25 Aralık 2020 Cuma

2020.12.26.CEZAEVİ YAZILARI-35: HER KOŞULDA, YARATICI OLMALIYIZ!

  Hiç yorum yok

 

     CEZAEVİ YAZILARI-35: HER KOŞULDA, YARATICI OLMALIYIZ!

     PKK'lı mahkumların tünel girişiminin 20.05.1988 günü patlak vermesi sonrası cezaevi yönetimince gündeme getirilen resmi terörü, sürgünleri ve hak gasplarını protesto etmek amacıyla başlatılan SAG(Süresiz Açlık Grevi)'nin bitirilmesinin ardından yapılan koğuş düzenlemeleri ile birlikte, yani Haziran ayı sonu Temmuz ayı başlarından itibaren, rahat bir nefes alabileceğimiz bir döneme geçmeyi umut etmiştik. Ama gelişmeler, umut ettiğimiz gibi olmadı. Her gün yeni bir söylenti ortalıkta dolaşır oldu; tahliyeler nedeniyle azalan koğuş sayımız öne sürülerek yok 7. Koğuşa geçilecek, yok geçilmeyecek de koğuşlar arası günübirlik gidip gelme düzenlemesi yapılacak; yok topluca Nazilli'ye, yok Bursa'ya sevk olunacak; 25 Eylül referandumunda istediği sonucu elde edemeyen Özal yok ortamı yumuşatmaya, yok baskıcı politikalara yönelmeye çalışacak ve bu gelişmeler, çok doğal olarak, etkisini cezaevlerinde de gösterecek vb.vb...

     Bu süreçte önce cezaevi yönetimi değişti; yeni savcı, Nural Uçurum ve yeni müdür, Soner Köstereli oldu. Sonra, Özal hükumetince, özellikle siyasi nitelikli diğer cezaevlerinde olduğu gibi bizim kalmakta olduğumuz Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevinde de bazı hak gaspları gündeme getirilmeye başlandı.

     Bu gelişmeler karşısında, ne yapmalıydık?

     Mayıs ayı sonlarında başlayıp 20 Haziran günü bitirdiğimiz SAG'den dolayı her yönden çok yıpranmıştık ve aradan çok kısa bir süre geçtiği için de kendimizi daha tam anlamıyla toparlayamamıştık. Robot değildik ki akşamdan sabaha tepeden tırnağa elden geçirilip tamir edilebilelim. Gündeme getirilen bu hak gaspları karşısında, o günlerde başka bir seçenek bulamadık ve 17 Ekim 1988 günü, bir kez daha SAG'ne başlama kararı aldık.

     “Cuma, 20.00:...Geçen, Güneş'te 'Af yok, İnfaz var' diye, birinci sayfadan, tüm sütunları kapsayan bir manşet vardı. Bakanın uzun anlatımı bir yana, özü, yeni infaz yasası ile 2 günlük bir indirim oluyor ay'da. Dağ fare doğuruyor, yani. 6-8 veya 9 gün olayı, daha iyi idi. İlk anda, herkesi bir sevinç sardı, sonra hikaye olduğunu gördük. TCK değişikliğinin dışında çıkacak, sanırım. Şimdi önemli olan TCK değişikliği. Kimler çıkacak? Ne zaman çıkacak? Hangi düşüncenin ve hangi hesabın sonucu çıkacak? Ayırım olacak mı? Eşitsizlik nasıl telafi edilecek? vb... Bakanlığın, tahminlerimi doğrularcasına, bol reklamlı ve sansasyonel, özünde var olan ve oluşan birikimi eritmeyi amaçlayan uygulamaların biri olarak, bu infaz olayını gündeme getireceği açık. Özal Hükumetinin, yapacağı yegane şey bu... Ekonomik alanda attığı adımlar, kapitalistleri bile tedirgin etti... Daha da edeceği cabası...Özal, sonuçsuz kulaçlar atıyor. Kıyıya ulaşamayacak. Ulaşır, diyen, hiç bir ekonomist veya uzman yok... Özal'ın gemisi batıyor. Hızla, toplumsal tabanın yitimi devam edecek. Onun için sosyal, siyasal vb... alanlarda sansasyonel ve reklamı bol bazı uygulamalar yapacak. Bunlar da çare değil...Özellikle ağır cezalılar için, hiç bir anlamı yok. Bazı az cezalılar ise çıkıyor. Bazılarınınki de azalacak. Ama hepsi o kadar... Bütün cezaevlerinde merkezi olarak gündeme getirilen yeni hak kısıntılarının, bu infaz söylentileri ile birlikte gündeme getirilmesi ilginç... Ama sonuçsuz. Irmak, akması gereken doğrultuda akar... Bunu geciktirmek belki mümkün, ama durdurmak mümkün değildir.

     Cumartesi günü ... yatırdığı dergiyi alamadık. Hiçbir dergiyi alamıyoruz. Yeni bir uygulama ile yasaklanmış... Bu konuda, siyasi cezaevlerinde ilk örnek oluyoruz... aklın alacağı iş değil. Yahu ben, başkaları gibi düşünmek zorunda mıyım? Düşünmüyorum yahu... Düşüneceksem, burada işim ne? Bunlar boş uygulamalar, sonuçsuz uygulamalar... Geçmiş sekiz yıl, bunun çarpıcı kanıtıdır. Daha nice yıllar yaşansa ne yazar ki?.. Ama 88 dünyasında ve Türkiye'sinde, zamana uymayan tüm hesaplar kısa ömürlüdür ve boşa çıkmak zorundadır... Kaçınılmaz kaderdir, bu...

     ... Demirel, Türkiye'de, üç ay sonrası için tahminde bulunmak güç, diyor...Cezaevlerinde, bugün, ertesi gün için tahminde bulunmak güç...

     Pazar, 15.00: Dünden beri, çay alıyoruz. Sorunların çözümü doğrultusunda yaprak kımıldamıyor. Ama her uzun sessizliğin, aslında fırtınanın belirtisi olabileceği de bilinir. Bekleyelim. Göreceğiz. Çayı özlemişim. Yavan ama, çok nefis geliyor...”(16.10.1988)(1)

     17 Ekim 1988 Pazartesi günü sabahı SAG'ne başladık. 4 gün sonra, 21 Ekim 1988 günü, Nazilli E Tipi Özel kapalı Cezaevine sevk edildik. 1986 yılı Sonbaharında Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevinin olduğu gibi Nazilli E Tipi Kapalı Cezaevinin de ilk mahkumları biz olduk.

     Aydın'da başlayan ve Nazilli'de de devam eden SAG'miz 33 gün sürdü ve yenilgi ile sonuçlandı. 

     “20 Ekim tarihli mektubunu, bugün aldım. Mektuplar, ilk, bugün verildi... Ne zaman görüşeceğiz? Nasıl görüşeceğiz? Getirdiklerini yiyebilecek miyim? Ne halde olacağım? Hiçbir şey bilemiyorum...Gidiyoruz, tarihsel yolumuzda. Basından izliyorsun...Daha eşyalarımın çoğunu alamadım. Ne kadarı kayıp değil? Bilemiyorum...Geleceğe ilişkin, bir sürü iş düşlerim var. Buralarda ölmeyeceğim, çıkacağım, birlikte olacağız... Sağ kalmayı becerebilirsem, ileride uzunca yazacağım. Yazacak çok şeyim var... Şimdi çok yorgunum...Halsizim...”(16.11.1988)(2)

     “Bu gece (22 Kasım, 22.00) başlayabildim, yazmaya...En çok sevindiğim, tüm açlık grevi boyunca korktuğum düşünsel olumsuz gelişme olmamış. Unutkanlık, düşünsel yorgunluk vb. gibi. Bundan korkumdan, her an her şeyi düşünmeye çalışıyordum. Düşünmeliydim, düşünce tembelliği iyi değildi.

     ... Bu açlık grevinin çok yönlü ve çok önemli sonuçları oldu. Olmaya da devam ediyor. Kendim dahil, başta, kimsenin, böylesine devasa bir olay yaratılacağını tahmin ettiğini, sanmıyorum. Ama, bilinmeden, öyle tarihi bir noktada gündeme gelmiş oldu ki, kendi nezdinde pek çok şeyi ifade ettirmeye başladı. Düzen sorgulanmaya başlandı, düşün. Elbet, bunun, yakın ve uzun dönemde, olumlu ve olumsuz sonuçları arttı. Bu yükü, baştan hesaba katmayanlar, bu yükün altında ezildi. Onun için, Örn: Meclis olayı yanlıştı. Uzun dönemde, olumlu sonuçları olmuş olabilir, ama yakın dönemde bize yönelik somut sonuçları olumsuz oldu. Genelde, 17 Ekim sonrası, giderek ülke genelinde yaygınlaşan eylemlilik süreci, ayrıntılı ele alınıp incelenmeli. Çok önemli dersler var ve öğrenilecek çok şeyler olduğunu görüyorum...

     Açlık grevi bitinceye kadar, aynı koğuşta kaldım. Bittiği gün, bu koğuşa geçtim. (*) Nasıl geçtiğimizi ve nasıl moralimizin bozulduğunu, o kötü görüş yerinde duyabildiğin kadarıyla, anlatmıştım. (**)Dönem aşılırken, beklenen ve olması gereken, insanların da kendilerini aşmalarıdır. Olmuyor...Burası yeni bir bina, havaları çok yağışlı ve nemli, müthiş üşüyoruz. Her şey ıpıslak. Öyle de kötü bir koğuştayız ki...Aydın'da da böyleydi. Koğuş dağılımında, hep kazıklanırdık. Banyosu yok. Bu bakımdan diğer koğuşlar daha iyi. Belli ki binayı yapan mimar, milyarları cebe indirmiş. Öyle kötü kalorifer tesisatı var. Ne ısıtıyor, ne de bir şey. Kendimize iyi bakmaya çalışıyoruz. Yarından itibaren tabldot tavuk vb. alıp yemeye başlayacağız. Bu kez, hem bitimden, hem de olanaklardan dolayı, yeterli ve dikkatli bir beslenme yapamadık. İlk lokmalarımdan sonra, rahatsızlanıp düştüm, ama kendimi çabuk toparladım. Bu eylem süresince, hiç doktora çıkma gereği duymayan ve bu anlamda sağlığı yerinde gözüken insanlardan biriyim. Ama bu kez, her bakımdan duman olduk. Sevk, koğuş değişimi, kış günü oluşu, şekersizlik ve tuz olmaması, bizi çok sarstı. Ayrıca çok kısa aralıkla ikinci uzun açlık grevine başladık...”(***)(22.11.1988)(3)

     “...bugün (Pazar) öğleyin,...Bugünkü Cumhuriyet'te, Yaşar Kemal'in uzunca, duygulu, hümanist ve güzel bir mektubu yayımlandı. Hoşuma gitti. Okumuş muydun? Bu mektup, bir anlamda, 17 Ekim'den bugüne süregelen ve ülkenin gündeminde birinci sıraya yükselen Süresiz Açlık Grevlerini noktalıyordu. Bence bu, çok önemli ve uzunca-ayrıntılı-derinlemesine tartışılması gereken bir dönem olarak kabul görmelidir. Bugüne ve yarına yönelik, zengin dersler çıkarılabilecektir. İleride, bu açlık grevlerinin boşa yapılmadığının ve tarihsel bir önem kazandığının ve etkileri kısa-orta-uzun dönemde görülecek çok önemli gelişmelere yol açtığının kabul ve teslim edileceğini sanıyorum. Umuyorum. Bir arkadaş, Cumhuriyetteki ilanları, Şili'deki tencere eylemlerinin başlaması-yayılması ve bir mücadele biçimi olarak kabul görmesi ile benzeştiriyordu. Veya, despotizmin hüküm sürdüğü bir ülkede, gecenin ileri bir saatinde, evlerdeki ışıkların bir süre yakılması ve böylece, karanlığı kabul etmediğinin bu yolla ifade edilmesi, bu ışıkların artması, karanlığı her gün daha çok aydınlatması ile benzeştirmesi söz konusu oldu. Yani her koşul, ne kadar zor olursa olsun, çaresizliğin ilan edileceği değil, yaratıcılığın ilan edileceği anlamında ele alınmalıdır. Çaresizlik, insanları bitirir. Biz, eğer bu bilimsel düşünceye sahipsek, çaresiz olmayız. Olmamalıyız. Biz yaratıcıyız ve yaratıcı olmalıyız. İlanlar, halkımızın, bir protesto, bir destek, bir istem, bir dayanışma, bir silkiniş, bir atılım, var olan durumu asış biçimi oldu. Bir tanıdık, açlık grevinin başındaki ilgisizlikle, sonlardaki yoğun ilgi arasında, bunu çok güzel somutlamıştı. Bu tanıdık, mapus değil, bir avukattı. Herkes, bu muhteşem olayda, rol ve onur sahibiydi. Öyle de görülmelidir...”(04.12.1988)(4)

     1988 Aydın/Nazilli

     26.12.2020/Datça/Mehmet Erdal

                                                  

     (*) 7. Koğuş.

     (**)


     (***) Cezaevinden çıktıktan bir süre sonra bir vesileyle söz açlık grevlerine geldiğinde, 10 yıl 7 ay kadar süren son (4. kez girdiğim) cezaevi dönemimde (toplamı 11 yıl 7 ay 10 gündür), bir yıldan daha uzun bir süreyi, yani her on günün bir gününü açlık grevlerinde geçirdiğimi hesaplamıştım.

     (1)





     (2)


     (3)



     (4)


18 Aralık 2020 Cuma

2020.12.19.CEZAEVİ YAZILARI-34: BURJUVALARIMIZ GİBİ POLİTİKACILARI DA NİTELİKSİZ!

  Hiç yorum yok

 

     CEZAEVİ YAZILARI-34: BURJUVALARIMIZ GİBİ, POLİTİKACILARI DA NİTELİKSİZ!

     “Perşembe, 18.00:...Cumhuriyet, Tek Tip Elbise olayına, genişçe yer veriyor. İ.H.D. merkezi, kamuoyunu duyarlı kılıyor. Bugünkü olanaklar çok güzel. Bence bu, alınmış bir haktır, kazanılmış bir haktır. Böyle bir hakkın gasp edilmesine seyirci kalmak mümkün değil. Eldeki hakkı, kıskançlıkla korumak gerekiyor. Ama, duygusallığa kapılmadan ve daha geniş bir perspektiften bakarak. Tepkisellik, eğer duygusallıkla birleşirse, senden istenileni yapmak kaçınılmaz olur. Halbuki, kuraldır, istenilen değil, istediğin alanda dövüşmelisin. Emil Galip Sandalcı, keza İlhan Selçuk da olayı, provokasyon olarak değerlendiriyor. Öyle olup olmadığını, fazla uzak olmayan bir zamanda göreceğiz...

     Cuma, 18.00:...Bugün, Bakan'ın Tek Tip Elbiseyle ilgili açıklamaları vardı, gazetelerde. Sanki son bir yoklama yapmışlar da ve tepkileri görünce geri adım atıyormuş gibi...Tek, böyle olsun. Tüzük değişebilir falan diyor. Bekleyip, göreceğiz...” (27.08.1988)(1)

     “Cuma. 18.00 civarı:... Nazilli'ye sevk söylentisi yoğunlaşarak devam ediyor. Bakalım...Bazı anlarda, beklemek, hiç iyi bir şey değildir. Bu anda böyle...Ayrıntıya yönelik, aslı astarı olmayan pek çok şey söyleniyor...

     Özal'ın (*), okul kitaplarında yapılacağını söylediği %50 ucuzluk ve pahalılık konusunda yazdıklarına katılıyorum. Özal, göz boyamaya devam ediyor. Hem de gerçekleri değiştirerek... Bugünkü TV haberlerinde, Sarp kapısının açılmasını yorumlayışı vardı; her şeyi kendine yontuyor. Halbuki bu kapının açılmasının, Gorbaçov'un Sovyetler'de uygulamaya çalıştığı yeni politikanın sonucu olduğu açık. Bu kapının, daha önceki bir mektubumda yazdığım dünyadaki diğer gelişmelerle aynı döneme denk gelmesi, rastlantı olmasa gerek. Dünyadaki diğer olaylar üzerinde ise, Özal'ın etkinliğinin esamesinin okunmayacağını herkes bilir. Hal böyleyken, bu ucuz politika, ancak bizim halkımızın bu seviyedeki bir politikaya layık olduğunu ifade etmek anlamına gelir. Burjuvazimizin politikacı okulundan çıkanlar, bu kadar... Burjuvazimiz niteliksiz olduğu kadar, politikacıları da niteliksiz...

     Güneydoğu Anadolu'da, Irak'tan kaçıp gelen ve ölümden kurtulan (en azından şimdilik) Kürtler ile ilgili haberler, basının ve TV'nin ilk sıralarında veriliyor. Verilmeli de. Irak'ın, İran-Irak savaşını ara vermesinden yararlanarak Kuzey'inde Kürtler üzerine saldırıya geçeceği biliniyordu. Türkiye de buna izin veriyor ve göz yumacağını ifade ediyor. Ama böylesi bir göç olacağını, kimse düşünememiştir. Gelenler, az değil. Irak, tam bir soykırım anlayışıyla saldırıyor. Çoluk çocuk imha ediyor. (**) Sonuç almaya çalışıyor. Uzun dönemde, sonuç değil, bela alıyor... Bunu, yaşayıp göreceğiz. Sovyetler ile ABD'nin nereye kadar sessiz kalacağını ve Saddam'ın kellesi hesabı üzerinden bazı olumlu çözümleri gündeme getirip getirmeyeceklerini birlikte göreceğiz. Bu sürgün, kalıcı olamaz. Bence, Irak ve Saddam üzerinden bazı hesaplar yapılıyordur. Özal, mültecilere kapıları hem açmak zorunda kaldı, hem de açmayı bazı politik hesaplardan dolayı yeğledi. Verdiği demeçlerde de, bu politik hesaplarını ilan etmeye başladı...Mültecilerin İran'a gönderilebileceği falan söyleniyor ama, giden fazla olmaz. Bu mülteciler, gündemimize mültecilik olgusunu getirip yerleştirmişe benzer. Bunun yol açacağı olası sonuçları, birlikte göreceğiz. İran-Irak savaşının yol açtığı boşluk, ilgili ülkelerce doldurulmaya çalışılıyor, bu, bazı örgütlerin dezavantajlı duruma düşmesine yol açacak. Ve bu örgütlerce, yeni bir taktik saptanmalı. Biliyor musun, bu mültecilik olayına doğru bir yaklaşım getirilebilirse, şovenizmin geriletilmesi, Türk ve Kürtler arasında dostluk ve kardeşlik duygularının geliştirilmesi doğrultusunda ciddi ve anlamlı adımlar atılabilir. Örn: Türkiye'nin her yanında İHD ve ilerici-devrimci dergiler başta olmak üzere, yardım kampanyaları açılabilir. Giyecek ve yiyecek yardımı yapılabilir. İlaç yardımı yapılabilir. Bunun, ülkenin politik yaşamına olumlu katkıları olacağını düşünüyorum. Hükumet, 10'ar bin kişilik kamplar kurulacağını ilan etti. Bu kampların, Irak ve Saddam'ın kellesi üzerinden daha olumlu çözümler gündeme getirilmeden ve Kürtler Irak'a yollanmadan uzun süre kalabileceğini söylemek, kahinlik olmasa gerekir... Özal'ın spekülasyonları geçicidir. Bu olayın yol açacağı başka sorunlar, uzun dönemde daha önemlidir ve kalıcıdır...

     Cumartesi, 22.00:...Bugün de, bir Bursa söylentisi başlamış. Ulan, bu söylentilerin arkası kesilmez...Bursa'ya gitmeyi yeğlerim. Size daha yakın.” (04.09.1988)(2)

     “Cuma, 18.30:...'İşçi Dünyası' adlı 15 günlük bir gazete geldi. Bir SHP milletvekiliyle konuşma var. Yeni parlamento yılında genel af için çalışacaklarını, ama bunun mümkün olacağını sanmadığını, Bakanlığın infaz yasasında çalıştığını, (bir) ayda yatılacak günün 6 veya 8 güne ineceğini sandığını, söylüyor. Bunun üzerine, hemen tahminler yapılmaya başlandı. İnfaz, bu kadar düşürülürse, pek çok insan çıkar. Bu Buca işinden, beklediğimiz ceza gelmese bari...” (09.09.1988)(3)

     “...Bugün Cumartesi ve saat 18.00 civarı: Tarihi belirtmeden yazmaya başlamışım... Sen bu mektubu okurken belki referandum (***) sonuçları da belli olmuş olacak. Kamuoyu yoklamaları, 70-30 gösteriyor. Sonucun böyle çıkmasının ardından, Özal'ın işi çok zorlaşır. İktidar-Cumhurbaşkanlığı düşleri...vb., büyük bir ihtimalle yatabilir. Böyle bir dönemde, bazı olumlu ve yarınlara yönelik filizlenmeler boy verebilir. Bu, halkın tepkisini dile getirmesi anlamında yorumlandığı ölçüde, Özal Hükumetinin veya olası başka hükumetlerin, halkın istemlerinin karşılanmasına yönelik tavizleri söz konusu olabilecektir. Bu muhalefetin örgütlü olması halinde, bu tavizler daha geniş kapsamlı olabilir de. Eksik olan ve dezavantajlı olan yön, bu. 25 Eylül sonrası ortaya çıkacak hava, bizim şu an yaşadığımız yerler dahil, her yeri etkileyecektir...Olumlu veya olumsuz, ama daha çok olumlu anlamda... Özal'ın taktik hatası, Özal'ın düşlerini öldürüyor. Ava giderken avlanma, herhalde buna denir...

     Pazar, 18.30:...Özal'ın ilk referandum konuşmasını bekliyoruz. Bugünkü gazete ilanlarında, önemli açıklamalarda bulunacağını duyuyordum. Bakalım... Bir sürü tahminde bulunuluyordu... Ne kadar tutacak...

     Tercüman'dan Yavuz Donat'ın tahmini doğru çıktı. Özal, istifa tehditini savurdu. Bu tehdit, Hayır'ları azaltır, Evet'leri %40'lara çıkartır mı? Kara Veli, %40'lara yakın çıkacak diyor. Ben sanmıyorum. Galiba, Özal,-Demirel kavgasının noktalanması mümkün olacak. Bu referandumda, Hayır demek, doğru tavırdı. Buna, bir kez daha inanıyorum. Bu, İnönü ve Demirel'e Evet demek değildir... Ne olursa olsun, 25 Eylül sonrası, Türkiye'de hareketli bir dönem olacak. Politikada, ikide bir 'ayrılırım' tehditleri savurmak, hoş değildir. Birileri, çek git, diyebilir. Özal, referandum kararı ile yaptığı taktik hata üzerine, resmen kumar oynuyor... Kim kazanacak?..” (18.09.1988)(4)

     “... Bu mektuba, Cuma, biraz önce, yani 19.00'dan sonra başladım. Haberleri ve Özal'ın TV konuşmasını izlemek için aşağıya indim. Özal'ın konuşması, tam anlamıyla rezillik. Yazık... Bitmiş bu adam. Referandumdan ne sonuç çıkarsa çıksın, bu seviyede dövüşen biri, ağzı ile kuş tutsa nafile. En sıradan bir insan bile, bu haksızlığa ve seviye düşüklüğüne isyan eder. Özal, çok kötü not aldı. Politikada, bu seviyeye düşmek, bitimin işaretidir. Politikayı, külliyen kötüleyen bazılarımız, Özal'ın bu konuşması üzerine, politika böyledir işte, diyebilir. Halbuki, burjuva politikası böyledir işte, demek gerekiyor. Devrimci politika saflarında da, özünde burjuva politikası olan bazı davranışları yeşertmek isteyenler çıkmıyor değil, ama devrimci politika, burjuva politikasının tam zıddı olmalıdır. Yöntemlerde, ikisinde de farklılık yoksa, farklılık yalnızca adlandırmadadır demektir ki, böyle bir politikayı savunmak mümkün değildir. Özal, yarınki TV konuşmasında, daha önemli, şeyler açıklayacağını söyledi. Yanında akıllı biri varsa, bu adama, bugünkü konuşmasını değiştirmesini söylemeli. Politikayı kişiselleştirmenin, kimseye yararı yoktur. Bu çamurlaşmak, batağa batmak demektir. Özal, burjuvazinin Başbakanı bile olsa, Başbakanlık ciddiyetini yitirdi... İstifa etmesi, en doğru harekettir. Bundan Cumhurbaşkanı olsa, vay Türkiye'm vay... Bu adam, tipik diktatör. Ya be, ya ben, diyor...Burjuva demokratik yöntemlere bile saygısı yok..

     Cumartesi, 22.00 civarı: Akşamleyin, Özal'ın konuşmasını dinledim. Yine rezalet. Önemli haber açıklama sözleri, ilgiyi toparlamanın yoluymuş. Ciddi tek bir şey söylemedi. İnönü iyi yakalamış, bu adam, resmen ağlayıp-yalvarıyor. Bitmiş, başka söyleyecek söz yok...

     Pazar, 22.00 civarı:...TV'de referandum sonuçları verilmeye başladı. Her şeye rağmen, Özal taban kaybetmiş. Referandumun son anda aldığı anlama bakılırsa, Özal Hükumeti, toplumun çoğunluğu tarafından güven yitimine uğramış. Doğu Anadolu, büyük oranda Hayır, demiş. Büyük şehir merkezlerinde, Özal'ın desteği çok. Bu konu üzerinde durmak gerekiyor. Özal istifa eder mi? Şu ana kadar somut bir açıklama yok... Oltan Sungurlu'nun demecine bakılırsa, kıvırıyor...Özal'ın Hükumeti devam etse bile, Özal'ın tabanını güçlendirmek için ekonomide yapabileceği pek bir şey yok. Ekonomi, tıkandı... Geriye siyasal ve sosyal alanda bir şeyler yapması kalıyor...Bu konuda neler yapmaya çalışacağını hep birlikte göreceğiz. Hiçbir şey yapmazsa, hızla taban yitimine devam eder. Özal-Demirel hesaplaşmasına nokta konulmadı. Bu, erken bir genel seçime kaldı. Ama ülkedeki ekonomik krizin üzerine, gittikçe derinleşen bir siyasal kriz oturdu. Sosyal kriz ise, zaten, kendiliğindenci bir süreçte derinleşiyor. Bugünden sonra, tartışmaların yoğunlaşacağı bir sürece giriyoruz...Ah, demokratik ve toplumsal muhalefetin öndersiz oluşu...” (25.09.1988)(5)

     “Pazar sabahı:...Bundan önceki mektubu yolladığım gün, 04'e kadar TV'de referandum sonuçlarını izledim. Sonuçları biliyorsun. Senin de sandık başına gidip iradeni ortaya koyduğun gibi, Hayır, demek, doğru olandı. Bu oylama, Özal'ın açıktan ifade ettiği ve çağrıda bulunduğu gibi, Özal ve iktidarının güven oylaması niteliğine bürünmüştü. Böylesi durumlarda, şunu istemiyorum, ama şunu istiyorum denmez. Yalnızca, şunu istemiyorum, denir. Özal'ı istemiyorum, ifadesi, doğruydu. Böyle irade beyanında bulunmak, İnönü'yü veya Demirel'i istiyorum anlamına geleceği için yanlıştır, doğru tavır, geçersiz oydur, denemez. Geçersiz oy, Özal'ın hanesine oy anlamına gelebilir. Nitekim, bu referandumda, öyle de oldu. 25 Eylül sonrası doğacak süreç göz önünde tutulmalıydı. Hayır oyları ile, büyük çoğunluğun, Özal'ı ve uygulamalarını, şu veya bu nedenle, şı veya bu oranda istemediği açığa çıkmıştır. Böylesi bir tepki ile karşılaşan Özal'ın, rahatça ve kolayca, eski uygulamaları sürdürmesi mümkün değildir. Yeni ekonomik içerikli uygulamalara yönelineceğini yazıyor gazeteler. Olabilir. Ama tepkiler ve tepkileri pasifize edecek farklı çözüm biçimleri de düşünülüyor, olabilir. Bunlar, daha çok siyasal, sosyal, kültürel vb. alanlardaki uygulamalar olacaktır. Vaatler ve belirtiler de o doğrultudadır...

     Bu referandum ile Özal-Demirel rekabetinin noktalanacağı tahminleri, doğru çıkmadı. Özal'ın, DYP'nin defterini yerel seçimlerde dürme planları yaptığı yazılıp çiziliyor. Yani, Özal, mevcut 82 Anayasası ile de yetinmiyor. Bu nokta önemli. Demokratik ve toplumsal, hatta burjuvazinin farklı kesimlerinin burjuva muhalefetine bile tahammülsüzlüğü bir kere daha anlaşılıyor, demektir. Bu, onun zayıflığını gösterir. Zayıflığını dolaylı da olsa kabul eden ama suni ve zorlama yollarla güçlenmeye çalışan bir iktidarın yönetimde olacağı bu yeni süreçte, ülke, olumlu-olumsuz gelişmelere gebe demektir. Taleplerini yüksek sesle haykıran ve bu talepler doğrultusunda çalışan, kazançlı çıkacak. İşte, bu noktada, demokratik ve toplumsal muhalefetin öndersiz, örgütsüz ve programsız oluşu dezavantajlı yön oluyor. Bu olgunun devam etmesi veya olumlu anlamda dönüştürülmesi, istemlerin olası karşılanmasında boyutu belirleyecektir. Önümüzdeki süreçte, bunu göreceğiz...

     Burada, bu ay infaz indiriminin olacağı ve az cezalıların ilçe cezaevlerine gönderileceği söylentisi çıktı. Başka amaçlı ve aba altından sopa gösterme anlamına gelen söylentilerde olabilir. Genelde, mutlu bir tebessüm gözleniyor. Yadsımıyorum. Çıkmayı kim istemez? Ama gerçekten bu ay çıkıp çıkmayacağı tartışma götürür. Bu, TCK değişikliğinden önce çıkacağı anlamına mı geliyor? Öyle oluyor, herhalde...Çıkacaksa, ne kadarlık bir indirimle çıkacak?..” (02.10.1988)(6)

     ... Çok önceleri yazmıştım: Türkiye'de, istisnasız her yanında, halkımız ve insanlarımız, bu dönemde, tüm haklarını, tek tek alacaklar. Haklar verilmeyecek. Alınacak. Bedeli ödenerek alınacak.  Çalışılarak alınacak. Özellikle referandum sonrası, istemlerini yüksek sesle dile getiren ve bu uğurda çalışan, kazanabilecek. 'Her çalışan kazanamayabilir, ama kazananlar, mutlaka çalışanlardır.' Beleş yok. Halkımızın bütün kesimlerinin birbirinden görece farklı da olsa, özünde aynı olan yaygın sorunları vardır. Referandum, bir anlamda, bunun dile getirilişidir...”(09.10.1988)(7)/Aydın

     19.12.2020/Datça/Mehmet Erdal

(*)


(**) Saddam Hüseyin'in, 16 Mart 1988 yılında, Halepçe'de, zehirli gaz kullanarak binlerce kişiyi çoluk-çocuk, kadın-erkek, yaşlı-genç demeden topluca katlettiği bir süreçten söz ediyoruz.


(***)1989 yılında yapılacak olan yerel seçimlerin bir yıl öncesine alınmasına dair 25 Eylül 1988günü yapılan referandum: Bu referandum, Türkiye'de 4.kez yapılan referandumdu ve bu referandumda sonuç, Özal'ın beklediğinin aksine 'Hayır' çıktı.

     (1)27.08.1988

     (2)04.09.1988




     (3) 09.09.1988
     (4) 18.09.1988


     (5) 25.09.1988


     (6) 02.10.1988

     (7)


11 Aralık 2020 Cuma

2020.12.12.CEZAEVİ YAZILARI-33: NE DON JUAN, NE PAPAZ!

  Hiç yorum yok

 

     CEZAEVİ YAZILARI-33: NE DON JUAN, NE PAPAZ!

     ('Cezaevi Yazıları', bugünden itibaren, Cumartesi günleri yayınlanacaktır)

     “ Perşembe, 18.00:... Elimde 'Kadın ve Marksizm' (*) var. Bugün başladım okumaya. Çevrende bulabilirsen okumanı, bulamazsan, Kışa doğru verip, okumanı isterim. Derleme. Önümüzdeki mektuplarda değineceğim yerler olacak. Bir şiirinde şair, şöyle yazıyor:

'Aşkı sevmeyi bilmek lazımdır.

Seneler geçer (geçtikçe) onu iki misli sevmeli.

Aşk, bir sıra üzerindeki bir iç çekiş

Mehtap altındaki birkaç adım değildir.

Bu, beraberce yaşanılması gereken bütün bir hayattır.'

Bir beyit daha:

'Aşk, insanın, iyi bir şarkı diyeceği geliyor

Ve iyi bir şarkı bestelemek kolay değildir.'

     Kitabı derleyen kadın yazar, 'Kadının kurtuluşu' diyor, 'evliliğin aşk üzerine kurulmasını, Engels'in deyimiyle: 'Zorunluluk krallığından, özgürlük krallığına' geçilmesini sağlıyor. Bundan böyle kişisel mülkiyet kavramı duygu alanından sürülmüştür. İki varlığı birbirine perçinleyen, hesaplar, dış baskılar, dinsel önyargılar değil, serbest seçim ve serbest rızadır.

     İlk karşılaşma anında aşk, bedeni bir heyecan, belirsiz bir taslak, bir mutluluk önsezisinden başka bir şey değildir. Birlik, beraberce karşı durulan ve üstesinden gelinen güçlükler içinde sağlamlaşır ve kesinleşir, herkes verdiğiyle kendini yüceltir....

     Bölüm bölüm, saat 21.00'e geldi. Nazım'ın bu saatlerde, ama 43 yıl önce mapusta yazdığı bir şiir var. Yazmanın tam zamanı:

'Saat 21.

Meydan yerinde kampana vurdu,

nerdeyse koğuşların kapıları kapanır.

Bu sefer hapislik uzun sürdü biraz;

8 yıl...

Yaşamak, ümitli bir iştir sevgilim,

yaşamak;

Seni sevmek gibi ciddi bir iştir.'

Yazmışken, bir tane daha:

'Itır saksısında artan koku,

denizlerde uğultular

ve işte dolgun bulutları ve akıllı toprağıyla Sonbahar.

Sevgilim,

yaş kemalini buldu.

Bana öyle gelir ki

belki bin yıllık bir ömrün macerası geçti başımızdan

Ama biz hala

güneşin altında el ele yalınayak koşan

hayran gözlü çocuklarız....'

Tam duygularımı anlatan, bir tanesini daha yazmadan duramayacağım:

'Bizi esir ettiler

bizi hapse attılar:

beni duvarların içinde,

seni duvarların dışında.

Ufak iş bizimkisi

Asıl en kötüsü

bilerek bilmeyerek

hapishaneyi insanın kendi içinde taşıması.

İnsanların çoğu bu hale düşürülmüş.

Namuslu, çalışkan, iyi insanlar

ve seni sevdiğim kadar sevilmeye layık.'

     Bu şiirin son kısmına bayılıyorum. Benzer koşulların söz konusu olduğu her dönem geçerli ve duyarak okuyabilirsin...

     Cuma, 18.00:...Sabahtan beri, 'Kadın ve Marksizm'i okuyorum. Bitirdim. Çok hoşuma gitti. 'Piraye'yi çoktandır gördüğüm yok. Fakat sık sık mektuplaşıyoruz. Birbirimizi günden güne seviyoruz, birbirimize günden güne aşık oluyoruz. Burjuvazinin bana yaptığı biricik iyilik, beni mütemadiyen karıma hasret yaşatarak ölünceye kadar ona aşık kalmamı temin etmek oldu.' Nazım, bir zamanlar çok sevdiği, ama sonradan ayrıldığı karısı ile arasındaki duyguyu, cezaevi koşullarında böyle görüyor. Böyle aşkı istemem, diyeceksin, ben de. Ama Nazım, uzak ve özlem çeken bir durumda, aşkın sürekli olduğunu vurgulamak istiyor. Birlikte olunduğunda, bu olmaz mı? Bilemiyorum...” (26.08.1988) (1)

     “Cuma, 18.00:... Evlilik konusu, tahliyesi yakınlaşanların, ağırlıkla sohbet konusunu oluşturuyor. Doğal. Çıkınca, askerlik ve iş sorununun yanı başında çözülmesi zorunlu üçüncü sorun oluyor, bu. Evlilikten korkmamak gerekiyor. Bunu söylemeye devam edeceğim. Bizlerin farklı olması, normal insanlardan bu yönde aykırı davranmamızla ayrılmamızdan değildir. Olaylara bakışımızdan ve yaklaşımımızdan dolayı olmalıdır. Bizler, normal insanız ve her insanın doğal özelliklerine sahibiz. Lenin'in bu konudaki yaklaşımına bayılıyorum. Prototip bir tip çizmiyor. Bir çerçeve belirliyor. 'Ne Don Juan, ne Papaz.' diyor. Bu ikisini dışlıyor, doğruyu, bunun ikisi arasında belirliyor. Dün, Papazlığı öne çıkardık; 80 sonrası, bir anlamda tepki olarak, doğan boşlukta Don Juan'lık öne çıktı. Bunca deneyimden sonra, olması gereken senteze ulaşmak gerekiyor. İkisi de yanlış ve dışlayacağız...Bütün ülkelerde, bütün D(evrimci) Hareketlerin ilk başlarında, böylesi ifrat yorumların olduğunu düşünüyorum. Hepsi gibi, biz de, bu aşamayı geride bırakacağız. Çocukluk döneminin doğal özelliği de kabul edilebilir; bu yaklaşımı, pek çok konuda temel ve kilit bir yaklaşım olarak düşünüyorum...

     Mektuplarında, yaşamın tüm özelliklerini yazman, hoşuma gidiyor. Burada, hayal dünyasında yaşayıp gidiyoruz. Biz eskilerin çoğu, dünyada, ülkede ve hatta kendi evlerimizde olup bitenleri bile kavramaktan uzağız. Öyle konuşmalar oluyor ki, konuşana bakıp, dışarı çıktığında, yıkımının da korkunç olacağını düşünebiliyorsun. Bu görülüyor. Senin yaşamı yazman, beni, hiç olmazsa uyarıyor. Bunun yararlı olduğunu düşünüyorum. Dışarıya çıkıp hala sekiz yıl öncesinde yaşamaya çalışan tanıdıklar olduğunu duyuyorum. Vay gülüm vay...

     Yazdığına katılıyorum; Bu toplumdaki her olayda, olayın sanığı olan kişilerin kişilik özelliklerini göz ardı etmeden ve bu anlamda, olaydaki rolünü bilerek, asıl belirleyici olanın, o kişilerin çocukluğundan beri kişiliğini biçimlendiren toplumsal koşullar olduğunu bilmek gerekiyor. Yani toplum, böylesi olaylar karşısında tavır alırken, suçun bir bölümünün de kendinde ve daha çok da toplumun sosyo-ekonomik, kültürel, ahlaki, gelenek-görenek vb. koşullarında olduğunu bilmeli. Böylesi olaylarda toplum, projektörü kendine ve içinde yaşadığı koşullara çevireceğine, yalnızca olayın sanıklarına çevirerek, bir anlamda günah çıkartır. Vicdanını rahatlatır. Bunu yapamazsa, boğulur. Nefes almak için, bunu yapmak zorundadır. Halbuki, o an, o gürültücü tepkiyi gösterenlerin en az yarısı, koşulları olursa, aynı yolu dener. Bu tür olaylar, bana, bir konuda keskin tavır alan insanın, aslında, o konudaki zaafını gizlemeye çalışıyor olabileceği duygusunu veriyor. Yani, keskin tavra bakıp aldanmamalı...” (02.09.1988) (2)

     “... Cumartesi, 14.00:... Mapushaneler, pek çok insanı, en azından bazı yönlerden, olumsuz anlamda, erozyona uğrattı. Dahası, en genelde, dönem, bu tarihi misyonu üstlendi. Dönem veya içinde yaşanan toplumsal koşullar değişmeye başlayınca, bu koşulları da değiştirmeye çalışan değişmeye başlıyor. Bu halka yakalanamazsa idealist bir düşüncenin savunucuları oluruz, insanların değişeceğine olan inancı ve umudu yitiririz...

     Piraye ile Nazım'ın ayrılmasında, hapishanede olmasına rağmen, çapkınlığı elden bırakmayan Nazım'ın hovardalığı neden oluyor... O zamanların cezaevlerinde, ayrıcalıklı mahkumların, böylesi olanakları varmış... Geçen mektubumda, Nokta'daki kapak konusuna ve 2000'e Doğru'da verilen yanıtlara değineceğim, demiştim ya... Konuyu yazan, cezaevlerindeki bazı gerçekleri, farklı bir yorumla, çarpıtmış... Yani, dergiyi çok sattıracak, sansasyonel bir konu haline getirmiş. Sağlıklı bir yaklaşımı içermeyen, yetersiz bir yazı... 2000' Doğru'ya bir mektup yazan Nevzat Çelik, Nokta'ya ağır bir dille çatmış. Nokta'nın, dünyaya, apış arasından baktığını yazmış. Nevzat Çelik'in, bu konularda, bilinenden daha farklı yaklaştığını okumuştum. O bile, Nokta'yı, saptırıcı yayın yapar bulmuş... Geçen, 'Hızlı Gazeteci'de, dışarıya çıkan 'Bacı'nın, 'Şimdi devrim denince, cinsel devrim anlaşılıyor' yollu bir cümlesini okumuştum. Nokta, tam da bu doğrultuda bir yayın yapıyor. Tartışılabilecek, ama toplumsal sorunlardan daha önemliymiş gibi öne çıkarılması mantıksız sorunları, öne çıkarıyor. Başat sorunlarmış gibi lanse ediyor. Toplumda tartıştırmıyor değil ama, toplumsal sürece önemli bir katkısı olduğunu sanmıyorum. Bir de, konuların tartışılmasına, saptırıcı yönde bir müdahale olarak, görüyorum...” (10.09.1988) (3)

     “... Yazdığım ve kitapçıya sorduğun kitabım, Öncü Yayınevi'nden çıkan, eski adı 'Kadın ve Marksizm' idi. Yeni bir yayınevi tarafından yeni bir baskısı yapılmış olabilir. Adı 'Kadın Sorunu' olabilir. Benim yazdığım da derleme bir kitaptı. Marks, Engels, Lenin, Stalin, Clara Zetkin vb. den derleme. Aynı kitap olabilir yani... Başlangıç kısmında uzun bir önsöz olacak, pardon Jeannette Vermeersch imzalı kısa bir önsöz, sonra imzasız kısa bir önsöz daha, ardından 'Ezilen kadın' başlıklı bir yazı daha vb... Bu kitap, Bebel'inkinden daha iyi. (**) Bebel'inkini, çok önceleri okumuş olmalısın. Kışın, biraz biraz okursun. Derleme olması, sana bu olanağı da, ayrıca sağlayacaktır. Yararlandım, diyeceğini, sanıyorum. Bir arkadaşından bulabilirsen, daha da iyi olur...” ( 24.09.1988) (4)/Aydın

     12.12.2020/Datça/Mehmet Erdal

(*)


(**)

     (1) 26.08.1988




     (2) 02.09.1988



     (3)

     (4)24.09.1988


5 Aralık 2020 Cumartesi

2020.12.06.CEZAEVİ YAZILARI-32: İNANÇ, YOĞUNLAŞMIŞ SEVGİDİR!

  Hiç yorum yok

 

     CEZAEVİ YAZILARI-32: İNANÇ, YOĞUNLAŞMIŞ SEVGİDİR! (*)

     “ Cuma, 21.00; 'Birbirimizi günden güne seviyoruz, birbirimize günden güne aşık oluyoruz. Burjuvazinin bana yaptığı biricik iyilik, beni mütemadiyen karıma hasret yaşatarak ölünceye kadar ona aşık kalmamı temin etmek oldu.' Nazım, böyle yazıyor. Nazım'ın mektupları, çok hoşuma gidiyor. Alıntı yapmaya devam edeceğim...

     Geçen, bir sohbette, çıktığımda, dedim, bir Yaz boyu, bir deniz kenarında rahatça tatil yapabilsem, ondan sonrasını umursamıyorum. Çalışırım. Veli (**), 15 gün Şile'de, ben tatil yaptıracağım, dedi. 15 günü garantiledik, yani! Nazım'ın mektuplarını okurken fark ettim; girdiği andan itibaren, sürekli af umuduyla yaşıyor. Yıllarca, böyle diyerek yatıyor... Ben, çıkacağıma, kesin inanıyorum. Çıkacağıma ve uzun yıllar birlikte olacağımıza... Düşlerini bile kuruyorum...

     Bu gece, sevgi üzerine, bir dergide okuduğum ve çok hoşuma giden biri uzun iki alıntı aktarmak istiyorum. Anımsıyor musun,... sana, uzun uzun inanç ve sevgi üzerine, ikisinin ilişkisine ve birbirleri yerine geçirilemeyeceğine dair düşüncelerimi yazıyordum. Üzerinden üç yıl geçti ve şimdi bile, bu iki konu üzerine olan düşüncelerimin doğru olduğunu düşünüyorum. Tolstoy 'Sevdiğin çok şey vardır, örneğin, değil mi? İşte inanç, sevginin yoğunlaşmasından başka bir şey değildir.' diyor. İkinci cümleye bayıldım. Ve ünlü Alman ozanı ve yazarı, Bertolt Brecht'den '...Oysa sevgiyi özel olarak incelemek gerekir, ÇÜNKÜ O BİR ÜRETİMDİR. VE SEVENİ DE, SEVİLENİ DE DEĞİŞTİRİR. İyiye ya da kötüye doğru dıştan bir bakışla bile sevenler üretici gibi görürler. Hem de üst düzeydeki üreticiler gibi. Bir tutku, bir engellenmezlik taşırlar üzerlerinde. Zayıf değil, ama yumuşaktırlar. Her zaman dostça davranışlar gösterme arayışı içindedirler. Bu gibileri, sevgilerini inşa eder, tarihsel bir şeyler katarlar. Bu sevgi sanki, bir gün tarihi yaşayacakmış gibi, onlar gibi, kusursuzlukla tek bir kusur arasındaki fark korkunçtur. Oysa dünya bu farkı rahatça göz ardı edebilir. Sevgilerini olağan dışı bir şey kılarlar, bunu yalnızca kendilerine borçlu olurlar, başaramazlarsa kendilerinin sevdiklerinin kusurlarının pek de mazur gösteremeyecekleri gibi...Yüklendikleri sorumluluklar, kendilerine karşı olan sorumluluklarıdır, bu sorumluluklarının kılına zarar gelmemesi için o büyük çabayı başka hiç bir kimse göstermez. Bunların en iyileri sevgilerini diğer üretimlerle tam bir uyum içine sokmayı başarırlar. O zaman dostlukları yaygınlaşır, yaratıcılıkları çok kişiye yararlı hale gelir ve üretici olan her şeye omuz verirler.' Bunları, seninle paylaşmak istedim. Beğendin mi? Bu gece bu kadar yeter...

     Cumartesi, 14.00; ... Akşamki kapanış haberlerinde, Bakan, tek tip elbise, görüşler konusunda yeni tüzük çalışmaları yapıldığını, af yerine de infaz yasasında değişiklik ve TCK değişikliğiyle tüm cezalarda indirim düşünüldüğünü söyledi. Gece dinleyen az kişiydik ve sabah kahvaltısında bunu söyledim, ooho... sevinç nidaları yükseliyor... hayali bile güzel... Çıkıyoruz, hem de birkaç yıl sonra...vs. vs...Olur mu? Olur! Çıkacağımız kesin de, kaç yıl sonra? Ayşe'nin lise okuduğu sırada evde olacağım, diyorum... (***)

     Ziya ül Hak'ın öldürüldüğünü dinlemişsindir. İlk günden, Afganistan'dan çekilmenin bedeli bu, dedim. Yani, Afganistan'dan çekilme(nin) tamamlanmasıyla, bölgede istikrarın sağlanması da amaçlanıyor. Bu, Ziya ül Hak'ın kellesinin gitmesiyle olur. Bunu, ister ABD, ister Sovyetler yapsın-yaptırsın, önemli değil. İkisi arasında danışıklı döğüş var ve ABD fazla tepki göstermedi. Yarın, aynı şey, Saddam'ın başına gelirse ve İran-Irak arasındaki ateşkesin diyeti böyle ödenirse, şaşırmam. Reagan-Gorbaçov arasındaki silahsızlanma görüşmelerinin, yalnızca bu boyutta kalmadığının, en azından Gorbaçov'un daha uzun erimli ve daha geniş bir perspektifle harekat ettiğinin ipuçları vardı... Sivrilmiş ve baş ağrısı haline gelmiş bazı sorunların çözümüne çabalıyor... Afganistan-Pakistan olayı, İran-Irak savaşı, Filistin-İsrail sorunu, Vietnam-Kamboçya sorunu, Angola-Güney Afrika sorunu vb... Hepsinin aynı döneme denk gelmesi, rastlantı değildir. Görünüşte, bence, olumlu gelişmeler. Eğer ulusal kurtuluş savaşlarını engelleyici boyutları ortaya çıkarsa, karşı çıkmak gerekiyor...Bu noktada, Gorbaçov ve Sovyetlerdeki yeni gelişmeler, tartışma konusu oluyor. D. Arkadaş 4'teki Onur Can imzalı yazıyı okumuş muydun?..

     Gel, Nazım'dan uzun bir şiir yazayım; karısı Piraye için yazmış.

'Ne güzel şey hatırlamak seni;

ölüm ve zafer haberleri içinden,

hapiste

ve yaşım kırkı geçmiş iken.


Ne güzel şey hatırlamak seni;

bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin

ve saçlarında

vakur yumuşaklığı canımın içi İstanbul toprağının,

içimde ikinci bir insan gibidir.

Seni sevmek saadeti.

Parmakların ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının.

Güneşli bir rahatlık.

Ve etin daveti:

kıpkızıl çizgilerle bölünmüş

sıcak

kesif bir karanlık.


Ne güzel şey hatırlamak seni,

yazmak sana dair,

hapiste sırtüstü yatıp seni düşünmek.

Filanca gün, falanca yerde söylediğin söz,

kendisi değil

edasındaki dünya...


Ne güzel şey hatırlamak seni.

Sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine;

bir çekmece

bir yüzük,

üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım.

Ve hemen

fırlayıp yerimden

penceremde demirlere yapışarak

hürriyetin havai maviliğine

sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım.


Ne güzel şey hatırlamak seni,

ölüm ve zafer haberleri içinden,

hapiste

ve yaşım kırkı geçmiş iken...'

     'Sonra fotoğrafın-artık sevdiğim insanları yalnız fotoğraftan görmek sinirime dokunuyor. Ben hayatın ve şuurun bütün tezahürlerinde aktif olmayı isteyen adamım ve sevginin, dostluğun her çeşidini ancak aktif tezahürüyle anlarım, senin gibi sevdiğim bir kardeşi, Piraye gibi sevdiğim bir kadını fotoğraflarından seyretmek pasifliği içindeyim.' Bu Nazım'a bayılıyorum. Yazdığı mektuplarda, duygu ve düşüncelerimi buldum. Okudukça coşuyorum. Bağışla ve hep alıntıyla geçiştiriyor, deme, ne olur, devam ediyorum:

     'Piraye gitti. İkide bir Piraye gitti, diye yazmak geliyor içimden. AŞIK OLMAYAN BİR BOK OLAMAZ... Sevdiğim, saydığım bütün büyük insanlar aşık oldular... Aşıktılar. Öyle hak aşığı, mücerret manada umumiyetle aşk falan değil, etiyle, kemiğiyle, ruhuyla bir kadına aşıktılar. Üstadlarıma hiç olmazsa bu hususta benzediğimden müftehirim.' Aşk'a karşı olunan dönemi anımsıyorum. Bir zamanlar, Çin'de, sevgi konusunun edebiyatta yeniden yer almasının sevinçle karşılandığına dair bir yazı okumuştum. Saçak çevresi, bu konuda, paralel, yayın yapmışlardı. (****) Biçimcilik ve bu anlamda ilkellik... bazen biçime yönelik vurguların önemli olabileceğini düşünüyorum, ama biçimcilik ifrata varınca, savunulamaz bir noktaya varıyoruz. Bizler de normal insanlarız ve aşk, bu insanın doğal bir özelliğini ifade eder...

     'Kötü bulduğum şey 'kötüdür' diye en sevdiğim insanın yüzüne dahi haykırmak hakkından hiç bir endişe seni alıkoymamalı.'

     '...iki insan arasındaki çeşitli ruh, akıl, bilgi, görüş münasebetleri silsilesiyle birbirine gayet uygun olursa, dostluk denen hadise dehşetli bir kuvvet oluyor.' Bunu, iki sevgili için de geçerli buluyorum... Nazım'ın, aşağıda aktaracağım yaşama bakışını, doğru buluyorum. Aynısını, Yalçın Küçük bir kitabına da yazmıştı. 'Zati, Kemal, gün geçtikçe kendimin gitgide daha kuvvetle politik bir varlık olduğumu anlıyorum. Politik kelimesini en doğru manasıyla anlıyorum tabi. Bundan dolayı da seksüel, cinsi kıskançlığın haricinde bende YA SEVGİ YA NEFRET VE DÜŞMANLIK VAR. FAKAT HASET YOK. FELSEFEDE MATERYALİST, HAYATTA İDEALİST OLMANIN, olmaya çalışmanın bir hususiyeti de bu olsa gerek.' Daha önce de yazmış olmalıyım, Nazım, duygusal biri. Veli (**), duygusal olmasa, ozan da olamazdı, diyor. Aynı şey, ... için de geçerli. Çok duygusal. Korkunç. Olması gereken sınıfsal onur ve gururla, kendisinde var olan kişisel onur ve gururu birbirine karıştırıyor.

     Yukarıdaki satırları yazarken, aşağıdan çağırdılar. İnkılap gelmiş... Zayıflamış, gözleri çökmüş, burnu yamulmuş... Birden, siroz'dan ölen M.Özdemir'in görünümü aklıma geldi. Birkaç dakika konuştum. Yarın yanına gideceğim. Yurt dışından Uluslararası Af Örgütünden kart gelmiş, ama kartı kaybetmiş, yanıt verememiş, yeniden eski koğuşuna gitti. Revirde kalacakmış. İzmir'den 36 saatte gelmiş, perişan olmuş. Eve tel çekmesini ve babasını çağırmasını, söyledim. 60 günü kaldığı için, mahkemeden umudu kesmiş...(*****)

     Nazım'dan bu alıntıyı okuyunca, dünkü bölümde benzerini yazdığımı görüp, hınzır diyeceksin, ama olsun; 'Sağolsun karıcığım bana son mektubunda; 'Kendine iyi bak. Sakın benden evvel ölme.' diye yazmış. Ben bundan güzel sevgi sözü duymadığım için sana yazmaktan kendimi alamadım.' katılıyor musun?... Sevgi, haydi bir tane daha:

     'Dostluk, kavga, yürek ve iş dostluğu, her sahada aynı işi yapmanın dostluğu, insanlar arasındaki sevgilerin en harikasıdır.' Bu mektup bu kadar yeter...

     Pazar, 13.00: İnkılap'ın yanına gidip geldim. Bu oğlanın durumunun topluma mal edilmesi için somut adımlar atmak gerekiyor. Doktorlar, tahliye oluncaya kadar hayati tehlike yok, demişler. İki ayda değil de 6-9 ay içinde ölebilir ya, önemli değilmiş... Bu mantık, bugünkü düzenin insana bakışını iyi ifade ediyor.

     Koğuşa geldim. Şu an yazıma da yansıyan ve beni sinirlendiren bir sohbet yaptım. Koşula göre tavır saptayan, ilke, anlayış vb. tanımayan insanları hiç sevmiyorum. İfadesini 'o gün o doğruydu, bugün bu' diyen bir cümlede bulan bu anlayış, resmen oportünizm'dir. Oportünizm, kişisel ve günlük politika izler... Usta'nın sözlerini yazmadan geçemeyeceğim: 'Oportünizmle mücadeleden söz ederken, bugünkü oportünizmin her yerde rastladığımız bir karakteristik özelliğini, yani muğlaklığını, şekilsizliğini, ve kolay anlaşmazlığını hiç bir zaman unutmamak gerekir. Bir oportünist, tabiatı gereği, her zaman açık ve kararlı bir tavır takınmaktan kaçınacaktır; her zaman orta yolu arayacaktır; iki karşı bakış açısı arasında yılan gibi kıvrılacak ve ikisiyle de uyuşmaya çalışacak ve ufak tefek değişikliklerle, şüphelerle masum ve saygılı önerilerle vb. vb. var olan görüş ayrılıklarını azaltacaktır.' Bu alıntıya bayılıyorum. Bugünlerde, bir sohbette okuyacağım...

     Dünkü Milliyet'te, cezaevlerinden toplu firarlar olacağına ilişkin bir haber çıkmış. Milliyet, bugün geldiğinden, bugün okudum. Böylesi yalan haberleri yayınlamalarının bir nedeni olmalı. Bunlar, bir oyun oynuyorlar ya, püskürtmek zorunlu olacak. Böyle haberler çıkınca, yine bir musibet gelecek demeli...(1) 21.08.1988/Aydın"

     06.12.2020/Datça/Mehmet Erdal

     (*) Lev Nikolayeviç Tolstoy, Rus yazarı. Bu başlık, aşağıda okuyacağınız gibi, Tolstoy'un bir sözüne atfen konulmuştur.


     (**) 22.07.1988/8.Koğuş. (Veli Başak, önde ve solda)

     17.08.1987/8-12. Koğuş bahçesi. (Veli başak, arkada, soldan beşinci)

     Veli (Başak), Ege Üniversitesi İTBF'den (İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi) öğrenci arkadaşım. 1975-1976 öğretim yılı başında, Erzurum Üniversitesi İşletme Fakültesinden yatay geçiş yaptığımda, okula ilk adım attığım gün tanıştığım ve benim Devrimci Gençlik çevresinde yer almama vesile olan arkadaşlarımdan birisidir. (Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com /2018.09.07/ÖRGÜT DEDİĞİN NEDİR Kİ?-1.Bölüm) ) Aydın E Tipi Özel Kapalı Cezaevinde yatarken, kısa bir dönem, mapus arkadaşı olduk. 8. Koğuşa birlikte geçen, 21 arkadaştan birisidir.

     (***) Gelişmeler, tam da burada öngörüldüğü doğrultuda gerçekleşti ve bizler, 1 Ağustos 1991 yılında Özal'ın çıkardığı İnfaz Yasası ile tahliye olduk. Kızımın liseye kayıt yaptırdığı gün, onunla birlikte idim.

     (****) Saçak, Doğu Perinçek ve çevresinin çıkardığı bir dergi idi.

     (*****) İnkılap (Dal), Manisa/Akhisarlı, Akhisar Devrimci Yol davasından yargılanmış bir arkadaşımız. 21 Ekim 1988 günü biz Nazilli E Tipi Özel Kapalı Cezaevine sevk edilirken, o tahliye oluyordu. Dışarıdaki arkadaşlarımızın istemesi üzerine, onunla ilgili uzunca bir yazı yazmış ve bir biçimde cezaevi dışına göndermiştim. İnkılap ile ilgili paylaşımlarda sıkça atıfta bulunulan bu yazı için (Bknz: http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com /2020.01.05/İNKILAP DAL'IN ARDINDAN)

     1.09.1987/Tecrit (İnkılap, arkada, sağda)                                                                     

(1)