikten, diğer yandan da eğitimle sağlanacak gelişmelerden mütevellit olacaktır. Bir çok davranışı ve anlayışı, salt sınıf çatışmalarının ürünleri olarak açıklamak hatasına, genel olarak düşülmektedir. Oysa kişilik, sınıf çatışmalarının dışındaki gelişmelerden, olaylardan da etkilenir. Değişmesi, çok zordur da. Belli çevrelerin içinde olmak, belli değerlerin olduğu kurallar diziliminin karşısında olmak, kişiliğin değişmesini ifade etmez. Aksine, insanların kendilerinde bulunan özellikleri açıklamayıp, onları bastırması ve gizlemesiyle değişmiş görünür. Elbette ki, bu kişiliğin bu faktörlerden etkilenmeyeceği ya da değişmeyeceği anlamına gelmez. Değişir; bunu da sağlayacak olan, kuşkusuz, kişinin kendi çabaları, bilinçlenmesi ve çevredir.
     Kısa olarak özetlemeye çalıştığımız bütün bu faktörler gelip bilgilenmeye dayanıyor.        Bilgilenmenin yolu ise, yaşamımızı örgütlendirmekten ve ideolojik-teorik çalışmadan geçiyor. İlk başlarda aksasa ve çeşitli sorunlar çıksa da eğitimin yapılabileceği koşulları hep birlikte yaratma ve üretme çabasına girmeliyiz. En kötü eğitim aracı bile, eğitimsizlik ortamından çıkışı ifade eder...
     25-12-1987/Aydın”
     29.06.2020/Datça
     Mehmet Erdal










23 Haziran 2020 Salı

2020.06.23.BİR SAHİL KASABASI OLAN DATÇA'DA PAZAR YERİ GÖRÜNTÜLERİ-4

  Hiç yorum yok

     BİR SAHİL KASABASI OLAN DATÇA'DA PAZAR YERİ GÖRÜNTÜLERİ-4: S.O.S...
     21 Haziran günü öğleye doğru, aynı zamanda pazarda terlik, ayakkabı vb. de satan marketçi arkadaşım aradı; hadi, daha gelmiyor musun?, dedi.
     Hemen hemen her gün öğle civarı ya da öğle üzeri onun marketine uğrar ve mutlaka eşinin yaptığı kahveyi içer, dereden tepeden laflardık; tamam, geliyorum, dedim. Arabama atlayıp, yola çıktım. Üç-beş dakika sonra, marketin önündeydim.
     Pazarda işler kötü imiş, senin ortak (bazı pazarcı arkadaşlar, işi devir ettiğim ve haliyle, bazen Cumartesi günleri öğle üzerileri gidip yardım ettiğim arkadaş ile aramda 'dostluk' değil 'ortaklık' ilişkisi olduğunu düşündüğünden ve bu çerçevede konuştuğundan, ona atıfta bulunuyor) ağlıyor, dedi.
     ***
     Korona virüs salgını ile mücadele başladığında, İçişleri Bakanlığı, ilk elde, pazar yerlerinde sebze ve meyve bölümünün açık kalmasına ama giyim, züccaciye, deri-çanta-kemer, hediyelik eşya, takı vb. satıcılarının tezgah açtığı bölümün ise belirsiz bir süre kapalı olmasına karar vermişti; nitekim, yedi (7) hafta kadar, bu bölümlerde tezgah açan pazarcılar faaliyetten men edilmişler ve Allahın tek bir günü bile tezgah açamamışlardı.
     Yedi hafta sonra, İçişleri Bakanlığı, kendi bildiği ve haliyle açıklamadığı (yaygın olarak, 'tepkilerden dolayı açmak zorunda kaldı' şeklinde yorumlanan) nedenlerle, bu bölümde yer alan pazarcıların da yeniden tezgah açmalarına ama belediyeler/yerel yönetimler tarafından, tıpkı sebze ve meyve bölümünde olduğu gibi bu bölümde de 'sosyal mesafe' kuralına uygun bir düzenleme yapılmasına karar vermişti.
     Datça Belediyesi, İçişleri Bakanlığı'nın bu kararı çerçevesinde, tıpkı Mart ayı ortalarından itibaren, ilçe sınırları içerisindeki bütün pazar yerlerinde var olan sebze ve meyve satış bölümlerinde yaptığı gibi tek-çift numara uygulamasına gidilmesine karar vermişti; bu uygulamaya göre, bazı pazar yerlerinde haftada iki gün tezgah açılıyor; bir hafta, tek numaralar bir gün, çift numaralar ertesi gün tezgah açıyorlar; gelen haftada ise tersi oluyordu. Bazı pazar yerlerinde ise, öncesinde olduğu gibi tek gün pazar kuruluyor; tek numaralar bir hafta, çift numaralar ise gelecek hafta tezgah açabiliyorlardı.    Belediyeye göre, böylece, pazarcılar arasında, tezgah açma ve haliyle iş yapabilme açısından bir eşitlik sağlanmış oluyordu.
     ***
     Hiç şüphesiz, bu uygulama, 'şeklen' doğru bir uygulama idi ve belediye, bu konuda başkaca bir uygulama yapamayacağını, yetkinin kendisinde olmadığını, kendilerinin, İçişleri Bakanlığı tarafından alınan bir kararı uygulamakla mükellef olduğunu, o kararı değiştiremeyeceğini, söylüyordu.
     Pazarcılara göre ise, başka yerlerde, Örn: İzmir'de, Muğla Menteşe'de, Bodrum'da, Köyceğiz'de, Fethiye'de vb. daha başka yerlerde ilk anlarda benzeri uygulamalar gündeme gelmiş ama bir-iki hafta sonra uygulamada esnemelere gidilmiş; bugün Datça'dakine benzer bir uygulama artık hiç bir yerde söz konusu değildi. Doğrucu Davut olan tek yer Datça idi. Bu nasıl oluyordu?
     Keza, günlerin duyurulmasında da yalnızca İnternet ortamında duyuru yapmayı yeterli gören belediye hatalı idi; Datça'da kaç kişi İnternet kullanıyordu? Günlerin duyurulması cami hoparlöründen ya da araç çıkarılarak da yapılabilirdi, ama belediye bu yolları hiç kullanmamıştı... Haliyle, vatandaş, alışkın olduğu gün pazara çıkıyor, diğer gün pazar yerine uğramıyordu bile. Bu durumda, pazarcılar, bir hafta iş yapıyor, diğer hafta ise sinek avlıyordu. Yani, gerçekte, pazarcılar açısından pazara tezgah açma olayı, haftada bir günden iki haftada bir güne düşmüş oluyordu. Bu da ciddi bir mağduriyet, demekti.
     ***
     Datça (İskele Mahallesi) Halk Pazarı, gerçekte, benim bu yazılarımı okuyanlar artık ezberlemiş olmalılar, Cumartesi günleri kuruluyordu; bu hafta, Cumartesi günü, bütün ülkede LGS yapılmıştı ve haliyle o gün, İçişleri bakanlığı, Korona virüs salgını ile mücadele çerçevesinde 'sokağa çıkma yasağı' ilan etmişti. Bunun üzerine, Datça belediyesi, 18 Haziran'ı 19 Haziran'a bağlayan gece yarısı, İnternet üzerinden, Cumartesi kurulan pazarın Pazar gününe kaydırıldığını duyurmuştu.
     Aynı gün, Palamutbükü pazarı da kuruluyordu ve Datça Halk Pazarına çıkan pazarcıların bir kısmı Palamutbükü Pazarına da tezgah açıyordu; belediye, akla en yatkın çözüm olarak bunu görmüş ve ilan etmişti; başkaca bir yol da yok, gibiydi.
     Haliyle, bu karar, bu hafta, pazarın asıl günü olan Cumartesi günü, hem de 'Babalar günü'nün bir gün öncesi tezgah açacak oldukları için sevinen pazarcıların bu sevincini kursaklarında bırakmıştı; öyle ya, pazarın Pazar gününe alınarak gün değişikliğine gidilmesi ve o gün, aynı zamanda Palamutbükü pazarının da açılacak olması, müşterilerin pazara gelip gelmeyecekleri konusunda ciddi soru işaretlerine yol açıyordu.
     Nitekim, Cuma günü, bazı arkadaşlar telefon ederek, Pazar günü pazarın nasıl olabileceğine dair düşüncemi sormuşlar; onlara, Datça'ya çok gelenin olduğunu ve müşterinin pazara çıkmaktan başka çaresi olmadığını, çok fazla sorun yaşanmayabileceğini, söylemiştim.
     'Ortak' olarak nitelenen arkadaşım da bu ikirciklenen ve nihayetinde, pazar günü Datça'ya tezgah açarım, Muğla'ya dönmem, orada kalırım ve Pazartesi günü de Ak-Tur'a tezgah açarım; böylece mazot parasından tasarruf ederim, diye düşünen pazarcılardan birisi idi.
     Marketçi arkadaş da bu konuşmaları ve gelişmeleri, bir ölçüde de olsa biliyordu.
     ***
     Kahveyi içtim, tamam, pazara gidiyorum, dedim. Sen gide dur, ben de birazdan uğrayacağım, dedi, marketçi arkadaşım.
     Araba ile her zamanki gibi PTT arkasındaki otopark alanına gittim; arabayı park ettim. Sağa sola bakınarak pazar yerine doğru yürümeye başladım. İlk gözüme çarpan, otopark çıkışındaki işçi kahvehanesinin tenhalığı oldu. Yanındaki lokanta kapalı idi. Yürümeye devam ettim. Gelen giden yoktu. Eyvah, dedim, korkulan oldu, sanırım; pazarcı arkadaşlar sinek avlıyorlardır, şimdi. Ama, diyorum, bir yandan, kendimi avuturcasına; bugün pazar, belkide insanlar deniz kıyısındadırlar, akşamleyin gelirler.
     Pazar yerine yaklaşıyorum; ellerinde pazar arabaları ile gelen bir-iki kişi dışında kimsecikler görünmüyor. İçim kararıyor. Yürüyorum. Pazar yerindeki çadırları görüyorum. Yaklaşıyorum. Bir gün önce Marmaris Beldibi mi? Yoksa Datça mı?, diye ikirciklenen ve telefon açıp fikrimi soran çocuk giyimi satan arkadaşın girişte, solda, ilk numara olan tezgahına varıyorum. Oturmuş, öğle yemeğini yiyor. Nasıl?, diyorum; yok bir şey, diyor. Halbuki bu tezgah, pazarda iyi iş yapan tezgahlardan birisi olarak bilinir.
     Kalkıyorum ve devam ediyorum. Biraz ileride bir-iki arkadaş ile ayak üstü sohbete başlıyoruz. Ne olacak bu durum?, diyorlar. Belediye, elimizden bir şey gelmez, diyor; neden Kaymakama çıkmıyorsunuz ki? İlçe Pandemi Kurulu Başkanı, o. kararı o verecek. Neden çekiniyorsunuz? Kaymakam iyi birisi. Bir arkadaş, yok kardeşim, diyor; geçenlerde, bir tanıdığım anlattı; Kaymakam bey, bana pazarcının durumu şu, bu, demeyin. Elimden bir şey gelmez; yukarısı bu konuyu çok sıkı tutuyor, demiş. Tamam da bir de siz çıkın. Derdinizi anlatın. Kendi kulağınız ile duyun. Tamam, ben hazırım, falan, deniyor ama biliyorum, arkası gelmez. Pazarcı, bu konuda, her zaman ayağını sürür... Hep, bir başkası öne düşsün, ister.
     Valla, siz bilirsiniz; Devletçe ötelenen borçların ve aldığınız 25'er bin liralık kredilerin ödeme zamanına şurada ne kaldı ki? Belediye de 2018 ve 2019 işgaliyelerini 1 Temmuz'a kadar ödeyin, diyor. Ya kaymakama çıkar derdinizi ve çözüm önerinizi anlatırsınız, CİMER'e falan yazar durursunuz ya da siz bilirsiniz...
     'Ortağın' tezgahına varıncaya kadar sağlı sollu başka pazarcı arkadaşlara da hayırlı işler diliyorum.
     ***
     Öğle sonrası gün boyu tezgahtayım; saat 15.00/16.00 civarı gelen gidenler tek tük artmaya başladı ama yaşanan tam bir hayal kırıklığı, oluyor.
     Sıkıntı, başka pazarcıların da ilgisine çeken ve onların da düşüncelerini dile getirdiği bir sohbeti tetikliyor.
     Pazarcılar, pazarın, yine eskisi gibi, tek-çift uygulaması olmadan, tek güne dönüşmesi konusunda İçişleri Bakanlığı'nın genelgesinin bağlayıcı olduğunu kabul ediyorlar ama başka yerlerde değil de neden yalnızca Datça'da katı bir biçimde uygulandığını, anlayamıyorlar.
     Bazıları o sözünü ettikleri yerlerde yaşadıkları ya da oralara da tezgah açtıkları için kesin bir dille, Datça dışında bu tek-çift uygulamasının uygulanmadığını, pazarcılara, sağlık kurallarına uyun, eğer herhangi bir sorun yaşanır ise siz bilirsiniz, tek-çift uygulamasına geçeriz, denildiğini, söylüyorlar. Eğer, bu tek-çift uygulaması devam eder ise, çoğunun sezon sonu ya da Ekim-Kasım aylarından itibaren, Kış aylarında topu dikmiş olacaklarını, biliyorlar. Çaresizler. Özellikle Datçalı üreticiler... Bir arkadaş, köylünün, arkadaşım, salatalık, biber, domates vb. 15 günde bir toplanmaz; 2.3 güne bir toplanmalı. Topluyoruz, ama Cumartesi dışında pazara çıktığımız gün gerisin geri getirip hayvanların önüne döküyoruz, dediğini, söylüyordu. Üreticinin halinin perperişan olduğunu, anlatıyordu. Onlara göre, Datça'da yerel yöneticiler, üreticinin halini görüyor ama bir çözüm getirmiyorlardı.
     ***
     Arada bir, can sıkıntısında ve meraktan, Palamutbükü Pazarına tezgah açmış arkadaşlarına telefon edenler ya da oradan arayanlar oluyor; karşılıklı, satış durumları soruluyordu. Anlaşıldığı kadarıyla, her iki yerde de durum birbirinden farklı değildi.
     Yarın, yani pazartesi günü, buraya kimse gelmez; bugün böyle ise, yarın durumu düşünemiyorum bile, diyen pazarcı arkadaşlar, akşamleyin 18.00'e doğru tezgahlarını toplamaya başladılar. Görevli zabıta arkadaş, arkadaşlar, saat 19.00'da çadırlar inmiş olacak, biliyorsunuz, değil mi?, diyerek dolaşmaya başladılar.
     Saat 19.15'te biz tezgahı toplamış ve çadırı indirmiştik.
     ***
     Bu yıl, (Mart ayından beri yazıp duruyorum) pazarcılar ve küçük yerleşim yerlerindeki üreticiler başta olmak üzere küçük esnafın durumu, giderek kötüleşiyor.
     Onlar, şimdilik yüksek sesle dile getirmiyorlar ama çoktan S.O.S vermeye başladılar bile...
     23.06.2020/Datça
     Mehmet Erdal.
                                                          Fıttırmaya az kaldı...
                                          Godot'u beklerken...

                                            Elde telefon, gözler müşterinin geleceği yönde.
Kızlan Mahallesinde, bir üretici pazarcının, pazarda satamayıp, tavuklarına yedirsin diyerek komşusuna verdiği salatalıklar. 

21 Haziran 2020 Pazar

2020.06.22.CEZAEVİ YAZILARI-8: İDEOLOJİK-TEORİK ÇALIŞMA GEREKLİDİR, ZORUNLUDUR VE MÜMKÜNDÜR

  3 yorum

     CEZAEVİ YAZILARI-8: İDEOLOJİK-TEORİK ÇALIŞMA GEREKLİDİR, ZORUNLUDUR VE MÜMKÜNDÜR (2)
     Birinci bölümünü geçen hafta yayınladığım 'İdeolojik-teorik çalışma gereklidir, zorunludur ve mümkündür' başlıklı yazımın 2. ve 3. bölümlerini bu hafta yayınlıyorum; elbette, yine, bazı imla düzeltmeleri dışında, orijinal haliyle.
                                                                            (2)
     “12 Eylül öncesi ve sonrası Türkiye gerçeği ve bu gerçeklikte ideolojik, teorik ve politik eğitim açısından ne yapılması gerektiği, Dimitrov'dan 1. bölümde yaptığımız alıntıda yıllar önce açıkça belirtildiği gibi belli idi. Ancak hızla yaygınlaşan ve silahlı-kitlevi biçimler alan devrimci sınıf mücadelesinin yükseltilerek yürütülüp-yönlendirilmesi çalışmaları içinde çok sayıda kadro kaybına uğranıldığı; artan görevleri yerine getirme ve her yere yetişme uğraşı içindeki kadroların ideolojik, teorik, politik, pratik ve çok yönlü eğitiminin olması gerektiği gibi iradi olarak, her kadroda “...kişiliğini geliştiren, varlığını yalnızca dar çerçevesinde değil, dünyanın sonsuz zenginliklerinde bulan, bu anlamda ideolojik istimi sonradan gelen kişisel ayrımların üzerine çıkan, bağımsız olarak faydalı işler yapabilen, düşünce üretebilen ve söyleyen, ayrılık kadar mutabakata inanan...” (M.Tanju Akad- Türkiye Sorunları 2) tek başına kaldığında yaşayabilen, karar verebilen, emekçi kitleleri örgütlemeye, bulunduğu yerde devrimci sınıf mücadelesini yürütüp-yönlendirmeye ve geliştirmeye devam edebilen vb. özelliklere sahip bir iç dinamizm yaratmayı başaracak şekilde, yukarıdan aşağıya, sistemli ve kapsamlı bir biçimde yapılamadığı açıktır. Bunun sonucu, kadroların ideolojik, teorik ve politik, örgütlenme, devrim ve çalışma tarzı anlayışı vb. yönlerden bilinç seviyelerinin ve bakış açılarının olması gerektiği gibi olamadığı biliniyor. Yazılı materyalleri okuyamamış, kavrayamamış, özümseyememiş vb. durumda ama aktif eylemlerde yer almış insanlarımızın olduğu biliniyor. M.Tanju Akad'ın şu sözleri ve tespiti, bu konuyu büyük ölçüde ortaya koyuyor: “...Ne var ki, 1975-80 döneminin ilan edilmemiş iç savaş ortamında insanları yetiştirmeye gereken önemin verilmediği görülüyordu. İnsanlar deliler gibi oradan oraya koşturuyorlar, somut durumların yarattığı binlerce gelişmenin karşılanması gerekliliği, aslen çok yetersiz kişileri, iyilerle birlikte öne fırlatıyordu. Sosyalist hareket alabildiğine yayılıyor, yayıldıkça kültür ortalaması düşüyordu. Bu hareketin yaygınlaşması açısından olumlu bir gelişme olmakla birlikte insanların yeni bir kültürle yoğrulması elzemdi. Halbuki, eğitim işleri sıradan bir can sıkıcılık olarak görülüyor, adeta sosyalistlerin sırf kendilerini öyle tanımlamalarıyla bazı vasıfları kazanmış olacakları var sayılıyordu. Hoş, sosyalistlerin çoğu da kendilerini öyle görüyorlardı ya, neyse!...Kültür ve eğitim ortalamasının düşmesi, nitelik, kavrayış ve yeni durumlara uyum zayıflığını da beraberinde getirdiğinden, sosyalist hareketi yaralıyor, kitle bağlarını baltalıyordu. Faşist saldırılar çoğu kez kitle ile kestirme yoldan bir bağ kurulmasını sağlıyordu. Ancak ilişki ağırlıkla can ve mal güvenliği sağlama temeli üzerinde gelişince-ki bu en önemli ve acil sorundu- bunun ortadan kalkmasıyla birden zayıflayıveriyordu.    Aslında sorunun çok yönlülüğü bilinmiyor da değildi ama kitle çalışması bazında nasıl çözüleceği konusunda niteliksiz sosyalistler kitleyi yabancılaştıracak son derece kritik acemilikler yapıyordu. İyi niyet hiç bir zaman acemiliği affettirmez. Bir yandan faşist saldırılar dışındaki somut sorunlar konusunda daha fazla somut program götürülmeli, bu arada kitle çalışmasının nasıl yapılacağı da başlı başına bir eğitim konusu olmalıydı. Bu, oturup kalkmaktan saygılı ilişki kurmaya, konulara hakim olmaktan ekonomik-demokratik sorunlara önderlik etme yollarına ve hukuk sistemine az çok vakıf olmaya kadar uzanan konular içeren bir eğitimdir. Ama genelde oldukça sallapati yapıldığı veya hiç yapılmadığı bilinmektedir.” (Türkiye Sorunları 2)
     Nedenleri ile birlikte daha ayrıntılı olarak üzerinde durulması gereken bu çok önemli eksiklik, 12 Eylül sonrası koşullarda, özellikle merkezi yapının dağıtıldığı, insanların bölgelerinde yapayalnız kaldığı, hiç bir yerle bağ kuramadığı, haber alamadığı ve ne yapacağını bilemez olduğu ilk anlardan itibaren bocalama, bölgesini terk etme, atıl kalma, teslim olma, örgütlülük dışında kendi başının çaresine bakma, 'kurtuluşu' yurt dışında bulma vb. türden her biri olumsuz gelişmelerde önemli bir paya sahiptir. Bu insanlar o koşullarda, devrimci sınıf mücadelesini yükselterek yürütüp-yönlendirecek politikalar üretememiş ve hayata geçirememişlerdir.
     Bu insanlardan cezaevlerine düşenlerin büyük bir kısmı ilk anlarda bocalamış, atıl kalmış, var olan duruma müdahale edip cezaevinde ve mahkemelerde yapılması gerekeni saptayıp hayata geçirilmesine yönelik gerekli çabayı gösterememişlerdir. Eski alışkanlığın devamı olarak bir 'bekleme' tavrı gözlenmiştir. Yapılması gerekenler 'iletilecek' ve bundan sonra bu insanlarımız da yapacaktı. Koşullar 'iletilmeyi' olanaksız kılınca, yapılacak bir şey yok demekti. Yani aynı insanların cezaevi öncesi ve cezaevindeki, bu anlamdaki davranışları arasında tam bir uyum söz konusudur.    Daha sonraki süreçte bu insanlardan direnme tavrını sürdürenler, direniş çizgisi temelinde yapılması gerekenlerin üretilip iletilmesinden sonra büyük bir kararlılık göstermiş, bunları hayata geçirmeye çalışmış ve var olması gereken saflarda yerlerini almaya devam etmişlerdir. Dahaki süreçte bu eksikliğin devam etmesinin ve giderilip aşılamamasının ne tür sonuçları olduğu, hiç şüphesiz, bu aynı süreci aynı veya farklı cezaevlerinde yaşayanlarca değerlendirilebilecektir.
     İnsanın içinde yaşadığı ve aynı zamanda değiştirmeye çalıştığı toplum, maddi ve toplumsal tüm özellikleriyle kişideki değişimin tamamlanmaması, eski kişiliğinden kalan ve yok etmeye çalıştığı kalıntıların yok olmaması ve gelişip palazlanması doğrultusunda 'besleyici' bir rol üstlenir. İlerlemeyi durdurma ve geriye dönüşü sağlama doğrultusunda zorlamada bulunur. Bu, çok doğaldır. İnsan, İÇİNDE YAŞANILAN VE DEĞİŞTİRİLMEYE ÇALIŞILAN MEVCUT TOPLUMDAN GELEN BU KARŞI-DİRENİŞE YENİK DÜŞMEMEK İÇİN İNATÇI VE SİSTEMLİ BİR SAVAŞ YÜRÜTÜR, YÜRÜTMELİDİR.
     Cezaevleri, insanların eski kişiliklerinden kalan burjuva, küçük-burjuva, feodal vb. kalıntıların beslenip gelişebileceği ve cezaevi öncesi dönemde devrimci kişiliğini kazanma doğrultusunda atılan adımların ve alınan mesafenin yok olabileceği elverişli koşullara sahip 'ideal' yerlerdir. Karşı-devrim, 12 Eylül sonrası, cezaevlerinin bu olumsuz rolünü alabildiğine arttırıcı uygulamaları gündeme getirmiştir. 12 Eylül sonrası cezaevleri, karşı-devrimce beklenen ölçüde olmasa da, 12 Eylül öncesine kıyasla, kendisinden beklenen bu işlevi fazlasıyla yerine getirmiştir.”
                                                                            (3)
     “Cezaevlerine düşen ve direniş çizgisini hayata geçiren insanlar, dışarıda ve aktif mücadelede örgütlü olarak yer alsalar idi gösterdikleri gelişmeleri cezaevlerinde oldukları için gösteremedikleri gibi (ki bu doğaldır ve zamana, değişen koşullara ayak uyduramama anlamında bir gerilemedir), cezaevlerine düştüklerinde sahip oldukları bazı olumsuz özellikleri aşmaya çalışmışlar ve aşmışlar, ama öte yandan sahip oldukları pek çok özellikte, bilinçten değer yargılarına, günlük yaşantının örgütlenmesinden davranış biçimlerine kadar küçümsenmeyecek bir erozyon yaşamışlar, eski kişiliklerinden kalan kalıntılar cezaevlerinde edinilen yeni olumsuzluklarla beslenerek gelişip güçlenmiştir. Bugün, bu yönden, her insanın yapacağı bir irdelemenin sonucu, bu noktanın önemini ortaya koyacaktır.
     Yaşanılan cezaevlerinde, insanların bu olumsuz restorasyon sürecini adım adım şu veya bu noktaya kadar yaşamaları karşısında, o cezaevi özgülünde merkezi, kolektif ve sistemli olarak yapılması gerekenlerin ne ölçüde yapılabildiği, hiç şüphesiz tartışmaya değerdir.
     Yine bu olumsuz süreç içinde bu gidişin dışında kalmaya, kendisine ve bulunduğu yerde yakın çevresine yönelik olumlu ama özünde kendiliğindenci bireysel bir çaba içerisine girmeye çalışmış insanlar olmamış mıdır? Bu çaba içerisine girmeye çalışmış insanlardan bir kısmı da yaşadıkları çevreden etkilenip şu veya bu oranda benzer olumsuz özellikler göstermekten tam anlamıyla kurtulabilmişler midir?
     Genelde var olan ve devam ede gelen durumun adeta doğal karşılandığını ve giderek yadsınmaz normal bir hal aldığını söyleyebiliriz.
     Yapılması gereken, teorik olarak bu tür bir çözümleme yapıp ideolojik, teorik ve politik eğitimi, genel bir eğitim çalışması temelinde kişisel ve kolektif olarak sistemli bir biçimde yapmak, güncel yaşantıdaki olumsuz davranışların ve anlayışların üzerine gitmek, sağlıklı bir eleştiri-özeleştiri mekanizmasını çalıştırmaktı. Genel anlamda bunlar yapılamamıştır. Nedeni ve niçini ayrı bir tartışma konusu olmak kaydıyla mevzii ve bireysel düzeyde yapılanların genele egemen kılınmasının başarılamadığını söyleyebiliriz.
     Biraz daha açarsak:
     Cezaevlerine düşen insanların var olan direnme özünün yeniden geliştirilmesi ve o insanlardaki, içine girilen yeni dönemden kaynaklanan yılgınlık eğilimlerinin yok edilmesi gerekiyordu. Bu, somutta her türlü baskı, ezme, faşist terör, kişiliksizleştirme, zorunlu eğitim, yaşam koşullarının kötülüğüne karşı direnme çizgisinin hayata geçirilmesi ile mümkündü. Ama bu yetersizdi. Aynı zamanda, bu insanlarımızın, koşullar elverdiğince koşullara uygun ideolojik, teorik ve politik eğitiminin yapılması gerekiyordu. Bu ikisi birbirinden koparılamazdı. İkinciden kopuk birincisi, yalnız başına hayata geçirilmeye devam edilirse, süreç içerisinde, insanlarda, hayata geçirilen direnme çizgisine ayak uyduramama, bocalama ve dökülme görülebilirdi. Çünkü cezaevlerine düşen insanların pek çoğu pek çok olumsuz etkilenme altındaydı. Karşı-devrim bütün gücüyle çok yönlü bir saldırıyı gündeme getirmişti. Bu koşullarda bu olumsuz etkilenmeleri gidermek de ideolojik, teorik ve politik eğitimin görevidir.
     İnsanların yapacakları eylemin ve hayata geçirecekleri direniş çizgisinin anlamını ve önemini bilmeleri gereklidir. Devrimci niteliklerini ve kişiliklerini geliştirmeye çalışmalıdırlar. Bunlar onlara, yapılacak eylemlerin ve hayata geçirilecek direniş çizgisinin nedenini ve sorumluluğunu anlatmakla sınırlı bir şey değildir. Bu gerekli ama yeterli değildir. Bir insan bir eylemi, bir çizgiyi doğru bulabilir, ama o eylemi, çizgiyi hayata geçirecek gücü kendinde görmeyebilir. Bu güç bilince bağlı inançtır, kararlılıktır, istektir vb. Yapılması gereken, insanlarda bu gücü yaratmaktır. İçinde yaşanılan dönem, bunu her zamankinden daha çok zorunlu kılan bir dönemdi. Dahası dışarıya çıkacak insanların yeniden mücadeleye devam edecek bilince, isteğe, inanca ve kararlılığa sahip olmaları gereklidir.    Tüm bunlar ise koşullara uygun ve gerekenlerin-gereksinimlerin tespiti temelinde yürütülecek çok yönlü bir eğitimin görevidir.
     Halbuki, genelde kendiliğindencilik aşılamamıştır.
     Burada, bir yönüyle "kendiliğindencilik" ile "kendiliğinden harekete geçme yeteneğine" sahip olma durumu birbirine karıştırılmıştır, denilebilir. Kendiliğindencilik, her şeyin kendi haline bırakılmasını, bu anlamda bir insanın kendi başının çaresine bakmasını anlatıyor. Kendiliğindencilik, iradi müdahaleyi ve örgütlü-kolektif bir çabanın sorumluluğunu dışlıyor. Halbuki ikincisi, olması gereken bir bilincin kazanılmış olması halini anlatıyor. Makarenko, "kendiliğinden harekete geçme yetisi" konusunda şöyle diyor: "... Kendiliğinden harekete geçme yetisi, gerçekleştirilecek bir iş ve bu işi yapma zorunluluğu, topluluğun gereksinimlerini karşılama, toplu bir yaşantı oluşturma sorumluluğu duyulduğu zaman edinilebilir ancak." (Yaşam Yolu, cilt 2)
     Bu ise eğitim ile kazanılabilecektir.
     12 Eylül sonrası koşullarda, cezaevlerindeki yoğun baskının, faşist terörün istikrarlı bir yaşantının oluşturulmasının ve cezaevlerinin, ideolojik-teorik çalışma yapılacak materyallere kapalı olmasının, eğitim çalışmalarının yapılmamasında en büyük engel olduğu savı genellikle ileri sürüle gelmiştir.
     İşin gerçeğine bakılırsa, ileri sürülen bu savların, bir noktadan sonra haklılığı tartışma götürürdü.    Yani bunlar, istenirse aşılabilecek şeylerdi.
     Bugün bu savların hiçbiri ileri sürülememektedir.
     Bugün başka savlar ileri sürmek mümkündür.
     Ama bugün ileri sürülebilecek her savın hiçbirinin tartışılabilirliliği bile söz konusu değildir.
     Bugün, ideolojik-teorik çalışma yapmak her yönden mümkündür.
     İdeolojik-teorik çalışma, zorunlu bir olay olarak görülüp, olması gereken içerik, biçim ve hak ettiği önemde hayata geçirilmelidir.
     Bugün insanlar, dünden beri devam edegelen eksikliklerini gidermek, birikiminin ve yeteneklerinin elverdiği ölçüde ilgi duyduğu alanlarda ve en genelinde Maksist-Leninist teoride bilgisini derinleştirmek zorundadır.
     Bu yapılamaz değildir. Bu yapılabilir ve olanağı var olan bir şeydir.
     İdeolojik-teorik çalışma, bireysel ve kolektif çalışma bütünselliği ile iki biçimde olacaktır. Bu, iradi bir yönlendirmeyi, geneli içeren kolektif bir katılımı, yaşamın örgütlenmesini ve kişisel istek duymayı ve çabayı gerektirmektedir.
     Ne tek başına kişisel çalışma, ne tek başına kolektif çalışma ve ne de özel-genel yaşamın örgütlenmesinin dışında yürütülecek kişisel-kolektif çalışma yeterlidir. Yapılması gereken tüm unsurlarının bir arada bulunduğu olması gereken ideolojik-teorik bir çalışmadır. Bu ise bizlere bağlıdır.
     Xxxxx 18.10.1987”

     22.06.2020/DATÇA
     Mehmet Erdal






14 Haziran 2020 Pazar

2020.06.15.CEZAEVİ YAZILARI-7 İDEOLOJİK-TEORİK ÇALIŞMA GEREKLİDİR ZORUNLUDUR VE MÜMKÜNDÜR 1

  Hiç yorum yok

     CEZAEVİ YAZILARI-7 İDEOLOJİK-TEORİK ÇALIŞMA GEREKLİDİR, ZORUNLUDUR VE MÜMKÜNDÜR (1)
     Yaşanılan ve şimdi bu yazılarda anlatılan olayların üzerinden çok uzun yıllar geçti; ayrıntılara dair bazı net anımsamamaların olması çok doğal; nitekim, o günleri birlikte yaşadığımız ve bellekleri bana göre daha iyi konumda olan bazı arkadaşlarım, yazılarımda bazı ayrıntılara dair daha farklı bilgiler iletiyorlar ki sanırım haklıdırlar. Bu arkadaşlarıma, ayrıntılara dair de olsa bu bilgileri yazmalarını ve yazılarımın altına not olarak düşmelerini ya da bu döneme dair bildiklerini ve yaşadıklarını yazmalarını öneriyorum; umarım, bu katkıları yaparlar ve gelecekte bu yazılarda bahse konu edilen olayları inceleme konusu yapabilecek araştırmacılara çok daha kapsamlı ve ayrıntılı gayrı resmi bilgiler bırakmış oluruz. (1)
     ***
     1987 yılında Aydın E Tipi Özel kapalı Cezaevinde DY'cu tutsaklar olarak çıkardığımız "SESİMİZ" adlı duvar gazetesinde çıkan ilk yazılarım "ARAŞTIRMA YÖNTEMİ ÜZERİNE" ve "İDEOLOJİK-TEORİK ÇALIŞMA GEREKLİDİR, ZORUNLUDUR VE MÜMKÜNDÜR" başlıklı üç bölüm halinde yazdığım ama muhtemelen ya Kemal'in önerisi ile ya da o sayıda üç bölümü de yayınlamanın olanaklı olduğunun görülmesi üzerine üç bölümü birden yayınlanan yazımdır.
     Aynı tarihte yayınlanan ilk yazı ile üç bölüm halinde yazılan ama hepsi aynı gün yayınlanan yazımın ilk bölümünü (aksi halde çok uzun olacak ve okuyucunun sabrını çok zorlamış olacaktım) birlikte paylaşıyorum; yine, bazı imla düzeltmelerinin dışında, asıllarına dokunmadan.

     “ARAŞTIRMA YÖNTEMİ ÜZERİNE
     “...Kuşkusuz, sunuş yönteminin, biçim yönünden, araştırma yönteminden farklı olması gerekir. ARAŞTIRMA YÖNTEMİ, İŞLENECEK MALZEMEYİ AYRINTILARIYLA ELE ALMALI, ONUN GELİŞMESİNİN FARKLI BİÇİMLERİNİ TAHLİL ETMELİ, İÇ BAĞLANTILARIN ESASINI BULMALIDIR. Ancak, bu yapıldıktan sonra, gerçek hareket yeterince anlatılabilir. Eğer bu başarıyla yapılırsa, eğer ele alınan konunun yaşamı tıpkı bir aynada olduğu gibi ideal bir biçimde yansıtılırsa, karşımızda salt a priori (önsel) bir yapı varmış gibi gelebilir.” (Kapital 1- Almanca 2.baskıya önsöz)(a.b.ç.)
     “SOYUTLAMA, İNCELENEN İLİŞKİLERİN GERÇEK DÜNYASINDAN, BU İLİŞKİLER İÇİNDEKİ BELİRLİ BİR UNSURU, BELİRLİ BİR İLİŞKİYİ, KENDİ TARİHİ ÖZELLİKLERİ VE KENDİ KANUNLARI OLAN BÖYLESİNE BİR İLİŞKİLER BİLEŞİMİNİN İNCELEMEK İÇİN BİR BAŞLANGIÇ NOKTASI OLARAK AYIRMAK DEMEKTİR. Bir mantıki kategori, özgül bir araştırma aracı olan soyutlamanın aynı zamanda gerçekliğin mahiyetini ve bilme eylemini de ifade etmesinin ve gerçek olguların, bilimsel kavramların tanımlanmasında benzer bir şekilde kullanılmasının nedeni budur. Soyutlamalar ya daha geneldirler ve daha az içerikleri vardır, genel olarak sınıf gibi; ya da daha özgüldürler ve daha çok içeriğe sahiptirler, sınıflar, sınıfların varlığının ekonomik temeli vb. gibi. Marks'a göre genel olarak üretim anlamlı bir soyutlamadır. Çünkü bu, üretim için her dönemde ortak olan şeyleri bir araya getirir ve belirli bir dönemdeki somut üretimi incelerken, tekrar başa dönmenin gerekliliğini gözle görülür bir hale sokar.
     Marks, ARAŞTIRMA İÇİN EN VERİMLİ YOLUN YÜZEYDEN (verilen kavramdan hareket ederek en basit tanımlar elde edene kadar) OLGUNUN TA EN CAN ALICI YERİNE KADAR İNMEK OLDUĞUNU KABUL EDİYORDU. Araştırması ancak bundan sonradır ki 'ters yöne doğru' -analizden senteze, özgül soyutlamalardan ve tanımlardan ' bir çok belirlenmeleri ve ilişkileri içeren bir bütünlüğe' doğru- yol alabilir...
     En basit unsurlardan (emek, iş bölümü, talep, değişim değeri gibi) daha kompleks unsurlara (devlet, enternasyonal değişim, dünya pazarı vb.) tırmanmak, 'doğru bilimsel yöntem'dir. Fakat, 'bir çok tanımın sentezini' 'farklı yanların birliğini' gerektiren soyuttan somuta doğru ilerleme yöntemi de zihnin somutu algılaması ve idrak süreci içinde onu yeniden üretmesi için yalnızca bir araçtır. Bu, hiçbir şekilde içinde somutun kendisinin ortaya çıktığı bir süreç değildir. Kategoriler gerçekliği yansıtırlar, ama onu yaratmazlar.
     Girişte, idrak süreci içinde tarihi olan ile mantıki olan arasındaki ilişkinin metodolojik bakımdan özel bir ilgi çekmektedir. Marks ekonomik kategorilerin tarihi olarak tayin edici bir rol oynayacak bir duruma geldikleri evre içerisinde değil, çağdaş burjuva toplumu ile olan ilişkilerine bakılarak incelenmesi gerektiğini vurgulayarak mantıki metottan yana çıkar. Fakat bu, Marks'ın, olguları gerçek tarihi evrelerine uygun olarak yeniden üreten tarihi metodu reddettiği anlamına gelmez. Ekonomi Politik özünde tarihi bir bilimdir, çünkü toplumsal gelişmenin ekonomik kanunları ve üretim tarzlarının içinde iş gördükleri ve birbirlerini peş peşe izledikleri şartları inceler. Tarihi bakımdan daha az gelişmiş formların bilinebilmesi daha gelişmiş olanların incelenmesini gerektirir. 'İNSANIN ANATOMİSİ, MAYMUNUN ANATOMİSİNİN ANAHTARIDIR.' (1844 Ekonomik ve Felsefe El Yazmaları) Marks araştırmada, tarihi ve mantıki bir ve tek varlık olduklarını formüle ediyordu...” (Biyografi-shf.351/355) (a.b.ç.)
     xxxxx 18.10.1987"

     “İDEOLOJİK-TEORİK ÇALIŞMA GEREKLİDİR, ZORUNLUDUR VE MÜMKÜNDÜR
(1)
     İnsanlarımızın, cezaevlerine düşmeden önceki dönemdeki mücadele yaşamlarına, hayatın çeşitli alanlarında, çeşitli biçimlerde ve hatta çeşitli nedenlerle katıldığı biliniyor. Bu çok doğaldır.
İnsanlar, toplumsal birer varlıktırlar. Yani devrimci mücadeledeki yaşamlarına yönelmeden önce, içinde doğduğu, büyüdüğü ve yaşadığı maddi ve toplumsal koşullar tarafından kendilerinde şekillendirilmiş birer kişiliğe sahiptirler. İnsanı, içinde yaşadığı çevre, yani maddi ve toplumsal koşullar belirlediğine göre, bu çok doğaldır.
     “...İnsan toplum içinde var olur, o toplumun bir ürünüdür ve yalnızca soyut olarak toplumun değil, her an belirli bir toplum şeklinin ürünüdür...” (Biyografi, shf. 94/95)
     İçinde yaşadığımız maddi ve toplumsal koşullar, her insan açısından nitelik olarak aynı idi. En genelinde Kapitalist bir toplumda yaşanıyor. Hatta, içinde yaşanılan toplum, tam anlamıyla gelişmiş Kapitalist bir toplum bile değildir. Toplum, Emperyalizme bağımlı, yeni-sömürge bir ülkedir. Her şey çarpık geliştirilmiş ve şekillendirilmiştir. Her şeyin çarpıklaştırıldığı bu toplumda, insanlarda şekillendirilen kişilikler arasında görece farklı özellikler yok değildir. Bu görece farklılıklar kişisel özelliklerden, ama daha çok aileden, mahalleden, köyden, alınan eğitimden vb. kaynaklanıyor. Küçük burjuva, burjuva, feodal, lümpen vb. kişiliklere sahip insanlarda daha olumlu veya daha olumsuz (kıyaslama ile) yönler tespit etmek mümkündür. Bu yönler, yadsınamaz.
     İnsanların yeni yaşamlarına, yani devrimci mücadeledeki yaşamlarına yönelmesi, ne yalnızca kendilerinde var olan kişilikleri değiştirmeye ve yeni bir kişilik, devrimci bir kişilik edinmeye başlamalarıdır, ne de yalnızca içinde doğdukları, büyüdükleri ve yaşaya geldikleri maddi ve toplumsal koşulları yakın çevre ve en genelinde ülke çapında değiştirmeye ve yeni bir toplumsal sistem yaratmaya çalışmalarıdır. Söz konusu olan, her ikisidir. İnsanların kendilerini değiştirme süreci, toplumu değiştirme süreci ile çakışır.
     “...İdealist düşüncelerin aksine Marks, salt teorik eleştirinin gerçekliği değiştirmeye yetmediği üzerinde duruyordu: Aslolan pratik-eleştirisel ihtilalci faaliyette bulunmaktır: Aslolan yalnızca düşünceyi değil, varlığı da değiştirmektir. YALNIZCA İHTİLALCİ PRATİK SÜREÇ İÇİNDE İNSAN HEM KENDİNİ HEM DE ÇEVRESİNİ DEĞİŞTİRİR...” (Biyografi, shf. 94/95)
Savaşın dünkü, bugünkü ve yarınki aşamasında, bu iki yön birbirinden ayrı düşünülemez, düşünülmemelidir. Bu ikisi birbirini geliştirir veya aksi doğrultuda geriletir.
     Bu iki değişimin aynı anda tamamlanacağı, bunlardan birinin daha önce tamamlanmasının mümkün olamayacağı savı ileri sürülemez. Yani toplum Sosyalist olmadan, toplumu Sosyalist yapma uğraşı veren kişi Komünist olamaz, denemez. Kişinin kendindeki değişim ve bunun sonucu yeni devrimci kişiliğe sahip oluş, o kişinin savunduğu düşünceleri, eylemleri ve bir bütün olarak çok yönlü yaşantısı ile belli olur. Kişideki bu değişim, toplumun değişiminden önde gidebilir, devrimci mücadele sürecinde, toplumun değişimi tamamlanmadan tamamlanabilir.
     Kişideki bu değişim, tıpkı toplumun değişiminde olduğu gibi kolay olmaz. Kısa bir sürede başarılamaz. Bu değişim, biçimsel bir değişim de değildir. Elverişli koşullar söz konusu olduğunda, yeni kişiliği edinme sürecinde yavaşlama, yerinde sayma ve hatta olumsuz bir gerileme de gözlenebilir.
     İnsanın içinde doğduğu, büyüdüğü ve yaşaya geldiği maddi ve toplumsal koşullar tarafından şekillendirilmiş kişiliğini terk edip yeni bir kişilik edinmeye çalışması, yaygın olarak, İNSANIN PROLETERLEŞMESİ olarak algılanabilmektedir. İçeriği doğru olduktan sonra, bu adlandırmanın pek bir zararı yoktur. Ama bundan, insanın bir proleter gibi giyinmesi, sigara içmesi, konuşması, yaşaması, aynı mahallede ve aynı evlerde oturması, aynı filmlerden ve müzikten hoşlanması vb. anlaşılabilmektedir. Bu tür bir algılama, biçimsel bir yorumlamanın sonucudur. İçeriği göz ardı etmektir.
     “...Marks'ın bir sınıfın ideologları, basındaki ve siyasetteki sözcüleri ile sınıfın kendisi arasındaki ilişkiler hakkında söylediği oldukça önemli şeyler vardı. İdeologların mutlaka sözcülüğünü yaptıkları sınıfın bütün kitlesi ile aynı toplumsal statüye sahip olması ve aynı hayat tarzını sürdürmesi... gerektiği düşüncesinin bayağı (vulgar) bir düşünce olduğunu gösterdi. Bir siyasetçi ya da bir yazar belirli bir sınıfın sözcüsü, ideoloğu olur. Çünkü o teorik olarak o sınıfın bütün sıradan üyelerinin kendi acil maddi çıkarlarının ve kendi tecrübelerinin kendilerini yöneltmiş olduğu yargıların aynılarına varır ve aynı yükümlülükleri üstlenir...” (Biyografi, shf.272-277)
     Anlaşılması gereken, insanın Komünist olmasıdır. Böyle bir nitelik kazanmasıdır.
     İnsan, devrimci kişiliğini, Komünist niteliğini devrimci sınıf mücadelesi içinde kazanır. Devrimci sınıf mücadelesinin biçimini ise, içinde yaşanılan o toplumsal aşamadaki sınıflar çatışması belirler. Bu mücadeleden uzak bir değişim mümkün değildir ve savunulamaz. Çünkü değişimin denek taşı pratiktir. Değişimin "olmazsa olmaz" türünden ikinci parçası ise, iradi olarak yapılan eğitimdir.
     Eğitim, çok yönlü bir olaydır. İdeolojik, teorik, politik ve pratik boyutu vardır. İnsanın duygu, düşünce, eylemleri, tavırları vb. ile eğitilmesini içerir. Bunlardan bazılarını yerine getirip bazılarını yerine getirmemek, eğitim olayının tam anlamıyla yapılmaması demektir.
     Eğitim, hem kişinin istemi ve kişisel çabasıyla, hem de içinde yer aldığı örgütlülük tarafından kolektif bir çaba ile yapılır. İkisinden biri tek başına yeterli değildir. Sonuç alıcı değildir. İkisi birlikte var olmalı, birbirlerini geliştirmeli ve tamamlamalıdır. Her insan kendi geçmişini bu açıdan değerlendirebilir ve burada ortaya konulduğu üzere bir eğitimden geçip geçmediğini irdeleyebilir.
     Her insan, devrimci sınıf mücadelesinde, örgütlü olarak uzun veya çok kısa bir dönem yer almış olabilir. Bu yaşa, ilgiye, devrimcilerin çalışmasına, olayların gelişmesine, devrimci sınıf mücadelesinin bulunulan yakın çevreyi kucaklamasına vb. bağlıdır. Özellikle emekçi halkımızın faşistlere karşı mücadelesinin yükseltilmesinde ve örgütlenmesinde hızlı bir gelişmenin gözlendiği bölgelerde toplu veya kendiliğindenci eylemlerde yer almış ve tutuklanmış bazı insanlarımızın mücadele çizgisi çok kısadır. Bu çok doğal ve yadsınmaması gereken bir olgudur. Eylemin biçimi ve boyutu ne olursa olsun, toplu eylemler özünde kitle eylemleridir. Kendiliğindenci eylemler ise, irade dışı olan eylemlerdir.
     Kendiliğindenci eylemler, var olan örgütlenmede ve halkımızın mücadelesini yönlendirme çalışmalarında bir eksikliği, ama aynı zamanda halkımızdaki canlılığı, harekete geçmeye hazır, yer yer şu veya bu yerde ve zamanda, şu veya bu biçimde harekete geçen potansiyeli anlatır. Yapılması gereken, bu tür bölgelerde tüm halkı -kadın, erkek, yaşlı, genç- yediden yetmişe örgütlemek ve doğru bir çizgide doğru bir hedefe yönlendirmek olmalıdır. Devrimci iradeyi, önderliği ve örgütlülüğü orada egemen kılmak olmalıdır. 12 Eylül öncesi dönemde yürütülen devrimci sınıf mücadelesinde, bu olması gerektiği biçim ve boyutta başarılamamıştır. Hiç şüphesiz, bunun nedenleri ve yol açtığı sonuçlar çok yönlü irdelenmeye değerdir.
     Devrimci hareketimizin ideolojik, teorik ve politik yönden; devrim, örgütlenme ve çalışma tarzı anlayışı yönünden diğer siyasi hareketlerden, partilerden ve gruplardan farklı olduğu; devrimci sınıf mücadelesini yürütüp-yönlendirme temelinde üretildiği ve mücadele içinde hayata geçirilmeye çalışılarak doğrulandığı; insanların teorik, ideolojik ve politik olarak yetkin olmaya çalıştıkları biliniyor. Yapılması gereken, bu insanların iradi olarak yaygın, sistemli, sürekli ve çok yönlü bir eğitime tabi tutulması ve bunun her koşulda sürdürülmesi idi. Dimitrof'un şu sözleri, sanki 12 Eylül öncesi ve sonrası Türkiye gerçeğini ve bu gerçeklikte ne yapılması gerektiğini anlatır:
     “...Bir yandan en değerli kadrolarımızı kavga içinde kaybederken, diğer yandan kadro meselesini önemsemeyen bir tutuma girmek asla hoş görülemez. BİZLER BİR BİLGİÇLER DERNEĞİNİN DEĞİL, HER ZAMAN ATEŞ HATTINDA OLAN BİR HAREKETİN İNSANLARIYIZ. EN DİNAMİK, EN CESUR VE EN BİLİNÇLİ UNSURLARIMIZ EN ÖN SAFLARDA YER ALMAKTADIRLAR. DÜŞMAN ÖNCELİKLE FAŞİST ÜLKELERDE, İLK ÖNCE BU ÖN SAFTAKİ ADAMLARIN PEŞİNE DÜŞMEKTE, ÖLDÜRMEKTE, HAPSE VE TOPLAMA KAMPLARINA ALMAKTA, AKIL ALMAZ İŞKENCELER YAPMAKTADIR. BU DURUM SAFLARIMIZI DURMADAN YENİLEMEMİZİ, BİR YANDAN ESKİ KADROLARI ELDE TUTMAYA ÇALIŞIRKEN DİĞER YANDAN DA YENİ KADROLAR YETİŞTİRMEMİZİN VE EĞİTMEMİZİN GEREKLİLİĞİNİ AÇIKÇA ORTAYA KOYMAKTADIR.
     Kitle Birleşik cephesi hareketinin bizim etkimiz altında büyük bir güç kazanması ve ortaya binlerce yeni işçi sınıfı militanı çıkartması, kadroların hızla eğitilmesi için ayrı bir sebep ve zorunluluk olmaktadır. Bunun da ötesinde, yalnız genç unsurlar ve işçiler değil, daha önce politik bir harekete karışmadığı halde saflarımıza katılan kişiler de devrimci bir nitelik kazanmaktadırlar. Sosyal Demokrat partinin eski üyeleri ve militanları büyük gruplar halinde bizden tarafa geçmektedirler. Teorik eğitimden yoksun olan bu yeni kadrolar eylemlerinde kendi kendilerine çözmek zorunda kaldıkları önemli meselelerle karşılaşmaktadırlar. Bu da kendilerine, özellikle yasal olmayan Komünist Partilerinde, özel bir çaba harcanmasını gerektirmektedir.” (F.K.B.C. Shf.145) (a.b.ç.) (Devam edecek)
     *****18.10.1987"
      (1)Oğuzhan (Müftüoğlu) abinin 'Bitmeyen Yolculuk' kitabından, hatta daha öncesinden, Orhan Savaşçı'nın 'Cepheden Anılar'ından Erdinç Obuz'un 'Yüreğim Sol'madan'ına ve en son çıkan Hüseyin Yavuz'un 'Eylül'le Büyümek' kitabına kadar (okuyabildiğim ya da okuyamadığım) bütün anı (kişisel tarih) kitaplarını çok değerli buluyorum ve bu tür yazılı (ve sözlü) anlatımları, yakın geçmişi yaşamış her bir arkadaşın tartışılamaz hakkı olarak görüyorum; bu konudaki düşüncelerimi, daha önce bir vesile ile yazdığım bir yazıda çok net olarak ortaya koymuş ve paylaşmıştım.(Bknz: 2018.11.04. Yol'da yaşananlar çerçevesinde yazılan kitaplar üzerine/ http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com )
     Ancak, yeri gelmişken not olarak düşmek istiyorum; bence, bugünkü duruşu ne olursa olsun, yakın tarihi yaşamış bizlerin (kendi geçmişine yönelik olarak bir pişmanlık içerisinde "yaşayanlar" ve külliyen reddi miras yapanlar hariç), bu "kişisel tarih yazım" sürecinin yanı sıra ya da daha doğrusu, bu süreci geride bırakma/aşma iradesini göstererek; farklı düzlemlerde ve ortaklaşa, bu dönemi, yani bizim bir biçimde içinde yaşadığımız ve öznesi olmaya çalıştığımız yakın tarihi merak eden ve inceleme konusu yapmak isteyen genç araştırmacılar ile birlikte yazılması sürecine evrilmesi gerektiğini ve bunun da zamanının geldiğini düşünüyorum.
     15.06.2020/Datça
     Mehmet Erdal

                   







7 Haziran 2020 Pazar

2020.06.08.CEZAEVİ YAZILARI-6 EĞİTİM; HER ZAMAN HER YERDE!

  Hiç yorum yok

     CEZAEVİ YAZILARI-6: EĞİTİM; HER ZAMAN ve HER YERDE!
     14 Şubat 1981 günü Uşak ili Ulubey İlçesi Büyükkayalı köyü Banaz ırmağı kıyısındaki sığınakta baskına uğrayıp yakalandıktan, Bekilli ve Denizli Jandarma Karakolları ile İzmir Emniyet Müdürlüğünde (1) takriben 66 gün sorgulandıktan sonra, Denizli Emniyet Müdürlüğü görevlileri tarafından, Nisan ayı sonlarında, Denizli T Tipi Kapalı Cezaevi'ne (2) teslim edilmiştik. (3)
     ***
     Denizli Kapalı Cezaevi, benim, Temmuz 1979 tarihinde Önder Güner arkadaş ile birlikte tutuklanarak konulduğum ve bir süre tutuklu kaldıktan sonra, yine Önder ile birlikte (4) 1979 yılı Aralık ayında firar ettiğim cezaevi idi.
     Cezaevi müdürü, emekli olmasına karşın 12 Eylül sonrası yeniden göreve çağrıldığı söylenen M. Kemal Kuzu adında yaşlıca birisi; baş gardiyanlar ise yine Mehmet Karaçay ile Ahmet Güzel'di. Mehmet Karaçay, CHP'li olarak biliniyordu. (5) Cezaevindeki uygulamaları esas alındığında, her üçü, tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş, misali, birbirlerini tamamlayan kişilerdi.
     Cezaevine ilk vardığımız gün (emniyetten getirilenlere ya da ilk gelenlere) yapılan olağan sağlık kontrolünde bir şeyiniz yok, diyen cezaevi doktorundan, oooo ihtilal olmasaydı, Denizli valisi olacaktın he mi?, diyen görevliye kadar pek çok görevlinin içinden iki kişinin daha adı hala belleğimdedir: birisi, ilk teslim edildiğimiz gün alındığımız müşahedede (can sıkıntısından) diğer hücrelerdeki arkadaşlar ile yüksek sesle konuşmamı bahane edip ellerimi elindeki cop ile balon gibi şişiren CHP'li Hasan Barış; diğeri ise, 1981 Sonbahar (Eylül ya da Ekim) aylarının birisinde bir sabah ezanı vakti bir grup arkadaş ile birlikte müşahedeye alınmamız sonrası, omuzlarımdan ayaklarıyla bastırarak beni cezaevi avlusundaki havuza sokup sokup çıkaran, sabahın o soğuğunda tepeden tırnağa ıslak bir biçimde tir tir titrerken, bahçede, bir yandan öbür yana, elinde copla döve döve koşturtan, namazında niyazında bir kişi olarak bilinen dindar Abalı'dır. (6)
     ***
     Müşahede, kadın ve çocuk koğuşu, ayrıca üç ana bölüm ve her bölümün içinde üç ile beş koğuştan oluşan bu cezaevinde,12 Eylül öncesi dönemde Sol, Sosyalist ve Devrimci olarak bilinen siyasi tutuklular büyük çoğunlukla müşahedenin üst katında, Faşist tutuklular ise çocuk koğuşunda kalıyorlardı. 12 Eylül 1980 darbesinin ertesinde Sol, Sosyalist ve Devrimci tutuklular, müşahededen koğuşların olduğu bölümlere kadar olan boş alanda oluşturulan iki taraflı jandarma koridorundan ölesiye dayak altında geçirilerek koğuşlara getirilmiş ve karıştır-barıştır uygulamasına geçilmişti.
     Adli mahkumlar, faşistler ve biz devrimciler, koridora ve koğuşlara bitişik nizam yerleştirilmiş iki katlı ranzalarda ve yatak eksikliği nedeniyle yerlerde karışık bir biçimde yatıyor ve yaşıyorduk.
     Günlük yaşamda korku, asli unsurdu.
     Bir kısmımızın tutuklu olarak on bir ay kaldığı bu cezaevindeki siyasi mahkumların büyük çoğunluğu çatışmalarda, baskınlarda, tuzaklarda yakalanan ya da o günkü koşullarda bir nedenle kendi ayağı ile gelip teslim olan biz DY davası tutukluları idi; ayrıca, benzer bir biçimde tutuklanan çok az sayıda Halkın Kurtuluşu ve Devrimci Sol davalarından yargılanan kişiler de vardı.
     ***
     Cezaevinde, başlangıçta, kaldığımız koğuşlarda ikili, üçlü, beşli... ya da cezaevi avlusuna çıkışlarımızda, volta atarken, kendiliğinden başlayan sohbetlerimizde, güncel gelişmeler üzerine ve eğer soran olursa, o güne kadar savunduğumuz görüşler ve pratiğimize dair karşılıklı olarak konuşuyorduk; içinde bulunduğumuz haleti ruhiye nedeni ile olsa gerek, bundan ötesini yapmamız olası değildi.
     1981 Sonbaharında yapılan açlık grevi sonrası ilk kim önerdi ya da hangimiz böyle bir şeye gereksinim duydu ve bu ortak bir fikre dönüştü, bilemiyorum; ama sonunda, ben, üç konuda, bilebildiğim ve algılayabildiğim kadarıyla, yazmaya başladım; "Devrimci mücadele ve Mücadele biçimleri üzerine", "Devrim Teorisi ve Halk Savaşı Üzerine", "Örgütlenme Sorunu".
     Her konuyu, mektup kağıtlarına (onları ikiye bükerek) çok küçük harfler ile yazıyor ve sol taraftaki bölümde kalan Muammer Özdemir'e (7) gönderiyordum; yazılar, elden ele dolaştırılarak okunuyordu.
     O günkü koşullarda o cezaevinde, elimizde, bırakın dişe dokunur herhangi bir ideolojik-teorik yazılı malzemeyi, okunabilecek ve haliyle böylesi çalışmalarda alıntı yapılabilecek/atıfta bulunabilecek kitap bile olmadığı için, tamamen aklımda kalanları yalın bir dille yazıya aktarmıştım. (8)
     ***
     1982 yılı Mart ayında Buca Bölge Cezaevine vardığımızda beni Yeni bölüm 13. koğuşa vermişlerdi. DY'cuların oldukça çok olduğu bir koğuştu; karşı 12. koğuşta da Aslan Yalçın ve başka arkadaşlar vardı.
     Buca'ya vardıktan bir süre sonra, aynı gereksinimin orada da olduğu tespitinden yola çıkarak aynı yazıları, bu kez, bir biçimde elden ele aktarılarak var ola gelen Kesintisizlerden ve başka yazılardan/kitaplardan yararlanarak daha geniş bir biçimde yazma düşüncemi önerdim Aslan'a ve bazı arkadaşlara; olur denilince de, yazdım. Bu kez yazdıklarım, önce, cezaevinde DY'cular arasında işleri koordine eden ben, Aslan Yalçın ve bazı arkadaşlar arasında okunuyor, tartışılıyor ve bilahare, ben, bizim koğuşun alt katındaki yemekhane masalarının birisinde, bir kaç arkadaşa bu yazıları çoğalttırıyordum. Her yazıdan birer nüsha, ziyaret günlerinde ya da mahkemelere gidip gelirken bir biçimde diğer koğuşlara iletiliyor; oralarda, farklı biçimlerde, oturulup tartışılarak ya da elden ele dolaştırılarak, eğitim malzemesi olarak kullanılıyordu.
     Bu yazılara ek olarak, örn: Aslan Yalçın, felsefe konusunda ya da bizler, cezaevindeki güncel gelişmelere dair DY'cuların ortak hareket etmelerini sağlayabilmek adına, ortaklaşa, farklı yazılar da yazıyor ve aynı yollardan dağıtımını yapıyorduk.
     ***
     1983 yılı Mart ayında gündeme gelen Tek Tip Elbise uygulamasına karşı Buca Bölge cezaevinde başlayan direniş sırasında (örn: ben, Aslan Yalçın, Behçet Dağdelen ve başka bazı arkadaşlarla Yeni Bölüm 15. koğuşa) konulduğumuz müşahede bölümlerinde, ilk başlarda, yalnızca güncel gelişmelere müdahale çerçevesinde yazılar yazabiliyor idi isek de (9), 1984 yılında benim de içinde yer aldığım Eski Bölüm 4. Koğuşta, yine Tek Tip Elbise uygulamasına karşı yürütülen direniş sırasında daha kapsamlı ve verimli, tamamen kolektif ve orijinal çalışmalar yapıp yazıya dökmeye ve bunları, diğer müşahede bölümlerinde olup da Tek Tip Elbise direnişini sürdüren DY'cu arkadaşlara da ulaştırarak, eğitim çalışmalarında kullanmaya başlamıştık. (10)
     ***
     1985 yılı ile 1986 yılı ilk yarısında kaldığım Şirinyer Askeri Cezaevinde bir süre bulunduğum ilk koğuşumda, tamamına yakını DY'culardan oluşan arkadaşlar ile oturup güncel politik gelişmelere ve günlük yaşamımızdaki sorunlarımıza dair karşılıklı sohbetler yapabiliyorduk ise de bazı "algı" sorunları ve bu sorunların yol açtığı tamamen kişisel/psikolojik tepkisel yaklaşımlar nedeniyle (nesnel koşullar elverişli olmasına karşın) ne o koğuşumuzda ne de daha sonra geçtiğim ve cezaevindeki DY'cular arasındaki işlerin koordine edildiği koğuşta, Buca'daki çalışmalarımızın bir benzerini bırakın, oradaki çalışmaların yanına bile yaklaşabilecek herhangi bir çalışma yapıldığına tanık olmadım; her birimiz, kendi alemimizde yaşayıp gidiyorduk.
     ***
     1986 yılı sonbaharında ilk olarak (Buca'dan) bizim getirildiğimiz Aydın E Tip Özel kapalı Cezaevi'nde ise, ülkenin farklı yerlerindeki cezaevlerinden ve cezaevi dışından getirilen DY'cu tutsaklar arasında, asıl olarak günlük yaşamda var olan sorunlar eksenli başlayan tartışmalar kendi gerçekliğinde ele alınıp tartışılmak ve çözümlenmeye çalışılmak yerine, önce (sorun morun yok; bunlar hezeyanlardır, denilerek) inkar ve bir süre sonra da cezaevi ve hatta yurt dışı kaynaklı bazı gelişmeler ile ilişkilendirilerek karşılanıp mahkum edilmeye çalışılınca; bu tartışmalar, bu kez, mecburen, karşılıklı olarak, bir üst düzeyde devam ettirilmeye başlanmıştı.(11)
     ***
     DY'cuların 9, 11 ve 13. koğuşlarda kaldığı ve sayılarının 70'li rakamlara dayandığı 1987 yılı yaz aylarından itibaren günlük yaşamımızdaki ilişkilerde ciddi gerginliklere yol açan bu gelişmelerin cezaevi içindeki ve dışındaki (ailelerimiz ve arkadaşlarımız arasındaki) yansımaları ve sonuçları, o günleri yaşayanların çok iyi bildiği ve şimdi bu yazıları okuyanların da tahmin edebileceği üzere çok farklı oldu...
     ***
Bu tartışmaların yoğunlaşmaya başlaması çerçevesinde, 9. Koğuş ile çatı katı olan 11. Koğuş arasındaki merdiven boşluğunun 11. Koğuş kapısının önündeki giriş bölümünde ben, Fadıl Öztürk ve ilk başlarda bizimle birlikte benzer şeyler savunan bir arkadaş birer masa koymuş ve orada 24.00/sabah 06.00 arası gece çalışmaları yapıyorduk; benim açımdan oldukça verimli geçen bu gece çalışmalarında kişisel okumalar ve çalışmaların yanı sıra üçlü tartışmalar da yapıyorduk ve ben, bu tartışmaların çok yararını görüyordum.(12)
     Bir kısmı "CEZAEVİ YAZILARI" başlığı altında yayınlanan ve yayınlanmaya da devam edilecek olan yazılarımı yazmadan önce, bu gece çalışmalarında, özellikle Fadıl Öztürk ile yaptığımız sohbetlerden çok yararlandığımı, burada not düşmeliyim; Fadıl'ın, şimdilerde, ARTI GERÇEK'te yayınlanan denemelerinde de belirgin bir biçimde görülebilen sorgulayıcı bir bakış açısı vardı. (13)
     ***
     Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevinde, bu yıllarda, 1988 yılı Ekim ayı sonlarında Nazilli E Tipi Özel Kapalı Cezaevine toplu sevk edilinceye kadar, görece değişiklikler olsa da, koşullar toplu eğitim çalışmaları yapmaya elverişliydi ve yazılı materyal açısından da görülmemiş bir bolluk vardı.
     Biz, ısrarla, yazılı ve sözlü olarak, ille de ideolojik-teorik eğitim, deyip duruyorduk.
     Peki, bunu ne kadar başarabildik ve el birliği ile bu koşulları/olanakları ne kadar değerlendirebildik?
     Bunun yanıtını, o günleri yaşayıp da bu yazıları okuyanlar ve o süreçte bizleri (bugün de) tanıyanlar verecekler!..
     08.06.2020/Datça
     Mehmet Erdal
     (1) İzmir Emniyet Müdürlüğü, o yıllarda Çankaya'daki binasındaydı ve bilahare, şimdi Konak'ta bulunan binasına taşındıktan sonra, benim gibi binlerce insanın işkence görüp sorguya çekildiği o Çankaya'daki bina özel bir dershaneye dönüşmüştü.
     (2)Denizli T Tipi Kapalı Cezaevi'nin yeri, şimdilerde, yeşil alan olarak kullanılmaktadır.
(21.10.2018/Hüdai Mohan, ben ve Ali Haydar Aktaş/Denizli T Tipi Kapalı Cezaevinin şu anki hali)

     (3)14 Şubat 1981 günkü baskında yakalanan diğer üç arkadaş Uşak Emniyet Müdürlüğü'ne gönderilmişler; ben, Hüdai Mohan ve Halil Öter Denizli kapalı Cezaevine getirilmiştik.
     (4)
(22.10.2018/Önder Güner ve ben/1979'da kaldığımız ve firar ettiğimiz müşahede bölümü)

     (5)Yıllar sonra, SHP/CHP'den Denizli Belediye Başkanı olarak seçilen Ali Marım zamanında işe alındığı ve belediyenin Pamukkale Tesislerinde (BEL-TES), işçilerin başına sorumlu olarak atandığı söyleniyor.
     (6)Cezaevi yönetimi, 1981 yılı Sonbahar ayında, bir sabah, benim de içinde olduğum sekiz devrimciyi ve bir adli mahkumu müşahedenin alt katındaki bölüme almış, dayak faslından sonra hücrelere koymuştu. Bunun üzerine biz, tamam, yeter, buraya kadar, deyip, açlık grevine başlamış ve koğuşlardaki arkadaşlar da, her biri koğuşa yönelik olarak, ben de açlık grevine katılıyorum, diye açıklama yaparak, bizlere katılmışlardı; böylece, o günlerde yönetimce hiç öngörülemeyecek bir biçimde, korku duvarını aşmış ve ne olacaksa olsun, demiştik; mevcut durumdan çıkışın başka bir yolunu bulamamıştık. Yedinci günün sonunda, her birimiz dilekçe yazıp su da içmemeye başlamış ve onuncu gün, yani hiç su içmediğimiz üçüncü gün, o dönem Denizli sıkı yönetim komutan yardımcısı olarak bildiğimiz Cengiz adındaki bir binbaşı, (sonradan edindiğimiz bilgilere göre, yazıp yolladığımız dilekçelerimizi okuyunca) ne oluyor bu cezaevinde, hele bir bakalım, diyerek bulunduğumuz hücrelere gelmişti. O dönemde az bulunur subaylardan birisi olarak belleğimizde iz bırakan Cengiz binbaşı bizi dinlemiş ve tamam, şikayetlerinizi dikkate alacağız, demişti. Bu söz üzerine, açlık grevini bitirmiştik. Gerçekten, o günden sonra, cezaevindeki uygulamalar da yumuşamalar olmuş ve haliyle, hem adli mahkumlar nezdinde itibarımız tavan yapmış hem de psikolojik olarak rahatlamıştık; bütün gardiyanların tavrı da değişmişti. Hiç unutmam, 1982 Mart ayında, Buca Cezaevi'ne sevkimiz çıktığında, kahramanlar gibi uğurlanmıştık.
     (7)Neden Muammer? sorusunun yanıtını 05.09.2018 tarihinde yazdığım "Kim Yolcu ? Kimler Yollarda?" başlıklı yazımda açıklamıştım. “...Biz, kuşak olarak Kaypakkaya'yı, Mahir Çayan'ı, Deniz Gezmiş'i, Kızıldere'yi... okumuş, dinlemiş ve de kendimize örnek almıştık. Ama ben (o zamanki değerlendirmelerime göre) örnek alınan bu kişilere ve çıkılan yola, bu yolda benden beklenen tavra yaraşır bir "tavır" gösterememiş; "yakalanma" ve "sorgulanma" sırasında "zaaflı" davranmıştım. Bence bu, "DY'cu OLAMAMAK" idi..
     Cezaevi süreci "yeni bir süreç'"ti ve mücadele edilmesi gerekiyordu; pek çok insan bana bakıyor ve benden bazı şeyleri bekliyorlardı; bunun böyle olması da doğaldı.
     Bana göre, bu beklentiyi ben değil, bir başka arkadaş karşılamalıydı; bu kişi veya kişiler, yakalanma anında ve sorgu sürecinde 'en iyi' tavrı gösteren kişi veya kişiler olmalıydı.
     O dönemde bu çerçeveye en uygun arkadaş, Muracalı (Kutlubey'li) Muammer Özdemir'di: Bu arkadaşımız Jandarma ile çatışarak yakalanmıştı. (1986 yılında Buca Cezaevinde iken SİROZ teşhisi konuldu ve bilahare tahliye edildikten sonra vefat etti.)
     Başka bazı arkadaşlarla konuştuk ve ona bu görevi alması gerektiğini söyledim; aldı.
     Teorik olarak yeterli değildi ve bizim, bu konuda kendisine yardımcı olabileceğimizi söyledim; yardım ettik de... ” (Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com )
     (8)Eğitim konusunda benim bakış açım, yaş ve cinsiyet ayrımı gözetilmeksizin, "Bilen bilmeyene; çok bilen (görece), az bilene öğretir" şeklindedir; gönlümüz her zaman en iyisini ister ama bunun olmadığı ya da olamayacağının anlaşıldığı koşullarda, bu bakış açısı, doğru olandır ve her zaman işe yarar.
     (9) Bu konuya örnek olarak 04.09.2018 tarihinde yazdığım "BUCA CEZAEVİNDE TEK TİP ELBİSE UYGULAMASI" başlıklı yazıma bakılabilir. (Bknz:http://mehmeterdalyazilar.blogspok.com )
     (10)“...1984 yılında, Buca Bölge Cezaevinde, Eski Bölüm 4. Koğuşta, biz DY tutsakları, o günlerde dayatılan Tek Tip Elbiseye ve baskılara karşı ortaya koyduğumuz direnişler çerçevesinde sıklıkla gündeme getirilen 15'er günlük hücre hapsi cezalarının arasında, aramızda yaptığımız eğitim çalışmalarında kullanılmak üzere, elde var olan dergilerden, gazetelerden ve kitaplardan yararlanılarak, bazı arkadaşların görev almasıyla, farklı konularda oldukça kapsamlı çalışmalar yapıyorduk. Bunlardan birisi, Mehmet Şahin ve B.E arkadaşların araştırmasını ve taslak halde yazımını üstlendikleri "Yeni Döneme Geçerken Üst Yapıda Merkezileşme" başlıklı oldukça ayrıntılı bir çalışma idi. Umarım, bir gün bir yerlerden bu yazılar çıkar ve onları da yayımlar, tarihe not olarak düşeriz...” (Bknz: 04.05.2020/Var olan Bilgi ve Deney birikimimiz üzerine/ http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com )
     (11) “...Aydın'a ilk gelen DY'li grup içerisinde, öncesinde kalınan Şirinyer Askeri ve Buca Bölge Cezaevlerinden beri var olagelen bazı sorunlar söz konusu idi; ama bu sorunlar,, muhataplarınca, farklı nedenlerle belli bir noktanın ötesine geçirilmiyor ve tabiri caizse, bir biçimde 'içe' hapsediliyordu...Diğer siyasi hareketlerdeki durum üzerine herhangi bir şey söyleyemem ama, farklı illerdeki Askeri ve Sivil cezaevlerinde ya da (yıllardır içeride tutsak olduğumuzdan) bihaber olduğumuz cezaevi dışındaki farklı koşullarda bir başlarına yaşamaya ve ayakta kalmaya çalışan DY'liler, Aydın'a gelirken, yalnızca kendilerini ve özel eşyalarını değil, aynı zamanda, o tarihe kadar yaşadıkları yerlerde kendilerince ürettikleri ve doğru bildikleri düşünceler ile içinde yer aldıkları ya da tanık oldukları tartışmaları da getiriyorlardı; bundan doğal bir şey de olamazdı.
     Tanışma fasılları geçildikten sonra, biraz da giderek değişen ortamın etkisiyle, herkes, bulunduğu yerlerdeki 'içe' yönelik tartışmaları, tanık ya da taraf olduğu, eleştirdiği ya da savunduğu ölçüde birbirine aktarıyor; böylece, giderek yükselen farklı sesler ve adı konulmamış, ne kadar sağlıklı olduğu tartışma götürür, farklı gruplaşmalar gözle görülür hale gelmeye başlıyordu.
     Yer yer, fazlaca taraf bulmayan ve haliyle derinleştirilmeyen bazı bireysel çıkışlara ya da zorlama sürtüşmelere tanık olunsa da, bu sürecin, bir yerde, aleni ve ortak bir tartışmaya evrilmesi kaçınılmazdı; doğal olan da bu idi; nitekim, öyle de oldu...” (Bknz: 04.05.2020/Var olan Bilgi ve deney birikimimiz üzerine/ http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com )
     (12) "...Yarından itibaren gece yaşamına dönüyorum. Gece 24.00-08.00 arası, çalışacağız. Uykuyu, 18.00-24.00 arasına alacağız. Bir kaç arkadaş. başka türlü olmayacak. Yılbaşına kadar, sıkı bir çalışmaya girmeliyim. Yoğun yaşamalıyım. Bir şeyler yaratabilmeliyim. Şu yaşanan on bir gün boşa gitmemeli...Bir daha zor yaşanır on bir gün. Bir süredir pek çok şeyi, hep erteleyip durdum. Ama daha fazla ertelenemez noktaya geldiler..." (15.11.1987)


     (13) Fadıl, o günlerde iyi şiirler yazdığı gibi (şimdilerde ne ölçüde zaman ayırıp çizebiliyor, bilemiyorum) iyi çizimler de yapıyordu; öyle ki, ilk ödülünü, Enver Gökçe şiir yarışmasında "Suyu uyandırın sesim olsun" şiiri ile almıştı ve çizimleri de kart olarak basılmış ve biz onun, basılmış ya da özel olarak çizip verdiği kartlarını kullanmaya başlamıştık.

                                                             (Fadıl'ın ilk şiir kitabı)

                   (1987 yıl sonunda Kızım Ayşe'ye gönderdiğim, Fadıl'ın ilk basılan kartlarından birisi)
                            (23.12.1987 tarihinde Sevda'ya gönderdiğim Fadıl'ın özel çizim bir kartı)