24 Şubat 2020 Pazartesi

2020.02.25.PAZAR YERİ YAZILARI-6/HADİ BANA EYVALLAH!

  Hiç yorum yok

     PAZAR YERİ YAZILARI-6/HADİ BANA EYVALLAH!
     2005 yılı yaz sezonunda, CHP İçmeler Belediye Meclis üyesi Fesih beyin ayarlaması nedeniyle, önceki yıllarımdan farklı bir yerde de olsa tezgah açabilmiştim.
     O sezon, başkaca herhangi bir sorun yaşamadım.
     Kış aylarında, İçmeler Pazar Yerinde tezgah açmaya devam ettim.
     2006 yılı Yaz Sezonu geldi.
     Bana, bu kez daha başka bir yer tahsisi yapıldı. Önceki yıla göre daha iyi bir yerdi.
     Her hafta Çarşamba günleri gidiyor ve tezgahımı açıyor, turist ağırlıklı müşterilere satışımı yapıyor ve akşam tezgahları topluyor, pazar yerinden ayrılıyorum.
     ***
     Tezgah açtığım yerin bir tarafında, benim yüzümü müşteriye döndüğüm halimi düşünün,sol tarafında, boş bir yer var; gelen giden ve tezgah açan yok; sahibini tahmin edebiliyoruz ama kimin tezgah açacağını bilmiyoruz.
     Yerin gerçek sahibi, muhtemelen İçmeler Belediye personelinden birisi; kendi adına kayıtlı olmamasının herhangi bir anlamı yok. Kontrol ve o yer ile ilgili tasarruf hakkı, onda. Bundan zerrece kuşkumuz yok.
     2006 yılında da, yer dağıtımında, bazı yönlerden değişen bir şeyin olmadığını biliyoruz; İçmeler Belediyesi, bu yıl da, İçmelerin yerlilerine yönelik 'pozitif ayrımcılık'(!) çerçevesinde ön taraflardan yer verdiği gibi personelini de 'koruyup kollamaya' devam etmiş ve isteyen her birine, hiç şüphesiz belediye içindeki konumuna ve 'ehemmiyet derecesine' göre, uygun olan yerlerden yer tahsisi yapmıştı. İşte, yanımdaki yer böyle bir yerdi ve pazarcılar açısından, öyle, aman bu yeri kaçırmayayım, denilebilecek bir yer olmadığından, hala boşta duruyordu.
     Pazarcılık yapanlar bilir, tezgah açtığında, o gün komşun gelmez ise, işin haraptır; hava yağmurlu ise yağmura, yok hava güneşli ise güneşe açıksındır; deneyimle sabittir, eğer benim gibi tekstil ürünleri satıyorsan ve önlem almaz isen, faturayı çok ağır ödersin; ya yağmur ya da güneş, o gün hangisi söz konusu ise, mallarını hurdaya çevirir. Bu nedenle, komşunun gelmeyeceğini öğrendiğin ya da anladığın an, somut bir çözüm bulmak zorundasın.
     Ben de ne zamandır öyle yapıyordum; boş olan yerin öte yanındaki pazarcı arkadaş ile aramızda kalan boş yerin üstünü bir biçimde kapatıyordum ve haliyle, orayı ortaklaşa kullanıyorduk.
     Bir gün, zaman zaman arada bir yapıldığı gibi zabıtalar kontrole çıkmışlar; her zamanki gibi, o yerin boş olduğu ve çok doğal olarak, komşuları olmamız nedeniyle oraya tezgah açtığımızı söyleyecek ve olay geçiştirilecek, sanıyorum. Ama hayır, bu kez, biz pazarcıların, cüssesi nedeniyle 'Minik' diye tanımladığımız ve kendisinin MHP'li olduğunu hiç saklamayan bir zabıta var gelenlerin başında; elinde yer numaralarının ve o yerlerin kimlere ait olduğunun yazılı olduğu bir liste. Aşağıdan doğru geldi, geldi ve yanımdaki yeri sordu. Boş, ama şu şu nedenlerle biz tezgah açıyoruz dedim. Aslında, gerçeği, o yerin kime verildiğini ve neden hala boş olduğunu bal gibi biliyor; ama yok, o yere tezgah açanlardan birisi benim ya, kaldırın, boşaltın burayı, kontrol var, dedi
     Haydaa...Saat bilmem kaç olmuş, müşteriler pazara girmiş, bu saatte olacak şey değil, söylediği. Olmaz, dedim. Sinirlenmeye başladım. Neden yaptığını biliyorum. Başka boş yerleri geçiştirdiğini hepimiz biliyoruz ve görüyoruz. Ama yok, kaldıracaksın, dedi. Kaldırmıyorum, dedim. Döndü ve hızlıca geldiği yöne doğru çekti gitti.
     'Minik', bu; her pazarcının ciğerine kadar bildiği ve yıllar önce, Muğla'nın bir ilçesinden ayağındaki yırtık ayakkabılarla İçmelere geldiği, belediyeye girdiği ve ondan sonra, Tanrının yürü ya kulum, dediği için, bugün altında sıfır kilometre arabayla dolaştığı konuşulan; yıllarca, ben de dahil olmak üzere, pazarcılardan, eşine, çocuğuna ve kendisine istediği her şeyi alan; aldıktan sonra, hallederiz,deyip, yürüyüp giden ve bir daha, o aldıkları ile ilgili herhangi bir şey sorulamayan birisi.
     Biraz sonra, yanında iki polis, çıktı geldi. Polislere, işte burası, dedi, burası boşaltılacak. Polisler, kibar, onlar da her şeyin farkındalar, boşaltın, dedi. Öfkeden yüzüm kıpkırmızı ve tir tir titriyorum. Ağzımı açacağım ve içimdekileri kusacağım, olmayacak. Alacağım, başıma püsküllü belayı. Kardeşim, aşağıda kendilerine ait yerleri kiraya vereceklerine, buraya pazarcı versinler, dediğimi anımsıyorum. Kimin yeri varsa ve kiraya veriyorsa..., demesin mi, bizimkisi...Aha, bu sözden sonra susulmaz idi artık, kimin yeri varsa aşağılarda ve kim bu yerleri kiraya veriyorsa ...bilmem ne olsun mu? dedim. Anladı, söylenen çok ağırdı; çünkü bu konuşmalara tanık bütün pazarcılar pazar yerinde olup biten her şeyi çok iyi biliyor ve o da pazarcıların bütün bunları çok iyi bildiğini biliyor. Ettiğim laf, yenilir yutulur cinsten değildi, ama yerini bulmuştu. Polisler, tamam kardeşim, tamam, kavganıza sonra devam edin, ama şimdi boşaltın yeri, dedi. Yapılacak bir şey yoktu. Toplamaya ve her şeyi kendi tezgahımıza yerleştirmeye başladık.
     ***
     Bizim 'Minik, kontrol işini bitiriyor, belediye binasına dönüyor; bir önceki yıl benim yer için uğraşan sekreterin yanına çıkıyor, sizinki, diyor, hepimize sinkaf etti. Bunu, o gün değil, bilahare, belki bir hafta sonra, belki daha da sonra yanıma gelen sekreterin eşi söyleyince, öğrendim. Şaşırdım. Yalan, dedim, aha arkadaşlar tanıktır, ben aşağılarda yeri olup da kiraya verenlere yönelik ettim o lafları; polisler de duydular.
     Hem suçluydu 'Minik', hem de güçlü olmaya çalışıyordu. Aklınca, ortalık kızıştırıyordu ve yandaş bulmaya çalışıyordu.
     Bu tartışmadan sonra şunu anlamıştım; İçmeler belediyesinde herkesin her şeyden haberi vardı. Bir başka deyişle, bir önceki yıl, Dursun Kaplan'ın benim yerimi iptal ettirdiğini ve benim, bilahare bir başkası üzerinden sorunu çözdüğümü, unutmamışlardı. Akıllarınca, tamam, diyorlardı, buna yüklenebiliriz. Aklıma, bir yıl önce, ağabeyi CHP İçmeler Belediye Meclis üyesi olan bir zabıtanın, bir nedenle yüz yüze geldiğimizde, yanındaki bir meclis üyesine dönerek, aha bu var ya bu, Dursun Kaplan ile kapışmış, dediği geldi. Evet, herkes her şeyi biliyordu. Arka planda neler olup bitiyordu, yoksa ben mi kuruntulu birisi olmuştum, bilemiyorum; giderek, bunlar, elbirliği ile beni bu pazarda yaşatmayacaklar, diyerek, beynimde kendimi kurup durmaya başladım.
     Benzer hallere düşenler bilir, böyle bir psikoloji içerisine girince, çok doğal olarak, her şeyi sorgulamaya başlıyorsun; ben de öyle yapmaya başladım.
     ***
     O yıllarda, belediyeler, biz pazarcılardan, bir kart parası ve bir de günlük işgaliyeler alıyorlardı. Kart parası adı altında alınan hatırı sayılır bir paraydı ve iki taksit halinde tahsil ediliyordu.
     2006 yılı yıllık kart parası 3600 TL. idi ve 1800+1800 TL. olarak tahsil edilecekti. Buna her hafta makbuzla toplanan işgaliyeleri ekle, eder, takriben 4500 TL. Artı mazot, artı çay, su, WC, artı zaman zaman zabıta öncülüğünde toplanan bağışlar, artı bedavacıların aldıkları...oldu mu sana şu kadar tutar. Bu çıkar mı? Çıkar ise, bize ne kalır? Evet, belki de artık bu pazar yerini bırakma zamanı...
     Böyle böyle hesap kitap yapa yapa önce kendimi bu konuda ikna ettim ve sonra da, bu konuda zaten kafası karışık olan ve ikide bir, İçmeler Pazar Yerinden bir şey kalıyor mu bize? deyip duran eşim ile oturup konuştuk. Tamam, dedik, bu yaz sezonu sonu bırakalım İçmeler Pazarını ve Datça taraflarında yeni yerler bakalım, kendimize.
     Sezon bitti ve elveda İçmeler, dedik.
     Bırakış, o bırakış.
     Ama, İçmeler, bizi bırakmadı.
     Geçmiş, daha doğrusu geçmişte kaldığını sandığımız pek çok şey, gölgemiz gibi, bizi takip eder; etti de...
     ***
     Kasım ayı başları, İçmeler Pazarına çıkmıyorum artık ama Cuma günleri kurulan Marmaris Pazarı için Datça'dan geliyorum Marmaris'e, bir gün öncesinden; yavaş yavaş malları taşıyorum ikinci kata, tezgahı açıyorum ve sonra da ilçe merkezindeki bazı tanıdıkları dolaşıyorum; çay, kahve içiyoruz ve dereden tepeden sohbet ediyoruz.
     Bu gelişlerin birisinde, kesin tarihi anımsamıyorum, yerel 'yenisayfa' gazetesinin bir sayısında, CHP'li İçmeler belediye Başkanının gazetenin yazı işleri müdürüne verdiği ve konusu İçmeler Pazar Yeri olan yanıtı okudum; ilgimi çekti ve ardından, aynı düzlemde düşündüklerimi yazmaya karar verdim.
     Sigorta işlerimizi yapan ve aynı zamanda Çağdaş Marmaris Gazetesinde de zaman zaman yazan, ÖDP'den arkadaşıma söyledim bu düşüncemi; olur, dedi. Gazetenin sahibi Sadi beyi tanıyormuş, yaz, ben iletirim, yayınlar, dedi. Anlaştık, dedim ve yazıp verdim.
     '' Sayın Sadi Bey,
     CHP'nin yönetimde olduğu İçmeler Belediyesi sınırları içerisinde her Çarşamba günü kurulan pazar yerinde yaşanan ve bu pazar yerinde bir biçimde tezgah açan bütün pazarcıların en ince ayrıntısına kadar bildiği olaylar ('Dönen dolaplar' demek daha doğru olabilir) üzerine köşenizde yazdıklarınızı ve Belediye Başkanı Yavuz Çokberkit'in 'açıklamalarını'(!) okuyunca; bir pazarcı olarak, bu pazar yerinde yaşadıklarım ve tanık olduklarım çerçevesinde görüşlerimi, düşüncelerimi ve önerilerimi yazıya dökmeyi ve sizin aracılığınızla kamuoyuna sunmayı gerekli gördüm.
     Gazetenizin 10 kasım 2006 tarihli sayısındaki yazınızın bir yerinde 'Mayıs 2006'da...kura bile çekildiğini biliyoruz' diyorsunuz; bu doğru değildir. İçmeler Belediyesi sınırları içerisinde her Çarşamba günü kurulan pazar yerinde bırakın 2006 yılını, 2005 ve daha önceki yıllarda bile hiç bir zaman, yerler, kura çekilerek belirlenmemiştir. Kura çekilerek yer dağıtma olayı, kolayca anımsanabileceği üzere, Marmaris Belediyesince, 2005 yılı içerisinde, şu anki pazar yerinin restorasyonu bittikten ve hizmete açılmasına karar verildikten sonra gerçekleştirilmiştir. Ah keşke, İçmeler belediyesi, Armutalan Belediyesi ve Beldibi Belediyesi de yer dağıtımını kura çekerek gerçekleştirebilseler. İnanın, bu biçimdeki bir yer dağıtımı, bir ölçüde de olsa yolsuzlukları önleyebilir.
     İçmeler belediye başkanı Yavuz Çokberkit size gönderdiği ve sizin gazetenizde 16 kasım 2006 tarihinde yayınlanan yanıtında '...Tabi ki Belediye kanununun bize vermiş olduğu yetkiye dayanarak ve hemşehricilik hukukunu göz önünde bulundurarak...kasabamız esnafını yararlandırmaya çalıştık' diyerek, bir biçimde, hem böyle bir kura olayı olmadığını hem de yer dağıtımının hangi çerçevede yapılmaya çalışıldığını ifade ediyor.
     Çok safiyane bir yaklaşımla ele alındığında, seçimle iş başına gelen ve hiç şüphesiz yeniden seçilme düşüncesi ve kaygısı olan bir belediye başkanının, bir yönetimin, bir partinin... böyle bir konuda da öncelik hakkını hemşehrilerine, yani oy kullanma hakkı bulunan seçmenlere tanıması anlaşılabilir ve çok da yadırganmaması gereken bir şeydir.
     Nitekim, bizim, bu yaklaşım biçimine, eğer 'bu yaklaşım biçimi bu duygularla ele alınmış ve uygulanmıştır' denilirse, herhangi bir itirazımız yoktur ve olamaz da.
     Peki, Belediye Başkanı, Belediye meclis üyeleri, belediye çalışanları, yönetimi elinde bulunduran parti olarak CHP veya bu yaklaşım çerçevesinde bu pazar yerinden yer edinmiş yerli (İçmelerli) bir esnaf...vb. herhangi bir kişi çıkıp da bunun böyle olduğunu söyleyebilir mi?
     'ESNAF' KİMDİR?
     Dikkat edilirse, Belediye başkanı '...kasabamız ESNAFINI yararlandırmaya çalıştık'(abç) diyor.
Biz,pazarlara tezgah açarak yaşamaya çalışan esnaf olarak, 'ESNAF' denilince ne anlıyoruz?
     Bize göre 'ESNAF', vergi kaydı bulunan ve Esnaf ve Sanatkarlar Odasına üye olan veya üretici belgesi sahibi olan ve de en önemlisi, yaşamını bu yolla devam ettirmeye çalışan kişidir.
     Sayın başkanın açıklaması çerçevesinde 'Hemşehricilik hukuku...' noktasından hareketle öncelikle İçmelerli esnafa yer tahsisi yapılsa bile, eğer her şeyin yasalara ve kamu vicdanına uygun olmasına özen gösteriliyorsa, bu kişilerin bu belgelere ve bu konuma sahip olup olmadığına bakılması gerekmiyor muydu? ((Şimdi, sayın Belediye Başkanı, İçmeler Belediyesi denetimindeki pazar yerinde tezgah açan (İçmelerli veya değil) kişilerden kaç kişinin bu belgelere ve bu konuma sahip olduğunu rakamsal olarak kamuoyuna açıklayabilir?))
     Bu da yetmez, 'öncelik hakkına' sahip bu kişiler bu belgelere ve bu konuma sahip olsalar bile, kendilerine pazar yerinde yer tahsisi yapılabilmesi için, yürüttükleri işleri pazar yerinde de yürütebilme koşuluna sahip olunup-olunmadığına bakılması gerekmiyor muydu? (Yani, sizin yazınızda belirttiğiniz gibi bir pansiyon sahibine ve biz ekleyelim, bir kuyumcuya, bir restoran sahibine...hem de 'öncelikle' yer tahsisi yapılması nasıl açıklanabilir? Bu konuma sahip bu kişiler, bilinen koşullardaki pazar yerinde bu işlerini nasıl icra ederler?
     Onyıllardır İçmelerde yaşayan ve İçmelerde yaşayan hemen hemen herkesi çoluk çocuk tanıyan Belediye Başkanının, Belediye Meclis üyelerinin, yönetimdeki parti olarak CHP'nin 'kişilerin beyanı esastır' diyerek, yer tahsisi yaptıkları bu kişilerin bu koşullara sahip olup-olmadıklarını bilemeyecekleri ve niyetlerini sorgulayamayacakları yollu olası savunmaları inandırıcı ve ikna edici olamaz.
     KİMLERE YER TAHSİSİ YAPILMADI Kİ?
     10 kasım 2006 tarihli yazınızın bir yerinde, görüştüğünüz bir pazarcı arkadaşın ağzından '...öğretmenden, memurdan, devlet memurundan pazarcı olur mu? Siz o partinin sempatizanı iseniz sizin de mutlaka tezgahınız vardır' diyorsunuz.
     Esnaf konumuna sahip olmayan kişilere yer tahsisi yapılıp yapılmadığına ilişkin olarak, yukarıdaki bölümde, konuya tam anlamıyla açıklık getireceğine inandığımız bir soru sormuştuk.
Bu konuya getirmeye çalıştığımız açılım çerçevesinde, '... öğretmenden, memurdan, devlet memurundan...' başka daha kimlere ve kimlere, 'esnaf' olmamasına rağmen yer tahsisi yapıldığını ortaya çıkarmak için çok net bir soru daha sorabiliriz: Belediye veterinerinden Başkanın sekreterine, Belediye Zabıta Amirinden Belediyenin Avukatına...kadar belediye personelinden, Belediye meclis üyelerinden, Belde CHP yöneticilerinden...herhangi bir kişi çıkıp 'Arkadaş, bir biçimde kontrolü bende olan ve kazancı benim cebime giren bir karış tezgahım yotur.' diye kamuoyuna açıklama yapabilir mi?
     'Esnaf' konumunda olmayan kişilere yapılan yer tahsislerini yalnızca 'parti sempatizanı' olmakla açıklayabilir miyiz? Onun taktirini kamuoyuna bırakalım.
     HERKES HER ŞEYİN FARKINDAYDI!
     Şimdi, gerekçe ne olursa olsun, 'esnaf' konumunda olmayan veya 'esnaf' olup, farklı nedenlerle, pazar yerlerinde bu işini icra edemeyecek onlarca kişiye pazar yerinde istedikleri kadar yer tahsis edilirse ve sonra da çıkıp, olup biten yolsuzluklar karşısında '...iyi niyetimizi suistimal eden bazıları...' diye açıklama yapılırsa, konum ne olursa olsun, inandırıcı ve ikna edici olunamaz.
     'Esnaf' olmayan veya 'esnaf' olmasına rağmen pazar yerlerinde bu işini icra edemeyecek olan bu kişiler, kendi adlarına veya kendi sözlerinden çıkmayan bir yakını adına tahsis edilmiş bu yerleri ne yapacaklar? Amiyane deyimle, turşusunu kuramayacaklarına' göre, elbette 'esnaf' olan ama bir türlü kendi adına yer tahsisi sağlayamayan kişilere belli bir bedel karşılığı kiraya verecekler.
     Nitekim de böyle olmaktadır.
     Bütün bunlar, öngörülemeyecek kadar zor ve karmaşık şeyler midir? Keza, bugüne kadar, bir Allahın kulu çıkıp da bunun böyle olacağını ve olduğunu dile getirmemiş midir? Sanmıyoruz.
     Bizce bu noktada 'maksat hasıl olmaktadır'. Yani, farklı neden ve kaygılarla, bir biçimde, birilerine geçilen 'kıyak' gerçekleşmiş olmaktadır. Sayın Başkan, bu 'Al gülüm-Ver gülüm'ün olduğunu bir biçimde doğrulamakla birlikte, 'Rüşvetin belgesi mi olur P...?' sözünü sanki hiç duymamış gibi, bu alış verişi kanıtlayacak ve hukuken geçerli olacak bir belge aramakta ve istemektedir. Ne diyelim?
     ÇÖZÜM İSTENİYOR MU?
     Sizin gibi, belki sizden daha çok, biz de 'Üzüm yemek istiyoruz, bağcıyı dövmek değil.'
İçmeler Pazar yeri dahil kendi adına yer tahsisi yapılan yerlerde tezgah açan ve yaşamını bu yolla devam ettirmeye çalışan bir 'esnaf' olarak, yani pazar yerlerinde yaşanan olaylara 'içten' bakan birisi olarak; çözümün, büyük ölçüde, sorunların kaynağının kurutulmasıyla yani her şeyin belli bir çerçevede ve belli kurallara uygun olarak yapılmaya çalışılmasıyla mümkün olabileceğine inanıyoruz.
     Bu çerçevede:
     1- Vergi kaydı bulunmayan ve Esnaf ve Sanatkarlar Odasına kayıtlı olmayan veya Üretici Belgesi sahibi olmayan hiç bir kimseye, hangi kaygıyla olursa olsun, her hangi bir yer tahsisi yapılmamalıdır.
     2- Pazar yerlerinde yer isteyen esnafa, yalnızca, iştigal ettiği iş ile ilgili alanda yer tahsisi yapılmalıdır.
     3- Her esnafa yalnızca bir yer tahsis edilmelidir.
     4- Yer tahsisi, tercihen, her yıl sezon başı kura ile gerçekleştirilmelidir.
     5- İçmeler Pazar yeri özelinde, yıllık bedel, aşağı çekilmelidir.
     6- Yıllık bedel, yer tahsisi yapılan herkesten mutlaka tahsil edilmeli ve bu noktada da 'kayırma' olmamalıdır.
     Bizim, yayınladığınız zaman sizi ve gazetenizi zor durumda bırakmayacak ama aynı zamanda tartışılan sorunun çözümüne katkıda bulunabilecek bir üslup ve çerçevede kaleme aldığımız düşüncelerimiz şimdilik bu kadardır.
     Kolay gelsin. Saygılarımızla.
     29.Kasım 2006''
     ***
     Bir zaman sonra, 'yenisayfa' gazetesinde 'İÇMELER PAZARINDAN HABERLER VAR, HEM DE ÖNEMLİ...' başlığı altında, iki tam sayfa olarak yayınlandı, bu yazım.
     Marmaris ve civarındaki pazar yerleriyle ilgili olarak, bir daha yazı yazmadım...
     (Bu yazı yazılıp yayınlandığında, pazar yerleri, iki sezondur CHP'li belediyelerin kontrolünde idi.
     Peki, değişen ne olmuştu?
     Hiç şüphesiz, bazı şeyler değişmiş ya da değişmeye başlamıştı ama yazılardan da anlaşılacağı üzere, ki bu yazılar o yıllarda kamuoyuna açık olarak yazılıp yayınlanmıştı, özde değişen bir şey yoktu; sorunları üreten ve her yıl, yeniden ve yeniden üreten sistem, varlığını korumaya devam ediyor, CHP'li belediyeler de o konuda hiç bir şey yapmıyorlardı.
     Neden?
     Değiştirmek istiyorlardı da değiştiremiyorlar mıydı? Yoksa, var olan sistemi değiştirmek gibi bir dertleri olmadığı için o konuya hiç girmiyorlar mıydı?
     Ben, cevabı biliyordum ve nitekim, o çerçevede kararımı vermiştim...)
     25.02.2020/Datça   
     Mehmet Erdal


21 Şubat 2020 Cuma

2020.02.21.FAŞİZME KARŞI DİRENİŞTE ÖLENLER 'PİYON' MUYDU?

  1 yorum

     FAŞİZME KARŞI DİRENİŞTE ÖLENLER 'PİYON' MUYDU?
     Bir süre önce, 'GÜNİZİ' adlı bir dergide, Salih Korkmaz imzasıyla, 'PİYON' başlıklı kısa bir öykü yayınlandı; adı geçen derginin okuyucuları ya da farklı İnternet sitelerinde farklı imzalar ile paylaşılan eleştirilerden dolayı öyküden haberdar olup okuyanlar, bilirler.
     ***
     Öykü, altmış yaşında olan birisinin, ''...On sekiz yaşında ayrılmış olduğu...Doğup, büyümüş olduğu sahil kasabasına...'' yıllar sonra dönüşünü, dönüş yolunda, içinde yer aldığı ve hiç unutamadığı bir olayla ilgili anımsamalarını ve bu olay çerçevesindeki iç hesaplaşmasını anlatmaktadır.
     ***
     Öyküyü okurken anlıyoruz ki, öykünün kahramanının anımsadığı olay 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi sonrası koşullarda yaşanıyor. ''...1980 yılı,...Askeri darbe olmuş, koyu bir karanlık ülkenin üzerine yayılmaya başlamıştı...'' diyor Salih Korkmaz ve devam ediyor;''...Devrim! Bugün yarın olacağını bekledikleri 'devrim' artık uzak bir ihtimal bile değildi. Bütün umutları ve hayalleri ile bağ evinde kıstırılmışlardı işte. On dört erkek, bir kadın. Kadın! On sekiz yaşında olan bir kız ne derece kadın olabilirdi ki? Çocuktu aslında. Her fraksiyon dağılırken, her hücre evi basılırken bir araya gelmişler ve ancak o bağ evine sığınabilmişlerdi...''
     ***
     Salih Korkmaz, öykünün kahramanın da içinde olduğunu söylediği bu grubun bir bağ evinde jandarmalar tarafından kıstırılmadan önceki dönemde neler yaptıklarına ve yaşadıklarına, neden bu bağ evine sığınmak zorunda kaldıklarına ve jandarmalar tarafından sarıldığına dair başkaca herhangi bir açıklama yapmamakta ve bilgi vermemektedir.
     Öyküden, Salih Korkmaz'ın ifadesiyle, bu kişilerin ''Devrim'' hayali içerisindeki bir fraksiyonun ve bu fraksiyonun da bir ya da birkaç hücresinin üyesi 'Devrimciler' olduklarını; Askeri Yönetimin operasyonları nedeniyle, o bağ evine sığınmak zorunda kaldıklarını anlıyoruz.
     Bu ''...On dört erkek, bir kadın. Kadın! On sekiz yaşında olan bir kız...'' bu bağ evine sığınmadan önceki dönemde nerede ve neler yapıyorlardı? Hepsi o kasabalı mıydı? İçlerinden, başka yerlerden gelenler var mıydı? Var idi ise, nereden ve neden gelmişlerdi? Nerelerde kalıyorlardı? Nasıl geçiniyorlardı? Onlara yardım edenler var mıydı?vb.vb.
     Öykünün kahramanının ağzından da olsa, bu sorulara dair, tek bir cümle bile açıklama yapılmıyor..
     Salih Korkmaz, bu konuları pas geçmeyi yeğliyor ya da bugünden geriye baktığında, bu dönemi konuşmaya ve üzerinde durmaya değer bulmuyor.
     Onun için önemli olanın, jandarmalar tarafında sarılması sonrası o bağ evinde yaşanılanlar ve içeride kıstırılan bu ''on dört erkek ve bir kız çocuğundan'' oluşan grup üyelerinin her birinin gösterdiği tepkiler olduğu anlaşılıyor; nitekim, öyküde, bu bölüm ön plana çıkarılmış ve öykünün kurgusu bu çerçevede yapılmış.
     Eyvallah!
     ***
     Öykünün kahramanının anlatımına göre, bu on dört erkekten ve bir kadından/kız çocuğundan oluşan grubun sadece dördünde silah vardı; gerisi silahsızdı ve dışarıdan 'Teslim olun' çağrıları yapılıyordu.
     Grup, bu 'Teslim olun' çağrıları karşısında, aralarında, çok kısa bir görüşme yapıyor; anlatılanlardan, grup üyelerinin kendi aralarında fazla konuşmadıklarını ve tedirgin olduklarını; dışarıda var olan ve bulundukları kulübeyi saran resmi güçlerin gücüne, niteliğine ve niyetlerine dair kafalarında soru işaretleri ve kuşkular olduğunu anlıyoruz.
     İşte böyle bir anda, o on dört erkek dururken ve içlerinden birisi bile somut herhangi bir tavır ortaya koymazken, bu on dört erkeğin yanında bulunan o tek kız çocuğu/kadın ''...Dışarıya ben çıkarım ama bana bir tabanca verin...'' diyor; o on dört erkekten birisi, öykünün kahramanının ve haliyle Salih Korkmaz'ın adını vermediği ve kim olduğuna dair, açıkça herhangi bir şey söylemediği birisi, adı Ayfer olan o kız çocuğuna/kadına silahını veriyor; silahı veren ve diğer üç silahlı kişi dahil toplam on dört erkek, o kız çocuğunun/kadının dışarıya çıkmasına ''olur'' diyor. Ayfer, dışarıya çıkıyor, o on dört erkek bekliyor. Bekliyor...Sonra silah sesleri...O on dört erkek, ''Aniden başlayan yaylım ateşi ile donup kal...''ıyor.
     ***
     Salih Korkmaz, öyküsünde, öykünün kahramanının ağzından, tam da bu olayı sorguluyor.
     ***
     Salih Korkmaz, bu sorgulamayı, öyküsünün kahramanının ağzından da olsa, olayın kendi gerçekliği içerisinde ve bu tür toplumsal/beşeri olaylara ilişkin tanımlamaları kullanarak açık ve yalın bir dille değil; bir filmde izlediğini ya da bir romanda okuduğunu ve hatta, hayvanlar alemine dair kendisine anlatıldığını söylediği başka başka olaylar ile bu olay arasında benzerlikler kurarak yapmayı yeğliyor.
     Grubun on sekiz yaşındaki tek kız/kadın üyesi, düşmanları tarafından çevrilen bir grubun diğer üyelerini kurtarmak için geride kalacak ve kendisini feda edecek olan grup üyesinin kim olacağının belirleneceği ''Kısa çöp, uzun çöp!'' oyununda bilerek ve isteyerek, yani 'hile' ile 'kısa çöpü' çeken üyeye benzetilebilir miydi? Öyle ya, ''...Dışarıya ben çıkarım ama bana bir silah verin...' demişti, Ayfer.
     Salih Korkmaz'a göre, bu, ''...Geride kalan, diğerleri için hep bir soru işaretidir. O soru işareti zihnin bir köşesinde her zaman çengel gibi asılı durur.''
     Sorgulama, devam eder: ''Peki ya öne atılan, önden giden?''. Yani, öyküdeki adıyla Ayfer; onu nasıl değerlendirmeli?
     Salih Korkmaz, öykünün kahramanının üzerinden bu soruya yanıt arar; öykünün kahramanı, avcı bir arkadaşının kendine anlattığı bir olayı anımsamaktadır. Öykünün kahramanının anımsadığına göre, avcı arkadaşı, bostanına dadanan bir domuz sürüsüne, bostana her gelişlerinde tüfeği ile ateş ediyor ve içlerinden birisini vuruyormuş. ''...Bir zaman sonra sürü bostana hemen girmemeye başlamış. Önce yavru bir domuzu gönderiyorlarmış bostana. Ateş açılıp da yavru vurulmazsa sürü bostana giriyormuş. Domuz sürüsü kendi güvenliği için yavru bir domuzu piyon olarak kullanıyormuş. Sürünün diğer elemanları için bir yavru domuz gözden çıkarılıyor...''muş.
     Öykünün kahramanı, bu hikayeyi, belli ki, o bağ evinde kıstırıldıktan (ve muhtemelen, doğup büyüdüğü o sahil kasabasını terk ettikten) sonraki dönemde avcı arkadaşından dinliyor, dinlediği an, arkadaşının anlattığı olayla kendi yaşadığı bu olay arasında benzerlikler kuruyor ve o nedenle de, Salih Korkmaz, ''...Duyunca şaşırmıştı bu hikayeyi...'' diye yazıyor.
     ***
     Salih Korkmaz, tam da bu noktada, öykünün kahramanının ağzından, öyküsünde bahse konu ettiği Ayfer ve arkadaşlarının şahsında, 12 Eylül 1980 öncesi ve sonrası faşizme karşı direnen bütün Sol, Sosyalist, Devrimci, Demokrat ve Devrimcilere yönelik ne hissediyor ve düşünüyor ise, onu, tabiri caizse, kusuyor; Ayfer'i, geride kalan on dört erkek için kendisini feda eden ''yavru domuz'a/piyon'a''; Ayfer'in bu rolü kendiliğinden üstlenmesine karşı çıkmayan, 'o rolü sen değil, ben üstlenirim' demeyen ve dahası, Ayfer'e ''olur'' diyen o on dört erkeği de, kendi güvenlikleri için yavrulardan birisini ''piyon'' olarak kullanan ana, baba ve diğer yavru domuzlardan oluşan bir domuz sürüsüne benzetiyor.
     Salih Korkmaz, hayır bu doğru değil, bu zorlama ya da bu ifrata varan bir yorum; ben böyle bir şey söylemiyorum, diyemez.
     Diyemez, çünkü, öykünün ilerideki bölümlerinde, aynı örneği yeniden ve yeniden vermeye devam ediyor. Bir yerde ''...Dışarıya ben çıkarım ama bana bir tabanca verin...Ayfer'di konuşan. Ayfer on dört arkadaşı için önden gitmek istiyordu...'', diyor, biraz daha ileride ''...Bostana salınan yavru domuz...Yıllarca aklını kurcalamıştı...'' diye devam ediyor.
     ***
     'Piyon' öyküsünü okurken, gerçekte, bu toplumda en aşağılayıcı ifade biçimlerinden birisi olarak kullanılan 'Domuz', 'Domuz yavrusu' ve 'Domuz sürüsü' benzetmeleri ile Ayfer ve arkadaşlarını 'aşağılamaya çalışan' (!) Salih Korkmaz hakkında, kabaca da olsa, bir kanıya varabiliyoruz; o, yalnızca kendisinin bildiği ve içinde sakladığı ya da yakın çevresinin de bildiği ama bizim, yazdığı bu öyküyü okurken ve dahası bu yazıyı yazarken bilemediğimiz bir ya da bir çok nedenden dolayı, 12 Eylül 1980 öncesi ve sonrası, dahası bugün de faşizme karşı direnmeye devam eden bütün Sol, Sosyalist, Devrimci, Demokrat ve Yurtseverlere karşı içerisinde nefret duyguları taşıyan bir zavallıdır.
     ***
     Salih Korkmaz, bu öyküden dolayı kendisini farklı düzlemlerde eleştirenlere verdiği cevapta iddia ettiği gibi, somut herhangi bir olayı kast etmeyen, tamamen varsayımsal bir öykü yazmış olsa bile, öyküsünde, kendince, belli bir tarihsel dönemi (12 Eylül 1980 öncesi ve hemen sonrası) ve o tarihsel dönemde kendilerini 'Devrimci' olarak tanımlayan kadınların ve erkeklerin mücadelesini sorgulamaya soyunması nedeniyle, şu soruyu, çok açık bir dille sormaya hakkımız olduğuna inanıyoruz: 12 Eylül 1980 öncesi ve sonrası faşizme karşı savaşanlar ya da bugün hem bu savaşanlara sahip çıkan hem de kendisini Sol, Sosyalist, Devrimci, Demokrat ve Yurtsever olarak tanımlayan kişiler, çevreler, gruplar ve siyasi partiler ya da bu çerçevede kendisini değerlendirenlerden birisi olarak bu anlatım biçimini, benzetmeleri ve çıkarsamaları 'Doğru', 'Masumane', 'Hoş görülebilir' vb.vb. olarak görebilir ve kabul edebilir miyiz?
     ***
     Salih Korkmaz'ın, bu öyküyü yazmasındaki ve bugün yayınlamasındaki muradını bilemiyoruz; öyküyü her okuyan kadın ve erkek, hiç şüphesiz, bu muradın ne olabileceği konusundaki kendi yorumunu kendi içinde ya da yüksek sesle çevresine yapacaktır.
     Bizce, bugünkü 'Devlet aklı' tarafından bile göstermelik de olsa yargılanan ve suçlu bulunarak mahkum edilen 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi Cuntacılarına karşı, dahası, bir bütün olarak faşizme karşı direnirken öldürülen kadın-erkek bütün Solcular, Sosyalistler, Devrimciler, Demokratlar ve Yurtseverler bizlerin ve bu ülkenin emekçilerinin, yoksullarının, ezilenlerinin...adlarını saygı ve sevgi ile andıkları en onurlu insanlardır.
     Benzer bir biçimde 22 Eylül 1980'de İzmir/Urla'da öldürülen Mine Bademci, 10 Ekim 1980'de Uşak/Eşme'de öldürülen Abdurrahman Çetin, 31 Ekim 1980'de Denizli/Buldan'da öldürülen Harun Gökkaya, Kasım 1980'de Uşak/Ulubey'de öldürülen Himmet Uysal, 17 Ocak 1981'de Uşak/Ulubey'de öldürülen Himmet Tarhan,14 Şubat 1981'de Uşak/Ulubey'de aynı gün ve aynı yerde öldürülen Cemil Tıpırdamaz ve Cengiz Şahin, 27 Mayıs 1981'de öldürülen Selim Martin, 21 Nisan 1984'te Denizli'de öldürülen Mehmet Ali Sağıt, 7 Eylül 1989'da İzmir'de öldürülen Recep Demir...ve ülkemizin pek çok yerinde 12 Eylül 1980 öncesi ve sonrası öldürülen diğerleri, bizim ve bu ülkenin onur savaşçılarıdır; hep öyle kalacaklar ve öyle anılacaklardır.
     ***
     ((Salih Korkmaz'ın, 'Piyon' adındaki öyküsüne konu ettiği anlaşılan olay, İzmir ili Urla İlçesi 'Peynir Dağı mevki' olarak bilinen bir bölgede 22 Eylül 1980 günü gecesi gerçekleşen ve Mine Bademci arkadaşın ölümüyle sonuçlanan çatışmadır.
     Öyküde anlatılan ve Salih Korkmaz tarafından yoruma tabi tutulan konular çerçevesinde, bu olayla ilgili olarak, çok özet bir biçimde, şunları söyleyebiliriz:
     12 Eylül 1980 öncesi dönemde Urla'da yürütülen Anti-Faşist mücadele içerisinde yer almak için farklı bölgelerden Urla'ya gelen Devrimci Yolcular ile doğma-büyüme Urlalı olan Devrimci Yolcular, Urla'da, Urla halkının var olan sorunlarının çözümü çerçevesinde, ilçedeki Anti- Faşist mücadeleyi yürütüp yönlendirmeye çalışıyorlardı.
     Bu Devrimci Yolculardan birisi de, Buca Eğitim Enstitüsü Beden Eğitimi bölümü öğrencisi Mine Bademci idi. Mine, doğma büyüme Alaçatılı idi. Ağabeyi Salih Bademci, İstanbul'da öldürülen bir Devrimci Solcu idi. Arkadaşı Sevinç Eratalay'a göre, Mine Bademci Buca Eğitim'e gelirken, 'Fırtına gibi bir kız geliyor' demişti, tanıyanlar.
     12 Eylül 1980 Askeri Darbesi sonrası, mavi bir cip ilçe sokaklarında tur atıyor ve önceden adları belirlenmiş ya da bir biçimde şikayet edilen kişileri evlerinden, iş yerlerinden alıp alıp götürüyormuş.
Mine Bademci'nin içlerinde olduğu Devrimci Yolcular, bir yandan merkezi ilişkileri yeniden kurmaya çalışırken bir yandan da yakalanmamaya çalışıyorlarmış.
     Olayın olduğu gün, bir süredir saklandıkları kulübe, muhtemelen önceden birileri tarafından ya da birisi tarafından yapılan ihbar sonucu olsa gerek, jandarmalar tarafından sarılıyor. Saat, gece yarısı civarı. Dışarıdaki nöbetçiler, jandarmanın kulübeyi sardığını görünce muhtemelen panikliyor ve kaçıyorlar; kaçarken, kulübe içindekilere seslenip seslenmedikleri, seslendiler ise ayrıca jandarma ile çatışmaya girip girmedikleri bilinmiyor. Jandarmanın kulübeyi sarmaya başladığı ve sardığı anda kulübe içinde üç erkek ve bir de Mine Bademci bulunuyor. Nöbetçilerin seslenmesi ya da jandarmaların 'Teslim olun. Çevreniz sarıldı.' anonsu üzerine, ki bu ikinci olasılık daha doğru olabilir, içeridekiler uyanıyorlar; aralarında tek bir kelime bile konuşmadan, Mine fırlıyor ve kulübeden dışarıya çıkıyor. Silah sesleri geliyor. Hangisi tabanca sesi, hangisi makinalı tüfek sesi?.. Silah sesleri uzun süre devam ediyor. Sonra, silah sesleri kesiliyor. Projektörler, kulübenin kapısını gündüz gibi aydınlatıyor. 'Teslim olun' çağrıları devam ediyor. İçerideki üç kişi, kulübeden dışarıya çıkıyor ve teslim oluyorlar. Kulübeden çıktıktan ve jandarmalar tarafından derdest edildikten sonra, jandarmaların aralarındaki konuşmalardan Mine Bademci'nin öldürüldüğünü öğreniyorlar; vücuduna onlarca mermi isabet etmiş.
     İşte, öyküye konu olan olay ve Salih Korkmaz'ın ''Piyon'' olarak tanımladığı Mine Bademci gerçeği, böyle bir şeydir.
     Salih Korkmaz'ın değerlendirmesi ne olursa olsun, arkadaşlarının gözünde Mine Bademci, Urla'nın Hasan Tahsini dir; İzmiri işgal edenlere ilk kurşunu gazeteci Hasan Tahsin, 12 Eylül Askeri Darbecilerine de Urla'da ilk kurşunu, arkadaşlarının 'fırtına gibi bir kız' dedikleri Mine Bademci sıkmıştır.
     Kim bu gerçeği değiştirebilir ki?
     Not: BİREŞİM yayının yayınladığı 'UNUTULMASINLAR DİYE' ile İZDÜŞEN YAYINCILIK tarafından yayınlanan 'ONLARIN ANISINA' kitaplarındaki Mine Bademci bölümünde yazılı bazı bilgiler yanlıştır ve haliyle düzeltilmeye gereksinim bulunmaktadır. ))
     21.02.2020/Datça
     Mehmet Erdal

















18 Şubat 2020 Salı

2020.02.18.PAZAR YERİ YAZILARI-5/ 4982

  Hiç yorum yok

     PAZAR YERİ YAZILARI-5 / 4982
     Kesin tarihini anımsamıyorum, ama 2005 yılı ilk ayları olabilir; bir Pazar günü, daha doğrusu Palamutbükü pazarına çıktığım bir gün, aslen Çeşmeköylü olan ve Palamutbükü'nde hem ikamet eden hem de orada bir marketi ve pansiyon olarak kiraya verdiği odaları bulunan ÖDP'li bir arkadaşımın oğlunun sünnet düğününe ve gelen konuklara verdiği yemeğe gitmiştim, pazarcılık yapan bazı arkadaşlar ile birlikte.
     Gelen konuklar için hazırlanmış masalardan birisine oturmuş ve yemek servisini beklerken hem aramızda konuşuyorduk, hem de ben sağa sola bakıyor, tanıdık yüzler var mı yok mu diye
gözlerimle ortalığı tarıyordum.
     Biraz ilerimizde bulunan masalardan birisinde güleç yüzlü bir kadına gözlerim takıldı; ben bu yüzü bir yerden tanıyordum tanımasına da, nereden tanıyordum? Ben ikide bir gözlerimi o masaya kaydırıp, kendi kendime bu soruyu sorarken, göz göze geldik ve bana doğru bakmaya devam ederken, aaa bu bizim pazarcı, dedi. Gülümsedim. Ne arıyorsunuz burada?, dedi, düğün sahibini kast ederek, arkadaşım, dedim. O, benim abim, dedi. Yakın akrabalarmış.
     Sonrasında aramızda kısa bir konuşma geçti ve kendisinin İçmeler belediyesinde çalıştığını, söyledi. Tamam, şimdi olmuştu; onu tanımıştım. İçmeler Pazar Yerinde benim tezgahımdan alış veriş yapan iyi müşterilerden birisiydi ama ben, onun İçmeler Belediyesinde çalıştığını ve arkadaşımın yakını olduğunu bilmiyordum.
     İçmeler Belediyesi Belediye Başkanı olarak göreve başlayan Yavuz Çokberkit'in sekreteriymiş; bunu duyunca çok sevinmiştim. Öyle ya, 2004 yerel seçiminde yönetime gelen CHP'li belediye başkanlarının, bu yıl, sezon başı, yönetiminde oldukları belediyeler sınırları içerisinde kurulan pazar yerlerinde yeni bir düzenleme yapacakları söyleniyordu. Bu konuda sabıka dosyası çok kabarık olan İçmeler Belediyesinde bir tanıdığın olması, hele hele benim gibi birisi için, çok çok önemliydi; tamam, aranan can simidi bulundu, diye aklımdan geçirdiğimi, anımsıyorum.
     ***
     Çarşamba günleri İçmeler Pazar Yerine tezgah açmaya gittiğim günlerin bazılarında İçmeler Belediyesi binasına gidiyor, Palamutbükü'nde tanıdığım sekreteri ziyaret ediyor ve üç-beş kelime de olsa sohbet ediyor; pazar yeri ile ilgili yapılacak olası düzenleme ile ilgili herhangi bir gelişme varsa, onu öğrenmeye çalışıyordum.
     Zaman geçiyordu.
     Sezonun başlamasına doğru, İçmeler Pazar Yerine tezgah açma izni verilecek pazarcılara dair isim listesinin oluşturulmaya çalışıldığına dair duyumlar ortalıkta dolaşmaya başladı.
     Ben, önceki yıllarda açtığım yere açmaya devam etmek istiyordum, başka bir şey değil. Yıllarca tezgah açtığım yerim oldukça iyi idi ve bu, bana yeterdi.
     Sekreter, sıkıntı olmadığını, ona verdiğim eşimin adını not ettiğini ve gerekeni yapacağını, söylüyordu.
     ***
     Başka bir yazının konusu olabilir ve belki bir gün onu da yazarım, şimdiden bir şey söyleyemem; ben, pazarcılık yaşamımı, siyasi kimliğim nedeniyle, çoğu zaman arkadaşlarımın, kızımın ya da eşimin üzerinden yürüttüm ve bunun faturasını da oldukça ağır ödedim. Her neyse, o yıllarda vergi kaydım ve haliyle pazar yerlerim de eşimin adına kayıtlıydı.
     Günlerden bir gün, İçmeler Pazar Yerinin 2005 yılı tezgah listesinin hazırlanmış olduğu, İçmeler Belediyesine gidip soranlara, isminin listede olup olmadığının söylendiği duyumunu aldım.
     Yıllardır Pazarcılar Derneğinin de yönetiminde bulunmuş olan ama benim de dahil olduğum pek çok pazarcı tarafından aynı konumda bulunan diğerlerinden oldukça farklı değerlendirilen ve yıllarca İçmeler Pazar yerinde yan yana tezgah komşuluğu yaptığım bir arkadaşla İçmeler Belediyesine gittik, Mayıs ayının son günü; isimlerin sorgulaması, pazar yerinden sorumlu konumda olan doktorun odasından yapılıyordu.
     Pazarcılar, doktorun kapısının önünde kuyruğa giriyor, sırası geldiğinde tek olarak ya da bazen üçerli beşerli, kapıdan içeriye kimliklerini uzatıyorlardı; aynı anda işini de yapan doktorun yanına hastaların girip çıkmalarının arasında, doktorun odasından, içeride her kim bilgisayarın başında oturuyor ve sorgulama yapıyorsa, o kişi küçük bir kağıda ismin olup olmadığını yazıyor ve kimliği ile birlikte, kimlik sahibine veriyordu.
     Biz de gelir gelmez sıraya girdik, sıra ilerledikçe biz de ilerledik; sıramız geldiğinde kimlikleri içeriye uzattık, kısa süre bekledik.
     İçeriden eşimin kimliği uzatıldı; zerrece şüphem yoktu; biz kesin adı çıkacak olanlardandık. Ama, insan psikolojisi, böyle bir şey; yine de merak ediyordum. Aldım uzatılan kimliği ve yanındaki notu, baktım ve gözlerime inanamadım; şaka bu, dedim, şaka. Benimle kafa buluyorlar. Oradan ayrılamadım. Yeniden uzattım. Yeniden yanıt geldi. Yine değişen bir şey yoktu; notta, bir önceki not da olduğu gibi, eşimin adının listede olmadığı, yazılıydı.
     Mosmor olmuştum. Beynim uğulduyordu. Kulaklarım çınlıyordu. Kimsenin yüzüne bakamıyordum.
     Korktuğum başıma gelmişti.
     Halbuki, belediyede görevli olan ve bizim için gerekeni yaptığını söyleyen bayanı emniyet sibopu olarak görmüş ve oldukça rahatlamıştım; korktuğum olmayacak ve yer tahsisinde her hangi bir sorun yaşamayacaktık.
     Ama hayır, olan olmuştu, işte.
     Belediye binasından dışarıya çıktım. Belediye binasının önünde başka pazarcılar da vardı; toplaşmalar başlamıştı.
     Bir dönem pazar yerinden sorumlu olan ve hiç bir kötülüğünü görmediğim İçmeler Belediyesi veterineri de oradaydı; ne olduğunu, sordu. Çizmişler, dedim. Güldü. Sen de mi yaranamadın? dedi.         Beni biliyordu. Beni çizmelerini, aklı almıyordu. Öyle ya, ben Solcu idim; CHP de Solcu idi. Beni neden çizmiş olabilirler idi ki? Kiminle aran bozuktu?, dedi. Dursun Kaplan, dedim. Tamam, anlaşıldı, dedi.
     Gayrı iradi böyle söylemiştim, ama kendim bile bu olup bitene bir türlü akıl erdiremiyordum.
     Şaşkın tavuk gibi, sersem sersem ortalıkta dolanıyordum.
     Ne yapmalıydım?
     Belediye binasına yöneldim. Yukarıya çıktım. Sekreterin yanına vardım. Anladı ve anlattı: Görevinin başındayken, bir gün Dursun Kaplan belediye başkanının yanına ziyarete geliyor. O sıra, pazar yerine tezgah açacakların listesi hazırlanıyormuş. Benim yanına gittiğim ve bize yardımcı olmaya çalışan sekreter, tamamen tesadüfi bir şekilde, o an eşimin adını içeriye bildiriyormuş. Dursun Kaplan, eşimin adını ve soyadını duyunca, bu, demiş, Mehmet Erdal'ın eşi; onu listeye almayın. Tanıdık kadın, bizi savunmaya kalkıyor; hayır, diyor Dursun Kaplan ve olan oluyor, eşimin isminin üstüne çizik atılıyor.
     ***
     Aklımda delice fikirler, deli danalar gibi oradan oraya dolaşıyorum.
     Atladım arabama ve Marmaris merkeze gittim.
     Bir ara birlikte toptan mal verdiğimiz gençten bir arkadaşım vardı; onu buldum. Hadi, dedim; gidelim.
     Doğruca CHP İlçe Örgütüne gittik. Orada bulunan birisine, Dursun Kaplan'ı göreceğiz, nerede bulabiliriz? dedim.
     Nerede olabileceğini, söyledi.
     Şimdi, Marmaris ilçe merkezinin tam orta yerinde meydan olarak kullanılan yerin olduğu yerde, o zamanlar Tansaş binası vardı ve onun önünde, şimdi tam olarak anımsamıyorum; Dursun Kaplan ve bazı CHP'liler masa kurmuşlar , bir şeyler yapıyorlardı. Belki imza topluyorlardı ya da başka bir şey...Ayrıntısını anımsamıyorum.
     Vardık yanına ve bakar mısın, dedim. Baktı, buyur, dedi. Sen dedim, benim İçmeler Pazar yeri kartımı iptal ettirmişsin, doğru mu? Şaşkın şaşkın, bakıyor. Neden? dedim, neden? Morardı. Sana, dedi, bunu (...) mu söyledi? Ağzımı açmama fırsat vermeden, ben ona göstereceğim, deyip, fırladı. Oradan geçen bir dolmuşa bindi ve gitti.
     Çıldırmış haldeydim. Bir şeyler yapmalıydım.
     Geçmişlerinde, ülkenin farklı yerlerinde, Sol kesimde yer almış ama o günlerde, orada, şu veya bu nedenle CHP içinde çalışan ya da 2004 yerel seçiminde, Marmaris Belediye Başkanlığı seçimlerinde CHP'li Ali Acar'ı destekleme kararı almış, hatta CHP'ye kayıt yaptırmış ve bir kaç yıldan beri de bir biçimde görüştüğüm, sohbet ettiğim ve zaman zaman farklı konularda tartıştığım bazı tanıdıklara gittim; bunların içinde, benim gibi pazarcılık yapan ve 2004 yılı yaz sezonunda görece daha iyi yerlerde kendilerine yer tahsisi yapılmasını bir biçimde sağlamış olan ve bu yıl da aynı avantajlı konumunu koruyanlar da vardı. Durumumu ve olup biteni, gördüklerime anlattım, dinlediler. Sonuç, hava civa...
     Durumu önceden bilmediklerini sanmıyordum ama hadi bilmiyorlardı, peki şimdi neden, olur mu böyle saçmalık? nasıl sana yer vermezler? demiyorlar ve ellerinden geleni yapmıyorlardı? Dursun Kaplan'dan mı korkuyorlardı? Kendilerini garantiye almışlar, işimize bakalım diye mi düşünüyorlardı?
     Bilemiyorum.
     İçlerinden tek bir kişi bile, hadi gel; bu işi çözelim, demedi. Halbuki, İçmeler Pazar yerinde yerlerin kimlere tahsis edildiğinin ilan edilmesinden önceki günlerde, ağızlarından bal damlıyordu.
     Gerçek, ortadaydı.
     İçimde bir şeylerin kayıp gittiğini, yutkunmakta zorluk çektiğimi, yumruklarımı sıktığımı ve ağzıma geleni söylememek için kendimi zor tuttuğumu, anımsıyorum.
     O gün geçti.
     Akşam oldu.
     Sekreter aradı. Sana, dedi, yaptığım yardıma beni pişman ettin. Dursun Kaplan benim çok uzun zamandır arkadaşımdı. Senin yüzünden kötü oldum. Şaşırdım. Anlaşıldı ki Dursun Kaplan dolmuşa atladıktan sonra doğruca İçmeler Belediyesine gitmiş; sekretere vermiş veriştirmiş.
     İyi de dedim, ben senin adını vermedim ki; yanımda bir başka arkadaşım da vardı. Ne yapmalıydım? Sineye mi çekecektim?
     Telefonla konuşuyorduk ama aramızda buz gibi bir hava esiyordu.
     Sustuk ve telefonu kapadık.
     ***
     Ertesi günü, doğruca İçmeler Belediyesine gittim. Doktorun kapısına vardım. Kapıyı çaldım. İçeriye girdim ve elimdeki, 'Bravo Doktor' başlıklı yazımın olduğu Çağdaş Marmaris gazetesini uzattım (Bknz: https://mehmeterdalyazilar.blogspot.com ), bunu, dedim, yazan benim ve siz beni çizdiniz. Baktı yüzüme ve odadan çıktım.
     Öyle doluyum ve ne yaptığımı, tam olarak ayırdına varmadan yapıyorum; elimde Çağdaş Marmaris'in iki nüshası vardı, ikisini de vermişim. Halbuki, birisi, biraz sonra gideceğim bir yerde bana gerekli olacaktı.
     Yukarıya çıktım. 4982 sayılı bilgi edinme yasası çerçevesinde hazırladığım üç sayfalık dilekçeyi verdim; bazen, böyle saftirik hareketlerim oluyor. Ben, sanıyorum ki, bu dilekçeyi verince, belediye başkanı ürkecek, telaşlanacak vs..
     Binadan çıktım, doğruca sekreterin eşinin, belediye binasına yakın bir yerde bulunan iş yerine gittim. Oturduk. Konuştuk. Eşi anlatmış. Her şeyi biliyormuş. O da anlattı: Meğer, Yavuz Çokberkit aslen DYP (Doğru Yol Partisi)'li imiş. Onu Dursun Kaplan ikna etmiş aday olmaya ve o nedenle, Dursun Kaplan'ın sözünden çıkamazmış. O ne derse yaparmış. Haliyle, önceki yıl yapılan yerel seçime yönelik farklı beklentiler içinde iken düş kırıklığı yaşayan ve mağdur olduğunu düşünenlerdendi kendisi; konuşmasından çıkardığım, bu oldu.
     Kalk, dedi; kalktık. O dönem CHP Belediye Meclis listesinden seçime giren ve seçilen Fesih adında, aslen Antakya kökenli bir turizmcinin bürosuna gittik.
     Tanıştırıldık. Ben anlatmaya başladım.
     Ben, dedim, 1991 yılında Özal'ın çıkardığı bir Ağustos tarihli İnfaz Yasası ile içeriden çıkanlardanım. Toplam 11 yıl 4 ay 10 gün cezaevinde kaldım. Denizli Devrimci Yol davasının bir nolu sanığıyım. Pek çok arkadaşım yurt dışına çıktı; ben çıkmadım. Bana, bu çıkış ters geldi. Biz bunca yılı boşuna mı yattık? diye düşündüm. Ben de çekip gidebilirdim. Gitmedim. Kaldım. Yıllardır pazarcılık yapıyorum. İzmir'de başladım ve şimdi buradayım. Datça'da oturuyorum. ÖDP üyesiyim. 2004 yerel seçiminde Nazan Batmaz'ı destekledik. O günden beri Dursun Kaplan ve bazı CHP'liler bizi, özellikle beni ve bir arkadaşı düşman gibi görüyorlar. Anlaşılan o ki, içimizden birileri yalan yanlış bilgi aktarmış. Biz bir siyasi partiyiz. Ayrı aday çıkaramaz mıyız? Ayrıca, bir partide, hele bizim gibi Sol'da olanlarda tartışılmadan herhangi bir konuda, karar mı çıkar? Bu Dursun, takıntılı birisi. Seçimden sonra ortak bir tanıdığın iş yerinde karşılaştık, siz bana neden oy vermediniz? diye soruyor. Adam anlamıyor. Oy vermemenin onunla bir ilişkisi yok. Aday olan Ali Acar ve o yalnızca bir meclis üyesi adayı, hem de seçilmesi banko olan bir yerden. Tamam, pek fazla sevmeyiz, kendisini. O başka bir şey. Peki, biz, ille de CHP adayını desteklemek zorunda mıyız? Farklı olduğumuzu düşünüyoruz ve haliyle farklı davranabiliriz. Adam, bana fatura kesiyor. İnanın gözüm hiç bir şeyi görmüyor. 1993 Eylül ayından beri bu bölgede bu işi yapıyorum. ANAP'lı belediye başkanları döneminde de zabıtalar ve Pazarcılar Derneği yöneticileri, benim kim olduğumu biliyorlardı; elbette beni el üstünde tutmadılar, zaman zaman mağdur da ettiler ama hiç bir zaman benim ekmek teknemi elimden almaya kalkmadılar. Sizinkilerin yaptığına bakın...Yahu Çağdaş Marmaris'te pazar yeri ile ilgili yayınlanan yazıları ben yazıyorum. Şu an başıma gelen şey ya da başka bir şey başıma gelmesin diye hep farklı adlarla yayınladım. Sorun, Mehmet Emin Berbere; bakın ne söyleyecek....
     İçimde ne varsa, kusuyorum. Bir anlamda içimi boşaltıyorum. Yoksa, biliyorum, akla ziyan şeyler yapacağım.
     Soluksuz konuşuyorum ve Fesih bey beni, sözümü kesmeden dinliyor. Konuşmamın bir yerinde, tamam, dedi; beni ikna ettin. Sana yardım edeceğim. Senin eski yerini sana verdiremem ama ayrılan bazı yerler var, onlardan birisine seni yerleştireceğim.
     İnanamadım.
     Olmuştu.
     Peki, belediyeye verdiğim dilekçe ne olacaktı? Sen bilirsin, dedi; ben sözümde duracağım. Kararı sen ver. Tamam dedim, size güveniyorum ve dilekçeyi geri çekeceğim,
     Bürosundan çıktım. Beni götüren arkadaş geride kalmıştı. Sonra bana yetişti.
     Geride kalınca neler konuştuklarını ve ona anlatılan her şeyin doğru olduğunu söylediğini, söyledi.
     Yürüdük. Teşekkür ettim ve ayrıldım.
     Belediye binasına gittim. Yukarıya çıktım. Bugün verdiğim dilekçeyi geri çekeceğim, dedim. Önceki yıl pazar yerine bakan ve 31 Ağustos 2004 tarihi gecesi pazar yerinde bir grup pazarcı arasında çıkan kavgadan sonra görevden alınan ve masa başı bir göreve yollanan eski zabıta amirinin odasını işaret ettiler. O odaya yöneldim. Dilekçeyi istedim, önce, olmaz, filan dedi. Arkadaş, verme hakkım olduğu gibi çekme hakkım da var, dedim; ver benim dilekçemi. Anlaşıldı, dedi, sana da yer vermişler. Şu işe bak, kimisi bana yer verilmemesine, kimisi de yer verilmesine şaşırıyor. Tamam, dedi, ama bir nüshasını alırım ve dosyaya koyarım. Ne yaparsan yap, dedim, benim derdim üzüm yemek, bağcıyı dövmek, değil...
     Aldım dilekçemin aslını ve çıktım, gittim...
     ***
     2005 yılı sezonunda, farklı bir yerde de olsa tezgah açtım.
     Hayat, böyle bir şeydi, pazarcılar için ve özellikle benim gibi, farklı nedenlerle 'iş bitiremeyenler' için...
     (1- Önceki yıllarda benim yerim 9, yer tahsisinin yapılıp yapılmadığını sormaya birlikte gittiğim arkadaşımın ise yeri 8 numaraydı; onun yerini de elinden almışlar ama ona, başka bir yer vermişlerdi.
Benden aldıkları yeri, yıllarca yanımdaki 10 numaraya tezgah açan ve hem dernek yönetiminde bulunan ve pek çok pazarcıya İllallah dedirtenlerden olan hem de yerel seçimde, İçmelerde, CHP'nin karşısındaki başka bir adayı, MHP'nin adayını açıktan destekleyen komşuma vermişlerdi.
     2- Sonraları, İçmeler Belediyesinden başka bir yere yeni görevi gereği giden doktorun, giderken 'Elbirliğiyle, İçmeler'de CHP'nin içine ettik' dediği, duyumu kulağıma geldi.
     Doğru söze, ne denirdi?
     Nitekim, 2009 yılında, CHP, İçmeler Belediyesi seçimlerini kaybetti; eski köy muhtarı ve belediye başkanı olan Zeki Eren, AKP listesinden seçimi kazandı.)
     18.02.2020/Datça
     Mehmet Erdal



10 Şubat 2020 Pazartesi

2020.02.11.PAZAR YERİ YAZILARI-4/ NASIL BİR DEĞİŞİM İSTİYORUZ?

  Hiç yorum yok

     PAZAR YERİ YAZILARI -4/ 'NASIL BİR DEĞİŞİM İSTİYORUZ?'
     2004 yılı yaz sezonu bittikten sonra, benim de içinde olduğum pek çok pazarcı Marmaris Pazar yerinde tezgah açmaya devam ediyordu.
     Kesin tarihini anımsayamıyorum ama 2004 yılı turizm sezonu bittikten bir süre sonra, Marmaris Belediyesi, mevcut pazar yerinin ikinci katında bulunan tezgahlarda Perşembe günleri tezgah açan ve tamamını tekstil ya da deri (kemer-çanta) ürünleri satan pazarcıların oluşturduğu bizleri aldı, aşağıya indirdi ve kapalı pazar yerinin bitişiğindeki yan sokaklara yerleştirdi; bundan sonra, mevcut pazar yeri restore edilip yeniden faaliyete geçinceye kadar, bizler, buralarda kalacak ve faaliyet yürütecektik.
     ***
     İkinci katta tezgah açarken, üzerinde satış yaptığımız tezgahları ve satışa sunduğumuz malları sırtımızda ya da el arabalarıyla yukarıya taşımak ve Perşembe günü akşamleyin de aşağıya indirmek, sonra arabalara yüklemek, oldukça zor ve yorucu bir işti; ama, üzerimiz kapalı olduğu için, havanın yağmurlu, rüzgarlı ve çok soğuk olduğu kış günlerinde görece daha rahattık.
     Şimdi ise hem ara sokaklardaydık, ki benim de dahil olduğum bazılarımız, yer düzenlemesinin, bazılarını koruyup kollama çerçevesinde yapıldığını düşünüyorduk; hem de Marmaris'in yağışlı havalarında insanın üzerine, başından aşağıya şarrr diye boşalıveren yağmur sularının altında bir yandan kendimizi ve bir yandan da mallarımızı yağan yağmurdan korumaya çalışarak; soğukta büzüşerek; fırtınalı günlerde çadırlarımızın yırtılmaması için gözlerimiz çadırlarda...müşteri beklemeye başlamıştık.
     Ne kadar süreceğini bilmiyorduk ama nihayetinde bu durum geçiciydi; gün gelecek, bu restorasyon bitecek ve bizler kapalı pazar yerlerimizdeki yeni yerlerimize geçecektik.
     Peki, hepimiz geçebilecek miydik?
     Bilmiyorduk.
     'Umut fakirin ekmeği', denir ya, bizimkisi de o hesaptı.
     Tezgah açmaya devam ediyor ve bekliyorduk.
     ***
     Yılbaşı geçti. Bazı pazarcılar olarak, her zaman olduğu gibi, çok doğal olarak, zaman zaman ikili-üçlü, ayak üstü de olsa toplaşıyor ve aramızda konuşuyorduk; bir önceki yıl farklı pazar yerlerinde olup bitenler hakkında ve haliyle, özellikle Marmaris Pazar yerinde yapılan bu restorasyondan sonra nelerin olabileceğine dair konular hep gündemimizde oluyordu.
     Bu konuşmalardan da yola çıkarak, yalnızca Marmaris Pazar yeri ile sınırlı kalmayacak şekilde düşüncelerimizi ve önerilerimizi bir kez daha kaleme almaya ve yine yerel Çağdaş Marmaris gazetesine yollamaya karar verdim.
     ***
     Oturdum ve orijinal başlığı 'NASIL BİR DEĞİŞİM İSTİYORUZ?' olan, oldukça uzun bir yazı yazdım.(Tarih, 26.01.2005)
     ''NASIL BİR DEĞİŞİM İSTİYORUZ?
     Armutalan, İçmeler ve Marmaris Belediyeleri sınırları içerisinde olan ve 2004 yılı sonuna kadar Salı, Çarşamba ve Perşembe günleri kurulan PAZAR YERLERİ'ne yönelik olarak yine bu belediyeler tarafından (birbirleriyle bağlantılı alınan kararlar doğrultusunda) gündeme getirilen çok yönlü değişimi gerçekleştirebilmek için birbiri peşi sıra adımlar atılmaya devam ediliyor.
     DEĞİŞİM'e EVET!
     Konuyla ilgilenenlerin ve bu gazeteyi okuyanların bildiği gibi, bizce, Pazar yerlerinde yaşanan sorunlar çok kapsamlıdır ve yılların birikiminin ürünüdür; bu nedenle çok yönlü, köklü ve kalıcı çözümleri gündeme getirmek gerekir.
     Pazar yerlerinde gündeme getirilecek değişime 'HAYIR' demek veya yaşanılan sorunları (29 Mart 2004 yerel seçimler öncesi olduğu gibi) palyatif çözümlerle ortadan kaldırmaya çalışmak doğru değildir.
     Belediyeler, pazarcılar, çarşı esnafı, Emniyet, maliye, Marmaris'te yaşayan ve pazardan alış-veriş yapan halk vb. konuyla yakinen ilgili kişi ve kurumların birinin veya birkaçının isteği doğrultusunda değil, bütün bu kişi ve kurumların büyük ölçüde ortaklaşacakları kararlar doğrultusunda gündeme getirilecek çok yönlü ve köklü değişimler kalıcı olabilir ve sonuç alabilir.
     Bugüne kadar biz, 'DEĞİŞİME HAYIR' diyenler ile palyatif çözümleri 'ÇÖZÜM' diye gündeme getirmeye ve savunmaya çalışanlara 'HAYIR' dedik ve yaşanılan sorunların köklü ve kalıcı çözümünün nasıl mümkün olabileceği konusundaki görüşlerimizi ve somut önerilerimizi yazılı olarak kamuoyuyla da paylaşmaya çalıştık.(Bknz: 22.06.2004/08.10.2004/19.10.2004 tarihli Çağdaş Marmaris gazeteleri)
     Biz bu tavrımızın doğru olduğuna inanıyor ve bunu sürdürmek istiyoruz.
     RANTÇILAR AYIKLANMALI !
     2004 yılı turizm sezonunun bitimine az bir süre kala olsa da önce İçmeler Belediyesi ve daha sonra da Marmaris Belediyesi 2004 yılı içerisinde belediyelere ödemeleri gereken paranın (yıllık kart+günlük işgaliye, toplamı) tamamını veya bir kısmını ödemeyen bazı pazarcıların kartlarını (İçmeler: 72, Marmaris: 294) iptal etti. (Bugüne kadar bu konuda Armutalan Belediyesinden herhangi bir tepkinin gelmemiş olması dikkat çekicidir: Bu belediye sınırları içerisinde kurulan Siteler Pazar yerinde tezgah açan pazarcıların tamamı 2004 yılı için ödemeleri gereken paranın tümünü eksiksiz ödemiş midir?!!)
     Kartları iptal edilen pazarcılardan bir kısmının önceki yıllarda da aynı tavrı sürdürdüğü ve bir kısmının ise her iki belediye tarafından iptal listesine alındığı düşünülürse bu kararın ne kadar önemli ve anlamlı olduğu ortaya çıkar.
     Belediyeler (pazarcılardan alınan bu paraların miktar olarak çok yüksek olduğunu ve ödeme güçlüğü yarattığını unutmadan), belediyelere ödemeleri gereken bedelleri şu veya bu oranda ödemeyerek daha baştan eşitlerinden avantajlı konuma geçen ve haksız kazanç sağlayan bu kişiler konusunda geri adım atmamalı ve kararlı olmalıdırlar.
     Hiçbir zaman pazarcılık yapmamış veya bu işi çoktan bırakmış olmasına rağmen elde tuttuğu veya ailesinden (eş, çocuk, anne-baba, kardeş, söz dinleyecek herhangi bir akraba veya herhangi bir tanıdık vb.) birisi veya birileri adına bir biçimde aldığı ikinci, üçüncü veya daha fazla kartı gerçekten bu işi yapan ama kart sahibi olamayan kişi veya kişilere farklı biçimlerde kiraya vererek yine eşitlerinden avantajlı konuma geçen ve haksız kazanç sağlayan kişiler konusunda da duyarlı ve kararlı olmalıdırlar.
     Bizce Pazar yerlerinden (hangi yolla olursa olsun) haksızca kazanç sağlayan rantçıları ayıklamak gerekir ve bunun yolu da asil olarak, başvurusu kabul edilecek her vergi mükellefine yalnızca bir kart tahsisinden geçer. (Daha önce bu gazetede yayınlanan ve yukarıdaki bölümde sözünü ettiğimiz üç ayrı yazımızda bu konudaki düşüncelerimizi ve önerilerimizi ayrıntılı olarak dile getirmiştik.)
     'TEK GÜN', ÇÖZÜM DEĞİLDİR!
     Bilindiği üzere, 29 Mart 2004 yerel seçimlerini düşünerek harekete geçen ve kendi aralarında bir nevi örgütlenerek hatırı sayılır bir güç oluşturan bir grup iş yeri sahibi esnaf, 2003 yılı içerisinde, o gün için var olan ve yerel seçimlere katılmayı düşünen siyasi partiler ve o gün için yönetimde bulunan belediyeler üzerinde yoğun bir baskı uygulayarak ve pazarlık yaparak etkili olmuşlar; aynı yıl içerisinde, yıl sonuna doğru, 2004 yılı başından itibaren geçerli olmak üzere Armutalan ve Marmaris Belediyelerine, bu iki belediye sınırları içerisinde Salı ve Cuma günleri kurulup gelen pazarların bundan böyle Perşembe günleri kurulacağına dair kararları aldırmayı başarmışlardı: Nitekim Marmaris Belediyesi 2004 yılı başından itibaren uygulamaya hemen geçmiş, yıllardır Cuma günleri kurulan pazarı Perşembe gününe kaydırmış; Armutalan Belediyesi ise aksi doğrultuda karar almasına rağmen uygulamada yine Salı gününü korumuştu. (İçmeler Belediyesinin o günkü yönetimi bu karara katılmamış ve kendi belediye sınırları içerisinde kurulan pazarın Çarşamba günü kurulmaya devam edilmesinde ısrarcı olmuştu.)
     29 Mart yerel seçimlerinde yerel yönetimlerin el değiştirmesinde 'kilit rol' oynadıkları söylenebilecek bu iş yeri sahibi esnaf (ki ağırlığını çarşı esnafı oluşturuyordu) yerel seçim sonrası süreçte de yeni yerel yöneticiler üzerindeki baskıları devam ettirmişler, yerel seçim sürecinde verilen sözleri hatırlatıp durmuşlar ve bütün belediyelerin (Marmaris, İçmeler, Armutalan ve Beldibi) pazarların gününü Perşembe olarak ilan etmelerini, pazar yerlerini daraltmalarını, bazı iş kollarında tezgah açma izni vermemelerini vb. sağlamaya çalışmışlardır.
     Nitekim bu konularda büyük ölçüde başarılı da olmuşlardır.
     Marmaris, İçmeler ve Armutalan Belediyeleri birbirleriyle bağlantılı olarak aldıkları ve birbiri peşi sıra ilan ettikleri kararlar ile pazarların yeni gününü, 2005 yılı başından itibaren geçerli olmak üzere, 'Perşembe' olarak kamuoyuna duyurmuşlardır.
     Böylece, bir yıldır Perşembe günleri kurulan Marmaris Pazarına ek olarak İçmeler Belediyesi de Perşembe günü uygulamasına geçmiş; Armutalan Belediyesinin yeni yönetimi ise, yine eski yönetim gibi uygulamada Salı gününü korumuş ve bu satırların yazıldığı sırada da korumaktaydı.
     Bizce iş yeri sahibi esnafın büyük çoğunluğu yıllardır yaşadıkları ve her gelen yeni yılda artarak devam eden ekonomik sıkıntılarını derinlemesine sorgulayarak asıl kaynaklarına inmek ve zor da olsa o noktada köklü ve kalıcı çözümler üretmeye çalışmak yerine işin kolayına kaçmış ve 'kör tuttuğunu öper' misali pazar yerlerini, pazarcıları ve pazarların birbiri peşi sıra farklı günlerde kuruluyor olmasını 'günah keçisi' olarak ilan etmişlerdir.
     29 Mart yerel seçim öncesindeki Marmaris ve Armutalan Belediyeleri yönetimlerinin konuya seçim kaygısıyla yaklaşmaları anlaşılabilir bir şeydi, ama 'ŞİMDİ DEĞİŞİM ZAMANI' diyerek seçim sürecine giren, seçimi kazanan ve halihazırda bu iddiasını sürdürmeye çalışan bugünkü yönetimlerin, bir grup iş yeri sahibinin bu düşüncelerini hiç sorgulamadan kabul etmeleri, bu düşüncelere uygun kararlar alıp uygulamaya sokmaları anlaşılır ve savunulur bir şey değildir.
     Bizce, bu üç belediye sınırları içerisinde kurulan pazarların aynı güne alınması halinde (bugüne kadar farklı ağızlardan yazılı ve sözlü olarak dile getirilen ve bizim de bir kısmına katıldığımız yeni sorunların ortaya çıkmasının yanı sıra):
     1- Marmaris sınırları içerisinde yaşayan ve pazarlara çıkarak geçimini sağlayan bir ailenin aynı gün içerisinde birden çok pazara çıkması mümkün olmadığından, bundan böyle yaşamını Marmaris sınırları içerisinde sürdürebilmesinin koşulları ortadan kalkar,
     2- Marmaris'te yaşama koşulları ortadan kalkan bir aile, Marmaris'ten başka bir yere göç de dahil olmak üzere farklı seçeneklerle karşı karşıya kalır,
     3- Aynı gün birden çok pazara sergi açmak ancak yetişkin ve çok sayıda erkek çocuğuna sahip olmakla mümkün olacağından, bir anlamda çok çocuklu ataerkil ailelerin önü açılır,
     4- Marmaris dışında yaşayıp da bir gün bile olsa Marmaris'te bir pazarda tezgah açmayı yeterli görecek seyyar esnafın güçlü bir yönelimi gündeme gelebilir,
     5- Marmaris'te yaşayanlar açısından 'pazarcılık' bir meslek olmaktan çıkar.
     ÇÖZÜM MÜMKÜNDÜR!
     Bizce, pazarları 'tek güne' almak yerine, yani bir anlamda bir kısım esnafı memnun edeyim derken yeni sorunlara yol açmak yerine, pazar yerlerine yönelik olarak dile getirilen ve de pazar yerlerinde var olan sorunları daha pratik ve üzerinde büyük ölçüde hemfikir olunabilecek yollarla çözmeye çalışmak daha uygun olacaktır.
     Bu çerçevede;
     1- Armutalan Belediyesine gelir getirmenin dışında ( her nedense o da tam olarak toplanamıyor ya) hiç bir özelliği olmayan ve kışın neredeyse hiç bir fonksiyonu bulunmayan Siteler Pazarını şu an bulunduğu yerden kaldırarak Armutalan Belediyesi arkasında bir yere taşımak, böylece yaz-kış açılır hale getirerek oralarda yaşayan halka yararı olacak bir işleve kavuşturmak, belli bir sayı sınırlamasına gitmek, zamanla kapalı bir mekan yaratmak, Belediyeye daha çok gelir elde etmek ve iş yeri sahibi esnafların tepkilerini büyük ölçüde gidermek mümkündür.
     2- İçmeler Pazarını sayı ve alan sınırlamasına giderek küçültmek, sosyal aktiviteleri artırarak işlevini zenginleştirmek, kapalı bir pazar yerini yaratmayı gündeme almak, şikayet edilen bir yer olmaktan çıkarıp İçmeler'de yaşayan herkesin memnun olacağı bir yer haline getirmek mümkündür.
     3- Halen kapsamlı olarak restore edilmeye çalışılan eski pazar yeri binası içerisine yerleştirilebilecek Marmaris Pazarı, bugüne kadar çok farklı kesimlerce dile getirilen sorunları büyük ölçüde ortadan kaldırır.
     Özetle, 'Tek gün' uygulamasına gitmeden, mevcut pazar günlerini koruyarak veya yeniden günleri belirleyerek pazar yerleriyle ilgili sorunları aşmak ve pazar yerlerini bir 'sorun' olarak gündemden çıkarmak hem mümkündür hem de artık gereklidir.
     MEHMET ALİ YENİLMEZ
     26.02.2005''
     ***
     Yazının yazımı bittikten sonra, gazeteye yolladım.
     Bazı teknik nedenlerle, yayınlanması biraz gecikti ve bilahare, 16 ve 17 Şubat 2005 tarihlerinde, Çağdaş Marmaris gazetesinde, iki bölüm halinde, ''Çağdaş Marmaris'in Pazar yeri Araştırması' başlığı altında yayanlandı.
     ***
     Yazı yayınlandıktan bir süre sonra Mehmet abi ile karşılaştım; karşılıklı hal hatır sorduktan sonra, bana 'Biliyor musun ' dedi, 'Yerel seçimden beri yüzümüze bakmayan Ali Acar, senin yazın yayınlandıktan sonra, beni aradı ve bu yazıların yayınlanmasının iyi olduğunu, çok yararlandıklarını, söyledi' dedi.
     Gülüştük.
     Mehmet abi, elbette bu yazıları yazanın ben olduğumu söylememişti; haliyle Ali Acar ve ekibi, bu yazıları yazanın ben olduğumu bilmiyorlardı.
     Bilselerdi, ne düşünürler ve nasıl bir tepki gösterirlerdi?
     Bilmiyorum...
     11.02.2020 /Datça
     Mehmet Erdal







4 Şubat 2020 Salı

04.02.2020.DATÇA BELEDİYE MECLİSİ ŞUBAT AYI OLAĞAN TOPLANTISI

  Hiç yorum yok

     DATÇA BELEDİYE MECLİSİ ŞUBAT AYI OLAĞAN TOPLANTISI
     Belediye Meclisinin Şubat ayı olağan toplantısı, 04.02.2020 günü saat 09.30'da Belediye Meclis Toplantı Salonunda yapıldı.
     Toplantıya CHP-8, AKP-3, MHP-2 meclis üyesi; yerel basın-3 ve biz izleyici yurttaşlar 10 kişi olarak katıldık.
     ***
     Belediye Başkanı Gürsel Uçar, toplantının açılışını yaptıktan sonra, resmi bölüme geçmeden önce, 'Sizlere, İstanbul'da katıldığım EMITT fuarındaki izlenimlerimden bahsetmek istiyorum' diyerek, söze başladı. Başkana göre, fuarda herkesin bir standı vardı. Fuar, bütün illerin katılım gösterdiği oldukça hareketli bir yerdi. Stantlar hiç boş kalmıyordu. Turizmciler oradaydılar. Herkes arayış içerisinde idi. Sonunda, kendin pişir kendin ye, kuralı geçerliydi. Datça, bu yıl stant açmamıştı. Neden açmadınız? denmemeli idi. Dalaman nar suyu, Köyceğiz başka bir şey ikram ediyordu. Datça'da badem dağıtabilirdi. Ama, bu dağıtımlar ile bir şey olmuyordu. Turizmi geliştirmek istiyorsak, öncelikle reklama değil, Datça esnafını uyarmaya önem vermeliydik. Datça'nın yer altı ve yer üstü zenginlikleri korunmalı; gelen ziyaretçiler kesinlikle memnun kalmalı; Datça'ya gelip gidenlerin sayısını artırabilmeli, pastayı büyütebilmeli idik. Ama yine de fuarlara, isteyen gidip gelmeli idi. Temiz bir Datça, doğal bir Datça, yer altı zenginlikleri gün ışığına çıkarılmış bir Datça. Bu da üniversiteli çocukların çabası ile olacak bir şey değildi...
     Başkanın bu konudaki görüşleri bitince, başkan, Kazım Yılmaz okulu ile stantların arasında kalan park yerinin yapımının ihalesinin önümüzdeki günlerde yapılacağını ve o bölümü de bu yıl bitireceklerini söyledi.
     Toplantının önceden duyurulmuş resmi gündem maddelerinin görüşülmesine geçilmeden önce, başkan, 7-8 ve 9 Şubat tarihlerinde yapılacak Badem Çiçeği Festivali ile ilgili ek bir gündem maddesi önerisi ve AKP ve MHP grup üyelerinin tek tek imzaladığı başka gündem maddeleri önerilerini meclise okumaya başladı:
     Badem Çiçeği Festivali ile ilgili öneri, festivalde yapılması düşünülen yarışmalarda dereceye girecek yarışmacılara verilecek ödüller hakkındaydı; oylandı ve gündeme alınmasına oy birliğiyle karar verildi. (6.madde)
     AKP ve MHP meclis üyelerinin hep birlikte imzaladığı ilk gündem maddesi önerisi, Turizm alanlarında yapılacak inşaatlar için aranan 3.000 m2 şartının 1.000m2'ye çekilmesine yönelikti. Başkanın da bu konuda olumlu görüş belirtmesi üzerine bu öneri oylandı ve 7. madde olarak gündeme girdi.
     AKP ve MHP grubu üyelerinin önerdiği 2. gündem maddesi, İskele Mahallesinde acil bir gereksinim durumunda olan umumi WC yapılması ve bu çerçevede uygun yerlerin belirlenmesine yönelikti. Başkan, bu konunun meclisin gündemine alınmasına gerek yok, dedi. Haluk Laçin, gündeme alınıp alınmamasının oylanmasını isteyince oylandı ve oy çokluğuyla ret edildi.
Üçüncü gündem maddesi önerisi, Belediyenin ve haliyle Datça'nın, afet, deprem vb. durumlara ne ölçüde hazır olduğunun araştırılmasına dairdi. Başkan, ben devlet değilim; devlet bile Elazığ'a konteynerleri yeni gönderiyor. Bunlar bilgilendirmeyi gerektiren konulardır; gündeme almaya gerek yoktur, şeklinde görüş belirtti. Bu konu da oylandı ve oy çokluğu ile gündeme alınması reddedildi.
CHP grup başkan vekili Can Canbey, bu noktada söz aldı ve belki de tartışılan ve gündeme alınıp alınmaması oylanan konuların kamuoyu açısından öneminden olsa gerekir, öncelikle, dedi, nelerin gündem maddesi olarak önerilip önerilemeyeceğini tartışmamız gerekir. Can Canbeyin ifadesine göre, CHP grubu, bu konuların gündeme alınıp alınmamasının oylanmasına karşıydı.
     Başkan, ben, dedi, her daim görevimin başındayım. Benimle görüşmek isteyip de görüşemeden gittim, diyecek kişi çıkmaz. Başkana, göre, AKP ve MHP grubu üyelerinin yaptığı, meclis üyeleri şu şu konularda öneride bulundular dedirtmekten başka bir şey değildi.
     Haluk Laçin, söz aldı, Elazığ ve diğer civar illerde depremden ölenlere Allah'tan rahmet diledikten sonra, bu konularda dedi, öncelikle bilgilendirme yapılmalıydı. Yıllardır İş Bankası önünde sıkışan ve WC gereksinimi duyan bir yurttaşa bu olanak sağlanamıyordu. Ayrıca, bugün meclis salonunda bayrağımız ve Atatürk'ün posteri var ise, bu, bu önerilerin sonucuydu.
     Haluk Laçin'in bu çerçevedeki konuşması üzerine, başkan, yıkılan eski hükumet konağının, yıkılan öğretmen evinin ve halihazırda kullanımda olmayan Milli Eğitim Tesislerinin olduğu yerlerle ilgili alınan son kararların nasıl alındığına ve gerçekte kimlerin özel ve kolektif katkılarının olduğuna dair oldukça uzun açıklamalar de bulundu.
     Tartışma uzadı.
     Serdar Ören, Suriye'de ölen son 8 asker ve yurttaşa Allah'tan rahmet dileyerek söze başladı. Avrupa Birliği Parlamentosunda bayrağımızı yırtan Yunan milletvekili ve olay hakkındaki duygularını ve düşüncelerini dile getirdi.
     Başkan, tamam, acı hepimizin acısı, bunu paylaşıyoruz, ama arkadaşlar, daha önemli olan bu acıların yaşanmayacağı koşulları yaratmak değil midir?, diyerek düşüncelerini dile getirdi. Başkana göre, eğer ulus ve yurt tehlikeye girerse, 5 yaşındaki de dahil her yurttaş gerekirse ölmeliydi. Ama, olan böyle bir şey miydi? Bizim ne işimiz vardı, oralarda? Bunu sormayacak mıyız?
     Toplantının açılışı yapıldıktan sonra toplam 40 dakika süren bu girişten sonra, 10.10'da resmi gündem maddelerinin görüşülmesine geçildi.
     1- Cumalı mahallesinde satışı istenen bir yer ile ilgili İmar Komisyonunun 'satılması uygun değildir' çerçevesindeki görüşü oylandı ve kabul edildi.
     2-Belediye başkanına, bir konuda yetki verilmesi, oylandı ve kabul edildi.
     3- Burgaz bölgesinde kıyıdaki bir yere bir büfe ve yanında WC yapılması ile bu yerin kaç yıllığına kiraya verilmesi konusu görüşüldü; AKP ve MHP grubu başkan vekillerinin bu yerlerin nasıl yapılması gerektiğine dair farklı görüş ve önerilerini dile getirmelerinden ve bu çerçevede yine oldukça uzun karşılıklı tartışmalardan sonra oylamaya geçildi ve büfe ile WC'nin, bu yerleri kiralayan kişilerce yapılması çerçevesinde 8 yıllık üzerinden kiraya verilmesi oy çokluğu ile kabul edildi.
     4- Emecik mahallesindeki belediyeye ait ve bugün oldukça harap konumundaki bir yerin kahve olarak işletilmek üzere bir yurttaşa 10 yıllığına kiralanması oylandı ve oy birliğiyle kabul edildi.
     5- Reşadiye, Kızlan ve başka bazı yerlerde yapılacak Tapu ve Kadastro çalışmaları istenen bilirkişilerin adlarının uygun olup olmadığı oylandı; muhtarlıklardan gelen isimler uygun bulundu.
     6- Badem Çiçeği Festivali süresince yapılacak yarışmalarda dereceye girecek yarışmacılara verilecek ödüller oylandı ve kabul edildi.
     7- Turizm tesisi yapılacak yerlerin 3.000 m2'den 1.000 m2' ye düşürülmesi konusu üzerine görüşler dile getirildi; bu konuda çok umutlu olunmamakla birlikte, öneri oylandı ve kabul edildi.
     ***
     Toplantının resmi bölümü bittikten sonra iki kadın izleyicinin iki farklı konuda görüş ve önerilerini dile getirmelerinin ardından, toplantı bitti.
     04.02.2020/Datça
     Mehmet Erdal


3 Şubat 2020 Pazartesi

2020.02.04.PAZAR YERİ YAZILARI-3 ÇÖZÜM BULMAK MÜMKÜNDÜR

  Hiç yorum yok

     PAZAR YERİ YAZILARI-3 'ÇÖZÜM BULMAK MÜMKÜNDÜR!'
     Gazetenin sahibi Mehmet Emin Berber'in 22,06.2004 tarihli 'NOTLAR'ı Çağdaş Marmaris gazetesinde kendi yazdığı bir yazının içerisinde kendi adına yayınlanmasından sonraki Temmuz, Ağustos ve Eylül aylarında Marmaris Pazar yerinde rutin ticari faaliyet devam etti.
Yeni yönetimin ilk iddialı icraatının 'Yeni bir pazar yeri' olacağı; bu pazar yerinin kapalı olması nedeniyle de var olan pazarcıların tümünün bu pazar yerinde yer bulamayacağı, bazılarının açıkta kalabileceği ve haliyle bu açıkta kalacakların da Marmaris dışında ikametgah kaydı olanlar olacağı vb. çerçevesinde söylentiler baş gösterdi.
     Bu söylentilerin günlük yaşamda yansımaları, hiç şüphesiz olacaktı ve oldu da; biz de dahil olmak üzere ikametgah kaydını Marmaris'e almalar, belediye ödemelerini geciktirmeler, CHP İlçe Örgütü nezdinde ya da CHP İlçe Örgütü ile ilişkileri iyi olan pazarcılar ve/veya Marmaris, hatta Muğla ve diğer ilçelerdeki 'sözü geçer' diye değerlendirilen bazı CHP'liler aracılığıyla farklı girişimlerde bulunmalar vb.vb. her yol deneniyor ve yapılacağı söylenen bu yeni kapalı pazar yerinde tezgah açabilecek birisi olmak isteniyordu; o günlerde, Marmaris Pazar yeri, biz de dahil pek çok pazarcı için o kadar önemli (neredeyse, 'var olma ya da yok olma' derecesinde ) bir yer olarak görülüyordu.
     ***
     Bu söylentilerin ayyuka çıktığı ve sezonun da bitimine (ki, sezon bitimi 1 Kasım olarak kabul edilirdi) az bir süre kaldığı günlerde, Marmaris Pazar yerinde tanık olduğum bazı gelişmeler üzerine yeniden yazmaya karar verdim.
     '' ÇÖZÜM BULMAK MÜMKÜNDÜR !
     Marmaris Belediyesi sınırları içerisinde Perşembe günleri kurulan pazar yerinde tezgah açan pazarcıların bazılarının tezgahlarına görevli zabıtalarca ŞERİT ÇEKİLMESİ ve bu yolla, o tezgahların o gün için ticari faaliyetten men edilmeye çalışılması, bu yaz sezonunun ve özellikle son haftaların bilinen ve üzerinde çokça konuşulan eylemidir...
     SORUN NEDİR?
     İlgili kişi ve kuruluşların bildiği gibi, Marmaris Pazar yerinde tezgah açan pazarcılar, önceki yıllarda, Marmaris Belediyesi'ne hem belediyeden alınan KART için belli bir bedel hem de tezgah açtıkları gün için GÜNLÜK İŞGALİYE öderlerdi; Belediye, kartın bedelini taksit taksit, günlük işgaliye'yi ise tezgahın açıldığı gün tahsil ederdi.
     29 Mart Yerel seçimlerinde seçimi kazanan ve iş başına geçen sayın Ali Acar yönetimindeki Marmaris Belediyesi ise, kendilerince bilinen nedenlerle, 2004 yılı için bu iki farklı bedeli birleştirdi ve üç takside bölerek Temmuz, Ağustos ve Eylül aylarında tahsil etme yoluna gitti...
     Sayısal veriler Marmaris Belediyesinin elindedir elbette, ama bizce Marmaris Pazar yerinde tezgah açan pazarcıların önemli bir kesimi HER ŞEYE RAĞMEN, yani tahsil edilmek istenen bedelin büyüklüğüne, turizm sezonunun beklendiği gibi gitmemesine, işlerinin durumuna, ödemelerine...vb. bakmaksızın, önceki yıllarda olduğu gibi, belediyeye olan borçlarını gününü geçirmeksizin ödeme yoluna gitti.
     Toplam sayılarını bilemediğimiz bazı pazarcılar ise, en azından yüksek sesle dile getiremedikleri bazı gerekçelerle, bu taksitlerin birini veya ikisini veya her üçünü ödememeyi tercih ettiler.
     İşte Marmaris belediyesi, bu ödemeyi aksatan veya hiç ödeme yapmayan tezgah sahiplerini ödeme yapmaya zorlamak için sık sık TEZGAH ŞERİTLEME uygulamasını gündeme getirdi.
     Bu uygulamanın ne kadar başarılı olduğunu, elbette Marmaris Belediyesi biliyordur.
     SORUNUN KAYNAĞI NEDİR?
     1- Yıllardır, bazı pazarcılar, yalnızca Marmaris Belediyesi'ne değil, diğer bazı belediyelere de Kart bedellerini aksatarak, hatta yıl atlatarak ödemeyi veya her nasıl başarıyorlar idi iseler, kısmen veya hiç ödememeyi bir alışkanlık haline getirmişler. (Bu konuda, Marmaris Belediyesinin ve diğer belediyelerin elindeki dosyalarda yeterli bilgiler bulunuyor olmalıdır.) Bu alışkanlığın devam ettirilmek istendiği söylenebilir.
     2- 2004 yılı turizm sezonunun bitimi olarak kabul edilen 1 Kasım 2004 tarihinden sonra Marmaris Pazar yerinde yapılacağı söylenen YENİ DÜZENLEME çerçevesinde KARTININ İPTAL EDİLECEĞİ kaygısına kapılan bazı pazarcıların MADEM KARTIM İPTAL EDİLECEK, O ZAMAN NEDEN ÖDEYEYİM? EĞER İPTAL EDİLMEZ İSE FAİZİYLE ÖDERİM! diye düşünerek ödemeleri gereken taksitleri mümkün olduğunca geciktirmeyi, az taksit ödemeyi ya da hiç ödememeyi düşündükleri söylenebilir.
     3- 29 Mart Yerel seçimleri sonrası yeni yönetim döneminde ilk kez kart alan ve haliyle, 2004 yılı turizm sezonunun başlamasıyla birlikte değil, bir süre sonra tezgah açmaya başlayan yeni kart sahiplerinden bir kısmının bu GECİKMEYİ ileri sürerek kendilerine BİR İNDİRİM'in yapılmasını sağlamak için taksitleri ödemede ayak sürüdükleri söylenebilir.
     Bunların dışında, bütün pazarcıları ilgilendirmesine karşın, ağırlıkla taksitleri ödemeyi aksatan veya şu veya bu oranda hiç ödememeyi düşünen pazarcıların sıklıkla ve yaygınca dile getirdikleri gibi istenen yıllık tutarın yüksek oluşu, turizm sezonunun beklendiği gibi geçmemesi, işinin durumu, ticari ve özel ödemeleri...vb. gerekçelerden hangisinin veya hangilerinin kaç pazarcı açısından gerçekten can alıcı önemde olduğunu, kaç pazarcı tarafından ise zevahiri kurtarmak adına ileri sürüldüğünü bilemeyiz.
     Elbette bu dile getirdiğimiz gerekçelerin dışında başka bazı gerekçeler de sıralanabilir, ama bizce olası bu gerekçeler sorunu genel düzeyde değil, yalnızca bazı kişiler bazında açıklamaya yarar...
     ÇÖZÜM NEDİR?
     Bizim bu yazıda yapmaya çalıştığımız gibi sorun ve sorunun kaynağı bütün gerçekliğiyle kavranamazsa, sorunun çözümü için gündeme getireceğimiz yöntemler sorunu çözmez, sorunun kaynağını veya kaynaklarını kurutmaz ve haliyle sorun, kendini yeniden ve yeniden üretir...
Bu noktada ŞERİT ÇEKME uygulamasının, 2004 yılı turizm sezonunda da Marmaris Pazar yerinde yaşanan ve bu yazının konusu olan sorunun köklü ve kalıcı çözümünü sağlamaktan uzak olduğunu söyleyebiliriz. Bizce bu sorunun ve pazar yerinde bugün yaşanan diğer sorunların çözümünde izlenebilecek en pratik ve kesin sonuç alıcı yol, 2005 yılından geçerli olmak üzere:
     1- Yıllık Kart bedeli ve günlük işgaliye birlikte tahsil edilmeye devam edilmeli, ama çok yüksek olan bu miktar makul bir seviyeye çekilmelidir.
     2- Marmaris Pazar yerinin yalnızca turizm sezonunda değil, yıl boyunca faal olduğu düşünülürse, pazarcıdan alınacak yıllık miktar Nisan, Temmuz ve Eylül olmak üzere üç takside bölünmeli; Nisan ayında ilk taksiti ödemeyene tezgah açma izni verilmemeli, diğer taksitlerden birini ödemeyenin ise kartı iptal edilmelidir.
     3- Kart sahibi olan veya olmayan pazarcıların sayısı ve toplam pazar yeri alanı dikkate alındığında, Marmaris Pazar yerinde ipin ucu kaçmıştır ve bu nedenle belli bir sayı ve alan sınırlamasına gitmek ve pazar yerine bir çeki düzen vermek kaçınılmaz hale gelmiştir.
     4- Bugünkü veriler ışığında, Marmaris Pazar yerinde bulunan ve alt katına sebze ile meyve satanların, ikinci katına ise tuhafiye işi yapanların tezgah açtığı bina sıkı bir şekilde elden geçirilerek restore edilmeli ve Bodrum'da da olduğu gibi, pazar iki güne çekilerek pazar yeri bu bina içerisiyle sınırlanmalıdır. Bizce bu, pazar olayı ile ilgilenen kişi ve kuruluşların üzerinde hem fikir olabilecekleri bir REORGANİZASYON'dur, teknik olarak da mümkündür.
     5- İçmeler Pazar yeri ile ilgili yazımızda da belirttiğimiz gibi:
     a) Her yıl kartını yeniletmek veya yeni kart almak isteyen her pazarcıdan Vergi Dairesine ve Esnaf ve Sanatkarlar Odasına kaydı olduğuna dair resmi bir yazı ile artık yasa gereği sahip olunması zorunlu Ustalık Belgesi şartı aranmalı,
     b) Her vergi numarasına bir tezgah açma izni verilmeli; eş, kardeş, ana-baba, akrabalık vb... ilişkiler bir vergi numarasına birden çok tezgah açma izni verilmesini gerektirmemeli,
     c)Vergi kaydında veya ustalık belgesinde yazılı işin dışında başka bir alanda tezgah açma izni verilmemeli,
     d)Tezgahların bulundukları konum ve kapladıkları alan dikkate alınarak yıllık bedel tespiti yapılmalı,
     e)Tezgahları kiraya verme yasağı devam etmeli, kiraya verenin kartı iptal edilmeli,
     f)2005 yılından itibaren pazarda yer verilmeyecek işlerin neler olduğu bu sezon sonunda mutlaka açıklanmalı ve böylece olası mağduriyetlerin önüne geçilmelidir.
     6- Pazar yeri binasının çevresinde olup da yalnızca pazarın kurulduğu gün açılan ve çok yüksek fiyatlardan kiraya verildiği bilinen pazar yeri binası içerisinde tezgah açan pazarcıların aleyhine bir rekabete girişerek adil olmayan bir rant elde etmelerinin koşulları ortadan kaldırılmalıdır.
En son olarak şunu söyleyebiliriz: Marmaris Pazar yeri ile ilgili yapılması düşünülen bütün düzenlemeler kesinlikle 2005 turizm sezonunu olumsuz etkileyebilecek şekilde (bu yılki uygulamalardan ders alınmalı) geciktirilmemelidir; bizce bunun için en uygun zaman önümüzdeki Ramazan Bayramı ile Kurban Bayramı arasındaki süredir.
     MEHMET ALİ YENİLMEZ
     11.10.2004''
     ***
     Bir yazı neden yazılır ve yayınlanır?
     Yazıya konu olan sorunlardan ve dertlerden kamuoyu bilgilensin ve de ola ki, konu ile ilgili ve yetkili birileri çıkar ve merak edip okur, diye.
     Yerel yönetimden birileri okuyor muydu? Eğer okuyorlar idiyse, ne diyorlardı ve ne düşünüyorlardı? Nasıl bir tepki veriyorlardı?
     O günlerde, bunları bilemiyor ama merak ediyordum.
     04.02.2020/Datça
     Mehmet Erdal