CEZAEVİ YAZILARI-41: BU 'YOL'LAR YOL
DEĞİLDİR!
Aydın'da (gönüllü 21 kişi
olarak geçtiğimiz ve Nazilli'ye sevk oluncaya kadar bir süre
kaldığımız 8. Koğuş hariç) ve Nazilli'de (7. Koğuş) kaldığım
koğuşlarda bulamadığım huzuru büyük ölçüde bulabileceğimi
düşündüğüm 12. Koğuşta ve keza aynı avluya birlikte
çıktığımız karşı 8. Koğuşta, benim gibi DY davalarının
herhangi birisinden yargılanmış başkaca tek bir arkadaş bile
yoktu.
Bu iki koğuşta kalan arkadaşlar
(şimdi aklımda kalanlar çerçevesinde yazıyorum) TDY (Türkiye
Devrim Yolu), ÇS (Çayan Sempatizanları), ODAK, KAVA, TKP-B, TSİP,
PKK... davalarından yargılanıp gelmiş arkadaşlardı.
1981 yılı Nisan ayı sonunda
tutuklanıp konulduğum Denizli ve ardından sırasıyla kaldığım
Buca, Şirinyer, Buca, Aydın ve hatta bu Nazilli Cezaevinde birlikte
kaldığım DY'cu arkadaşlarımın hepsi ile (içinde yaşadığımız
nesnel ve öznel koşulların da bir sonucu olarak) her konuda ve her
zaman aynı şekilde düşünmüyordum; ama, birlikte kaldığım
DY'cu arkadaşlarımın mutlaka şu ya da bu sayıdaki bazılarıyla
aynı, benzer ya da paralel düşünüyor; en kötü ihtimal
bazılarıyla oturup sohbet edebiliyor; bazılarıyla
dertleşebiliyor; bazılarına şu ya da bu konuda ne düşündüğünü
sorabiliyordum vb.vb... O nesnel ve öznel koşullarda bu
yazdıklarımın ne kadar önemli (bazen ekmek ve sudan bile çok
daha değerli/can alıcı) olanaklar olduğunu, ancak benzer
koşullarda yaşayanlar bilebilir...
Şimdi, bu olanakların hiç
birisine sahip değildim. Şimdi, bana bazı konularda yardım eden
ve bana 'itici' davranmayan dostların arasındaydım ve bu dostların
bazıları, mektup yasağımın olduğu dönemde, kendi adları
altında, bana, dışarısı ile yazışma olanağı bile
sağlamışlardı; eyvallah, ama bunlar bir önceki paragrafta
yazdıklarımla aynı ya da eş değerde şeyler değillerdi.
Şimdi, bir yanda, farklı
cezaevlerinde birlikte olduğum bazı arkadaşlarımın da aralarında
bulunduğu DY davalarından yargılanmış mahkumlardan ayrı olmanın
yarattığı iç burukluk (içimi acıtan) ama öte yanda, bu
koşullarda kalmanın bir zorunluluk haline geldiğine olan inanç
(beni ayakta tutan)... Anlaşılacağı üzere, bu iki duygu arasında
gidip gelen 'yalnız bir kişi' olarak haleti ruhiyem allak bullaktı
ve bu da çok berbat bir şeydi...
Bu koşullarda, 1989 yılı,
bitti. (1)
Şubat
ayı içerisinde, Sosyalist Birlik dergisinin 10. sayısında çıkan
ve DY'un 28. sayısına yönelik bir iddiayı içeren bir yazıya
yanıt niteliğinde yazı yazdım ve adı geçen dergiye yolladım.
(2)
“BU 'YOL'LAR YOL DEĞİLDİR!
Sosyalist
Birlik okuru, 10. sayıda yayınlanan Muzaffer Beken imzalı
'Hariçten tutulmuş notlar' başlıklı 'yazı'yı da okumuş
olmalıdır.
Muzaffer
Beken'in 'yazı'sı, tıpkı, hatta biraz da ondan esinlenmiş bir
havada, 8. sayıda yayınlanan Ayşe Koç imzalı 'Belleksiz
muhasebelerin yukardan söylemi' başlıklı 'yazı' gibi, Taner
Akçam'ın 6. ve 7. sayılarda yayınlanan yazılarından yola
çıkarak, Devrimci hareketimizin hiç de uzak olmayan geçmişini
'eleştirmektedir' (*)
Devrimci Yol
saflarında aktif ve aktif olmayan her kişinin, bu iki 'yazı'nın
içeriği üzerine çok şeyler söylemek isteyeceğini düşünüyorum.
Ben, bu
yazımda ise, yalnızca ve yalnızca 'yazar'ımızın mantığını
ve 'yazı'sının niteliğini bütün çıplaklığıyla ortaya
koyacak derecede önemli bir nokta üzerinde duracağım.
***
'Yazar'ımız,
'Memur Devrimciliği'ni ele aldığı 'Hangisi doğru?' ara başlıklı
bölümün bir yerinde, şöyle yazıyor: ' Örneğin çıkarılan
Devrimci Yol dergisini ele alalım: Hangi farklı görüşlere yer
verilmiştir? Küçük farklılıklar bile yansıtılmamıştır. Tüm
yazılar, 'tek ses, tek nefes olarak' Devrimci Yol imzasıyla
yayımlanmıştır.' Sonra, devam ediyor: ' Hele bir sayıda-galiba
22- Sovyet nüfus alanlarından, yaygınlaşmasından söz eden bir
yazı yayınlandı diye hemen toplatılmıştır.'(**) Ve sonuç: 'Bu
da Devrimci Yol'un sansürüdür, yasakçılığıdır.'
Şimdilik,
böyle bir yazı var mıdır, böyle bir 'toplatılma' olayı olmuş mudur'u bir kenara bırakarak, bir an için, böyle bir yazının
varlığını ve böyle bir olayın 'doğruluğunu' kabul edelim.
Bu varsayım
temelinde, 'yazar'ımızın mantığının 'tutarlılığını'
görelim.
Devrimci
Yol'un bütün sayılarında hiç bir farklı görüşe yer
verilmemiş, hatta '... küçük farklılıklar bile
yansıtılmamış...' ve '...Tüm yazılar 'tek ses, tek nefes
olarak' Devrimci Yol imzasıyla yayınlanmış...' ise, söz konusu
edilen yazı, 'yazar'ımızca, bu çerçevede yayınlanmış olduğu
kabul edilen/ilan edilen bir yazı olmuyor mu? 'Yazar'ımızın
'değerlendirme'sinin doğal uzantısı olarak, yanıt, 'evet'
olmalıdır. Peki, bu durumda, bu yazı, neden dolayı 'toplatılmış'
oluyor? 'Toplatılmış' ise, nasıl 'Devrimci Yol'un sansürü...,
yasakçılığı...' olarak görülüyor? Bir başka deyişle, bu
durumda, Devrimci Yol, kendine karşı 'sansürcü' ve 'yasakçı'
olmuş olmuyor mu? Oluyor... Peki, o zaman kendi nesnel gerçekliğini
nasıl yansıtıyor?
Ama, hayır...
'Yazar'ımız, 'Hele... bir yazı yayınlandı diye hemen
toplatılmıştır' derken, örtük bir biçimde, bu yazının
'aykırı' bir yazı olduğunu anlatmaya çalışıyor. Bu durumda
da, Devrimci Yol, bu yazıdan dolayı bu sayıyı 'toplatarak', bu
yazıyı yazan birisine ya da birilerine karşı 'sansür' uygulamış
(!) ve 'yasakçı' davranmış oluyor (!) Peki, bu durumda,
'yazar'ımızın, Devrimci Yol'un yayın politikası üzerine yaptığı
'değerlendirme' ne oluyor?
Muzaffer
Beken, Sosyalist Birlik yayıncılarını vebal altında bırakmadan,
benim bir türlü çözemediğim ve anlayamadığım bu mantık
çelişkisini, açık ve seçik bir biçimde anlatmalıdır.
***
'Yazar'ımız
düşüne dursun, biz devam edelim.
Gerçekte,
bay Muzaffer Beken'in mantığındaki tutarsızlık, olmamış bir
şeyi, olmuş bir 'Olay' gibi sübjektif olarak kabul etmesinden
kaynaklanmaktadır. Bir başka deyişle, böyle bir 'toplatılma'
olayı yoktur. Ama böyle bir söylenti vardır. 'Yazar'ımız,
kaynağı belirsiz ve belli bir kesimde sözlü olarak
yaygınlaştırılan bir söylentiyi 'yazı'ya dökme 'tarihi
misyon'unu üstleniyor. (Ayakları havada bir biçimde) Misyon bu
olunca, bu mantık tutarsızlığı da doğal oluyor.
Sosyalist
Birlik yayıncılarının, yayınlanmak üzere gönderilen yazıların
ne ölçüde doğruyu ve yanlışı içerdiğini araştırmak gibi
özel bir görevleri olamaz. Bu, tamamen, yazarların
sorumluluğundadır. Bir yönüyle de, bu, yazarların devrimci
ahlakına ve insafına kalmış bir şeydir.
Bu anlamda,
'yazar'ımız, 'yazı'sını yazmaya başlamadan önce,
bilgilenmesinin ne ölçüde doğru olduğunu araştırmalıydı.
Öyle sanıyorum ki, bulunduğu birimde, bunun olanağı da vardı.
Eğer böyle yapmış olsaydı, bir söylentiyi 'yazı'ya geçirme
'tarihi misyon'unu üstlenmez ve aynı zamanda da, bu mantık
tutarsızlığına düşmezdi.
Ama, hayır...
'Yazar'ımızın böyle bir sorunu yoktur. Onun sorunu, tanıdığımız
ve yazısından da anladığımız kadarıyla, yalnızca ve yalnızca,
her şeyi, hatta kaynağı belirsiz söylentileri bile ('Amaca
ulaşmak için her yol mübahtır' mantığıyla) kullanarak,
Devrimci Yol'u 'eleştirebilmektir'. Yakın geçmişte 'sol'dan,
bugün sağ'dan 'eleştirirken' de...
Kendisi
bilir!...
***
Evet,
doğrudur. Devrimci Yol Dergisi'nin birinde kastedilen yazı
yayınlanmıştır.
Başlığı
'ORTADOĞU'DA AMERİKAN VE SSCB POLİTİKALARI VE KÜRT HAREKETİ'dir
ve 28. sayıda yayınlanmıştır. 'Yazı'sındaki '-galiba 22-'
biçimindeki söylemden anlaşılan odur ki, 'yazar'ımız ya bu
yazıyı hiç okumamış ve yazı hakkında kulaktan dolma
bilgilenmiş (komik duruma düşerek!!!), ya da çok uzun yıllar
önce okumuş ve derginin sayısını bile unutmuştur. (Hala 'sol'da
ve sağ'da yaygınca gözlenmeye devam edildiği gibi...)
Her ikisi de
mümkündür.
Yazı'da
kastedilen ilgili bölümün aslı şöyledir:
'Burada
yeri gelmişken bir parantez açarak, Sovyetler Birliği'nin dünya
çapında uyguladığı dış politikasının, ABD'nin
ekonomik-siyasi ilişki alanlarını daraltma ve buna karşılık da
kendisinin ekonomik-siyasi ilişki alanını genişletme esasına
dayalı olduğunu hatırlatmakta yarar vardır. Bu anlayış dünya
çapında ABD ve Sovyetler arasındaki bir 'nüfuz alanı'
mücadelesi olarak ortaya çıkmaktadır. Onlar bunu 'barış içinde
ekonomik yarış' modern
revizyonist teorileriyle açıklamaktadırlar...
...Oysa
Sovyetler Birliği'nin herhangi bir devleti ya da hareketi
desteklemesinin temel kriteri kendi ilişki çevresi içine girip
girmeyeceği, ABD ile giriştiği 'nüfuz alanı'
mücadelesinde kendi lehine bir gelişme yaratıp yaratamayacağıdır.
Ağırlıkla ekonomik yarar ilkesi her şeyden önce gelmektedir'
(Vurgu, yazının aslında vardır.)
Devrimci
hareketimiz, bugüne kadar olduğu gibi bugün de bu görüşleri
savunmaktadır.
Biz bunu
söyleyince, 'sorun' bitmiştir diyebilir miyiz?
Yanıt,
normalde 'Evet' olmalıdır.
Ama
'yazar'ımız, bir söylentiyi, araştırmadan, doğrulatmadan, bir
'gerçek'miş gibi 'yazı'ya dökme 'tarihi misyon'unu üstlenebilen
birisi olduğu için, beyan esas olmasına karşın, büyük bir
olasılıkla 'Hayır' diyebilir.
Üstüne
üstlük, bir de yemin billah etsek, yanıt yine değişmeyebilir.
Zevahiri
kurtarmak için, başka söylemler tutturabilir.
Bu nedenle,
biz, hiç bir zorunluluğumuz olmamasına karşın, yine de
'yazar'ımızın bize 'tanıdığı bu olanaktan' (!) yararlanarak,
'yazar'ımıza ve 12 Eylül sonrasının cezaevlerinde çıkarılan
'af' söylentileri biçiminde (***) 'açıklanabildiğine' tanık
olduğumuz bu söylentiye yatkın çevrelere, bu yazıdan dolayı bu
sayının toplatılmadığının delilini gösterelim.
***
Özü
itibarıyla, bu söylentiden ne anlaşılıyor? (Ya da bu söylentiyi
yayanlar neyi anlatmak istiyorlar?)
İster
Devrimci Yol imzalı, ister 'aykırı' bir yazı olsun, Devrimci
Yolcularca bu yazının içeriğinin savunulmadığı ya da
savunulmaktan vaz geçildiğini...
O zaman,
buyurun:
'... Burada
ABD'nin Ortadoğu politikalarına işaret edilince hemen Sovyetler
Birliği'nin bölgedeki durumu ve Sovyet politikalarının etkileri
de akla gelmektedir. Ve 'Kürt sorunu' karşısında Sovyetlerin
pozisyonunun nasıl olduğu ya da nasıl olacağı sorusu ortaya
çıkmaktadır. Bugüne kadar Sovyetlerin gözleyebildiğimiz tutumu
(ve özellikle Ortadoğu Bölgesindeki tutumu) ABD ile bölge çapında
giriştiği 'nüfuz alanı' rekabetine göre şekillenmektedir.
Sovyetlerin herhangi bir devlet ya da hareketi desteklemesinde bu
rekabetin belirleyici bir rolü ve etkisi olmaktadır. İşte,
Sovyetler, Kürt sorununa ve Kürt hareketlerine Ortadoğu
Bölgesindeki devlet politikalarına ve ABD'nin politikalarının
gerçekleşmesinin engellenmesi (bir nevi onların yaptığının
tersini yapmak) amaçlarına bağlı olarak yaklaşmaktadırlar.
Örneğin, ABD Kürt sorunuyla oynayarak bazı sonuçlar almaya
yönelmişse, Sovyetler Birliği'de ABD'nin elde etmek istediği
sonuçları engellemek için pekala aynı sorunla (Kürt sorunuyla)
Amerikalıların oynadığının tersi yönde oynamayı çıkarlarının
bir gereği olarak gündemlerine .koyabilirler. Ve Kürt sorunuyla
Sovyetler Birliği'nin bu tarzda oynama ihtimali de az değildir.
Bu bizim,
bugüne kadar Sovyetler Birliği'nin Ortadoğu politikalarından
çıkartabildiğimiz bir gözlemdir. Ve Devrimci Yol dergilerinde
Sovyet politikalarının eleştirileri çeşitli kereler yapılmış,
bunların sosyalist politikalar olmadığı gibi çok yanlış ve
zararlı politikalar olduğu da gösterilmiştir. Örneğin,
Sovyetlerin Afganistan işgalinin ve Ortadoğu politikalarının
eleştirileri. (Devrimci Yol'un 28. sayısında vd. Sayılarında yer
almıştı.)' (Ortak Savunma-Bknz. 'ABD Emperyalizmi ve Kürt Sorunu'
bölümü...)
Bu sözler,
28. sayıdan tam 10 yıl sonra, Devrimci Yol 'Ana dava' ortak
savunmasında söyleniyor...
'Yazar'ımızı
bilemem, ama okuyan ve okuduğunu anlayan birinin, artık, teslim
bayrağını göndere çekmesi gerekiyor...
***
Son bir-iki
söz:
Kolektif
bir iradenin ifadesi ya da tamamen bireysel olarak, gönüllü bir
biçimde üstlenilen böylesi bir 'tarihi misyon', her insana nasip
olmaz. Yakın geçmişte, başka bazı söylentilerde de, 'sol' ya da
sağ kesimlerimizde, benzer 'Tarihi misyon'ları üstlenenler
olmuştur. Ama bunlar, kimseye bir şeyler kazandırmamıştı.
'Yazar'ımıza da kazandırmayacak...
Çünkü, bu
'yol'lar yol değildir... 5.2.1990/NAZİLLİ
DİP NOTLAR:
(*)-Ayşe
Koç, yazısında açıkça belirttiği gibi, yakın geçmişte,
Devrimci hareketimizin saflarında yer aldığını söylüyor.
Mümkündür.
'Yazar'ımız
Muzaffer Beken ise, yazısının başlığı olan 'Hariçten tutulmuş
notlar'dan anlaşılacağı üzere, Devrimci Hareketimiz saflarında
yer almadığını ima ediyor. Ama 'yazı'sının içeriğinde, yer
yer, kendisini şahsen tanımayanları yanıltabilecek türden, yani
kendisi hakkında, sanki yakın geçmişte, Devrimci hareketimiz
saflarında yer almış birisi kanısı uyandırabilecek bir söylem
tutturmayı yeğliyor.
Biz,
'yazar'ımızı şahsen tanıyoruz. Hiçbir zaman, Devrimci hareketimiz saflarında yer almamıştır. Aksine 'sol'dan
'eleştiriler' yönelten bir konumlanışı olmuştur. Şimdi,
'yazı'sının 2 nolu dip notundaki 'THKP ideolojisinde 'ekonomik'
izler var. Örneğin, sürekli faşizm tespitinde. D. Yol miras
olarak alıyor ve sürdürüyor.' yollu ifadesinden, tam ters,
sağ'dan 'eleştiri' yönelten bir konumda mevzilendiğini görüyoruz.
İyi yolculuklar!...
(**)-Burada
bir kalem sürçmesi ye de basım hatası olduğunu sanıyorum.
Şöyle ki: 'nüfus' değil, 'nüfuz' olmalı. Ayrıca, alışık
olduğumuz söyleme uygun olarak 'yaygınlaşmasından' olmaz, olsa
olsa 'yayılmasından' olabilir. 28. sayıdaki yazıda, kastedilen ve
bunun karşılığı olabilecek olan 'genişletme' kelimesi
olmalıdır. Başka bir şey ise, öyle bir şey yoktur.
(***)-
12 Eylül sonrasının cezaevlerinde, 'af' söylentileri çıkaran
adli mahkumlar, tanıdıkları bir kişinin askerde ve komutanının
şoförü olduğunu, komutanlarının 'af' üzerine yaptıkları
konuşmalara tanık olduğunu ve bu konuşmayı, kendilerine ya da
bir yakınlarına aktardığını.... 'kanıt' olarak ortaya
koyarlardı. 'Af' söylentilerinin ne kadar doğru çıktığı
bellidir.” (3) (5.2.1990/11.2.1990/Nazilli)
06.02.2021/Datça/Mehmet
Erdal
(1) 07.01.1990
(2) 05.02.1990
(3) 05.02.1990/11.02.1990