25 Haziran 2021 Cuma

2021.06.26.CEZAEVİ YAZILARI-62: "90/91 DE DIŞARI ÇIKARIZ", KEHANETİ!

  Hiç yorum yok

 

     CEZAEVİ YAZILARI-62: '90/91'DE DIŞARI ÇIKARIZ', KEHANETİ!

     “... Hiç olmazsa Cumhuriyet'ten okumuş olduğunu sandığım gibi, gazetelere göre, bu yasama yılında, bu ceza indiriminin veya infaz indiriminin veya affın çıkarılarak, bu Yaz başlarına kadar birçoğumuzun dışarıya çıkması kesin gibi. Bu kez, dışarıya çıkma düşüncesine, kendimi fena kaptırdım. Öyle sanıyorum ki, burada gördüğüm gibi, genelde de, bir beklenti havası egemen. Yani, Özal, ceza veya infaz indirimi biçiminde haberleri basına sızdırarak ve arkasından hiç yalanlama yoluna gitmeyerek, insanları böylesi bir beklenti içerisine soktu. Bir başka deyişle, bu konuda, ok yaydan çıktı; dönüşü olmayan bir yola girdi. Şimdi, şu veya bu nedenden dolayı bunu gerçekleştirmez ve hatta, bu yasama yılında bu soruna bir biçimde çözüm getirmezse, şimdiki politik hesaplarının aksine, bu konuda her şey ters teper ve politik olarak zarara uğrar. Bu 141, 142 ve 163 gibi, çok az sayıda insanın duyarlı olduğu bir konu değil; on binlerce insanı ilgilendiriyor. Eğer, bu haber doğru çıkar ve kısa sürede gerçekleşir ise, Nisan veya Mayıs ayı içinde çıkarız. Böylece, benim, bir kaç yıldır söyleyip durduğum '90/91'de dışarı çıkarız' kehanetim gerçekleşmiş olacak. Hatta, bir Yaz başlangıcında çıkmayı arzu ediyorum, düşüncem de hayatiyet kazanacak. Eğer, bu ikisi birlikte gerçekleşir ise, buna çok sevineceğim...

     Yalnız, Özal'ın düşündüğü 'koşullu af' çok iyi bir şey değil. Şundan ki, şu anki cezan affa uğramıyor; dosyanda bekletiliyor. Herhangi bir nedenle herhangi bir ceza aldığında, otomatikman, bu da yürürlüğe giriyor. Bu, bugünkü Cumhuriyet'in Özal'a atfen yazdığı gibi, başımızın üstünde sallanan 'Demokles'in kılıcı' demek oluyor... Peki, ne yapacağız? Yani, 'Hayır, ben böyle bir çıkış istemiyorum' mu diyeceğiz? Burada, şaka yollu veya ciddi olarak bu konu açıldığında, bunu soruyorum; bence, herhalde, böyle bir şey denilmez; çıkılır ve sonraki süreçte, bunun değiştirilmesine çalışılır. Başarılır veya başarıl(a)maz, ama çalışılır. Başarılabilirse, çok da iyi olur...

     Özal'ın düşüncesi, şu anki haliyle, çok muallak; somut bir yasa haline getirilinceye kadar, farklı bir biçime bürünebilir; bilemiyorum. Yani, idamlıkların hali ne olacak? Bundan, herkes yararlanacak mı? Ceza indiriminde bir limit konacak mı? vb. vb. Özal, APO'nun bile bundan yararlanabileceğini ve gelip-ifade vererek normal yaşama dönebileceğini söylüyormuş. Bu, biraz fantezi, ama oldukça kapsamlı bir tasarı üzerinde çalışılması gerektiğine işaret ediyor. Burjuva muhalefet, buna pek itiraz etmez. Bazı toplumsal kesimler de itiraz etmez, sanırım. Ama ANAP içi çelişkiler, ne ölçüde bunu etkiler ve bu aleyhimize mi yoksa lehimize mi olur, bunu bilemem. Bu da, bu Pazar günkü ANAP İstanbul İl Kongresine bağlı. Semra Özal il başkanı olursa, Özal, ANAP'a her istediğini yaptırabilecek demektir. Yani, ANAP içindeki güç dengesi ortaya çıkacak. Bu, Nisan ayı içindeki ANAP kongresinin kaderinin ne olabileceğinin bugünden bilinmesi demek de oluyor. Sanıyorum ki, Özal, ABD, sermaye ve hatta ANAP içi çelişkilerde taraf olma anlamında, ordunun desteğini ya aldı ya da almaya çalışıyor. Hüsnü Doğan'dan boşalan Milli Savunma Bakanlığı'na Mehmet Yazar'ın atanmasının bir anlamı da bu olabilir. Bu durumda, Özal, ANAP içinde İslamcıların etkisini kırabileceği gibi, olası erken bir genel seçimde de SHP ve DYP'den pek geri kalmaz. Halk nazarında güvenini yitirdiği için, bu yaptıkları ve yapacaklarıyla halkın desteğini yine kazanabilir mi bilemiyorum, ama SHP ve DYP de güçlü birer 'çekim merkezi' oluşturamadıklarından ve ellerindeki pek çok silahı Özal'a kaptırdıklarından, birinci parti bile olabilirler.

     Öyle paradox bir durum var ki; Ortadoğu'da ABD Emperyalizmi alabildiğine güçleniyor; Özal, iç politikada 'başkanlığa' geçiş için yollar arıyor ve böylesi bir durumda, Özal, seçmen yaşını 18'e, seçilme yaşını 25'e indirmeye hazırlanıyor; Kürtçeye 'özgürlük'(!) vererek Kürtlerin varlığını bir biçimde kabulleniyor; TCK'nın 141, 142 ve 163. maddelerini değiştiriyor; koşullu da olsa bir af çıkarmaya hazırlanıyor... Güler misin? Yoksa ağlar mısın?

     Neyse, olaylar irademiz dışında olup-bittiğinden, biz, var olan gerçekliği kabul ederek düşünelim ve hareket edelim; eğer, bu Yaz'a doğru çıkarsak, sizlere kavuşmaktan müthiş mutlu olacağımı bilmenizi istiyorum...

     Cumartesi, 18.10;... Öğle arası gazetelere baktım. Cumhuriyet, Adalet Komisyonu Başkanına atfen, Özal'ın yanlış anlaşıldığını ve düşünülenin bir infaz indirimi olduğunu yazıyordu. Yine, aynı habere göre, bu konuyla ilgili olarak Cumhurbaşkanı Köşkü'nde bir komisyon kurulmuş. Hürriyet ise, SHP'nin, hazırladıkları af teklifini meclis başkanlığına verdiğini yazıyordu. Anlaşılan o ki, bu konuda kamuoyu oluşturuluyor ve aynı zamanda tepkiler ölçülüyor. Yalnız, bazı hukukçuların, cezaların tecil edilmesi gibi bir olayın, yürütmenin, yani iktidarın, yargının yetki alanına müdahalesi olarak gördükleri de yazılıyor. Bir başka deyişle, Özal, bu çalışmayla da, aslında yetkilerini artırmaya yönelmiş oluyor muş... Mümkün. Ama, kamuoyu, olayın bu yönüyle değil, diğer yönüyle, yani af yönüyle ilgilenecektir. Bu, her yerde ve her zaman böyle olmuştur.

     Ecevit, 87-88'lerde, bir kereye mahsus infazın çok alt düzeye indirilebileceğini ve böylece Anayasal engelin aşılabileceğini, söylüyordu. Bugünkü gazete haberini okuyunca, bu aklıma geldi. Bu, daha mantıklı bir yol olarak gözüküyor. Sorun şu; bu indirim ne kadar olur? Yani, şu an ayda 12 gün yatılıyorken, bu kaç güne indirilir? Örn: 7 veya daha alta... 89'da, bazı yerlerde, 7 günden bahsediliyordu. Bu durumda, 5-6 yıl cezası kalanlar çıkabilir. İdamlıklara hiçbir yararı olmaz vb...

     Şimdi, ben, nasıl sana yazıyorsam, burada da duygu ve düşüncelerimi söylüyorum. Bunları söylemekten imtina etmiyorum. Yani, içte başka olan ama dışa başka türlü gözükmeye çalışan insanlara fena halde kızıyorum. Ama, yooo..., sanki, hiç böyle bir çıkışı istemiyormuş gibi davrananlar var... Bundan sonraki yaşamımda, böylesi insanlardan uzak durmaya kararlıyım. Böylesi insanların, insana fena halde zararı dokunur... Sözde, bu, temkinlilik veya daha siyasi bir ifadeyle 'politik' bir tavır oluyor!!! Halbuki, alakası yok... Yarın, bir başka ortamda olsak, yahu, ben takılıyordum... der; eminim.

     Ben, onursuz bir yol olmaması kaydıyla, çıkmak istiyorum, arkadaş. Benim açımdan, olay, bu kadar basittir. Kapalı görüşte konuştuğumuz gibi, çıkmak düşüncesi, aynı zamanda beni korkutuyor, ama ne yapayım. Bu korkuyu yenmenin yolu, o korkuyla yüz yüze gelmekten geçiyor. Bundan kaçmak mümkün değil...”(1)

     26.06.2021/Datça/Mehmet Erdal

     (1)





18 Haziran 2021 Cuma

2021.06.19.CEZAEVİ YAZILARI-61: EVDEKİ HESAP!

  Hiç yorum yok

 

     CEZAEVİ YAZILARI-61: EVDEKİ HESAP!

     ...Özal, savaş sonrasına hazırlık amacıyla bazı yeni adımlar atarken (seçmen yaşının 18'e indirilmesi, Kürtçe konuşmanın serbest bırakılması, 141-142 ve 163'ün yeniden düzenlenmesi vb.), fiilen terörü-baskıyı azaltmaya ve savaşın yükünü çalışanların sırtına yıkma anlamına gelen zamları birbiri peşi sıra yapmaya başladı. Özal ve Özal yanlısı basın, savaş sonrasında, elbette kısa sürede biteceği ve Saddam yönetiminin alaşağı edileceği varsayımıyla, ülkede ve bölgede bir 'yumuşama' olacağından bahsediyorlar; insanları aldatıyorlar. Savaşın ne zaman biteceği, nasıl biteceği ve gündeme yeni-hangi tür sorunları getireceği belli değilken, bu söylenenlerin hepsi yalan ve demagojiden ibarettir. Ayrıca, ülke ve bölge ABD'nin daha sistemleşmiş bir hegemonyası altına girerken, 'yumuşama' olacak diye oturup beklenilemez. Bugün, Özal'ın sözde 'yumuşama' ('demokratikleşme') doğrultusunda attığı adımları yetersiz bulan; baskı ve terörüne, yaptığı zamlara şiddetle karşı çıkan etkili, aktif ve kitlesel-yaygın bir muhalefet geliştirmek gerekiyor. Bugün, böyle bir muhalefeti yaratmanın, geliştirmenin ve örgütlemenin nesnel koşulları oldukça uygundur. DS'un dışındaki kesimlerin suskunluklarını anlayamıyorum. Bugün birleşik, kitlesel ve ağırlıkla çalışanlara dayanan bir muhalefet örgütlenmeye çalışılıyorsa, bu suskunluğu anlarım; yoksa, ileride, bugünlerdeki suskunluk için çok göz yaşı dökülür, çok özeleştiri yapılır...” (1)

     “...Bu hafta boyunca, başka hiç bir kimseye mektup yazmadım. Acayip bir halet-i ruhiye içerisindeyim. Biraz okudum, her gün spor yaptım ve durmadan volta attım. Üzerimde acayip bir yorgunluk vardı. Belki bundan, biraz huysuzlaştım... Bu yıl çıkma isteğimi sık sık tekrarlayıp durdum. Buradaki arkadaşlara, önümüzdeki yıl başı açık görüşünde, tavukları yüklenmiş bir biçimde görüşünüze geliyorum, diyorum; gülüyorlar. Geçen gün akşam, Akbulut, koşullar değişiyor, af'ı düşünebiliriz, falan deyince, sen buradaki insanların durumunu görecektin. Bu iktidar, bu yıl af çıkarır mı, bilemiyorum. Ama, sosyal demokratların ellerindeki tüm silahları ya tek tek alıyor ya da etkisiz hale getiriyor; Kürtçe'ye serbestlik verme; 141-142 ve 163 maddenin değiştirilmesi; idam cezalarının yeniden düzenlenmeye çalışılması; sendikalar yasası; seçmen yaşının 18'e indirilmesi vb. Bunlar, savaş sonrasına hazırlık olduğu kadar, olası bir erken seçime de hazırlık olabilir (*). ANAP'lılar, yeniden puan topladıklarını ve yeniden iktidara gelebileceklerini söyleyip duruyorlar. Anketler, DYP'nin birinci, SHP'nin ikinci, DSP'nin üçüncü, ANAP'ın dördüncü parti olduğunu gösteriyorlar (**). ANAP'ın, bu durumda, yeniden birinci parti olabilmesi ve hatta iktidara gelebilmesi için çok şeyler yapması gerekiyor... Yine de, bütün bu yapacaklarına karşın durumunu düzeltebilir mi bilemiyorum. ANAP'ın asıl sorunu, kendisine duyulan güvenin sarsılmasıdır. Onun bu güveni yeniden kazanması çok zordur; ama, eğer, yeniden birinci parti ve hatta iktidar partisi durumuna gelirse, bu, burjuva muhalifi durumundaki partilerin alternatif bir güç olamamalarından kaynaklanacaktır. Böyle bir politik ortamda, iktidara yürüyecek devrimci bir örgütlenmenin olmaması en büyük eksikliktir.; yine de, bugünkü ortamda, emekçilerin kendi iktidarlarını düşünmeleri gerektiği üzerinde bir propaganda yürütmek gerekiyor...” (2)

     “... Bugünkü Cumhuriyet, Özal'ın, bir ceza indirimi yoluna gidilerek, cezaevlerinin, PKK'lılar da dahil boşaltılmasını istediğini, yazıyor. Ne ölçüde doğru, bilemiyorum. Ama, bu haber, burayı, hemen etkiledi. Dışarıya çıkma üzerine hemen şakalar başladı. Bence, bu yıl dışarıya çıksam, hiç de fena olmaz. Özellikle, Yaz ayları başlarında çıksam, çok iyi olacak. Öyle anlaşılıyor ki, Özal, Irak'ın çok yakında ve mutlaka yenileceği varsayımından hareketle, bu yıl içinde erken bir seçim düşünüyor; bu erken seçimi kazanmak için de elinde ne varsa kullanmak istiyor. Bu, bir anlamda, burjuva muhalefetin elindeki bütün silahların alınması ve onların alternatif olmaktan çıkarılması, demek oluyor. Bu, ne kadar tutar, yani, Özal/ANAP iktidarı, yitirdiği güveni ne kadar kazanabilir ve yeniden iktidara gelir, bilemiyorum; ama, Özal, yeniden kazanmak için elinden geleni yapmakta kararlı görünüyor. Bu durumda, Eylül-Ekim aylarından çok önce, bakarsın bu yasama yılında, yani en geç Haziran ayına kadar, böyle bir ceza indirimi de gündeme gelebilir. Gerçekten böyle bir indirim olur mu, olursa ne kadar olur ve bu indirim ile dışarıya çıkabilecekler içinde yer alır mıyım, bilemem, ama bu biçimde bile olsa, dışarıya çıkmaya 'hayır' demem. Buradaki baş ağrıtan sorunlardan dolayı, bu hafta içinde bir başka cezaevine gitmek için dilekçe yazmayı düşünüyordum; bugünkü haberden sonra, bekleme kararım kesinleşti. Bekleyelim ve görelim...(***)

     Bu ayki Demokrat'ı yine iki tane yollamışlar. Yazılardan birisi tütün üreticilerinin ve tütün fiyatlarının bu yılki durumunu (ele) alıyor. Yazıyı yazan arkadaşın Akhisar ve Denizli yörelerini dolaştığı anlaşılıyor. Akhisar'da konuştuğu üreticilerden birisi Mustafa Özel, yani, köylü Mustafa. Bir de fotoğrafı var; tıpkı, on küsur yıl öncesinden belleğimde kaldığı gibi. Mustafa, öz olarak, '70'lerde örgüt vardı ama üye bulmak zordu; şimdi üretici örgütlenmek istiyor ama önderlik edecek kişi yok' diyor. Oğuzhan abi ile yapılan röportajdan ise, Oğuzhan abinin, DY dergilerinde yayınlanan yazıların büyük kısmını yakında bir kitap haline getireceğini anladım. Bu iyi olacak. Bizim dışımızda, kimse, böyle bir şeye cesaret edemez. Çünkü, o kadar sık görüş ve çizgi değiştiriyorlar ki, eskiden yazdıklarının tümü veya büyük çoğunluğu kağıt fabrikasına gidiyor...(****)”(3)

     “... Şu an BBC haberlerini dinliyoruz ve BBC, Irak'ın, BM'in aldığı bütün kararları kabul ettiğini BM'e bildirdiğini duyuruyor. Bu, Irak'ın teslim olduğu anlamına geliyor. Irak'taki yönetimin, Irak'ın açık işgale uğramasını önlemeye çalıştığı anlaşılıyor. Ancak, ABD ve müttefikler, Irak'ın bugünkü tavrını kabul etmekle yetinseler ve daha ileriye gitmeseler bile, Irak, resmen mahvoldu. Irak halkı, onlarca yıl, bu yıkımın acısını çekecek... Bugünden sonraki gelişmeleri ise hep birlikte göreceğiz; şurası açık; bu gelişmeler, Ortadoğu ve ülkemiz halkları için hiç de iyi olmayacak...(*****)” (4)

19.06.2021/Datça/Mehmet Erdal

(*) 20 Ekim 1991 tarihinde erken genel seçim yapıldı.

(**) DYP birinci, ANAP ikinci, SHP üçüncü, RP dördüncü ve DSP beşinci oldular.

(***) 12.04.1991 tarihinde çıkarılan 3713 sayılı 'terörle mücadele kanunu'nun uygulamasına yönelik yapılan itirazdan sonra, Anayasa Mahkemesi, 19.07.1991 tarihinde 146. madde kapsamındaki cezaların da bu yasadan yararlanması gerektiğine karar verdi. Bunun üzerine bizler, idam cezası olanlar 10 yıl, müebbet cezası olanlar 8 yıl...... yatmışlar ise tahliye olurlar denildiği için, 1.08.1991 günü tahliye edildik. (Ben, toplam olarak 11 yıl 7 ay 10 gün yatmıştım ve cezam müebbet idi.)

(****) İddialı olduğunu ifade eden o kadar çok sol, sosyalist, devrimci, demokrat, yurtsever vb. kişi, çevre, grup, parti vb. var ama bunlardan kaç tanesi, var ola geldikleri zaman içerisinde yazıp-çizdikleri düşüncelerini göğüslerini gere gere savunmaya ve kamuoyu ile paylaşmaya cesaret edebiliyorlar?

(*****)Aradan 30 yıl geçti ve Ortadoğu'da yıkım hala devam ediyor. Daha ne zamana kadar? Bugünden geriye bakıldığında, bu gelişmelerin Ortadoğu ve ülkemiz halkları için iyi olduğunu söyleyen tek bir kişi çıkabilir mi?

(1)3.2.1991



(2)10.2.1991



(3)17.2.1991



(4)27.2.1991


11 Haziran 2021 Cuma

2021.06.12.CEZAEVİ YAZILARI-60: İKİ DEĞERLENDİRME/İKİ ÖNGÖRÜ

  Hiç yorum yok

 

CEZAEVİ YAZILARI-60: İKİ DEĞERLENDİRME/İKİ ÖNGÖRÜ!

     “... Bizim vatandaşın selamını kabul ediyorum, ama oldukça açık bir biçimde dile getirdiği önerisini ise kabul etmiyorum, etmeyi doğru bulmuyorum. Bugün böyle bir öneriyi kabul etmek, çok farklı ve hiç istemediğim, hep kaçınmaya çalıştığım yorumlara yol açar; hatta, özellikle böyle bir yorumun yaygınlaştırılacağına eminim. Dahası, benim bu öneriyi kabul etmem, olumlulukları değil, olumsuzlukları geliştirir ve meşrulaştırır. Halbuki, ben, özellikle, bugüne kadar gözlenen ve gözlenmeye devam edilen olumsuzlukların ortaya konulmasını, kabul edilmesini ve bunların aşılmaya başlanacağı bir sürecin gündeme getirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca, bu öneriyi kabul edersem, taraflardan birinin üzerine bir çizgi çizilmesi kalıcılaşacak ve ben de bu çizilme olayına ortak olur bir görünüm içine gireceğim. Düşünce olarak, onun 'bitti' dediği kesimin tamamı için olmasa bile, büyük çoğunluğu için aynı şeylere katılsam bile, ben, bunun nesnel olarak, yani herkesçe kabul edilebilir bir gerçeklik olarak yaşanılmasından yanayım. Bunun yolu ise, pratikten geçiyor. Ayrıca, bu, yalnızca özgüldeki gelişmeler çerçevesinde değil, geneldeki, merkezi düzeydeki gelişmeler çerçevesinde, o gelişmelere bağlı olarak ele alınmalıdır. Aksi halde, kesin bir çözüm değil, her zaman spekülasyona açık ve baş ağrıtıp duracak bir çözüm söz konusu olur. Ben, bu anlamda, yeterince başımın ağrıdığına ve spekülasyonun yapıldığına inanıyorum. Nitekim, bugünkü konumu yeğleyerek, her şeyin açıkça ortaya çıkabileceği ve anlaşılabileceği bir süreci başlattım; süreç içinde ortaya çıkan gerçeklik, ortada. Ben doğrulandım. Yalnız olmama karşın, konumum, dışımdakileri çok rahatsız ediyor, bunu biliyorum. Nasıl olursa olsun, benim bu konumumun sona ermesi şiddetle, herkesçe şiddetle arzu ediliyor, bunu da biliyorum. Bu nedenle, bugün, en azından özgülümüzde, sayı değil, konum ve ortaya konulan tavır önemli oluyor. Ben, baştan öngördüğümden de ötede bir konuma ulaştım. Bir mektubunda yazdığın gibi, ki buna katılmıştım, bu hiç de kolay olmadı. Ama, inan ..., bazı şeylerin ortaya çıkmasını hedeflememe karşın, şu anki konumu aklımdan bile geçirmiyordum. Ama, oldu. Öyleyse, bunun değerini bileceğim ve çarçur etmeyeceğim. Görürsen ve yeniden açarsa, sen değil, o açarsa, bunları aktarabilirsin. Yani hepsini değil, gerekli olanları. Ayrıca, şunu düşünüyorum; özellikle buralarda, her şeyi, içerisinde uzun dönemli ve gerçeği yakalamaya yarayan öğeler bulunsa ve bunlar tespit edilse bile, görünürdeki şekliyle değerlendirmek yanlıştır. Dışarıda olduğundan çok daha fazla ve vurgulayarak, buralarda toparlayıcı ve herkesin kendini aşmasına olanak tanıyan bir tavır ortaya konulmalıdır. Bu nedenle, buralara, bugün, doğrudan müdahale yerine, dolaylı bir müdahale gereklidir. Bu ise, yalnızca, buraların, geneldeki gelişmelere bağlı olarak bir eklemlenme süreci içerisine girmesini istemekle ve bir bakış açısı sunmakla mümkün olabilir. Ondan ötesini, bugün için, tamamen iç dinamiklere bırakmak gerekiyor. Böylesi nesnel bir süreç yaşanması, çok yararlı olacaktır. Aksi halde, özgülümüzde görüldüğü gibi, her şey çarpıklaşacak ve dumura uğrayacaktır. Kısacası, her yerde olduğu gibi, özellikle buralarda, insanların önü açılmalı ve insanlara, kendilerini aşma şansı verilmeli; insanlar eğer istiyorlarsa, kendileri kulvar dışına çıkmalılar. Bu, herkes için ve her anlamda yararlı olacak... Bu ise küçük hesaplar ile değil, her türlü hesabın ve duygusallığın ötesinde bir tavır ile hareket edilmesiyle mümkün. Bırakalım, insanlar, kendi gelecekleri için kendileri karar versinler...” (1)

     “... ABD ve yandaşlarının Irak'a saldırısıyla, nihayet beklenilen ve korkulan savaş başladı. Dünya, CNN vasıtasıyla, korkunç bir ABD yanlısı enformasyona tabi tutuldu.

     Irak'ın Kuveyt'i işgalini doğru bulmamaya devam ediyorum. ABD ve yandaşlarının Irak'a saldırısı öncesi, böyle bir savaşın çıkmasına ve Türkiye'nin bu savaşa katılmasına karşı çıkanlardan birisiyim. Bu nedenle, 'Savaşa hayır' ve 'Bağımsız Türkiye' şiarının yükseltilmesi gerektiğine inandım. Savaş başladığına göre, Türkiye'nin bu savaşa karışmasına karşı çıkmaya devam etmek gerekiyor. Sen bu mektubu aldığında, Türkiye savaşa girmiş olur mu bilemiyorum; ama, Özal yönetiminin, İncirlik üssünü kullandırarak, Irak'a dolaylı olarak saldırması ve Irak'ı kışkırtıp durması, çok iğrenç ve çok tiksindirici bir olay. Şimdi, Irak İncirlik üssünü bombalasa, şahsen ben, önce Irak saldırdı, vay nasıl saldırır?, diyemem. ABD ve Özal yönetiminin istediği de böyle bir saldırıdır. O zaman, aradıkları bahane bulunmuş olacak. Ama, Saddam yönetimi, şimdilik de olsa, olayı görmemezlikten gelmeye ve bir anlamda bu tuzağa düşmemeye çalışıyor. Saddam, fazlaca sevinemiyorum ama, çok mantıklı olarak, İsrail'i vuruyor. Bu, onun hesapları açısından çok yerinde. Çünkü, İsrail savaşa girerse, savaş, bir Arap-İsrail savaşına dönüşebilir; ABD ile Arap yandaşları arasında çelişki baş gösterebilir ve Arap halkları ayağa kalkabilir. Gerçi, Suriye ve Mısır hükumetleri, İsrail'in olası bir saldırısını sorun etmeyeceklerini duyurdular ve uzun dönemde, kendi ülke halkları ile aralarında bir uçurum yarattılar, ama asıl olarak, şu işbirlikçi ve hain Fahd yönetimine fitil oluyorum. Savaş başladıktan sonra, yüksek sesle, ulan Saddam, diyordum, batarken, hiç olmazsa şu Riyad'a bir füze yolla ki, bu pislik Fahd yönetimi Allahına kavuşsun. Ne zaman ki füze yolladığını duydum, müthiş sevindim. Saddam, her şey bir yana, şu an, bir mahalle kabadayısına benziyor. Mahalledeki herkes ya ona saldırıyor ya da onun dövülmesine seyirci kalıyor. Buna karşın, Saddam, var gücüyle direniyor. Bu olay karşısında adama hem acıyorum hem de hayranlık duyuyorum. Belki yenilecek ve ölecek, ama öldükten sonra, asıl o zaman, Arap halkları nazarında bir kahraman mertebesine yükselecek. Türkiye dahil, bugünün galipleri, lanetlenecek ve tiksintiyle anılacak. Ben, Saddam'ın kahramanlaştırılmasını doğru bulmuyorum, ama nesnel olarak, halklar açısından öyle olacak.

     Saddam yenilirken, ABD'ye kafa tutan ve kafa tutmaya yeltenecek herkese, bir ders veriliyor. Bugün önemli olan, Saddam'ın yenilip-yenilmemesi değildir, ABD'nin kazanmasıdır; bu ise, bölgedeki ve bütün dünyadaki ülkeler halkları için hiç de iyi bir şey değildir. Baştan, ABD ve yandaşlarının kazanmaması için elden gelen her şey yapılmalıydı ve bu anlamda da, bu savaş çıkmamalıydı... Ama çıktı ve büyük bir ihtimalle, ABD kazanacak... Saddam faresinin ABD kedisi tarafından yakalanması yerine, Irak halkları tarafından yakalanması çok iyi olurdu. Şu an, bu savaşın, Saddam başta bulunsun veya bulunmasın, bir Vietnam'a dönüştürülmesini çok istiyorum.

     Saddam'ın yıkılması sonrası bağımsız bir devlet kuracaklarını düşleyen Kürtler ve iktidara geleceklerini uman anti-ABD'ci güçler, aldanıyorlar. Bunlar, birer .... ABD, Saddam'ı devirecek ve sonra da, bunlara, buyurun, diyecek; özellikle Kürtlere ha? Türkiye'ye rağmen ha? Bunlar, on yıllardır yaşadıklarından hiç ders çıkarmayan ... .ABD, Irak'a ve Ortadoğuya yerleşmeye geliyor. Hak, hukuk, adalet. vb. için değil. Kendi çıkarlarını garanti altına almak için geliyor. Bu nedenle, Iraklı Kürt veya Arap radikalleri, öncelikle ezilecek olanlardır. ABD'nin Ortadoğuya yerleşmesi ve Türkiye'nin, Ortadoğu'nun jandarması veya jandarmalarından birisi olması, ne Türkiye halkları için ne de Ortadoğu halkları için hiç de iyi olmayacaktır. Ülkemizde, bizlerin omuzlarındaki yük artmıştır...

     Olaylar hızla devam ediyor. Şu andan sonraki süreçte İsrail, Türkiye ve başka ülkeler savaşa girer mi bilemiyorum. Ama girerse, savaş daha da karmaşıklaşacak ve böyle bir savaş çok kanlı geçecektir. Savaş sonrası ise, kan akmaya devam edecektir. Bu kez, şimdi savaşın özü gereği öldürülen halklar, bilinçli olarak, susturulmak için öldürülecektir. Tek avuntum, eğer örgütlenebilirse, ABD ve yandaşı işbirlikçilere karşı doğan öfke, kin ve anti-ABD'ci eğilimlerin doğuyor olmasıdır...” (2) (20.01.1991/NAZİLLİ)

     12.06.2021/Datça/Mehmet Erdal

     (1) 20.01.1991


     (2) 20.01.1991


4 Haziran 2021 Cuma

2021.06.05.CEZAEVİ YAZILARI-59: DEJAVU

  Hiç yorum yok

 

     CEZAEVİ YAZILARI-59: DEJAVU

     'Cezaevi Yazıları' başlığı altında yayınladığım yazılarım, ki bu bölüm ile birlikte 59 bölüm oldu, bir kaç tanesi hariç, tamamen, o dönemde yazdığım ve bugüne kadar bir biçimde koruna gelmiş yazılarımdır.

     Burada yayınladıklarım, 1981 yılı Nisan ayı ile 1991 yılı 1 Ağustos tarihleri arasında yazdığım yazılarımın tümü değildir; kayıp olan ve hala bir biçimde aramaya devam ettiğim ya da bu başlık altında yayınlamayı uygun bulmadıklarım da vardır. Keza, paylaştıklarım, bazıları hariç, paylaştığım yazının bütünü de değildir.

     Umuyorum ki, aynı süreci birlikte ya da benzer koşullarda yaşadığımız başka arkadaşlarımız da benzer paylaşımlar yaparlar ve beni, çok mutlu ederler. Çünkü, yalnız olmadığını bilmek, güzel bir duygudur!

     ***

     Bugünkü yazılarım, Aralık 1990 tarihli; tahliye olmamıza daha 7 ay var. Haliyle, biraz daha devam edeceğim...

     ***

     “... Yani, herhangi bir konuda kendi düşüncesini, doğrudan birinci tekil şahıs olarak ifade etmiyor; bunun yerine, bana yönelik olarak, söylüyor. Sanki, bu, onun belirgin bir davranışı... Bu duruma, (bir-iki olsa belki kızmam) kızıyorum. Bence, burada, böyle davranmanın anlamı yok; keza, dışarıda da... Ne düşünüyorsa, ya açıkça söylemeli ya da söylememeli... Bu davranışı, politik bir davranış olarak falan da değerlendirmiyorum. Bu, biraz kurnazlık, biraz da karşıdakini kullanmaya çalışma oluyor. Bizim arkadaşlar arasında da -yıllarca- böylesi davranışlara tanık oldum. Böylesi davranışlar karşısında, çoğunlukla, rıza gösteren bir tavır içerisine girmiyorum. Hey, benim omuzumdan ateş etme, diyorum. Hemen, omuzumu açıyorum, bak, iyice nasır bağladı, diye sesleniyorum. Buca'da iken, bir futbol (maçı) sırasında -83'de- yere düştüğümde yara olduğundan ve onun izi kaldığından, bu omuz açmam, oldukça yerinde bir davranış oluyor...

     ... Bu iktidar, ne kadar dirense de, artık, yükselen dalganın etkisiyle, daha çok alabora olup duracak. Biraz önce, tv'de, 200'den fazla metal iş yerinde yeni grev kararı alındığı, söylendi. Bu, çok iyi oldu. Bu büyük ölçüde kendiliğinden yükselen dalga, SHP ve DYP'nin 'erken seçim' hesaplarına yarıyorsa da, onların bu hesaplarını aşma potansiyeli de taşıyor. Akbulut, SHP'nin toplumsal hareketlilikler yaratma eğilimine karşı, bunun çok iyi düşünülmesi gerektiği uyarısını yaptı. İktidar, burjuva muhalefetin, sine-i millet vb. tehditlerinden değil, asıl bu olaydan öcü gibi korkuyor. Çünkü, bu tür kitlesel hareketlilikler, bileşik kaplar yasası gibi, yeni hareketlilikleri yaratıyor, özendiriyor; toplumu her yönden sarsıyor, tıpkı Zonguldak'ta yaşanılan grev gibi... On binler, on günden fazladır, sokaklarda; korkuyu üzerlerinden atıyor, bütün özlem ve istemlerini haykırıyor. En önemlisi, çok şey öğreniyor. Gazeteler, eyleme, yalnızca işçilerin değil, onların eşlerinin, çocuklarının; esnafın, belediye işçilerinin, tüm demokratik kuruluşların... katıldığını yazıyor. Zonguldak, şimdi, bir anlamda, laboratuvar görevi görüyor. Önemli olan, bunun kendiliğindencilikten kurtarılması ve bilinçli olarak yönlendirilen bir eylemliliğe dönüştürülmesidir. Önümüzdeki günlerde, eğer, bu işçi direnişleri, diğer işçilerce, öğrencilerce, esnafça, aydınlarca, köylülerce vb. çalışan, en genel anlamıyla, bu iktidara muhalif güçlerce desteklenebilirse, çok harika olacak. SHP ile DYP'nin 'erken seçim'i sağlama doğrultusundaki ortak tavırları, bu eylemlilikleri geliştirebilir. Bu anlamda, iyi olur... Ama, yalnızca onların 'erken seçim' hesaplarına hizmet eder ve o noktayı aşamazsa, oldukça eksik ve haliyle kötü olur. Yer yer harekete geçmiş bir potansiyel, yeterince değerlendirilememiş olur. Bir-iki gün önce, Mümtaz Soysal bile, SHP ve DYP'nin, Zonguldak'tan öğreneceği çok şeylerin olduğunu yazıyor ve onlara, alkışlama -SHP, öğle saatlerinde alkış ile protesto etme önerisi getiriyormuş, halka- eylemini aşacak bir tavrın geliştirilmesi gerektiğini, yazıyordu. İktidar, ekonomik açıdan, işçiler de dahil, çalışan kesimlerin ekonomik istemlerini bile karşılayacak durumda değil... O nedenle, istese bile, ekonomik istemleri karşılayıp, bu toplumsal muhalefeti pasifize etmeyi başaramayacak, gibi görünüyor. Bu noktada önemli olan, bu hareketliliklerin, ekonomik haklarda bir uzlaşma yolu bulunup bitirilmemesi ve giderek siyasallaşması gerektiğini kavramaktır. İktidarın dayanacak hiç bir dayanağı kalmadı. Ordu kesiminden bile emin değil... Irak ile olası bir savaş, o da belki, onun imdadına yetişebilir. Ama, olası savaş durumunda kesilmeyen, aksine büyüyen bir toplumsal hareketlilik, onun için iyice kötü olur. Şimdi, darbe vb. korkularına aldırmadan, bunları da önleyebilecek tek gücün toplumsal hareketlilik olduğunu bilerek, ileriye doğru yürümek gerekiyor... TBKP sekreteri Kutlu, serbest piyasa ekonomisi anlayışı açısından, ANAP'a yakın olduklarını söylemiş... TBKP, legalleşmenin ANAP'ın hoşgörüsüne-onayına bağlı olduğu varsayımıyla hareket ederek, ANAP'a fazla karşı çıkmıyor; ama, bu tavrı, onun canına ot tıkama tehlikesini de gündeme getiriyor. TBKP, 'yeni düşünce biçimi' gereği, giderek yükselen bir toplumsal muhalefet ve onun içinde örgütlenme anlayışı yerine, onun dışında kalarak örgütlenmeye çalışma anlayışını savunuyor, gözüküyor. Bu nedenle, mevcut toplumun savunucusu tüm kesimler nezdinde meşrulaşmaya çalışıyor, ama en sağdaki-reformist muhalif güçlerin bile gerisinde kalan bir konumlanma içerisine düştüğünü göremiyor veya bunu yeğliyor...” (1)(12.12.1990)

     “... TV, Özal başkanlığında toplanan hükumetin, olağanüstü hal yasasında bazı değişiklikler yaptığını, söyledi. Özal, son günlerde kaybettiği puanları, yeniden kazanmaya çalışıyor, olmalı. Ama, bunun için, yine, insanları kör ve aptal yerine koyma, yani onları aldatma yolunu deniyor. İnsanların ağzına bir parmak bal çalıyor ve bununla yetinin; uslu durursanız, arkası gelir; benden umudu kesmeyin, diyor. Bugünkü değişikliklere, Doğu'da işlerin iyiye gittiğini gerekçe gösteriyor. Halbuki, Yüzyıl, bir subaya atfen, istisnalar dışında, her çatışmada, ordunun daha çok kayıp verdiğini yazıyor. Buna göre, ordu, kayıplarını gizliyor ve PKK'yı 'kaybeden' taraf olarak göstermeye çalışıyor. Savaşan taraflar açısından, bu, anlaşılır bir şeydir. Ama, gerçek bu iken, bugünkü değişikliğin nedeni olarak Doğu'da 'işlerin iyiye gittiğinin' söylenmesi bir yalandır. Asıl neden, son haftalardaki siyasal gelişmelerdir. Bu değişikliklerin bir aldatmaca ve oyalamaca, var olan toplumsal muhalefetin ve tepkilerin bir kısmını pasifize etme çabası olduğunu ortaya koymak gerekiyor. 'Allah sevdiği kula, önce eşeğini kaybettirir ve sonra buldururmuş.' Özal/ANAP iktidarının yaptığı da, budur. Önce kepçeyle alıyorlar ve sonra, kaşık kaşık veriyorlar...” (2) (16.12.1990)

     (12/16 Aralık 1990/Nazilli)

     05.06.2021/Datça/Mehmet Erdal

     (1) 12.12.1990




     (2) 16.12.1990