30 Nisan 2021 Cuma

2021.05.01.CEZAEVİ YAZILARI-54: ÖRGÜTLENME, BİRLİK VE MÜCADELE ÜZERİNE (2)

  Hiç yorum yok

      CEZAEVİ YAZILARI-54: ÖRGÜTLENME, BİRLİK VE MÜCADELE ÜZERİNE (2) (*)

     (Geçen bölümün devamı)

     BİRİM 'CEPHE' ÖRGÜTLENMESİ NEDİR? NE DEĞİLDİR?

     “... Bu satırların yazarına göre, N...... Cezaevinde (**) ve bütün cezaevlerinde oluşturulacak bir 'birlik', öncelikle, teorik bir önermenin, yani savunulan 'örgütlenme' anlayışının bir ifadesi olmak zorundaydı; cezaevlerinin 'özgün' yerler olması, ki öyleydi, oluşturulacak 'birliğin', öncelikle böyle ele alınmasını dıştalamazdı. Bu 'birlik', bir 'cephe' örgütlenmesiydi. Ancak, merkezi düzeyde oluşturulacak bir 'cephe' örgütlenmesi değil, bir 'birim' düzeyinde oluşturulacak bir 'cephe' örgütlenmesiydi; yani, 'birim cephe' idi. Şüphesiz, pek çok etkene bağlı olarak, El Salvador'daki 'cephe'de görüldüğü üzere, 'klasik cephe'den farklı olan 'cephe'lerin oluşturulması mümkündü; ama, bütün 'cephe'lerin taban örgütleri aynıydı; 'cephe'nin tabanını, yani temelini oluşturan, 'cephe'yi gerçekten 'cephe' yapan, 'cephe'nin üzerinde yükseldiği, bu 'birim cephe' örgütlenmesiydi ve bu, hiç bir ülkede, yalnızca siyasi hareketlerden oluşmazdı. Birimdeki 'cephe' örgütlenmesi, 'cephe' içerisinde yer alan siyasi hareketler ile birlikte, bu örgütlenmeye katılmak isteyen herkesi kucaklardı, kucaklamalıydı. Aksi halde, 'cephe'nin, özünde, kitlelerin mücadele içindeki veya mücadeleye çekilmesi gereken kitlelerin birliğini sağlamak demek olduğu, boş bir söz olurdu. Böyle bir 'cephe' ise, kendisinden beklenen görevleri yerine getiremezdi. Böyle bir 'cephe'nin oluşturulmasında ve görevlerini yerine getirmesinde, hiç şüphesiz, 'cephe' içerisinde bir araya gelen veya bir araya gelecek olan siyasi hareketlerin, belirleyici bir rolü vardı. Siyasi hareketler, bir 'cephe'nin temelini, bel kemiğini ve önder gücünü oluştururlardı. Bu yadsınamazdı. Yani, siyasi hareketlere rağmen bir 'cephe' oluşturmak olanaksızdı, oluşturulsa bile kalıcılaşması ve tarihsel bir görevi yerine getirmesi söz konusu değildi. Ancak, bu, bir 'cephe'nin, yalnızca siyasi hareketlerden oluşması gerektiğini savunmaktan çok farklı bir anlayıştı. 'Cephe'nin, yalnızca siyasi hareketlerden oluşmasını savunmak, 'cephe'nin kitlesel özelliğini daraltmak demekti. Teorik olarak, herkesin, yani bir 'cephe' içinde bir araya gelebilecek ve bir araya gelmesi gereken herkesin mutlak bir biçimde herhangi bir siyasi hareket içinde yer aldığı varsayımıyla, yalnızca siyasi hareketlerden oluşacak bir 'cephe'nin kurulması mümkündü; ama, nesnel olarak, hiç bir zaman, böyle bir şey gerçekleşemezdi. Çünkü, herkes, mutlak bir biçimde, herhangi bir siyasi hareket içinde yer almazdı; mutlaka, siyasi hareketlerin dışında kalanlar ama bir 'cephe' örgütlenmesi içinde yer alarak mücadele etmek isteyenler bulunurdu. Ayrıca, teorik düzeyde, yalnızca siyasi hareketlerden oluşacak bir 'cephe' mümkün olsa bile, yine de, bunun anlayışı, bu 'cephe' yalnızca siyasi hareketlerden oluşur, biçiminde formüle edilemez ve savunulamazdı... Bir 'cephe' içinde yer alan siyasi hareketlerin veya onlardan bazılarının veya birisinin, 'cephe'nin 'önder gücü' olması, mutlak bir biçimde dayatılacak ve kabul ettirilecek bir şey olarak kavranamazdı. Bu, her siyasi örgütlenme açısından 'olması istenen' bir şeydi ve her siyasi hareketin, böyle bir şeyi istemesi çok doğaldı; çünkü aksini düşünmek, onun iddiası ve varlık şartıyla çelişirdi, ve onun hakkıydı; ama, bu, pratik içinde, o siyasi örgütlenmenin, 'kazanmaya çalışması' gereken bir şeydi. Yani, bir siyasi hareket, ancak kendi görüş ve önerilerinin yaşama geçirilmesi halinde ve kendi önderliği altında mücadelenin sürdürülmesi halinde mücadelenin gerçekten doğru bir çizgide yürütüleceğini ve gerçekten, o zaman başarıya ulaşılabileceğini düşünüyor ve söylüyorsa, ki böyle olmalıdır, o zaman, bunu yaşanılan bir gerçeklik haline getirecek bir çaba göstermelidir. Bu, 'zor'la sağlanacak bir şey değildir. Bu, en doğru önerileri sunmakla, militan bir mücadele çizgisi izlemekle, kitleleri kazanmakla, 'cephe' kararlarını var güçle yaşama geçirmekle vb. vb. sağlanabilir bir şeydir. Bunun dışındaki bir 'önderlik' anlayışı, savunulamazdı. 'Cephe'nin, yalnızca siyasi hareketlerden oluşmasını savunmak, bir başka açıdan da 'örgütlenme' anlayışına tersti; 'örgüt', yalnızca 'siyasi örgüt' olarak anlaşılamazdı. Dolayısıyla, 'örgütlü insan' denilince, yalnızca 'siyasi örgüt' üyesi insanlar da anlaşılamazdı. 'Siyasi örgüt', en (üst) düzeydeki örgütlenme biçimiydi ve bu anlamda, bir 'siyasi örgüt' üyesi insan, en üst düzeyde 'örgütlenmiş' insan demekti. Teori, bu insanların, toplumun 'en nitelikli' insanları olduğunu ve olması gerektiğini veri olarak kabul ediyordu. Ancak, devrimciler, yalnızca, bu niteliklere sahip insanları bir 'siyasi örgütlenme' içerisinde 'örgütlü insanlar' haline getirmeyi savunmuyorlardı; aynı zamanda, bu insanların dışındaki insanların da niteliklerine, yeteneklerine, bilgilerine, becerilerine, isteklerine vb... ve aynı zamanda mücadelenin gereksinimlerine uygun olarak, farklı örgütlenmelerde örgütlenmesine, bir başka deyişle, daha farklı düzeylerde 'örgütlenmiş insanlar' haline getirilmesine çalışılmasını savunuyorlardı. Öyleyse, herhangi bir 'siyasi örgütlenme' dışında bulunan ama bir başka örgütlenme içinde yer alan bir insan da, o düzeyde de olsa 'örgütlü insan' olurdu. Hayır, böyle bir şey olmaz, bu insan, bir 'siyasi örgütlenme' içinde yer almadığı için, farklı düzeydeki bir örgütlenme içinde yer alsa bile, yine de 'örgütsüz insan'dır denilemez. Bu anlamda, herhangi bir 'siyasi örgütlenme' içinde yer almayı savunmayan, ama farklı düzeydeki bir örgütlenme içinde yer alan bir insan veya insanlar, 'örgütsüzlüğü' savunuyorlar diye de eleştirilemez ve suçlanamazlar... Mücadele'de ve dolayısıyla bir 'cephe'de, siyasi hareketlerin yeri olmadığını, bunlara gerek olmadığını; bunların, olumsuzlukların kaynağı olduğunu ve bu anlamda, siyasi hareketlerin dışında bir 'mücadele' yürütülmesini ve bir 'cephe' oluşturulmasını savunmakla bu anlayış arasında hiç bir benzerlik ve ilişki yoktu. O halde, cezaevlerinde oluşturulacak 'birlikler', doğru bir 'örgütlenme' anlayışına uygun olarak, özünde, bir 'birim cephe' örgütlenmesi olarak ele alınmalıydı. Yalnızca siyasi hareketlerden değil, içinde yer almak isteyen bütün siyasi hareketlerden ve tutsaklardan oluşmalıydı. Yine bu satırların yazarına göre, bu siyasetlerin oluşturdukları 'birlik', gerçeklikte, kalıcı bir örgütlenme değil, bir 'güç ve eylem birliği' idi. 'Birlik', yani 'cephe' oluşturulması çalışmalarının ilk anlarında, pek çok nedene bağlı olarak, böylesi 'güç ve eylem birlikleri' oluşturulabilirdi. Ancak, bunlar, ne 'cephe' olarak kabul edilebilir ve ne de 'kalıcı' olacağı savunulabilirdi. Bunlar, 'zorunluluğun' ifadesi olarak, bir 'başlangıç' noktası olarak ele alınabilir, ki bu anlamda olumlu adımlardır, ancak, süreç içerisinde, geliştirilerek, ardıcıl adımlar atılarak, yerini 'gerçek' ve 'kalıcı cephe' örgütlenmesine bırakacak-bırakması gereken 'geçici' örgütlenmeler olarak değerlendirilebilirdi. Cezaevlerinin 'özgün' yerler olması, 'birim cephe', ki bunun adı çok önemli olmamakla birlikte 'komite' veya 'konsey' olarak ifade edilebilirdi, anlayışına uygun olarak bir 'birlik' yaratılmasının önünde engel değildi ve bunu geçersiz kılmazdı. Bir başka deyişle, cezaevlerinin 'özgün' yerler olması, 'yanlış' bir anlayışı 'meşrulaştırmanın' gerekçesi olamazdı. Cezaevlerinin 'özgün' yerler olmasından, 'birlik' açısından, şunlar anlaşılmalıydı: Cezaevlerinde, aynı siyasi hareketlerden insanlar birlikte yaşıyorlardı ve bunların sayıları da biliniyordu. Ayrıca, siyasi hareketlerinden farklı nedenlerle ayrılan ve 'örgütsüz-bağımsız' kabul edilen siyasi tutsaklar da vardı. Bu 'örgütsüz-bağımsız' kabul edilen siyasi tutsakların bir kısmı, belki bazı cezaevlerinde ve bazı dönemlerde çoğunluğu pek çok nedene bağlı olarak, bugününü ve geleceğini, devrimci bir mücadelenin ve örgütlenmenin dışında kalmak biçiminde değerlendiriyordu. Şimdi, bu gerçeklikte, bu gerçekliğe uygun bir 'birlik' nasıl oluşturulabilirdi? Şöyle: 'Birlik', ilke olarak bütün siyasi tutsakları, ister herhangi bir siyasi hareket içinde yer alıyor olsun, ister bir koğuş düzeyinde ve isterse tek bir kişi olarak yaşıyor olsun, kucaklamaya çalışmalıydı. Bu 'birlik' içinde yer almak isteyen ve alınacak kararlara, azınlıkta ve hatta tek kalsa bile, uyacağını taahhüt eden siyasi tutsaklara, düşüncesini söyleme, öneri sunma, eleştirme ve alınacak kararlar olduğunda, iradesini belirtme hakları tanınmalıydı. Bu anlamda, her siyasi tutsak, 'eşit' konumda olmalı ve bir oy hakkına sahip olduğunu bilmeliydi. Ancak, siyasi hareketlerin, kendi iç işleyişleri ve kararların nasıl alındığı, dışındaki hiç bir siyasi hareketi ve tutsağı ilgilendirmezdi. Dışındaki herkes, buna saygı duymalıydı. Bir siyasi hareketin tutsakları, kendi içlerinde nasıl karar alırlarsa alsınlar, sonuçta, sayısal gücü kadar bir ağırlığa sahip olmalıydı. Eğer, cezaevinde, siyasi hareketler dışında, 'örgütsüz-bağımsız' kabul edilen hiç bir siyasi tutsak bulunmuyor veya oluşacak 'birliğe' bunlardan hiçbir kimse katılmıyor ise, 'alınmıyor' ise değil, o zaman, siyasi hareketlerin sayısal güçlerini göz önünde bulundurarak, bir oranlama sistemi geliştirilebilirdi. Bu 'birlik'te alınan kararlar, 'bağlayıcılık' ilkesinin olduğu ve kabul edildiği varsayımıyla, ki aksi düşünülemez, bazı siyasi tutsakların hasta, tahliye, infaz vb. durumları göz önüne alınarak, daha 'esnek' bir yaklaşımla yaşama geçirilebilirdi. İşte bu satırların yazarına göre, bu özde ve bu çerçevede, cezaevlerinde bir 'birlik' oluşturmak, hem 'doğru' hem de mümkündü. Bu 'birlik', on bir siyasi hareketin ve DY'cuların (B) kesiminin (***) oluşturduğu 'birlik'ten çok daha demokratik, kitlesel, kalıcı ve dolayısıyla siyasi tutsakların sorunlarını çözücü olabilirdi. Bu oluşan 'birlik'te, bir tek kişiden oluşan bir siyasi hareket ile 40-50, hatta 70-100 kişiden oluşan bir siyasi hareket, 'eşit', yani birer oy kullanıyor ve öyle zamanlar oluyor ki, sayısal gücü çok fazla olan ve bütün yükü yüklenen siyasi hareketler, sayısal gücü az ama oyu fazla siyasi hareketlerin görüşlerini yaşama geçirmek zorunda kalıyordu, kalırlardı; veya, sayısal gücü fazla olan siyasal hareketler, alınan kararları beğenmedikleri zaman, tek başlarına hareket edebiliyorlar ve o zaman da ortada, nesnel olarak, 'birlik' diye bir şey kalmıyordu. Yaşanılan on yıldan fazla süren dönemin bir sonucu olarak, siyasi hareketleriyle hiçbir ilişkisi veya ciddi bir ilişkisi olmayan, siyasi hareketlerinin geçmişteki görüşlerini yeterince ve bugünkü görüşlerini ise hiç bilmeyen, siyasi hareketleri merkezi bir bütünlükten ve yapılanmadan uzak bulunan, siyasi hareketlerinin ülke pratiğinde varlığı-yokluğu belli olmayan vb... temsilciler, yalnızca siyasi hareketlerini temsil ettiklerini söyledikleri ve öyle de kabul edildiği için, kendi dışındaki siyasi tutsaklar üzerinde bir 'karar verme' hakkına sahip olabiliyor ve onlara 'ikinci sınıf' tutsak muamelesi gösterebiliyordu... (İşte, bu düşüncelere sahip olan bu satırların yazarı, 13.10.1990 tarihinde, bir nüshası ekte gönderilen bildiriyi, cezaevi geneline dağıttı.) (****)

     Oluşan bu 'birliğin', 'birlik' dışı gördüğü 'örgütsüz-bağımsız' kabul edilen siyasi tutsaklarla kurmayı düşündüğü ilişki ise şöyle olacaktı: 'Birlik', gereksinim duyduğu anlarda, ister tek tek, ister, eğer öyle yaşıyorlarsa, koğuş olarak, bunların görüşünü alacaktı. Ancak, bu alınan görüşlerin ne ölçüde dikkate alınacağı konusundaki tüm 'tasarruf hakkı', 'birlik' içinde yer alan siyasi hareketlere aitti. Buna karşılık, 'örgütsüz-bağımsız' kabul edilen siyasi tutsaklar, alınacak kararları doğru bulup-bulmadıklarına göre, bu kararları yaşama geçirip-geçirmemekte özgür olacaklardı.

     Ne kadar yanlış bir anlayışın ürünü olursa olsun, hiçbir 'örgütlenmeye' sahip olmayan N...... Cezaevinde, bir kısım siyasi tutsağı bir araya getirdiği, cezaevi yönetimi karşısında bir 'güç' oluşturduğu ve somut bir adım olduğu için, 'olumlu' bir girişim olarak değerlendirilmesi mümkün, ki bu satırların yazarı, 13.10.1990 tarihli bildirisinde , onun olumlu yönlerini vurgulamanın ve öne çıkarmanın doğru bir tavır olduğunu düşünerek, sonraki süreçte, bunu tamamlayacak ve geliştirecek adımların atılmasını cezaevine önerdi.

     Bu 'birlik' içinde yer alan on bir siyasi hareketin mensubu tutsaklar açısından, bu anlayışın nedenleri olarak, şunları sıralayabiliriz:

     1- Bu siyasi hareketlerden tutsaklarda, 'ilkel' bir sosyalizm anlayışı söz konusudur. Bu arkadaşlar için 'Sosyalist Demokrasi', lüzumsuz bir şeydir ve 'mücadele kaçkınlarının' sığındıkları bir 'liman'dır; Devrimciler için, 'kitle' önemlidir ama öyle, her zaman dikkate alınacak ve her şeyi belirleyecek bir şey değildirler. 'Devrimci proletaryanın temsilcileri', gerekirse, kitle-mitle dinlemezler.

     2- 'Örgütlenme' anlayışı konusundaki bilgileri çok sığ ve yetersiz.

     3- 'Birim cephe' örgütlenmesi konusunda, hiçbir somut görüşe sahip değiller. Bu, 'iş yeri komiteleri'ni öneren ve savunan siyasi hareketlerin tutsakları için de geçerlidir... 'Birlik' içinde yer alan DY'cuların (B) kesimi için ise, on bir siyasi hareketten tutsaklar için belirtilen iki maddeye 'ek' olarak, bu arkadaşların, DY'un 'Direniş Komitesi' anlayışını yeterince kavrayamadıkları ve cezaevi koşullarında 'doğru bir birlik' anlayışı geliştiremedikleri ve pratikte, teorik arka planda, 'Direniş Komitesi' anlayışının tam zıddı olan bir 'birlik' anlayışını savunma noktasına savruldukları, söylenebilir.

     (Bu oluşan 'birlik' dışında kalan siyasi tutsakların büyük çoğunluğunun, Aralık başlarında kendi aralarında tartışmaya çalıştıkları ikinci 'birlik' konusunda, bu 'birlik' ile ilgili tartışmalar daha sonuçlanmadığından, bu yazıda düşünce belirtmeye gerek yoktur.)...” (1) (28 Aralık 1990) 12. Koğuş/Nazilli

     (Devam edecek)

     01.05.2021/Datça/Mehmet Erdal

     (*) Bu yazı, Aralık 1990 tarihinde yazılmış ve cezaevi dışındaki arkadaşlara gönderilmiştir. Oldukça uzun olması nedeniyle 5-6 bölüm halinde yayınlanmaktadır.

     (**) Nazilli

     (***) 9-13. Koğuş/Devrimci İşçi

     (****) Bknz: Bu blogda, 10.04.2021 tarihinde 'BİRLİK' üzerine başlıklı yazıda paylaşılan 'ARKADAŞLAR' başlıklı bildiri. 

     (1) 28 Aralık 1990 



23 Nisan 2021 Cuma

2021.04.24.CEZAEVİ YAZILARI-53: ÖRGÜTLENME, BİRLİK VE MÜCADELE ÜZERİNE! (1) (*)

  Hiç yorum yok

      CEZAEVİ YAZILARI-53: ÖRGÜTLENME, BİRLİK VE MÜCADELE ÜZERİNE (1) (*)

     “YENİ BİR DÖNEMİN BAŞLANGICINDAKİ N...... (**) CEZAEVİ

     90 Ekim-Kasım aylarında, 88 Ekim-kasım aylarında 33 gün süren SAG'nin yenilgiyle sonuçlanması sonrası içinde yaşanılmak zorunda kalınan ve 2 yıl devam eden dönemin aşılmaya çalışıldığı gelişmeler yaşandı.

     BİR KISIM SİYASİ TUTSAK BİR 'BİRLİK' OLUŞTURUYOR

     87 yılı başları ile 88 Yaz ayları arasında A.... (***) Cezaevinde sürdürülen tartışmaları bir yana bırakırsak, 88 Ekim-Kasım aylarından sonra N...... Cezaevinde bir kaç kere 'birlik' konusu gündeme getirildi ve tartışıldı. 90 Ağustos ayında PKK, SVP, TKP-B ve THKP-L/ACİLCİLER siyasi hareketlerince ortaklaşa önerilen son tartışmadan sonra da 90 Eylül ayı sonlarında on bir siyasi hareket (PKK, SVP, TKP-B, THKP-L/ACİLCİLER, DH, TDY, KAVA, TKP-ML TİKKO, TKP-İS, KUK) ve DY'cuların (B) (****) kesimi tarafından bir 'birlik' oluşturuldu.

     Bu 'birlik' içinde yer alan siyasi hareketlere göre, bu 'birlik' yalnızca siyasi hareketlerin temsilcilerinden oluşuyordu. Her siyasi hareket temsilcisi, cezaevinde kaç kişiden oluşan bir grup olduklarına bakılmaksızın, bir oy hakkına sahipti. Cezaevi sorunlarıyla sınırlı olmak kaydıyla, alınan kararlar bağlayıcıydı. Ancak, siyasi hareketlerin cezaevindeki sayısal güçleri hepten göz ardı ediliyor değildi; kararlar alınırken, her temsilcinin bir oy kullanması esas olmakla birlikte, 'kitle çoğunluğu' da dikkate alınacaktı. Bu anlamda, 'birlik'de 'siyaset+kitle çoğunluğu' anlayışı geçerliydi. 'Birlik', içinde ilk anda yer alan siyasi hareketlerin mensubu tutsaklar, üç ayrı havalandırmaya çıkan altı koğuşta yaşadıklarından, her havalandırmayı temsilen bir temsilci olmak kaydıyla üç temsilci tarafından temsil edilecekti. Her temsilci, o havalandırmada yaşayan siyasi hareketlerin temsilcileri tarafından kendi aralarında seçilecekti. Daha sonra, bu temsilcilerin PKK, ÇS ve DY'cuların (B) kesiminin temsilcisi olarak belirlendiği açıklandı.

     Oluştuğu anda, hukuksal anlamda, bu kadar tanımlanan bu 'birlik' içinde yer alan siyasi hareketlere göre, halihazırda 'birlik' içinde yer almayan siyasi hareketler, eğer isterlerse, kendileriyle aynı haklara sahip olarak bu 'birlik' içinde yer alabilirlerdi ve yer almalıydılar. Ancak, bu 'birlik', siyasi hareketlerin temsilcilerinden oluştuğundan, cezaevinde bulunan ve 'örgütsüz-bağımsız' kabul edilen siyasi tutsaklar, bu 'birlik' içinde yer alamazlardı. Çünkü, onların konumu farklıydı ve bu nedenle onlarla farklı düzeyde bir ilişki kurulabilirdi, kurulmalıydı ve kurulacaktı.

     88 Ekim-Kasım sonrası 2 yıla yakın sürede bir kaç kez gündeme getirilerek yapılan tartışmaların ve aynı zamanda, o sürede yaşama geçirilen cezaevi pratiğinin bir ürünü olan bu 'birlik' dışında, tahliye ve sevklerden sonra, yalnızca TBKP, TKKKÖ (*****), DY'cuların (P) (******) kesimi ve 'örgütsüz-bağımsız' kabul edilen siyasi tutsaklar vardı. 'Birlik'de geçerli anlayışa göre, açıkça ifade edildiği gibi, 'örgütsüz-bağımsız' kabul edilen siyasi tutsaklar otomatikman 'birlik' dışında kalıyorlardı. TBKP'ye karşı ise, 'birlik' içinde yer alan siyasi hareketlerin çoğu, hiç de iyi düşünceler beslemiyorlardı. Açıkça belirtilmiyordu, ama eğer, TBKP, 'birlik' içinde yer almak isteseydi ve başvursaydı, muhtemelen, en azından büyük çoğunlukça, bu istem reddedilecekti. DY'cuların (P) kesimi de, DY'cuların (B) kesiminden farklı ve ayrı bir grup olarak yaşıyor idiyse de, ayrı bir siyasi hareket olarak kabul edilmiyordu. Eğer DY'cuların (P) kesimi, bu 'birlik' içinde yer almak isteseydi, bu kesinlikle mümkün olmayacaktı. Çünkü, A.... Cezaevinden beri savunulan anlayışa göre, cezaevindeki bir siyasi hareketin mensubu olan siyasi tutsaklar, herhangi bir nedenle kendi aralarında bölünürler ve bağımsız siyasi hareketler olarak kendilerini tanımlayıp ortaya çıkmazlarsa, bu anlamda, siyasi hareketlerinin bir temsilci ile temsil edilmesinde, sorun çıkarsa ve bu siyasi tutsaklar bu sorunu kendi aralarında çözemezlerse, bu durumda, bu tutsakların hiç bir kesiminin temsilcisi temsilci olarak kabul edilmiyor ve ya bir temsilci ile temsil edilebilmeleri konusunda kendi aralarında bir anlaşmaya varmaları ya da ayrı siyasi hareketler olarak ortaya çıkmaları isteniyordu. Geçmişte, A.... Cezaevinde, bu durum, birer kez TKP-ML ve TDKP siyasi hareketlerinden tutsaklar özgülünde yaşanmıştı. Şimdi, DY'cu tutsaklarda da aynı durum söz konusuydu. Peki, anlayış böyle olmasına ve DY'cu tutsakların her iki kesimi de ne tek bir temsilci tarafından temsil edilebilmeleri konusunda kendi aralarında anlaşamamaları bir yana, bunu hiç tartışmamış bile olmalarına ve ne de iki ayrı siyasi hareket olarak ortaya çıkmamalarına (her iki kesim de 'Devrimci Yol-filan koğuş ya da koğuşlar' imzası kullanıyorlardı) karşın, nasıl oluyor da, DY'cuların (B) kesiminin temsilcisi temsilci olarak kabul edilebiliyor ve 'birlik' içinde yer alabiliyordu? Burada, tamamen faydacı bir yaklaşım söz konusuydu ve bu, şöyle ifade ediliyordu: DY'cuların (B) kesimi sayısal olarak kalabalıktı, cezaevi pratiğinde daha 'radikal' bir çizgi izliyordu ve 'birlik' konusunda, kendilerine benzer bir biçimde düşünüyordu; bir 'birlik' oluşturma noktasında buluşabilmişlerdi. Bir başka deyişle, DY'cuların (B) kesimi, 'kazanılması gereken bir güç' idi. Öyleyse, oluşan bu 'birlik' içine katılma çağrısının doğrudan muhatabı olarak geriye, yalnızca TKKKÖ kalıyordu. (TKKKÖ mensubu tutsaklar, 20.12.1990 tarihli ortak bir açıklamayla, uzun süredir tartıştıkları ve çözümüne çalıştıkları ayrılıkların 'ilkesel' boyuta varması ve çözülememesi üzerine, bundan böyle 'KURTULUŞ' imzasıyla görüş bildirmeyeceklerini ve ortak tavırlar göstermeyeceklerini, her birinin, kendi başına hareket edeceğini... duyurdular.) TKKKÖ siyasi hareketi, bu çağrıya 'olumlu' yanıt vermedi; oluşturulan 'birlik' içinde yer almadı.

     Oluşturulan 'birlik' içinde yer almayan siyasi tutsaklar (siyasi hareket, koğuş veya tek tek kişiler olarak), 'birlik' tartışmaları sürecinde ortaya koydukları görüşlerde ve alternatif önerilerinde (aralarında ortak noktalar kadar farklı noktalar da bulunuyordu), bu 'birlik' anlayışının, cezaevinde bulunan bütün siyasi tutsakları kucaklamayı ve onların iradelerini esas almayı hedeflemediğini, bu nedenle, bu anlayışa uygun olarak oluşturulacak bir 'birliğin', doğru bir 'birlik' değil, eksik, yetersiz veya yanlış bir 'birlik' olacağını... ifade etmişlerdi.

     Gerçekten, bu 'birlik', TBKP'ye yönelik 'dışlayıcı' tavırları ve DY'cuların (B) kesiminin kabul edilmesine karşın DY'cuların (P) kesiminin kabul edilmeyeceği gibi 'tutarsız' ve 'faydacı' yaklaşımları bir yana bıraksak bile, anlayış düzeyinde, yalnızca siyasi hareketlerden oluşmayı ve her siyasi harekete, alınacak kararlarda, bir oy hakkının verilmesi gerektiğini, siyasi hareketlerin sayısal gücünün yalnızca 'dikkate alınır' bir özellik olduğunu savunduğu için, hem anlayış hem de pratik sonuçları açısından, 'doğru bir birlik' değildi. Oluşturulan bu 'birlik' içinde yer alan ve anlayışı böyle formüle eden siyasi hareketler de dahil olmak üzere, hiç bir siyasi hareket ve hiç bir kimse, böyle bir 'birlik' anlayışını ve bu anlayışa uygun olarak kurulan bu 'birliği', teorik düzeyde savunamaz; nitekim, savunamıyorlar. Bu 'birliğin', teorik soyutlama, yani 'örgütlenme anlayışı' düzeyinde 'doğru bir birlik' olup-olmadığı tartışması yapıldığında; bu 'birlik' içinde yer alan siyasi hareketlerin bazıları, üst düzeyde, demokratik-merkeziyetçi işleyişin esas olduğu M-L bir parti ile bürokratik- merkeziyetçi işleyişin geçerli olduğu sözde 'M-L' bir partiyi, yine iki farklı örgütlenme olan parti ile cephe'yi birbirine karıştırarak yola çıkıyor ve bir siyasi örgütlenmenin, ancak diğer siyasi örgütlenmelerle, o da 'eşit' konumlarda bir 'birlik' oluşturabileceğini anlatmaya ve savunmaya çalışıyorlar! Bunlara göre, ki hemen hemen hepsinin, son noktada, sıkça sarıldıkları 'silahlardan' birisi bu oluyor; bunun dışındaki bir 'birlik' anlayışı, yani siyasi hareketlerin (parti, örgüt vb...), siyasi hareketlerin dışındaki koğuş, tek tek bireyler vb. düzeyinde yaşayan tutsaklar ile bir 'birlik' oluşturulabileceği anlayışı, siyasi hareketler ile bireyleri eşit kabul etmek, siyasi hareketleri küçümsemek, onları gereksizleştirmek, siyasi örgüt düşmanlığı yapmak ve nihayetinde 'örgütsüzlüğü' savunmak oluyordu. Bu, 'Anarşizm' idi. Bu, 'Sivil Toplumculuk' idi. Zaten, 12 Eylül'den sonra 'örgüt düşmanlığı' geliştiriliyordu; bu, ona prim vermekti. Marksist-Leninistler, bu 'anti-Marksist' görüşleri savunamazlardı. Böyle bir 'birlik' anlayışını savunanlar ile bir arada olamazlardı. Böyle bir anlayışa uygun olarak oluşturulacak bir 'birlik'de, siyasi hareketler, 'örgütsüz-bağımsız' kabul edilen tutsakların peşinden gideceklerdi. Böyle şey olur muydu! Hem, kimdi bunlar? Çoğu 'bitmiş' insanlardı. 'Devrimciliği' bırakmış insanlardı. 'Mücadele etmek' diye bir sorunu olmayan ve kendinden başka hiç bir şeyi düşünmeyen insanlardı... Diğer bazıları, siyasi hareketlerin kendi aralarında oluşturdukları 'güç ve eylem birliği' ile kalıcı bir 'cephe' örgütlenmesini birbirine karıştırarak, siyasi hareketlerin, yalnızca kendi aralarında ve eşit konumda bir 'birlik' oluşturmalarının mümkün ve doğru olduğunu ifade ediyorlardı. Bunlara göre, siyasi hareketler, bir 'güç' idiler. Yine, yalnızca bunlar bir program sunabilirlerdi. Siyasi hareketler, bu sundukları program çerçevesinde güçlerini bir araya getirebilir ve bir 'birlik' oluşturabilirlerdi. Siyasi hareketlerin dışındakiler, ister koğuş düzeyinde isterse tek tek bireyler halinde yaşasınlar, böyle bir program sunabilirler miydi? Hayır!.. Onlar, kendi dışlarında, kimseyi bağlayacak bir görüş ifade edemezler ve karar alamazlardı. Oluşturulan 'birlik' içinde yer alan başka bazı siyasi hareketler ise, cezaevlerinin bir 'birim' olarak ele alınması gerektiğini göz ardı ederek, El Salvador'da mücadeleyi yürütüp- yönlendiren 'cephe'nin merkezi düzeydeki ilişkilerinden hareketle, oluşturulan 'birliğin' doğru bir anlayışın ürünü olduğunu 'kanıtlamaya' çalışıyorlardı. Bunlara göre, El Salvador'da 'cephe'yi oluşturan devrimciler, böyle bir 'cephe'yi oluşturmuş ve bugün bu 'cephe' mücadeleyi yürütüyor ise ve kimse buna 'yanlış' demiyorsa, o zaman, bu cezaevinde oluşturulan 'birliğe' de karşı çıkılmamalıydı. Nihayet, en son grubu oluşturan siyasi hareketler, bir başka 'silaha' sarılarak, oluşturulan bu 'birliğin' doğruluğunu savunuyorlardı: Bunlara göre, cezaevleri, 'özgün' yerlerdi. Cezaevi dışındaki bir 'birim' (köy, mahalle, fabrika vb.) ile aynı şekilde değerlendirilemezlerdi. Buradaki insanların durumu belliydi. Buradaki 'örgütsüz-bağımsız' kabul edilen siyasi tutsaklar, dışarıdaki bir 'birim'de yaşayan 'kitle' bile olamazlardı; daha geri insanlardı. Bunlar, inançlarını yitirmişlerdi. Pratik ortadaydı; 'mücadele' edenler ve etmeyenler biliniyordu. Onun için, bunları da kucaklamalıyız demenin anlamı ve hele yararı hiç yoktu. Aralarında, bu satırların yazarı gibi, ki bu satırların yazarı 'örgütsüz-bağımsız' kategorisine sokulamazdı, kendisini öyle tanımlamıyordu, özgün bir durumu vardı, çok az işe yarar ve elle tutulur insan vardı; onlara da, zaten, günlük yaşamda bile farklı davranılıyordu; aynı koğuşlara alınabiliyor ve görüşlerine başvuruluyordu. Bu işler, böyleydi. Bu konulara kafa yormanın anlamı yoktu... Her şey olur giderdi...” (1) (28 Aralık 90)

(Devam edecek) 

     24.04.2021/Datça/Mehmet Erdal

     (*) Bu yazı, Aralık 1990 tarihinde yazılmış ve cezaevi dışındaki arkadaşlara gönderilmiştir. Oldukça uzun olması nedeniyle, 5-6 bölüm halinde yayınlanacaktır.

     (**) Nazilli

     (***) Aydın

     (****) 9-13. Koğuşlar/Devrimci İşçi

     (*****) Türkiye Kuzey Kürdistan Kurtuluş Örgütü

     (******) 7. Koğuş

     (1) 28 Aralık 1990



16 Nisan 2021 Cuma

2021.04.17.CEZAEVİ YAZILARI-52: ÇAVUŞLAR VE KIZILDERİLİLER!

  Hiç yorum yok

 

     CEZAEVİ YAZILARI-52: ÇAVUŞLAR VE KIZILDERİLİLER!

     “... Çanakkale'de DS'cular Ali Akgün'ü öldürmüşler; duymuşsundur. Bu Ali, Elazığlı olan birisi. Yüzyıl'da PKK'lıların, 'Mücadele'de DS'cuların açıklamasını okudum. 'Yüzyıl'da, oradaki bütün siyasi grupların açıklamasını ve Ali'ye sahip çıkmasını içeren bir de ilan vardı. İktidar, buralarla bizleri ezmeye ve yok etmeye çalışıyor; yeterince başarılı olamıyor. Ama, bu yetmiyormuş gibi, kendi içimizde de, biz birbirimizi öldürüyoruz. Rezillik bu... Burjuva hukukunun tam olarak uygulandığı ülkelerde bile, insanlara, kesin deliller olmadan hiç bir ceza verilmiyor; hele, deliller yasalara ve ahlaki kurallara uygun elde edilmemişse, delil olarak bile kabul edilmiyor. İnsanları yargılarken çok daha gelişmiş bir hukuk anlayışı ile hareket etmemiz gerekirken, insanların onlarca yılı içeren geçmişlerini bir çırpıda karalayıveriyoruz, insanları ağır bir biçimde kolayca suçlayıveriyoruz ve sonra da yok ediyoruz... Bunun savunulacak bir yanı yoktur. Ali'nin ailesi, şimdi oğullarının alnına sürülen leke ile mi yoksa oğullarının acısı ile mi uğraşsınlar? Kardeşi ile Buca'da yatmıştım, gıyaben de kendisini tanıyordum. Biz, DS'cuların iddialarının tam aksini duyuyorduk. Şu bilinmelidir: Bu işler tamamen gönüllüdür. Kimseyi zorla içine alamazsın, zorla içinde tutamazsın. Ve birliktelikler, tamamen ideolojik-politiktir. Kişi, bunun koşulunun kalmadığını düşünüyorsa, istediği zaman ayrılabilir. Başka bir birliktelik içinde yer alabilir. Ayrılıkları ve bölünmeleri, kişileri akla gelmedik suçlamalarla suçlayarak ve hele fiziki tasfiyeye tabi tutarak önleyemeyiz. Belki geçici olarak durdururuz, ama daha büyüğü gelir ve kapıya dayanır. Elbette, o an, savunduğumuz pek çok değeri de ayaklar altına alırız... DS'cular, bu tavırlarıyla yalnızca kendilerini değil, herkese zarar verdiler. Bu nedenle, bu olay geçiştirilmemelidir...Uygun bir biçimde, bu tavır teşhir edilmelidir...” (21.10.1990) (1)

     “... Önümüzdeki Pazartesi'den itibaren, video yayınlarında, kendi aldığımız filmleri izleyeceğiz. Yani, parayı ortak toplayacağız ve bayinin yolladığı listeden filmleri seçeceğiz, işaretleyeceğiz ve isteyeceğiz. Şu TV'den kurtulacağımız için, seviniyoruz. Filmleri de burjuvazi çeviriyor ve nihayetinde, özde değişen bir şey olmuyor; ama, bizim burjuvazi, öyle ilkel ve gerici ki, onun TRT'sinin değer yargılarımın üzerinde etkili olmasını, hiç istemiyorum. Yıllardır cezaevlerinde yatanlar üzerinde, bunun küçümsenmeyecek bir etkisi oldu. Neredeyse, bizim ahlak anlayışımız, TRT'nin ahlak anlayışıyla eşleşti gibi. Bu anlamda, geçmişte bir yönüyle 'doğal' kabul edilebilecek (mevcut düzene tepki, içinden geldiğimiz toplumun değer yargıları, genç oluşumuz, alternatifi tam ortaya koyamayışımız vb. nedenlerle) feodal ve tutucu değer yargıları ve normlar, günümüzde, adeta 'olması gereken'e dönüştü. En azından, bir kısmımızda dönüştü. Bence, içinden geldiğimiz burjuva toplumun değer yargılarına tepki anlamında içgüdülerle yeğlenen feodal değer yargıları, 'olması gereken' değildi; bir savruluş, bir yanılsamaydı. Bugün ise, tam tersi doğrultuda bir yanılsama söz konusu; yani, dünkü feodal ve tutucu yanılsamanın karşısına, tepki anlamında, her şeye izin verme konuyor. Bu, bir tepkiciliktir... Toplumdaki tüm insanların değer yargılarının, iradi anlamda ve birden emrivaki ve zapturapt yapılarak, yasaklar konularak değiştirilmesinin mümkün olmadığını, biliyorum. Ama, her şeyin kendiliğindenciliğe bırakılmasını da doğru bulmuyorum. Bence, bu konuda, reçete verilemez ve herkesin üzerinde birleşeceği bir çizgi çizilemez. Ama, bir çerçeve çizmek mümkündür. Bu ise, savunulan dünya görüşüne uygun bir bakış açısının sunulmasını gerektirir. Yani, 'zor' unsurunun çözüm olmadığını bilerek, insanların kabul etmesi istenilen bir çerçeve sunulabilir, sunulmalıdır. Bu çerçeve içinde, doğal bir evrim savunulabilir. Bu çerçeveyi çizerken de, şu an içinde bulunduğumuz toplumdan ve ortamdan tam anlamıyla soyutlanmış değiliz elbette. Ve bunun, zaman içinde değişeceğini de biliyoruz; çünkü, değişmeyen tek şey, değişmedir... Sorun, en mantıklı görünen, bugün, neyin olacağına değil, neyin olamayacağına karar vermededir. Lenin'in, ahlak konusundaki 'Ne Kazanova, ne Keşiş' sözünü, bu nedenle çok seviyorum. Bu ikisinin arasında bir yer. Peki, ikisi arasında nerede? İşte, bu, insanlara kalan bir şey oluyor. Bu arada bir çeşitlilik mümkün. Öyleyse, diyorum, insanların, birbirlerine karşı, bir noktadan sonra müdahaleci olmaları mümkün değil. Böyle bir müdahalecilik, savunulamaz ve gündeme gelirse, bu, kaçınılmaz bir biçimde, zıddına yol açar... Açıyor ve açtı da...

     Biz, bugünkü toplumda, soyutlama düzeyinde, burjuva-proleter çelişkisini ortadan kaldırmaya çalışıyoruz ya... Bunun yerine önerdiğimiz, böyle bir ayırımın olmadığı toplumsal bir sistemdir. Ama, uygulamada, bürokratlar ve çalışanlar, diye ikili bir kastlaşma üretiliyor. Buna karşı emniyet sibobları önerilmemiş değil, önerilmiş... Sovyetler (Komite, Konsey, Şura vb.), emredici vekalet (çalışanların, istedikleri her an memurları görevden alabilmesi ve yerine yenilerini atayabilmesi) ve memurların aylıklarının belli bir limiti aşmaması... Bugünkü pratiğimizde ise, bu, daha farklı biçimlerde üretiliyor. Ben, özgülümüzdeki yaşam içindeki tavırlara bakarak, buna 'Çavuşlar' ve 'Kızılderililer' diyorum. Yani, 'çavuşlar', hep iş yaptırmayı seviyorlar, ama kendileri pek iş yapmaya istekli değiller. 'Kızılderililer' ise, küçük-büyük, önemli-önemsiz demeden, her işe koşturmaya ve her işi yapmaya çalışıyorlar. İnsanların çoğunluğunda, tersi söz konusu olması gerekirken, 'çavuşluk' eğilimleri yaygın... Bunun, önderlik veya 'sorumluluk' ile herhangi bir ilgisi falan da yok. Aksine, insan, önder ve 'sorumlu' olduğu ölçüde, daha çok 'Kızılderilileşme'lidir. Çünkü, önder ve 'sorumlu' olma, daha çok avantajlara sahip olmak değil, daha çok yük yüklenmektir. Bu anlamda da, korkulacak bir şeydir. Belki, yalnızca bizde değil, her ülkede böyledir, bu... Öyle ya, on yıllardır 'sosyalist' olduğunu söyleyen ülkeler, milyonların ayağa kalkmasıyla, çatırdayarak yıkılıyor. Milyonlar, şimdilik kapitalist toplumları, daha iyi olması gereken ve kurtuluş olarak önerilen sosyalizme' yeğliyorlar. Bence, bu durumda, çözüm, sosyalizmi yeniden üretmek ve rayına oturtmaktır. Ama, bazıları, sopayı öne çıkaran bir 'sosyalizmi' öne çıkarırken, bazıları da burjuva demokrasisine yönelen bir 'demokrasi' anlayışına sarılıyorlar. Bugünlerde, Adımlar dergisinin 'TBKP Tezleri' adı altındaki özel sayılarını okuyorum. TBKP'liler, doğrudan Marksizmi sorguluyor ve her yönüyle revizyona tabi tutuyorlar. Bunlara 'yeni sosyal demokratlar' diyorum. Bunların, Marksist saflarda kabul edilmeleri, artık çok zor. Bir başka gözlemim şu: Burjuva demokrasisine öykünenler-yönelenler, kendilerine 'Sosyalist Demokrasi'yi bayrak edinirken, sopalı bir 'sosyalizmi' öne çıkaranlar ise bunu tu kaka ediyor, ama pratikte, 'mücadeleci' bir çizgi izliyorlar. Burada da bir yanlışlık var: 'Sosyalist demokrasi', burjuva demokrasisine öykünenlerin-yönelenlerin bayrağı olamaz. Bu, onların elinden alınmalıdır. Sosyalist Demokrasi'den soyutlanmış bir 'sosyalizm' de olmaz. Böyle bir mücadele milyonları kucaklayıp, başarıya ulaşamaz. Ulaşsa bile, o toplum, sosyalizm yolunda ilerleyemez. Gün gelir, günümüzdeki 'sosyalist' ülkeler gibi, çatırdayarak, yıkılırlar. Bugün, sosyalizm, 'mücadele' ve 'sosyalist demokrasi' ikilisi birleştirilerek yeniden üretilebilir ve savunulabilir. Böyle bir çizgi, güçlü bir çekim merkezi oluşturabilir...”(6.12.1990)(2) Nazilli/12. Koğuş

     17.04.2021/Datça/Mehmet Erdal

     (1) 21.10.1990


     

     (2) 06.12.1990




9 Nisan 2021 Cuma

2021.04.10.CEZAEVİ YAZILARI-51: 'BİRLİK' ÜZERİNE!

  Hiç yorum yok

 

     CEZAEVİ YAZILARI-51: 'BİRLİK' ÜZERİNE!

     “ARKADAŞLAR, (*)

     Bu cezaevi özgülünde uzunca bir süre devam eden 'Birlik' tartışmaları sırasında, yalnızca siyasi hareketlerin temsilcilerinden oluşacak bir birliğin yaratılmasını doğru bulan devrimci-sosyalist arkadaşlar, bugün, bu düşüncelerini yaşama geçirmişler; bir birlik oluşturmuşlardır.

     Bugün için on bir siyasi hareket (PKK, TKP-B, THKP-C/ACİLCİLER, SVP, DH, ÇS, TDY, KAVA, TKP-ML/TİKKO, TKP-İS, KUK) ve DY'cuların .../... koğuşlarda (**) kalan temsilcisinden oluşan bu birlik, cezaevi sorunları ile sınırlı kalmak kaydıyla, kendi içerisinde bir bağlayıcılığa sahiptir; üç temsilci ile (her havalandırmaya bir temsilci düşecek şekilde) temsil edilmektedir.

     Bu arkadaşlar bugün bu birlik dışında kalan siyasi hareketlerin de kendilerinin sahip olduğu haklara sahip olarak bu birlik içinde yer alabileceğini; tek tek bireyler halinde yaşayanların ise farklı bir konuma sahip olduklarını, bu nedenle onlar ile farklı bir düzeyde ilişki kurmayı düşündüklerini söylemektedirler.

     *

     'Birlik' tartışması sürecinde farklı öneriler getiren veya farklı görüşler ileri süren ve bugün bu birliğin dışında kalan devrimci-sosyalist arkadaşlar (siyasi hareket, koğuş ve tek tek bireyler olarak) bu birliği 'olumsuzlamakta'; yani bu birliği eksik, yetersiz veya yanlış bir birlik olarak (bazen ortak, bazen de farklı gerekçelerle) değerlendirmektedirler.

     Bu birliği oluşturan siyasi hareketlerin 'Birlik' konusundaki anlayışlarını hem teorik olarak hem de pratikte yol açabileceği sonuçları açısından tartışmak ve eleştirmek mümkündür. Bence, bir anlayış düzeyinde savunulması ve buna uygun bir pratik çizgi izlenmesi halinde, bu birliği 'doğru bir birlik' olarak görmek ve kabul etmek mümkün değildir. 'Birlik' konusundaki yaklaşımın özünü, 'birim' cephe örgütlenmesi anlayışı oluşturabilir. Bunun somut ifadesi ise 'Komite' veya 'Konsey'dir. 3. Enternasyonal'in 'cephe' konusunda uzun yıllar yaptığı tartışmalar, farklı ülkelerde ve ülkemizde yaşanmış-yaşanılan örnekler, bu örgütlenmenin kavranılmasında bize ışık tutar ve yol gösterir.

     Bugün bu cezaevinde yaşama geçirilen bu birlik, yalnızca ve yalnızca, teorik bir önermenin değil, 'zorunluluğun' bir ifadesi olduğu noktasından yola çıkılırsa (Sol'un merkezi düzeyde kalıcı bir 'Birlik' oluşturamadığı, pek çok siyasi hareketin hala 'birim', 'cephe' örgütlenmesi konusunda somut herhangi bir görüş belirtmediği... ve ağırlıkla da cezaevlerinin çok özgün yerler olduğu gerçeğinden hareket edilirse) anlaşılabilir ve kabul edilebilir hale gelir. (Ki, böyle ifade edilmesi halinde bile, bazı yönler yine de tartışmayı gerektirir.)

     *

     Bu birliğin gerçekte kalıcı olup-olamayacağı, bugün dışında kalan siyasi hareketleri kucaklayıp- kucaklayamayacağı ve bu cezaevinin sorunlarının çözümünde olumlu bir misyonu üstlenip-üstlenemeyeceği..., tamamen önümüzdeki süreçte belli olacaktır.

     Bugünden söylenebilecek olanlar, şunlardır:

     Öncesi dönem ile kıyaslandığında, bu birlik, olumlu bir adımdır. Çünkü, hiç olmazsa, cezaevinin bir kesimi, kalıcı olacağı düşünülen bir birliğe kavuşmuştur; bazı şeyleri yapmaya aday (potansiyel olarak) bir güç oluşmuştur; çok başlılık bir ölçüde de olsa azalmıştır.

     Bu birlik, bugünden sonra, dışında kalan devrimci-sosyalist tutsakların yaşamını da doğrudan ya da dolaylı olarak şu ya da bu ölçüde etkileyecektir. Bu cezaevinde yaşayan herhangi bir devrimci-sosyalist tutsak açısından, bunun aksi olasılık, hiç yok denecek kadar azdır; öncelikle, bunun bilincine varmak gerekiyor.

     'Birlik' konusunda, yeni bir durum ortaya çıkmıştır; artık, bütün devrimci-sosyalist tutsakları içerecek şekilde, sıfırdan başlayan bir 'Birlik' tartışması yapılamaz; yapılması istense de anlamlı ve yararlı olmaz. Bu konudaki tartışmalar, bundan sonra, yeni bir düzlemde yapılabilir; böyle yapılırsa, daha anlamlı, yararlı ve sonuç alıcı olur.

     Ancak, bu yeni durum, 'Birlik' konusunda, olumlu ve olumsuz yeni özellikleri de ortaya çıkarmıştır. Bu özelliklerden birisini öne çıkarmak ve onu önümüzdeki sürece egemen kılmak, tamamen, hem bu birliği oluşturan hem de bu birliğin dışında kalan devrimci-sosyalist tutsakların, yani bu cezaevinde yaşayan bizlerin izleyeceği yöntemlere ve göstereceği becerilere kalmıştır.

     *

     Bugün 'Birlik' açısından ele alındığında, şöyle bir görünüm söz konusudur: Bir yanda, bir birlik oluşturan siyasi tutsaklar vardır; öbür yanda ise bu birliğe karşı olan ama aralarında bir birliğe de sahip olmayan siyasi tutsaklar vardır.

     Herhalde, her iki kesimden hiç kimse de bu görüntüden memnun değildir ve bu görüntünün kalıcılaşmasını istememektedir.

     Bu varsayımdan hareketle, benim önerim şudur:

     Yaşama geçirilen birliğin dışında kalan arkadaşlar, öncelikle bu birliği 'nesnel bir olgu' olarak kabul etmelidirler; bu birlik hakkındaki düşünceleri, bu birliği böyle bir kabul edişin önünde engel değildir, olamaz da... Ardından, bu birliğin oluşturulması sonrası ortaya çıkan yeni durumda, kendilerini nasıl ifade edebileceklerini ve bu birlik karşısında nasıl bir konumlanma içerisine girebileceklerini tartışmalıdırlar.

     'Birlik' açısından, bugünkü görünümden daha ileri ve olumlu bir görünüme geçişin yolu, ancak böyle bulunabilir, Pratik yeni adımların atılabilmesi, ancak böyle mümkün olabilir.

     Mevcut birliğin dışında kalan kesimin, 'Birlik' tartışması sürecinde farklı öneriler ve görüşler ileri sürdüklerine bakılarak, bu cezaevinde kurulması olası bütün birliklere değil, yalnızca bu birliğe karşı çıktıkları söylenebilir.

     Eğer bu doğruysa, o zaman, bu kesimdeki arkadaşların, şu an yaşanılan gerçeklikte, yapmaları gereken şeyler ve atmaları gereken pratik adımlar var demektir.

     1- Farklı bir birlik önermiş olan arkadaşlar, çok doğal olarak, bu önerdikleri birliği yaşama geçirmeye çalışmalıdırlar. Herhalde, herkes teslim eder ki, bugün böyle bir birliği oluşturmak hem bir hak hem de bir görevdir; aynı zamanda da mümkündür.

     Bence, bu ikinci birliğin kurulması, bu cezaevi açısından olumsuz bir adım olarak değil, olumlu bir ikinci adım olarak değerlendirilmelidir. Çünkü, bugün birlik dışında kalan kesim de bir birliğe kavuşacaktır; bazı şeyler yapmaya aday (o da potansiyel olarak) ikinci bir güç oluşacaktır; çok başlılık, iki başlılığa dönüşecektir. Bu cezaevindeki devrimci-sosyalist tutsaklarca birlikte hareket edebilmenin, var olan sorunların birlikte tartışılabilmesinin ve çözümüne çalışılabilmesinin, cezaevi yönetimi karşısında etkili ve yaptırım gücü fazla olan bir güç olunabilmesinin vb. koşulları daha fazla oluşabilecektir. Bir başka deyişle, bu ikinci birlik, şu anki durumdan daha ileri bir duruma geçiş anlamına gelecektir. Ve bunun pek çok yararı olacaktır.

     2- Eğer, böylesi ikinci bir birlik kurulamaz ise veya farklı nedenlerden dolayı bundan imtina edilirse, o zaman, bugün kurulu bulunan birlik ile mümkün olduğunca çok birlikte hareket edebilmenin koşullarının yaratılabilmesine çalışmak ve bunun olanaklarını araştırmak (siyasi hareket, koğuş ve tek tek bireyler olarak) doğru ve anlamlı bir yaklaşım olacaktır. Hiç şüphesiz, bu noktada da pek çok olasılık söz konusudur...

     Bu olası gelişmelere bağlı olarak, eğer gerekirse, cezaevinde yeni bir yerleşim düzenini düşünmek ve bunu gerçekleştirmek yararlı olabilir...” (12.10.1990)(1)/Nazilli/12. Koğuş

     10.04.2021/Datça/Mehmet Erdal

     (*) Bu yazı, 'Birlik' tartışmaları ile ilgili olarak cezaevi içinde okunmak üzere yazılmıştır.

     (**) Buradaki (DH/Devrimci Hareket), ODAK çevresidir.

Bu kurulan birlik içinde temsilci düzeyinde yer alan DY'cu tutsaklar ise, 9-13. Koğuşlarda bulunan ve (o günlerde) kendilerini, olmayan DY örgütünün ve Devrimci İşçi'nin Nazilli Cezaevi birimi olarak gören arkadaşlarımızdı. 7. Koğuşta bulunan arkadaşlarımız ise bu birliğe itiraz ediyorlardı.

     

                                               (22-23 Nisan 1990/8-12. Koğuş bahçesi)

     (1) 12.10.1990



     

2 Nisan 2021 Cuma

2021.04.03.CEZAEVİ YAZILARI-50: GO HOME YANKEE!

  Hiç yorum yok

 

     CEZAEVİ YAZILARI-50: GO HOME YANKEE!

     “... Saddam'ın, ülke içindeki yönetiminin diktatörlük ve Irak'lı Kürtlere karşı soykırımcı olduğunu söylemek mümkün. Dışarıya yönelik ise, milliyetçi. Bu niteliklere sahip bir yönetimin Kuveyt'i işgalini onaylamak mümkün değil. Yani, genelde, zorla ilhakı reddetmek gerekir. Birleşmeler gönüllü olur ve biz, bu tür birleşmelerden yanayız. Ama, bu birleşme, tamamen ekonomik, politik, askeri vb. çıkarlara yönelik ve üstelik ahlaki değil; Kuveyt halkının iradesini hiçe sayıyor. Bazıları, Kuveyt'in ve Arabistan (Yarımadası)ndaki diğer ülkelerin suni olduğunu ve ulusal temelde yükselmediklerini, tüm ülkelerin Arap ulus kökenli olduğunu söylüyor. Tartışılır olmakla birlikte, doğru olduğunu kabul edelim. Ama biz, tarihin yeni baştan yazılmasını, burjuva anlamda savunmuyoruz. Hele, bunun, zorla yapılmasını hiç savunmuyoruz. Öyleyse, Saddam'ın bu işgalini onaylamak, meşru görmek ve desteklemek mümkün değil. Öte yandan, Saddam'ın Kuveyt'i işgali, ABD önderliğinde emperyalizmin Ortadoğu işgali olasılığını gündeme getirdi. Bazıları, Saddam'ın soykırımcı, diktatör ve faşist olduğunu söyleyerek, aynı zamanda Saddam sonrası Irak Kürtlerinin olası kazanacağı 'hakları' düşünerek, kim tarafından olursa olsun, Saddam'ın devrilmesini desteklediklerini söylüyorlar. Haliyle, ABD'nin Ortadoğu işgalini onaylama noktasına düşüyorlar. Saddam sonrası Iraklı Kürtlerin bazı 'haklar' kazanmaları mümkün. Ama ABD'nin Ortadoğu'yu işgali sonrası, uzun dönemde çok şey kaybedecekler. Ülkemiz ve diğer Ortadoğu halkları da kaybedecek. Bu nedenle, 'ne olursa olsun, kim tarafından devrilirse devrilsin' diyemeyiz. Yani, biz, iki ucu boklu bir değneğin iki ucundan birini yakalamak zorunda değiliz. En iyisi, bu değneği, hiç ele almamaktır.

     Biz, Kuveyt halkının işgalcilere ve Irak halkının Saddam rejimine karşı yürüteceği mücadeleden yana olmalıyız. Buna destek vermeliyiz. 750 bin nüfuslu Büyük Sahra halkı POLİSAİRO önderliğinde Moritanya'yı anlaşmaya zorlayabilmiş ve Fas ile savaşını sürdürebiliyorsa, 1,5 milyonluk Kuveyt halkı da savaşabilir ve kazanabilir. Elbette 'zor' olacaktır, zaten, kurtuluşun kolay kazanıldığını kim görmüş ve söyler... Dünya ülkeleri, bu mücadeleyi bir biçimde destekleyebilir, ama o halkların yerini alamaz ve onların boyunlarına, Saddam boyunduruğunun yerine kendi boyunduruklarını geçiremezler. Ve biz, Saddam boyunduruğu gibi, bu boyunduruğa (da) karşı çıkarız... Ne Saddam'ın ne de emperyalizmin kazanmasını istemeliyiz. Biz, Ortadoğu halklarının kazanmasından yana olmalıyız. Ama, bu durum, ileride, doğrudan emperyalizmle bir savaş durumuna dönüşebilir mi? Saddam'ın, böyle bir görünüm verebilmek için çalıştığını ve tüm İslam dinindeki halklara çağrı yaptığı görülüyor. Kısmi de olsa, bir destek elde ediyor. Bugün, bu noktada değildir ve biz, bugünkü gerçeklikte tavrımızı belirlemek zorundayız...”(14.8.1990)(1)

     “...Hiç şüphesiz, Irak'ın Kuveyt'i işgali savunulamaz. Bu işgal, herhangi bir 'gerekçeyle' ve herhangi bir biçimde 'meşru' gösterilemez. Irak, 1980 yılı Eylül ayında olduğu gibi, şimdi de işgalci ve saldırgan bir devlet konumundadır. Bu niteliğini, bir kez daha ortaya koymuştur.

     Kuveyt'i işgal eden Saddam yönetimi, bir diktatörlüktür. Bu diktatörlük, yıllardır, Irak Kürdistanı'nda, az görülür bir soykırım uygulamış ve katliamlar ('Irak Hiroşima'sı' Halepçe) yapmıştır.

     Bu niteliklere sahip ve sicili çok kötü olan bugünkü Saddam yönetimi, yıkılmalıdır. Kuveyt işgali, sona ermelidir.

     Ancak, hangi gerekçelerle olursa olsun, bugün Ortadoğu'da yaşanılan gelişmeler biline biline, bunları gerçekleştirecek olanın kim olduğunun (Irak'taki Arap halkı, ezilen Irak Kürtleri ve işgale uğramış Kuveytliler ya da emperyalizm) önemli olmadığı, önemli olanın, bunların gerçekleşmesi olduğu, savunulamaz. (Bu noktada, insanın aklına, bir dönem Çin'de, Deng Şiaoping'in söylediği 'Önemli olan farenin yakalanmasıdır; fareyi yakalayan kedinin siyah ya da beyaz oluşu değil' sözleri geliyor.) Bugün yaşanılan gerçeklikte, bu savununun anlamı, bir biçimde, emperyalizmin Irak'ı (açık ya da gizli) işgal etmesine yeşil ışık yakmak ve 'Ortadoğu sorununu' çözebilmek için uygulamaya soktuğu politikalarının başarıya ulaşmasına destek vermektir.

     Halbuki, bugün, asıl olarak karşı çıkılması gereken şey, tam da, emperyalizmin Ortadoğu'daki varlığı ve uygulamaya soktuğu politikalar olmalıdır.

     Emperyalizm, bugün, Ortadoğu'da ve Türkiye'de, aynı anda, aynı amaçla ve birbirleriyle bağlantılı olarak, yeni bir dönemi başlatmıştır. Yaşanılan gelişmelerin özünü ve yönünü kavrayabilmek için, öncelikle, bu halkayı yakalamak gerekiyor. Bu, can alıcıdır. Bunun yerine, olayları, yalnızca görünürdeki biçimleriyle izlemeye ve kavramaya çalışmak, büyük yanılgılara yol açar.

     Bugün, Ortadoğu'da, asıl olarak, emperyalizme karşı saf tutmalı ve konumlanmalıdır. Emperyalizm kazanamamalı ve politikaları başarıya ulaşamamalıdır.

     Emperyalizm, Ortadoğu'da, sonunda mutlaka kendisinin kazanabileceğini düşündüğü bir savaşı kışkırtmaktadır.

     Herhangi bir biçimde başlayabilecek bu savaş, boyutuna bağlı olarak, bu savaşa katılacak ülkelere kıyım, yıkım, tamiri çok zor yaralar ve yeni düşmanlıklardan başka bir şey getirmeyecektir. Ama, savaşın sonucu ne olursa olsun, her halükarda yine emperyalizm kazançlı çıkacaktır.

     Bu nedenle, böyle bir savaşa 'Hayır' denilmelidir.

     1919-1922 yılları arasında, dünyanın ilk anti-emperyalist kurtuluş savaşını yürüten ve başarıya ulaştıran Türkiye'de, bugün, emperyalizme karşı olmak 'hainlik', emperyalizmden yana olmak ise 'yurtseverliktir'. Yani, gerçek yurtseverler 'hain', gerçek hainler 'yurtsever' durumundadırlar.

     Bu durumun, tersine çevrilmesi gerekmektedir.

     Bu nedenle, 1970'lerden beri körelen (bir yönüyle köreltilen) 'Bağımsızlık' bilinci, yeniden yükseltilmelidir. Türkiye'nin 'Ortadoğu'nun Jandarması' olmasının tartışıldığı ve emperyalizmin, Ortadoğu'ya yönelik yeni politikalarının yaşama geçirilmeye çalışıldığı bugünlerde, emperyalizm ile var olan bütün ilişkilerin sona erdirilmesi ve NATO'dan çıkılması talepleri ileri sürülmelidir.

     Türkiye'nin geleceği, bir yönüyle, 'Bağımsız Türkiye' şiarının, Türkiye halklarına mal edilebilmesine ve yaşanılan bir gerçeklik haline getirilebilmesine bağlıdır...”(20.8.1990) (2)Nazilli

     03.04.2021/Datça/Mehmet Erdal

     



     (1) 14.8.1990

     

     (2) 20.8.1990