CEZAEVİ YAZILARI-69: 'BU KAFA İLE
HİÇBİR YERE VARILMAZ'
“...
APS ile yolladığım mektuptan sonra, son anda da olsa görüş ile
ilgili yeni bir karar gelebileceği veya cezaevi yönetiminin
inisiyatif kullanabileceği hesabıyla koğuşu yıkamış,
düzenlemiş ve ortak yiyecekleri aldırmıştık. Beş gün güzel
bir görüş yapabilmeyi düşlüyorduk. Ama, olmadı. Yönetim, eğer
bir başka cezaevi görüş yaparsa görüş yaptıracağı sözünü
verdi; ama o da olmadı; çünkü, hiçbir yerde açık görüş
olmadı.
Görüşten
bir gün önce, çoğunluk olarak slogan atmaya başlandı; açık
görüş boyunca beş gün de slogan atıldı, kapılar dövüldü ve
yemek boykotu yapıldı. Görüş öncesi, bakanlığın, hiç
olmazsa bu açık görüşün eskisi gibi yapılmasına izin vereceği
söylentileri vardı; anlaşılan o ki, bakanlık, senin de yazdığın
gibi, bu ve bundan sonraki açık görüşlerin içine etmeye karar
vermiş... Bilemiyoruz. Ben, özellikle bu açık görüşü bu
haliyle kabul etmemizin mümkün olmadığını düşünüyordum.
Çünkü, bu tavrın yalnızca açık görüşün bu haline
tepkiden öteye, anti-terör yasasına ve onun 'çifte standart'
getiren şartlı tahliye bölümüne yönelik bir anlamı da vardı;
öyle de oldu. Basın ve kamuoyu, bunu, böyle algıladı. İyi de
oldu. Yine ben, en azından bizim kuşağın, bundan sonraki açık
görüşleri de, eğer bu biçimiyle yaptırılmak da ısrar
edilirse, kabul edeceğini sanmıyorum. Aslında, bu noktada,
bakanlığın ve özellikle Özal'ın bütün hesaplarının alt-üst
olmasından da bahsedebiliriz; onların ilk hesaplarına göre, biz
de dahil büyük çoğunluk çıkacaktık ve geride çok az insan
kalacaktı. Onlar, o noktadan sonra da 'taze bir başlangıç'
yapacaklardı. Yani, anti-terör yasasının içeriğine uygun 'çok
özel' bir uygulamaya yöneleceklerdi. Ama, bildiğimiz gibi, tasarı,
MGK'da ve Bakanlar Kurulunda, ardından komisyonda ve Mecliste
değiştirilince ve budanınca, bizlerin çoğunluğu içeride
kaldık. (*) Böylece, onların bu 'çok özel' uygulamalarına karşı
direnecek ve kamuoyu oluşturacak önemli bir güç içeride kalmış
oldu. Onlar, buna rağmen bu 'çok özel' uygulamayı hayata
geçirmekte ısrarlı olurlarsa, oldukça sorunlu bir dönem
yaşanacak demektir. Gelişmeleri ve olası sonucu birlikte
göreceğiz...
Özal'ın,
başta, bizleri de büyük ölçüde dışarıya çıkarmayı
düşündüğü söylenebilir. Olası erken seçim hesapları için,
Kürtlere yönelik politikası için ve ABD destekli Ortadoğu'ya
yönelik tasarımları için, böyle bir 'demokratikleşmeye', onun
şiddetle ihtiyacı vardı. Ama, tabansız Özal'a, ordu ve ANAP
içindeki faşistler-milliyetçiler gibi bazı güçler, hiç
düşünmediği bir direniş gösterdiler ve onun bu planlarına
önemli bir darbe vurdular. Özal ABD'den yeterli desteği alsaydı
belki bu direnen güçleri aşabilirdi ve istediğini yaptırabilirdi,
ama anlaşılan o ki, ABD'den yalnızca ekonomik destek değil, aynı
zamanda yeterli siyasi destek de alamadı. Sonunda, MGK'da ve
bakanlar kurulunda bazı katakulliler çevirdiyse de, bir ölçünün
dışında bu engelleri aşamadı ve sonuca rıza göstermek zorunda
kaldı...
DYP yönetimi,
baştan beri tam bir oportünist politika izledi, ama bizim çıkmamıza
hep karşı oldu. SHP ise ANAP ile anlaştı; sorun, gazetelerin
yazdığı gibi Özal ile Anayasa Mahkemesinde bu yasanın bozulacağı
üzerinde mi anlaştığında, yoksa Özal'dan bir katakulli mi
yediğinde yatıyor. Basın, SHP'nin, nasıl olsa bu yasa Anayasa
Mahkemesinde bozulur ve Özal'ın da bunu istediği yollu haberler
yazıyor. Yani, SHP, bu nedenle, yasaya bu haliyle 'okey' vermiş.
SHP, Anayasa
Mahkemesine gidecekmiş. Giderse, başvurduğu tarihten itibaren altı
ay içinde Anayasa Mahkemesinin olumlu-olumsuz bir karar vermesi
gerekiyor. Anayasa Mahkemesinin yasanın bazı bölümlerini iptal
etmesi mümkün; ama, 'şartlı tahliye' bölümünü de iptal eder
mi? SHP başvurursa ve Özal'da olumsuz bir baskı kurmazsa, mümkün.
Ama, SHP başvurur mu? Özal, nötr kalır mı? Özal, lehte bir
telkinde bulunur mu? Bunları göreceğiz. SHP, başvurmak zorunda.
Elbette, bir seçim yatırımı içerikli 'genel af' kampanyasını
da yeğleyebilir ve bu anlamda başvurmayacağı gibi, başvursa bile
işin üzerine de eğilmeyebilir. Ancak, böyle yaparsa, öncelikle
Sol'un ve Kürtlerin desteğini yitireceği için kaybedebilir.
Özal'ın da, en azından aleyhte bir telkinde bulunmayacağını
sanıyorum. Çünkü, Özal, zaten bu haliyle bile, 'toplumsal
uzlaşma sağlandı' iddialarının aksine, toplumu sağ-sol veya
devletten yana olanlar-olmayanlar diye çok kabaca ikiye böldü ve
Kürtlere yönelik 'hami' politikalarına karşın, Kürtler
karşısında puan kaybetti. O, yasanın bu haliyle çıkmasının
suçunu Ordu'ya ve bazı ANAP milletvekillerine yıkmaya çalışmasına
karşın, fatura ona ödettirilebilir. Yani, halk, 'Özal ayırım
yaptı' diye algılayabilir... Öte yandan, bugüne kadar, ANAP
iktidarının tüm çıkardığı yasaları iptal eden Anayasa
Mahkemesi, bir anlamda, düzenin emniyet sibobu görevini görüyor;
yani, Meclis ve iktidar da dahil bu düzenden umudunu kesen bazı
kesimler, Anayasa Mahkemesine umut bağlıyor. Eğer, Anayasa
Mahkemesi, burjuva liberallerinin bile 'ayırım yapıldı-eşitlik
ilkesi çiğnendi' demelerine karşın, bu yasayı bozmazsa, bu düzen
külliyen herkese 'umudunu' yitirtir. Eğer bozarsa, hiç olmazsa, o
'umudu' korur...
Neyse, şimdi,
herkesin, her yolla, yani mektup, basın açıklaması, konuşma vb.
biçimlerde SHP, Özal, Adalet Bakanlığı, basın, Anayasa
Mahkemesi vb. üzerinde bir baskı oluşturması ve bu tasarının
bozulmasını istemesi gerekiyor...
Evet, bu
tasarının iptalini istemek gerekiyor. Yasa çıktıktan sonraki ve
önceki basında çıkan sizlerin söyleşileri, ilanlar, yazılar
vb... bu konuda nelerin yapılabileceğine somut örneklerdir. Ama,
somut olarak ve ağırlıkla, şimdi, bu yasanın iptali için
başvuruda bulunulmasını istemek gerekiyor. Yani, tasarı aleyhine
Anayasa Mahkemesine başvurma ile bu tasarı hakkında demokratik bir
muhalefeti örgütleme birbirine karıştırılmamalı; bu anlamda,
ikisi birbirinin yerine geçirilmeden ve biri ihmal edilmeden, ikisi
için de gereken yapılmalı. Korkum, bazı 'Solcuların', Anayasa
Mahkemesine başvurma ile bu yasa için toplumsal-demokratik
muhalefeti örgütlemeyi, şu veya bu gerekçeyle küçümseyerek
askıya almalarıdır. Böyle bir eğilim var. Örn: Bu yasa
hazırlanırken, adeta, hiç bir görüş belirtilmedi. Çok az İHD
Şubesi demeç ve ilan verdi. Oğuzhan abinin (**) ilanı ve
Bursa'dan gönderilen mektup dışında hiç bir kesim düşüncelerini
dile getirmedi. Sizler, yani bizim ailelerin dışında hiç bir
farklı kesimden somut tepki örgütlenmedi. Hayret!.. Bu kafa ile
hiç bir yere varılmaz. Bunlar, her şeyi oluruna bırakıyorlar.
Güncele, somuta, yaşanan sürece ve bizi ilgilendiren her şeye ama
her şeye müdahale etme gibi bir kaygı taşımıyorlar. Keskin bir
söylemi veya kadro eylemlerini yeterli görüyorlar... Bunlar ile
sonuç alınmaz. Yalnızca marjinal olarak kalınır... (***)
Bu
herifçioğulları, bu yasayı çıkarırken, bize, resmen işkence
yaptılar... Bir hafta içinde, 3-5 kez umutlandırdılar ve ardından
umutlarımızı hoyratça kırdılar. Leş kargaları... Aşağılık
herifler. Öte yandan, böyle yaparken, en geri, en depolitize olmuş
insanların bile bitmeyecek ve ağırlıkla duygusal olduğu
söylenebilecek nefret içerisine girmesine yol açtılar. Aptallar,
ellerine geçen 'tarihsel bir fırsatı' kaçırdılar. İntikam alma
duygusuyla, küçük hesaplarla... kaçırdılar. Bize 'ikinci sınıf'
vatandaş ve 'suçlu insan' muamelesi yapmak isterlerken, bizim
mazlum durumumuzu pekiştirdiler... Soyut 'eşitlik'e inanan en
burjuva kesimlerin bile tedirgin olmasına yol açtılar. Yani, kısa
dönemde bizlere çektirirken, uzun dönemde bize 'iyilik'
yaptılar...
Artık,
Anayasa mahkemesinden umudu kesmeden, ama en kötü ihtimali
düşünerek yaşamımızı devam ettirmeye çalışalım. Ev ve iş
durumlarını, bu çerçevede ayarlayalım. Bu koşullara dayanmaya
ve direnmeye devam edin. Birlikte olacağız... Bu kesin...
Ben, yarından
itibaren, normal yaşamıma dönüyorum. Bu yasa nedeniyle, kendimi,
dışarıya çıkacağıma o kadar kaptırmıştım ki, yeniden
normal yaşama dönmek, hiç de kolay olmayacak. Ama, günlerimi boş
boş ve hay huyla geçiremeyeceğime göre, bunu başarmam
gerekiyor...” (21.4.1991/NAZİLLİ) (1)
11.09.2021/Datça/Mehmet Erdal
(*) 1991
yılındaki anti-terör yasası ve infaz indirimi, 12.04.1991
tarihinde TBMM'den geçip yayınlanmıştır. TCK'nın başka bazı maddeleri gibi siyasi tutsakların pek çoğunun yargılanıp ceza aldığı 146/1 ve 125. maddelerden ceza alanlar da bu
yasadan yararlandırılmadılar. Yazının ileriki bölümlerinde bir
biçimde ifade edildiği üzere, 146/1'den yatanların da bu yasadan
yararlandırılması gerektiği doğrultusunda Anayasa Mahkemesine
itiraz yapıldı; Anayasa Mahkemesi, uygulamanın 'eşitlik ilkesine
aykırı olduğu' gerekçesiyle bu başvuruyu haklı buldu ve biz
146/1 maddeden hüküm giyenler,1 Ağustos 1991 tarihinde tahliye
edildik. Anımsadığım kadarıyla, 125. maddeden ceza alanlar adına
benzeri bir başvuru yapılmadı ve sonuç itibariyle, bu maddeden
ceza alan PKK'lılar ve diğer siyasi mahkumlar, biz tahliye
olduğumuz gün, içeride kalmaya devam ettiler.
(**) Oğuzhan
Müftüoğlu.
(***)12.04.1991 tarihinde TBMM'den çıkan bu yasadan hemen sonra o
gün cezaevlerinde olan ya da olmayan sol, sosyalist, devrimci,
demokrat, yurtsever vb. kişi, çevre, grup, parti vb.
konumundakilerden kimler ne söylemiş ve yazmışlardı ya da neden
susmayı yeğlemişlerdi? Bütün bu kişi, çevre, grup, parti vb.
bugün hangi konumdadırlar ve o gün bu konuda sözlü ya da yazılı
olarak söylediklerine ya da neden hiç bir şey söylemediklerine
dair ne düşünmektedirler? Aradan 30 yıl geçmiş olmasına
karşın, başka bazı şeyler gibi, bunu da hep merak eder
dururum...
(1) 21.04.1991