26 Şubat 2021 Cuma

2021.02.27.CEZAEVİ YAZILARI-44: 'BEN BİR İNSANIM'

  Hiç yorum yok

 

     CEZAEVİ YAZILARI-44: 'BEN BİR İNSANIM'(*)

     “... İnsan.ne zaman saldırgan olur? Sevdiklerine karşı kırıcı olur? Ya da tersi?.. İnsan, kendine karşı güvenini yitirmeye başladığı an, eğer haksızlığı kabul etmiyor ve kendini, 'haklı' olduğuna inandırmaya çalışıyorsa, 'çözümü' bunda görüyorsa saldırgan, kırıcı ve yıkıcı oluyor. Elbette, bu durumda, daha da batıyor. Tersi, yani, bu an, açık oluyorsa, yani gerçeği görebiliyor ve itiraf edebiliyorsa, bundan korkmuyorsa, aksi oluyor...

     Geçen haftalar, bundan önceki mektuplarımda okuduğun yazılar üzerinde çalışmıştım. Birini, buradan ve doğrudan dergiye yollamıştım. Diğerini ise, yani sonrakini, yalnızca sana yollamıştım. Bu nedenle de, bunlara oldukça zaman ayırmıştım. Zaman, daha çok, yazarken değil, yazmadan önce 'doğururken', yani 'hamileyken' harcanıyor. Bir düşünceyi, kendi kendine tartışmak, olgunlaştırmak ve sonra da, 'doğum sancılarının' başladığı anı yakalamak, kolay olmuyor. Yalnız yaşamanın en zor yanlarından birisi de, bu oluyor.

     Birkaç gündür akılımda, Devrimci Gençlik dergisinin ilk sayısında Bülent Forta ile yapılan röportajda yer alan bir bölüm üzerinde düşünüyor ve yoğunlaşmaya çalışıyorum. 'Doğum sancılarımın' yaklaştığını hissediyorum. Elime de, Abdülkadir Konuk'un ikinci romanı olan 'ÇÖZÜLME'yi (**) aldım. Okudum. Bir an önce bitirdim. Emniyetteki sorguyu ve işkenceyi, işkencedeki tavrı anlatıyor. Mahmut'un 'BEN BİR İNSANIM'ı okurken, böylesi sarsılmamıştım. Mahmut, okuyan insanda, 'başarabilirdim' duygusu uyandırıyordu. Bunu, kendisine de yazmıştım. Abdülkadir'inki, kişinin kendisini sorgulamasını sağlıyor ve sarsıyor. Bu kitabı okumanı isterdim. Roman tekniği açısından mükemmel değil ve oldukça da basit. Bazı bölümler var ki, insanın içine bıçak gibi giriyor. Girişteki şu söz; '...En büyük yara, en büyük silahın açtığı yara değildir. İnsanın kendi zayıflığı sonucu onurunda kendi elleriyle açtığı yara en büyük olandır ve onarılması oldukça zordur. Ama olanaksız değildir. Yeter ki o yarayı onarmak için gerekli çaba sarf edilsin.' Tez, bu... Sonra, bir bölümden, şu cümlelerin altını da çizmişim; '...Ve seven her insan sevilmemekten korkardı. Sevgiliyi yitirme korkusu ise bambaşkaydı. Ama çoğu insan kendisini korkutan, korku duymasına neden olan şeyleri açıklamaktan, kendi kendine söylemekten bile korkardı çoğunlukla...'

     ... Yaşam, tek başına da sorgulanabilir. Bu, olanaksız değil... Ama, yaşam, birlikte sorgulandığı zaman daha anlamlı ve üretken olur. Geleceğe yol gösterici olur. Birlikte yürüyenler, bunu mutlaka yapmalı ve başarmalıdırlar. Bu koşullarda sahip olduğumuz olanaklar ise, bunun uygun ortam ve araçlarını sunmuyor bize... Ama, bunlara, mutlaka sahip olacağız... Buna inanıyorum...

     Bazen, evliler olarak, gezerken, yahu diyoruz, zamanında, bugünleri görüp, zengin birer kız neden bulmadık ki? Şimdi, aç ve açıkta kalmazdık. İyi de, öyle yapsaydık, şimdi buralarda mı olurduk? O da ayrı bir mesele. Hani bir arkadaşın annesi vardı ya, evlenecek, ama bazı oğullarının iznini almaya çalışıyor, demiştim. İzin almış. Ama, oğlunun biri, duyunca doğru babasının mezarına gitmiş ve ağlamış. Sonra da izin vermiş. Şimdi, bizim arkadaş, bu evlilik nedeniyle, ekonomik durumlarının daha iyi olacağını anlatıyor. Kendi durumları da fena değil. Neler düşünüyoruz, bak. Sonra da, kendimiz, ne saçma düşünceler, diyoruz... Gerçekten de, çok saçma. İnsan oğlu, devrimci bile olsa, yokluk ve çaresizlik içinde, neler düşünüyor...

     Bugün, Meclis'te üç partinin de ortak istemi ile 'terör' konusunda, gizli görüşme-oturum yapılıyor. Muammer Hoca'yı vuranlar, bunu hesapladılar mı bilemiyorum, ama, bu görüşmelerden, hayırlı bir şey değil, olumsuz şeyler çıkacağı düşünülebilir. Bu yıl, özellikle de bu yaşanan konjonktürde, bulanık ve başkalarının işine yarayacak değil, çok açık ve net, meşru ve geniş kesimlerin onay ve desteğini alacak bir çizgi izlemek gerekiyor. Kitle çizgisi ile provokatif bir çizgi iç içe geçmemeli... Şu TÜRK-İŞ'in merkez binasının bombalanması...Yahu aklı başında hiç kimse, bu işi yapmaz. İlk duyduğumda, hangi geri zekalılar yapmış olabilir ki?, demiştim. Bunlar kör, akılsız ve gerçekten geri zekalı. İşçilerin genel greve hazırlandığı, TÜRK-İŞ'in bölünme sürecine girdiği, yönetimin sıkıştığı ve hiç istemese de, bir şeyler yapmaya çalıştığı söyleniyor... Böylesi bir durumda, TÜRK-İŞ'i itecek değil, teşhir edecek ve daha radikal tavır almaya zorlayacak bir çizgi izlemek gerekir. Ama, birileri, TÜRK-İŞ şubelerini basıyor ve merkezini bombalıyor. Kime hizmet ediyorlar? Hem de, Meclis'te, 'terör' konusunun görüşüleceği bir sıra... Eğer, bu, 'iyi saatte olsunlar'ın işi değilse, bunu yapanlar, politikadan hiç anlamıyorlar, demektir... Bu kafadan ne köy olur, ne de kasaba... Bu koşullarda bu iş, tam anlamıyla, terör oluyor...

     Bugün, İşçilerin Sesi'nin 13. sayısı geldi. Melih'in röportajının ikinci kısmını okudum. Okumanı öneririm. Görüşlerimin paralelinin savunulduğunu görmek, müthiş keyif verici oluyor. Bugüne kadar 'aykırı' görüşler savuna gelmiş olanların tavrını merak ediyorum. Özeleştiri yaparlar mı? Eski yanlış yaklaşımlarında inat mı ederler? Bilemiyorum!...” (22-23-24-25/2/1990) (1)

     “... ...'ın şiirlerini daktilo ettim. Epey sürdü. Cumhuriyet'in şiir yarışmasına katılıyor. Dikkatimi çekti: Şiirlerindeki en çok kullanılan kelime 'öpüşmek'ti. Yaşamında, bir kadınla bir kez bile öpüştüğünü ve o sıcaklığı duyduğunu sanmıyorum. Onunki, çok uzak anılarındaki annesinin öpüşüyle, asıl olarak da, özlemdir. Bizim kuşak, çoğunlukla, ya hiç kadın tanımadı, keza kızlar erkek, ya da sağlıklı ve uzun dönemli birliktelikler yaşamadılar. Ve yenilgi yıllarında, ağırlıkla içlerinde ve kendi kendilerine, bu konuyu sorgulayıp durdular. Özlem, ya ifrata varan ve sağlıksız bir biçimde dışa vuruldu, ya da bastırılmaya devam ediliyor. Sağlıklı bir sorgulamanın gerekliliği üzerine ise çok az istem ve düşünceler dile getirildi. Öyle sanıyorum ki, çıkanların ilk düşündükleri, evlenmek oluyor-olacak...” (4.3.1990) (2) Nazilli

     28.02.2021/Datça/Mehmet Erdal.

(*) Mahmut Memduh Uyan'ın kitabı.




Bu söz bana, aynı zamanda, Afrikalı bir köle olan Romalı AFER'in şu sözünü anımsatıyor: 'BEN BİR İNSANIM; VE İNSANA DAİR HİÇBİR ŞEY BANA YABANCI DEĞİLDİR' (PUBLİUS TERENTİUS AFER) (Bknz: Google 

     (**)

     (1) 22-23-24-25/2/1990






     (2)4.3.1990

19 Şubat 2021 Cuma

2021.02.20.CEZAEVİ YAZILARI-43: SAFLARIMIZDAKİ FAŞİZM TARTIŞMALARI ÜZERİNE BAZI NOTLAR VE SORULAR

  Hiç yorum yok

 

     CEZAEVİ YAZILARI-43: SAFLARIMIZDAKİ FAŞİZM TARTIŞMALARI ÜZERİNE BAZI NOTLAR VE SORULAR

     Bugün, o günlerde yayın hayatına başlayan 'Devrimci Gençlik' dergisinin ilk sayısında çıkan R.Ertuğrul imzalı 'ÜLKEMİZDE FAŞİZMİN TARİHSEL GELİŞİMİ VE BUGÜNKÜ NİTELİĞİ' başlıklı yazı üzerine yazdığım bir yazıyı paylaşıyorum:

     “SAFLARIMIZDAKİ FAŞİZM TARTIŞMALARI ÜZERİNE BAZI NOTLAR VE SORULAR

     Faşizm konusu, ilk sayıdaki R. ERTUĞRUL imzalı yazıda yer yer genelde ve teorik soyutlama düzeyinde ele alınsa da, ağırlıkla ülkemiz özgülünde tartışılmaktadır...

     1- 1950 sonrası sömürge tipi faşizmin egemen devlet biçimi olduğu ülkemizde, yaşanan '... açık faşizm dönemleri; 12 Mart ve 12 Eylül darbesi ve askeri yönetim dönemleridir' (Ana dava ortak savunma). Yazıda bu bakış açısının egemen olduğu görülmektedir.

     a) Bütün yeni-sömürge ülkelerde açık faşizm, her zaman, askeri bir darbenin ürünü olarak mı gündeme gelir? (Bu soruya, ilk kez, 12 Eylül'ün hemen öncesi günlerde muhatap ve tanık olmuştum.)

     b)Yazıda 'Bir dizi önemli neden, açık faşizmin sürekli veya uzun süreli bir yönetim biçimi olmasını engellemekteydi.' derken, kastedilen, 'Açık faşizm=Askeri Faşist Cunta Yönetimi' yaklaşımından hareketle, 12 Eylül Askeri Yönetimi'nin 'sürekli veya uzun süreli' olamaması mıdır? Yine, ülkemizin bugünkü durumunun açık faşizm olarak nitelendirilmemesi gerektiği tartışılırken, askeri yönetimin bugün sürmediği mi anlatılmak istenmektedir? Daha açık sorayım: Bütün yeni-sömürge ülkelerde, açık faşizm, her zaman, askeri faşist cunta yönetim dönemlerinde mi söz konusu olur? (Bu soru, ilk kez, 1983 Sonbaharında sorulmaya başlanmıştı.)

     c) Türkiye devrimi üzerine ilk ciddi ve yol gösterici teorik çalışmalar yapan ve devrimci hareketimizin ilk önderlerinden olan Mahir Çayan, firar sonrası açık faşizm koşullarında da yazmaya devam ettiği yazılarının 'Kesintisiz Devrim 2,3' başlığıyla bilinen kısmında, sömürge tipi faşizmin '...açık icrası sürekli değildir. Genellikle, ipin ucunu kaçırdığı zaman başvurduğu bir yöntemdir.' der. Mahir arkadaş, bunun dışında, açık faşizm konusu üzerinde uzun boylu durmamıştır (ya da ben anımsamıyorum). İlk açık faşizm uygulamasının yaşandığı o günkü nesnel ve öznel koşullar düşünüldüğünde, bu, çok normal ve doğal bulunmalıdır.

     Devrimci hareketimiz, 12 Eylül yenilgisi öncesi döneminde de, ülkemizdeki sömürge tipi faşizm hakkında pek çok yazı yazıp yayınlamasına karşın, açık faşizm konusu üzerine özel olarak eğilmemiştir. (Şu an içinde bulunduğum koşullarda sahip olduğum olanaklarla, yanılıp-yanılmadığımı son bir kontrolden geçirmem mümkün değildir. Ama, örn: yayınladığınız 'DEVRİMCİ GENÇLİK-SEÇME YAZILAR' başlıklı derlemedeki ilgili iki yazıda rastlamadım.) 12 Eylül öncesi ('yakın geçmişimiz' dediğimiz) pratiğimizin gereksinimlerine yönelik teorik bir faaliyet yürütmeye özen gösterdiğimiz dikkate alınırsa, bunu da çok normal ve doğal karşılamak gerekiyor.

     Ancak, 12 Mart ve 12 Eylül öncesi geçmişlerimizde bu konu üzerinde yeterince durulamayınca, Mahir'in (ve THKP-C'nin) görüşlerini 'aynen' savunduğunu söyleyen kesimlerde (ve devrimci hareketimiz saflarında), yıllarca, açık faşizmin her zaman 'geçici' olacağı şeklinde bir algılayış geçerli olagelmiştir. Bu algılayışta, Mahir'in yukarıda alıntı yaptığımız görüşleri temel etkendir. (Nitekim, THKP-C 'kökenli' olduklarını söyleyenlerden DK-'Kasabalılar'-ın, 1983 Sonbaharında, bulunduğumuz birimlerde, Mahir'in bu görüşlerine atıfta bulunarak, açık faşizmden gizli faşizme geçildiği yollu düşüncelerini dile getirişine tanık olmuştuk.)

     Yazıda, 12 Eylül Açık Faşizm döneminin 1983 Sonbaharında sona ermesi ve gizli faşizme geçiş sürecinin başlaması tartışılırken, 'Açık Faşizm zaten 'geçici' olur' mantığıyla hareket edilmediği görülmektedir. Bunun yerine '...açık faşizmin sürekli veya uzun süreli bir yönetim biçimi...' olamamasının nedenleri üzerinde durularak, yaşanan gerçekliğin nesnel olarak saptanmasına çalışılmaktadır. Bu yaklaşımı paylaştığımı söylemeliyim.

     Ülkemizdeki iki açık faşizm (12 Mart ve 12 Eylül) uygulamasının 'geçici' olduğu ve bu anlamda Mahir arkadaşın bu değerlendirmesinin (ve bu değerlendirme içinde örtük olarak var olan öngörüsünün) pratikte doğrulandığı söylenebilir. Ancak, Mahir arkadaşın, zaman ve ülke ayrımı gözetmeksizin, açık faşizmin 'geçici'liğini genelleştiren bu ifadesi esas alınır ve bakış açımızın özünü oluşturursa, o zaman, yazısında R. ERTUĞRUL arkadaşın yaptığı gibi, yaşanan gerçekliğin saptanmasına çalışılması gereksizleşir. Bu durumda da, a) Ülkemizde, önümüzdeki süreçte yaşanması olası (ve sürekli/uzun dönemli) açık faşizm uygulamaları karşısında yanılgılara sürüklenmemiz kaçınılmaz olabilir, b) Dünya'da yaşanan Ziya ül Hak/Pakistan, Pinochet/Şili... örneklerini 'yok' saymak gerekebilir. Bir başka deyişle, bu konuda, Mahir Çayan ile 'çelişmeme' düşüncesi, bizi, yaşanan gerçekliklerin dışına itebilir...

     Bu noktada, Mahir arkadaşın, bu ifadesinin (açık faşizmin 'geçici'liğini genelleştirdiği için) eksik ve bu ifade üzerinde yükseltile gelmiş algılayışın yanlış olduğunu söylemek gerekiyor.

     2- Yıllarca, herkesçe, 24 Ocak Ekonomik İstikrar Kararlarının, bir başka deyişle ihracata yönelik ekonomik modelin (yakıştırılan ama doğru olmayan adıyla Serbest Piyasa Ekonomisi'nin), 12 Eylül Askeri Darbesi yapılmasaydı tam anlamıyla /hatta hiç uygulanamayacağı ve Tekellerin ondan beklediği 'başarıları' sağlayamayacağı söylene geldi. Bu söylemin doğal sonucu olarak, halihazırda uygulanan ekonomik model, açık faşizm uygulaması ile eşleştirildi. Bu eşleştirme, 1983 Sonbaharından itibaren, ülkemizin bugününün açık faşizm mi, yoksa gizli faşizm mi olarak nitelendirilmesi gerektiği şeklindeki tartışmalarda, yeniden ve yeniden gündeme geldi. Açık faşizm denmesi gerektiği şeklindeki görüşlere 'kanıt' olarak ileri sürüldü. Yaşadığım kadarıyla, hiç kimse, bunun 'kanıt' olarak ileri sürülmesine şaşırmadı...

     Bugün, bu ekonomik model, daha da geliştirilmiş bir biçimde varlığını koruyor. Yazı ise, ülkemizin bugünkü durumunu, 12 Eylül öncesi olandan önemli farklılıklar içeren bir gizli faşizm dönemi olarak nitelendiriyor. (Yazının, bu noktada da benim için oldukça aydınlatıcı olduğunu söylemeliyim.)

     Burada, bu şekildeki bir eşleştirmenin yanlış olduğu, bir başka deyişle, bu ekonomik modelin, 1961 Anayasası koşullarında, 12 Eylül öncesi gizli faşizm koşullarında uygulanamayacağının, uygulanmasının olanaksız olduğunun söylenmesinin daha doğru olacağı söylenebilir mi?

     3- 1961 Anayasası'nın, yazıda belirtildiği gibi, 12 Eylül öncesi dönemde, bazı sağ sapmalarca, var olan düzenin 'burjuva demokrasisi' (Kısıtlı Burjuva Demokrasisi vb adlarla) olarak algılanmasında ve nitelendirilmesinde (yanılsamasında) etkili olduğu doğrudur. Bizim, bunlara karşı, devletin biçiminin burjuva demokrasisi olarak değil, faşizm (Sömürge Tipi Faşizm) olarak nitelendirilmesi gerektiği şeklinde bir mücadele yürüttüğümüz de doğrudur.

     Ancak, yazıda '...bir orijinalite olarak şekillendiği ve sömürge tipi faşizmin biçimleniş sürecinde bir sapma olarak belirdiği...' tespiti yapılan 27 Mayıs'ın ürünü 61 Anayasası'nın devletin biçimi olan sömürge tipi faşizm ile ilişkilendirilmesinin üzerinde yeterince duramadığımız açıktır. Bu konu üzerinde ilk kez uzun boylu ve oldukça aydınlatıcı bir biçimde duran, 12 Eylül yenilgisi sonrası başlayan 'Ana Dava'daki bir arkadaşımız olmuştur. ( TCK'nın 146. Maddesinin devrimcilere uygulanamayacağı ve 61 Anayasası'na, gerçekte kimlerin karşı olduğu ve kimlerce ilga edildiği bağlamında.)

     Bu eksikliğin, 12 Eylül öncesi ve sonrası şu olumsuzluklara yol açtığı söylenebilir:

     a) 12 Eylül öncesi var olan gizli faşizm, saflarımızda, 61 Anayasası'nın çerçevesindeki bir olgu olarak algılanmıştır. Bir anlamda 'Gizli faşizm=61 Anayasası'nın çerçevesini çizdiği politik düzen' eşitlemesi söz konusu olmuştur. Bunun uzantısı olarak, 12 Eylül sonrasındaki açık faşizm/gizli faşizm tartışmalarında, kendiliğinden, 'Açık faşizm=82 Anayasası'nın çerçevesini çizdiği politik düzen' eşitlemesi gündeme gelebilmiştir. (Bunda, 'Ana Dava'daki bir arkadaşımızın, 82'deki ilk sorgusunda söylediği 'Açık faşizmin kurumsallaştırılmaya çalışıldığı' yollu sözü de etken olmuştur. 'Buradaki kasıt 82 Anayasasıdır.' denilerek...)

     b) Faşizm tartışmalarında, siyasi muarızlarımız karşısında devrimci görüşlerimizin savunulmasında, faşizm ile 61 Anayasası'nın ilişkilendirilmesinde tereddütler ve zorlama/yer yer eksik/bireysel yorumlar gözlenebilmiştir.

     c) Faşizme karşı yürütülen anti-faşist mücadelede, faşizme karşı yürütülen mücadelenin, özünde bir devrim sorunu olması ile 61 Anayasası karşısındaki devrimci tavrın ne olması gerektiğinin ilişkilendirilmesi mümkün olamamış ve pratikte, saflarımızda, 61 Anayasası'nın hiçbir kıymeti harbiyesi olmadığı şeklinde genel bir anlayış süre gelmiştir.

     d) 'Ana Dava' ilk sorguda ve ileriki, aşamalarda dile getirilen devrimci görüşler üzerinde, siyasi muarızlarımızca yoğun spekülasyonlar yapıla gelmiştir. ('DY'cular Anayasayı yıkmaya değil, savunmaya çalıştıklarını söylüyorlar'... '61 Anayasası uygulanabilse burjuva demokrasisi gelirmiş'...vb.)

     4- Yazıda, açık faşizm'den gizli faşizme geçiş süreci olarak 1983-1988 genel 'seçimleri' arası süre kabul ediliyor ve '...88 seçimlerinin bu kritik dönemeci sembolize ettiği söylenebilir.' deniyor. Burada, örtük bir biçimde, bunun tartışma götürür olduğu kabul ediliyorsa da, benim, buna itirazım var:

     Yeni dönemdeki (24 Ocak+12 Eylül 1980'de ülkemizin içine sokulduğu tarihsel süreç) gizli faşizmin içeriğini ve hukuki çerçevesini 82 Anayasası'nın ifade ettiğini kabul etmek gerekiyor. 12 Eylül Askeri Yönetimi, 82 Anayasası'na koyduğu geçici maddeler ve oluşturduğu geçici kurumlar ile, 82 Anayasası'nın (gizli faşizmin) tam olarak hayatiyet bulmasını, 1989 Sonbaharı sonrası için 'uygun' görmüştü. Bir başka deyişle, ellerini, yerini bırakacağı 'sivil' yönetimlerin yakasından, bu tarihte çekecekti. (Hatta, eski burjuva politikacılarının önde gelenlerine konulan 'politika yasağı' 1992'de sona erecekti.) Bu süre, geçiş süreci olarak değerlendirilmelidir. Cunta'nın bu planı, özde bozulmadı. Süreç devam etti ve noktalandı. (Yalnızca, 1987 yılındaki referandum ile '10 yıllık yasağa' dahil eski burjuva politikacılarının 'yasak'larının kalkması ve bu çerçevede bir 'olağan dışı' gelişmenin yaşanması söz konusu olmuştur. Ki bu, süreci kısaltan önemli bir etken olmamıştır.

     Bu durumda, açık faşizmden gizli faşizme geçişin, 1989 Sonbaharı yerine 1988 Genel Seçimlerinde gerçekleştiğini söylemek yanlış olmuyor mu? (Bugün, yani 1990'da, gizli faşizme geçildiğinde hem fikir olunması halinde, bu tartışmanın, bugün için pek önemi yoktur. Bu tartışma, asıl olarak, 'geçiş süreci'nde yükseltilecek devrimci mücadele açısından önemliydi. Örn: 'Geçiş süreci'nin 1989 Sonbaharında tamamlanacağının kabul edilmesi halinde, 'geçiş süreci' içinde kalan 26 Mart 1989 Yerel Seçimleri sonrasında ortaya çıkan siyasi konjonktürde, 'geçiş süreci'ne müdahale açısından yapılabilecek çok şeylerin olduğunu kabul etmek gerekiyor. Öznel koşullar yeterli olsa ve bu 'tarihsel fırsat' değerlendirilebilseydi, 'geçiş süreci' daha farklı bir biçimde noktalanabilirdi...)

     5- 82 Anayasası'nın parlamentoyu güçsüz, buna karşın yürütme'yi (Hükumet ve Cumhurbaşkanlığı nezdinde) yetkin kıldığı; MGK'nu birinci otorite durumuna getirip, ordu'yu fiilen yönetime ortak ettiği; olağanüstü hal yasası ve DGM'ler ile Askeri Yönetimi ve Askeri Yargıyı olağanlaştırdığı... biliniyor. Bu gerçeklik karşısında, artık, açık faşizme başvurulmasının gereksizleştiği ve açık faşizm olasılığını öngörmenin doğru olmadığı/olmayacağı söylenebilir mi? Bunun uzantısı olarak, 12 Eylül öncesi dönemde, açık faşizm tehlikesi karşısında, açık faşizme karşı da bir mücadeleden bahsederken, bugün böyle bir görevin söz konusu olamayacağı ileri sürülebilir mi? Ya da, (bir ölçüde) bunu, bugün, olağanüstü hallere karşı bir mücadele olarak algılamak mümkün müdür?..

     14.2.1990”/ (1)Nazilli

     20.02.2021/Datça/Mehmet Erdal

     (1) 14.2.1990





12 Şubat 2021 Cuma

2021.02.13.CEZAEVİ YAZILARI-42: TRAFİK POLİSİ DEĞİLİZ! AKIL DA SATMIYORUZ!

  Hiç yorum yok

 

     CEZAEVİ YAZILARI-42: TRAFİK POLİSİ DEĞİLİZ! AKIL DA SATMIYORUZ!

     On ikinci (12) Koğuşta kalmaya başladığım dönemde yakın çevremizde ve ülkemizde, ülkemizi ve/veya bizi (Sol, Sosyalist, Devrimci, Demokrat ve Yurtsever kişi, çevre, grup, parti vb.) bir biçimde ilgilendiren çok önemli olaylar yaşanmaya başlanmıştı.

     O günlerde yayınlanan ve elimize ulaşabilen yayınlarda bu gelişmelere dair pek çok yazı yayınlanıyordu. Keza bu yazılar ya da gazete, TV haberleri çerçevesinde, aramızda da tartışıyorduk; siyasi mahkumlar olmamız nedeniyle, doğal olan ve olması gereken de bu idi.

     “... Adımlar dergisi, bedava, adıma gönderiliyordu. TBKP'liler İstanbul, Çekoslovakya ve İngiltere'den, adıma kart yollamışlar. Bu adamlar, kendi mantıkları ve tutturdukları çerçevede, oldukça iyi çalışıyorlar. Türkiye'deki politik gelişmeleri de iyi takip edip, kendileri açısından zamanlamayı iyi yapıyorlar. SHP'nin bölündüğü ve Sol'undaki boşluğun iyice gün yüzüne çıktığı, aynı zamanda, Avrupa'daki gelişmelerin iyi bir konjonktür durum yarattığı anda, TBKP olarak ortaya çıktılar. Kendilerini, kamuoyunun önünde tutmayı beceriyorlar. Ama, bu çabaların, umdukları boyuta varmaları ve güçlü bir çekim merkezi oluşturmaları çok zor. 141-142 maddeler değiştirilince, artık, illegalitenin o bazı avantajları kalkacak. Her şeyden önce ideolojik olarak var olması gereken oluşumlar, hiçbir mazerete sığınmadan, öncelikle, kendilerini ideolojik olarak anlatmak zorunda kalacaklar. Gerçekte böyle olmayanlar ve böyle olmayı da beceremeyenler, fazla ayakta duramazlar. 70-80 arası koşullar yok artık. Ya bazı oluşumlara kanalize olacaklar ya da birleşerek ayakta durmaya çalışacaklar. Bu olasılığın görüldüğünün ve kendilerince bazı yönelimler içerisine girildiğinin, bazıları açısından belirtileri var. Ama, buralarda tanık olduğum ölçüde, bazıları, hala uyuyorlar. Kendi oluşturdukları dünyada yaşıyorlar. Cezaevleri ve yurtdışında, bu 'yaşama', daha bir süre mümkün olabilir. Ama gerçeklik, bunları hızla eler. Değişime ayak uydurmak ve yeniden ve yeniden kendini üretmek, bu biçimde yaşamayı başarmak zorundasın...” (1) (7.1.1990)

     “... Anayasa mahkemesinin bir kararı ile ilgili olarak basına yansıyan tepkileri okuyorsundur. Hani, şu, fahişelere zorla tecavüz edildiğinde verilecek cezanın, böyle olmayan birine tecavüz edildiğinde verilecek cezanın yarısı kadar olması gerektiğine ilişkin olanı... Bu, bizim toplumda, insanların ne yaparlarsa, toplumsal koşulların büyük ölçüde etkisinde kalarak değil, tamamen ve yalnızca iradi olarak yaptıklarının düşünüldüğünün ikrarıdır. Kişilerin kişilik özellikleri, bilinçleri, zevkleri vb. hiç etkili olmaz denemez, ama onlar bile, doğrudan ya da dolaylı, toplumsal koşulların ürünüdürler. Böyle olmasa bile, bu belirleyici değildir. Sorun büyük ölçüde toplumsaldır. Böyle ele alınmalıdır. Aksi halde, bazı insanlar doğuştan kötü, bazıları ise doğuştan iyidirler sonucuna varmak gerekir... Böyle olunca da 'kötülere' ne yapılırsa, daha hoşgörülü olunmalıdır!.. İkincisi, kadınların ikinci sınıf olduklarının tescilidir. Çünkü, hiç bir yasa, erkekler şöyle ya da böyle olursa, yani kötü erkekler söz konusu olunca, ona yönelik işlenecek bir suça da, böyle olmayan bir erkeğe yönelik işlenecek suça verilenden daha az ceza verilir, demiyor... Yani, ikili temelde, olay karşısında tepkileri dile getirmek gerekiyor. Basına yansıyan, olayın, ağırlıkla, kadın-erkek eşitliği temelinde ele alınması oluyor... İzmirli yeşil kadınların bir kısmı, 'Bir hafta, erkeklere hayır diyelim' kampanyası açmışlar ya, bir arkadaşa, iyi ki buralardayız, yoksa yanmıştık, dedim. Güldü. Benim için sorun değil, hanım düşünmese bile, ben anımsatırdım, dedi. Bu toplum, aşağıdan, yani toplumun içinden yukarılara doğru yükselen ve oldukça köktenci olan bir değişime, sorgulamaya, tartışmaya, demokratikleşmeye şiddetle gereksinim duyuyor. Çözüm, yalnızca bundan geçiyor. Kurtuluş, bunda... Aksi halde, onur duyulacak ve çekim merkezi olabilecek bir toplumumuz olmayacak...” (2) (17.1.1990)

     “... Sokak'ın son sayısında Yeni Çözüm, Devrimci Mücadele, Hedef, Toplumsal Kurtuluş, Siyaset ve İşçinin Gazetesi yayınlarının, Romanya'daki yönetim değişikliklerini Karşı-devrim olarak değerlendirdiklerini okudum. Buradaki sözlü tartışmalara bakılırsa, yayın çıkaramayan daha pek çok çevre de benzer değerlendirmeler yapıyor olmalılar... Katılmıyorum. Gorbi'nin estirdiği fırtına hakkında, son tahlilde, ben de 'Sol gösterip sağ vuruyor' diye düşünüyorum. Ama, bu, her şeyin tu kaka edilmesi anlamına gelmiyor. Artıları ve eksileri ayrı ayrı toplamalıyız. Doğru tavır, bu olmalı. Gorbi'yi külliyen onaylamak mümkün değil, çünkü önerdikleri, teoriye uygun değil. Daha çok, gelişmiş bir Burjuva demokrasisine yöneliş söz konusu. Sınıf işbirliğini savunuyor falan... Ona, Sol'dan yaklaşmak gerekiyor. Yani parmak bastığı bazı konularda, ona cepheden karşı çıkmak değil, onlara sahiplenerek Sol'dan karşı çıkmak gerekiyor. Yoksa, Gorbi'ye karşı çıkmak gerekçesiyle, birçok olumsuzluğu savunma noktasına düşmek mümkün. Nitekim, Çavuşeşku'yu savunanlar çıktı... Çavuş'u savunan biri, hiçbir insana Sosyalizmi kabul ettiremez...” (3) (17.1.1990)

     “... Azerbaycan olaylarından sonra, ülkemizde, yeniden anti-komünist bir dalganın yükseltilmeye çalışıldığı görülüyor. Uzun süre, Bulgaristan'ın Türk azınlığa yaptığı uygulamaların faturasını ödemiştik, şimdi de Azerbaycan'da olanların... Revizyonistlerin bütün günahlarının, diğer ülkelerdeki halklarca, özellikle de, burunlarının dibindeki Türkiye halkınca ödenmesi karşısında, revizyonizmin kendisine ve uygulamalarına karşı güçlü bir sesin çıkarılması önem kazanıyor. Bunlar, yalnızca ideolojik karışıklıklara neden olmuyorlar, aynı zamanda, karşıdakileri güçlendiriyor, halkı soğutuyor ve bu nedenle de yükümüzü artırıyorlar. Bu noktada, revizyonistlerin Sol'undan ve teorinin savunulması noktasından bayrağın yükseltilmesi gerekiyor. Bu noktada, revizyonistleri, ya da karşılarındaki daha gerici güçleri olumlama ve ikisinden birini yeğleme gibi bir tavrı savunmak zorunda değiliz. Bizim, kendi tarafımızı, yani doğru seçeneği yeğleme ve savunma gibi bir hakkımız var... Olayları, tarihsel gelişim süreçlerinde sorgulamak yerine, bu süreçten koparıp, başka ne yapılabilir ki? türünden bir soru sormak mümkün, ama doğru değil. Biz, trafik polisi değiliz, aynı zamanda akıl satan da değiliz. Biz, irademiz dışında gelişen olayları irdeleme ve bunların artılarını-eksilerini alt alta toplama ve bunlardan ders çıkarma durumundayız. Doğru olan, budur... Hiç şüphesiz, irademiz dışında olup bitenlerden biri 'olması gereken', yani 'doğru' olan olsa, tereddütsüz, onu yeğleyebiliriz. Ama, durum, böyle değil. Biz, bugün, daha çok, neyi nasıl yapmamalıyız, gibi bir irdeleme yapmalıyız. Artıları savunma, eksileri ise reddetmek gerekmez mi?, diye sorulabilir. Doğru, ama bu, taraflardan birini savunma ya da reddetme demek değildir...” (4) (21.1.1990)

     “...Muammer (Aksoy) Hoca'nın (*)cenazesinde olaylar çıktığını, hem BBC, hem de TV söyledi. Bu cinayeti hiç kimse beklemiyordu. Tam anlamıyla şoke olduk. Önce, misilleme olabileceğini ve misilleme döneminin başladığını düşündük. Ama, olmayabilir de. Planlı ve örgütlü bir iş olduğu açık. Sonuçlarına bakılırsa, oldukça hesaplı ve ikinci bir Abdi İpekçi olayına benziyor. Ama her şeyi sonuçlarına bakarak değerlendirmek, yanıltıcı olabilir. Yani, bazen, sonuç, baştan öngörülenin aksi ve farklı olabilir...” (5) (5.2.1990)

     “... Bu haftaki 2000'e doğru dergisinde, Muammer Aksoy'un öldürülmesi üzerine yapılan röportajları okudum...Belli ki, Türkiye, büyük olaylara gebe yeni bir sürece girdi... Eğer önlenemezse, bir başka deyişle, halk muhalefeti yükselemezse, olumsuz sonuçlanacak gelişmeler yaşanıyor...” (6) (11.2.1990)

     “...Tütüncülerin bu eylemini hiç beklemiyordum. Duyduğumda, müthiş sevindim. Öylesine yaygın ve kitlesel olduğu görüntüsü var ki, kendiliğinden ya da büyük ölçüde kendiliğinden böylesi bir eylemliliğin doğmuş olması şaşırtıcı ve o ölçüde harika bir şey. İktidarın uzun dönemde Ege köylülerini kaybettiği söylenebilir. Köylülerin, ölü toprağını üzerlerinden attıkları görülüyor. Halbuki, köylülerin böylesi eylemler koymaları çok zordur. Marks, Louis Bonaparte'in 18. Brumaire'inde, köylülerle ilgili şunları yazıyor: '... Küçük köylüler, üyelerinin hepsi aynı koşullar içinde yaşayan ama birbirleriyle gerçek ilişkilerle birleşmemiş bulunan muazzam bir kitle meydana getirir. Onların üretim tarzları, onları, karşılıklı ilişkiler kurmaya götüreceği yerde, birbirlerinden ayırır... Küçük bir tarlanın işletilmesi, hiç bir işbölümüne, hiçbir bilimsel yöntem kullanılmasına elvermez, bu bakımdan da, hiçbir gelişim çeşitliliğine, hiçbir yetenek değişikliğine, toplumsal ilişkilerde hiçbir zenginliğe elverişli değildir. Köylü ailelerinin her biri, hemen hemen tamamıyla kendi kendisine yeter, tükettiğinin en büyük bölümünü doğrudan doğruya kendisi üretir, böylece geçim araçlarını, toplumla bir değiş-tokuştan çok doğa ile yaptığı değişim yoluyla sağlar. Tarla, köylü, ailesi; onun yanında bir başka tarla, bir başka köylü ve bir başka aile. Bu ailelerden belli bir miktarı bir köy meydana getirir, belli bir miktar köy de bir idari birimi oluşturur... Milyonlarca köylü ailesi, onlar birbirinden ayıran ve onların yaşayış tarzlarını, onların çıkarlarını ve onların kültürlerini toplumun öteki sınıflarınkilerle karşı karşıya getiren ekonomik koşullar içinde yaşadıkları ölçüde, bir sınıf meydana getirirler. Ama, küçük köylüler arasında ancak yerel, yani yaşadıkları yerden ileri gelen bir bağ, hiçbir siyasal örgütlenme yaratmadığı ölçüde de bir sınıf meydana getirmezler. Bunun içindir ki, onlar kendi sınıf çıkarlarını kendi adlarına, ister bir parlamentonun aracılığı ile, ister bir meclisin aracılığı ile savunacak durumda değildirler. Onlar, kendi kendilerini temsil edemezler, temsil edilmek zorundadırlar. Onların temsilcileri, onlara, aynı zamanda, kendilerini öteki sınıflara karşı koruyan ve onlara yukarıdan yağmuru ve güneş ışığını gönderen efendileri gibi, üstün bir yetkili gibi, mutlak bir hükumet gücü gibi görünmelidir. Şu halde, küçük toprak sahibi köylülerin politik etkisi, en yüce ifadesini, toplumun yürütme gücüne bağımlılığında bulur...' Böylesine zor örgütlenen, zor bilinçlendirilen ve zor harekete geçirilebilen küçük burjuva nitelikli köylülerin, sürekli ve istikrarlı bir eylemlilik çizgisi izlemeleri olanaksızdır... Çin, Vietnam gibi ülkelerdeki köylü hareketlerinde yer alan köylülerin hem sosyal konumları çok sefilce idi hem de ulusal nitelikli bir savaş yürütüyorlardı. Kurtuluş savaşında, Anadolu köylüsü de kolayca ayağa kalkmıştı... Şimdilerde, doğuda da Kürt köylüsü, ulusal niteliği öne çıkarılan bir savaşta aktif bir biçimde yer almaya çalışıyor. Halbuki Akhisar ve diğer yerlerde olanlar, tamamen, sınıfsal çıkarlarına yönelikti... O günlerde Akhisar'da ve o köylülerle birlikte sokaklarda olmak isterdim...” (7) (17.2.1990)

     7/17/21 Ocak ve 5/11/17 Şubat 1990)

13.02.2021/Datça/Mehmet Erdal

     (*)

     

     (1) 7.1.1990


     (2) 17.1.1990
     (3) 17.1.1990
     (4) 21.1.1990

     (5) 5.2.1990
     (6) 11.2.1990

     (7) 17.2.1990


5 Şubat 2021 Cuma

2021.02.06.CEZAEVİ YAZILARI-41: BU 'YOL'LAR YOL DEĞİLDİR!

  Hiç yorum yok

     CEZAEVİ YAZILARI-41: BU 'YOL'LAR YOL DEĞİLDİR!

     Aydın'da (gönüllü 21 kişi olarak geçtiğimiz ve Nazilli'ye sevk oluncaya kadar bir süre kaldığımız 8. Koğuş hariç) ve Nazilli'de (7. Koğuş) kaldığım koğuşlarda bulamadığım huzuru büyük ölçüde bulabileceğimi düşündüğüm 12. Koğuşta ve keza aynı avluya birlikte çıktığımız karşı 8. Koğuşta, benim gibi DY davalarının herhangi birisinden yargılanmış başkaca tek bir arkadaş bile yoktu.

     Bu iki koğuşta kalan arkadaşlar (şimdi aklımda kalanlar çerçevesinde yazıyorum) TDY (Türkiye Devrim Yolu), ÇS (Çayan Sempatizanları), ODAK, KAVA, TKP-B, TSİP, PKK... davalarından yargılanıp gelmiş arkadaşlardı.

     1981 yılı Nisan ayı sonunda tutuklanıp konulduğum Denizli ve ardından sırasıyla kaldığım Buca, Şirinyer, Buca, Aydın ve hatta bu Nazilli Cezaevinde birlikte kaldığım DY'cu arkadaşlarımın hepsi ile (içinde yaşadığımız nesnel ve öznel koşulların da bir sonucu olarak) her konuda ve her zaman aynı şekilde düşünmüyordum; ama, birlikte kaldığım DY'cu arkadaşlarımın mutlaka şu ya da bu sayıdaki bazılarıyla aynı, benzer ya da paralel düşünüyor; en kötü ihtimal bazılarıyla oturup sohbet edebiliyor; bazılarıyla dertleşebiliyor; bazılarına şu ya da bu konuda ne düşündüğünü sorabiliyordum vb.vb... O nesnel ve öznel koşullarda bu yazdıklarımın ne kadar önemli (bazen ekmek ve sudan bile çok daha değerli/can alıcı) olanaklar olduğunu, ancak benzer koşullarda yaşayanlar bilebilir...

     Şimdi, bu olanakların hiç birisine sahip değildim. Şimdi, bana bazı konularda yardım eden ve bana 'itici' davranmayan dostların arasındaydım ve bu dostların bazıları, mektup yasağımın olduğu dönemde, kendi adları altında, bana, dışarısı ile yazışma olanağı bile sağlamışlardı; eyvallah, ama bunlar bir önceki paragrafta yazdıklarımla aynı ya da eş değerde şeyler değillerdi.

     Şimdi, bir yanda, farklı cezaevlerinde birlikte olduğum bazı arkadaşlarımın da aralarında bulunduğu DY davalarından yargılanmış mahkumlardan ayrı olmanın yarattığı iç burukluk (içimi acıtan) ama öte yanda, bu koşullarda kalmanın bir zorunluluk haline geldiğine olan inanç (beni ayakta tutan)... Anlaşılacağı üzere, bu iki duygu arasında gidip gelen 'yalnız bir kişi' olarak haleti ruhiyem allak bullaktı ve bu da çok berbat bir şeydi...

     Bu koşullarda, 1989 yılı, bitti. (1)

     Şubat ayı içerisinde, Sosyalist Birlik dergisinin 10. sayısında çıkan ve DY'un 28. sayısına yönelik bir iddiayı içeren bir yazıya yanıt niteliğinde yazı yazdım ve adı geçen dergiye yolladım. (2)

     “BU 'YOL'LAR YOL DEĞİLDİR!

     Sosyalist Birlik okuru, 10. sayıda yayınlanan Muzaffer Beken imzalı 'Hariçten tutulmuş notlar' başlıklı 'yazı'yı da okumuş olmalıdır.

     Muzaffer Beken'in 'yazı'sı, tıpkı, hatta biraz da ondan esinlenmiş bir havada, 8. sayıda yayınlanan Ayşe Koç imzalı 'Belleksiz muhasebelerin yukardan söylemi' başlıklı 'yazı' gibi, Taner Akçam'ın 6. ve 7. sayılarda yayınlanan yazılarından yola çıkarak, Devrimci hareketimizin hiç de uzak olmayan geçmişini 'eleştirmektedir' (*)

     Devrimci Yol saflarında aktif ve aktif olmayan her kişinin, bu iki 'yazı'nın içeriği üzerine çok şeyler söylemek isteyeceğini düşünüyorum.

     Ben, bu yazımda ise, yalnızca ve yalnızca 'yazar'ımızın mantığını ve 'yazı'sının niteliğini bütün çıplaklığıyla ortaya koyacak derecede önemli bir nokta üzerinde duracağım.

     ***

     'Yazar'ımız, 'Memur Devrimciliği'ni ele aldığı 'Hangisi doğru?' ara başlıklı bölümün bir yerinde, şöyle yazıyor: ' Örneğin çıkarılan Devrimci Yol dergisini ele alalım: Hangi farklı görüşlere yer verilmiştir? Küçük farklılıklar bile yansıtılmamıştır. Tüm yazılar, 'tek ses, tek nefes olarak' Devrimci Yol imzasıyla yayımlanmıştır.' Sonra, devam ediyor: ' Hele bir sayıda-galiba 22- Sovyet nüfus alanlarından, yaygınlaşmasından söz eden bir yazı yayınlandı diye hemen toplatılmıştır.'(**) Ve sonuç: 'Bu da Devrimci Yol'un sansürüdür, yasakçılığıdır.'

     Şimdilik, böyle bir yazı var mıdır, böyle bir 'toplatılma' olayı olmuş mudur'u bir kenara bırakarak, bir an için, böyle bir yazının varlığını ve böyle bir olayın 'doğruluğunu' kabul edelim.

     Bu varsayım temelinde, 'yazar'ımızın mantığının 'tutarlılığını' görelim.

     Devrimci Yol'un bütün sayılarında hiç bir farklı görüşe yer verilmemiş, hatta '... küçük farklılıklar bile yansıtılmamış...' ve '...Tüm yazılar 'tek ses, tek nefes olarak' Devrimci Yol imzasıyla yayınlanmış...' ise, söz konusu edilen yazı, 'yazar'ımızca, bu çerçevede yayınlanmış olduğu kabul edilen/ilan edilen bir yazı olmuyor mu? 'Yazar'ımızın 'değerlendirme'sinin doğal uzantısı olarak, yanıt, 'evet' olmalıdır. Peki, bu durumda, bu yazı, neden dolayı 'toplatılmış' oluyor? 'Toplatılmış' ise, nasıl 'Devrimci Yol'un sansürü..., yasakçılığı...' olarak görülüyor? Bir başka deyişle, bu durumda, Devrimci Yol, kendine karşı 'sansürcü' ve 'yasakçı' olmuş olmuyor mu? Oluyor... Peki, o zaman kendi nesnel gerçekliğini nasıl yansıtıyor?

     Ama, hayır... 'Yazar'ımız, 'Hele... bir yazı yayınlandı diye hemen toplatılmıştır' derken, örtük bir biçimde, bu yazının 'aykırı' bir yazı olduğunu anlatmaya çalışıyor. Bu durumda da, Devrimci Yol, bu yazıdan dolayı bu sayıyı 'toplatarak', bu yazıyı yazan birisine ya da birilerine karşı 'sansür' uygulamış (!) ve 'yasakçı' davranmış oluyor (!) Peki, bu durumda, 'yazar'ımızın, Devrimci Yol'un yayın politikası üzerine yaptığı 'değerlendirme' ne oluyor?

     Muzaffer Beken, Sosyalist Birlik yayıncılarını vebal altında bırakmadan, benim bir türlü çözemediğim ve anlayamadığım bu mantık çelişkisini, açık ve seçik bir biçimde anlatmalıdır.

     ***

     'Yazar'ımız düşüne dursun, biz devam edelim.

     Gerçekte, bay Muzaffer Beken'in mantığındaki tutarsızlık, olmamış bir şeyi, olmuş bir 'Olay' gibi sübjektif olarak kabul etmesinden kaynaklanmaktadır. Bir başka deyişle, böyle bir 'toplatılma' olayı yoktur. Ama böyle bir söylenti vardır. 'Yazar'ımız, kaynağı belirsiz ve belli bir kesimde sözlü olarak yaygınlaştırılan bir söylentiyi 'yazı'ya dökme 'tarihi misyon'unu üstleniyor. (Ayakları havada bir biçimde) Misyon bu olunca, bu mantık tutarsızlığı da doğal oluyor.

     Sosyalist Birlik yayıncılarının, yayınlanmak üzere gönderilen yazıların ne ölçüde doğruyu ve yanlışı içerdiğini araştırmak gibi özel bir görevleri olamaz. Bu, tamamen, yazarların sorumluluğundadır. Bir yönüyle de, bu, yazarların devrimci ahlakına ve insafına kalmış bir şeydir.

     Bu anlamda, 'yazar'ımız, 'yazı'sını yazmaya başlamadan önce, bilgilenmesinin ne ölçüde doğru olduğunu araştırmalıydı. Öyle sanıyorum ki, bulunduğu birimde, bunun olanağı da vardı. Eğer böyle yapmış olsaydı, bir söylentiyi 'yazı'ya geçirme 'tarihi misyon'unu üstlenmez ve aynı zamanda da, bu mantık tutarsızlığına düşmezdi.

     Ama, hayır... 'Yazar'ımızın böyle bir sorunu yoktur. Onun sorunu, tanıdığımız ve yazısından da anladığımız kadarıyla, yalnızca ve yalnızca, her şeyi, hatta kaynağı belirsiz söylentileri bile ('Amaca ulaşmak için her yol mübahtır' mantığıyla) kullanarak, Devrimci Yol'u 'eleştirebilmektir'. Yakın geçmişte 'sol'dan, bugün sağ'dan 'eleştirirken' de...

     Kendisi bilir!...

     ***

     Evet, doğrudur. Devrimci Yol Dergisi'nin birinde kastedilen yazı yayınlanmıştır.

     Başlığı 'ORTADOĞU'DA AMERİKAN VE SSCB POLİTİKALARI VE KÜRT HAREKETİ'dir ve 28. sayıda yayınlanmıştır. 'Yazı'sındaki '-galiba 22-' biçimindeki söylemden anlaşılan odur ki, 'yazar'ımız ya bu yazıyı hiç okumamış ve yazı hakkında kulaktan dolma bilgilenmiş (komik duruma düşerek!!!), ya da çok uzun yıllar önce okumuş ve derginin sayısını bile unutmuştur. (Hala 'sol'da ve sağ'da yaygınca gözlenmeye devam edildiği gibi...)

     Her ikisi de mümkündür.

     Yazı'da kastedilen ilgili bölümün aslı şöyledir:

     'Burada yeri gelmişken bir parantez açarak, Sovyetler Birliği'nin dünya çapında uyguladığı dış politikasının, ABD'nin ekonomik-siyasi ilişki alanlarını daraltma ve buna karşılık da kendisinin ekonomik-siyasi ilişki alanını genişletme esasına dayalı olduğunu hatırlatmakta yarar vardır. Bu anlayış dünya çapında ABD ve Sovyetler arasındaki bir 'nüfuz alanı' mücadelesi olarak ortaya çıkmaktadır. Onlar bunu 'barış içinde ekonomik yarış' modern revizyonist teorileriyle açıklamaktadırlar...

     ...Oysa Sovyetler Birliği'nin herhangi bir devleti ya da hareketi desteklemesinin temel kriteri kendi ilişki çevresi içine girip girmeyeceği, ABD ile giriştiği 'nüfuz alanı' mücadelesinde kendi lehine bir gelişme yaratıp yaratamayacağıdır. Ağırlıkla ekonomik yarar ilkesi her şeyden önce gelmektedir' (Vurgu, yazının aslında vardır.)

     Devrimci hareketimiz, bugüne kadar olduğu gibi bugün de bu görüşleri savunmaktadır.

     Biz bunu söyleyince, 'sorun' bitmiştir diyebilir miyiz?

     Yanıt, normalde 'Evet' olmalıdır.

     Ama 'yazar'ımız, bir söylentiyi, araştırmadan, doğrulatmadan, bir 'gerçek'miş gibi 'yazı'ya dökme 'tarihi misyon'unu üstlenebilen birisi olduğu için, beyan esas olmasına karşın, büyük bir olasılıkla 'Hayır' diyebilir.

     Üstüne üstlük, bir de yemin billah etsek, yanıt yine değişmeyebilir.

     Zevahiri kurtarmak için, başka söylemler tutturabilir.

     Bu nedenle, biz, hiç bir zorunluluğumuz olmamasına karşın, yine de 'yazar'ımızın bize 'tanıdığı bu olanaktan' (!) yararlanarak, 'yazar'ımıza ve 12 Eylül sonrasının cezaevlerinde çıkarılan 'af' söylentileri biçiminde (***) 'açıklanabildiğine' tanık olduğumuz bu söylentiye yatkın çevrelere, bu yazıdan dolayı bu sayının toplatılmadığının delilini gösterelim.

     ***

     Özü itibarıyla, bu söylentiden ne anlaşılıyor? (Ya da bu söylentiyi yayanlar neyi anlatmak istiyorlar?)

     İster Devrimci Yol imzalı, ister 'aykırı' bir yazı olsun, Devrimci Yolcularca bu yazının içeriğinin savunulmadığı ya da savunulmaktan vaz geçildiğini...

     O zaman, buyurun:

     '... Burada ABD'nin Ortadoğu politikalarına işaret edilince hemen Sovyetler Birliği'nin bölgedeki durumu ve Sovyet politikalarının etkileri de akla gelmektedir. Ve 'Kürt sorunu' karşısında Sovyetlerin pozisyonunun nasıl olduğu ya da nasıl olacağı sorusu ortaya çıkmaktadır. Bugüne kadar Sovyetlerin gözleyebildiğimiz tutumu (ve özellikle Ortadoğu Bölgesindeki tutumu) ABD ile bölge çapında giriştiği 'nüfuz alanı' rekabetine göre şekillenmektedir. Sovyetlerin herhangi bir devlet ya da hareketi desteklemesinde bu rekabetin belirleyici bir rolü ve etkisi olmaktadır. İşte, Sovyetler, Kürt sorununa ve Kürt hareketlerine Ortadoğu Bölgesindeki devlet politikalarına ve ABD'nin politikalarının gerçekleşmesinin engellenmesi (bir nevi onların yaptığının tersini yapmak) amaçlarına bağlı olarak yaklaşmaktadırlar. Örneğin, ABD Kürt sorunuyla oynayarak bazı sonuçlar almaya yönelmişse, Sovyetler Birliği'de ABD'nin elde etmek istediği sonuçları engellemek için pekala aynı sorunla (Kürt sorunuyla) Amerikalıların oynadığının tersi yönde oynamayı çıkarlarının bir gereği olarak gündemlerine .koyabilirler. Ve Kürt sorunuyla Sovyetler Birliği'nin bu tarzda oynama ihtimali de az değildir.

     Bu bizim, bugüne kadar Sovyetler Birliği'nin Ortadoğu politikalarından çıkartabildiğimiz bir gözlemdir. Ve Devrimci Yol dergilerinde Sovyet politikalarının eleştirileri çeşitli kereler yapılmış, bunların sosyalist politikalar olmadığı gibi çok yanlış ve zararlı politikalar olduğu da gösterilmiştir. Örneğin, Sovyetlerin Afganistan işgalinin ve Ortadoğu politikalarının eleştirileri. (Devrimci Yol'un 28. sayısında vd. Sayılarında yer almıştı.)' (Ortak Savunma-Bknz. 'ABD Emperyalizmi ve Kürt Sorunu' bölümü...)

     Bu sözler, 28. sayıdan tam 10 yıl sonra, Devrimci Yol 'Ana dava' ortak savunmasında söyleniyor...

     'Yazar'ımızı bilemem, ama okuyan ve okuduğunu anlayan birinin, artık, teslim bayrağını göndere çekmesi gerekiyor...

     ***

     Son bir-iki söz:

     Kolektif bir iradenin ifadesi ya da tamamen bireysel olarak, gönüllü bir biçimde üstlenilen böylesi bir 'tarihi misyon', her insana nasip olmaz. Yakın geçmişte, başka bazı söylentilerde de, 'sol' ya da sağ kesimlerimizde, benzer 'Tarihi misyon'ları üstlenenler olmuştur. Ama bunlar, kimseye bir şeyler kazandırmamıştı. 'Yazar'ımıza da kazandırmayacak...

     Çünkü, bu 'yol'lar yol değildir... 5.2.1990/NAZİLLİ

     DİP NOTLAR:

     (*)-Ayşe Koç, yazısında açıkça belirttiği gibi, yakın geçmişte, Devrimci hareketimizin saflarında yer aldığını söylüyor. Mümkündür.

     'Yazar'ımız Muzaffer Beken ise, yazısının başlığı olan 'Hariçten tutulmuş notlar'dan anlaşılacağı üzere, Devrimci Hareketimiz saflarında yer almadığını ima ediyor. Ama 'yazı'sının içeriğinde, yer yer, kendisini şahsen tanımayanları yanıltabilecek türden, yani kendisi hakkında, sanki yakın geçmişte, Devrimci hareketimiz saflarında yer almış birisi kanısı uyandırabilecek bir söylem tutturmayı yeğliyor.

     Biz, 'yazar'ımızı şahsen tanıyoruz. Hiçbir zaman, Devrimci hareketimiz saflarında yer almamıştır. Aksine 'sol'dan 'eleştiriler' yönelten bir konumlanışı olmuştur. Şimdi, 'yazı'sının 2 nolu dip notundaki 'THKP ideolojisinde 'ekonomik' izler var. Örneğin, sürekli faşizm tespitinde. D. Yol miras olarak alıyor ve sürdürüyor.' yollu ifadesinden, tam ters, sağ'dan 'eleştiri' yönelten bir konumda mevzilendiğini görüyoruz. İyi yolculuklar!...

     (**)-Burada bir kalem sürçmesi ye de basım hatası olduğunu sanıyorum. Şöyle ki: 'nüfus' değil, 'nüfuz' olmalı. Ayrıca, alışık olduğumuz söyleme uygun olarak 'yaygınlaşmasından' olmaz, olsa olsa 'yayılmasından' olabilir. 28. sayıdaki yazıda, kastedilen ve bunun karşılığı olabilecek olan 'genişletme' kelimesi olmalıdır. Başka bir şey ise, öyle bir şey yoktur.

     (***)- 12 Eylül sonrasının cezaevlerinde, 'af' söylentileri çıkaran adli mahkumlar, tanıdıkları bir kişinin askerde ve komutanının şoförü olduğunu, komutanlarının 'af' üzerine yaptıkları konuşmalara tanık olduğunu ve bu konuşmayı, kendilerine ya da bir yakınlarına aktardığını.... 'kanıt' olarak ortaya koyarlardı. 'Af' söylentilerinin ne kadar doğru çıktığı bellidir.” (3) (5.2.1990/11.2.1990/Nazilli)

     06.02.2021/Datça/Mehmet Erdal




     (1) 07.01.1990


      (2) 05.02.1990


     (3) 05.02.1990/11.02.1990




2021.02.02.DATÇA BELEDİYE MECLİSİ ŞUBAT AYI OLAĞAN TOPLANTI NOTLARI

  Hiç yorum yok

 

     DATÇA BELEDİYE MECLİSİ ŞUBAT AYIN OLAĞAN TOPLANTI NOTLARI!

     --- Alışkanlık gereği, Meclis toplantısının başlayacağı saat 10.30'dan biraz önce belediye binasından içeriye girdim ve üst kata çıktım. Salona baktım; basın bölümünde bir sandalye vardı. Bu sandalye profesyonel arkadaşların yeri, deyip, Beyaz Masa'daki Mert'e yöneldim. Kalktı ve Meclis salonunun giriş kapısının sol tarafına, Kent Konseyi masasının sağ tarafına, ama duvar dibine doğru bir sandalye koydu. Eyvallah, dedim.

     --- Saat 10.15 civarı, Belediye'de görevli şehir plancısı, elinde, üzerinde çizim olan bir harita, meclis salonuna yöneldi. Haritayı duvara astı. Ne zamandır hazırlandığı söylenen Palamutbükü'nün imar planı mı bu?, dedim. Evet, o imiş.

     ---Bazı meclis üyeleri salona girip, duvara asılı olan imar planının fotoğraflarını çekmeye başladılar. Bu imar planının bugün görüşüleceği, dün belediyeden gönderilen toplantı gündem maddelerinin içerisinde yoktu; anlaşılan, son anda bir gelişme oldu, dedim, kendi kendime.

     --- Saat 10.32 civarı Başkan salona girdi. Bazı meclis üyeleri, önceki aylardan farklı, hala ayaktaydılar. Başkan, duvara asılı Yaka/Palamutbükü imar planını kastederek, bunu bugün görüşemeyiz, komisyona sevk edelim, dedi. AKP Grup Başkan Vekili, başkanın bu düşüncesine katıldığını beyan etti. Başkan, bu işi fazla uzatmayalım, bugün-yarın toplanalım. Bütün arkadaşlar incelesinler ve görüş belirtsinler, dedi.

     --- Başkan, hoş geldiniz, normal günlerde yaşamıyoruz, sosyal mesafeye dikkat edelim, diyerek söze başladı. Gözü, bizim oturduğumuz bölgedeydi. Bugünkü Meclis toplantısına üç partinin bütün meclis üyeleri, 3 basın mensubu, Kent Konseyi temsilcisi ve artı, Belediye'de herhangi bir görevi olmayan şehir plancısı bir arkadaş da katılmıştı. Haliyle, bizim olduğumuz kısım, önceki toplantılara göre göze batar hale gelmişti.

     --- Başkan, her zaman, Datça'nın imar planları konusuna dikkat çektiğini, söyleyerek, sözüne devam etti. Bilindiği üzere, Datça'nın imar planları, bugün, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Tabiat Varlıklarını Koruma Müdürlüğü'ne bağlıydı. Ama kendileri, 3 yıl önce Palamutbükü'nün imar planlarının çıkarılması konusunda Bakanlık ile bir protokol imzalamışlardı. İşte o protokolden bugünlere gelinmişti. Bugün duvara asılan imar planını hazırlamak hiç de kolay olmamıştı. Bunun için önce 1977 yılında hazırlanmış bir planı bulmuşlar ve o plandan yola çıkmışlardı. Süreç içinde başka bazı zorluklar da yaşamışlardı. Başkana göre, bir bölge için, imar planı çok önemliydi. İmar planı, o bölgeye değer kazandıran bir şeydi. Kendileri, yönetim olarak, kimseyi mağdur etmemek ve hakkaniyetli bir imar planı hazırlamak istiyorlardı.

     ---Gündemde 5 madde vardı. Başkan, buna, Yaka/Palamutbükü imar planını eklemeyi önerdi. Öneri oylandı ve oy birliğiyle kabul edildi. Ayrıca, imar durum belgesi verirken, belediyenin tasarrufunda gözüken yollarla ilgili her defasında encümende karar almak gerekiyordu. Buna son vermek ve encümen başkanına bu konuda yetki vermek uygun olacaktı. Bu yetki vermenin de gündeme alınması oylandı ve kabul edildi. Böylece gündem maddeleri 7 oldu.

     --- Başkan, gündemin 5. maddesi olan şartlı bağış konusu ile ilgili de bir açıklama yapma gereği duydu. Daha önceki meclis toplantılarının birisinde açıklandığı üzere, İsmet Tekinalp adındaki bir hayırsever vatandaş, Emecik/Karaincir gelişim bölgesinde çok amaçlı kapalı bir spor tesisi kuracaktı. Bu tesis, 5200 m2'lik bir alana 2000 m2 yakın bir inşaat olarak düşünülüyordu. Bu inşaatın en kısa sürede başlamasını ve bitirilmesini umuyordu.

     --- Başkan, geçen Cuma günü gerçekleştirilen Açık DenizKış Yüzme Maratonuna da değindi. Bu etkinlikteki 'tema' çok önemliydi. Sağlık çalışanlarımızın, bu yılki yüzme maratonunun temasını oluşturması çok anlamlıydı. Ölen sağlık çalışanlarını rahmetle anıyor ve çalışmaya devam edenleri canı gönülden kutluyordu. Elbette yüzme maratonunun ikinci teması da önemliydi. İkinci tema, ölen master yüzücülerdi. Bu arkadaşlar, geçtiğimiz yıllarda bu etkinliğe çok büyük katkılarda bulunmuşlardı. 2022 yılında çok kalabalık bir etkinliğin yapılabileceğini umuyordu.

     ---Şubat ayının 12-13 ve 14'de 'Badem Çiçeği Festivali' gerçekleştirilecekti. Bu festival de çok önemliydi. Badem çiçeği, bizlere, yaşadığımız yerin ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatıyordu. Ülkemizin pek çok yeri kar altındayken, badem çiçeği, Datça'ya baharın geldiğini müjdeliyordu. Badem çiçeği, kendileri için bu demekti. Ayrıca bu etkinlik, esnafa da ciddi bir katkı sağlıyordu. 2021'de kalabalıklarla buluşamayacaklardı ama 2022'de buluşabileceklerini umuyordu. Datça'nın her mahallesi bu etkinliğin bir parçası olmak istiyordu. Şimdi, arkadaşlar gerekli çekimleri yapıyorlardı. 12-13 ve 14 Şubat günleri bu çekimleri yayınlayacaklardı. Bu etkinlikte 3 yarışma yapılacaktı ve biraz sonra bu konuda karar alacaklardı.

     ---Eski Datça sokaklarının da Reşadiye Mahallesi sokaklarında olduğu gibi bir iyileştirme düşünülüyordu. Bu konuda planlama çalışmaları bitmişti. Yakında Muğla Valiliği'ne sunulacaktı. Kendileri, sayın valinin, bu konuda gereken desteği vereceğine inanıyorlardı. Eski Datça, Datça'ya gelen her ziyaretçinin mutlaka uğradığı çok önemli bir yerdi.

     ---Eğer bugün bu Meclis toplantısı olmasaydı, kendisi şimdi Muğla'da Prof. Dr. Şadan Gökovalı hocanın cenaze töreninde olacaktı. Şadan Gökovalı, geçmişte, 1970'li yıllarda Emecik'teki Apollon Kutsal Alanı, Burgaz Ören Yeri gibi Datça'nın vazgeçilmezlerinin başında yer alan Knidos'un en iyi tanıtımını yapmış bir değerimizdi. Bugün görüşülecek olan sokak ve cadde adları içerisine Şadan Gökovalı hocanın adının da bir caddeye verilmesi katılmalıydı. Kendilerinin önerisi, Efe Market karşısından başlayan ve KNK'ya kadar uzanan Yeni Çeşme Caddesine adının verilmesiydi. Şadan Gökovalı hocanın naaşı daha toprağa verilmeden bu adın verilmesi çok iyi olurdu.

     --- Başkan, her toplantıda yaptığı gibi, gündem maddelerinin görüşülmesine geçilmeden önce Mecliste grubu bulunan partilerin grup başkan vekillerine söz vereceğini söyledi. Gelenekselleşen bir biçimde, önce MHP Grup Başkan Vekili söz söylemek için elini kaldırdığı sırada AKP Grup Başkan Vekili konuşmaya başladı. MHP Grup Başkan Vekili Serdar bey şaşkın bir şekilde AKP Grup Başkan Vekiline bakarken, Başkan, Haluk beyin konuşmasına müdahale etti. Haluk bey, biz ortağız, aramızda fark etmez... yollu cümleler kurarken, belki de bu konuşmanın da etkisiyle, Başkan, hiç beklenmedik bir biçimde, aklında olduğu ve bir bahane bulsam da konuşsam diye düşündüğü anlaşılan bir konuda, konuşmaya başladı: Kendisi, öyle yazıldığı gibi, kimsenin konuşmasını engellemeye çalışmıyordu... Kimse, konuşmasının içinden bazı bölümleri alıp farklı yorumlar yapmamalı ve anlamlar çıkarmamalıydı... Herkes özgürdü ve istediği konuda konuşma hakkına sahipti. Kendisi Hacı Bektaş Veli'nin söylediği gibi, incinse de kimseyi incitmemeye çalışıyordu. Yerel seçimde aday olurken partili arkadaşlarına söz verdiği gibi, en azında bu koltuğu kirletmeyecekti. Çok büyük işlere imza atmayacaktı belki ama dürüst olacaktı. Arkasından laf ettirmeyecekti vb.vb... (Bu bölümde, öyle anlaşıldı ki, Başkan, adeta içini döktü.)

     ---MHP/Serdar Ören: Geçirdiği kaza nedeniyle geçen toplantıya katılamamıştı. Arayan ve soran herkese teşekkür ediyordu. Yazı köylü Yankı'nın ölümü nedeniyle ailesine baş sağlığı diliyordu...

     --- AKP/Haluk Laçin: Yazı köylü Yankı'nın ailesine baş sağlığı diliyordu. Diyarbakır'da ve Hakkari'de ölen askerler için memleketimizin başı sağ olsundu. Şu an Datça'da Pandemi vakaları azalmış ama İzmir'de arttığı söyleniyordu. Aşı nedeniyle kimse rehavete kapılmamalıydı. Palamutbükü'nün imar planının komisyona gelmesinden dolayı memnundu. Çünkü, alt yapı, tamamen imar planının çıkarılmasına bağlı bir konuydu... Burgaz yöresindeki Sevgi Yolu olarak bilinen yolda bozulmalar olduğuna dair vatandaşlardan şikayetler alıyordu. Bu konu ile ilgilenilirse iyi olurdu.

     ---CHP/Can Canbey: AKP Grup Başkan Vekili'nin belirttiği gibi şehitlerimiz vardı. Üzgündü. Yankı kardeşimiz de ölmüştü. Araçlarda kemer takmayı ve denize açılırken can kurtaran yeleği almayı unutuyorduk. Bunlar önemliydi. Gerekli tedbirler alınmıyordu. Geçtiğimiz günlerde Uğur Mumcu'yu ve Gaffar Okan'ı anmıştık. Emecik/Karaincir gelişim bölgesine spor tesisini yapacak İsmet Tekinalp'e teşekkürü bir borç biliyordu. O da Kazım Yılmaz, Necat Kabaklarlı... gibi hayırsever yurttaşlarımızdandı. Ayrıca kadın cinayetleri devam ediyordu...

     ---Grup Başkan Vekillerinin konuşmasından sonra Başkan konuştu: Burgaz bölgesindeki Sevgi Yolu, imar planında görülebilen ve haliyle araçlar için düzenlenmiş bir yol değildi. Orayı yürüyüş yolu olarak düzenlemeyi düşünüyorlardı. Havalar düzelince gerekli onarımlar yapılacaktı. Başkan, bir konu daha var, diyerek, yeni yapılması düşünülen ve Sol Parti Datça İlçe Örgütü tarafından da bir basın açıklaması ile gündeme taşınan çok katlı kapalı pazar yeri ile ilgili son gelişmeler üzerine konuşmaya başladı. Başkanın yaptığı açıklamaya göre, yapılacak pazar yeri en alt otopark, onun üstü pazar yeri ve en üst çarşı olacak şekilde düşünülüyordu. Bu konuda bütün mimar arkadaşlardan yardım bekliyordu. Elbirliği ile ve ortak akılla Datça'ya bir eser kazandırılmalıydı. Otoparkı, pazar yeri ve çarşı kısmı ile toplamda 12.500 m2 civarı bir inşaat söz konusuydu. Burayı yakında ihaleye çıkarmayı ve kendisi yönetimi bırakmadan önce bitirmeyi, düşünüyordu. Bu pazar yerinde hiç bir üreticinin ve pazarcının mağdur edilmesine izin verilmeyecekti. Gerekirse, pazar yerinin bir anayasasını (hukukunu) hep birlikte hazırlayacaklardı... Bu konuda, somut çizilmiş plan önerilerine açıktılar...

     ---Saat 11.34'te gündem maddelerinin görüşülmesine geçildi.

     1-Meclis üyesi Fatma Tatlı, komisyonun hazırladığı sokak adları ile ilgili raporu okudu. Rapor oylandı ve kabul edildi. Buna göre:

Şehit Rasim Aydın: Yaşadığı yer olan Yazı Mahallesinde Knidos yolundan Belen mevkiine yol sapağından Belen Mahallesi Mezarlığına kadar olan yola,

Şehit İlker Bosnalı: Yaşadığı yer olan Cumalı Mahallesinde Murdala yol sapağından başlayan yola,

Şehit Ersoy Yılmaz: Yaşadığı yer olan Yaka Mahallesinde Knidos Datça yoluna,

Şehit Mehmet Coşar: İskele mahallesi Dere Caddesine adlarının verilmesi, ayrıca,

Kent Parkı'nın adının 'Atatürk Kent Parkı',

İskele Mahallesi 91. Sokağın isminin 'Zübeyde Hanım Sokağı'

İskele Mahallesi Kargı Yolu Caddesinin isminin 'Sabiha Gökçen Caddesi',

İskele Mahallesi Lise caddesinin isminin 'Halide Edip Adıvar Caddesi',

İskele Mahallesi 153. Sokağın isminin 'Sabahattin Ali Sokak', ve

Efe Market karşısından başlayıp KNK'ya kadar devam eden Yeni Çeşme Caddesinin adının Prof. Şadan Gökovalı Caddesi olarak değiştirilmesine karar verildi.

CHP Meclis grubundan Tugay Eser söz aldı ve bir öneride bulundu: Bu öneriye göre, ülkemizde kendi alanlarında çalışma yapmış ve başarılı olmuş kadınlara dair ortak bir çalışma yapılmalı ve isimleri tespit edilecek bu başarılı kadınların adı uygun bulunacak yerlere verilmeliydi. Başkan, bu öneriyi desteklediğini, söyledi.

     2- Badem Çiçeği Festivali çerçevesinde üç dalda yarışma yapılması ve dereceye girenlere belediye bütçesinden ödül verilmesi önerisi kabul edildi. Buna göre:

En iyi badem: Birinciye 1000 TL

En iyi badem tarlası: Birinciye 1000 TL

En hızlı badem kırma: Birinciye 1000 TL, ikinciye 750 TL, üçüncüye 500 TL

     3-Yol katılım payı ile ilgili öneri kabul edildi.

4-Covid-19 tedbirleri çerçevesinde esnafa yönelik alınacak kararlar: Bu konunun görüşülmesi ve komisyon raporunun hazırlanması için birinci birleşimden sonra ara verilmesi ve bu konunun ikinci birleşimde görüşülmesi kabul edildi.

     5- Şartlı bağış talebi kabul edildi.

     6- Hazırlanan Yaka Mahallesi/Palamutbükü imar planının komisyona havale edilmesi oylandı ve kabul edildi.

     7- İmar durum belgeleri verilirken alınan encümen kararları konusunda encümen başkanına yetki verilmesi oylandı ve kabul edildi.

     ---Saat 12.00'ye doğru birleşime ara verildi. Komisyon, Covid-19 tedbirleri çerçevesinde yapılabileceklerle ilgili raporunu hazırlamak için dışarıya çıktı.

     ---Saat 12.15'te oturumun ikinci birleşimi başladı.

     Belediyenin mülkü konumundaki taşınmazlarda kiracı olanlara yönelik Covid-19 kapsamında alınacak tedbirlere yönelik komisyon raporu okundu ve oylandı. Buna göre, özetle, iş yerleri kapalı olan kiracılardan %50, kısmen kapalı olan işyerlerindeki esnaftan %25 indirimli kira bedelleri tahsil edilecek, peşin ödeme yapanların sürelerinde uzatılmaya gidilecekti vb.vb...

     --- Toplantının bitiminde Kent Konseyi masasında oturan temsilci söz istedi. Başkan, söz isteyenin bütün sivil toplum örgütleri adına söz istediğini belirterek dinlenmesi gerektiğini, söyledi. Kent Konseyi temsilcisi, bazı konularda Kent Konseyi'nin düşüncelerini ve önerilerini dile getirdi. Konuşma, Meclis üyelerinden olumlu tepki aldı...

     02.02.2021/Datça/Mehmet Erdal