CEZAEVİ YAZILARI-28: YANGIN, TÜNEL,
SÜRGÜN VE SÜRESİZ AÇLIK GREVİ!
Ramazan Bayramı nedeniyle verilen
açık görüş günlerinin hemen ertesi günü, PKK'lı mahkumların
kaldığı koğuşların birisinin çatı katında, yangın çıktı
(*). Bizler, daha doğrusu, DY'cu mahkumların benim de içlerinde
olduğum bir kısmı, durup dururken, hem de güpegündüz, bu
yangının nasıl ve neden çıkmış olabileceğine dair
doğru-yanlış fikir yürütmeye başladık.
Çıkan yangın üzerine çatıya
çıkan cezaevi görevlileri, yangını söndürmeye çalışırlarken,
çatı aralığında tonlarca toprak olduğunu görüyorlar ve alarm
veriyorlar. (**)
***
PKK'lı mahkumlar, o günlerde,
Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevinde, kesin bir şey yazamam ama en
az biz DY'cular kadar vardılar ve belki de bizden daha çoktular.
PKK'lıların cezaevi sorumlusunun Sabri Ok ve o günlerde ulusal
ölçekte yayınlanan günlük bir gazetede düzenli olarak yazılar
yazan M. Can Yüce olduğu söyleniyordu. (***)
Neyse, sonraki duyumlarıma göre,
PKK'lılar, bulundukları koğuşlardan birisinin (yanılmıyorsam,
6.koğuşun) merdiven altından, tünel kazmaya başlıyorlar. Çıkan
toprağı ya da çıkanın bir kısmını, bulundukları koğuşların
birisinin çatı katı aralığına istifliyorlar. Gel zaman git
zaman, tünel ilerliyor. Sonra, nasıl oluyorsa oluyor, Ramazan
bayramı dolayısı ile yapılan açık görüşün hemen ertesi
gününde, çatıda yangın çıkıyor ve tünel işi patlıyor.
Ardından, böylesi ya da benzeri
her olayda görüldüğü üzere, bir cezaevi klasiği olarak, tünel
işinden sorumlu olan PKK'lı mahkumların üzerinden silindir gibi
geçildi. PKK'lıların tamamına yakını, başka cezaevlerine
sürgün edildi. Cezaevinde bulunan bütün tutsakların hakları,
büyük ölçüde askıya alındı. Bu çerçevede, bizim
bulunduğumuz çatı katı da boşaltıldı ve ben, bazı arkadaşlar
ile birlikte, 8. koğuşa gönderildim. Benzeri düzenlemeler üzerine,
cezaevinde kalmaya devam eden biz siyasi mahkumlar, gasp edilen
haklarımızı yeniden geri alabilmek için, SAG' (Süresiz Açlık
Grevi)ne başladık.
Ve ben, bu SAG içinde, yeniden
yazmaya başladım.
“... Gazetelerden okudun mu veya
okuyan biri aktardı mı? Bugünkü (1 Haziran) Cumhuriyet'in yazdığı
dışında, 21 Mayıs ve sonraki gazetelerde çıkan haberler, büyük
ölçüde yalan. Daha çok, provokasyon ve kamuoyunu yanıltma
niteliğinde. Yangını mahkumlar çıkarmadı. İsyan denen bir olay
yok...Gazeteler 191 mahkumun 5 cezaevine sevk olduğunu yazdı. Doğru
değil...(sonrası, sansürlenmiş.)”
(1)
“...Daha önce de yazmıştım:
İlk günlerde çıkan gazete haberleri, büyük ölçüde yalan ve
kamuoyunu yanlış yönlendirmeyi amaçlıyor. Son haberler yetersiz
ama özü doğru. Her şeyin aslını, sana yazarım ileride veya
anlatırım...” (2)
“...Ama asıl öğrenmek
istediklerin, 6 Haziran tarihli Hürriyet, Tercüman, Güneş ve
Cumhuriyet'te başka başka açılardan vardı. Ve o gün, Fikri
Sağlar'ın TV demecinde vardı. Hepimiz, ama özellikle öngörüleri
doğrulanlar çok sevinçliyiz...
Bu hafta içinde Bakanlıkta bir
toplantı var, deniyor. Bakalım, göreceğiz...Ülkedeki havanın
gidiş yönü belli iken, onun aynası kabul edilen cezaevlerinin, bu
havanın tersi doğrultuda bir yönelişe girmeleri mantık dışı.
Böylesi bir durumun çok çeşitli nedenleri var. Ama kalıcı
olması mümkün değil. Kısa ama ne kadar kısa sürer, bu da
irademize ve irademiz dışı bazı şeylere bağlı...
Çayımızı içiyoruz. Açık
çay, bu. Paşa çayı da diyebiliriz. Sigara içenlerin bazıları
ya azaltıyor ya da bırakıyor. Bazıları da başlıyor. Olay
içerisinde, kim kendini nasıl hissediyor ise. Kimseye, içme
diyemiyorsun. Söyleyen ve söylenilen açısından, hoş sonuçlar
doğmuyor.
Bir arkadaş, 'Yemeden yaşamanın
yolunu öğreniyoruz.' diyor. Belli ki, ilk kez böyle bir olay
oluyor. Bazımız, 'Kuş gibi hafifim. Rahatım', diyor. Sanırım,
ölüm anında, daha hafif olunur...
... Nazım'ın bir şiirini okudum.
Sana yazmamın tam zamanıdır. Duygularıma tercüman oluyor:
'Erkek kadına dedi ki;
-Seni seviyorum,
ama nasıl,
avuçlarımda camdan bir şey
gibi kalbimi sıkıp
parmaklarımı kanatarak
kırasıya
çıldırasıya...
Erkek kadına dedi ki;
-Seni seviyorum,
ama nasıl,
kilometrelerle derin,
kilometrelerle dümdüz,
yüzde yüz, yüzde bin beş yüz,
yüzde hudutsuz
kere yüz...'
Şiirin adı, 'Bir Ayrılış
Hikayesi' ve şiirin bundan sonraki kısmı, 'Kadın erkeğe dedi ki'
diye devam ediyor. Her iki bölümü, çok beğendim..” (3)
“...Dün gece, 20.6.1988,
bitirdik. Gece, SHP Milletvekilleri falan geldiler. Olumlu
sonuçlandı. Özde, eski normal yaşantımıza döndük. Bugün, son
rötuşlar yapıldı. İyi olması gereken, buydu. Hakkımız olan
buydu. Mutluyuz. Şimdi, midemizi giderek daha çok çalıştırarak,
kendimizi toparlamaya çalışıyoruz. Bu kilonu koru, diyorlar, ama
ııhh...Sağlığımı tehlikeye atmama gerek yok...” (4)
“23 Haziran, 22.30; Trabzon'daki
heyelan dolayısı ile TV'deki filmin iptal edildiği söyleniyor.
Açlık grevlerinin, hele uzun süren açlık grevlerinin doğal
sonuçlarından biri olan sinirlilikler ve yüksek sesle konuşmalar,
çok belirgin ve rahatsız edici bir biçimde kendini gösteriyor.
Cemal ile benim dışımda deneyimi olan-bizim koğuşta-
olmadığından, uyarmıştık da. Yemek yeme konusunda da
uyarmıştık. Anlatacağım ya, dikkate alanlar, az zararla
aşıyorlar ve normale dönüyorlar...
Hala bu koğuştayız...bu koğuşta
kalıcı mıyız, yoksa gidici miyiz, o belli değil. Zaten
kalabalıktık. İrademize rağmen bir-kendiliğinden- düzenleme
olmuştu. Şimdi, irademiz dahilinde-yeniden- yapmaya
çalışıyoruz....Bize, dördüncü bir koğuş gerekiyor, kısacası.
Tüm cezaevi bunu kabul ediyor. Koğuş düzenlemesini, bizler
yapacağız. Bunun yapılmasını istiyoruz...Yeniden çatıya
dönmeyi düşünmüyorum...Çatıda, müthiş gürültü oluyordu.
Çalışma verimi düşüyordu...Verilecek dördüncü koğuşta
kalalım, diyoruz. Bu dördüncü koğuş, şu an kaldığımız veya
bir başkası olur, orası o kadar önemli değil...Sizlerin hakkını
ödeyemeyiz. O gün gece ise, normal yaşama dönme ile sonuçlandı
eylemimiz. Bazı SHP milletvekilleri geldi. Tanır mısın
bilmiyorum, Mustafa Gazalcı, Tufan Doğu, Ethem Çalışkan falan
vardı. Daha önce, Çanakkale'ye de bunlar gitmişler. Bence, olumlu
sonuçlandı. Onca zahmete değdi. Anımsıyor musun, bilmiyorum,
daha önceki mektuplarımda yazıyordum: içinde bulunduğumuz Yeni
Dönem'de, en küçük haklar bile, verilmeyecek; uğrunda mücadele
verilerek, alınacak. Bu, böyle, sürüp gidecek. Nerede olunursa
olunsun, bu değişmeyecek. Yeni Dönem'in niteliği, bu. Ve alınan
her hak, bir daha kolayca gasp ettirilmeyecek. Kıskançlıkla
korunacak. Korunmalı. Çünkü devrede bizler varız ve Yeni
Dönem'de demokratik muhalefete, bizler önderlik edeceğiz. Köklü
dönüşümleri, bizler gerçekleştireceğiz...
...Önceden deneyimliyiz ya,
herkese, yemek yemeye başlamadan, bir kaşık sıvı yağ içmesini
söyledik. Bağırsakların yumuşaması ve olası rahatsızlıkların
önlenmesi için, bu zorunluydu. Ardından, normal karavana değil,
süt, bisküvi (tuzlu), çorba vb. içmek ve bunu bir kaç gün
devam ettirmek gerekiyordu. Biz, uyduk. Uymayan bir-iki arkadaşın
elinde ve yüzünde şişlikler, kabızlıklar görülmeye başlandı.
Pek çok insanda hemoroid baş gösterdi...Kendimize çok iyi
bakıyoruz. İleride faturasını ödememek için, bugün titiz olmak
gerekiyor. Biliyor musun, iyi dayandım ve sağlam çıktım. Bu
vücut, beni daha götürür. Hızla kilo almaya başladım.
Arkadaşlar, şaşırıyor. Yarın sabahleyin, ilk sporuma çıkacağım.
Biraz koşacağım ve biraz kültür-fizik hareketi yapacağım.
Sağlıksız bir kilo alımını önlemeli...
Bizden daha çok, sizler yükü
yüklendiniz...İlk başlarda aleyhimize yönlendirilmeye çalışılan
ve gerçekten de öyle olduğunu sandığım kamuoyunu, hızla
lehimize çevirdiniz. Dahası, somut destek vermelerini sağladınız.
Çevremizde, aşılması güç bir kalkan oluşturdunuz. Türkiye'yi
ve dünyayı ayağa kaldırdınız. Ailelerimiz ile yurt içi-yurt
dışı kamuoyu yanımızdaydı. Bizden çok, belki sizler ve
kamuoyu, bu olumlu sonucu sağladınız. Bunu yadsımamalı. Ne
yapılması gerektiği, tartışmasız ortaya çıktı. 2000'e
Doğru dergisinin bu haftaki sayısında, Kifayet ana ile ilgili
uzunca bir yazı vardı. Güzeldi. Bugün ve gelecekte, başarıya
ulaşması istenilen her eylemin, özellikle kitlesel eylemin,
mutlaka kamuoyu desteğini sağlaması gerekiyor. Bunun için,
kamuoyunu kazanmayı hedefleyen doğru bir bakış açısına sahip
olması ve bunu hayata geçirecek araçlara da sahip olmaya çalışması
gerekiyor. İletişim araçlarının bu devliği karşısında bu
kolay olmaz ama, yine de başka yolu yok. Bizim somutumuzda, zor
olan başarıldı. Ve kamuoyu desteği, bugünkü koşullarda,
ülkedeki politik hareketlilik düşünüldüğünde, zirveye
ulaşıldı. Bu, tartışmasız böyleydi. Deneyimlerinizin, dahaki
süreç için çok yararlı olacağını sanıyorum...
24 haziran, 19.00: Bugün, ilk kez
spor yaptım. Öyle çok değil. İp atladım. Bir aydır terlemeyi
unutan vücudu yeniden terletmek, kolay olmadı. Ama başarmalıydım.
Başardım da. Kapalı kaldığımız bir aylık sürede, aç aç,
sigara tiryakisi arkadaşlar, hiç azaltmadılar, içtiler. Azaltan
ve bırakan da oldu ama, azınlıktı. 84'ten iyi biliyorum. (****)
Açken, sigara, kısmi bir tokluk veriyor gibi. Ama damarlar
tıkanıyor, ciğer ve mide gidiyor. Olay bittikten sonra acısı
çıkıyor. Doğru dürüst yürüyemiyorsun bile. Bu konudaki
deneyimlerimizden yararlandıramadık, kimseyi. Öyle de çok içildi
ki...İp atlarken, önceleri zorlandım. Sonra, alıştım ve
açıldım. İçimdeki yanma ve kursaktaki kaynama, bir ölçüde
giderildi. Daha bir süre, bazı aksamalar çıkar. Tamam, iyi oldum,
dememeli...
Biliyor musun, Özal'ın vurulması
olayı, bizim mevcut durumumuz devam ederken oldu ya, öyle bozulduk.
Sanki adamı, bizim durumumuz gündemden çıksın diye vurdular!
Tamam, dedik, demokratik muhalefetin bu örgütsüz ve cılız olduğu
aşamada bu haltı bir dangalak yiyor mu? Al başına belayı. Ama
sonra hem Özal'ın ölmediğini hem de vuranın yakalandığını ve
üstelik eski bir MHP'li olduğunu öğrendik, oh be, çektik. Fazla
sürmez, hızla gündemin birinci maddesi olmaktan çıkar. Öyle de
oldu. Adamlar, büyük oynuyorlar. Aynı çevrenin ürünü olarak,
önce Adıgüzel olayı, şimdi de Özal... MİT raporunu falan
düşünürsen, bu, bir delinin kendi başına yaptığı bir
işgüzarlık, değil. İlk anda sanıldığı gibi, provokasyon veya
tezgah da değil. Kurşunlar, hedefe atılmış. Böyle tehlikeli bir
tezgah olmaz. İşin dibine inmeyebilirler belki ama, bu olay, çok
derin bazı çelişkilerin su yüzüne çıkan belirtileri olabilir.
Demokratik muhalefetin örgütlü ve güçlü olduğu bir dönemde
böylesi çelişkiler, çok rahat halkın hanesine kanalize
edilebilirdi. Ama şimdi, faturası halka ödettiriliyor. ANAP
kongresinde, MHP'liler üstünlüğü sağlamış. Sanki Özal'ı
vuranlar, o çevreden değiller. Bundan sonra, halkın işi, daha da
zor olacak, demektir...
Sizlerin Ankara'da olduğunuz
sıra, TAYAD'ın yan çizdiğini, duyduk. İHD'nin çatısı altında
kalmaya mı karşı çıkmışlar, nedir. Bu anlayışları
anlayamıyorum. Bunun, kimseye yararı yok. Demokratik muhalefette
kıskançlık değil, güçlerin birliği ve sınırsız bir özveri
gerekiyor. Bu dernek, bu anlayışı ile, kendini geniş
kamuoyundan tecrit edecek. Önderlik, kendini zorla kabul
ettirmeye çalışılarak elde edilmez ki; pratikte elde edilir. Bu
da kolay bir iş değildir. Bazıları, kendilerini 'doğal lider'
olarak görüyorlar. Sanki Tanrı vergisi ve sanki doğuştan elde
ediliyor. Ve sanıyorlar ki, herkes, onların lider olduğunu kabul
etmek zorundadır. Kabul etmez isen, lanetler yağdırılır üzerine.
Yaftalar asılır. Böylesini gördüm mü veya duydum mu, kızıyorum.
Bunlarda, sübjektivizm, öldürücü hastalık düzeyindedir.
Sübjektivizm ile yol yürünmez.
25
haziran, 20.00: Ayşe'ye mektup yazdım. Biraz volta attım. Gidip,
'Eğitim Üzerine' adında, ünlü bir Sovyet eğitimcisinin kitabını
okumaya devam ettim. Daha önce kitabını okuduğum Makarenko'nun
devamcısı bir eğitimci olarak biliniyor.(*****) Çocuk eğitimini
içeriyor, ama derleme biçiminde. Yararlanıyorum. Okumalısın,
diye ısrar edemem. Öğretmen tanıdıklara ise, ısrarlı
bir biçimde öneririm...
Bu bir haftada, oldukça çok para
harcamışız. Ama gerekliydi. Para konusunda, yeterince katkıda
bulunamamaktan dolayı bir rahatsızlık duyuyorum...Bu tür
sorunların yaşanmasının da etkisiyle, bazen oturup sohbete
daldığımız sıralar, 'çözüm yolları' düşünürüz! Ama hep,
geçmişe yönelik olur. Bekarlar 'Ulan, evlenip devrimcilik yapmak
varmış'. Parası kısıtlı olanlar 'Ulan, önce zengin olmak,
sonra devrimcilik yapmak varmış'. Ağır ceza alanlar 'Ulan,
revizyonist olmak varmış' vb. Aslında, kimse ciddi ciddi düşünmez
bunları. Veya düşünmediğini anlatmaya çalışır. Gerçekte ne
düşünüp-düşünmediğini ise, tahliye olduktan sonra dışarıya
adımını attığı anda görürüz. Ondan önce, ne söylense
yalandır, derim. Hapishane bu...
26 haziran, 14.30: ...Yeni Adalet
bakanı, Uşak ANAP Milletvekiliymiş. Bu da, Sungurlu ile aynı
türküyü söyleyenlerdenmiş. Ha anan kadın, ha kadın anan...Bir
şey değişmiyor yani...Bizim Uşaklılar tanıyorlar. Pek iyi
şeyler söylemiyorlar. Bir şey değişmeyecek yani. Yaşantımız,
aynen sürecek...
Hala boğazım ağrıyor. Açlık
süresince, dilin üzerinde açıkça görüldüğü üzere, iç-dış
üst hücreler tekmil ölüyor. Hem de kalınca. Yemek yemeye
başladıktan sonra, o üst hücreler dökülmeye başladı. Dilde
yaralar açıldı, yer yer çatladı. Bu, sanırım, boğazdan
aşağıya doğru da oldu. Dil, tad alma duy(g)usunu yitirecek...”(5)
01-04-07-20-26/Haziran/1988-Aydın”
08.11.2020/Datça
Mehmet Erdal
(*) Bu bölümü yazarken,
telefon açıp sormam üzerine, Kemal Kaşkar arkadaşım, yangının
20 Mayıs günü öğleden sonra, saat 16.00 civarı çıktığını,
söyledi. Ramazan Bayramı ise 17-18 ve 19 Mayıs günleri idi.
(**) Bu yangının çıkışı,
benim açımdan, üzerinden 32 yıl geçmesine karşın, hala
'gizem'ini korumaktadır. Bu olay ile ilgili olarak, 'her
şeyi bilen' birisi, şu veya bu biçimde, herhangi bir yerde, somut herhangi bir
şeyler yazdı mı, bilemiyorum; o günlerde, tünel kazılması
sürecinde, tünele dair hiç bir şeyden haberi olmayan benim
gibiler için, bu yangın, çok farklı olasılıkları içinde
barındıran 'gizemli'
bir olaydı.
(***) Sabri
OK'un, tahliye olduktan sonra, bir dönem, PKK adına , PKK'yı
temsilen Devlet ile Oslo'da görüşmeleri yürüttüğü, M. Can
Yüce'nin ise daha tahliye olmadan PKK'dan ayrıldığı ve bir çok
kitap yazdığı, söyleniyor. (Bknz: Google)
(****)1984'te, Buca Bölge cezaevi Eski Bölüm 4. Koğuşta iken,
İstanbul'da başlayan, Devrimci Sol'dan ve TIKB(Türkiye İhtilalci
Komünistler Birliği)'den bazı mahkumların öldüğü Ölüm
Orucuna eklemlenen SAG yapmış; bu eylemimiz, toplam 39 gün
sürmüştü.
(*****)
(1) 01.06.1988
(2) 04.06.1988
(3) 07.06.1988
(4) 20.06.1988
(5) 26.06.1988