10 Eylül 2021 Cuma

2021.09.11.CEZAEVİ YAZILARI--69: 'BU KAFA İLE HİÇBİR YERE VARILMAZ'

  Hiç yorum yok

 

     CEZAEVİ YAZILARI-69: 'BU KAFA İLE HİÇBİR YERE VARILMAZ'

     “... APS ile yolladığım mektuptan sonra, son anda da olsa görüş ile ilgili yeni bir karar gelebileceği veya cezaevi yönetiminin inisiyatif kullanabileceği hesabıyla koğuşu yıkamış, düzenlemiş ve ortak yiyecekleri aldırmıştık. Beş gün güzel bir görüş yapabilmeyi düşlüyorduk. Ama, olmadı. Yönetim, eğer bir başka cezaevi görüş yaparsa görüş yaptıracağı sözünü verdi; ama o da olmadı; çünkü, hiçbir yerde açık görüş olmadı.

     Görüşten bir gün önce, çoğunluk olarak slogan atmaya başlandı; açık görüş boyunca beş gün de slogan atıldı, kapılar dövüldü ve yemek boykotu yapıldı. Görüş öncesi, bakanlığın, hiç olmazsa bu açık görüşün eskisi gibi yapılmasına izin vereceği söylentileri vardı; anlaşılan o ki, bakanlık, senin de yazdığın gibi, bu ve bundan sonraki açık görüşlerin içine etmeye karar vermiş... Bilemiyoruz. Ben, özellikle bu açık görüşü bu haliyle kabul etmemizin mümkün olmadığını düşünüyordum. Çünkü, bu tavrın yalnızca açık görüşün bu haline tepkiden öteye, anti-terör yasasına ve onun 'çifte standart' getiren şartlı tahliye bölümüne yönelik bir anlamı da vardı; öyle de oldu. Basın ve kamuoyu, bunu, böyle algıladı. İyi de oldu. Yine ben, en azından bizim kuşağın, bundan sonraki açık görüşleri de, eğer bu biçimiyle yaptırılmak da ısrar edilirse, kabul edeceğini sanmıyorum. Aslında, bu noktada, bakanlığın ve özellikle Özal'ın bütün hesaplarının alt-üst olmasından da bahsedebiliriz; onların ilk hesaplarına göre, biz de dahil büyük çoğunluk çıkacaktık ve geride çok az insan kalacaktı. Onlar, o noktadan sonra da 'taze bir başlangıç' yapacaklardı. Yani, anti-terör yasasının içeriğine uygun 'çok özel' bir uygulamaya yöneleceklerdi. Ama, bildiğimiz gibi, tasarı, MGK'da ve Bakanlar Kurulunda, ardından komisyonda ve Mecliste değiştirilince ve budanınca, bizlerin çoğunluğu içeride kaldık. (*) Böylece, onların bu 'çok özel' uygulamalarına karşı direnecek ve kamuoyu oluşturacak önemli bir güç içeride kalmış oldu. Onlar, buna rağmen bu 'çok özel' uygulamayı hayata geçirmekte ısrarlı olurlarsa, oldukça sorunlu bir dönem yaşanacak demektir. Gelişmeleri ve olası sonucu birlikte göreceğiz...

     Özal'ın, başta, bizleri de büyük ölçüde dışarıya çıkarmayı düşündüğü söylenebilir. Olası erken seçim hesapları için, Kürtlere yönelik politikası için ve ABD destekli Ortadoğu'ya yönelik tasarımları için, böyle bir 'demokratikleşmeye', onun şiddetle ihtiyacı vardı. Ama, tabansız Özal'a, ordu ve ANAP içindeki faşistler-milliyetçiler gibi bazı güçler, hiç düşünmediği bir direniş gösterdiler ve onun bu planlarına önemli bir darbe vurdular. Özal ABD'den yeterli desteği alsaydı belki bu direnen güçleri aşabilirdi ve istediğini yaptırabilirdi, ama anlaşılan o ki, ABD'den yalnızca ekonomik destek değil, aynı zamanda yeterli siyasi destek de alamadı. Sonunda, MGK'da ve bakanlar kurulunda bazı katakulliler çevirdiyse de, bir ölçünün dışında bu engelleri aşamadı ve sonuca rıza göstermek zorunda kaldı...

     DYP yönetimi, baştan beri tam bir oportünist politika izledi, ama bizim çıkmamıza hep karşı oldu. SHP ise ANAP ile anlaştı; sorun, gazetelerin yazdığı gibi Özal ile Anayasa Mahkemesinde bu yasanın bozulacağı üzerinde mi anlaştığında, yoksa Özal'dan bir katakulli mi yediğinde yatıyor. Basın, SHP'nin, nasıl olsa bu yasa Anayasa Mahkemesinde bozulur ve Özal'ın da bunu istediği yollu haberler yazıyor. Yani, SHP, bu nedenle, yasaya bu haliyle 'okey' vermiş.

     SHP, Anayasa Mahkemesine gidecekmiş. Giderse, başvurduğu tarihten itibaren altı ay içinde Anayasa Mahkemesinin olumlu-olumsuz bir karar vermesi gerekiyor. Anayasa Mahkemesinin yasanın bazı bölümlerini iptal etmesi mümkün; ama, 'şartlı tahliye' bölümünü de iptal eder mi? SHP başvurursa ve Özal'da olumsuz bir baskı kurmazsa, mümkün. Ama, SHP başvurur mu? Özal, nötr kalır mı? Özal, lehte bir telkinde bulunur mu? Bunları göreceğiz. SHP, başvurmak zorunda. Elbette, bir seçim yatırımı içerikli 'genel af' kampanyasını da yeğleyebilir ve bu anlamda başvurmayacağı gibi, başvursa bile işin üzerine de eğilmeyebilir. Ancak, böyle yaparsa, öncelikle Sol'un ve Kürtlerin desteğini yitireceği için kaybedebilir. Özal'ın da, en azından aleyhte bir telkinde bulunmayacağını sanıyorum. Çünkü, Özal, zaten bu haliyle bile, 'toplumsal uzlaşma sağlandı' iddialarının aksine, toplumu sağ-sol veya devletten yana olanlar-olmayanlar diye çok kabaca ikiye böldü ve Kürtlere yönelik 'hami' politikalarına karşın, Kürtler karşısında puan kaybetti. O, yasanın bu haliyle çıkmasının suçunu Ordu'ya ve bazı ANAP milletvekillerine yıkmaya çalışmasına karşın, fatura ona ödettirilebilir. Yani, halk, 'Özal ayırım yaptı' diye algılayabilir... Öte yandan, bugüne kadar, ANAP iktidarının tüm çıkardığı yasaları iptal eden Anayasa Mahkemesi, bir anlamda, düzenin emniyet sibobu görevini görüyor; yani, Meclis ve iktidar da dahil bu düzenden umudunu kesen bazı kesimler, Anayasa Mahkemesine umut bağlıyor. Eğer, Anayasa Mahkemesi, burjuva liberallerinin bile 'ayırım yapıldı-eşitlik ilkesi çiğnendi' demelerine karşın, bu yasayı bozmazsa, bu düzen külliyen herkese 'umudunu' yitirtir. Eğer bozarsa, hiç olmazsa, o 'umudu' korur...

     Neyse, şimdi, herkesin, her yolla, yani mektup, basın açıklaması, konuşma vb. biçimlerde SHP, Özal, Adalet Bakanlığı, basın, Anayasa Mahkemesi vb. üzerinde bir baskı oluşturması ve bu tasarının bozulmasını istemesi gerekiyor...

     Evet, bu tasarının iptalini istemek gerekiyor. Yasa çıktıktan sonraki ve önceki basında çıkan sizlerin söyleşileri, ilanlar, yazılar vb... bu konuda nelerin yapılabileceğine somut örneklerdir. Ama, somut olarak ve ağırlıkla, şimdi, bu yasanın iptali için başvuruda bulunulmasını istemek gerekiyor. Yani, tasarı aleyhine Anayasa Mahkemesine başvurma ile bu tasarı hakkında demokratik bir muhalefeti örgütleme birbirine karıştırılmamalı; bu anlamda, ikisi birbirinin yerine geçirilmeden ve biri ihmal edilmeden, ikisi için de gereken yapılmalı. Korkum, bazı 'Solcuların', Anayasa Mahkemesine başvurma ile bu yasa için toplumsal-demokratik muhalefeti örgütlemeyi, şu veya bu gerekçeyle küçümseyerek askıya almalarıdır. Böyle bir eğilim var. Örn: Bu yasa hazırlanırken, adeta, hiç bir görüş belirtilmedi. Çok az İHD Şubesi demeç ve ilan verdi. Oğuzhan abinin (**) ilanı ve Bursa'dan gönderilen mektup dışında hiç bir kesim düşüncelerini dile getirmedi. Sizler, yani bizim ailelerin dışında hiç bir farklı kesimden somut tepki örgütlenmedi. Hayret!.. Bu kafa ile hiç bir yere varılmaz. Bunlar, her şeyi oluruna bırakıyorlar. Güncele, somuta, yaşanan sürece ve bizi ilgilendiren her şeye ama her şeye müdahale etme gibi bir kaygı taşımıyorlar. Keskin bir söylemi veya kadro eylemlerini yeterli görüyorlar... Bunlar ile sonuç alınmaz. Yalnızca marjinal olarak kalınır... (***)

     Bu herifçioğulları, bu yasayı çıkarırken, bize, resmen işkence yaptılar... Bir hafta içinde, 3-5 kez umutlandırdılar ve ardından umutlarımızı hoyratça kırdılar. Leş kargaları... Aşağılık herifler. Öte yandan, böyle yaparken, en geri, en depolitize olmuş insanların bile bitmeyecek ve ağırlıkla duygusal olduğu söylenebilecek nefret içerisine girmesine yol açtılar. Aptallar, ellerine geçen 'tarihsel bir fırsatı' kaçırdılar. İntikam alma duygusuyla, küçük hesaplarla... kaçırdılar. Bize 'ikinci sınıf' vatandaş ve 'suçlu insan' muamelesi yapmak isterlerken, bizim mazlum durumumuzu pekiştirdiler... Soyut 'eşitlik'e inanan en burjuva kesimlerin bile tedirgin olmasına yol açtılar. Yani, kısa dönemde bizlere çektirirken, uzun dönemde bize 'iyilik' yaptılar...

     Artık, Anayasa mahkemesinden umudu kesmeden, ama en kötü ihtimali düşünerek yaşamımızı devam ettirmeye çalışalım. Ev ve iş durumlarını, bu çerçevede ayarlayalım. Bu koşullara dayanmaya ve direnmeye devam edin. Birlikte olacağız... Bu kesin...

     Ben, yarından itibaren, normal yaşamıma dönüyorum. Bu yasa nedeniyle, kendimi, dışarıya çıkacağıma o kadar kaptırmıştım ki, yeniden normal yaşama dönmek, hiç de kolay olmayacak. Ama, günlerimi boş boş ve hay huyla geçiremeyeceğime göre, bunu başarmam gerekiyor...” (21.4.1991/NAZİLLİ) (1)

     11.09.2021/Datça/Mehmet Erdal

     (*) 1991 yılındaki anti-terör yasası ve infaz indirimi, 12.04.1991 tarihinde TBMM'den geçip yayınlanmıştır. TCK'nın başka bazı maddeleri gibi siyasi tutsakların pek çoğunun yargılanıp ceza aldığı 146/1 ve 125. maddelerden ceza alanlar da bu yasadan yararlandırılmadılar. Yazının ileriki bölümlerinde bir biçimde ifade edildiği üzere, 146/1'den yatanların da bu yasadan yararlandırılması gerektiği doğrultusunda Anayasa Mahkemesine itiraz yapıldı; Anayasa Mahkemesi, uygulamanın 'eşitlik ilkesine aykırı olduğu' gerekçesiyle bu başvuruyu haklı buldu ve biz 146/1 maddeden hüküm giyenler,1 Ağustos 1991 tarihinde tahliye edildik. Anımsadığım kadarıyla, 125. maddeden ceza alanlar adına benzeri bir başvuru yapılmadı ve sonuç itibariyle, bu maddeden ceza alan PKK'lılar ve diğer siyasi mahkumlar, biz tahliye olduğumuz gün, içeride kalmaya devam ettiler.

     (**) Oğuzhan Müftüoğlu.

     (***)12.04.1991 tarihinde TBMM'den çıkan bu yasadan hemen sonra o gün cezaevlerinde olan ya da olmayan sol, sosyalist, devrimci, demokrat, yurtsever vb. kişi, çevre, grup, parti vb. konumundakilerden kimler ne söylemiş ve yazmışlardı ya da neden susmayı yeğlemişlerdi? Bütün bu kişi, çevre, grup, parti vb. bugün hangi konumdadırlar ve o gün bu konuda sözlü ya da yazılı olarak söylediklerine ya da neden hiç bir şey söylemediklerine dair ne düşünmektedirler? Aradan 30 yıl geçmiş olmasına karşın, başka bazı şeyler gibi, bunu da hep merak eder dururum...

     (1) 21.04.1991







Hiç yorum yok :

Yorum Gönder