2021.05.01.CEZAEVİ YAZILARI-54: ÖRGÜTLENME, BİRLİK VE MÜCADELE ÜZERİNE (2)
CEZAEVİ YAZILARI-54: ÖRGÜTLENME, BİRLİK VE MÜCADELE ÜZERİNE (2) (*)
(Geçen bölümün devamı)
BİRİM 'CEPHE' ÖRGÜTLENMESİ NEDİR? NE DEĞİLDİR?
“... Bu satırların yazarına göre, N...... Cezaevinde (**) ve bütün cezaevlerinde oluşturulacak bir 'birlik', öncelikle, teorik bir önermenin, yani savunulan 'örgütlenme' anlayışının bir ifadesi olmak zorundaydı; cezaevlerinin 'özgün' yerler olması, ki öyleydi, oluşturulacak 'birliğin', öncelikle böyle ele alınmasını dıştalamazdı. Bu 'birlik', bir 'cephe' örgütlenmesiydi. Ancak, merkezi düzeyde oluşturulacak bir 'cephe' örgütlenmesi değil, bir 'birim' düzeyinde oluşturulacak bir 'cephe' örgütlenmesiydi; yani, 'birim cephe' idi. Şüphesiz, pek çok etkene bağlı olarak, El Salvador'daki 'cephe'de görüldüğü üzere, 'klasik cephe'den farklı olan 'cephe'lerin oluşturulması mümkündü; ama, bütün 'cephe'lerin taban örgütleri aynıydı; 'cephe'nin tabanını, yani temelini oluşturan, 'cephe'yi gerçekten 'cephe' yapan, 'cephe'nin üzerinde yükseldiği, bu 'birim cephe' örgütlenmesiydi ve bu, hiç bir ülkede, yalnızca siyasi hareketlerden oluşmazdı. Birimdeki 'cephe' örgütlenmesi, 'cephe' içerisinde yer alan siyasi hareketler ile birlikte, bu örgütlenmeye katılmak isteyen herkesi kucaklardı, kucaklamalıydı. Aksi halde, 'cephe'nin, özünde, kitlelerin mücadele içindeki veya mücadeleye çekilmesi gereken kitlelerin birliğini sağlamak demek olduğu, boş bir söz olurdu. Böyle bir 'cephe' ise, kendisinden beklenen görevleri yerine getiremezdi. Böyle bir 'cephe'nin oluşturulmasında ve görevlerini yerine getirmesinde, hiç şüphesiz, 'cephe' içerisinde bir araya gelen veya bir araya gelecek olan siyasi hareketlerin, belirleyici bir rolü vardı. Siyasi hareketler, bir 'cephe'nin temelini, bel kemiğini ve önder gücünü oluştururlardı. Bu yadsınamazdı. Yani, siyasi hareketlere rağmen bir 'cephe' oluşturmak olanaksızdı, oluşturulsa bile kalıcılaşması ve tarihsel bir görevi yerine getirmesi söz konusu değildi. Ancak, bu, bir 'cephe'nin, yalnızca siyasi hareketlerden oluşması gerektiğini savunmaktan çok farklı bir anlayıştı. 'Cephe'nin, yalnızca siyasi hareketlerden oluşmasını savunmak, 'cephe'nin kitlesel özelliğini daraltmak demekti. Teorik olarak, herkesin, yani bir 'cephe' içinde bir araya gelebilecek ve bir araya gelmesi gereken herkesin mutlak bir biçimde herhangi bir siyasi hareket içinde yer aldığı varsayımıyla, yalnızca siyasi hareketlerden oluşacak bir 'cephe'nin kurulması mümkündü; ama, nesnel olarak, hiç bir zaman, böyle bir şey gerçekleşemezdi. Çünkü, herkes, mutlak bir biçimde, herhangi bir siyasi hareket içinde yer almazdı; mutlaka, siyasi hareketlerin dışında kalanlar ama bir 'cephe' örgütlenmesi içinde yer alarak mücadele etmek isteyenler bulunurdu. Ayrıca, teorik düzeyde, yalnızca siyasi hareketlerden oluşacak bir 'cephe' mümkün olsa bile, yine de, bunun anlayışı, bu 'cephe' yalnızca siyasi hareketlerden oluşur, biçiminde formüle edilemez ve savunulamazdı... Bir 'cephe' içinde yer alan siyasi hareketlerin veya onlardan bazılarının veya birisinin, 'cephe'nin 'önder gücü' olması, mutlak bir biçimde dayatılacak ve kabul ettirilecek bir şey olarak kavranamazdı. Bu, her siyasi örgütlenme açısından 'olması istenen' bir şeydi ve her siyasi hareketin, böyle bir şeyi istemesi çok doğaldı; çünkü aksini düşünmek, onun iddiası ve varlık şartıyla çelişirdi, ve onun hakkıydı; ama, bu, pratik içinde, o siyasi örgütlenmenin, 'kazanmaya çalışması' gereken bir şeydi. Yani, bir siyasi hareket, ancak kendi görüş ve önerilerinin yaşama geçirilmesi halinde ve kendi önderliği altında mücadelenin sürdürülmesi halinde mücadelenin gerçekten doğru bir çizgide yürütüleceğini ve gerçekten, o zaman başarıya ulaşılabileceğini düşünüyor ve söylüyorsa, ki böyle olmalıdır, o zaman, bunu yaşanılan bir gerçeklik haline getirecek bir çaba göstermelidir. Bu, 'zor'la sağlanacak bir şey değildir. Bu, en doğru önerileri sunmakla, militan bir mücadele çizgisi izlemekle, kitleleri kazanmakla, 'cephe' kararlarını var güçle yaşama geçirmekle vb. vb. sağlanabilir bir şeydir. Bunun dışındaki bir 'önderlik' anlayışı, savunulamazdı. 'Cephe'nin, yalnızca siyasi hareketlerden oluşmasını savunmak, bir başka açıdan da 'örgütlenme' anlayışına tersti; 'örgüt', yalnızca 'siyasi örgüt' olarak anlaşılamazdı. Dolayısıyla, 'örgütlü insan' denilince, yalnızca 'siyasi örgüt' üyesi insanlar da anlaşılamazdı. 'Siyasi örgüt', en (üst) düzeydeki örgütlenme biçimiydi ve bu anlamda, bir 'siyasi örgüt' üyesi insan, en üst düzeyde 'örgütlenmiş' insan demekti. Teori, bu insanların, toplumun 'en nitelikli' insanları olduğunu ve olması gerektiğini veri olarak kabul ediyordu. Ancak, devrimciler, yalnızca, bu niteliklere sahip insanları bir 'siyasi örgütlenme' içerisinde 'örgütlü insanlar' haline getirmeyi savunmuyorlardı; aynı zamanda, bu insanların dışındaki insanların da niteliklerine, yeteneklerine, bilgilerine, becerilerine, isteklerine vb... ve aynı zamanda mücadelenin gereksinimlerine uygun olarak, farklı örgütlenmelerde örgütlenmesine, bir başka deyişle, daha farklı düzeylerde 'örgütlenmiş insanlar' haline getirilmesine çalışılmasını savunuyorlardı. Öyleyse, herhangi bir 'siyasi örgütlenme' dışında bulunan ama bir başka örgütlenme içinde yer alan bir insan da, o düzeyde de olsa 'örgütlü insan' olurdu. Hayır, böyle bir şey olmaz, bu insan, bir 'siyasi örgütlenme' içinde yer almadığı için, farklı düzeydeki bir örgütlenme içinde yer alsa bile, yine de 'örgütsüz insan'dır denilemez. Bu anlamda, herhangi bir 'siyasi örgütlenme' içinde yer almayı savunmayan, ama farklı düzeydeki bir örgütlenme içinde yer alan bir insan veya insanlar, 'örgütsüzlüğü' savunuyorlar diye de eleştirilemez ve suçlanamazlar... Mücadele'de ve dolayısıyla bir 'cephe'de, siyasi hareketlerin yeri olmadığını, bunlara gerek olmadığını; bunların, olumsuzlukların kaynağı olduğunu ve bu anlamda, siyasi hareketlerin dışında bir 'mücadele' yürütülmesini ve bir 'cephe' oluşturulmasını savunmakla bu anlayış arasında hiç bir benzerlik ve ilişki yoktu. O halde, cezaevlerinde oluşturulacak 'birlikler', doğru bir 'örgütlenme' anlayışına uygun olarak, özünde, bir 'birim cephe' örgütlenmesi olarak ele alınmalıydı. Yalnızca siyasi hareketlerden değil, içinde yer almak isteyen bütün siyasi hareketlerden ve tutsaklardan oluşmalıydı. Yine bu satırların yazarına göre, bu siyasetlerin oluşturdukları 'birlik', gerçeklikte, kalıcı bir örgütlenme değil, bir 'güç ve eylem birliği' idi. 'Birlik', yani 'cephe' oluşturulması çalışmalarının ilk anlarında, pek çok nedene bağlı olarak, böylesi 'güç ve eylem birlikleri' oluşturulabilirdi. Ancak, bunlar, ne 'cephe' olarak kabul edilebilir ve ne de 'kalıcı' olacağı savunulabilirdi. Bunlar, 'zorunluluğun' ifadesi olarak, bir 'başlangıç' noktası olarak ele alınabilir, ki bu anlamda olumlu adımlardır, ancak, süreç içerisinde, geliştirilerek, ardıcıl adımlar atılarak, yerini 'gerçek' ve 'kalıcı cephe' örgütlenmesine bırakacak-bırakması gereken 'geçici' örgütlenmeler olarak değerlendirilebilirdi. Cezaevlerinin 'özgün' yerler olması, 'birim cephe', ki bunun adı çok önemli olmamakla birlikte 'komite' veya 'konsey' olarak ifade edilebilirdi, anlayışına uygun olarak bir 'birlik' yaratılmasının önünde engel değildi ve bunu geçersiz kılmazdı. Bir başka deyişle, cezaevlerinin 'özgün' yerler olması, 'yanlış' bir anlayışı 'meşrulaştırmanın' gerekçesi olamazdı. Cezaevlerinin 'özgün' yerler olmasından, 'birlik' açısından, şunlar anlaşılmalıydı: Cezaevlerinde, aynı siyasi hareketlerden insanlar birlikte yaşıyorlardı ve bunların sayıları da biliniyordu. Ayrıca, siyasi hareketlerinden farklı nedenlerle ayrılan ve 'örgütsüz-bağımsız' kabul edilen siyasi tutsaklar da vardı. Bu 'örgütsüz-bağımsız' kabul edilen siyasi tutsakların bir kısmı, belki bazı cezaevlerinde ve bazı dönemlerde çoğunluğu pek çok nedene bağlı olarak, bugününü ve geleceğini, devrimci bir mücadelenin ve örgütlenmenin dışında kalmak biçiminde değerlendiriyordu. Şimdi, bu gerçeklikte, bu gerçekliğe uygun bir 'birlik' nasıl oluşturulabilirdi? Şöyle: 'Birlik', ilke olarak bütün siyasi tutsakları, ister herhangi bir siyasi hareket içinde yer alıyor olsun, ister bir koğuş düzeyinde ve isterse tek bir kişi olarak yaşıyor olsun, kucaklamaya çalışmalıydı. Bu 'birlik' içinde yer almak isteyen ve alınacak kararlara, azınlıkta ve hatta tek kalsa bile, uyacağını taahhüt eden siyasi tutsaklara, düşüncesini söyleme, öneri sunma, eleştirme ve alınacak kararlar olduğunda, iradesini belirtme hakları tanınmalıydı. Bu anlamda, her siyasi tutsak, 'eşit' konumda olmalı ve bir oy hakkına sahip olduğunu bilmeliydi. Ancak, siyasi hareketlerin, kendi iç işleyişleri ve kararların nasıl alındığı, dışındaki hiç bir siyasi hareketi ve tutsağı ilgilendirmezdi. Dışındaki herkes, buna saygı duymalıydı. Bir siyasi hareketin tutsakları, kendi içlerinde nasıl karar alırlarsa alsınlar, sonuçta, sayısal gücü kadar bir ağırlığa sahip olmalıydı. Eğer, cezaevinde, siyasi hareketler dışında, 'örgütsüz-bağımsız' kabul edilen hiç bir siyasi tutsak bulunmuyor veya oluşacak 'birliğe' bunlardan hiçbir kimse katılmıyor ise, 'alınmıyor' ise değil, o zaman, siyasi hareketlerin sayısal güçlerini göz önünde bulundurarak, bir oranlama sistemi geliştirilebilirdi. Bu 'birlik'te alınan kararlar, 'bağlayıcılık' ilkesinin olduğu ve kabul edildiği varsayımıyla, ki aksi düşünülemez, bazı siyasi tutsakların hasta, tahliye, infaz vb. durumları göz önüne alınarak, daha 'esnek' bir yaklaşımla yaşama geçirilebilirdi. İşte bu satırların yazarına göre, bu özde ve bu çerçevede, cezaevlerinde bir 'birlik' oluşturmak, hem 'doğru' hem de mümkündü. Bu 'birlik', on bir siyasi hareketin ve DY'cuların (B) kesiminin (***) oluşturduğu 'birlik'ten çok daha demokratik, kitlesel, kalıcı ve dolayısıyla siyasi tutsakların sorunlarını çözücü olabilirdi. Bu oluşan 'birlik'te, bir tek kişiden oluşan bir siyasi hareket ile 40-50, hatta 70-100 kişiden oluşan bir siyasi hareket, 'eşit', yani birer oy kullanıyor ve öyle zamanlar oluyor ki, sayısal gücü çok fazla olan ve bütün yükü yüklenen siyasi hareketler, sayısal gücü az ama oyu fazla siyasi hareketlerin görüşlerini yaşama geçirmek zorunda kalıyordu, kalırlardı; veya, sayısal gücü fazla olan siyasal hareketler, alınan kararları beğenmedikleri zaman, tek başlarına hareket edebiliyorlar ve o zaman da ortada, nesnel olarak, 'birlik' diye bir şey kalmıyordu. Yaşanılan on yıldan fazla süren dönemin bir sonucu olarak, siyasi hareketleriyle hiçbir ilişkisi veya ciddi bir ilişkisi olmayan, siyasi hareketlerinin geçmişteki görüşlerini yeterince ve bugünkü görüşlerini ise hiç bilmeyen, siyasi hareketleri merkezi bir bütünlükten ve yapılanmadan uzak bulunan, siyasi hareketlerinin ülke pratiğinde varlığı-yokluğu belli olmayan vb... temsilciler, yalnızca siyasi hareketlerini temsil ettiklerini söyledikleri ve öyle de kabul edildiği için, kendi dışındaki siyasi tutsaklar üzerinde bir 'karar verme' hakkına sahip olabiliyor ve onlara 'ikinci sınıf' tutsak muamelesi gösterebiliyordu... (İşte, bu düşüncelere sahip olan bu satırların yazarı, 13.10.1990 tarihinde, bir nüshası ekte gönderilen bildiriyi, cezaevi geneline dağıttı.) (****)
Oluşan bu 'birliğin', 'birlik' dışı gördüğü 'örgütsüz-bağımsız' kabul edilen siyasi tutsaklarla kurmayı düşündüğü ilişki ise şöyle olacaktı: 'Birlik', gereksinim duyduğu anlarda, ister tek tek, ister, eğer öyle yaşıyorlarsa, koğuş olarak, bunların görüşünü alacaktı. Ancak, bu alınan görüşlerin ne ölçüde dikkate alınacağı konusundaki tüm 'tasarruf hakkı', 'birlik' içinde yer alan siyasi hareketlere aitti. Buna karşılık, 'örgütsüz-bağımsız' kabul edilen siyasi tutsaklar, alınacak kararları doğru bulup-bulmadıklarına göre, bu kararları yaşama geçirip-geçirmemekte özgür olacaklardı.
Ne kadar yanlış bir anlayışın ürünü olursa olsun, hiçbir 'örgütlenmeye' sahip olmayan N...... Cezaevinde, bir kısım siyasi tutsağı bir araya getirdiği, cezaevi yönetimi karşısında bir 'güç' oluşturduğu ve somut bir adım olduğu için, 'olumlu' bir girişim olarak değerlendirilmesi mümkün, ki bu satırların yazarı, 13.10.1990 tarihli bildirisinde , onun olumlu yönlerini vurgulamanın ve öne çıkarmanın doğru bir tavır olduğunu düşünerek, sonraki süreçte, bunu tamamlayacak ve geliştirecek adımların atılmasını cezaevine önerdi.
Bu 'birlik' içinde yer alan on bir siyasi hareketin mensubu tutsaklar açısından, bu anlayışın nedenleri olarak, şunları sıralayabiliriz:
1- Bu siyasi hareketlerden tutsaklarda, 'ilkel' bir sosyalizm anlayışı söz konusudur. Bu arkadaşlar için 'Sosyalist Demokrasi', lüzumsuz bir şeydir ve 'mücadele kaçkınlarının' sığındıkları bir 'liman'dır; Devrimciler için, 'kitle' önemlidir ama öyle, her zaman dikkate alınacak ve her şeyi belirleyecek bir şey değildirler. 'Devrimci proletaryanın temsilcileri', gerekirse, kitle-mitle dinlemezler.
2- 'Örgütlenme' anlayışı konusundaki bilgileri çok sığ ve yetersiz.
3- 'Birim cephe' örgütlenmesi konusunda, hiçbir somut görüşe sahip değiller. Bu, 'iş yeri komiteleri'ni öneren ve savunan siyasi hareketlerin tutsakları için de geçerlidir... 'Birlik' içinde yer alan DY'cuların (B) kesimi için ise, on bir siyasi hareketten tutsaklar için belirtilen iki maddeye 'ek' olarak, bu arkadaşların, DY'un 'Direniş Komitesi' anlayışını yeterince kavrayamadıkları ve cezaevi koşullarında 'doğru bir birlik' anlayışı geliştiremedikleri ve pratikte, teorik arka planda, 'Direniş Komitesi' anlayışının tam zıddı olan bir 'birlik' anlayışını savunma noktasına savruldukları, söylenebilir.
(Bu oluşan 'birlik' dışında kalan siyasi tutsakların büyük çoğunluğunun, Aralık başlarında kendi aralarında tartışmaya çalıştıkları ikinci 'birlik' konusunda, bu 'birlik' ile ilgili tartışmalar daha sonuçlanmadığından, bu yazıda düşünce belirtmeye gerek yoktur.)...” (1) (28 Aralık 1990) 12. Koğuş/Nazilli
(Devam edecek)
01.05.2021/Datça/Mehmet Erdal
(*) Bu yazı, Aralık 1990 tarihinde yazılmış ve cezaevi dışındaki arkadaşlara gönderilmiştir. Oldukça uzun olması nedeniyle 5-6 bölüm halinde yayınlanmaktadır.
(**) Nazilli
(***) 9-13. Koğuş/Devrimci İşçi
(****) Bknz: Bu blogda, 10.04.2021 tarihinde 'BİRLİK' üzerine başlıklı yazıda paylaşılan 'ARKADAŞLAR' başlıklı bildiri.
(1) 28 Aralık 1990

















