11 Aralık 2020 Cuma

2020.12.12.CEZAEVİ YAZILARI-33: NE DON JUAN, NE PAPAZ!

  Hiç yorum yok

 

     CEZAEVİ YAZILARI-33: NE DON JUAN, NE PAPAZ!

     ('Cezaevi Yazıları', bugünden itibaren, Cumartesi günleri yayınlanacaktır)

     “ Perşembe, 18.00:... Elimde 'Kadın ve Marksizm' (*) var. Bugün başladım okumaya. Çevrende bulabilirsen okumanı, bulamazsan, Kışa doğru verip, okumanı isterim. Derleme. Önümüzdeki mektuplarda değineceğim yerler olacak. Bir şiirinde şair, şöyle yazıyor:

'Aşkı sevmeyi bilmek lazımdır.

Seneler geçer (geçtikçe) onu iki misli sevmeli.

Aşk, bir sıra üzerindeki bir iç çekiş

Mehtap altındaki birkaç adım değildir.

Bu, beraberce yaşanılması gereken bütün bir hayattır.'

Bir beyit daha:

'Aşk, insanın, iyi bir şarkı diyeceği geliyor

Ve iyi bir şarkı bestelemek kolay değildir.'

     Kitabı derleyen kadın yazar, 'Kadının kurtuluşu' diyor, 'evliliğin aşk üzerine kurulmasını, Engels'in deyimiyle: 'Zorunluluk krallığından, özgürlük krallığına' geçilmesini sağlıyor. Bundan böyle kişisel mülkiyet kavramı duygu alanından sürülmüştür. İki varlığı birbirine perçinleyen, hesaplar, dış baskılar, dinsel önyargılar değil, serbest seçim ve serbest rızadır.

     İlk karşılaşma anında aşk, bedeni bir heyecan, belirsiz bir taslak, bir mutluluk önsezisinden başka bir şey değildir. Birlik, beraberce karşı durulan ve üstesinden gelinen güçlükler içinde sağlamlaşır ve kesinleşir, herkes verdiğiyle kendini yüceltir....

     Bölüm bölüm, saat 21.00'e geldi. Nazım'ın bu saatlerde, ama 43 yıl önce mapusta yazdığı bir şiir var. Yazmanın tam zamanı:

'Saat 21.

Meydan yerinde kampana vurdu,

nerdeyse koğuşların kapıları kapanır.

Bu sefer hapislik uzun sürdü biraz;

8 yıl...

Yaşamak, ümitli bir iştir sevgilim,

yaşamak;

Seni sevmek gibi ciddi bir iştir.'

Yazmışken, bir tane daha:

'Itır saksısında artan koku,

denizlerde uğultular

ve işte dolgun bulutları ve akıllı toprağıyla Sonbahar.

Sevgilim,

yaş kemalini buldu.

Bana öyle gelir ki

belki bin yıllık bir ömrün macerası geçti başımızdan

Ama biz hala

güneşin altında el ele yalınayak koşan

hayran gözlü çocuklarız....'

Tam duygularımı anlatan, bir tanesini daha yazmadan duramayacağım:

'Bizi esir ettiler

bizi hapse attılar:

beni duvarların içinde,

seni duvarların dışında.

Ufak iş bizimkisi

Asıl en kötüsü

bilerek bilmeyerek

hapishaneyi insanın kendi içinde taşıması.

İnsanların çoğu bu hale düşürülmüş.

Namuslu, çalışkan, iyi insanlar

ve seni sevdiğim kadar sevilmeye layık.'

     Bu şiirin son kısmına bayılıyorum. Benzer koşulların söz konusu olduğu her dönem geçerli ve duyarak okuyabilirsin...

     Cuma, 18.00:...Sabahtan beri, 'Kadın ve Marksizm'i okuyorum. Bitirdim. Çok hoşuma gitti. 'Piraye'yi çoktandır gördüğüm yok. Fakat sık sık mektuplaşıyoruz. Birbirimizi günden güne seviyoruz, birbirimize günden güne aşık oluyoruz. Burjuvazinin bana yaptığı biricik iyilik, beni mütemadiyen karıma hasret yaşatarak ölünceye kadar ona aşık kalmamı temin etmek oldu.' Nazım, bir zamanlar çok sevdiği, ama sonradan ayrıldığı karısı ile arasındaki duyguyu, cezaevi koşullarında böyle görüyor. Böyle aşkı istemem, diyeceksin, ben de. Ama Nazım, uzak ve özlem çeken bir durumda, aşkın sürekli olduğunu vurgulamak istiyor. Birlikte olunduğunda, bu olmaz mı? Bilemiyorum...” (26.08.1988) (1)

     “Cuma, 18.00:... Evlilik konusu, tahliyesi yakınlaşanların, ağırlıkla sohbet konusunu oluşturuyor. Doğal. Çıkınca, askerlik ve iş sorununun yanı başında çözülmesi zorunlu üçüncü sorun oluyor, bu. Evlilikten korkmamak gerekiyor. Bunu söylemeye devam edeceğim. Bizlerin farklı olması, normal insanlardan bu yönde aykırı davranmamızla ayrılmamızdan değildir. Olaylara bakışımızdan ve yaklaşımımızdan dolayı olmalıdır. Bizler, normal insanız ve her insanın doğal özelliklerine sahibiz. Lenin'in bu konudaki yaklaşımına bayılıyorum. Prototip bir tip çizmiyor. Bir çerçeve belirliyor. 'Ne Don Juan, ne Papaz.' diyor. Bu ikisini dışlıyor, doğruyu, bunun ikisi arasında belirliyor. Dün, Papazlığı öne çıkardık; 80 sonrası, bir anlamda tepki olarak, doğan boşlukta Don Juan'lık öne çıktı. Bunca deneyimden sonra, olması gereken senteze ulaşmak gerekiyor. İkisi de yanlış ve dışlayacağız...Bütün ülkelerde, bütün D(evrimci) Hareketlerin ilk başlarında, böylesi ifrat yorumların olduğunu düşünüyorum. Hepsi gibi, biz de, bu aşamayı geride bırakacağız. Çocukluk döneminin doğal özelliği de kabul edilebilir; bu yaklaşımı, pek çok konuda temel ve kilit bir yaklaşım olarak düşünüyorum...

     Mektuplarında, yaşamın tüm özelliklerini yazman, hoşuma gidiyor. Burada, hayal dünyasında yaşayıp gidiyoruz. Biz eskilerin çoğu, dünyada, ülkede ve hatta kendi evlerimizde olup bitenleri bile kavramaktan uzağız. Öyle konuşmalar oluyor ki, konuşana bakıp, dışarı çıktığında, yıkımının da korkunç olacağını düşünebiliyorsun. Bu görülüyor. Senin yaşamı yazman, beni, hiç olmazsa uyarıyor. Bunun yararlı olduğunu düşünüyorum. Dışarıya çıkıp hala sekiz yıl öncesinde yaşamaya çalışan tanıdıklar olduğunu duyuyorum. Vay gülüm vay...

     Yazdığına katılıyorum; Bu toplumdaki her olayda, olayın sanığı olan kişilerin kişilik özelliklerini göz ardı etmeden ve bu anlamda, olaydaki rolünü bilerek, asıl belirleyici olanın, o kişilerin çocukluğundan beri kişiliğini biçimlendiren toplumsal koşullar olduğunu bilmek gerekiyor. Yani toplum, böylesi olaylar karşısında tavır alırken, suçun bir bölümünün de kendinde ve daha çok da toplumun sosyo-ekonomik, kültürel, ahlaki, gelenek-görenek vb. koşullarında olduğunu bilmeli. Böylesi olaylarda toplum, projektörü kendine ve içinde yaşadığı koşullara çevireceğine, yalnızca olayın sanıklarına çevirerek, bir anlamda günah çıkartır. Vicdanını rahatlatır. Bunu yapamazsa, boğulur. Nefes almak için, bunu yapmak zorundadır. Halbuki, o an, o gürültücü tepkiyi gösterenlerin en az yarısı, koşulları olursa, aynı yolu dener. Bu tür olaylar, bana, bir konuda keskin tavır alan insanın, aslında, o konudaki zaafını gizlemeye çalışıyor olabileceği duygusunu veriyor. Yani, keskin tavra bakıp aldanmamalı...” (02.09.1988) (2)

     “... Cumartesi, 14.00:... Mapushaneler, pek çok insanı, en azından bazı yönlerden, olumsuz anlamda, erozyona uğrattı. Dahası, en genelde, dönem, bu tarihi misyonu üstlendi. Dönem veya içinde yaşanan toplumsal koşullar değişmeye başlayınca, bu koşulları da değiştirmeye çalışan değişmeye başlıyor. Bu halka yakalanamazsa idealist bir düşüncenin savunucuları oluruz, insanların değişeceğine olan inancı ve umudu yitiririz...

     Piraye ile Nazım'ın ayrılmasında, hapishanede olmasına rağmen, çapkınlığı elden bırakmayan Nazım'ın hovardalığı neden oluyor... O zamanların cezaevlerinde, ayrıcalıklı mahkumların, böylesi olanakları varmış... Geçen mektubumda, Nokta'daki kapak konusuna ve 2000'e Doğru'da verilen yanıtlara değineceğim, demiştim ya... Konuyu yazan, cezaevlerindeki bazı gerçekleri, farklı bir yorumla, çarpıtmış... Yani, dergiyi çok sattıracak, sansasyonel bir konu haline getirmiş. Sağlıklı bir yaklaşımı içermeyen, yetersiz bir yazı... 2000' Doğru'ya bir mektup yazan Nevzat Çelik, Nokta'ya ağır bir dille çatmış. Nokta'nın, dünyaya, apış arasından baktığını yazmış. Nevzat Çelik'in, bu konularda, bilinenden daha farklı yaklaştığını okumuştum. O bile, Nokta'yı, saptırıcı yayın yapar bulmuş... Geçen, 'Hızlı Gazeteci'de, dışarıya çıkan 'Bacı'nın, 'Şimdi devrim denince, cinsel devrim anlaşılıyor' yollu bir cümlesini okumuştum. Nokta, tam da bu doğrultuda bir yayın yapıyor. Tartışılabilecek, ama toplumsal sorunlardan daha önemliymiş gibi öne çıkarılması mantıksız sorunları, öne çıkarıyor. Başat sorunlarmış gibi lanse ediyor. Toplumda tartıştırmıyor değil ama, toplumsal sürece önemli bir katkısı olduğunu sanmıyorum. Bir de, konuların tartışılmasına, saptırıcı yönde bir müdahale olarak, görüyorum...” (10.09.1988) (3)

     “... Yazdığım ve kitapçıya sorduğun kitabım, Öncü Yayınevi'nden çıkan, eski adı 'Kadın ve Marksizm' idi. Yeni bir yayınevi tarafından yeni bir baskısı yapılmış olabilir. Adı 'Kadın Sorunu' olabilir. Benim yazdığım da derleme bir kitaptı. Marks, Engels, Lenin, Stalin, Clara Zetkin vb. den derleme. Aynı kitap olabilir yani... Başlangıç kısmında uzun bir önsöz olacak, pardon Jeannette Vermeersch imzalı kısa bir önsöz, sonra imzasız kısa bir önsöz daha, ardından 'Ezilen kadın' başlıklı bir yazı daha vb... Bu kitap, Bebel'inkinden daha iyi. (**) Bebel'inkini, çok önceleri okumuş olmalısın. Kışın, biraz biraz okursun. Derleme olması, sana bu olanağı da, ayrıca sağlayacaktır. Yararlandım, diyeceğini, sanıyorum. Bir arkadaşından bulabilirsen, daha da iyi olur...” ( 24.09.1988) (4)/Aydın

     12.12.2020/Datça/Mehmet Erdal

(*)


(**)

     (1) 26.08.1988




     (2) 02.09.1988



     (3)

     (4)24.09.1988


Hiç yorum yok :

Yorum Gönder