2020.11.15.CEZAEVİ YAZILARI-29: YOL AYRIMI VE YENİ BİR YAŞAM!
CEZAEVİ YAZILARI-29: YOL AYRIMI VE YENİ BİR YAŞAM!
Hüseyin Yavuz arkadaşımız, 30 Ekim günkü 'VAY ARKADAŞ' başlıklı paylaşımında, Nasuh (Mitap) abinin, 2006 yılı gibi, bulunduğu büroya gelişinden ve aralarında geçen konuşmadan söz edince, anımsadım...
2011 ya da 2012 yılı olabilir (*), bir gün, Marmaris'te ÖDP İlçe Örgütünde bir dönem birlikte çalıştığımız bir abimiz telefon etti: Üstat, dedi, dolaşıyor; Datça'ya gelip, seni de görmek istiyor. Aha! dedim, kendi kendime; böyle bir şey, hiç hesapta yoktu. Hadi hayırlısı?
Daha önce de yazmıştım; ben o yıllarda pazarcılık yapmakta idim. Bir dönem üyesi olduğum ÖDP'den ayrılmış, içinde yaşadığım koşullarda, doğru bildiğim ya da doğru olduğuna inandığım yolumda kendimce bir şeyler yaparak, yürümeye çalışıyordum.
Tamam, dedim. Sevinirim. Görüşürüz.
Hangi gün olduğunu anımsamıyorum, bir gün akşamleyin, çıkıp geldiler. Evimin yakınındaki (Can Yücel'in de yattığı) mezarlığın orada buluştuk. Gelenler Nasuh abi, Tarık (Günlü) abi ve hala kim olduklarına dair en küçük bir fikrimin olmadığı, iki kişi daha, toplam dört kişiydi.
Karşılıklı hal hatır sorduktan sonra, eve gidelim, dedim. Olmaz, dedi, Nasuh abi. Daha önce de gelmiş ve Datça'yı biliyormuş. Çarşıya inelim, bir yerde oturalım, biraz sohbet ederiz, dedi. Karşımdaki, Nasuh Mitap! İtiraz etmek, ne mümkün. Olur, dedim.
İndik. Fora Otel'in ön tarafında, o yıllarda, deniz kıyısında, bir çay ocağı vardı. Oraya oturduk. Çay içtik. O ara, telefon geldi. Ağabeyi kalp krizi geçirmiş ve hastaneye kaldırılmış. Telefon görüşmesinden vakit buldukça, karşılıklı bir iki kelime konuşabiliyoruz. Daha çok o ve onunla gelenler soruyor, ben, biraz çekingen cevap veriyorum. Yemek yiyelim, dediler. Bulunduğumuz yerin tam karşısında, sahil kenarında bulunan ve balık konusunda ünü Datça'yı aşmış restoranlardan birisinin adını söyleyerek, nasıldır?, diye sordular. Eyvah, dedim, içimden; cepte beş kuruş yok! Abi, param yok, da denmez. Abi, dedim, sıkılarak, Palamutbükü'ne gidelim; orada, Denizlili, bizim Kirişhaneli Yılmaz'ın Nostalji'si var. Orada yemeği yeriz, hem de daha rahat konuşuruz. Buraları çok pahalıdır. Nasıl oldu bilmiyorum, tamam, dediler. Ben, yırttım, dedim; oldu bu iş. Yılmaz ile anlaşırım ve yemeğin parasını, Pazar günü Palamutbükü pazarına gidince, öderim.
Onlar geldikleri araçla ve ben pazar işinde kullandığım Ford Transitle, düştük yola. Palamutbükü'ne vardık. Nostalji'de, gelmeden önce aradığım için, Yılmaz bizi bekliyor. Oturduk. Nasuh abi, orada bulunan 12 Mart döneminden (THKP-C/Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesinden) tanıdığı ve o dönem birlikte cezaevi yattığı çok eski yol arkadaşlarından kim o gün orada varsa ve gelebilirler ise onlarla da görüşmek ve hal hatır sormak istediğini, söylemişti. Sanırım, Necmi (Demir) abiyi aramış ve haber vermiştim. O, o gün Palamutbükü'nde yokmuş ama o gün orada bulunduğunu sandığı diğer arkadaşlarından birisini arayıp haber verebilirmişim. Öyle de yapmış ve telefon ettiğim abi ile birlikte, yanılmıyorsam, birisi abla üç kişi Nostalji'ye gelmişti.(**)
Nasuh abi, sıklıkla devam ettiği telefon görüşmelerinden arta kalan bir anında, gelen abla ve abiler ile 12 Mart döneminde birlikte yattıkları cezaevi günlerinden ve o cezaevindeki ilişkilerden de söz ederken, şöyle bir şey söyledi: Devrimci Yol, işte o cezaevinde kuruldu; ilk adımlar, orada atıldı. Sizin anlamadığınız, bu...
Bu konuda başka bir şey söyledi mi, anımsamıyorum; söylediyse de benim dikkatimden kaçmış, olmalı.
Abisinin durumu ile ilgili telefondan aktarılan bilgiler pek hoş olmasa gerekir ki, kısa bir süre sonra, kalkalım ve ben bir biçimde, bu gece Kırklareli'ne doğru yola çıkayım, dedi. Kalktık. Ayaküstü, o gece yola nasıl çıkılabileceğinin programını yaptılar. Onlardan, Datça'da ayrıldım. (***)
***
Nasıl ki, Melih (Pekdemir), savunmasında 'Tarih bizi örgütlendiğimiz için değil, örgütlenemediğimiz için yargılayacak' ve Oğuzhan (Müftüoğlu) abi, yakın zaman önce, 'Biz 12 Eylül'ün mağduru değil, muhatabıyız' derken, yüzlerce sayfalık kitaplarda anlatılabilecekleri tek birer cümle de anlatmışlar ise, Nasuh abi de Devrimci Gençlik-Devrimci Yol örgütlenmesinin ilk adımlarını, işte öyle anlatmıştı.
***
Bu anımı, Nasuh Mitap ile ilgili olarak tarihe bir not düşmenin ötesinde, şundan dolayı yazma gereği duydum:
Bugün büyük ölçüde Ege'de tanık olunan ilişkilerin, bugünden geriye bakılarak yazılan değil, o günlerde yazılan bu yazılarda anlatılanlarla doğrudan bir ilişkisi var ve bunlar (dün) bilinmeden, bugünkü bu ilişkileri/ilişkisizlikleri anlamak, olanaksızdır. (Hiç şüphesiz, 'CEZAEVİ YAZILARI' başlığı altında yazıp yayınladığım bu yazıların bir 'son' yazısı olacak ve o 'son' yazıda da, o 'son' yazı yazıldığı anda yaşayanların adından söz edilmeden, bugün okuduğunuz bu yazılarda bahse konu edilen kişilerin cezaevi sonrası yaşamlarındaki evrilmeyi okuyacaksınız; böylece, her şey yerli yerine oturacak.)
Şimdi, kaldığımız yerden devam ediyoruz:
“...Daha önceki mektupta, kişisel düşüncelerimle birlikte uzunca belirttiğim gibi, sayımızın fazlalığından dolayı, dördüncü bir koğuş gerekliydi. Hafta içinde, bu dördüncü koğuşun, bir aydır kaldığımız eski sekizinci koğuşumuz olduğunu öğrendik. Daha sonra, tümümüz bir araya gelip, koğuşlarda kalmanın nasıl olacağını tartıştık. Açık görüşte ayrıntısıyla anlatmak istediğim ilginç ve hala beni güldüren kısa bir tartışmadan sonra, getirilen bir önerinin-düşüncenin ilke düzeyinde doğruluğunun kabul edilmesiyle, gönüllülük temelinde ve isteyenin istediği koğuşta kalabileceği varsayımı ile koğuşlara dağıldık...toplam 21 kişi, bu eski sekizinci koğuşumuza geldik. İki, hatta üç arkadaşımız daha, alt katlarda yatacak yer bulamadıkları için gelmekten, son anda imtina ettiler. Onlarla tamamen doluyduk. Biliyorsun, bu koğuş yirmi dört kişilikti...
...Bizler, birey ile kolektivitenin, bir arada düşünülmesini, bunların birbirlerini geliştirmesini ve böyle bir bakış açısına sahip olunmasını savunmalıyız. İlke olarak da, kolektivite, yani topluluk bilinçli unsurlardan oluşmalı veya bilinçli unsurlar olmasına çalışılmalıdır. Biz, bireyin, ancak böylesi bir ortamda en özgür gelişebileceğini-gelişmesi gerektiğini öngörüyoruz. Bireyin bu özgür gelişmesine olanak tanımayan bir kolektivite anlayışını, savunamayız. Bu, sosyalizm falan olamaz. Bu, sosyalizm adına, sosyalizm dışı bir olay olur. Bu olayın, çok önemli olduğunu ve defalarca tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Bu mümkündür, yani birey ile kolektiviteyi bir arada düşünebiliriz. Bu nokta önemli ve can alıcı. Nerede olursak olalım, günlük normal yaşantımızda, bu olayın kendini tartıştığını görürüz. Bu, bir orman özgülünde, zayıf ağaçlardan oluşan bir ormanı savunamayacağımız ama buna karşın, orman olgusunu dışlayan güçlü ağaçları da savunamayacağımız, demektir. Kendinin dışındakilere yaşam hakkı tanımayanlara, neden meşruluk tanıyalım ki?.. Bizim bu koğuşumuzdaki normal yaşamda, birey ile kolektivite, bir arada ve uyumlu olacak. Görünüm olarak 'zindan'lıktan çıkarmaya çalıştık, bakalım 'askeri kışla' yaşantısından da kurtarabilecek miyiz? Bunu başarabildiğimiz oranda, tahliye olacak arkadaşlarımızdan daha çoğu gelmek isteyecektir. Amacımız, bunu sağlamak, bunu başarmaktır...” (1)
“8 Temmuz, 22.00: Hava nasıl sıcak. Boğuluyorum. Aydın, son 50 yılın en sıcak günlerini yaşıyormuş. Bölgede ve hele de geceleyin, böyle terlediğimi, günde 3-4 kez duş almak zorunda kaldığımı, susuzluktan çay çıkarılmadığını, kendimi yanan bir fırının önünde sandığımı hiç anımsamıyorum. Bu boğucu sıcaklıktan dolayı oturamıyoruz, dolaşamıyoruz, rahat uyuyamıyoruz ve kitap okuyamıyor-hiç bir şey yazamıyoruz. Yerleştik. Pek bir sorun yok, çalışmaya engel olacak. Ama nerede. Mektuplar hala yığılı. Yazılacak şeyler var, bekliyor. Dikkati toparlayamıyorum. Yazarken, kağıt ıpıslak oluyor. Yanımda bir havlu, silinip duruyorum. Bayramda böyle olursa yandık. Şimdiki gibi plaj kıyafeti ile dolaşamazsın, rahat hareket edemezsin. Bakalım, ne yapacağım. Biraz yel, tatlı bir rüzgar...Ah, nerede bizde o şans. Dün gece deli danalar gibi, yatak değiştirip duruyor ve terlemeyecek değil, daha az terleyeceğim bir yer arıyordum. Başka arkadaşlar da... Her şey çok güzel bu koğuşta ve zaten bu amaçla da oluşturulmuştu, ama bu sıcaklar hesapta yoktu.
Sessiz bir koğuş, çalışmak için çok elverişli...Sıralarımızı aldık. Havalandırma, sabah-akşam sayımları arası tam gün oldu. Belki, çevredeki yataklarla kıyaslayarak, yok perdeleri iyi değil, yok düzeni kötü vb. diyerek, benim yatağı beğenmeyebilirsin. Hem yokluktan ve hem de kültür sorunundan kaynaklanıyor. Ben hala anamın ev kültüründeyim. Gelen eleştiriyor, giden eleştiriyor. Ne yapayım? Elimden bu kadar geliyor...Geçen, Efraim tahliye olurken, topumuz, yirmi bir kişi, hem anı olsun hem de gideceklerle çektirmiş oluruz diye fotoğraf çektirdik. (****) Ama onu burada çoğaltacağız. Negatifi yollanmadığından, yaban ellerde pahalıya mal oluyormuş.
...Burada, şu anki verilerle, güzel bir yaşam kurmaya çalıştığımızı ve kalıcı adımlar attığımızı görüyorum. Beğeni veya kinayeli değerlendirmeler, bunu somut kanıtları oluyor. Geçen biri, burada mutlu olduğunuz, gözlerinizden okunuyor, diyordu. Kolektif katılım, ortak irade birliği, demokratik işleyiş ve birey-kolektivite uyumu...Her zaman, ama öznel koşulların bugünkü gibi olduğu zamanlarda daha çok ve özellikle bu anlayış geçerli olmalı. İnsanlar, hep yönetilen ve yöneten diye ikiye ayrılmış olmak zorunda değiller. Kendi geleceğini özgürce ve bu biçimde belirleyen, bu anlayışla bir araya gelen insanlar, hem yönetici, hem de yönetilen olmalıdır. Günlük normal yaşamında, bunu yaşayabilmelidir. İnsanlar, bu doğrultuda somut adımlar atmalıdırlar. Bunun için, her şeyden önce böyle bir perspektife sahip olmalı, sonra da bunun olanakları yaratılmalıdır. Bu konuda önemli bir noktada, teori ile pratiğin bütünleştirilmesi gerektiğidir. Teoride, her şeyin en mükemmelini savunuyor olmak yetmiyor. Önemli olan, bu savunulanın pratiğe geçirilmesidir. Sanırım, burada biz, bu doğrultuda başarılı bir adım attık. Şimdi, bunu devam ettirmek ve süreç içinde geliştirmek gerekiyor. Bu başarılabildiği sürece, çekim merkezi olacaktır. Aksi halde, bizlerin beceriksizliğinin ilanı anlamına gelecektir. Öyle ya, bazen doğrular, savunucularının beceriksizliğinden ve yeteneksizliğinden dolayı, daha sonraki bir zamana ertelenebilir. Somut vb. sorunların çözümünün tartışılması sırasında, her tartışmaya farklı bir arkadaş yönetici oluyor. Yadsınan bir olay ama, başarılacak. Daha öncede yazmış olmalıyım: İnsan, kendi kurduğu ve yaşadığı ortamda özgür olmaz ise başka nerede özgür olur? Eğer bu mümkün olmuyor ise, burada bir terslik vardır. Kendi kurduğu sanılan yaşam, aslında ona rağmen ama onun adına kurulduğu ifade edilen bir yaşamdır. Böyle bir yaşamı kabul etmek mümkün değil. Yakalanması gereken halkanın biri, savunulanın, savunulduğu anda yaşanmaya çalışılmasıdır. Bu anlamda, sosyalizm, savunulduğu anda yaşanılmaya çalışılmalı ve başlanmalıdır. O, ille de, yarın yaşanılacak olan bir şey değildir. Sosyalizm, somuttur...
10 Temmuz, 07.00: Şimdi, hava biraz serin. Bir saate kadar kapı açılır ve spora çıkarım. Bu serinlikte, biraz yazmalıyım...
İnsan, teorik düzeyde bazı şeyleri yanlış bulup reddedebiliyor ve bazı şeyleri doğru bulup savunamıyor. Yani çelişkili haller olabiliyor. Burada, önemli olan, teorik düzeyde yanlış kabul ettiğini, pratikte terk edememesidir. Yani, yanlış olan, doğru imiş gibi devam ettirilebiliyor. Bu, alışkanlıkların ısrarla sürdürülmesinden ve alışkanlıkların insan yaşamında çok önemli bir yeri olmasından kaynaklanıyor. Alışkanlıklar, teorik düzeyde değil, pratik düzeyde kolay terk edilmiyor. Örn: Hep yönetilmeye alışmış insanların, teorik düzeyde, hem yönetici hem de yönetilen olunması gerektiğini kabul etmesi zor olmazken; pratikte, kendisinin hep yönetilen kişi olması gerektiği şeklindeki o yanlış düşünceyi terk etmediği görülüyor. Veya aynı şey, kişinin kendisini hep yönetici olarak kabul etmesinde de geçerli. Sanıyorum ki, başımız, en çok, alışkanlıklar ile teorik düzeyde savunulan bunlar arasındaki çelişkiden dolayı ağrıyacak. Alışkanlıkları değiştirmenin kolay olmadığını biliyorum. Ama alışkanlıkları değiştirebildiğimiz oranda başarılı olacağımızı da iyi biliyorum.
Düşün ki, insan yıllarca hep baskılanma altında yaşamış. Kendisini ve düşündüklerini özgürce ifade edememiş. Ve bu insan, gerek kendi çabası gerek başkalarının çabası ile kendisini ve düşüncesini özgürce ifade edebileceği bir ortama kavuşuyor. Bu durumda, farklı tavırlar geliştirebiliyor: ya, bu içine girdiği yeni ortama alışamıyor ve onu her an kaybedebileceği endişesi ile alabildiğine çekingen davranıyor, böylece de bu yeni ortamın hiç bir somut anlamı kalmıyor. Ya, ifrata varırcasına, bu yeni kavuştuğu özgürlükten yararlanmak istiyor ve işi bir kaosa, bir başıbozukluğa, düzen tanımazlığa vardırıyor. Her iki yönelimle de mücadele etmek gerekiyor. İkisi de, sonunda, eskiye dönüş noktasına varabilecektir...Biliyor musun canım, yaşamda, özellikle bizim yaşamımızda, hiç bir şey kolay değil. Çok büyük dikkat, sabır ve inat gerektiriyor...Ama hep ilk olmama, ilk olmanın getireceği saldırıları göğüsleyememe ve bunu bir başkasının yapmasını bekleme, iyice emin ve tehlikesiz veya tehlikeyi çok sayıda kişinin göğüslediğini görme beklentisi var ya...ah...Bu korkaklık, hala Türkiyeli aydının mirası olarak bizlerin uzağına gidemedi. Bizimle birlikte. Yine bu hastalığın bir biçimi olarak, cesaret edip ilk olamadığın konuda, daha sonra miras kavgasına girip ilk olduğunu ispatlama kavgasına girme...Gülüp durmak yetmiyor. Cesaret ve kararlılık gerekiyor. Her şey, teoride olduğu gibi kolay olup bitmiyor. Yaşam, çok karmaşık. Cesaretini yitirdin mi, kaybetmen kaçınılmaz. Cesaretini yitirmeye başladığın anlarda bile, bunu belli etmemek zorundasın...”(2)
04-10 Temmuz 1988/Aydın”
15.11.2020/Datça
Mehmet Erdal
(*) Yıl konusunu, Tarık (Günlü) abiye sordum; 2011-2012 olabilir, 2013 yılında Nasuh'un kansere yakalandığı anlaşıldı ve tedavisi başladı, oradan biliyorum, dedi.
(**) Dün ve bugün bulundukları yer açısından eleştirsem ve bazen, örn: Facebook paylaşımlarımda, “68'Lİ ABLALARIN VE ABİLERİN İZİNDE, GO HOME YANKEE” yazarak, bir biçimde, bazılarının bugün kendilerine uygun gördükleri konuma dair göndermelerde bulunsam da, onlar benim için her zaman abi ve abladırlar. Bu, kesin!
(***) Gerçekten, o akşamki yemeğin parasını, o gün değil, Pazar günü, pazar bitişi Yılmaz'a ödedim.
(****) 8. Koğuşa geçen 21 kişinin çektirdiği ve yazıda sözü edilen toplu fotoğraf, budur. (Efraim, arka sırada en soldadır./04 Temmuz 1988)
(1988 yılı Temmuz ayının, Aydın'da, son elli yılın en sıcak ayı olduğunun kanıtı, bu fotoğraftır)
(1) 04.07.1988









Hiç yorum yok :
Yorum Gönder