29 Ocak 2021 Cuma

2021.01.30.CEZAEVİ YAZILARI-40: BAZI (KİŞİSEL) MUHASEBE NOTLARI-2(*)

  1 yorum

 

     CEZAEVİ YAZILARI-40: BAZI (KİŞİSEL) MUHASEBE NOTLARI! (2) (*)

     15 Eylül 1989 günü 'isteyenin istediği koğuşa geçebilmesi' çerçevesinde yapılan koğuş düzenlemesi sonrası gönüllü olarak kalmaya başladığım 12. Koğuş, TKP-B'den olduğunu ve onu temsil etmeye devam ettiğini söyleyen bir kişi hariç, geçmişlerinde farklı sol siyasi davalardan yargılanmış ama bilahare (cezaevi öncesi ya da cezaevine girdikten sonra) bir biçimde kendi başına, 'bireysel' olarak yaşamaya karar vermiş arkadaşlardan oluşuyordu.

     Aynı avluya çıktığımız karşı 8. Koğuşta ise, yargılandıkları ve halihazırda savunmaya devam ettiklerini söyledikleri siyasi hareketleri temsil ettikleri varsayılan arkadaşlar kalıyorlardı.

     Bu koğuşta kalan ve 'örgütlü' olarak tanımlanan arkadaşlar, benim kaldığım 12. Koğuştaki (keza diğer koğuşlardaki) 'örgütsüz-bağımsız' olarak tanımlanan arkadaşları 'eşitleri' olarak görmüyorlardı ( ki, bu yaklaşım, içimizde aykırı düşünceler dile getirenlerimiz olmasına karşın, öteden beri, Devrimci Yolcu mahkumlar için de geçerlidir); onlar, 'örgütlü' olmaları hasebiyle etken ve karar verme hakkına sahiptiler. 'Örgütsüz-bağımsız' olanlar ise, nedenleri ne olursa olsun, o an bulundukları konum itibarıyla, cezaevi ile ilgili alınacak kararların alınma süreçlerine birer özne olarak katılamazlardı; onlar, ancak 'örgütlü' arkadaşlarının alacakları kararlara uyabilirlerdi. Bu, 'örgütsüz-bağımsız' olmayı özendirmemek açısından, böyle olmalıydı...

     8. koğuşta kalan bu 'örgütlü' arkadaşların bana karşı yaklaşımları ise biraz farklı idi; hem Nisan ayı sonu Mayıs ayı başlarında gittikleri AG sırasında cezaevi yönetimince kendilerine uygulanan şiddete karşı kişisel bir tavır koymam hem de içlerinden geldiğim DY'cu (her iki kesimdeki) arkadaşlara karşı eleştirel bir mesafemin bulunması nedeniyle, beni diğer 'örgütsüz-bağımsız' arkadaşlar ile aynı konumda değerlendirmediklerini söylüyorlardı.

     İşte, bu 12. Koğuş (**), benim için, artık huzur bulabileceğim koşullara, büyük ölçüde sahipti.

     “...Yahu, ben, çok değiştiğimi düşünüyorum. Evet, beni ben yapan bazı özelliklerim-huylarım hala duruyordur, bu anlamda, külliyen 180 derece değiştiğimi iddia etmiyorum. Ama son 4 yılda, korkunç değiştim, evrildim ve bugünkü halime geldim. Çok sarsıntılı oldu, ama, olumlu bir gelişme olarak değerlendiriyorum. Sanırım, yıllardır, nesnel olarak ayrı olmamıza karşın ve bunun, çok büyük bir olay olduğunu bimeme karşın, öyle sanıyorum ki, pek çok konuda uyuşacağız. Uyuşamadığımız noktalarda, ya sizler bana, ya da ben sizlere 'vize' vereceğiz. Bir kez de olsun onu deneyeceğiz ve ondan sonra, o konuyu yine tartışacağız. Bazen, kötü bir adım, 'hiç'ten, yani aynı yerde sayıp durmaktan daha iyidir. Yaşadıklarımdan çıkardığım, budur. Bir konuda iyice eminsek, o başka. Ama o zaman bile, karşıdakini ikna etmenin yolu, pratikte göstermekse, bunu denemek mümkün... Artı, bir ölçüye kadar da, dostlarımızla, diğer sevdiklerimizle ilgili. Karşımızda olanlarla, bu temelde ilişki kurulmaz. Bu, yıkım olur. Çünkü, onun ikna olma diye bir sorunu yoktur. O, sonucu, belki de bile bile öyle diretiyordur. Ama, bizimle sınırlı olan alanda, nitelik farkı vardır, olmalıdır. Bakış ve değerlendirme farklıdır. Öyle olmalıdır. Birbirimizi kazanmak, ikna etmek, değiştirmek, dönüştürmek, eğitmek, kendisini aşmasını sağlamak... esastır. Esas olmalıdır. Biz, birbirimizin hatalarına, ne kadar büyük olursa olsun, karşımızdakilerin hatalarından daha farklı bakmak zorundayız. Daha bağışlayıcı, daha hoşgörülü, onda, kendi rolünü de sorgulayıcı, sorunun kaynağına inici ve çözücü olmak zorundayız. Kestirip atıcı, tavır alıcı, tepkici, misillemeci, cezalandırıcı değil...” (1) (8.10.1989)

     “...Bunu yazarken aklıma bir şey geldi: Bazı insanlarımız, bir şeyi yaptılar mı, en iyisini yaptıklarını söylüyorlar. Böyle olmalı. Teorik olarak, buna katılıyorum. Ama bu, bazı koşulları gerektirmiyor mu? Olanaklar, yetenek, beceri... gibi. Yani, bir şeyi mükemmel düzeyde düşlemek ve istemek, hatta bunun için çaba sarf etmek başka bir şeydir. Buna ulaşabilmek daha başka bir şeydir. En iyisini yaptığını söylemek, nesnellikten öteye, öznel bir saptama olduğu ölçüde, bunda bir öğünme, bir kendine yontma, bir kendini aldatma...seziyorum. Her konuda. Kişinin kendini beğenmesi, mutlaka gerekli. Yaptıklarını da. Ama, olay, biraz bundan öteye gibi. Ne bileyim, bir çeşit, Narsizm. Narsizm'in ne olduğunu biliyorsundur; kendini beğenme, hastalığı... Yanılmanın da başlangıcı...”(2) (15.10.1989)

     “... Ben değil yalnızca, bizim kuşak biçimciliği, ilkellikleri, feodallikleri... geride bırakacak bir bilgi ve deney birikimine sahip oldu. O yanlış, bu yanlış deyip yasaklar koymaktan öteye, yaşanan yaşamın gerçekliğinde ama alternatiflerini yaratarak yaşamayı ve yaşamı değiştirmeye çalışmayı öğrenmiş olmalıyız. Karı-koca her türlü filmi izleme, her şeye gülebilme, gezebilme... olayını gerçekleştirmek durumundayız. Bu yozlaşma, bu 'olması gerekenden' ayrılma değildir. Bu, tam aksine, her şeyi yerli yerine oturtmadır. İnsan, bırak karısıyla, çocuklarıyla değil, her dostuyla her şeyi konuşup tartışamıyorsa, burada bir eksiklikten bahsetmek gerekiyor. Ve bunu, gidermek gerekiyor. Bu konuda, oldukça cesur düşüncelerim var. Bir şeyi aşmak için biraz da fütursuz olmak gerekir. Sonra normale dönülebilir. İlk andan korkmamak gerekir. O, bir yerde olması gerekendir.... (3) (18.10.1989)

     “...Bilirsin, insanlar, evlenmeden önce sevgilidirler. Duygular ve ilişkiler biraz farklıdır. Evlenince, karı-koca olurlar. Bazıları, evlenince aşk biter, alışkanlıklar başlar, der. Bir yönüyle doğal bir şey bu. Ama buradan çıkması gereken sonuç, buna rıza göstermek değil, buna karşı savaşmak olmalıdır. Bence, yanılgı burada. İnsanlar, bir yönüyle doğal olan şeyi, tamamen doğal bir şey kabul ediyorlar. Ona karşı savaşmayı gereksiz görüyorlar. O noktada da tükeniyorlar. Sevgi, ölmeye başlıyor. Halbuki, sevgi de yeniden ve yeniden üretilmeli. Bunun için, her şeyin alışkanlıklar haline getirilmesine karşı çıkılmalı. Ve bu başarılmalı. O zaman, belki ilk anki gibi değil, ama daha bir başka anlamı olacak şekilde duygular, sevgiler korunabilir, devam ettirilebilir. Sorgulamak gerekiyor, her şeyi sorgulamak gerekiyor. Aksayan ne? Hasta olan ne? Ölen ne? Atılması gereken ne? Neye gereksinim var? İnsan, birbirini düşündüğü anda bile heyecanlanabilmeli. Duyguları yoğunlaşabilmeli. Yüreği, davul gibi ses verebilmeli. Bunlar başarılabilmeli...” (4) (23.10.1989)

     “...Dün, yeni dergi ve kitaplar gelmişti. Şu Emeğin Bayrağı, Özgürlük Dünyası ve Yeni Çözüm'ü okurken, beni hafakanlar basıyor. Yeni Demokrasi de öyleydi, sonraları, biraz düzelmeye yöneldiler. Seviyesiz-basit-demagojik-sekter bir dilleri var. Kafa karışıklıkları ve ruh halleri, yazdıkları yazılara aynen yansıyor. Böyle politika olmaz ve bu seviye ile, bu dille bir yerlere varılmaz. Yeni Öncü grubu, bölünmenin, hem de çok yönlü bir bölünmenin eşiğinde. İşçi Dünyası'nın yayınına son vermişlerdi. Şimdi her türlü güncel pratiğin dışında, yoğun bir iç tartışma yürütüyorlar. Hikmet Çetinkaya'nın, Aydın (Eskişehir) açlık grevi ile ilgili kitabı gelmiş. Cumhuriyet'te yayınlanmış hangi yazılarını aldığını bilemiyorum. Bugünkü gazetelerde, 20 küsur yayınevinin ortak yayınladığı 'Kara Kitap: Ölüme Sevk' (***) adında yeni bir kitabın ilanı vardı. O da aynı konuyla ilgili. Bu yayınlar, çok iyi oluyor. Olay, bütün sıcaklığı ile tarihe havale ediliyor...” (5) (11.11.1989)

     “...İnsan, kendisine, olanaklar elverdiğince bakmalı. Buna, görümüm de dahildir. Burjuva olmamak, yani kendini meta haline getirecek ve özü yok edecek şekilde olmamak kaydıyla, insanın görünümünü düzeltmesi, bence yanlış değil. Artık, o ilkel ve biçimci devirler geride kaldı. Yani her kadın birer Nastassia Kinski güzelliğine, her erkek birer Alain Delon yakışıklılığına ulaşabilecekse, neden ulaşmasınlar ki? Bu, birbirlerine yaptıkları iyilik olur. Sorun, bunun nasıl ve niçin kullanılacağındadır. Metalaşma, budur. Karşı çıkılması gereken, budur. İleride, tüm kozmetik sanayi, tüm estetik bilimini... herhalde berhava etmeyeceğiz? Yani, insanlar, daha iyiyi ve güzeli isterken, ilkel çağlara dönelim demek istemiyorlar...dır?...” (6) (22.11.1989)

     “... ...'e yazdığım mektupta, onun özel ve birliktelik yaşamındaki gelişme üzerine, çoğul takısı kullanarak, özetle, şöyle yazdım: Bunca yaşananlardan sonra, biz, bu konunun, yalnızca tarafları ilgilendirdiğine inanıyoruz. Biz, olumlu ya da olumsuz olacak sonuca saygılıyız. Özel yaşamın özelliği, gereken ilgiyi görmelidir. Taraflardan birisi ya da ikisi yardım istemediği sürece, şu veya bu gerekçeyle dışarıdan birilerinin karışmasını doğru bulmuyoruz. Hiçbir işe yaramıyor, aksine her şeyi daha berbat ediyor. Olsa olsa, bir dost, arkadaş, akraba vb. olarak önerilerde bulunulabilinir, temennilerde bulunulabilinir. Ki, bunlar dikkate alınsın alınmasın, olay, tamamen tarafları ilgilendirir ve dışındakilere, sonuca saygı duymak düşer. Yalnızca, özünde sevgi olan birlikteliklerin – ki olması gerekir-, oluşturulurken ve sona erdirilirken çok düşünmek gerektiği söylenebilir... Bunların birlikteliklerinin nasıl sonuçlanacağını bilemiyorum. Ama, birlikteliklerin kolayca sona erdirilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Sona erdirilmez mi? Erdirilir. Aksi halde, feodal bir aile kurumunun savunuluşuna yuvarlanılabilinir. Ben, bu işin çocuk oyuncağına dönüştürülmesine karşıyım. Bunca deneyimden sonra, özellikle bu sorunun, çok ciddi ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Öyle ki, bu birliktelik, tarafların, birbirlerini alçaltmayacakları varsayımıyla, birbirlerine yönelik, birbirleri için pek çok şeyi göze alabilmelerini, pek çok özveride bulunabilmeyi, sınırsız bir sevgi ve saygıyı içermelidir. Feodal ve bir anlamda iş ilişkisi niteliğinde olan burjuva evlilikleri aşabileceğimizi savunuyorsak, hazır bir reçetenin olmadığı bu konuda, her ikisi dışında bir olayı gerçekleştirebilmeliyiz. Bu birliktelik, sonsuz bir huzur, güven ve yaşam kaynağı olabilmeli. Toplumun temeli, bu anlamda 'özü' olabilmeli...(7) (26.11.1989)

     “...Son görüşten sonra aklıma takılan ve öncesinden beri sorgulayıp durduğum bir konuda yazmak istiyorum. Sanırım, yıl başında da yüz yüze konuşuruz. Şu konuda haklı olduğunu düşünüyorum; insanlar, alçaltıldıklarını, aşağılandıklarını, küçük düşürüldüklerini düşündükleri, onurundan taviz verdiklerini sandıkları konularda- bu, gerçekten böyle olsun ya da olmasın ve bir kuruntudan ibaret bulunsun-, kesinlikle o işi yapmazlar. Kimse de, onlardan, o işi yapmalarını istememelidir. İnsanlar, böyle düşünmedikleri, yani yüceltildiğini düşündükleri konularda her şeyi göze alırlar ve gönüllüce/isteyerek/her türlü özveride bulunarak işe girişirler.

     İstemedikleri konularda insanları zorlamak, ısrarlı olmak, karşıdaki insanı yaralıyor. Belleğinde iz bırakacak şekilde sarsıyor. Duyarlı kılıyor. Sanırım, içinde bir şeyler kırılıyor, dağılıyor ve yok oluyor. Buradaki sorun, o konudaki düşüncenin değişmesidir. Bu olmuyorsa eğer, yapılacak bir şey yok demektir. Bilinir, geçtiğimiz 9 yıl boyunca, TTE (Tek Tip Elbise) politikasına karşı tavır alışımızın nedeni, bunu bir onur sorunu yapmamızdı. Bu uygulama ile alçaltıldığımızı ve küçültüldüğümüzü düşünmemizdi. Ve biz, bu uygulama konusunda, her şeyi boşa çıkarıcı bir karşı çıkış içine girdik ve sonunda, başarılı olan da, biz olduk.

     Sanırım, insanlar, bu konuda yeterince düşünceli davranmıyor. Özellikle erkeklerde, davranışları, tabiri caizse, 'En el hak', yani 'Tanrı benim' düşüncesi yönlendiriyor. Birinin, söylem düzeyinde, 'erkek egemen' düşüncesine karşı çıkması yeterli olmuyor. Bir sorunun, olayın vb. benim açımdan nasıl değerlendirildiğinin önemli olmadığı, yani yeterli olmadığı, karşısındakinin de nasıl değerlendirdiğinin önemli olduğu yeterince kavranamıyor. Halbuki, çözüm, olması gerekenin, yani iki tarafın, aynı olayı ayrı değil, aynı şekilde değerlendirmesinden; bir başka deyişle, iki tarafı yönlendirecek çakışmanın sağlanmasından geçiyor. Bu, her konuda kolay olmayabilir, ama başka yolu da yok. Hiç şüphesiz, buradaki aynileşme'den kasıt, karşı tarafın, boyun eğme temelinde 'okey'lemesi değildir. Bunu savunmak mümkün değil. Aksi halde, daha bugünden, karşı çıktığı söylen(il)en bir düşüncenin gönüllü savunucusu haline gelmek mümkün...” (8) (8.12.1989)

     8-15-18-23 Ekim, 11-22-26 Kasım, 8 Aralık 1989/Nazilli

     30.01.2021/Datça/Mehmet Erdal


     (*) Toplam olarak 11 yıl 7 ay 10 gün 'yattıktan' (!) sonra Özal'ın 1991 yılı 1 Ağustosunda çıkardığı 'İnfaz Yasası' ile 'özgürlüğüne' kavuşanlardanım. Cezaevi sonrası, özet olarak, önce 'Albüm' üreten iki arkadaşımın yanında çok kısa bir süre kaldım ve ardından 'Pazar'a yöneldim; ilk başlarda, ('eski solcu' bazı arkadaşlarımın bugün geldikleri noktada bir 'aşağılama' ifadesi olarak kullandıkları) 'Pazarcılığı' bir süre yaparım ve sonrasına bakarım, sanıyordum; yanıldım. Bilfiil, 25 yıl boyunca, bata çıka, (İzmir'den Datça'ya kadar) pazarları kovaladım. 2017 yılı Kasım ayı sonunda, 'yeter artık' baskıları (!) sonucu da fiilen bıraktım. Sonrasında, olanak buldukça veya gerektikçe yazmaya ve yazdıklarımı İnternet ortamında paylaşmaya başladım.

     Paylaştığım yazılarımın 'DATÇA, PAZAR YERİ, MARMARİS' ve devam eden 'CEZAEVİ YAZILARI' başlığı altında toplananları, özü itibarıyla, benim, bugünden geriye doğru yaptığım yolculuğumun bir boyutudur.

     Bu başlıklar altında toplananlar, kısmen ya da baştan beri okuyanların tanık olduğu üzere, adı geçen dönemlerde yazdığım ve halihazırda devam eden kişisel 'yol' öykümün geride kalan dününün somut kanıtları olan yazılardır. Bir başka deyişle, bu yazılarımı merak edip okuyanlara bakın, diyorum, ben, yürümeye devam ettiğim yolumda, şu tarihlerde, şu koşullarda şu nedenlerle şunları şunları yazmışım, yayınlamışım; yazmışım, okunsun diyerek, birilerine yollamışım; yazmışım ve tarihe not olarak düşülsün diyerek bir kenara koymuşum vs... Buyurun, okuyun!

     Ayrıca, bilinmelidir ki, bundan iki (2) yıl önce bir nedenle yazdığım şu düşüncelerim, benim bütün paylaşımlarım için de geçerlidir:

     '...İstisnasız bütün insanların, yaşadıklarını ( o yaşadıklarını yaşamaya başlamadan önce aksi doğrultuda bir taahhüdü yoksa), yaşadıklarının üzerinden ne kadar süre geçerse geçsin, istediği zaman ve istediği biçimde, sözlü veya yazılı olarak başkalarıyla paylaşma hakkı vardır; bu hakkı tartışmak, 'olmayacak bir iş'tir.

     ***

     Yaşadıklarını başkasıyla paylaşan kişinin/kişilerin, o yaşanılan zamana, koşullara ve konuma dönme ve o andaki gibi düşünme ve hareket etme olanağı madden olanaksız olduğundan, bu paylaşılanlardaki dolaylı (anlatımda saklı olan) ya da doğrudan 'yorum'un 'nesnel' değil; paylaşımı yapmaya başladığı andaki yer, zaman, koşul, konum ve neden/nedenler çerçevesinde 'öznel' olduğu (yazan ve dinleyenler/okuyanlar tarafından) kabul edilmelidir.

     ***

     Bu paylaşımı yapanların, neden o an ( hangi an ise) ve o biçimde (hangi biçimde ise) bu paylaşımı yaptıklarını (soran olsa bile) açıklayıp açıklamama hakları vardır; bu tamamen o kişilere dair bir haktır.

     Bu paylaşımı dinleyen, okuyan veya duyan herkesin ise bunları sorma ve yanıtlanmasını isteme, yanıt alamaz ise 'yorum yapma' hakkı vardır; bunun aksi savunulamaz.

     Paylaşımı yapan, bunun bilincinde olarak bu paylaşımı/paylaşımları yapacaktır...' (04.11.2018/Bknz:http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com /YOL'DA YAŞANILANLAR ÇERÇEVESİNDE YAZILANLAR ÜZERİNE/Datça)

     (**)

(12 Aralık 1989/12. Koğuş)

                                         

(17.10.1989/12. Koğuş)
     (***)
     (1)

     (2)
     (3)
     (4)
     (5)
     (6)
     (7)

     (8)


22 Ocak 2021 Cuma

2021.01.23.CEZAEVİ YAZILARI-39: YENİ DÖNEM!

  1 yorum

 

     CEZAEVİ YAZILARI-39: YENİ DÖNEM!

     “ Yasak dün bitti. 28.7.1989 tarihli de dahil olmak üzere tüm mektupları ve fotoğrafları aldım... Bugün Aydın'a taşınmayı bekledik. Eşyaları topladık. Belki yarın taşınırız. Taşınırsak, mektubu oradan yazarım. Gerekirse tel çekerim... Not: Biz burada kaldık. Eskişehir Aydın'a geliyor. Değişiklik olursa yazarım, görüşe buraya gel.” (1)(2.8.1989)

     “... Cuma ve öğle sonu: Bugün çay servisi yeniden başladı. Üç gündür içemiyorduk. Kantin neyse de, çay içmeyince, bir yerlerimiz eksik kalıyor gibi bir duygu doğuyor. TV'den izliyor ve basından okuyorsundur; keza, bugün postaya verildiği söylenen tel ve kartımdan da çıkarmışsındır; burada kalıyoruz. Aydın'a Eskişehirli arkadaşlar getirildi. Ama, Aydın, onlara uğurlu gelmedi. Nazilli'nin bize uğursuz gelmesinden daha uğursuz geldi. İki ölü verdiler.(*) Biraz önce, susamış insanların suya saldırması gibi gazeteleri okuduk. Olayların iç yüzüne en yakın anlatım, Cumhuriyet'inkiydi... Alışmış kudurmuştan beterdir. Ölümün, su kaybından olması çok zor. Ölen arkadaşlar, ag'ne en son katılanlar. Birisi, geçen yıl Aydın'daydı. Tünel, onların koğuşunda çıkmıştı. Sonra Eskişehir'e sürülmüşlerdi. Bu PKK'lılar, müthiş özverili ve dirençli insanlar. Sanırım, bunu, ilk Barzani veya Talabani teslim etmişti. Saygı duyuyorum... Eleştirilecek yönleri ayrı bir olay. Dün sabah TV haberlerinden beri, yüreğimiz kan ağlıyor. Cumhuriyet muhabiri doğru tanımlamış; şok halindeyiz... İnsan, böylesi anlarda açığa çıkan duygularıyla neler yapmaz ki? Kamuoyu, bir volkan gibi patlamış. Basının önemli bir kısmı suskun ve iki yüzlü, ama bu olayın, Ekim-Kasım 1988'den daha çok toplumu sarstığını sanıyorum. Toplum, giderek, asıl suçlunun düzenin sahibi olduğu kadar, kendilerinin de hiç suçsuz olmadığını kavrayacaktır... Bu, her yerdeki insanlar için geçerlidir... Üç ay öncesini düşünüyorum ve öyle rahatım ki...

     Eşyalarımız hala denklenmiş durumda. Burada kalacağımızı öğreneli beri, yeniden yerleştirmeye elimiz varmıyor. Buranın yönetimi Aydın'a gitti, Eskişehir'in yönetimi bize geldi. Haliyle her şey değişti. Onun curcunasını yaşıyoruz. Bakalım ne zaman rayına girecek. Ve yine bakalım, yeni yönetimle olumlu veya daha olumsuz anlamda neler değişecek?... Daha önce de yazmıştım; bu üç ay'a adım atarken karar verdiğim gibi, yeni bir döneme geçiyorum...

     ...Dile kolay, tam dört görüş, dört açık görüş göremedim seni. Öyle içime oturdu ki, her açık görüş günü, arkadaşlar taşı savurup duruyorlardı... Ama bir insan, bir şeyi yapmak zorunda olduğunu görüyor ve bundan kaçamayacağını biliyor, sonra da yapıyorsa, tahmin ettiğinden de farklı sonuçlarla karşılaşmasına karşın, tüm yükü gönül rahatlığı ve huzurlu bir şekilde göğüslemelidir. Ben, bu üç ay boyunca, hep böyleydim... Düşüncem, beni anlamanız ve bana hak vermenizdi. Mevcut durumdan doğrudan etkilenen biri olarak, sizin düşünceniz ve tepkiniz, can alıcıdır. Ya bana güç verecektir ya da derinden sarsacak ve dah(ak)i davranışlarımda, bana ket vuracaktır... Nazım, elbette bu dönemi yaşamadı, ama her dönemi ve her ülkeyi içerecek şekilde, yanılmıyorsam, 'Bir mahkumun karısı, daima iyi şeyler düşünmelidir.' diyordu. (**) Ben, senin özgülünde yineliyorum... Aslında, böylesi bir ülkede ve böylesi koşullarda-dönemlerde, yüklen(il)mesi gereken tüm yükü bazılarımız değil, tüm toplum, tüm yüklenmesi gereken insanlar yüklense, yük daha az ve başarı şansı daha yüksek olur. Ama olmuyor... Sosyal Demokrasi, daha gelişmeden ve toplumda 74'lerde olduğu gibi umut haline gelemeden iflas ederken, ilginçtir, bazı insanlarda Sosyal Demokrasi ve Sosyal Demokratlar umut haline geliyor veya umut olmayı koruyor. Kendine özgüven kayboluyor... Bunun sonu nereye varır? Böylesi durumlarda, sürü'ye uymak ya da zamana ve tarihe karar vermeyi havale ederek cesurca ileri doğru adım mı atmalı? Ben, ikinciyi yeğlediğimi gösterdim, sanıyorum... İnsan yaşamında bazen öyle anlar olur ki, ya onu yapacak ve insan olmanın gereğini yerine getirecek, ya da utanç içinde (elbette böyle bir duygu duyanlar-duyacaklar için) kahrolacaksın...

     Bulgaristan göçmenlerinin Ege'ye çokça yığıldığını, Manisa'da, onları işe yerleştirmek için işçi çıkarımı olduğunu ve bunun da hoşnutsuzluklara neden olduğunu duyuyoruz. Sizin orada böylesi olaylar var mı? Bulgar yönetiminin tavrına ilişkin, İşçilerin Sesi'nin bir yazısında kısa ama oldukça iyi bir yaklaşım vardı. Jivkov, resmen Bulgar milliyetçiliği ile davranıyor. Mevcut 'Sosyalist' ülkeler, tıkanmış ve kendi iç sorunlarını bile çözemeyecek durumdalar. Kitlelerin edilgen olup, etken ve belirleyici kılınamadığı bu rejimlerin çözüm yolu, yine kitlelerin harekete geçirilmesinden geçiyor. Yalnız, 2000'e (Doğru) ve SAÇAK'ta Doğu Perinçek'in tavrı gibi, kitlelerin eyleminin niteliğine bakılmaksızın kitleler önünde secdeye varmak çözüm değil. Taner Akçam'ın temeldeki hatası da aynı; kitleler ne yaparsa iyi yapar, diyorlar. Bunun için 1950 DP olayını olumluyorlar. Şimdiki (eski Yeni Gündem) Birikim de aynı görüşte. Biz kitlelerin eylemini olumlamalıyız, ama bilinçli ve örgütlü eylemini yaratmayı önümüze hedef olarak koymalı ve bunu yeğlemeliyiz... Kitlelerin inisiyatifi dışında davranmak, bir avuç bürokratı öne çıkarıp belirleyici, giderek 'efendi' yapıyor. Bulgaristan'ın Türk azınlığa yönelik politikası, Özal'ın imdadına can simidi gibi yetişti. Aylarca, kamuoyundaki içe yönelik tartışmaları, bu konuya yöneltti. Ve çelişkilerin derinleştiği, politik arenanın kızıştığı bir dönemde, çok da kötü oldu...

     Çin olayları da tam anlamıyla rezalet. Sovyetler ve Çin, bugün, aralarındaki nicel farklılık bir yana, aynı yolun yolcusu. Sözde reformlar yapıyorlar, kitleler adına ve kitlelere rağmen... Kitleleri sürü görüyorlar. Bu sosyalizm değil... 'sosyalizm'dir. Sosyalizm, etken ve tarih yapan, tarih yaptığının bilincinde olan kitlelerin eseridir. Kitleler olmadan, sosyalizm olmaz... Bu noktada, bizde, bugünden, kitlelerin öz gücünün ifadesi olan kitle örgütlenmeleri önem kazanıyor. Her türden kitle örgütlenmeleri, ama ille komiteler... Bu dönemde, 'Nasıl bir demokrasi?' tartışması içinde de, en çok bu örgütlenme biçimi tartışılacak. Bu konudaki tartışmaların derinleşmesi ve yaygınlaşması çok önemli... Elinden gelen, bu konuda katkıda bulunmalı...” (2) (4-5-6/8/1989)

     7 Ağustos'da yine açlık grevindeyiz. Yeni mektup ve görüş yasağı yok. Kısmi bir koğuş düzenlemesi yapıldı ve ben 6. Koğuştan, aynı avluya bakan karşı 14. Koğuşa geçtim. (3)

     Yeniden görüş ve mektup yasağı geldi. 15 Eylül'de, isteyenin istediği koğuşa geçmesi hakkı tanındı. 12. koğuşa geçtim.

     Ha şöyle, doğrudan yazmanın tadı başka oluyor. Mektup ve görüş yasağımız, tümümüzün, bugün kaldırıldı. Bu sabah mektuplar verildi....Önce, buradan, farklı olarak ya da yeniden yazma gereksinimi duyduğum şeyleri yazayım...15 Eylül günü, isteyenin istediği temelde koğuş düzenlemesi olacağı söylendi. Ben, şimdiki havalandırmaya bakan iki koğuştan birine geçmeyi düşünüyordum. Kimlerle değil, hangi koğuşta kalacağım önemliydi. Buraya geçince, buraya geçenler olarak küçük bir düzenleme yaptık ve ben, bu koğuşa geçtim. En son mektup yazdığın..., 7'nin karşısındaki koğuşa geçtiler.(***) 7'den ve oradan bazı arkadaşlar 7'ye, olmazsa 15'e geçmemi önerdiler, ama ikisi de, bu aşamada uygun olmayacaktı. Burada kalmakta ısrarlı oldum ve kaldım. 10 kişiyiz ve oldukça sakin bir koğuş. Şimdilik herhangi bir sorun yok, ileride de olmayacağını sanıyorum. Birkaç gündür de mektup ve görüş yasağının kaldırılacağı söyleniyordu, biz de istiyorduk. Bu sabah mektuplar geldi. Anladığım, iki yasak arasında yazdığım bazı mektuplar ya hiç gönderilmemiş ya da geç gönderilmiş. Zaman içinde, her şeyi, yeniden yola koymaya çalışırım... Aklıma bir şey geldi, yazayım, yoksa unutacağım; bu AG'den dolayı algılama ve düşünme yeteneğimi büyük ölçüde yitirmişim. Yazarken, okurken ayrımına varıyorum. Çok sık unutuyorum. Bazı SAG'leri, bizi duman etti. Bunların verdiği zararın ölçüsü yok, hesabı mümkün değil... Bugünlerde 'Lenin ve Eğitim' ile 'Gülün Adı' var elimde. İlgimi zor topluyorum, ama yine de okumaya çalışıyorum. Dergileri falan okuyorum...”(4) (27.9.1989)

     2-4-5-6-7 Ağustos/ 27 Eylül 1989/Nazilli

     23.01.2021/Datça/Mehmet Erdal

(*) 35. bölümde (Bknz: CEZAEV YAZILARI-35: HER KOŞULDA YARATICI OLMALIYIZ), 17 Ekim'de Aydın'da başlayan ve 18 Kasım'da Nazilli'de biten SAG'ni anlatırken, bizim Aydın'dan Nazilli'ye sevk edilmemizden sonra, Aydın Cezaevine, Eskişehir'de yatan ve SAG yapan siyasi mahkumların sevk edildiğini, bu sevk sırasında iki PKK'lı mahkumun öldüğünü yazmıştım. Bilahare, notlarımın ileriki bölümlerinde, ki bunlar bugün yayınladıklarımdır, Eskişehir'den Aydın'a olan bu sevkin ve iki mahkumun ölümünün o tarihte değil, bu yazıda anlattığım süreçte olduğunu gördüm ve haliyle, bu yazıda, bu notlarımdan hareketle doğrusunu yazarak, bu hatamı düzeltiyorum.

     (**) Bu vesileyle, mahpusta şiirleri ve bütün yazdıkları ile her daim bizimle olan Nazım'ı sevgiyle anıyorum.

     

         (***) 15. Koğuş

                                       ----------------------------------------------------


                                                (Haziran 1989/6-14.Koğuş bahçesi)

     

                                       (19 Eylül 1989/8-12. Koğuş bahçesi)

     (1) (2.8.1989)


     (2) (4-5-6/8/1989)


     (3) (7.8.1989)
     (4) (27.9.1989)



15 Ocak 2021 Cuma

2021.01.16.CEZAEVİ YAZILARI-38: YOL'DA, BAZEN, TEK BAŞINA DA YÜRÜNÜR!

  Hiç yorum yok

 

     CEZAEVİ YAZILARI-38: YOL'DA, BAZEN, TEK BAŞINA DA YÜRÜNÜR!

     Nisan ayı içerisinde, şimdi ayrıntısını çok fazlaca anımsayamadığım bazı nedenlerle, hem bizim bulunduğumuz Nazilli E Tipi Kapalı Cezaevinde hem de başka cezaevlerinde, muhtemelen birbirleriyle ilişkili ya da birbirlerini tetikleyen SAG (ya da Ölüm oruçları) başlamıştı; Nazilli Cezaevinde, bu açlık grevine, Devrimci Yolcu (her iki kesimdeki) mahkumlar ile örgütsüz-bağımsız olarak adlandırılan mahkumlar katılmamışlardı.

     Diğer koğuşlardaki DY'cu arkadaşlar nasıl bir yol izleyerek bu eyleme katılmama kararı almışlardı, bilemiyorum, ama biz, 7. Koğuşta, bu konuyu kendi aramızda tartışmış ve bu eylemin, yanlış bir eylem olduğu sonucuna varmıştık.

     Yalnız, tartışılması gereken, şöyle bir sorun vardı:

     Bizim bulunduğumuz cezaevinde açlık grevine katılan mahkumlar, koğuşlarından müşahedeye alınırken, şu veya bu nedenle, yönetimce, sıra dayağından geçirilmiş miydi yoksa o duyduğumuz bağırtılar ve sloganlar, müşahedeye alınma sırasında, müşahedeye alınmaya çalışılan mahkumlar tarafından atılan ve haliyle doğal karşılanması gereken sloganlardan mı ibaretti?

     7. Koğuştaki tartışmada, biraz da yönetimle görüşmeye giden temsilci arkadaşın aktarımlarının etkisiyle, açlık grevine katılan arkadaşların müşahedeye konulması sırasında herhangi bir şiddet görmemiş olabileceği kanısı, çoğunlukça genel kabul gördü. Haliyle, somut olarak herhangi bir tepki gösterilmesine de gerek yoktu.

     Bence, duyduklarımız, normal sloganlar değildi. Sloganların yanı sıra duyduğumuz bağırmalar, atılan dayağın yol açtığı bağırmalardı. Yönetim, atılan dayağı kabullenecek ve evet, o gece onları bir güzel ıslattık, demeyecekti. O nedenle, yönetimin ne dediği önemli değildi. Biz, o gece, açlık grevine gidenlere dayak atıldığını kabul ederek, somut bir tepki göstermeliydik. ( Bu konuda, böyle düşünenin, yalnızca ben olduğum, iddiasında değilim.)

     Tartışmanın seyri içerisinde, belki, olup bitene mutlaka bir tepki göstermeli ve gerekirse bunu ben yapmalıyım, diyerek; belki, anlaşılan ayrılma vakti geldi, şimdi değilse ne zaman?, diye düşünerek; belki.... bir başka nedenle ya da bir çok nedeni içinde taşıyan bir kararla, ki bugün bile bugünden geriye baktığımda hala net olarak şu veya bu nedenle diyemiyorum (yalnızca, o günden bugüne kadar, bir kez bile olsun, keşke ayrılmasaydım, dediğim olmadı), istiyorsan sen tepki göster, şeklindeki yaklaşımların da etkisiyle, dayak olayını protesto etmek amacıyla (yanılmıyorsam, üç günlük) açlık grevine gitmeye karar verdim.

     “ Canım Kızım,

     Hani, uzun bir süre önce öykülerini anlattığım Yenilmez var ya, işte o, bir gün dağda dolaşıyormuş. Daha doğrusu, kovalanıyormuş. Elinde de, bir ipe bağlı fare mi desem, yoksa tavşan mı desem, işte öyle bir hayvancağız varmış. Kaçmış, koşmuş, kovalamış.. Elindeki hayvancağızı hiç bırakmamış. Nihayet, bir uçurum kenarına varmış. Yakın mı, yoksa derin mi iyi anımsamıyorum, o uçurumun dibinde bir ırmak varmış. Yenilmez'e, bu, evlerinin yanındaki dere gibi geliyormuş. Yenilmez, uçurumun başına oturmuş. Bilmiyorum neleri, ama düşünmeye başlamış. O sıra, elindeki hayvancağız kunduz gibi olmuş. Uçurumdan aşağıya inmeye başlamış. İnerken bir insana, bir kıza dönüşmeye başlamış. Yenilmez, gözlerine inanamamış. Bu çok güzel bir kız oluyormuş. Aaa... yahu, kendi kızıymış. Yüreği ağzına gelmiş. Uçurumdan aşağıya doğru inen kızına gözlerini dikmiş. Kızı, bir taşa takılıp tökezlemiş. Eyvah, demiş. Ama, kızı düşmemiş. Aşağıya inmeyi başarmış. Irmak'taki su, azıcıkmış. Suyun içinde, aralıklı taşlar varmış. Taşların üzerine basmış. Aaa... elinde bir olta belirivermiş. Oltayı suya atmış. Yenilmez, yukarıdan hayranlıkla seyrediyormuş. O sıra, kendisini almaya geldiklerini görmüş. Bir balık tutmaya çalışan kızına, bir kendisini almaya gelenlere bakmış. Gözleri kızında, boğazına bir şeylerin tıkandığını hissetmiş. Gözleri dolmuş. Ağlamak üzere olduğunu düşünmüş. Yerinden kalkıp, kendisini almaya gelenlerle gitmeden önce, sanki, bir daha, kızını hiç göremeyecekmiş gibi bir duyguya kapılmış. Gözlerinden ilk göz yaşı taneleri gelirken, kızına seslenmiş, belli belirsiz, duyulur duyulmaz bir sesle; 'Hey Çingene, seni çok seviyorum.' O ara, kendine gelmiş. Meğer, Yenilmez, rüya görüyormuş. Gerçekten, iç çeke çeke ağladığını görmüş. Öykünün, yani rüyasındaki öykünün devamını düşünmüş. Çıkaramamış. Rüyayı yorumlamaya çalışmış, bir sonuca varamamış. Yalnızca kızını çok sevdiğini düşünmüş. Hani ben Özgün'e (*) 'Çingene' derim ya, onun gibi, 'Çingene' sevgi ifadesiymiş. Kızını bu ifadeyle çağırması, onu çok sevdiğinin göstergesiymiş.

     Bu rüyayı bana anlattı. Ben de bir şey söyleyemedim. Dur dedim, Ayşe'ye yazayım, belki, o ve annesi bir şeyler çıkarabilir. Ne düşünüyorsun?

     Bugünlerde, Yenilmez, bana, öyle düşler anlatıyor ki, hep kızı ve karısıyla ilgili. Hangi düş olursa olsun, içinde, mutlaka kızı veya karısı, bazen ikisi birden bulunuyormuş.

     Bence, ne iş yapmak isterse istesin, her işin sonuçlarından birinin kızı ile karısına yönelik olacağı çok açık. Bunun için, kızı ile karısı düşlerine bile giriyor.

     Ama bir tanem, bazen, insan, mutlaka yapması gereken şeyler olduğuna inanır. Bu noktada, bazı şeyleri göze alması gerektiğine inanır. Sence, ne yapmalı?

     Ben diyorum ki, o insan, yapması gerektiğine inanmalı... İnandığını da yapmalı...

     Bunu yaptığında, onu sevenlerin onu anlaması gerekir. Ben derim ki, mutlaka anlamaları gerekir...” (1) (30.4.1989)

     “... Karşı koğuşa gelen yenilerden bir arkadaş, 'Senin için dışarısı ne? Dışarı diye bir şey var mı?' diye sordu. Düşündüm. Algılayabilmem ve kavrayabilmem mümkün değil. Dışarısı diye bir şey var ama, benim tarafımdan bütün gerçekliği ile tanımlanması olanaksız. Aynı şeyin, sizin açınızdan, burası için söz konusu olduğunu sanıyorum. Buranın koşulları, psikolojik havası, ilişkileri, duyguları vb... dışarıdaki biri tarafından, zor algılanır. Dolayısıyla, buranın 'gerçekliği' içinde yaşayan birinin gösterdiği tavırları algılamak da çok zordur. Bütün bunları biliyorum. Peki 'olması gereken' nedir? Her iki koşuldaki iki insanı tatmin edecek tavrı nasıl göstereceğiz? Kolay gibi görünüyor, ama aslında, o kadar zor soru ki... Bazen, ben, herhangi bir konuda mırın kırın eden arkadaşın birine 'Devrim özveri ister' diyorum... 'Bu sözü söyleme, illet oluyorum' diyor. 'Hoppala', diyorum... 'Eskiden hoşumuza giderdi.'... Koşullar, dönem, insanlardaki erozyon... Kimler, bu süreçte şu veya bu ölçüde aşınmadı ki?... Pazar, 16.30 civarı; Burada, belki son yazacağım mektup olacak. Biraz önce tüm kartları yazıp bitirdim. Kızımın mektubunu yazdım. Biraz duygusal oldu sanırım. Bilemiyorum. Tepkilerini yazarsın...” (2) (30.4.1989)

     “Pazartesi, 23.00 civarı;...Bu mektubu tv kapanıp kapılar kilitlendikten sonra yazmaya devam ediyorum. Herhangi bir gelişme olmazsa, bir süre 'dinleneceğim.'... Sabun, diş fırçası, kağıt, kalem, havlu... falan hazırladım. Yanıma vereceklerini sanıyorum. Bu bayram (**) görüşemeyeceğiz. Cezaevinin yarısı görüşmezken görüşmenin tadı tuzu olmuyordu zaten, biliyorsun. Muhtemelen bu mektubumu, görüş sonrası, o 'kızgınlıkla' okuyor olabilirsiniz. Bilemiyorum. Bazı tanıdıklardan doğru-yanlış şeyler duymuş olabilirsiniz. Hiç önemsemeyin. Her şeyin aslını, ileride, ben size anlatabilirim. Bunu unutmayın. İnsanlar, bir başkalarının olayları yorumlayışlarını, tepkilerini, psikolojik hallerini, duygularını vb. zor anlayabilirler. Bu, maharet ister... İnsan, bazen, olası sonuçlarını düşünse de, bazı şeyleri yapmaya zorunlu olduğunu görüyor. Tarihin getirip omuzuna yüklediği bazı şeylerden kaçamıyorsun. İki seçenekten birini seçmek zorunda olduğunu görüyorsun. Her iki seçeneğin de, o andan sonra farklı iki süreç ifade ettiğini biliyorsun. Düşünüyorsun. Hesabı yapıyorsun. Ve adımını atıyorsun. Böylesi anlarda karar vermesini bilmek gerekiyor. Karar verebilecek cesarete sahip olmak gerekir. İnsan, ikircikli yaşayamaz. İkircikli durumuna son vermesi gerekir. Attığı adım doğrultusunda yürümesi gerekir. Bu mektubumu okurken, kafanızdaki tüm olumsuz düşünceleri silebileceğime, tüm soruları yanıtlayabileceğime inanıyorum. Zaten, buna inanmasam, bu adımı atmazdım. Son bir yıl içinde bu kadar düşünüp adım attığım ikinci olay oluyor, bu. İlkinin sonu, benim açımdan çok yararlı olmuştu. Bunun sonucunun da üçümüz için yararlı ve olumlu olacağını düşünüyorum. Bu adımı atmadan önce çok düşündüm ve bazı arkadaşlarla tartıştım. Bazı arkadaşlar, hep sizi göz önüne getirmemi söylediler. Ben, beni anlayacağınıza inandığımı söyledim. Sizleri ikna edebileceğime inandığımı söyledim. Buna inanmasam, bundan en küçük şüphem olsa, inanın, tek bir adım dahi atmazdım. Canlarım olan sizler, yaşamımın ayrılmaz bir parçasısınız ve hep öyle kalacaksınız...”(3) (1/2.5.1989)

     Açlık grevine gittikleri için müşahedeye alınanlara atılan dayağı protesto için açlık grevine gideceğimi bildirdikten sonra, beklediğim üzere, 7. Koğuştan alındım; müşahedeye konuldum. Açlık grevim bittikten sonra, yine beklediğim üzere, 7. Koğuşa değil, o günlerde boş olan 6. Koğuşa, verildim. Ardından, üç aylık görüş ve mektup yasağım olduğu bildirildi...

     30 Nisan/1-2 Mayıs 1989/Nazilli

     16.01.2021/Datça/Mehmet Erdal

     


                                                   (17.05.1989/6. Koğuş/Nazilli)

     (*) Özgün (Öztürk); Fadıl-Bircan Öztürk'ün kızları

     (**) 6-7-8 Mayıs 1989/ Ramazan Bayramı

     (1) 30.04.1989




     (2) 30.04.1989



     (3) 1-2/05.1989


8 Ocak 2021 Cuma

2021.01.09.CEZAEVİ YAZILARI-37: BAZI (KİŞİSEL) 'MUHASEBE' NOTLARI!

  Hiç yorum yok

 

     BAZI (KİŞİSEL) 'MUHASEBE' NOTLARI!

     Aydın'da başlayıp Nazilli'de yenilgi ile sonuçlanan 33 günlük SAG ve o gün, yani SAG'nin bittiği gün farklı nedenlerle eli mecbur kabul edilen koğuş düzenlemesi sonrası içinde yaşanılmaya başlanılan nesnel ve öznel koşulların sonucu, bizim açımızdan hangi yöne, ne zaman ve nasıl evrileceği öngörülemeyen sancılı bir günlük yaşam demekti...

     “.., bizim görmediğimiz kadar geziyor. Onun, kültür seviyesinin de gözden ırak tutulmaması gerektiğini düşünüyorum. Ona da yazacağım, yani, ileride, keşke küçükken daha çok okusaymışım diyecek, onun için, şimdiden, daha çok okumalı, büyüdüğünde, ileri düzeyde bir kültürü olmalı. Ben, bunun eksikliğini duyanlardan birisiyim... İleride, özellikle Lise ve Üniversite yıllarında, edineceği kültürün, ona büyük yararı olacak. Ben, bundan sonra, çocuklarımızın, mutlaka, ilke olarak, görülebilen koşullar içerisinde, okullarını bitirmelerini istiyorum. Gerektiğini söylüyorum. Bizler bitiremedik. Çünkü, koşullar böyle gerektirdi. İnsan, içinde yaşadığı koşullardan bağımsız davranamaz...

     ...Dergide (*) 'Bilinenlerin farklı söylenmesi' başlıklı bir yazı var, orada, ihtiyat bölümü var. ... olan tartışmalarım aklıma geldi. Ona da, herkes, birikimini ortaya koymalı ve aldığı yere, yani yeni kuşaklara ve halka iade etmeli, diyordum. Daha zamanı var, diyordu... Ne zaman? Burada, bir 'ihtiyatlılık' var... Ama aynı zamanda, kendine güvenememe de var... Söylenecek şeylerde, ilk söyleyen olmak, her zaman riskli bir şeydir. Ola ki yanlış şeyler savunursun... Öyleyse, bekle, herkes söyleyince, sen de söyle... Halbuki, o an yaptığın, söylenenlerin tekrarıdır. Söylenenleri tekrar etmek, önemli değil ki... Dergide beğendiğini söylediğin yazıda olan, bazı şeylerin, hem de cesurca, ilk kez söylenmesidir. ... hala bekliyor. Bence, yalnızca söylemde, dönemin değiştiğinin farkında... Gerçekte, buna uygun davranmıyor. Milliyet'teki 'Sosyalist Sol Konuşuyor' dizisinde, İbrahim Sevimli'nin demecinde de, dönemin değiştiğini kavrayamamak vardı... Hala TİİKP ve TBKP'liler dışlanmalıdır, diyor. Yani, 10 yıl öncesine takılıp kalmış... Halbuki olumlu her gelişmeyi görmek ve buna uygun yeni adımlar atmak gerekir. Atamıyor... Bu bakış açısıyla, somut ve ciddi hiçbir adım atılmaz ki... Almanya'da olanların, hapishanede yıllardır yatanlardan farkı olmadığı anlaşılıyor...” (1)(15.1.1989)

     “... Bugünlerde, burası yetenek gösterilerine sahne oluyor. Üç kağıdı biliyorum, ama yapamıyorum; becerebileceğimi de sanmıyorum... Seyirci de kalamıyorum, bu kez iyi tepki çekiyorum... Sözlerini anımsıyorum. Üç maymun hikayesini bilirsin: Görme, duyma ve konuşma... Olmuyor ki... Ben tez canlı biriyimdir de...Ben, buyum...Benim gerçeğim, bu... Doğru bildiğini, düşündüğünü yapacaksın ve söyleyeceksin... Yalnız da olsan... Bir buçuk yıl öncesini anımsıyorum ve bir de şimdiyi düşünüyorum... İnsanlar, ne çok değiştiler. Hayret, vallahi hayret...

     ... Öznel durumumuz, daha da berbat devam ediyor. Ne yapacağımı biliyorum, onun için, pek düşünmüyorum. Kararlı ve ne yapacağını biliyor olmak, çok iyi oluyor...” (2)(22.1.1989)

     “... Burada, ... da, bilinenleri değil, daha çok, bilinmeyen yeni şeyler söylemek gerekir, diyor. İyi de, yepyeni şeyler bulup çıkarmak, kolay değil ki... her insan, bilinenden hareketle, bilinmeyeni bilinir kılma doğrultusunda bir adım atar. Önemli olan da o bir adımdır. Veya, bilinenleri yeniden düzenlemek ve farklı sonuçlara varmak da önemlidir. Ben yeni şeyler söyleyeceğim, deyip, kumrular gibi düşünmeye başlarsa, ne olur ki? Ayrıca, yaptığım, olup bitenden hareket etmek, doğru olanların devamını önermek, yanlış, eksik, zaaflı vb. olanların ise terkini istemektir... başka bir şey değil... Kolektif bir çalışmayla, daha iyi şeyler elde etmek mümkün; bireysel ve hele böylesi bir ortamda, daha iyisini başarmak mümkün olmuyor... Mahmut, yani Mahmut Memduh Uyan, cezaevlerinde üretmek, kısıtlıdır... diyor. Doğru...” (3)(29.1.1989)

     “...'un mektubunu okumuştun değil mi? Oradaki bir yaklaşıma katılıyorum. Hani evlilik ile ilgili bölüm vardı ya... Her şeyin politikaya indirgendiği, politika bitince, evliliklerin de bittiği, kimlik bunalımına girildiği vb. yollu bölüm. Bunda doğruluk payı büyük... Biçimciliğin, doğal olarak da ağırlıkta olduğu bir dönemde, her şeyi mükemmel yapmak mümkün olmadı. Yanlış veya eksik algılamalar, özün değil, biçimin ön planda olması vb. Politika ağırlıkta olmalı, bu doğrudur, ama 'tek' olursa, bunun dışındaki her şey dışlanırsa, gerçekten, politika bittiğinde, yaşam da duruverir. Evlilik, bu yönüyle, buna örnek gösterilebilir. Olması gereken, daha önce de tartışmıştık, evliliği yeniden ve geçmiş deneyimlerden dersler çıkararak üretmekti... Bizimkiler, normal evliliklerden farklı ve daha özgür olduklarından, ikinci kez yeniden üretilmesinin nedenleri de farklı oluyor. Yani, normal vatandaşın bunalıma giren evliliğinin nedenleri farklıdır. Yeniden üretmek için de farklı nedenlerden hareket etmek gerekir. Ama, bizimkiler de eksik olan tamamlanmalı, veya yeniden olması gereken temellerine oturtulmalı vb... Materyalist olduğumuzu söylüyorsak, her şeye neden-sonuç ilişkisi açısından yaklaşmak gerekiyor. ...'un yazdıkları, bunun güzel bir örneği... Sonuca bakıp, olayı değerlendirmeye çalışmak, insanı yanılgıya götürebiliyor. Bir başka deyişle, kişinin rolünü göz ardı etmeden, bu dönemde olup biten her şeyi, dönemin ve dönemin koşullarının, dahası önceki sürecin ürünü olarak ele almak gerekiyor. Kendimizi aldatmamak için gerekiyor... Sanırım, biz, bu konuda olumlu not alacağız... Kim ne derse desin...

     Özal, parlamentoyu, yine tatile soktu. 12 Eylül Anayasası'nın çerçevesini belirlediği bu politik düzenin bu işlevsiz parlamentosunu bile çalıştırmaktan kaçınıyor. Muhalefet bir sese, böylesine tahammülsüz. Bu, bu iktidarın zayıflığının, ama aynı zamanda saldırganlaştığının da göstergesidir. Özal, toplumun politize olmaması için, elinden ne geliyorsa, fütursuzca, hepsini yapıyor. Şimdilik, kazançlı çıktığı görülüyor. Ama aslında, yanıltıcı. Demokratik ve toplumsal muhalefetin örgütsüz, öndersiz ve zayıf oluşunun 'kendisini' kullanıyor. Var olan burjuva muhalefet partileri edilgen, adeta seyirci; Özal, bunu biliyor.. Ve dolu dizgin at koşturuyor. Kaderciliğinden gelen bir cesarete sahip. Ama, her gün daha fazla insanı, yalnızca muhalefet cephesine itmekle kalmıyor, aynı zamanda, düzenden de umutlarını kestiriyor. Yerel seçim sonrası taktiği ne olacak, bakalım...

     İnönü ile girdiği 'küçük Turgut' tartışmasını duydun mu? Adam, resmen, politikayı, belden aşağı düşürdü... Seviyesizleştirdi... Burjuva politikacılığının bataklık olduğunu kanıtladı... En iyi yanıtı, Canver verdi. Küçük Turgut'u Semra hanımın daha iyi tanıyabileceğini, onunla onun uğraşması gerektiğini söyledi... Burjuva politikacılığı da onur duyulacak bir şey değil... Böyle olmasına karşın, neden, bizler arasında da uygulayıcıları çıkar, anlayamıyorum. Yani, bilinen-yaşanan geçmiş dönemde, dejenerasyon öyle şeyleri geliştirdi ki, burjuva politikacılığı, hem de çok iğrenç bir biçimde, aramızda da yeşertilmeye çalışıldı. Örn: Bütün devrimci politikacılıkda politikalar esastır. Yani kişinin savunduklarının tartışması yapılır. Kişiselleştirme olmaz, yapılmaz... Ama yapılıyor. Adam, söylenenle baş edemeyeceğinden, boyunla, bıyığınla, kaşınla uğraşıyor. Örneklerinden anlattıklarım olmuştu. Kişi, kendini, söylediğiyle ifade eder. Söylenmeyen düşüncenin kıymeti harbiyesi yoktur. Ne düşünürsen düşün, söylediğin ve yaptığın önemlidir, esastır. Yani,... bizim bir politika yapma tarzımız vardır. Ondan vazgeçemeyiz... Ama vazgeçiliyor. Bu geçici dönem kalıcı olmayacak; unutulacak, unutulmalıdır...” (4)(5.02.1989)

     “...Ahlak diyorum da, TV'deki, bu gece oynayan filmi izledin mi? Ben, daha önce, videoda izlemiştim. Konusu basitti, ama anlamlıydı... toplumun ahlaki kurallarını sorguluyordu. Burjuvazinin ve küçük burjuvazinin bile, bu biçimlerde de olsa, var olan toplumsal ahlaki değer yargılarını sorguladığı bir ülkede, daha ileri bir ahlaki değer yargılarının savunucusu olduğunu söyleyen bizlerin, hala feodal ahlak ve değer yargılarını savunuyor olmamız, ne kadar abes bir olay...Böylesi şeyleri aşamazsak, hiç bir şeyi başaramayacağız... ... ile konuşurken, bunların, içinde yaşanılan koşullara göre değiştiğini anlatmalısın. Biz geri bir ahlak anlayışı ve toplumsal değer yargıları değil, ileri bir ahlak anlayışı ve değer yargıları savunmalıyız. Hiç şüphesiz, bundan anladığımız, burjuva ahlakı ve değer yargıları değildir. Ondan öteyedir ve bunu, devingen yaşamın içinde, gıdım gıdımda olsa, yaratacağız... Kolay olmayacak. Olmadığı görülüyor. Ama başaracağız... Başarmak zorundayız. Her konuda olduğu gibi, bu konuda da, oldukça önemli bir birikime sahibiz...

     Halkevi özgülünde, ama Demokratik kitle örgütleri genelinde, içinde ve yönetimde homojenliğin veya heterojenliğin olması sorunu, bir-iki yıldır, oldukça, yeniden, yoğun olarak tartışılıyor. Böylesi demokratik örgütlenmelerde heterojenlik kaçınılmazdır. Dahası, zorunludur. Eğer bu örgütler 'demokratik' ve 'kitle' örgütü olma özelliğine sahipseler, bu örgütlerde, her düşünceden insan yer alabilmelidir. Yeter ki, örgütün ilkelerini kabul etsinler. Bu ilkeler ise, tamamen, onun tüzüğüdür, amacıdır, programıdır...Yönetimde farklı görüşlerden insanların bulunması ise, zorunluluk değildir. Yönetimde, yani önderlikte homojenlik, istenendir. Hiç şüphesiz, bunlar, o örgütlenmenin, demokratik ve kitle örgütlenmesi olduğunu gözden ırak tutmayacaklardır. Yani bu örgütlerin, bir parti veya aynı görüşten insanlardan oluşmadığını unutmamak zorundadırlar. Varsayalım ki, aynı görüşten oluştular, o zaman da, bunun, ekonomik-demokratik mücadele yürütüp-yönlendirecek bir örgüt olduğunu unutmamalıdırlar. Sıkça düşülen hata, yönetimde yer alan aynı görüşten insanların, bu örgütleri, siyasi örgüt gibi çalıştırma eğilimi içine girmeleridir. Farklı görüşten insanlara, yaşama hakkı tanımamalarıdır. Halbuki bu, kısa vadeli bir düşüncenin ürünüdür. Böylesi örgütler, en geniş halkın, örgütlü olarak bir arada yer alabilecekleri taban örgütleridir. Halkı, ayrı ayrı örgütlerde değil, aynı alanda mücadele yürüten aynı örgütlerde örgütlemek gerekir. Böylesi örgütlenmelerin kuruluş aşamasında veya farklı nedenlerden dolayı ileriki aşamalarında da, farklı görüşten insanların yönetimi oluşturmaları savunulabilir. Ama bu, o somut koşullardaki bazı nedenlerden dolayıdır. Yoksa, bu 'bu örgütler zaten ekonomik-demokratik örgütlenmelerdir, herkes aynı şeyi savunur, öyleyse farklı görüşlerden oluşsun' demek değildir. Bu, ekonomizmdir. Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır ve bu önemlidir. Yani,... Halkevi'nin yönetiminde heterojenlik, somut koşullardaki bazı nedenlerden dolayı mümkün görülebilir. Yoksa, doğrusu bu olduğundan dolayı değil... (**) Asıl önemlisi, çok önceleri de yazmıştım; bu örgütler, ayağa düşürülmemelidir. Yani ciddiyeti ve anlamı olan, halk için çekim merkezi olabilecek, uğraş veren, halkı aydınlatan vb... bir örgütlenme niteliği korunmalıdır... Geçmiş yaşanan deneyimlerden sonra, bunun zorunlu olduğu, öğrenilmiş olmalıdır. Yaşanan 8 yılın ardından, Akhisar'da meşruluk kazanması, kolay olmayacaktır. Karınca sabrı gerekecektir... Uzaktan bakıldığında kaldırımda boş boş oturan, ama yakına varıldığında bıçağını bileyen bir adam gibi belli belirsiz faaliyet yürütebilecektir. Dönem, bu... Toplum, yavaş yavaş değişim gösteriyor. Toplumun bu değişiminden kopuk olmayacak, onun hemen önünde olacaktır. Yani, hem kendi değişecek, hem de değişime katkıda bulunacaktır...”(5)(11.02.1989)

     09.01.2021/Datça/Mehmet Erdal


     (*) d. arkadaş

     (**) 31 yıl önce somut bir olaya ilişkin yazdığım bu düşüncelerimi, o somut olayın gereksinimleri ve o andan önceki süreçte tanık olduklarım ve yaşadıklarım çerçevesinde yazmıştım. Bugün bu konuda ekleyeceklerim, şunlardır: Bir örgütün yönetiminde (her kademede) kimlerin bulunacağına, tartışma götürmeksizin, irade beyanında bulunabilir konumdaki üyeler karar verir/vermelidir. Bu örgütlerin farklı yönetim kademelerinde kimlerin bulunacağına, şu veya bu gerekçe ileri sürülerek, şu veya bu teorik açıklamalarda bulunularak, üyelerden (hele hele üyelerin dışından) birilerinin karar vermesi, yaşanılanların da gösterdiği gibi, doğru değildir. Bu anlamda, ileri sürülen gerekçe ne olursa olsun, bu örgütlerde delege, yönetim vb. seçimlerinde, içeriği önceden belirlenmiş (herhangi bir) 'liste' çıkarılarak seçimlere gidilmesi, beklenen yarardan çok, farklı sorunlara yol açan bir yöntemdir. Seçim yapılacak göreve aday olan üyelere kişi bazında verilecek oyların sonucuna bağlı olarak ortaya çıkacak üye iradesi ile o seçilen kişi/kişiler, o görevi yapmalıdırlar. Böylece, üyeler, o görevi homojen nitelikli bir ekibin mi yoksa heterojen nitelikli bir ekibin mi yapması gerektiğine karar vermiş olur; irade beyanında bulunan ve o göreve seçilen herkes de bu irade beyanına saygı duyar. Bu, her koşulda olmasını istediğimiz şey ile yaşadığımızın şeyin aynı ve bir bütün olması, demektir...

(Aydın'da başlayan ve 18 Kasım'da Nazilli'de biten SAG nedeniyle yapılamayan 29 Ekim açık görüşünün yapıldığı 30 Kasım 1988 günü Nazilli 7. Koğuş'ta çekilen fotoğraf.)

     (1)



     (2)


     (3)

     (4)




     (5)



  

7 Ocak 2021 Perşembe

2021.01.05DATÇA BELEDİYE MECLİSİ OCAK AYI OLAĞAN TOPLANTI NOTLARI!

  Hiç yorum yok

      DATÇA BELEDİYE MECLİSİ OCAK AYI OLAĞAN TOPLANTI NOTLARI

     ---Bir gün öncesinden Belediye Halkla İlişkiler bölümünden bilgi istemiştim; bu nedenle, bugünkü Belediye Meclis Toplantısı'nın saat 10.30'da başlayacağını biliyordum. Saat 10'u 10 geçe belediye binasına vardım. Girişte yine hangi bölüme çıkılacağı soruluyor ve HES kodu isteniyordu.

     ---Belediye Meclis toplantı salonuna çıktım. Boştu. Toplantı düzenine baktım. Basın masası geçen ayki toplantıda olduğu gibi izleyicilerin oturacağı bölümde değil, önceki yerinde, yani AKP Grup üyelerinin oturduğu bölümün hemen önündeydi. Geçen ay salon dışına çıkarılan Kent Konseyi masası yerine konulmuştu.

     ---Basın masasında bir sandalye olduğundan, bakınmaya başladım. Belediye çalışanlarından bir kişi, başkanın, sabah, içerideki fazla sandalyeleri çıkarttığını, söyledi. Beyaz Masa'da görevli Mert'e baktım. Yerinde yoktu. Bir işi için bina içerisinde dolaşıyormuş. Beklemeye başladım. Meclis üyeleri salona girmeye başladı.

     ---Mert geldi. Ona sordum. İçeriye baktı. Bir sandalye koyarız, dedi. Başkan odasından çıktı. Yaklaştı. Sandalye konulmadığını, söyledik. Basın değil mi?, dedi. Evet, dedim. Şuraya bir sandalye koyun, dedi. Sandalye konuldu.

     ---Saat 10.35: Başkan, yerine geçti. 2021 yılı ilk meclis toplantısını açıyorum, diyerek söze başladı. Hoş geldiniz. Sevgilerimi ve saygılarımı sunuyorum. Öncelikle canlı yayında bizleri izleyenlere saygı ve sevgilerimi sunuyorum. Yeni yılınızı kutluyorum. 2021'in 2020'den daha iyi olmasını diliyorum. Umarım, pandemi'den kurtuluş yılımız olur. Kadın cinayetlerinin son bulduğu, emekçilerin haklarını aldıkları bir yıl olur. Fakirlerin, zenginlerin velhasıl bütün insanların en iyi şekilde yaşadığı bir yıl olur. Bütün insanlara en iyi dileklerimi sunuyorum. Pandemi nedeniyle çok fazla konuşmayacağım ve bitirmeye çalışacağım.

     ---Başkan, kısa olacağını söylediği konuşmasını bu bölümünde sözü, Datça'da kaçak olduğu tespit edilen ve yıkım kararı verilen binalara getirdi. Başkana göre, bu binaların 31 Aralık 2017 tarihi öncesi yapılan kaçak binalar için geçerli imar barışı kapsamına girmediğini ve kaçak olduğunu, uydu fotoğraflarının yardımıyla Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tespit etmişti. Aftan yararlanması mümkün olmayan bu binalar 38 adetti. Bunlarla ilgili yıkım kararları çıkmıştı. Bu yıkım kararları 21 kasım tarihinde bina sahiplerine tebliğ edilmeye başlanmıştı. Yıkıma, resmen 10 Aralık'ta başlanacağı, duyurulmuştu.

     ---Bu kaçak binaların 8'inin sahibi yıkımı kendisinin yapacağını bildirmiş, 2'sini firma yıkmış, 4'ü yıkım taahhüdünde bulunmuş, 13 bina sahibi yasal hakkını kullanarak yürütmeyi durdurma kararı çıkartmış, 2 bina sahibi yurt dışında olduğundan tebligat yapılamamış, bir bina sahibi binasının tarım arazisinde olduğu gerekçesi ile mahkemeye başvurmuştu. Geriye kalan 8 binanın 2021 yılı içinde tahliyesi bekleniyordu.

     ---Başkan, bütün vatandaşlara sesleniyorum, diyerek sözüne devam etti: kaçak yapıyı savunamayız. Gürsel Uçar olarak bu konuda farklı şeyler söyleyebilirim ama bir belediye başkanı olarak, yasayı uygulamak benim asli görevimdir. Bence, her bahçede, farklı amaçlar için kullanılabilecek, içinde bir lavabosu, tuvaleti vs. olan küçük bir yapı olmalı mıdır? Evet, olmalıdır. Başka türlü, bir bahçeye sahip olmanın anlamı olmaz, Hele Datça'da hiç olmaz. Böyle bir bahçede yaşam, insanın ömrünü uzatır. Sanmayın ki, bu yıkım kararlarını uygularken bizim vicdanımız sızlamıyor. Ama yasal olarak, bu konuda vatandaşa yardımcı olamıyoruz. 2021'de imar barışı yeniden çıkar veya bana bir şey olmaz umuduyla kaçak bina yapmayın. Madden ve manen zararlı çıkacak olan, sizler olursunuz.

     ---Başkanın bu konuda verdiği son bilgiye göre, bu konuda Muğla CHP ve AKP İl Başkanları Muğla Çevre ve Şehircilik Müdürlüğü'nde bir araya gelerek, Muğla genelinde kaçak yapılara izin verilmemesi konusunda ortaklaşmışlar. İsteyen, bu bilginin doğruluğunu da araştırabilirmiş.

     ---Başkan, toplantının gündem maddelerinin görüşülmesine geçilmeden önce, grup başkan vekillerine söz verdi. Her toplantıda ilk söz alan MHP Grup Başkan Vekili Serdar Ören bir kaza geçirip evde dinlenmekte olduğundan AKP Grup Başkan Vekili Haluk Laçin söz aldı.

     ---Haluk Laçin, 2020 yılının hepimiz için hastalıkların ve ölümlerin yaygınca yaşandığı bir yıl olduğunu, söyleyerek, sözüne başladı. AKP Muğla Milletvekilinin eşinin ve Ula Belediye Başkanının ölümünden dolayı duyduğu üzüntüyü dile getirdi. Ölenlerin ailelerine baş sağlığı diledi. Aralık ayı süresince gelen şehit haberlerinden söz ederek, milletimizin başı sağ olsun, dedi...Umarım gelen gideni aratmaz, diyerek 2021 yılının 2020 yılından daha iyi olması temennisinde bulundu.

     ---Can Canbey, Haluk Laçin'in söylediklerine katıldığını, söyleyerek sözüne başladı. Ek olarak kadın cinayetlerine, İstanbul Sözleşmesine ve SMA hastalarının durumuna değinerek, bu konulardaki bazı görüşlerini dile getirdi. Can Canbeye göre, Covid-19 hastalığı da meslek hastalığı sayılmalıydı.

     ---MHP Grubu adına söz alan Mustafa Ceylan, Haluk ve Can beylere katıldığını, 2021'in 2020 gibi olmamasını dilediğini, söyledi.

     ---İlan edilen 10 gündem maddesine ek olarak yeni 3 gündem maddesi daha eklenmesi oylandı ve kabul edildi. Hacıbektaş Veli Vakfı Cem Evi Datça Şubesi başkanı Murat Yıldırım'ın 2021 yılının Birleşmiş Milletler tarafından Hacıbektaş Veli yılı olarak ilan edilmesi nedeniyle, Datça'da da yapılacak bir parka Hacıbektaş Veli adının verilmesi şeklindeki yazılı başvurusu görüşüldü; Datça'da 2021 yılı için herhangi bir park yapma düşüncesi bulunmadığından bu önerinin madden kabul edilmesinin mümkün olmadığı ama dilekçenin Fen işlerine sevk edildiği bilgisi, paylaşıldı.

     ---Gündem maddeleri: Plan ve Bütçe Komisyon üyelerinin yeterli zaman bulup çalışma yapamadıkları, bu nedenle gündemin 1. ve 2. maddeleri olan 153. sokak ile Kent Parkı'nın adlarının değiştirilmesi konusunda komisyona ek süre verilmesi, oylandı ve kabul edildi.

     ---Belediye Başkan vekili'nin maaşının Belediye Başkanı'nın maaşının 3/2'ni geçemeyeceği yasal olarak belirtildiğinden, 3. madde oylandı ve kabul edildi.

     ---Meclis üyelerinin oturum başına aldıkları huzur hakkı ücretinin Belediye Başkanı'nın yevmiyesinin 3/1'ni geçemeyeceği yasal olarak belirtildiğinden 4. madde oylandı ve kabul edildi.

     ---Mevsimlik (5 ay 29 gün çalışacak) işçilerin alımı konusunda oylama yapıldı ve 5. madde kabul edildi.

     ---Zabıta personelinin fazla çalışma ücreti konusu görüşüldü ve öneri oylandı; 6. madde kabul edildi.

     ---Boş kadro değişikliği konusu görüşüldü. Eğitmen kadrosu olarak adlandırılan ve adından dolayı oldukça kafa karışıklığına yol açan bu madde görüşüldü, oylandı ve 7. madde kabul edildi.

     ---Sözleşmeli personellerin ücretleri görüşüldü, öneri oylandı ve 8. madde kabul edildi.

     ---Eğitmen kadrosunun ücreti konusu görüşüldü, oylandı ve 9. madde kabul edildi.

     ---Her yıl başı Belediyenin bir yıl önceki faaliyetlerini denetlemek için oluşturulan Denetim Komisyonu seçimi yapıldı.

     ---Mahalle gönüllüleri ve afet yardım grubu için araç alımı konusunda bağış toplanması amacıyla şartlı hesap açılması konusu görüşüldü, oylandı ve 11. madde kabul edildi.

     ---İşleri nedeniyle Plan ve Bütçe Komisyonundan istifa eden Hayriye Yılmaz Balkan'ın yerine Can Canbey getirildi.

     ---AYDEM, TELEKOM... Datça'daki alt yapı çalışmaları sırasında Büyükşehir'e ödedikleri ücretleri bundan sonra Datça Belediyesi'ne ödeyeceklerinden, bu konuda Büyükşehirden gelen ücret tarifesi görüşüldü.

     (Bu konuda Büyükşehirden gelen ücret tarifesinin görüşülmesi için toplantıya kısa bir süre ara verildi. Ben, sonraki bölüme katılmadım.)

     05.01.2021/Datça/Mehmet Erdal