28 Kasım 2020 Cumartesi

2020.11.29.CEZAEVİ YAZILARI-31: MAPUSHANE'DE 'DÜŞ, UMUT'TUR'!

  Hiç yorum yok

 

     CEZAEVİ YAZILARI-31: MAPUSHANE'DE 'DÜŞ, UMUTTUR'!

     “ Nazım'ın Kemal Tahir'e yazdığı 'Hapishane Mektuplarını' okuyorum. (*) Bir yerinde, bir şiir var. Yazıyorum, beğenine sunuyorum:

'LODOS

1

BAŞLANGIÇ

Bir aydır ki hapishane geceleri böyledir;

kızgın dişi kediler

-apışları ıslak,

tüyleri diken diken

enselerinde diş yerleri-

bazen kuş

bazen insan sesi çıkarıp

dolaşıyorlar

gebe kalana kadar.


Mevsim bahara yakın.

Hava lodos.

Nasıl şiddetli

nasıl sıcak esiyor.


Biz, altı yüz adet

kadınsız erkeğiz.

Alınmış elimizden

doğurtmak imkanımız.

En müthiş kudretim yasak bana;

-Sevgilim, yasak bana etine dokunmak senin-

yeni bir hayat aşılamak,

bereketli bir rahimde yenmek ölümü,

yaratmak seninle beraber,

seninle paylaşmak Allahlığı...

Mevsim bahara yakın.

Vakit gece.

Fırtına.

Lodos.

Nasıl uğuldayarak

nasıl sıcak esiyor...


Bir yerlerde bir cam kırıldı yine

-Bu gece bu üçüncüsü-

Hangi boş koğuşun kapısı açık kalmış,

küüt küt

nasıl çarpıyor...'

     Kemal Tahir ile pek çok düşünce ve şiiri üzerinde olduğu gibi, bunun üzerinde de tartışıyor. Son ve şimdi okunan şeklini bilmiyorum. Ama şiiri beğendim... Özlem dolu ve yıllardır mapus yatan bir mapusun duygularının bir bölümünü çok iyi anlatıyor...

     Bu kitaba yeniden döneceğim ve bu kitaptan, önümüzdeki mektuplarda da bol bol alıntılar aktarmaya devam edeceğim. Böylesi, yani yıllar önce benzer durumu yaşamış yazar ve ozanların yazdıklarından alıntılar yapmak, pek çok şeyi, en kolay anlatabilmenin yolu... Onun için, böylesi kitapları okumayı seviyorum...

     ... Nazım, hayal kurmak üzerine, şöyle yazıyor. 'Dalga geçmek, hayal kurmak iyi şeydir, demişler. Eğer realitenin akışına uyuyorsa bizi daha faal yapar, uymuyorsa zararı sadece bizedir.' Düşünüyorum da, mapusta geçen geçmiş yıllarda, oldukça gerçek dışı düşler kurardım. Hiçbir zaman gerçekleşmesi mümkün olmayan düşler... Düş, umuttur ve çok güzeldir. Düş, yaşayan insanın işidir. Ama şimdilerde, tamamen gerçekleşmesi mümkün düşler kuruyorum. Veya gerçekleşme olasılığı olan, en azından bir kısmı gerçekleşebilecek düşler...

     Nazım'ın mektuplarından alıntılar yapayım mı?

     Keller konusunda 'Esasen keller, sıvama, kaytanlı, üç yerde elim gibi, at kapağı, tepsi yanığı, bad-ı saba olmak üzere bölük bölük ayrılırlarmış...'

     Aranan arkadaş, sevgili ve dostlar üzerine; '39 Yıl demeyeyim, fakat en aşağı 15 yıl kafası kafama yüzde yüz uygun ve meşrebi meşrebime muvafık fazlaca kalleş olmayan, görüyorsun ya yüzde yüz kalleş olmayan, demiyorum, normal, mümkün mertebe bugün kabil olabildiği kadar normal, benim kendimde gördüğüm kötü bayağılıklar derecesinde bayağı velhasıl melaike değil kendim kadar iyi, kendim kadar fena olan, bir arkadaş aradım. Rastladığımı sandım. Kimi benden fena çıktı ve hususi münasebette ölçü kendi fenalıklarımın hududu olduğu için kazıklandığımı vehmettim. Kimi düşman oldu, hususi münasebetler de değil, büyük mikyasta velhasıl çok kere kendimi mağdur görmek komikliğine kadar düşerek belki de Orta Çağ münasebetlerinin ifadesi olan belki de Yeni Çağlarda yeni bir muhteva ile ortaya çıkacak arkadaş denen nesneyi inatla aradım. Bilirsin ki bir tane buldum. Karım Piraye'dir.' Bu bölüm, beni etkiledi. Nazım, belli ki duygusal biri. Çok seçmeci, ama seçince de, sonuna kadar güveniyor. Başka bir yerde de okumuştum; Nazım, sık sevgili değiştiriyor, ama her sevgilisini de çok seviyor. Yani, sevdi mi, tam seviyor. Bir başka yerde, bir insanda ve kendisinde olmasını istediği özellikleri şöyle belirtiyor. 'Hususi münasebetlerde, hususi şahsi menfaatler için yalan söylememek, sözünde durmak, yardım isteyen arkadaşa yardım etmek yani kıskanmamak, doğru bildiği şeyi söylemekten çekinmemek, namuslu ve prensip sahibi insan olmak...Biz de biraz daha, biraz daha öyle olmaya çalışalım, kardeşim...' Beğendin mi?

     Geçen, Kemal geldi... Bir-iki ay önce yaşanan olaylar konusunda notlar tutuyor. (**) İlerde, bu konuları yazmak istiyor. (***) Söz çocuklara ve sosyal yaşamdaki 'Baba'lara gelince, 'Sosyal baba', 'Fizyolojik baba' tanımlamaları, üretmişti... Nazım'ı okurken, Fizyolojik Baba tanımına rastladım. Yani, ben, Ayşe'nin Fizyolojik babası mı oluyorum? Evet!.. Nazım, devam ediyor; '...Ve analara yavruları bundan dolayı Zümrüdüanka görünüyorlar, galiba... Bu platonik bir muhabbet değil. Bu, neslin, nev'in, soyun muhafazası, idamesi, galebesi kavgasının gayet reel bir ifadesi. Nail filan gibi, çoğu maalesef kof bir yığın insanla niçin uğraştığımı anlıyorum. Ve bu uğraşmaya neden dolayı devam etmeye mahkum bulunduğumu kavrıyorum. Bu genç kabiliyetleri keşfetmek, onlara yardım etmek gibi palavra hayırseverlik falan gibi hislerin neticesi değil. Bu, nev'imin, neslimin idamesi kavgası... 'Ölürsem gözüm arkada kalmayacak' derler. Bu sözde müthiş hayvani-kötü manada değil- bir insiyak gizlidir.' Nazım'ın bu mektuplarından çok yararlanacağımı görüyorum. Bugünlük bitiriyorum... (1)

14.08.1988/Aydın/Mehmet Erdal”

29.11.2020/Datça/Mehmet Erdal

(*)


(**) PKK'lıların koğuşunda kazılmaya başlanan ama Mayıs ayı içerisinde, çatıda çıkan bir yangın sonrası tespit edildiği söylenen tünel, sürgün, koğuş değiştirmeler, Süresiz Açlık Grevi vb. olaylar.(Bknz:http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com /2020.11.08.CEZAEVİ YAZILARI-28:YANGIN,TÜNEL,SÜRGÜN VE SÜRESİZ AÇLIK GREVİ!) 

(***) 'Cezaevi Yazıları' başlığı altında yayınladığım bu yazılarda bahse konu edilen bazı konularda doğrulatma gereksinimi duyduğum anlarda aradığım Kemal (Kaşkar) arkadaşın, gerçekten de, yıllar önce sözünü ettiği gibi, o yıllarda tuttuğu bu notları gözden geçirmeye başladığını ve bir kitap çıkarma niyetinde olduğunu öğrendim; çok sevindim.

Kemal Kaşkar, bugün Muğla/Milas'ta yaşamakta; oğlunun çıkardığı haftalık 'Milas Bakış' gazetesinde yazılar yazmaktadır.

(1)13-14/08/1988






21 Kasım 2020 Cumartesi

2020.11.22.CEZAEVİ YAZILARI-30: AŞK'A VE DEĞİŞMEYE DAİR!

  Hiç yorum yok

 

     CEZAEVİ YAZILARI-30: AŞK'A VE DEĞİŞMEYE DAİR!

     'Bundan böyle kimse az okuduğumu söyleyemeyecek; sabahtan akşama senin mektubunu okuyorum. Bunun beni bilgili yapıp yapmayacağını bilmiyorum, ama daha şimdiden sinirlerim düzeldi.'

     Mayakovski, 1918 yılında sevgilisine yazdığı bir mektuba, böyle başlamış. Mayakovski'nin 'Lili Brik'e Mektuplar'ı okuyorum.(*) Mayakovski, bir Sovyet ozanı. Lili Brik, sevgilisi. Kısa ama duygulu, güzel mektuplar yazmış. Mayakovski, Lili'ye Kedi; Lili ona, Köpek, diyor. Köpek ile Kedi'nin sevgi dolu yaşamı bu...

     'Hiçbir şey silemez sevdayı,

     ne tartışmalar,

     ne ayrılık.

     Bir de bakarsın yeniden gözden geçirilmiş,

     ölçülüp biçilmiş,

     üstünde düşünülmüştür.

     Ve şimdi düzyazı parmaklı sancağımı kaldırıyor,

     doğdum doğalı ve yürekten

     sevdiğime,

     ölene dek de seveceğime yemin ediyorum.” (Mayakovski/Lili Brik'e Mektuplar'dan.) (1)

     “Mayakovski, Lili'ye 'Bundan böyle' diyor, 'sana geceleyin mektup yazmayı ya da seninle ilgili şeyler yapmayı kesin olarak yasakladım, kendime. O saatlerde hep azıcık çılgın oluyorum çünkü.' (Lili Brik'e Mektuplar)...

     Mayakovski, yine bir yerde 'Sevdiğini bilen, ayrılığa da kendisinin yol açtığının farkında olan için ne korkunç şey ayrılmak...'diyor. Mayakovski, ayrılığı biliyor. Onun acı tadından tatmış... Mayakovski, gerçekten Lili'ye aşık. Ayrılıyor, yine birleşiyor vb...Aynı olay, Rosa Luxemburg'da da var. Fark, Rosa'nın erkeğine, Mayakovski'nin kadınına aşık oluşunda...İkisi de, deliler gibi aşık ve her şeyi göze alıyorlar...Aşk, bu iki insanda da, yaratıcı etkiye sahip oluyor. Aşk, gençleştiriyor muydu? Katılıyorum... Yeniden de yaratıyor...

     Derken akşama doğru, 'lacilerin' gündeme getirileceğinin idarece söylendiği söylentisi geldi...İnanamadık...Deli mi bunlar? Asılsız çıkmasını, yoksa, zaten geçersiz kılınacağını, düşünüyorum... Hiç rahat yüzü yok. İlle bir çomak sokan bulunacak. Bakan ne diyor, maiyeti ne yapıyor?..

     Aşağıdan gürül gürül müzik sesi geliyor. Bir de yan koğuştan...Arkadaşlar, coşkulu...Bizde, ayın beşinde olası tahliyenin hazırlığı var. İdare izin verirse, bizim diğer koğuşlardan bazı arkadaşları davet edeceğiz. Çok uzun zamandır, birlikte bir gece yapmamıştık. Özellikle, istiyoruz. Kimi arkadaşlar, o gün video bandı alıp, onu izleyelim, dediler. Fadıl, ben vb. bazı arkadaşlar, oylamayı kaybettik. Çoğunluk, alalım, dediler. İdare izin verirse, video da oynatılacak... Sazı ve gitarı çalanlar, tepki gösterdiler. Aynı havanın doğmayacağından endişe ediyorlar... Mümkün. Ama, demokrasinin cilvesi bu; hep bizim istediğimiz veya doğrular kabul edilecek değil ya... Eğer, doğruların tekelinde olduğuna inanan subjektivist biri değilsen, eğer, her şeyin en genelde en geniş katılımla olabileceğine inanan biriysen, sabırlı olmasını bilen biri olacaksın. Bildiğini okuyanlar için, kolay kabul edilir değil.. Ama, olacak!.. Hala, bu koğuştaki yaşantımızı, rayına oturtamadık... İfrata vardırmalar oluyor. Uzun uzun tartışıyoruz. Hiçbir şey kolay olmuyor... Bayramda tartışmayı düşündüğüm ama kapalı görüşte bir miktar tartıştığımız konu aklıma geliyor. İleride, çok daha uzun, açık ve ayrıntılı tartışmak istiyorum, eğer sen de istersen... Değişmek, eğer gerekli görülüyorsa, kolay olmadığı bilinse de, başarılabiliyor...Yani, öncelikle, bir şeyin gerekli olduğuna inanmak gerekiyor. Sonrada, belli bir zaman içinde, uygun biçimlerde ama inatla, onu başarmaya çalışmak gerekiyor...

     Ülkenin içinde bulunduğu nesnel koşullar değişti-değişiyor... Bunu yakalamak, gerekiyor. Artı, bu değişmenin bir yansısı olarak, bizler de değişmeliyiz. Eğer, nesnel koşullardaki bu değişme olmasaydı ve yalnızca kendimizin değişeceğine inansaydık, yine değişirdik. Ama şimdi, değişen nesnel koşullara paralel, bu koşullardan kopmamak için değişmek gerekliliği, ön planda... Bu değişimi reddetmek, dogmatizm olarak kendini gösteriyor... Dogmatizm, önemli bir tehlike. Özellikle, her şeyin, yaşamın bile dondurulmaya çalışıldığı buraları için, özellikle tehlike...Geçen, üstadı okurken, bir bölüm dikkatimi çekti. Okuman için, aktarıyorum. Uzun olacak, bağışla: 'Çağdaş materyalizmin, yani Marksizmin bakış açısından, bilgimizin, nesnel, mutlak gerçeğe yaklaşıklığının sınırları tarihsel olarak koşulludur. Ama böyle bir gerçeğin varlığı koşulsuzdur ve ona yaklaşmakta olduğumuz gerçeği de koşulsuzdur. Tablonun çevre sınırları, tarihsel olarak koşulludur. Fakat bu tablonun, nesnel olarak var olan bir modeli betimlediği gerçeği koşulsuzdur. Şeylerin esas doğası üzerine olan bilgimiz de...tarihsel olarak koşulludur; ama bu tür her keşfin 'mutlak olarak nesnel olan bilgide' bir ilerleme oluşu koşulsuzdur. Tek kelimeyle her ideoloji tarihsel olarak koşulludur, fakat her bilimsel ideolojiye (örneğin, dinsel ideolojiden farklı olarak), bir nesnel gerçeğin, bir mutlak doğanın tekabül ettiği koşulsuz bir şekilde doğrudur...' Bu bölümü, önümüzdeki günlerde, bazılarına okumak zorunda kalacağım. Okumayanın, okumasını sağlamak gerekiyor. Bugünlerde d. Arkadaş 5'teki yazılardan sonra, genelde, bir sosyalizmi ve özel olarak Sovyetleri öğrenme merakı başladı. O konuya, özel olarak eğilenlerden biriydim. Şimdi, o konuda, okunacak boş kitap bulamıyorum. İstediğim kitabın, okunduğunu duyuyorum. Bir yönüyle seviniyorum, ama bir yönüyle kızıyorum; çünkü, moda gibi yaklaşılıyor... Bunu aşmak ve uzun dönemli-kalıcı yaklaşabilmek gerekiyor...” (2)

     “...Aşağıdan, gitar ile saz sesi karışımlı türkü sesleri geliyor. Ali ile Ekrem, iyi bir ikili oldular... İnsanların, ortam elverişli olunca, kendilerini aştıklarına, bir kez daha tanık oluyorum. İnsanı, içinde yaşadığı ortamla birlikte ele alan ve değerlendiren bir bakış açısına sahip olan bizlerin, dönem dönem bu bakış açısını unutup; insanı, içinde yaşadığı koşuldan koparan idealist bir düşünceyi savunmaya başlaması, beni utandırıyor. Bu düşüncenin, somuttaki olumsuz yansımalarını göre göre ısrar etmek, çok anlamsız. Veya, aleni bir sapma ve burjuva dünya görüşüne sapış, bu... Bizim koğuşta, aslına ve öze olan bu dönüşten dolayı, mutluyum... Tüm koşulları oluşturamadık ve olması gerekene ulaşamadık; bu bir yerde doğal, bir yerde de bizim beceriksizliğimiz, ama raya girdik. (**)

     Ali bey anlatıyordu, ... yazmış: Cumartesi normal görüş dönüşü sonrası, İzmir'de, tanıdık birinin evinde kalmışlar. Eski bir tanıdık ve mahpus arkadaşı, Mehmet, 'Ham Meyva'yı çok severdi, deyip, orada bulunanlara bu türküyü söyletmiş. Bu olay, çok hoşuma gitti. Yıllar sonra, eski bir arkadaş çevrende anılman ve sevdiğin bir şeyin, kulaklarının çınlatılarak yapılması, çok güzel. Gönül, daha farklı ve anlamlı şeylerin de yapılmasını istiyor, ama neyse... Her gece yapışımızda, bu türkü gündeme geliyor. Hep de, söylemem isteniyor. Ah bir sesim olsa ve bir de söyleyebilsem...” (3)

     “...Mayakovski'yi soruyorsun ya, Mayakovski'nin Lili Brik'i çok sevdiği belli. Lili Brik'in mektuplarına yer verilmediğinden, bu sevginin karşılığının, ne kadar güçlü ve eş olduğunu bilemiyorum. O zamanki ahlak anlayışı sonucu olsa gerek, Lili'nin bir de kendi kocası var ve Mayakovski ile çok iyi arkadaşlar. Kocası, Lili ve Mayakovski oturup, birlikte konuşuyorlar ve ayrılmama kararına varıyorlar. Bir tahmin ama, Lili yeterince sevmiyor...” (4)

     17 Temmuz/01-08 ve 14 Ağustos 1988 Mehmet Erdal”

     22.11.2020/Datça/Mehmet Erdal

     (*)


     (**) Ali beyin, bugün, yurt dışında yaşadığını biliyorum, ama ne iş yaptığını" bilmiyorum. Ekrem (Kılıç), hali hazırda görüşmeye devam ettiğim bir arkadaşımdır. Denizli'de, mali müşavirdir. Gitar çalmaya devam ediyor. Cezaevinde başladığı çizimlere devam etti. Kendini geliştirdi. Karma ya da bağımsız sergi açabilir hale geldi.

     19 Kasım 2018 yılı/Kişisel olarak açtığı sergiden/Denizli






     (1)17.07.1988


(2)01.08.1988





     (3)08.08.1988

     (4)14.08.1988

14 Kasım 2020 Cumartesi

2020.11.15.CEZAEVİ YAZILARI-29: YOL AYRIMI VE YENİ BİR YAŞAM!

  Hiç yorum yok

 

     CEZAEVİ YAZILARI-29: YOL AYRIMI VE YENİ BİR YAŞAM!

     Hüseyin Yavuz arkadaşımız, 30 Ekim günkü 'VAY ARKADAŞ' başlıklı paylaşımında, Nasuh (Mitap) abinin, 2006 yılı gibi, bulunduğu büroya gelişinden ve aralarında geçen konuşmadan söz edince, anımsadım...

     2011 ya da 2012 yılı olabilir (*), bir gün, Marmaris'te ÖDP İlçe Örgütünde bir dönem birlikte çalıştığımız bir abimiz telefon etti: Üstat, dedi, dolaşıyor; Datça'ya gelip, seni de görmek istiyor. Aha! dedim, kendi kendime; böyle bir şey, hiç hesapta yoktu. Hadi hayırlısı?

     Daha önce de yazmıştım; ben o yıllarda pazarcılık yapmakta idim. Bir dönem üyesi olduğum ÖDP'den ayrılmış, içinde yaşadığım koşullarda, doğru bildiğim ya da doğru olduğuna inandığım yolumda kendimce bir şeyler yaparak, yürümeye çalışıyordum.

     Tamam, dedim. Sevinirim. Görüşürüz.

     Hangi gün olduğunu anımsamıyorum, bir gün akşamleyin, çıkıp geldiler. Evimin yakınındaki (Can Yücel'in de yattığı) mezarlığın orada buluştuk. Gelenler Nasuh abi, Tarık (Günlü) abi ve hala kim olduklarına dair en küçük bir fikrimin olmadığı, iki kişi daha, toplam dört kişiydi.

     Karşılıklı hal hatır sorduktan sonra, eve gidelim, dedim. Olmaz, dedi, Nasuh abi. Daha önce de gelmiş ve Datça'yı biliyormuş. Çarşıya inelim, bir yerde oturalım, biraz sohbet ederiz, dedi. Karşımdaki, Nasuh Mitap! İtiraz etmek, ne mümkün. Olur, dedim.

     İndik. Fora Otel'in ön tarafında, o yıllarda, deniz kıyısında, bir çay ocağı vardı. Oraya oturduk. Çay içtik. O ara, telefon geldi. Ağabeyi kalp krizi geçirmiş ve hastaneye kaldırılmış. Telefon görüşmesinden vakit buldukça, karşılıklı bir iki kelime konuşabiliyoruz. Daha çok o ve onunla gelenler soruyor, ben, biraz çekingen cevap veriyorum. Yemek yiyelim, dediler. Bulunduğumuz yerin tam karşısında, sahil kenarında bulunan ve balık konusunda ünü Datça'yı aşmış restoranlardan birisinin adını söyleyerek, nasıldır?, diye sordular. Eyvah, dedim, içimden; cepte beş kuruş yok! Abi, param yok, da denmez. Abi, dedim, sıkılarak, Palamutbükü'ne gidelim; orada, Denizlili, bizim Kirişhaneli Yılmaz'ın Nostalji'si var. Orada yemeği yeriz, hem de daha rahat konuşuruz. Buraları çok pahalıdır. Nasıl oldu bilmiyorum, tamam, dediler. Ben, yırttım, dedim; oldu bu iş. Yılmaz ile anlaşırım ve yemeğin parasını, Pazar günü Palamutbükü pazarına gidince, öderim.

     Onlar geldikleri araçla ve ben pazar işinde kullandığım Ford Transitle, düştük yola. Palamutbükü'ne vardık. Nostalji'de, gelmeden önce aradığım için, Yılmaz bizi bekliyor. Oturduk. Nasuh abi, orada bulunan 12 Mart döneminden (THKP-C/Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesinden) tanıdığı ve o dönem birlikte cezaevi yattığı çok eski yol arkadaşlarından kim o gün orada varsa ve gelebilirler ise onlarla da görüşmek ve hal hatır sormak istediğini, söylemişti. Sanırım, Necmi (Demir) abiyi aramış ve haber vermiştim. O, o gün Palamutbükü'nde yokmuş ama o gün orada bulunduğunu sandığı diğer arkadaşlarından birisini arayıp haber verebilirmişim. Öyle de yapmış ve telefon ettiğim abi ile birlikte, yanılmıyorsam, birisi abla üç kişi Nostalji'ye gelmişti.(**)

     Nasuh abi, sıklıkla devam ettiği telefon görüşmelerinden arta kalan bir anında, gelen abla ve abiler ile 12 Mart döneminde birlikte yattıkları cezaevi günlerinden ve o cezaevindeki ilişkilerden de söz ederken, şöyle bir şey söyledi: Devrimci Yol, işte o cezaevinde kuruldu; ilk adımlar, orada atıldı. Sizin anlamadığınız, bu...

     Bu konuda başka bir şey söyledi mi, anımsamıyorum; söylediyse de benim dikkatimden kaçmış, olmalı.

     Abisinin durumu ile ilgili telefondan aktarılan bilgiler pek hoş olmasa gerekir ki, kısa bir süre sonra, kalkalım ve ben bir biçimde, bu gece Kırklareli'ne doğru yola çıkayım, dedi. Kalktık. Ayaküstü, o gece yola nasıl çıkılabileceğinin programını yaptılar. Onlardan, Datça'da ayrıldım. (***)

     ***

     Nasıl ki, Melih (Pekdemir), savunmasında 'Tarih bizi örgütlendiğimiz için değil, örgütlenemediğimiz için yargılayacak' ve Oğuzhan (Müftüoğlu) abi, yakın zaman önce, 'Biz 12 Eylül'ün mağduru değil, muhatabıyız' derken, yüzlerce sayfalık kitaplarda anlatılabilecekleri tek birer cümle de anlatmışlar ise, Nasuh abi de Devrimci Gençlik-Devrimci Yol örgütlenmesinin ilk adımlarını, işte öyle anlatmıştı.

     ***

     Bu anımı, Nasuh Mitap ile ilgili olarak tarihe bir not düşmenin ötesinde, şundan dolayı yazma gereği duydum:

     Bugün büyük ölçüde Ege'de tanık olunan ilişkilerin, bugünden geriye bakılarak yazılan değil, o günlerde yazılan bu yazılarda anlatılanlarla doğrudan bir ilişkisi var ve bunlar (dün) bilinmeden, bugünkü bu ilişkileri/ilişkisizlikleri anlamak, olanaksızdır. (Hiç şüphesiz, 'CEZAEVİ YAZILARI' başlığı altında yazıp yayınladığım bu yazıların bir 'son' yazısı olacak ve o 'son' yazıda da, o 'son' yazı yazıldığı anda yaşayanların adından söz edilmeden, bugün okuduğunuz bu yazılarda bahse konu edilen kişilerin cezaevi sonrası yaşamlarındaki evrilmeyi okuyacaksınız; böylece, her şey yerli yerine oturacak.)

     Şimdi, kaldığımız yerden devam ediyoruz:

     “...Daha önceki mektupta, kişisel düşüncelerimle birlikte uzunca belirttiğim gibi, sayımızın fazlalığından dolayı, dördüncü bir koğuş gerekliydi. Hafta içinde, bu dördüncü koğuşun, bir aydır kaldığımız eski sekizinci koğuşumuz olduğunu öğrendik. Daha sonra, tümümüz bir araya gelip, koğuşlarda kalmanın nasıl olacağını tartıştık. Açık görüşte ayrıntısıyla anlatmak istediğim ilginç ve hala beni güldüren kısa bir tartışmadan sonra, getirilen bir önerinin-düşüncenin ilke düzeyinde doğruluğunun kabul edilmesiyle, gönüllülük temelinde ve isteyenin istediği koğuşta kalabileceği varsayımı ile koğuşlara dağıldık...toplam 21 kişi, bu eski sekizinci koğuşumuza geldik. İki, hatta üç arkadaşımız daha, alt katlarda yatacak yer bulamadıkları için gelmekten, son anda imtina ettiler. Onlarla tamamen doluyduk. Biliyorsun, bu koğuş yirmi dört kişilikti...

     ...Bizler, birey ile kolektivitenin, bir arada düşünülmesini, bunların birbirlerini geliştirmesini ve böyle bir bakış açısına sahip olunmasını savunmalıyız. İlke olarak da, kolektivite, yani topluluk bilinçli unsurlardan oluşmalı veya bilinçli unsurlar olmasına çalışılmalıdır. Biz, bireyin, ancak böylesi bir ortamda en özgür gelişebileceğini-gelişmesi gerektiğini öngörüyoruz. Bireyin bu özgür gelişmesine olanak tanımayan bir kolektivite anlayışını, savunamayız. Bu, sosyalizm falan olamaz. Bu, sosyalizm adına, sosyalizm dışı bir olay olur. Bu olayın, çok önemli olduğunu ve defalarca tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Bu mümkündür, yani birey ile kolektiviteyi bir arada düşünebiliriz. Bu nokta önemli ve can alıcı. Nerede olursak olalım, günlük normal yaşantımızda, bu olayın kendini tartıştığını görürüz. Bu, bir orman özgülünde, zayıf ağaçlardan oluşan bir ormanı savunamayacağımız ama buna karşın, orman olgusunu dışlayan güçlü ağaçları da savunamayacağımız, demektir. Kendinin dışındakilere yaşam hakkı tanımayanlara, neden meşruluk tanıyalım ki?.. Bizim bu koğuşumuzdaki normal yaşamda, birey ile kolektivite, bir arada ve uyumlu olacak. Görünüm olarak 'zindan'lıktan çıkarmaya çalıştık, bakalım 'askeri kışla' yaşantısından da kurtarabilecek miyiz? Bunu başarabildiğimiz oranda, tahliye olacak arkadaşlarımızdan daha çoğu gelmek isteyecektir. Amacımız, bunu sağlamak, bunu başarmaktır...” (1)

     “8 Temmuz, 22.00: Hava nasıl sıcak. Boğuluyorum. Aydın, son 50 yılın en sıcak günlerini yaşıyormuş. Bölgede ve hele de geceleyin, böyle terlediğimi, günde 3-4 kez duş almak zorunda kaldığımı, susuzluktan çay çıkarılmadığını, kendimi yanan bir fırının önünde sandığımı hiç anımsamıyorum. Bu boğucu sıcaklıktan dolayı oturamıyoruz, dolaşamıyoruz, rahat uyuyamıyoruz ve kitap okuyamıyor-hiç bir şey yazamıyoruz. Yerleştik. Pek bir sorun yok, çalışmaya engel olacak. Ama nerede. Mektuplar hala yığılı. Yazılacak şeyler var, bekliyor. Dikkati toparlayamıyorum. Yazarken, kağıt ıpıslak oluyor. Yanımda bir havlu, silinip duruyorum. Bayramda böyle olursa yandık. Şimdiki gibi plaj kıyafeti ile dolaşamazsın, rahat hareket edemezsin. Bakalım, ne yapacağım. Biraz yel, tatlı bir rüzgar...Ah, nerede bizde o şans. Dün gece deli danalar gibi, yatak değiştirip duruyor ve terlemeyecek değil, daha az terleyeceğim bir yer arıyordum. Başka arkadaşlar da... Her şey çok güzel bu koğuşta ve zaten bu amaçla da oluşturulmuştu, ama bu sıcaklar hesapta yoktu.

     Sessiz bir koğuş, çalışmak için çok elverişli...Sıralarımızı aldık. Havalandırma, sabah-akşam sayımları arası tam gün oldu. Belki, çevredeki yataklarla kıyaslayarak, yok perdeleri iyi değil, yok düzeni kötü vb. diyerek, benim yatağı beğenmeyebilirsin. Hem yokluktan ve hem de kültür sorunundan kaynaklanıyor. Ben hala anamın ev kültüründeyim. Gelen eleştiriyor, giden eleştiriyor. Ne yapayım? Elimden bu kadar geliyor...Geçen, Efraim tahliye olurken, topumuz, yirmi bir kişi, hem anı olsun hem de gideceklerle çektirmiş oluruz diye fotoğraf çektirdik. (****) Ama onu burada çoğaltacağız. Negatifi yollanmadığından, yaban ellerde pahalıya mal oluyormuş.

     ...Burada, şu anki verilerle, güzel bir yaşam kurmaya çalıştığımızı ve kalıcı adımlar attığımızı görüyorum. Beğeni veya kinayeli değerlendirmeler, bunu somut kanıtları oluyor. Geçen biri, burada mutlu olduğunuz, gözlerinizden okunuyor, diyordu. Kolektif katılım, ortak irade birliği, demokratik işleyiş ve birey-kolektivite uyumu...Her zaman, ama öznel koşulların bugünkü gibi olduğu zamanlarda daha çok ve özellikle bu anlayış geçerli olmalı. İnsanlar, hep yönetilen ve yöneten diye ikiye ayrılmış olmak zorunda değiller. Kendi geleceğini özgürce ve bu biçimde belirleyen, bu anlayışla bir araya gelen insanlar, hem yönetici, hem de yönetilen olmalıdır. Günlük normal yaşamında, bunu yaşayabilmelidir. İnsanlar, bu doğrultuda somut adımlar atmalıdırlar. Bunun için, her şeyden önce böyle bir perspektife sahip olmalı, sonra da bunun olanakları yaratılmalıdır. Bu konuda önemli bir noktada, teori ile pratiğin bütünleştirilmesi gerektiğidir. Teoride, her şeyin en mükemmelini savunuyor olmak yetmiyor. Önemli olan, bu savunulanın pratiğe geçirilmesidir. Sanırım, burada biz, bu doğrultuda başarılı bir adım attık. Şimdi, bunu devam ettirmek ve süreç içinde geliştirmek gerekiyor. Bu başarılabildiği sürece, çekim merkezi olacaktır. Aksi halde, bizlerin beceriksizliğinin ilanı anlamına gelecektir. Öyle ya, bazen doğrular, savunucularının beceriksizliğinden ve yeteneksizliğinden dolayı, daha sonraki bir zamana ertelenebilir. Somut vb. sorunların çözümünün tartışılması sırasında, her tartışmaya farklı bir arkadaş yönetici oluyor. Yadsınan bir olay ama, başarılacak. Daha öncede yazmış olmalıyım: İnsan, kendi kurduğu ve yaşadığı ortamda özgür olmaz ise başka nerede özgür olur? Eğer bu mümkün olmuyor ise, burada bir terslik vardır. Kendi kurduğu sanılan yaşam, aslında ona rağmen ama onun adına kurulduğu ifade edilen bir yaşamdır. Böyle bir yaşamı kabul etmek mümkün değil. Yakalanması gereken halkanın biri, savunulanın, savunulduğu anda yaşanmaya çalışılmasıdır. Bu anlamda, sosyalizm, savunulduğu anda yaşanılmaya çalışılmalı ve başlanmalıdır. O, ille de, yarın yaşanılacak olan bir şey değildir. Sosyalizm, somuttur...

     10 Temmuz, 07.00: Şimdi, hava biraz serin. Bir saate kadar kapı açılır ve spora çıkarım. Bu serinlikte, biraz yazmalıyım...

     İnsan, teorik düzeyde bazı şeyleri yanlış bulup reddedebiliyor ve bazı şeyleri doğru bulup savunamıyor. Yani çelişkili haller olabiliyor. Burada, önemli olan, teorik düzeyde yanlış kabul ettiğini, pratikte terk edememesidir. Yani, yanlış olan, doğru imiş gibi devam ettirilebiliyor. Bu, alışkanlıkların ısrarla sürdürülmesinden ve alışkanlıkların insan yaşamında çok önemli bir yeri olmasından kaynaklanıyor. Alışkanlıklar, teorik düzeyde değil, pratik düzeyde kolay terk edilmiyor. Örn: Hep yönetilmeye alışmış insanların, teorik düzeyde, hem yönetici hem de yönetilen olunması gerektiğini kabul etmesi zor olmazken; pratikte, kendisinin hep yönetilen kişi olması gerektiği şeklindeki o yanlış düşünceyi terk etmediği görülüyor. Veya aynı şey, kişinin kendisini hep yönetici olarak kabul etmesinde de geçerli. Sanıyorum ki, başımız, en çok, alışkanlıklar ile teorik düzeyde savunulan bunlar arasındaki çelişkiden dolayı ağrıyacak. Alışkanlıkları değiştirmenin kolay olmadığını biliyorum. Ama alışkanlıkları değiştirebildiğimiz oranda başarılı olacağımızı da iyi biliyorum.

     Düşün ki, insan yıllarca hep baskılanma altında yaşamış. Kendisini ve düşündüklerini özgürce ifade edememiş. Ve bu insan, gerek kendi çabası gerek başkalarının çabası ile kendisini ve düşüncesini özgürce ifade edebileceği bir ortama kavuşuyor. Bu durumda, farklı tavırlar geliştirebiliyor: ya, bu içine girdiği yeni ortama alışamıyor ve onu her an kaybedebileceği endişesi ile alabildiğine çekingen davranıyor, böylece de bu yeni ortamın hiç bir somut anlamı kalmıyor. Ya, ifrata varırcasına, bu yeni kavuştuğu özgürlükten yararlanmak istiyor ve işi bir kaosa, bir başıbozukluğa, düzen tanımazlığa vardırıyor. Her iki yönelimle de mücadele etmek gerekiyor. İkisi de, sonunda, eskiye dönüş noktasına varabilecektir...Biliyor musun canım, yaşamda, özellikle bizim yaşamımızda, hiç bir şey kolay değil. Çok büyük dikkat, sabır ve inat gerektiriyor...Ama hep ilk olmama, ilk olmanın getireceği saldırıları göğüsleyememe ve bunu bir başkasının yapmasını bekleme, iyice emin ve tehlikesiz veya tehlikeyi çok sayıda kişinin göğüslediğini görme beklentisi var ya...ah...Bu korkaklık, hala Türkiyeli aydının mirası olarak bizlerin uzağına gidemedi. Bizimle birlikte. Yine bu hastalığın bir biçimi olarak, cesaret edip ilk olamadığın konuda, daha sonra miras kavgasına girip ilk olduğunu ispatlama kavgasına girme...Gülüp durmak yetmiyor. Cesaret ve kararlılık gerekiyor. Her şey, teoride olduğu gibi kolay olup bitmiyor. Yaşam, çok karmaşık. Cesaretini yitirdin mi, kaybetmen kaçınılmaz. Cesaretini yitirmeye başladığın anlarda bile, bunu belli etmemek zorundasın...”(2)

     04-10 Temmuz 1988/Aydın

     15.11.2020/Datça

     Mehmet Erdal

     (*) Yıl konusunu, Tarık (Günlü) abiye sordum; 2011-2012 olabilir, 2013 yılında Nasuh'un kansere yakalandığı anlaşıldı ve tedavisi başladı, oradan biliyorum, dedi.

     (**) Dün ve bugün bulundukları yer açısından eleştirsem ve bazen, örn: Facebook paylaşımlarımda, “68'Lİ ABLALARIN VE ABİLERİN İZİNDE, GO HOME YANKEE” yazarak, bir biçimde, bazılarının bugün kendilerine uygun gördükleri konuma dair göndermelerde bulunsam da, onlar benim için her zaman abi ve abladırlar. Bu, kesin!

     (***) Gerçekten, o akşamki yemeğin parasını, o gün değil, Pazar günü, pazar bitişi Yılmaz'a ödedim.

     (****) 8. Koğuşa geçen 21 kişinin çektirdiği ve yazıda sözü edilen toplu fotoğraf, budur. (Efraim, arka sırada en soldadır./04 Temmuz 1988)


       (1988 yılı Temmuz ayının, Aydın'da, son elli yılın en sıcak ayı olduğunun kanıtı, bu fotoğraftır)

     (1) 04.07.1988


                
(2) 10.07.1988



          
   

7 Kasım 2020 Cumartesi

2020.11.08.CEZAEVİ YAZILARI-28: YANGIN, TÜNEL, SÜRGÜN VE SÜRESİZ AÇLIK GREVİ!

  Hiç yorum yok

 

     CEZAEVİ YAZILARI-28: YANGIN, TÜNEL, SÜRGÜN VE SÜRESİZ AÇLIK GREVİ!

     Ramazan Bayramı nedeniyle verilen açık görüş günlerinin hemen ertesi günü, PKK'lı mahkumların kaldığı koğuşların birisinin çatı katında, yangın çıktı (*). Bizler, daha doğrusu, DY'cu mahkumların benim de içlerinde olduğum bir kısmı, durup dururken, hem de güpegündüz, bu yangının nasıl ve neden çıkmış olabileceğine dair doğru-yanlış fikir yürütmeye başladık.

     Çıkan yangın üzerine çatıya çıkan cezaevi görevlileri, yangını söndürmeye çalışırlarken, çatı aralığında tonlarca toprak olduğunu görüyorlar ve alarm veriyorlar. (**)

     ***

     PKK'lı mahkumlar, o günlerde, Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevinde, kesin bir şey yazamam ama en az biz DY'cular kadar vardılar ve belki de bizden daha çoktular. PKK'lıların cezaevi sorumlusunun Sabri Ok ve o günlerde ulusal ölçekte yayınlanan günlük bir gazetede düzenli olarak yazılar yazan M. Can Yüce olduğu söyleniyordu. (***)

     Neyse, sonraki duyumlarıma göre, PKK'lılar, bulundukları koğuşlardan birisinin (yanılmıyorsam, 6.koğuşun) merdiven altından, tünel kazmaya başlıyorlar. Çıkan toprağı ya da çıkanın bir kısmını, bulundukları koğuşların birisinin çatı katı aralığına istifliyorlar. Gel zaman git zaman, tünel ilerliyor. Sonra, nasıl oluyorsa oluyor, Ramazan bayramı dolayısı ile yapılan açık görüşün hemen ertesi gününde, çatıda yangın çıkıyor ve tünel işi patlıyor.

     Ardından, böylesi ya da benzeri her olayda görüldüğü üzere, bir cezaevi klasiği olarak, tünel işinden sorumlu olan PKK'lı mahkumların üzerinden silindir gibi geçildi. PKK'lıların tamamına yakını, başka cezaevlerine sürgün edildi. Cezaevinde bulunan bütün tutsakların hakları, büyük ölçüde askıya alındı. Bu çerçevede, bizim bulunduğumuz çatı katı da boşaltıldı ve ben, bazı arkadaşlar ile birlikte, 8. koğuşa gönderildim. Benzeri düzenlemeler üzerine, cezaevinde kalmaya devam eden biz siyasi mahkumlar, gasp edilen haklarımızı yeniden geri alabilmek için, SAG' (Süresiz Açlık Grevi)ne başladık.

     Ve ben, bu SAG içinde, yeniden yazmaya başladım.

     “... Gazetelerden okudun mu veya okuyan biri aktardı mı? Bugünkü (1 Haziran) Cumhuriyet'in yazdığı dışında, 21 Mayıs ve sonraki gazetelerde çıkan haberler, büyük ölçüde yalan. Daha çok, provokasyon ve kamuoyunu yanıltma niteliğinde. Yangını mahkumlar çıkarmadı. İsyan denen bir olay yok...Gazeteler 191 mahkumun 5 cezaevine sevk olduğunu yazdı. Doğru değil...(sonrası, sansürlenmiş.) (1)

     “...Daha önce de yazmıştım: İlk günlerde çıkan gazete haberleri, büyük ölçüde yalan ve kamuoyunu yanlış yönlendirmeyi amaçlıyor. Son haberler yetersiz ama özü doğru. Her şeyin aslını, sana yazarım ileride veya anlatırım...” (2)

     “...Ama asıl öğrenmek istediklerin, 6 Haziran tarihli Hürriyet, Tercüman, Güneş ve Cumhuriyet'te başka başka açılardan vardı. Ve o gün, Fikri Sağlar'ın TV demecinde vardı. Hepimiz, ama özellikle öngörüleri doğrulanlar çok sevinçliyiz...

     Bu hafta içinde Bakanlıkta bir toplantı var, deniyor. Bakalım, göreceğiz...Ülkedeki havanın gidiş yönü belli iken, onun aynası kabul edilen cezaevlerinin, bu havanın tersi doğrultuda bir yönelişe girmeleri mantık dışı. Böylesi bir durumun çok çeşitli nedenleri var. Ama kalıcı olması mümkün değil. Kısa ama ne kadar kısa sürer, bu da irademize ve irademiz dışı bazı şeylere bağlı...

     Çayımızı içiyoruz. Açık çay, bu. Paşa çayı da diyebiliriz. Sigara içenlerin bazıları ya azaltıyor ya da bırakıyor. Bazıları da başlıyor. Olay içerisinde, kim kendini nasıl hissediyor ise. Kimseye, içme diyemiyorsun. Söyleyen ve söylenilen açısından, hoş sonuçlar doğmuyor.

     Bir arkadaş, 'Yemeden yaşamanın yolunu öğreniyoruz.' diyor. Belli ki, ilk kez böyle bir olay oluyor. Bazımız, 'Kuş gibi hafifim. Rahatım', diyor. Sanırım, ölüm anında, daha hafif olunur...

     ... Nazım'ın bir şiirini okudum. Sana yazmamın tam zamanıdır. Duygularıma tercüman oluyor:

     'Erkek kadına dedi ki;

     -Seni seviyorum,

     ama nasıl,

     avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp

     parmaklarımı kanatarak

     kırasıya

     çıldırasıya...

     Erkek kadına dedi ki;

     -Seni seviyorum,

     ama nasıl,

     kilometrelerle derin, kilometrelerle dümdüz,

     yüzde yüz, yüzde bin beş yüz,

     yüzde hudutsuz kere yüz...'

     Şiirin adı, 'Bir Ayrılış Hikayesi' ve şiirin bundan sonraki kısmı, 'Kadın erkeğe dedi ki' diye devam ediyor. Her iki bölümü, çok beğendim..” (3)

     “...Dün gece, 20.6.1988, bitirdik. Gece, SHP Milletvekilleri falan geldiler. Olumlu sonuçlandı. Özde, eski normal yaşantımıza döndük. Bugün, son rötuşlar yapıldı. İyi olması gereken, buydu. Hakkımız olan buydu. Mutluyuz. Şimdi, midemizi giderek daha çok çalıştırarak, kendimizi toparlamaya çalışıyoruz. Bu kilonu koru, diyorlar, ama ııhh...Sağlığımı tehlikeye atmama gerek yok...” (4)

     “23 Haziran, 22.30; Trabzon'daki heyelan dolayısı ile TV'deki filmin iptal edildiği söyleniyor. Açlık grevlerinin, hele uzun süren açlık grevlerinin doğal sonuçlarından biri olan sinirlilikler ve yüksek sesle konuşmalar, çok belirgin ve rahatsız edici bir biçimde kendini gösteriyor. Cemal ile benim dışımda deneyimi olan-bizim koğuşta- olmadığından, uyarmıştık da. Yemek yeme konusunda da uyarmıştık. Anlatacağım ya, dikkate alanlar, az zararla aşıyorlar ve normale dönüyorlar...

     Hala bu koğuştayız...bu koğuşta kalıcı mıyız, yoksa gidici miyiz, o belli değil. Zaten kalabalıktık. İrademize rağmen bir-kendiliğinden- düzenleme olmuştu. Şimdi, irademiz dahilinde-yeniden- yapmaya çalışıyoruz....Bize, dördüncü bir koğuş gerekiyor, kısacası. Tüm cezaevi bunu kabul ediyor. Koğuş düzenlemesini, bizler yapacağız. Bunun yapılmasını istiyoruz...Yeniden çatıya dönmeyi düşünmüyorum...Çatıda, müthiş gürültü oluyordu. Çalışma verimi düşüyordu...Verilecek dördüncü koğuşta kalalım, diyoruz. Bu dördüncü koğuş, şu an kaldığımız veya bir başkası olur, orası o kadar önemli değil...Sizlerin hakkını ödeyemeyiz. O gün gece ise, normal yaşama dönme ile sonuçlandı eylemimiz. Bazı SHP milletvekilleri geldi. Tanır mısın bilmiyorum, Mustafa Gazalcı, Tufan Doğu, Ethem Çalışkan falan vardı. Daha önce, Çanakkale'ye de bunlar gitmişler. Bence, olumlu sonuçlandı. Onca zahmete değdi. Anımsıyor musun, bilmiyorum, daha önceki mektuplarımda yazıyordum: içinde bulunduğumuz Yeni Dönem'de, en küçük haklar bile, verilmeyecek; uğrunda mücadele verilerek, alınacak. Bu, böyle, sürüp gidecek. Nerede olunursa olunsun, bu değişmeyecek. Yeni Dönem'in niteliği, bu. Ve alınan her hak, bir daha kolayca gasp ettirilmeyecek. Kıskançlıkla korunacak. Korunmalı. Çünkü devrede bizler varız ve Yeni Dönem'de demokratik muhalefete, bizler önderlik edeceğiz. Köklü dönüşümleri, bizler gerçekleştireceğiz...

     ...Önceden deneyimliyiz ya, herkese, yemek yemeye başlamadan, bir kaşık sıvı yağ içmesini söyledik. Bağırsakların yumuşaması ve olası rahatsızlıkların önlenmesi için, bu zorunluydu. Ardından, normal karavana değil, süt, bisküvi (tuzlu), çorba vb. içmek ve bunu bir kaç gün devam ettirmek gerekiyordu. Biz, uyduk. Uymayan bir-iki arkadaşın elinde ve yüzünde şişlikler, kabızlıklar görülmeye başlandı. Pek çok insanda hemoroid baş gösterdi...Kendimize çok iyi bakıyoruz. İleride faturasını ödememek için, bugün titiz olmak gerekiyor. Biliyor musun, iyi dayandım ve sağlam çıktım. Bu vücut, beni daha götürür. Hızla kilo almaya başladım. Arkadaşlar, şaşırıyor. Yarın sabahleyin, ilk sporuma çıkacağım. Biraz koşacağım ve biraz kültür-fizik hareketi yapacağım. Sağlıksız bir kilo alımını önlemeli...

     Bizden daha çok, sizler yükü yüklendiniz...İlk başlarda aleyhimize yönlendirilmeye çalışılan ve gerçekten de öyle olduğunu sandığım kamuoyunu, hızla lehimize çevirdiniz. Dahası, somut destek vermelerini sağladınız. Çevremizde, aşılması güç bir kalkan oluşturdunuz. Türkiye'yi ve dünyayı ayağa kaldırdınız. Ailelerimiz ile yurt içi-yurt dışı kamuoyu yanımızdaydı. Bizden çok, belki sizler ve kamuoyu, bu olumlu sonucu sağladınız. Bunu yadsımamalı. Ne yapılması gerektiği, tartışmasız ortaya çıktı. 2000'e Doğru dergisinin bu haftaki sayısında, Kifayet ana ile ilgili uzunca bir yazı vardı. Güzeldi. Bugün ve gelecekte, başarıya ulaşması istenilen her eylemin, özellikle kitlesel eylemin, mutlaka kamuoyu desteğini sağlaması gerekiyor. Bunun için, kamuoyunu kazanmayı hedefleyen doğru bir bakış açısına sahip olması ve bunu hayata geçirecek araçlara da sahip olmaya çalışması gerekiyor. İletişim araçlarının bu devliği karşısında bu kolay olmaz ama, yine de başka yolu yok. Bizim somutumuzda, zor olan başarıldı. Ve kamuoyu desteği, bugünkü koşullarda, ülkedeki politik hareketlilik düşünüldüğünde, zirveye ulaşıldı. Bu, tartışmasız böyleydi. Deneyimlerinizin, dahaki süreç için çok yararlı olacağını sanıyorum...

     24 haziran, 19.00: Bugün, ilk kez spor yaptım. Öyle çok değil. İp atladım. Bir aydır terlemeyi unutan vücudu yeniden terletmek, kolay olmadı. Ama başarmalıydım. Başardım da. Kapalı kaldığımız bir aylık sürede, aç aç, sigara tiryakisi arkadaşlar, hiç azaltmadılar, içtiler. Azaltan ve bırakan da oldu ama, azınlıktı. 84'ten iyi biliyorum. (****) Açken, sigara, kısmi bir tokluk veriyor gibi. Ama damarlar tıkanıyor, ciğer ve mide gidiyor. Olay bittikten sonra acısı çıkıyor. Doğru dürüst yürüyemiyorsun bile. Bu konudaki deneyimlerimizden yararlandıramadık, kimseyi. Öyle de çok içildi ki...İp atlarken, önceleri zorlandım. Sonra, alıştım ve açıldım. İçimdeki yanma ve kursaktaki kaynama, bir ölçüde giderildi. Daha bir süre, bazı aksamalar çıkar. Tamam, iyi oldum, dememeli...

     Biliyor musun, Özal'ın vurulması olayı, bizim mevcut durumumuz devam ederken oldu ya, öyle bozulduk. Sanki adamı, bizim durumumuz gündemden çıksın diye vurdular! Tamam, dedik, demokratik muhalefetin bu örgütsüz ve cılız olduğu aşamada bu haltı bir dangalak yiyor mu? Al başına belayı. Ama sonra hem Özal'ın ölmediğini hem de vuranın yakalandığını ve üstelik eski bir MHP'li olduğunu öğrendik, oh be, çektik. Fazla sürmez, hızla gündemin birinci maddesi olmaktan çıkar. Öyle de oldu. Adamlar, büyük oynuyorlar. Aynı çevrenin ürünü olarak, önce Adıgüzel olayı, şimdi de Özal... MİT raporunu falan düşünürsen, bu, bir delinin kendi başına yaptığı bir işgüzarlık, değil. İlk anda sanıldığı gibi, provokasyon veya tezgah da değil. Kurşunlar, hedefe atılmış. Böyle tehlikeli bir tezgah olmaz. İşin dibine inmeyebilirler belki ama, bu olay, çok derin bazı çelişkilerin su yüzüne çıkan belirtileri olabilir. Demokratik muhalefetin örgütlü ve güçlü olduğu bir dönemde böylesi çelişkiler, çok rahat halkın hanesine kanalize edilebilirdi. Ama şimdi, faturası halka ödettiriliyor. ANAP kongresinde, MHP'liler üstünlüğü sağlamış. Sanki Özal'ı vuranlar, o çevreden değiller. Bundan sonra, halkın işi, daha da zor olacak, demektir...

     Sizlerin Ankara'da olduğunuz sıra, TAYAD'ın yan çizdiğini, duyduk. İHD'nin çatısı altında kalmaya mı karşı çıkmışlar, nedir. Bu anlayışları anlayamıyorum. Bunun, kimseye yararı yok. Demokratik muhalefette kıskançlık değil, güçlerin birliği ve sınırsız bir özveri gerekiyor. Bu dernek, bu anlayışı ile, kendini geniş kamuoyundan tecrit edecek. Önderlik, kendini zorla kabul ettirmeye çalışılarak elde edilmez ki; pratikte elde edilir. Bu da kolay bir iş değildir. Bazıları, kendilerini 'doğal lider' olarak görüyorlar. Sanki Tanrı vergisi ve sanki doğuştan elde ediliyor. Ve sanıyorlar ki, herkes, onların lider olduğunu kabul etmek zorundadır. Kabul etmez isen, lanetler yağdırılır üzerine. Yaftalar asılır. Böylesini gördüm mü veya duydum mu, kızıyorum. Bunlarda, sübjektivizm, öldürücü hastalık düzeyindedir. Sübjektivizm ile yol yürünmez.

     25 haziran, 20.00: Ayşe'ye mektup yazdım. Biraz volta attım. Gidip, 'Eğitim Üzerine' adında, ünlü bir Sovyet eğitimcisinin kitabını okumaya devam ettim. Daha önce kitabını okuduğum Makarenko'nun devamcısı bir eğitimci olarak biliniyor.(*****) Çocuk eğitimini içeriyor, ama derleme biçiminde. Yararlanıyorum. Okumalısın, diye ısrar edemem. Öğretmen tanıdıklara ise, ısrarlı bir biçimde öneririm...

     Bu bir haftada, oldukça çok para harcamışız. Ama gerekliydi. Para konusunda, yeterince katkıda bulunamamaktan dolayı bir rahatsızlık duyuyorum...Bu tür sorunların yaşanmasının da etkisiyle, bazen oturup sohbete daldığımız sıralar, 'çözüm yolları' düşünürüz! Ama hep, geçmişe yönelik olur. Bekarlar 'Ulan, evlenip devrimcilik yapmak varmış'. Parası kısıtlı olanlar 'Ulan, önce zengin olmak, sonra devrimcilik yapmak varmış'. Ağır ceza alanlar 'Ulan, revizyonist olmak varmış' vb. Aslında, kimse ciddi ciddi düşünmez bunları. Veya düşünmediğini anlatmaya çalışır. Gerçekte ne düşünüp-düşünmediğini ise, tahliye olduktan sonra dışarıya adımını attığı anda görürüz. Ondan önce, ne söylense yalandır, derim. Hapishane bu...

     26 haziran, 14.30: ...Yeni Adalet bakanı, Uşak ANAP Milletvekiliymiş. Bu da, Sungurlu ile aynı türküyü söyleyenlerdenmiş. Ha anan kadın, ha kadın anan...Bir şey değişmiyor yani...Bizim Uşaklılar tanıyorlar. Pek iyi şeyler söylemiyorlar. Bir şey değişmeyecek yani. Yaşantımız, aynen sürecek...

     Hala boğazım ağrıyor. Açlık süresince, dilin üzerinde açıkça görüldüğü üzere, iç-dış üst hücreler tekmil ölüyor. Hem de kalınca. Yemek yemeye başladıktan sonra, o üst hücreler dökülmeye başladı. Dilde yaralar açıldı, yer yer çatladı. Bu, sanırım, boğazdan aşağıya doğru da oldu. Dil, tad alma duy(g)usunu yitirecek...(5)

     01-04-07-20-26/Haziran/1988-Aydın”

     08.11.2020/Datça

     Mehmet Erdal

     (*) Bu bölümü yazarken, telefon açıp sormam üzerine, Kemal Kaşkar arkadaşım, yangının 20 Mayıs günü öğleden sonra, saat 16.00 civarı çıktığını, söyledi. Ramazan Bayramı ise 17-18 ve 19 Mayıs günleri idi.

     (**) Bu yangının çıkışı, benim açımdan, üzerinden 32 yıl geçmesine karşın, hala 'gizem'ini korumaktadır. Bu olay ile ilgili olarak, 'her şeyi bilen' birisi, şu veya bu biçimde, herhangi bir yerde, somut herhangi bir şeyler yazdı mı, bilemiyorum; o günlerde, tünel kazılması sürecinde, tünele dair hiç bir şeyden haberi olmayan benim gibiler için, bu yangın, çok farklı olasılıkları içinde barındıran 'gizemli' bir olaydı.

     (***) Sabri OK'un, tahliye olduktan sonra, bir dönem, PKK adına , PKK'yı temsilen Devlet ile Oslo'da görüşmeleri yürüttüğü, M. Can Yüce'nin ise daha tahliye olmadan PKK'dan ayrıldığı ve bir çok kitap yazdığı, söyleniyor. (Bknz: Google)

     (****)1984'te, Buca Bölge cezaevi Eski Bölüm 4. Koğuşta iken, İstanbul'da başlayan, Devrimci Sol'dan ve TIKB(Türkiye İhtilalci Komünistler Birliği)'den bazı mahkumların öldüğü Ölüm Orucuna eklemlenen SAG yapmış; bu eylemimiz, toplam 39 gün sürmüştü.

     (*****)

(1) 01.06.1988

(2) 04.06.1988
(3) 07.06.1988


(4) 20.06.1988
(5) 26.06.1988
                                                         







3 Kasım 2020 Salı

2020.11.03.DATÇA BELEDİYE MECLİSİ KASIM AYI OLAĞAN TOPLANTISI

  Hiç yorum yok

 

     DATÇA BELEDİYE MECLİSİ KASIM AYI OLAĞAN TOPLANTISI

     Belediye Başkanının 09.31'de salona girmesiyle, toplantı başladı.

     Toplantıya CHP-9, AKP-3 ve MHP-2 meclis üyesi; yerel basın-2 ve biz izleyiciler, salon içinde 10, ki bir ara 11 ve hatta 12'ye çıktı, artı salon dışında da sayısını bilemediğimiz kadar kişi katılım sağladı.

     ***

     Başkan, biz izleyicilerin sayısal durumuna atıfta bulunarak, açış konuşmasına başladı. Başkana göre, bu salonda da sosyal mesafe kuralına uyulmalı idi. Bu çok önemli idi. Bugün bu kalabalığı kabul edebilirdi ama bu durum, böyle devam eder ise, bundan sonraki toplantılar için önceden 4-5 kişiyi tespit etmek ve yalnızca o tespit edilen kişileri salona almak, yoluna gidebilirlerdi...

     Başkan, devamında, öncelikle sizlere bir kaç konudan söz etmek istiyorum, dedi ve sözlerini sürdürdü: Meclis üyelerine, basına ve gerek salonda hazır bulunan gerek canlı yayında toplantıyı izleyen izleyicilere sevgi ve saygılarımı, sunuyorum. Son günlerde yaşanmış olan depremde ölenlere Allahtan rahmet ve yaralılara acil şifalar diliyorum. En iyi dileklerimi sunuyorum. 2020 yılı, pek çok bakımdan çok kötü bir yıl oldu. Elazığ depremi, kadın cinayetleri, çocuk tacizleri... gibi. Bunlar, ciddi boyutlara ulaştı. Umarım, 2021 yılı, iyi bir yıl olur.

     Her yaşanan depremden sonra her birimiz, gerekli dersleri çıkarıyoruz, diyoruz. Hani, herkes, her toplum hak ettiği gibi yönetilir, diye bir söz var ya... Hangimizin evinde, ben de dahil, deprem yardım çantası, hani el feneri gibi bir şeyler var? Hiç birimizde!.. Ben bu meclisten seslenmek istiyorum; hepimizin bir ailesi var. Olacak bir depremde aile, köy... olarak nerede toplanacağız? Yok!... Bunları konuşmak ve dillendirmek, gerekiyor. Kadere inanıyorum. Ben, inanıyorum... Ama kadere inanmak, her şeyi oluruna bırakmak mıdır? Deprem öldürmez, çürük bina öldürür, diye bir söz var... Umarım, İzmir depremi herkese ders olur. Gerekli dersleri çıkarırız...

     Muğla 'Deprem Çalıştayı'nda jeofizik mühendisleri açıkladı; Muğla'da, en çok altı (6) şiddetinde bir deprem olabilirmiş...

     Fen işlerinin yaptığı yol-parke çalışmaları, devam ediyor. Pandemi nedeniyle Mart ayında çalışmaya başlanamamıştı... Reşadiye'deki yol çalışmaları da devam ediyor... Bunların dışında, sizlerle bugüne kadar paylaşmamıştım; çok amaçlı bir salon inşaatı düşünüyorum. Emecikli gençlerin benden bir talebi vardı... Başkanım, bize bir spor yeri yapın, şeklinde. Şu anki Emecik Camisinin yanında bizim 5200 m2'lik bir yerimiz var. İsmet Tekinalp adında hayırsever bir yurttaşımız da, bana, Datça'yı çok seviyorum, Datça'ya iyi bir şey yapayım, diyordu. Proje oluşturuldu. Bu hafta Çevre ve Şehirciliğe yollayacağız. Umarım, onaylanır, gelir ve 2021 yılına yetiştiririz... Bedeli üç (3) milyon civarındadır.

     Yapılacak olan pazar yeri ile ilgili bir gelişmeyi paylaşmak istiyorum: Ben, Fenerbahçeli değilim. Kimseyi tanımam. Galatasaraylıyım. Gerçi, onu da çok fazla izlemem. Şimdi onu da bıraktım. Açık söyleyeyim, nedeni siyasidir. Bunu açıklamaktan çekinmem. Bana bir öneri geldi: Kaleci Volkan isminde, geçmişte Fenerbahçe'de oynamış. Ülkenin pek çok yerinde pazar yerleri yapmışlar. Pazar yerini yaparken de belediyeden hiç bir şey talep etmiyorlarmış. Sadece pazar yerindeki tezgah sahiplerinden, bizim burada pazarcı, üretici, giyim pazarını oluşturan arkadaşlarımızdan, manavlarımızdan, onlara tahsis ettikleri yerlerin bedelini alaraktan pazar yerini inşa ettiklerini, bunun pek çok yerde örneği olduğunu, bizlere anlattılar. Bize böyle bir teklif geldi. Meclis uygun bulursa, sizlere de böyle bir pazar yeri yaparız, denmişti. Yalnız onlar, pazarın iki gün olmasını, istiyorlar. Ben de onlara, köylü pazarı bir gün, Cumartesi pazarı bir gün olabilir, dedim. Yine biz İki kat otopark istiyoruz, onlar bir kat otopark, bir kat pazar yeri ve en üstte de daimi açık kalacak iş yerleri olacak şekilde bir öneri sundular. Projeyi çiziyorlar... Umarım, ortak akılla bir pazar yeri oluşturabiliriz... (Not: Başkanın da konuşmasının bir yerinde adlandırdığı gibi, Sosyete Pazarı olarak da bilinen bu kısmen özelleştirilmiş pazar yerinin, uzun dönemde, oldukça küçük bir yerleşim birimi olan Datça'da, Datçalı üreticiler ve küçük esnaf başta olmak üzere ne gibi sonuçlar doğuracağı, üzerinde ciddi olarak düşünülmesi gereken bir noktadır. M.Erdal)

     Evet, buraya kadar olan, bir açılış konuşması olarak değerlendirilmelidir. (Saat 10.01)

     Bugün, önceden ilan edildiği gibi, üç(3) gündem maddemiz vardı. Ancak, geçenlerde buraya gelen İzmir/Gaziemir Belediye Başkanı'nın, bize 'Kardeş Belediye' önerisi var. Bu konuda meclis kararı gerekiyor. Bunu gündem maddesi olarak öneriyorum. Kabul ediyor musunuz? Oy birliği ile 4. madde olarak kabul edildi.

     ***

     Grup başkan vekillerine söz verildi:

     MHP Grup Başkan Vekili Serdar Ören: Serdar Ören, Cumhuriyetin 97. yıl dönümünü 'sevinç' olarak nitelendirip, kutladı; buna karşılık, 100'e yakın ölümün olduğu İzmir/Seferihisar depremini ise 'hüzün' olarak nitelendirdi ve ölenlerin yakınlarına baş sağlığı, yaralılara acil şifalar, diledi. Ayrıca Mersin, Hatay gibi bazı yerlerde PKK'lıların çıkardığını söylediği yangınlardan dolayı çıkaranları lanetledi. Köy yerleşim ve gelişim alanları olarak bilinen yerlerdeki geçici ruhsatlı 1+1'ler konusunun çözüldüğünü duyduğunu, bu konuda çaba gösteren CHP ve AKP grup başkan vekillerini kutladığını sözlerine ekledi. Hayırlı olsun, dedi...

     AKP Grup Başkan Vekili Haluk Laçin: Bu Kasım ayı toplantısının, hayırlı olmasını, dileyerek söze başladı. Serdar Ören'in söylediklerine katıldığını, söyledi. İzmir depremi konusunda üzüntülerini dile getirdi. Belediye Başkanının konuşmasına atıfta bulunarak, pandemi süresince çok dikkatli olunması gerektiğine vurgu yaptı...

     CHP Grup Başkan Vekili Can Canbey: Toplantının hayırlı olmasını, diledi. MHP ve AKP grup başkan vekillerinin konuşmalarına katıldığını, söyledi. Ek olarak, geçen haftalarda Ağrı'da öldürülen Astsubaya atıfta bulunarak, terörü lanetledi; bu konuya ısrarla değineceklerini, söyledi... Belediye Başkanının depremde bulundurulması gerektiğine vurgu yaptığı 'Deprem Çantası'na sözü getirerek 'Belediyemiz bu konuda bir karar alır ve deprem çantası bulundurmayı zorunlu hale getiri ise, BİZ MÜTEAHHİTLER buna uyar ve daireleri teslim anında her daireye bir deprem çantası koyarız' dedi. (Not: Datçalıların 'Kamu görevi' görsün diyerek meclise gönderdiği bir belediye meclis üyesi, hem de belediyeyi yöneten bir partinin grup başkan vekili, bir meclis toplantısında, evet, bu cümleyi kurdu. İnanılır gibi değil! M.Erdal) Saat 10.17

     Belediye Başkanı: Atladım. Geçici ruhsatlı yapılar konusunda bir belediye başkanının görüşlerini duymak istersiniz, diye düşünüyorum.

     Evet, Datça'da doğmuş ve büyümüş bir yurttaş olarak, Gürsel Uçar olarak, Datça'nın doğal güzelliklerinin bozulmamasından yanayım. 40.000 nüfus sloganımız var. Her yerin imara açılmasına karşıyım. Bu binaların bu şekilde yapılmasına karşıyım. Geçmişte hatalar yapıldı. Özür dilemiyorum. Özür dilemek, bana göre, karşıdakinin gönlünü almaktır. Önemli olan bir daha hata yapmamaktır. Pandemi nedeniyle, her şeyin yeterince takipçisi olamadık. Bu olaylar doğru değil. Ben, daha öncede söyledim; vicdanı ile karar veren, vermeye çalışan birisiyim. Sabahattin Ali'nin bir yazısını okumuştum. Ona atfen söylüyorum, ben vicdanı olduğu için solcu oldum. Ortada mağdur olanlar var. İnsanların evi yıkılmış . Ağlıyorlar. Mağduriyetleri gidermek adına, bütün bunlar. Ankara'da da söyledim. İmar planları yapılmadan, ister 2,3,4 ya da ister 8 olsun, bu yapılaşmaya karşıyım. Önce imar planı çıkarılmalı. İşte Karaköy'ün ve Cumalı'nın imar planları hazırlanıyor... Askıya çıkarılacak. ..Yalnızca bu mağdur konumunda olan dosyalar için. 22 mi olur, 20 mi olur, 18 mi, 19 mu...bilemiyorum. Oturup konuşuyoruz. Yapmayın, kıymayın Datça'ya, diyoruz. Bazı arkadaşlar, değişikliğe gittiklerini söylüyorlar. Bir daha asla benzeri ruhsatlar verilmeyecek... Bu Milat olacak... (Not: Başkanın konuşması, bu çerçevede, 14 Ekim günü Belediye binası içindeki olayı da içererek, bir süre daha devam etti. M.Erdal)

      Saat 10.27

     ***

     Toplantının resmi gündem maddelerine geçildi:

     1-2021 yılı hazırlık bütçesi ile ilgili plan ve bütçe komisyonu raporu okundu, görüşüldü ve madde madde oylandı; 40 milyon olarak kabul edildi.

     2-2021 yılı tarife ve harçlar ile ilgili plan ve bütçe komisyonu raporu görüşüldü, oylandı ve küçük bazı değişiklikler ile kabul edildi.

     3-2020 yılı bütçesinin yetersiz bölümlerine aktarma yapılması konusu görüşüldü, oylandı ve kabul edildi.

     4- Gaziemir belediyesinin 'Kardeş Belediye' olma konusunda bütün belediye meclis üyelerine gerekli araştırmayı yapma görevi verilmesi oylandı ve kabul edildi. Saat 11.08

     ***

     Toplantı bittikten sonra, öncekilerde olduğu gibi biz izleyicilere konuşma hakkı verileceği beklentisi vardı; ama öyle olmadı. Toplantı biter bitmez, AKP ve MHP meclis üyeleri salonu terk ettiler. Bir izleyicinin söz istemesi üzerine, Belediye Başkanı, bundan böyle, pandemi nedeniyle izleyicilere söz hakkı verilmeyeceğini; söyleyecek sözü olanların Kent Konseyi temsilcisine söyleyeceklerini ileteceğini ve Kent Konseyi temsilcisinin de, toplantının resmi bölümü bittikten sonra, bu iletilenleri meclise sunacağını, açıkladı. (Not: Böylece, pandemi gerekçe gösterilerek, izleyicilerin, resmi bölümün bitiminde de olsa dertlerini doğrudan ve birinci ağızdan meclise sunması dönemi rafa kaldırılmış, oldu. M.Erdal )

     İzleyicilerin toplantı salonu içinde ama son anlarda sorduğu bir soruya karşılık olarak, Başkan, bakanlıktan gelen ve 1+1'ler olarak bilinen geçici yapılaşmaya ilişkin belgeyi kamuoyu ile paylaşabileceğini, söyledi.

     03.11.2020/Datça

     Mehmet Erdal.