28 Mayıs 2021 Cuma

2021.05.29.CEZAEVİ YAZILARI-58: ÖRGÜTLENME, BİRLİK VE MÜCADELE ÜZERİNE (6) (*)

  Hiç yorum yok

 

     CEZAEVİ YAZILARI-58: ÖRGÜTLENME, BİRLİK VE MÜCADELE ÜZERİNE (6)(*)

     (Önceki bölümün devamı)

     “2- İKİNCİ GÖRÜŞMELER: 'ŞANS' İKİNCİ KEZ YAKALANIYOR...

     14 Kasım günü, 4 temsilci, kendi aralarında görüşme yapacaklarını, bunun için bir araya geleceklerini, izin verilmesini istediler. Bir araya gelebilme isteğinin asıl nedeni, sürdürülen eylemlilik sürecinin geleceğinin ne olacağını tartışmak ve kesin bir karara varmaktı. Ancak, öte yandan, yönetime yapılan bu başvuru, 'örtük' olarak, yönetim ile görüşmek isteğini de içinde taşıyordu; yönetimin bu başvuruyu böyle algılayabileceği düşünülüyor ve tahmin ediliyordu. Eğer, yönetim, gerçekten bu başvuruyu böyle algılar ve temsilcileri görüşmeye çağırırsa, gidilecekti. Görünüşte, temsilciler değil, yönetim 'görüşme' talebinde bulunmuş olacaktı.

     Yönetim, gerçekten de, başvuruyu böyle algıladı ve 4 temsilcinin görüşme talebine, görüşmeye savcı da katılacak, onun için, görüşme, savcının cezaevine gelebileceği 21 kasım günü yapılacak, yanıtını verdi.

     21 Kasım günü, savcının adliyede bir işi çıktığı için, görüşme gerçekleşemedi. Görüşme, 23 Kasım gününe ertelenmişti.

     23 kasım günü beklenirken, yönetim, 22 Kasım günü, 4 temsilciyi görüşmeye çağırdı. Temsilciler gittiler.

     Yönetim, bazı 'ek' haklardan başka, 14 Kasım günü kabul ettiği talepleri ve sözleri yineliyordu. Bu, 14 Kasım günü elden kaçırılan ve 15 Kasım günü, elden kaçırıldığı için pişman olunan ve yeniden yakalanmak istenen 'şansın', ikinci kez yakalanmasıydı.

     Bunu öğrenen 4 temsilci, koğuşlara döndüler. Görüşmeyi anlattılar. TKKKÖ (**)ve DY'cuların (P) kesimi (***), 14 Kasım gecesinden beri devre dışı kaldıklarından, onların dışındaki siyasi tutsaklar 'söz hakkını' kullandılar; TKP-ML TİKKO dışındaki bütün siyasi tutsaklar, eylemin bitirilmesini kabul ettiler. (TKP-ML TİKKO, her zaman yaptığı gibi, 'itiraz edecek' yine bir nokta bulmuştu. Bu arkadaşlar, bu tür itirazları, bir nevi, sonraki günlerde ortaya çıkabilecek olası olumsuz gelişmelerden kendilerini 'kurtarmak' için, bir 'emniyet supapı' olarak düşünüyor ve gündeme getiriyorlar. Bu kez ki itirazları, şöyleydi: Görüşmeler, başsavcının huzurunda yapılmalı. Verilen haklar yazılı hale getirilmeli ve başsavcı tarafından imzalanmalı. Bu metnin bir nüshası tutsaklara verilmeli. Bu arkadaşların, 'sol'culuk ile bir kitle hareketinde en sol'da yürümeyi, birbirine karıştırdığı da söylenebilir.)

     Ara'dan sonra yeniden yönetim ile görüşmeye giden 4 temsilci, bu hakları -şimdilik de olsa- yeterli bulduklarını ve eylemi bitirdiklerini söylediler.

     Böylece, ilk grubun 18., ikinci grubun 8. gününde, 2 yıldır içinde yaşanılmak zorunda kalınan dönem sona ermiş ve yeni bir dönem başlamış oldu. 22 Kasım 90, bu anlamda bir dönüm noktasıydı.

     22 Kasım 90'dan itibaren içinde yaşanılmaya başlanan Yeni Dönem'in çerçevesini belirleyen bu hakları ve sonraki günlerde büründükleri son biçimleri, şöyle özetlemek mümkündür:

    • 29 Ekim'de yapılamayan açık görüşün yerine yeni bir açık görüşün verilmesi için bakanlığa başvurulmuştu. İzin verilirse, ki kendileri de bunu istiyorlardı, bu görüş yapılacaktı. İzin verilmez ise, bu kayıp, yılbaşı ve diğer açık görüşlerde, görüşçüler erken alınıp-geç bırakılarak, telafi edilecekti. (Bu yazı yazılırken, yılbaşı açık görüşünün üç gün yapılacağı duyuruldu.) Açık görüşler, koğuşlarda ve gün boyu yapılacaktı.

    • Kapalı ve açık görüşlerde, akrabalık belgesi göstermesi gereken görüşçülerin, muhtarlıklardan aldıkları (yazıları) göstermeleri yeterli olacaktı. Hiç belge gösteremeyenlerin de alınması yoluna gidilecek; ancak, bu, istismar edilmeyecekti.

    • Kapalı ve açık görüşlerde, yalnızca diyetliler adına yiyecek alınacaktı. Ancak, yiyecekler, kilo kilo, yani çok miktarda olmayacağı gibi, et ve süt ürünleri ile sınırlı olacaktı. (Daha sonraları, pekmez de alındı. Yılbaşı açık görüşünde kuru yemiş, çerez türü yiyeceklerin alınacağı açıklandı.)

    • Siyasi temsilciler, temsilci olarak kabul edilecekti. Bu temsilciler ile düzenli olarak veya istek geldiğinde konuşulacaktı. Temsilciler, istedikleri an, koğuşlarda veya yönetimin göstereceği bir yerde bir araya gelebileceklerdi.

    • Koğuşlar arası iç görüşe bakanlık 'olmaz' diyordu; ancak, koğuşlar arası maçlar başlayacaktı. (Bu hak, sağlıklı bir uygulama haline gelmedi. Bugüne kadar, yalnızca, .. koğuşta kalan siyasi tutsaklar iki kez maç yapabildiler.)

    • Aynı davadan yargılananlar, kadınlar koğuşundaki kız arkadaşlarıyla görüşebileceklerdi. (Bu hak da pratikte sağlıklı bir işlerliğe kavuşturulamadı; aksamalar oldu. Yalnız, koğuşlar arası maçlara, kız tutsaklar da izleyici olarak gitmeye başladılar.)

    • Yeni yıl bütçesi kabul edildikten sonra, yemek listesi, talepler doğrultusunda düzenlenecekti. Yemeklerin daha iyi olmasına çalışılacaktı.

    • Her koğuştan bir veya iki kişi, eğer isterlerse, kendi özel yemeklerini pişirmek için mutfağa çıkabilecekti. Çıkmak istemeyenlerin özel yemeklerini, her zamanki gibi, görevli personel pişirecekti. Koğuşlara ocak verilmeyecekti. (Daha sonraları, mutfağa çıkışa son verildi; bunun yerine, her koğuşun bir ocak almasına izin verildi.)

    • Her koğuştan bir kişi kantin alış verişine çıkabilecekti. (Daha sonraları, buna da son verildi.)

    • Özel cezaevleri arası yazışma izni verildi.

    • Mektup, tel vb. kaybolmaları veya gecikmeleri sona erecekti; ancak, mektup, tel vb. postaneye bıraktıktan sonra MİT gelip istediğini alıyor ve inceliyordu. Bundan kendileri sorumlu tutulamazdı.

    • Yasaklanmış yayınları veremezlerdi; ancak, yasak kararı gelinceye kadar okumalarına izin verebilirlerdi. Yasak gelince de bir-iki gün kalmasına göz yumabilirlerdi. Yasaklanmış kitap, dergi vb. birer adedinin her koğuşa verilmesini kabul edemezlerdi.

    • Hastaneye sevk edilenler hemen gönderileceklerdi.

    • Sevk gelenlerin bir süre müşahedeye konulması uygulaması sona erecekti. Kimseye 'tecrit' uygulanmayacaktı. İsteyen, istediği koğuşa verilecekti. (Daha sonraları, bu, tam anlamıyla uygulandı.)

    • Şimdilik, PKK'lılar, kendi aralarında becayiş yapabileceklerdi. İleride iki koğuşta toplanmaları sağlanacaktı. Çatısı delinen koğuş tamir edilince, buraya da yerleşeceklerdi. (Daha sonraları, PKK'lı temsilci, istediği zaman, bu üç koğuşa gidip gelmeye başladı. PKK'lılar, tahliyeler ile sayıları azalınca, iki koğuşta bir araya geldiler. Çatısı delinen koğuşun tamiri ise devam ediyor.)

    • Koğuşlara walkman ve teyp verilemezdi. Ancak, bir oda açılabilir ve isteyen, orada, gidip dinleyebilirdi. (Daha sonraları, walkman'a bakanlığın izin vermediği ve her koğuşa bir teyp verileceği söylendi.)

    • Bu eylemlerden dolayı ceza vermemezlik demezlerdi; ancak, bu sorunu çözeceklerdi. (Daha sonraları, herhangi bir ceza verilip-verilmediğine ilişkin hiçbir açıklama yapılmadı. Verilmiş ise bile, pratikte uygulanmadı.) vb. vb...

      SONUÇ

     Buraya kadar, mümkün olduğunca ayrıntılı bir biçimde özetlenen bu gelişmelerden hareketle, şunları söylemek mümkündür:

     1- Siyasi tutsaklar, 29 Ekim öncesinde yayınlanan genelgenin açık görüş hakkına getirdiği 'kısıtlamaları' öğrendikleri andan itibaren kararlı bir biçimde bu 'kısıtlamaların' hiçbirisini kabul etmeyeceklerini açıkça hem söylem hem de eylem düzeyinde ortaya koydular. 29 Ekim günü, açık görüşe çıkılmaması ve hemen sonrası günlerde bir eylemlilik süreci içerisine girilmesi; bakanlığa ve yönetime, bu hak konusunda hiçbir tavize yanaşılmayacağını gösterdi. Yılbaşı açık görüşünde de görüldüğü gibi, bakanlık, açık görüşe ilişkin 'kısıtlamaları' içeren genelgeler yayınlamaya ve bu hakkı, fiilen ortadan kaldırma düşüncesini korumaya devam edebilir; ancak, fiiliyatta, şimdilik de olsa, bu hakkı gasp etmesi çok zordu...

     2- Siyasi tutsaklar, cezaevlerinde yürütecekleri mücadelelerinde kamuoyu desteğinin, yani tutsak yakınlarının, demokratik kuruluşların (İHD, TAYAD, BAROLAR başta olmak üzere), basının ve yayın organlarının, iktidar karşıtı siyasi örgütlenmelerin ve bu anlamda muhalefet partilerinin... çok önemli bir rolü bulunduğunu kavrayarak, yeterince örgütlü ve sağlıklı olmasa da, kamuoyunu, hem kendilerine yönelik saldırılar hem de eylemlerinin haklılığı ve talepleri hakkında bilgilendirmeye ve kazanmaya çalıştılar.

     3- N...... Cezaevindeki siyasi tutsaklar, iktidarın uygulamaları arasındaki çelişkilerden ve kendi çıkardığı yasa ve tüzükleri bile çiğniyor olmasından yararlanmasını bildiler. N...... Cezaevinin açık görüş yapamayan cezaevleri arasında yer almasının sık sık vurgulanması ve tüzük gereği, 102 günlük açlık grevine gidenlere herhangi bir disiplin cezası verilmezken, bunların açık görüşten yararlanması yasaklanma yoluna gidilerek, bunlara fiili bir disiplin cezası verildiğinin vurgulanması ve bunun 'deşifre' edilmesi, bu anlamda çok iyi oldu. Yöneticiler bile, bunları savunamaz durumdaydılar.

     4- Yöneticilerin yeni ve 'mesleki' kaygılarla hareket eden kişiler olması, 29 Ekim açık görüşünün yapılamamasında olduğu gibi, siyasi tutsakların aleyhine bir unsurken; daha sonraları, özellikle siyasi tutsakların 'Siz geldiniz, böyle oldu.' yollu suçlamaları ve diğer cezaevleri yöneticilerinin kendilerine yalan söylediklerini anlamaları üzerine, lehte bir unsur olmaya dönüştü. Bunların, bakanlığa, 'Her şeyin sebebi olarak bizi görüyorlar. Gelir gelmez çok olumsuz bir konum içine girdik.' şeklinde yakındıkları duyuldu.

     5- Siyasi tutsakların kendilerine güvensizlikleri, en önemli olumsuz özelliklerden birisiydi. Ancak, bu, onların, bu kez mutlaka kazanma bilinciyle hareket etmelerine, daha kitlesel bir eylemlilik süreci içine girmeye özen göstermelerine ve en uygun eylem biçimini bulup yaşama geçirmeye çalışmalarına yol açtı. Bu da, çok iyi oldu. Sonuçta, bu özgüven yoksunluğu, hiç şüphesiz gelecekte daha iyi görülecektir, bir ölçüde de olsa ortadan kalktı. Siyasi tutsaklar, 2 yıllık bir dönemden sonra, ilk kez 'yengiyi' tattılar. Bu, onlara, yeni eylemliliklere girebilme cesareti ve coşkusu kazandırdı.

     6- Siyasi tutsakların büyük çoğunluğu, 'çözücü' eylem biçimini doğru tespit ettiler. Bu satırların yazarına göre, TKKKÖ ve DY'cuların (P) kesiminin daha sonraki iddialarının aksine, eğer böyle bir eylemlilik sürecine girilmeseydi, hiç de durup dururken ve kendiliğinden, bu haklar verilmezdi. Keza, böyle bir eylemlilik sürecine girilmese ve DY'cuların (P) kesiminin önerdiği eylem biçimlerinin yaşama geçirilmesiyle yetinilseydi, belki, evet belki yılbaşı açık görüşü kurtarılabilirdi, ama diğer haklar alınamazdı. Yine, PKK'lıların önerdiği SAG yaşama geçirilseydi, belki bu haklar yine alınabilirdi, ama 'yengi' büyük çoğunluğun eseri olmazdı. Öte yandan, böyle bir eyleme katılmayacak çok sayıda tutsak olacağından, hem SAG'ne katılanların omuzundaki yük çok ağır olacaktı hem de SAG'ne katılanlar ile katılmayanlar arasında TKKKÖ ve DY'cuların (P) kesimi ile 'birlik' içinde yer alan siyasi hareketler arasında ortaya çıkandan çok daha keskin çelişkiler çıkacaktı.

     7- PKK'lıların, bir SAG'ne uygun olarak hazırlansalar ve sunsalar da, talepleri, 31 maddede sıralamaları ve sunmaları, yerindeydi. Bu anlamda, DY'cuların (P) kesiminin yalnızca açık görüşün eski biçimiyle yetinen ve diğer kesimlerin, yalnızca 4 maddeyle sınırlı talepleri, çok eksik taleplerdi.

     8- Bakanlık, Diyarbakır Cezaevi'nden bir kısım siyasi tutsağı başka cezaevlerine sürgün ederken, Eskişehir Hücre Tipini törenle hizmete açarken, bugüne kadar verilmiş idam cezalarının 'infaz edileceğini' açıklarken... ve nihayet, açık görüş ile ilgili 17.10.1990 tarihli genelgeyi yayınlarken, yanlış beklentiler içerisine girdi. Bugüne kadarki uygulamalarından ve ülkeyi haksız bir savaşa sokmaya çalışma politikalarından memnun olmayan basının, muhalefet partilerinin, demokratik kuruluşların, halkın... bu uygulamaları desteklemeyeceğini, ve hatta karşı çıkacağını, tepkilerini dile getireceğini, böyle bir konjonktürde haklı taleplerle direnişe geçen tutsaklara yaygın ve aktif bir destek vereceğini göremedi. Siyasi tutsaklar ise, mevcut konjonktürü ve olası gelişmeleri iyi değerlendirdiler. Ancak, siyasi tutsaklar, aynı dönemde gündeme gelecek AGİK toplantısında, insan haklarına saygı göstereceğine dair imza atan iktidarın, cezaevlerindeki direnişler karşısında 'zoru' öne çıkaran genel bir saldırıya girişmeye cesaret edemeyeceğini ve bu direnişleri, bir biçimde bitirmeye çalışacağını düşünemediler ve tahmin edemediler. (Buca hariç, ki o çok sonra başladığı ve yalnız kaldığı, ayrıca sayısal güç olarak çok az olduğu için bir istisnadır ve ayrı ele alınmalıdır. Bütün cezaevlerindeki AG'leri 40'lı-50'li günleri bulmadı ve hiç biri 'olumsuz' sonuçlanmadı.)

     9- Siyasi tutsaklar, zamanlamayı iyi yaparak, Diyarbakır direnişi ile başlayan ve giderek büyüyen-kitleselleşen eylemlilik sürecine eklemlenmesini bildiler. Ancak bu, fiiliyatta ve kendiliğinden gerçekleşti. Böylece, bu eylemlilik sürecinin yarattığı tüm sonuçlardan yararlandılar.

     10- Siyasi tutsaklar, 2 yıllık bir aradan sonra, ilk kez, ciddi bir sorunlarının çözümü konusunda bir araya geldiler. Kitlesel bir eylemlilik süreci içerisine girdiler. Kitlesel olarak hareket etmenin önemini kavradılar. Ancak, aynı eylemlilik sürecinde ortaya çıkan sekter, pasif ve grupçu tavırlar, önemli ve aşılması gereken zaaflar olarak iyice belirginleşti. Bu, doğru bir 'birlik', yani bütün siyasi tutsakları kucaklayacak ve harekete geçirecek bir 'cephesel' örgütlenmenin yaratılmasının şart olduğunu gösterdi. Bu anlamda, onbir siyasi hareketten ve DY'cuların (B) kesiminden (****) tutsakların oluşturduğu 'birliğin', bir noktadan sonra, hiçbir işlevinin olmadığı ortaya çıktı. Bu 'birlik', pratikte, üstlendiği misyonun aksine, hiçbir varlık gösteremedi. Bir 'çekim merkezi' oluşturamadı. Kağıt üzerinde kaldı. Öne çıkan, bazı siyasi hareketlerin katkı ve özel çabaları dışında, her eylemde kendiliğinden oluşan 'birliktelikler' idi.

     Bundan sonraki süreçte, eğer bu sorun kalıcı bir biçimde çözülemezse, yani, bütün siyasi tutsakları kucaklamayı hedefleyecek ciddi ve kalıcı bir 'örgütlenme' yaratılamazsa, buna karşın, bu eylemlilik sürecinde iyice belirginleşen sekter, pasif ve grupçu davranışlar kronikleşerek devam ederse, yeni haklar kazanılarak, içinde yaşanılan Yeni Dönem'in çerçevesinin genişletilmesi bir yana, bu çerçevenin daraltılması çabalarını bile önlemek çok zorlaşır... Görünen köy, bu... Aralık 90/ NAZİLLİ/İ. SELİM”

     “Merhaba,

     Yazıyı, yeniden yazmak düşüncesindeydim. Ama, zaman yoktu. Bu nedenle, imla hatalarını, ifade bozukluklarını ve cümle düşüklüklerini düzeltiver.

     Dostlukla kucaklıyorum.” (28 Aralık 90) (1)

     29.05.2021/DATÇA/Mehmet Erdal

     (*) Bu yazı, Aralık 1990 tarihinde yazılmış ve cezaevi dışındaki arkadaşlara gönderilmiştir. Oldukça uzun olması nedeniyle 6 bölüm halinde yayınlanmıştır. Bu son bölümdür.

     (**) Türkiye Kuzey Kürdistan Kurtuluş Örgütü

     (***) 7. Koğuş

     (****) 9.-13. Koğuşlar/Devrimci İşçi

     (1)




21 Mayıs 2021 Cuma

2021.05.22.CEZAEVİ YAZILARI-57: ÖRGÜTLENME, BİRLİK VE MÜCADELE ÜZERİNE (5)

  Hiç yorum yok

 

     CEZAEVİ YAZILARI-57: ÖRGÜTLENME, BİRLİK VE MÜCADELE ÜZERİNE (5)(*)

     (Geçen bölümün devamı)

1-İLK GÖRÜŞMELER=ŞAŞKINLIK VE BAŞARI SARHOŞLUĞU

     İlk grubun sürdürdüğü AG'nin son günü, yani 14 Kasım günü gecesi, yönetim, temsilcileri görüşmeye çağırdı.

     Görüşmeye, yönetimin çağırdığı altı temsilci katıldı: PKK, ÇS, DY'cuların (B) kesimi (**), DY'cuların (P) kesimi (***), TKKKÖ (****)ve TBKP (*****)temsilcileri. Bunların ilk üçü, oluşan 'birliğin'; son üçü, koğuşlarının temsilcisiydi.

     Altı temsilcinin katıldığı ilk görüşmelerin ilk bölümünde, yönetim, şunları söylüyordu: PKK'lı tutsaklardan oluşan ilk grubun dilekçelerinde yazdıkları 31 maddelik talebin büyük çoğunluğunu kabul ediyorlardı. Geride kalanların bazıları bakanlığın iznini gerektiriyordu. Diğerleri ise zaman içinde çözülebilirdi; kendilerine zaman tanınmalı ve güvenilmeliydi.

     Görüşmelerin ilk bölümünün ardından, temsilciler, koğuşlara dağıldılar. Yönetimin söylediklerini aktaracaklar, siyasi tutsaklarla tartışacaklar, değerlendirme yapacaklar ve görüşleri öğreneceklerdi. Yönetim, bunu biliyor ve izin veriyordu.

     29 Ekim günü sonrası yapılan tartışmalarda ayrıntılı özetlenen düşünce, görüş ve önerilerden de anlaşılacağı üzere, siyasi tutsakların hiçbirisi, bu satırların yazarı da dahil olmak üzere hiçbirisi, tam olarak, yönetimin bu kadar kısa bir sürede görüşmeleri başlatabileceğini ve bu kadar çok talebi kabul edebileceğini ve böyle bir yaklaşım içerisine girebileceğini öngörememişlerdi. Şimdi, ortaya 'sürpriz' bir durum çıkmıştı. Bu, önce, bütün siyasi tutsakları 'şaşkınlığa' sürükledi. Bu şaşkınlık içerisindeki siyasi tutsaklar, kendilerini hızla bir 'başarı sarhoşluğuna' kaptırdılar. İçerisinden kurtulamadıkları bu şaşkınlık ve başarı sarhoşluğu ile doğal olarak çok kısa süren o arada, yönetimin yaklaşımı ve 'kolay' elde edilen bu başarının nedenleri üzerinde yeterince bir değerlendirme yapamadılar; eğer, bütün taleplerin karşılanmasında diretirlerse ve bunun için gerekirse, iki-üç gün daha 'eyleme' devam ederlerse, bütün sorunlarının çözülebileceği ve bunun kesin olduğu kanısına vardılar. Bu kanı nedeniyle, görüşmelerin ikinci bölümünde, yönetimden, verilen hakları yeterli bulmadıklarını ve bütün taleplerin kabul edilmesini istediklerini belirterek, 88 Ekim-Kasım öncesi var olan ve sonraki süreçte gasp edilen bütün hakların istenmesini; yönetimin tavrı 'olumsuz' olursa, yönetime, eyleme devam edileceğinin bildirilmesini; bu nedenle, 15 Kasım sabahı eylemi bırakması gereken ilk grubun birkaç gün daha eyleme devam etmesini, yönetimin yanlış bir kanıya varmaması için bunun zorunlu olduğunu kararlaştırdılar.

     Siyasi tutsaklarla görüştükten sonra görüşmelerin ikinci bölümüne katılmak için geri giden temsilciler (biraz sonra açılacağı gibi, bu kez altı değil dört temsilci), yönetimden, bütün taleplerin karşılanmasını istiyorlar. Yönetim, görüşmelerin ilk bölümünde kabul ettiklerinden daha fazlasını kabule yanaşmıyor. Bunun üzerine, eyleme devam edileceği ifade ediliyor. Yönetimin tavrı, siz eylemleri sürdürmek için bahane arıyorsunuz, biz yapabileceklerimizin hepsini yaptık, bize güvenmeniz ve zaman tanımanız lazım, biçiminde oluyor. Kesin bir cevap istiyor; eylem bitecek miydi? Yoksa devam mı edilecekti?

     Dört temsilci, yeniden koğuşları dolaştılar ve düşünce, 'devam' olarak ortaya çıktı. Bu, yönetime iletildi.

     15 Kasım sabahı, ilk grubun AG'ni sürdürmeye devam ettiği bir eylemlilik sürecinde, ikinci grup AG'ne başladı. Böylece, iki grup, AG'ni birlikte sürdürmeye başladılar.

     Aslında, siyasi tutsakların, 14 Kasım gecesi yaptıkları değerlendirme ve ortaya koydukları, ki iki-üç gün içinde ve kesin olarak bütün taleplerin kabul edilebileceği kanısını taşıyorlardı, 'devam' tavrı yanlıştı. Bunu, 15 Kasım günü akşama doğru anlamaya ve itiraf etmeye başladılar.

     14 Kasım günü gecesi yapılan değerlendirmenin aksine, Diyarbakır'daki direniş, o gün bitirilmişti, ki elbette bunu bilememek, onlardan kaynaklanan bir hata değildi. Bu nedenle, bakanlığın, Diyarbakır direnişi ile başlayan ve Gaziantep-Amasya Cezaevleri'ndeki SAG'leri ile büyüyen eylemlilik sürecinin N..... Cezaevi'nin (******) de katılımıyla daha da büyümesini istememe ve N..... Cezaevi'ndeki eylemi bitirerek, bu eylemlilik sürecini var olan boyutunda tutma; bir başka deyişle, bu üç cezaevindeki ve özellikle Diyarbakır'daki direnişi yalnız bırakma gibi bir düşüncesi ve yaklaşımı, bu düşünce ve yaklaşımın bir sonucu olarak N..... cezaevi yönetimine, buradaki eylemi mutlaka bitirmeleri gerektiği konusunda sıkıştırması söz konusu değildi. Tam aksine, 14 Kasım günü Diyarbakır'daki direniş bitmiş ve bu direnişin bitmesiyle, bir 'rahatlama' içerisine girmişti; rahat bir nefes almıştı. Diyarbakır Cezaevindeki sorunları çözerken ortaya koyduğu bakış açısı ile N...... Cezaevindeki sorunların çözümünü de gündeme getirmişti. Bu bakış açısının ne olduğunu yönetim anlatmış ve sorunların bu çerçevede çözülmesini istemişti. Yönetim, bunun sonucu olarak, eylemin daha başlangıç aşamasında, bu kadar çok talebi kabul etmişti. Eylemin başlamasından önceki süreçte yapılan tartışmalarda, bu kadar kısa sürede ve bu kadar çok talebin karşılanabileceğini tahmin edemeyen siyasi tutsaklar, içine girdikleri şaşkınlık ve kendilerini kaptırdıkları başarı sarhoşluğu ile, bütün haklarını, hem de birkaç gün içinde elde edebileceklerini düşünmüşlerdi, daha doğrusu düşlemişlerdi. Halbuki, bakanlık, Diyarbakır'daki direnişin bitirilmesinin de verdiği rahatlıkla, Diyarbakır'da ortaya koyduğu bakış açısının ötesinde sorunların çözümünü ve böyle bir çözüme yanaşmayı düşünmüyordu. Eğer, N...... Cezaevindeki tutsaklar, daha ötesinde bir çözümde diretirlerse, ki öyleydi, buyursunlar diretsinlerdi. Nitekim, öyle de oldu. 15 Kasım günü akşama doğru, Diyarbakır'daki direnişin bitirildiğini öğrenen tutsaklar, hata yaptıklarını ve aslında, dün gece eylemi bitirmeleri gerektiğini söylemeye başladılar. Çünkü, onlar, akşam kabul edilen hakların, üç aşağı beş yukarı, ki öyleydi, Diyarbakır'daki tutsaklara verilen haklar olduğunu, akşam 'devam' demekle, bundan ötesini istediklerini; şimdi, ülke genelinde süren eylemlilik sürecinin büyük ölçüde güç kaybettiğini, bu durumda, daha çok 'yalnız' kalacaklarını, kamuoyunun ve basının ve demokratik kuruluşların cezaevlerine olan ilgilerinin ve duyarlılıklarının azalacağını, bunun sonucu, omuzlarındaki yükün artacağını; halbuki, bu yükü kaldıracak ve istedikleri tüm taleplerin kabul edileceği bir başarıyı elde edecek bir güce sahip olmadıklarını görüyor ve düşünüyorlardı. Her şeyi 'risk'e sokmuşlardı. Bundan sonra, 14 Kasım gecesi 'şans'ı bir daha yakalayabilirlerse bile, iyiydi. İkinci kez aynı 'şans' yakalandığında, aynı haklar yeterli görülerek veya bir-ikisinde, daha iyi bir çözüm sağlanarak, eylem bitirilmeliydi.

     Öte yandan, siyasi tutsaklar, bu kez, mutlaka ve mutlaka, küçük de olsa, bir başarı kazanmaları gerektiği gerçeğini, o şaşkınlık ve başarı sarhoşluğu içerisinde, unutmuşlardı. Yani, onlar, daha tam bir 'yengi' düşü görerek ve bunun için 'devam' diyerek, 14 Kasım gecesi elde edilen başarıyı da risk'e atmakla kalmamışlar, aynı zamanda, olası bir 'yenilgi' durumunda, bu cezaevindeki siyasi tutsakların büyük çoğunluğunda var olan ve 2 yıldır devam eden yılgınlık, umutsuzluk, karamsarlık, kendi özgücüne güvensizlik ve teslimiyet eğilimlerini geliştireceklerini ve kalıcılaştıracaklarını, bunun sonucunun bir yıkım ve bir daha belini doğrultamama olacağını da göz ardı etmişlerdi. Çünkü, pek çok kez örneği görüldüğü üzere, yönetimler, pek çok etkene bağlı olarak, eylemin herhangi bir aşamasında kabul ettikleri haklardan, eylem devam ettiği takdirde vermekten vazgeçebiliyor ve eylemin yenilgi ile bitmesi için koşulları zorlaştırıyor ve işi yokuşa sürüyorlardı. Siyasi tutsaklar, 88 Ekim-Kasım ayında, bunu yaşamışlar ve bunun sonucu, 2 yıldır içinde yaşamak zorunda kaldıkları dönem gündeme gelmişti.

     15 Kasım'dan sonraki günlerde, 14 Kasım gecesi elde edilen şansın bir daha yakalanabilmesi için, gerekirse koşulların kendilerince yaratılması düşüncesi gelişmeye ve yaygınlaşmaya başladı.

     Yine 15 Kasım'dan sonraki günlerde, eylemin başarı şansını yok edebilecek nitelikte iki olumsuz gelişme yaşandı:

     1- 14 Kasım gecesi, yönetim üzerinde daha iyi bir baskı oluşturabilmek ve yönetimin yanlış bir kanıya varmasını önlemek için bir-iki gün daha eylemi sürdürmeleri söylenen ilk gruptaki PKK'lıların, eylemi SAG'ne çevirecekleri duyuruldu. Bu, yalnızca PKK'lıların kendi kararlarıydı. Kendiliğinden bir gelişme olarak ortaya çıkmıştı. PKK'lılar, bu kararı alırken, esas olarak, Aydın Cezaevinde sürdürülen AG'nin SAG olduğunu duymalarından ve düşünmelerinden yola çıkmışlardı. Mademki Aydın cezaevindekiler SAG yapıyorlardı, o zaman kendileri de, burada, eylemi SAG'ne dönüştürebilirlerdi. Zaten, baştan beri de SAG'ni düşünüyorlar ve öneriyorlardı.

     PKK'lıların bu tavrına, yalnızca DY'cuların (B) kesimi itiraz etti, ki bu satırların yazarına göre de, bu itiraz çok doğru ve yerindeydi; PKK'lılar, hemen eylemi bırakmalılar ve DAG programının yaşama geçirilmesine devam edilmeliydi.

     DAG programına 'evet' diyenlerden hiçbirisi, PKK'lıların bu tavrı karşısında itiraz etmediler. PKK'lıların tavrını doğru buldukları için değil, başka nedenlerden, asıl olarak da PKK'lılara itiraz eden birisi olmak istemedikleri için itiraz etmediler.

     Gerçeklikte, PKK, bir kez daha bildiğini okuyor ve 'emrivaki' bir durum yaratıyordu. Halbuki, bunu yaparken, DAG'ni kendiliğinden SAG'ne dönüştürmeye çalışırken, eylemin geleceğini tehlikeye soktuğunu göremiyordu. Çünkü, bu yönelimleri ile programı alt-üst ediyorlar, ipin ucunun elden kaçmasına neden oluyorlar ve siyasi tutsakların çoğunluğunu, baştan kendilerini hazırlamadıkları ve bunun için kabul etmedikleri bir SAG yükünün altına sokuyorlardı. Baştan öngörülmeyen ve kendiliğinden gündeme gelen böylesi bir SAG'ne katılan çok az insan olurdu. (Bu satırların yazarı, böyle bir SAG'ne katılmayı kesinlikle düşünmüyordu.) Katılanların bir kısmı ise, SAG'nin olası bir uzun sürümü halinde, doğal olarak dökülürdü. Cezaevindeki tutsakların yarısını bile kucaklayamayacak böylesi bir SAG'nin, hakları alma yeteneği hiç yoktu.

     Nihayet, bir ve ikinci gruplar, birlikte, AG'ni sürdürürken, bu durum, bir öneri ile tartışmaya açıldı: DH, ÇS, TDY, KAVA, TKP-ML TİKKO, KUK, TKP-B ve THKP-D ACİLCİLER siyasi hareketleri, tartışmaya sundukları önerilerinde, ya bu eylem SAG'ne dönüşecek ya da 15'er günlük AG ile DAG programı, yeni bir biçimde devam edecek, diyorlardı. Kendileri, ikincisinden yanaydılar.

     DY'cuların (B) kesimi, SAG'ne 'hayır, diğerine 'evet' dedi.

     TBKP ve aynı koğuşta yaşayan 'örgütsüz-bağımsız' kabul edilen tutsaklar, eski program sürdürülmeli, dediler.

     Bu düşünceler, PKK'lılara iletildi; ama onlar, 'doğru bildikleri yolda' yürümeye devam ettiler.

     'İmdada', yönetim yetişti!

     2- 14 Kasım gecesi yapılan görüşmelerin ilk bölümüne katılan altı temsilciden ikisinin bu katılımı, TKKKÖ ve DY'cuların (P) temsilcilerinin katılımı, 'birlik' temsilcisi üç temsilci tarafından ve ilk görüşmelerin ilk bölümü sonrasındaki arada bu durumu öğrenen 'birlik' üyesi diğer siyasi hareketlerin temsilcileri ve tutsakları tarafından, tepkiyle karşılanmıştı; TBKP temsilcisinin katılımına bir şey demiyorlardı. Çünkü, onlar, DAG programını kabul etmişlerdi. Peki TKKKÖ ve DY'cuların (P) kesimi ne yapmıştı? TKKKÖ, tartışmalara katılma ve önerilere yanıt verme gereği bile duymamıştı. DY'cuların (P) kesimi ise, yalnızca slogan atmış ve kapı vurmuştu... Pöh... Şimdi, ikisi de, utanmadan, görüşmelere katılıyorlardı. Ayıp diye bir şey vardı. İnsan utanır ve görüşmelere gelmezdi. Madem geldiler, hiç olmazsa, müdüre, diğer arkadaşlar ile görüşmeleri yürütün, biz katılmıyoruz, demeliydiler. Ama, nerede? Bunlarda, utanma duygusu yoktu. Üç temsilci, ilk bölümde, ayıp olur diye, çıkın ve gidin, dememişlerdi; yanlış yapmışlardı. İkinci bölümde, bunu söylemeliydiler. Ne işiniz var, burada, demeliydiler.

     İkinci bölümde, gerçekten, üç temsilciden birisi, diğer TKKKÖ ve DY'cuların (P) kesimi temsilcilerine, böyle söylüyor; ve onlarda, çıkıp gidiyorlar. Ondan sonra, görüşmeleri, dört temsilci sürdürüyor.

     15 Kasım'dan sonraki günlerde PKK, DH, ÇS, TDY, KAVA, TKP-ML TİKKO, TKP-İS, KUK, SVP, TKP-B, THKP-C ACİLCİLER ve DY'cuların (B) kesimi imzalı bir açıklama yapılarak, bundan sonraki olası görüşmelere, TKKKÖ ve DY'cuların (P) kesiminin temsilcilerinin katılmasını istemedikleri, genele duyuruldu; yönetim ile yapılan pazarlık, DAG'nin pazarlığıydı. Bu eyleme katılanlar ise belliydi. Bu eylemin dışında kalanlar, istiyorlarsa, yönetim ile ayrıca pazarlığa oturabilirlerdi.

     TBKP, bu öneriye karşı çıktı; bugün, öncelikle eylemin çıkarları düşünülmeliydi. TKKKKÖ ve DY'cuların (P) kesiminin temsilcilerinin, koğuşlarını temsilen, görüşmelere katılmalarının sakıncası yoktu; hatta yararı bile vardı.

     TKKKÖ ve DY'cuların (P) kesimi, yanıt vermekte gecikmedi; onlar, yönetim çağırdığı için oraya gitmişlerdi. Ayrıca, bu eylem, ilk başlarda, yalnızca, 29 Ekim'de yapılmayan açık görüşün yerine yeni bir açık görüşün verilmesinin sağlanması için neler yapılabileceğine ilişkin yapılan tartışmaların sonucunda gündeme gelmişti ve kendileri de, bu eylemlilik sürecinde, bir biçimde yer almışlardı. Onlar, yönetim ile AG'nin pazarlığını yapmıyorlardı. Böyle bir şey de düşünmemişlerdi. Ancak, bu ortak yapılan ve kendilerine alınan bir tavrı ifade eden açıklamadan sonra, ayrı görüşmeler yapmaları için zorlanmış oluyorlardı... Öyle de yapacaklardı...

     Aslında, ilk 'birlik' içinde yar alan siyasi hareketler, bu cezaevindeki 2 yıllık pratik içinde TKKKÖ ve DY'cuların (P) kesimine karşı içlerinde oluşan birikimi, bir biçimde boşaltıyorlardı; yani, bu son eylemlilik sürecindeki 'bardağı taşıran' son 'pasif' tavırları karşısında ve ilk görüşmelerin 'olumsuz' sonuçlanmasının ardından oluşan psikolojik ortamda öfkelerine yeniliyorlardı. Öyle ki, böyle bir ortamda ve eylemlilik süreci devam ederken ortaya koydukları bu tavrın, insanlar ve eylemlilik süreci üzerinde yaratabileceği olası olumsuz sonuçları hiç düşünmemişlerdi. Halbuki, o ortamda, insanlar, mantıklarıyla değil, duygularıyla hareket ederlerdi; bunun sonucu, birbirlerine karşı, esnek değil, alabildiğine tepkici ve sekter davranırlardı. Ayrıca, dört temsilcinin bir, diğer iki temsilcinin bir, ama ayrı ayrı yönetimle görüşmeleri, yönetimin lehine olurdu. Yönetim, bu bölünmüşlükten yararlanırdı.

     TKKKÖ ve DY'cuların (P) kesimi ise, sanki, DAG'ni sürdürenlerin dışında görüşmelere katılmalarının herhangi bir anlamı ve pratik yararı olurmuş gibi, ayrı görüşmeleri yapabileceklerini söylerlerken, yanılıyorlardı. Çünkü, bir yerde, daha çok sayıda insan, daha üst düzeyde bir eylemi yaşama geçiriyorsa, nesnel olarak, süreci, o eylem ve o eylemi yaşama geçirenler belirlemeye başlar. Bunun dışındaki eylemleri yaşama geçirenler ve o eylemler, otomatikman, ikinci plana düşer. Özgülde olan, bundan başka bir şey değildi. Bu durumda, TKKKÖ ve DY'cuların (P) kesimi, baştan beri, bunun bilincine varmış olarak hareket etmeliydiler. Halbuki böyle değil, farklı bir görüntü içinde hareket ediyorlardı. Öte yandan, bu tavır alma karşısında, öncelikle, hem 2 yıllık dönemde hem de bu son eylemlilik sürecinde içine girdikleri konumlarını sorgulamalılar ve kendilerini yeniden gözden geçirmeliydiler. Ama, hayır, öyle bir şey yapmaya niyetleri yoktu... (Bu arkadaşlar, daha sonraları, iki biçimde kendilerini savunmaya yöneleceklerdi: Birincisi, bu elde edilen hakların, böyle bir eylemliliğe girişilmeden verileceğini eskiden beri biliyorlardı. Bu nedenle, bu hakların alınmasını, bu eylemlilik sürecine mal edilmesi doğru değildi. İkincisi, haydi, AG'ne başladıkları için ilk ve ikinci grupta yer alanlara bir şey demiyorlardı. Ama TBKP ve DY'cuların (B) kesiminin kendilerinden ne farkı vardı? Fark, onların AG'ne 'evet' demiş, kendilerinin 'hayır' demiş olmaları mıydı? Hem, kim biliyordu, belki de, AG'nin ileriki aşamalarında, kendileri de AG'ne katılmayı düşünüyor olabilirlerdi...)” (28.12.1990/Nazilli) (1)

     (Devam edecek)

22.05.2021/Datça/Mehmet Erdal

     (*) Bu yazı, Aralık 1990 tarihinde yazılmış ve cezaevi dışındaki arkadaşlara gönderilmiştir. Oldukça uzun olması nedeniyle 6 bölüm halinde yayınlanmaktadır.

     (**) 9-13. Koğuşlar/Devrimci İşçi

     (***) 7. Koğuş

     (****) Türkiye Kuzey Kürdistan Kurtuluş Örgütü

     (*****) Türkiye Birleşik Komünist Partisi

     (******) Nazilli Cezaevi

     (1) 



14 Mayıs 2021 Cuma

2021.05.15.CEZAEVİ YAZILARI-56: ÖRGÜTLENME, BİRLİK VE MÜCADELE ÜZERİNE (4)

  Hiç yorum yok

 

     CEZAEVİ YAZILARI-56: ÖRGÜTLENME, BİRLİK VE MÜCADELE ÜZERİNE (4)(*)

     (Geçen bölümün devamı)

     2 YILLIK DÖNEMİ SONA ERDİREN ADIM: DÖNÜŞÜMLÜ AÇLIK GREVİ...

     “... 29 Ekim'den sonraki günlerde, var olan durum ve nelerin yapılması gerektiği üzerinde tartışmalar yapılmaya başlandı.

     İlk öneri, DY'cuların (P) (**) kesimince cezaevi geneline sunuldu: 29 Ekim'de yapılamayan açık görüşün yerine ama eski biçiminde yeni bir açık görüşün istenmesi temelinde, hemen, bir eylemlilik süreci içine girilmeliydi. Bu eylemlilik süreci ile, 29 Ekim Açık Görüşü'nün yerine yeni bir açık görüş verilmesi başarılamasa bile, en azından yılbaşı açık görüşü kurtarılabilirdi. En kötü ihtimalle, yılbaşına kadar sürdürülecek bu eylemlilik sürecinde slogan atma, kapı vurma, yemek boykotu, sakal bırakma, yöneticilerin elini sıkmama, sayımı güçleştirme ve hatta vermeme gibi eylem biçimleri yaşama geçirilmeliydi. Bir başka deyişle, yöneticilere, bu cezaevini rahatlıkla yönetemeyecekleri anlatılmalı ve gösterilmeliydi.

     İkinci öneri, yukarıdaki öneri çerçevesinde, TBKP ve aynı koğuşta kalan 'örgütsüz- bağımsız' kabul edilen tutsaklardan geldi: DY'cuların (P) kesiminin sunduğu öneri, özü itibariyle doğruydu ve katılıyorlardı. Ancak, sakal bırakma, yöneticilerin elini sıkmama gibi eylemlerin, burada etkili ve sonuç alıcı olacağına inanmıyorlardı. Ayrıca slogan atma ve kapı vurma eylemleri, yöneticilerin rahatsız olacakları en uygun saatlerde, yani gece yarısına doğru yaşama geçirilmeliydi.

     Üçüncü öneri, 'birlik' içinde yer alan siyasi bir hareket olan PKK'dan, doğrudan genele sunularak, geldi: Ekim başında, diğer üç siyasi hareket ile birlikte, genele, bir SAG önerisi sunmuşlardı. Bu öneriye, bugüne kadar, olumlu-olumsuz hiçbir yanıt verilmemişti. Bu yanıtları bekliyorlardı.

     Dördüncü öneri, aynı havalandırmaya çıkan karşılıklı iki koğuşta kalan DH, ÇS, TDY, KAVA, TKP-ML TİKKO, TKP-İS, KUK, SVP, TKP-B ve THKP-C/ACİLCİLER siyasi hareketlerinden geldi: 29 Ekim'de yapılamayan açık görüşün yerine yeni bir açık görüş verilmesi ve bu olmazsa, yılbaşı açık görüşünün kurtarılmasının yanı sıra, 88 Ekim-Kasım yenilgisi sonrası gasp edilen bütün hakların da yeniden kazanılması amacıyla, yeni bir eylemlilik süreci içine girilmeliydi. Şimdi, tarihi bir fırsat söz konusuydu ve bu fırsat, değerlendirilmeliydi. Ülkedeki siyasi konjonktür çok elverişliydi. Diyarbakır, Amasya ve Gaziantep Cezaevlerinde direnişler sürüyordu. Bu direnişler, özellikle Diyarbakır'daki direniş, diğer cezaevlerince ve cezaevleri dışındaki, özellikle Kürdistan'daki kamuoyu ve halk tarafından destekleniyordu. Basın, demokratik kuruluşlar, muhalefet partileri duyarlılaşmış ve konunun üzerine, çok yetersiz de olsa, eğiliyorlardı... Bu eylemlilik sürecindeki eylem biçimi AG olmalıydı. Ancak, bugüne kadar pek çok kez AG'lerine katılındığı için bünyeler yıpranmıştı ve kitlesel bir katılımı sağlamak çok önemliydi; bu nedenlerle, bünyelerin kaldırabileceği ve kitlesel bir katılımın sağlanabileceği bir DAG öneriyorlardı. Cezaevi üç gruba bölünebilir ve her grup, tespit edilecek bir süre bu eylemi yaşama geçirebilirdi. İlk turdan sonra, gelişmelere bakılarak bir durum değerlendirmesi yapılırdı. Hiç şüphesiz, DAG'nin yanı sıra kapı vurma, slogan atma gibi eylemler de yaşama geçirilebilirdi.

     (Bu satırların yazarı, bu siyasi hareketlerle yaptığı tartışmalarda, şu görüşleri dile getirdi: Kendisi de bu öneriye yakın bir düşünceyi savunuyordu. Kendisine göre, bu cezaevindeki siyasi tutsakların çoğunluğunun durumu belliydi; bu, 2 yıllık sürede, pek çok kez ortaya çıkmıştı. Büyük çoğunluk, Hikmet Çetinkaya'ya 89 yılı yaz aylarında yazdığı bir mektupta açıkça dile getirdiği gibi, ki bu mektubun bir bölümü, isim belirtmeden yayımlanmıştı, verilen rızkına rıza gösterme, yani umutsuzluk, yılgınlık, teslimiyet... psikolojisi içindeydi. Bu insanlar, ilk kez ciddi bir sorunları karşısında, kendiliğinden bir araya gelebilmiş ve bu anlamda, bu cezaevinde, bir potansiyel oluşmuştu. Bu potansiyeli zaman yitirilmeden bir eylemlilik süreci içine girilerek, harekete geçirilmeliydi. Bu, duyguların istismarı olmazdı; bu, var olan potansiyeli, doğru bir biçimde değerlendirmeydi. Aksi halde, yani bu potansiyel harekete geçirilemez ise erir giderdi. Bu durumda, 89 başlarında birkaç kez görüldüğü üzere, umutsuzluk, karamsarlık ve çaresizlik içindeki tutsakların bazıları bireysel çıkışlar içerisine girebilirdi. Bunun, hiçbir yararı olmaz, hatta, yöneticilere fiili saldırılar da bulunma gibi çıkışlar olursa, zararı bile olurdu. Ancak, bu potansiyel harekete geçirilirken, şuna dikkat edilmeliydi; bu kez, 'yenilme' söz konusu olmamalıydı. Çünkü, bir kez daha yenilgi tadılırsa, bu yenilgi, var olan psikolojiyi ve halet-i ruhiyeyi daha çok geliştirirdi. Bu durumda, bu cezaevinde, bir daha, kolay kolay insanlar böylesi bir araya gelemez ve harekete geçirilemezdi. Öyleyse, bu kez, 'yengi' tadılmalıydı. Bu, mümkündü. Bunun için zaman uygundu ve geriye, şunlar kalıyordu; kitlesellik, kararlılık, kamuoyu desteği ve doğru eylemin seçimi... Bu anlamda, DAG, doğru bir seçimdi. Ancak, DAG, bir hak alma eylemi değildi; daha çok, bir protesto ve destek eylemiydi. DAG'nin, sorunları çözebilecek bir eylem biçimine dönüşebilmesi için, slogan atma, kapı vurma, sayımı güçleştirme, sayım vermeme, geçici malta işgali vb. eylem biçimleriyle birlikte yaşama geçirilmesi gerekiyordu. Bir başka deyişle, DAG, 'tek' değil, 'temel' eylem biçimi olmalıydı. Hatta, daha tam bir ifadeyle, pek çok eylem biçiminden oluşacak bir bütünün önemli bir parçası olarak ele alınmalıydı. Eğer, DAG'ni kabul etmeyenler ve yaşama geçirmeyenler olursa, ki mümkündü, o zaman, bu tutsaklar doğru bildikleri eylem biçimlerini yaşama geçirmeliler, ama, bütün (cezaevindeki) siyasi tutsakların yaşama geçireceği eylem biçimlerini koordine edecek bir program oluşturulmalıydı. Bu, mümkündü. Ayrıca, çok da iyi olurdu; aynı eylem biçimlerinin, farklı tutsaklarca, farklı zamanlarda yaşama geçirilmesi ve bazı tutsakların, bütün eylemlilik sürecinde 'seyirci' konumunda kalmaları önlenmiş olurdu. Kendisi, bölünmüşlük görüntüsü verecek bir durumun, başarıya ulaşılmasını engelleyebileceğine inanıyor ve ortak sorunların çözümünde, bazı tutsakların 'seyirci', başka bazı tutsakların ise 'bütün yükü omuzlayan' konumunda olmasını doğru bulmuyordu. Her tutsak, kendi yükünü, kendi yüklenmeliydi. Sonra, bu DAG eyleminin, öyle iki-üç tur gibi düşünülmesine katılmıyordu. Çünkü, ülke genelinde, Diyarbakır Cezaevi'ndeki direniş başlayınca gündeme gelen, Gaziantep ve Amasya Cezaevleri'ndeki SAG eylemleriyle büyüyen, diğer cezaevlerindeki ve cezaevleri dışındaki destek eylemleriyle, öncelikle Kürdistan'daki halkın destek eylemleriyle kitleselleşen bir eylemlilik süreci söz konusuydu. Bakanlık, bir biçimde, bu eylemlilik sürecine müdahale edecekti. Bu ise, öncelikle, ilk direnişin başladığı Diyarbakır Cezaevi'ndeki tutsakların talepleri karşısında somut bir tavır içerisine girme biçiminde gündeme gelecekti. İşte, bakanlığın bu tavrı, muhtemelen, yani birebir düzeyinde olmasa da, ki bu da mümkündü, bu cezaevindeki tutsakların çözümünü istediği sorunlar karşısındaki olası tavırlarının ne olabileceğini ortaya koyacaktı. Öyleyse, bu eylemliliğin süresi, Diyarbakır Cezaevi'ndeki direnişin 50'li günlere kadar devam edebileceği ve o günlerde bakanlığın müdahale edebileceği varsayımıyla, Aralık başları, bilemedin Aralık ortaları olarak düşünülmeliydi. Eğer o günlerde, bu eylemlilik süreci, olumlu bir biçimde sona erdirilmezse ve bakanlık bu cezaevi özgülünde işi yokuşa sürerse veya Diyarbakır Cezaevi'ndeki direnişi yenilgi ile sonuçlandırır ve onun devamı olarak, alabildiğine ilgisiz davranırsa, ondan sonrası Allah kerimdi... Yalnız kalınacak ve Diyarbakır Cezaevi'ndeki direnişin bir biçimde sona erdirilmesiyle büyük ölçüde azalacak kamuoyu ilgisi sonrası dönemde, bu cezaevindeki tutsakların büyük çoğunluğunun durumu da bilindiğinden, başarıya ulaşılabileceğinin hiçbir garantisi yoktu. Öyleyse, hemen eylemlilik sürecine girilmeli ve böylece, bir biçimde, ülke genelinde var olan eylemlilik süreciyle bütünleşilmeli idi. Böylece, bu eylemlilik sürecinin oluşturduğu ilgiden ve kamuoyu desteğinden yararlanılmalı ve bu cezaevinin güçsüzlüğü, bunlarla örtüştürülmeliydi. Her geçen gün, aleyheydi...)

     TBKP ve o koğuşta kalan 'örgütsüz-bağımsız' tutsaklar, yeni bir açıklama yaparak, bu DAG önerisini uygun bulduklarını bildirdiler.

     PKK'da ikinci bir yazılı açıklama yaparak, bu DAG önerisine sıcak baktıklarını ve kendilerince, DAG'ne başlayan Ceyhan'daki tutsakların izlediği yöntemin aynının, burada da izlenebileceğini bildirdiler.

     29 Ekim sonrası ilk öneriyi sunmuş olan DY'cuların (P) kesimi de ikinci bir açıklama ile her türlü AG'ne karşı olduklarını bildirdiler.

     PKK, 4 Kasım sabahı, genele bir bildiri dağıtarak, 5 Kasım sabahından itibaren, Ekim başında sundukları 31 maddelik talepler listesi temelinde, SAG'ne başlamayı düşündüklerini ve bu konuda, kendilerine, 4 Kasım akşamına kadar yanıt verilmesini ilettiler.

     İstikrarlı bir çizgi halinde, her zaman olduğu gibi, en son ana, yani herkesin düşünce ve önerilerini ortaya koydukları ana kadar bekleyen DY'cuların (B) kesimi (***), genele ilettiği açıklamasında, yönetimin, 29 Ekim'de yapılamayan açık görüşün yerine yeni bir görüş verilmesi talebimizi bakanlığa ilettiğine ve cevap beklediğine dikkat çekerek, 5 Kasım'da başlayan hafta içinde, yönetim ile görüşülmesini önerdi; görüşlerini, görüşmelerin sonrasında açıklayacaklardı. Çünkü, o görüşmenin pek çok şeyi değiştireceğini düşünüyorlardı. (O günlerde şu görülebiliyordu: Eğer, bakanlık, 29 Ekim Açık Görüşü'nün yerine yeni bir açık görüş izni verseydi, bu cezaevinde, sorun kalmazdı. Pek çok insan, hatta büyük çoğunluk, 89 Ekim-Kasım yenilgisi sonrası gasp edilen hakların kazanılması için, en azından o günlerde, herhangi bir eylemlilik içerisine girmezdi. Yok, o görüşmede, yine olumsuz cevap verilirse, o zaman, bir eylemlilik süreci içine girmekten başka çare olmadığı kabul edilecekti.) Bu öneri, PKK dışındaki siyasi tutsaklarca, ya açıkça kabul edildi ya da sessiz kalınarak onaylandı.)

     PKK'lıların iki koğuşu 5 Kasım sabahı AG'ne başladılar. Ancak, bir gün önce açıkladıklarının aksine, bir kez daha görüş değiştirerek, SAG'ne değil, süresi baştan ilan edilmeyen bir AG'ne başladılar. (Üçüncü koğuş, diğer siyasi tutsaklarla görüşmeleri sürdürmek üzere, o gün AG'ne başlamamıştı.)

     Hafta içinde, yönetim ile yapılan görüşmede de 'olumsuz' bir yanıt alınınca, DY'cuların (B) kesimi, bir açıklama yaparak, DAG'ne 'evet' dediklerini duyurdular. Yalnız, DAG'nin talepleri olarak, PKK'lılar gibi 31 maddelik değil, ana sorunları içeren 4 madde yazılmalıydı. Bu öneri, DAG'ne 'evet' diyen siyasi tutsaklarca kabul edildi.

     DY'cuların (P) kesimi, yeni bir açıklama yaparak, bu DAG'ne katılmayacaklarını ve ilk öneride sıraladıkları eylem biçimlerini, diğer siyasi tutsaklar ile birlikte yaşama geçireceklerini duyurdular.

     TKKKÖ tutsakları, tartışmaların başından beri sürdürdükleri 'görüş bildirmeme', yani 'sessiz kalma' tavırlarına devam ettiler. (Aslında, böyle bir kararları falan söz konusu değildi. Görünüm olarak bu tavır içerisindeydiler.)

     DAG'ne 'evet' diyenler, eylemlilik sürecini şöyle formüle ettiler: Cezaevi, üç gruba bölünecekti. 5 Kasım'da AG'ne başlayan PKK'lılar, ilk grup olarak kabul edilecekti. DH, ÇS, TDY, KAVA, TKP-ML TİKKO, TKP-İS, KUK, SVP, TKP-B, THKP-C ACİLCİLER ve 5 Kasım'da AG'ne başlamayan PKK'lılar, ki bu satırların yazarı da bu grupta yer alacaktı, ikinci grubu oluşturacaklardı. DY'cuların (B) kesimi, TBKP ve bunların koğuşunda yaşayan 'örgütsüz-bağımsız' kabul edilen tutsaklar da üçüncü grubu oluşturacaklardı. DAG'ne 'hayır' diyen DY'cuların (P) kesimi, hiç görüş belirtmeyen TKKKÖ ve bunlarla kalan 'örgütsüz-bağımsız' kabul edilen tutsaklar, eğer eylemlilik sürecinde görüş değiştirirlerse veya görüş değiştirenler olursa, bunlar da üçüncü gruba dahil olacaklardı. Her grup 10 gün AG yapacaktı. Her gün iki kez slogan atılacak, kapalı görüş günleri bir kez kapı vurulacaktı. Her grup 10'ar gün AG yaptıktan sonra, bir durum değerlendirmesi yapılacaktı.

     Bu formülasyon, PKK'lılara sunuldu. Çünkü, onlar kabul etmezse yeni bir formülasyon yapmak gerekecekti.

     PKK'lılar, bu öneriye 'evet' dediler. Ancak, slogan atılmasına ve kapı vurulmasına gerek yoktu. Eğer diğer tutsaklar 'gerek var' diye düşünüyorlarsa, onlar yaşama geçirebilirlerdi; kendileri, bu iki eyleme katılmayacaklardı.

     12 Kasım günü sloganlar atılmaya başlandı.

      Yönetimin AG karşısındaki tavrı ilginçti: İlk günden itibaren çayı yasaklıyordu. Üçüncü gün sabahı, koğuştaki şekeri ve tuzu topluyor ama akabinde, doktor gözetiminde, kişi başına belli miktarlarda vermeye başlıyordu. AG'ne katılanlar da koğuşta kalıyor ve havalandırmaya çıkıyorlardı. Bu, bu satırların yazarının on yıl boyunca katıldığı ve tanık olduğu AG'nin içinde en iyi koşullarda sürdürülen bir AG idi. Bunda, görevli doktorun rolü önemliydi...” (28 Aralık 1990) (1)

     (Devam edecek)

     13.05.2021/Datça/Mehmet Erdal

     (*)Bu yazı, Aralık 1990 tarihinde yazılmış ve cezaevi dışındaki arkadaşlara gönderilmiştir. Oldukça uzun olması nedeniyle 5-6 bölüm halinde yayınlanmaktadır.

     (**) 7. Koğuş

     (***) 9-13. Koğuşlar/Devrimci İşçi

     (1)




7 Mayıs 2021 Cuma

2021.05.08.CEZAEVİ YAZILARI-55: ÖRGÜTLENME, BİRLİK VE MÜCADELE ÜZERİNE(3)

  Hiç yorum yok

 

     CEZAEVİ YAZILARI-55: ÖRGÜTLENME, BİRLİK VE MÜCADELE ÜZERİNE! (3)(*)

     (Geçen bölümün devamı)

     “...SVP, TKP-B VE THKP-C/ACİLCİLER AYRILIYOR, PKK YALNIZ KALIYOR

     Dışarıda, 'Devrimci Birlik' içinde yer alan siyasi hareketlerin N...... Cezaevi'ndeki (**) tutsakları, her zaman aynı koğuşlarda kalmaya, aynı komün içinde yaşamaya ve her konuda birlikte görüş belirtmeye ve öneri sunmaya dikkat ediyorlardı. Öyle ki, sayısal olarak çoğaldıklarında, diğer siyasi tutsakların kaldığı koğuşlara bazılarının gitmesi zorunlu olduğunda, gidenler, PKK'lı oluyordu. Ancak, Ekim ayı içinde, bu birlikteliğin sona erdirilmesi gündeme geldi. Şöyle ki:

     Bakanlığın, Diyarbakır Cezaevi'nden başka cezaevlerine sürgün ettiği siyasi tutsaklardan bir kısmı, N...... Cezaevi'ne geldi. Yenice göreve başlayan birinci müdür, Bakanlığın direktifine uygun olarak, bu arkadaşları, önceki dönemde hiç örneği görülmeyen bir biçimde, önce müşahedeye koydu; sonra da, bunları, aynı siyasi hareketten tutsakların bulunduğu koğuşlara vermeyeceğini, ki hepsi PKK'lıydı, ayrı bir koğuş açacağını ve o koğuşa yerleştireceğini duyurdu. Bunun üzerine, hem müdürün bu tavrını hem de Bakanlığın, Diyarbakır Cezaevi'ne yönelik politikasını protesto etmek için neler yapılabileceği konusu üzerinde tartışılmaya başlandı.

     Yapılan tartışmalar sırasında PKK, SVP, TKP-B, THKP-C/ACİLCİLER, DH, ÇS, TDY, TKP-ML/TİKKO, KAVA, TKP-İS ve KUK siyasi hareketleri, iki günlük AG yapılmasını önerdiler. DY'cuların her iki kesimi (***), TBKP, TKKKÖ ve bir kısım 'örgütsüz-bağımsız' kabul edilen siyasi tutsak ise, bu öneriyi kabul etmediler ve böyle bir eyleme gerek olmadığını söylediler. Bunlara göre, yeni birinci müdürün, yeni sevk gelenlere yönelik başlattığı 'tecrit' politikası, farklı biçimlerde protesto edilebilirdi.

     Yine aynı tartışmalar sırasında PKK, SVP, TKP-B ve THKP-C/ACİLCİLER siyasi hareketleri, hazırladıkları 11 maddelik bir talepler listesine ek olarak, bu talepler temelinde yaşama geçirilecek bir SAG önerisini, cezaevindeki tutsaklara sundular. Bu öneriyi tartışmaya açıyorlardı, ama hemen başlayalım gibi bir düşünceleri yoktu. Yalnızca, gelişmeler içerisinde, böyle bir olasılığın gündeme gelebileceğini düşünüyorlardı ve bunun için, bugünden hazır olunması gerektiğine inanıyorlardı.

     2 günlük AG'de anlaşan siyasi hareketler, eylemin yaşama geçirileceği günler üzerinde anlaşamadılar; PKK'lılar 9-10 Ekim günlerini öneriyorlardı, diğer siyasi hareketler ise, en azından, 'birlik' içinde yer alan DY'cuların (B) kesiminin (****) de ikna edilmesi için, bir kez daha çağrı yapılmasını öneriyorlardı. PKK'lılar, böyle bir çağrı yapmaya ve dolayısıyla daha fazla beklemeye gerek olmadığını belirterek, 9 Ekim sabahı, 2 günlük AG'ne başladılar. Yapılan çağrıya, DY'cuların (B) kesimi yine olumsuz yanıt verince, 10 Ekim günü, diğer siyasi hareketler, ki bu satırların yazarı, bu ikinci grup ile o eyleme katıldı, 2 günlük AG'ne başladılar. Böylece, PKK'lılar 9-10 Ekim günleri, bu satırların yazarı da içlerinde olmak üzere, diğerleri 10-11 Ekim günleri 2 günlük AG'ni yaşama geçirdiler. Toplam sayıları, 70'e yakındı ve bu, cezaevinin yarısından biraz fazla bir sayıydı.

     Bu 2 günlük AG eylemi, şu iki gelişmeyi gündeme getirdi:

     1- 90 Eylül sonlarında oluşturulan 'birlik', 90 Ekim başlarında, ilk sınavında sınıfta kaldı: 'Birlik' içinde yer alan siyasi hareketler, bir 'birlik' içinde bir araya gelmenin ve bir 'birliğe' sahip olmanın doğal sonucu olarak, öncelikle, bu öneriyi kendi aralarında tartışmaları ve bir karara varmaları, sonra da, bu kararı, bir karar veya öneri biçiminde, 'birlik' dışında kalan siyasi hareketlere ve tutsaklara bildirmeleri veya iletmeleri gerekirken; bunun tam aksi davranılmıştı. Yani, 2 günlük AG önerisi, sanki bir 'birlik' oluşturulmamış ve ortada böyle bir 'birlik' yokmuş gibi, 'birlik' dışındaki siyasi hareketler ve tutsaklar ile birlikte tartışılmış ve bir tavır belirlenmeye çalışılmıştı, ki bu, ilkti; arkası gelecekti... Yine, siyasal hareketler anlamında, 'birlik' çoğunluğu, 2 günlük AG'ne 'evet' demesine karşın, DY'cuların (B) kesimi, bu eyleme katılmamış ve nesnel olarak, 'birlik' kararını tanımamıştı. DY'cuların (B) kesimi, bu tavrına gerekçe olarak, sorunun, cezaevi ile ilgili bir sorun olmadığını, gösterdi. Bu nedenle, ayrı bir tavır içerisine girmesi doğaldı. Öte yandan, PKK'lılar, yine 'birlik' içinde yer alan ve 2 günlük AG'ne 'evet' diyen siyasi hareketlerin çoğunluk görüşüne karşın, 'birlik' içinde yer alan DY'cuların (B) kesimini son ana kadar ikna etmeye çalışılmasını 'gereksiz' görmesi bir yana, eylemin yaşama geçirileceği günler konusunda, diğerlerinden farklı bir tavır içerisine girmiş ve eylemi, tek başına yaşama geçirmeye karar vermişti, ki bu da ilkti ve bunun da arkası gelecekti.

     2- Günlük yaşamdaki olumsuzluklardan kaynaklanan başka nedenlerin yanı sıra, PKK ile aynı koğuşlarda ve aynı komün içinde yaşayan SVP, TKP-B ve THKP-C/ACİLCİLER siyasi hareketlerinden tutsaklar, PKK'lıların bu 2 günlük AG'de ortaya koydukları tavır üzerine, başka bir koğuşa, bu satırların yazarının bulunduğu koğuşa geçeceklerini bildirdiler. Nitekim, yeni müdürün işi biraz yokuşa sürmesinden sonra, Kasım ayının ilk günleri, bu koğuş değiştirme olayı gerçekleşti.

     2 YILLIK DÖNEMİN SONUNUN BAŞLANGICI: 29 EKİM 90 AÇIK GÖRÜŞÜ VE GÖRÜŞÜN PROTESTO EDİLMESİ

     Anında basına yansıdığı ve kamuoyunca da bilindiği gibi, Bakanlık, 12.10.1990 tarihinde bir genelge yayınlayarak 29 Ekim açık görüşünün hangi koşullarda yapılabileceğini duyurdu. Bu genelgeye göre, açık görüşten, yalnızca '...30 Ağustos 1990 tarihinde Zafer Bayramı dolayısıyla yaptırılan açık görüşten sonra her ne sebeple olursa olsun disiplin cezası almış olan, açlık grevine gitmiş bulunan ve firar etmek amacı ile tünel kazan hükümlü ve tutuklu haricinde kalan..' siyasi ve adli hükümlü ve tutuklular yararlanabilecekti. Yine aynı genelgeye göre, bu açık görüş '...koğuş ve havalandırma mahalleri haricinde, açık görüş veya avukat görüş mahallerinde, açık görüş mahalli yoksa veya avukat görüş yeri kifayet etmiyorsa konferans salonunda veya kurumun münasip bir yerinde açık görüş hakkını kaybetmemiş olan her hükümlü ve tutuklu için bir defa olacak şekilde..' yaptırılacaktı.

     Gerçi, yayınlanan bu genelge, görünüşte, doğrudan 29 Ekim açık görüşüne yönelikti ve sonraki açık görüşlerde de geçerli olup-olmayacağına ilişkin herhangi bir 'ek' açıklamayı içermiyordu; ama, genelgenin mantığı ve cezaevi, yani yeni müdür kaynaklı duyumlarımız, bakanlığın, bu genelgeyi, daha doğrusu, bu genelge ile açık görüşe getirilen 'kısıtlamaları' 29 Ekim'den sonraki açık görüşlerde de yeniden ve yeniden gündeme getireceğini ve kalıcılaştırmaya çalışacağını, en azından bunu düşündüğünü gösteriyordu. (Nitekim, bakanlık, yılbaşı açık görüşüne yönelik olarak da, 23.12.90 tarihinde, benzer bir genelge yayımladı.)

     Bu genelge okununca, öncelikle düşünülen şey, bakanlığın önceki dönemlerde bir kaç kez basına açıkladığı düşüncelerine uygun olarak (ki, yılbaşı açık görüşü öncesi de yineledi), açık görüşleri 'fiilen' ortadan kaldırmayı amaçlayan bir uygulamayı gündeme getirdiği, oldu. Buna ek olarak, Diyarbakır Cezaevi'nden bir kısım tutsağın başka cezaevlerine sürgün edildiği ve Diyarbakır Cezaevi'nin 'itirafçı yuvası' haline getirilmeye çalışıldığı, Eskişehir Hücre Tipi Cezaevi'nin törenle hizmete sokulduğu, bugüne kadar verilmiş idam cezalarının 'infaz edileceği'nin açıklandığı, ülkenin olası bir haksız savaş içerisine sokulması için son hazırlıkların yapıldığı vb... bir dönemde yayınlanan bu genelge ile başka ne gibi şeylerin (Eskişehir Hücre Tipi Cezaevi'ne olası sürgünlerin ön koşullarını hazırlama ve muhtemel 'adayları' belirleme, cezaevindeki siyasi tutsakları bir kez daha ezme- ki, yeni müdür, daha Ekim başlarında, 29 Ekim'den sonra SAG'ne gidileceğini bildiklerini söylemişti. Halbuki, ortada, böyle bir karar yoktu. Bu duyulunca, müdürün, bir biçimde PKK, SVP, TKP-B ve THKP-C/ACİLCİLER siyasi hareketlerinin sunduğu öneriden bilgi sahibi olduğu veya bir başka cezaevinde, böyle bir karar alınmış olabileceğini ve bunu, bakanlığın duymuş ve buradan hareketle, bütün cezaevlerine yönelik, aynı tür bir öngörüde bulunmuş olabileceğini vb... yorumlar yapılmıştı. Anlaşılan, yeni müdür, muhtemelen, bütün bunların yanı sıra veya yalnızca, bakanlığın, açık görüşe ilişkin yayımlayacağı genelgeden haberdardı ve bunun karşısında, SAG biçiminde bir tepkinin ortaya konulabileceğini düşünüyor ve bir biçimde, bu düşüncesini ifade ediyordu-, 'anarşi' ve 'terör' edebiyatına ve demagojisine yeni malzeme temin etme vb.) amaçlanmış olabileceği üzerinde tartışılmaya başlandı.

     Bakanlık, açık görüşleri 'fiilen' ortadan kaldırmanın yanı sıra, başkaca neleri amaçlamış olursa olsun, açık görüşe yönelik gündeme getirilen bu 'kısıtlamalar' kabul edilemezdi... Bu anlamda, istisnasız bütün siyasi tutsaklar, 29 Ekim gününe kadar, açık görüşün eski biçimiyle (gün boyu ve koğuşlarda) yapılmasını sağlamak amacıyla bir eylemlilik süreci içerisine girilmesi konusunda hemfikir oldular. Eğer, bu başarılamaz ise, 29 Ekim günü, açık görüşe çıkılmayacaktı. Bu, yönetime, açıkça bildirildi. Yönetim, açık görüşe ilişkin genelgenin çok açık olduğunu; bu genelgeyi, kendilerinin de 'uygulanamaz' ve çok 'sert' bulduklarını, bu nedenle, bu konuda kendilerine 'inisiyatif' tanınmasını istediklerini ama kabul edilmediğini; genelgenin uygulanması için, üst düzeyde iki görevlinin cezaevlerini dolaştığını ve genelgeyi uygulamayan yöneticiler hakkında soruşturma açılacağını söylediklerini vb. vb... belirterek, ellerinden bir şey gelmeyeceğini bildirdi. Bunun üzerine, istisnasız bütün siyasi tutsaklar, uygulamada, biçim ve zamanlama açısından bazı farklılıklar söz konusu olsa da, yemek boykotu, slogan atma, kapı vurma gibi eylem biçimlerini içeren bir eylemlilik süreci başlattılar. Yine, bakanlığa dilekçe yazdılar. 'Kısıtlamalar' konusunda bazı yayın organlarını ve basını, demokratik kuruluşları, muhalefet partilerini ve özel olarak bazı milletvekillerini bilgilendirdiler. İlgi ve duyarlılık göstermelerini, girişimlerde bulunmalarını istediler.

     29 Ekim'in hemen öncesi günlerde, bakanlık, ikinci bir genelge yayınlayarak, ilk genelgenin ilk bölümünü 'yumuşatma' yoluna gitti. Bu genelgeye göre, açlık grevine giden ama 2 günü, yani 48 saati aşmayan hükümlü ve tutuklular da açık görüşten yararlanabilecekti; bunun, özgülümüzdeki anlamı, Ekim başında 2 günlük AG yapan 70'e yakın tutsağın, açık görüş yapabilmesinin mümkün olmamasıydı. Ancak, diğer 'kısıtlamalar', geçerliliğini aynen koruyordu. İstisnasız bütün siyasi tutsaklar bu 'uygulama'nın, tavırlarında herhangi bir değişikliğe yol açmayacağını ifade ettiler ve eylemlilik sürecini sürdürmeye karar verdiler.

     Bakanlığın, bu 'geri' adımı, onun tarafından, daha ilk genelge yayınlanırken tespit edilen bir politikanın ürünü olabilirdi. Yani, Bakanlık, önce yüzlerce hükümlü ve tutuklunun açık görüş yapamayacaklarını ilan ederek, ki Ekim başında, pek çok cezaevinde, yüzlerce siyasi tutsak 1 veya 2 günlük AG'leri yapmıştı, ve sonra da bunlara açık görüş yapabilme 'izni' vererek, diğer kısıtlamaları kabul etmelerini sağlama ve böylece, bu kısıtlamaları meşrulaştırma düşünce ve beklentisi ile hareket etmiş olabilirdi. Ne derler, 'Allah, sevdiği kula, önce eşeğini kaybettirir ve sonra da buldurur'muş... Ancak, bakanlığın bu 'geri' adım atışı üzerinde, şunların da etkisi olmuş olabileceği söylenebilir: Bakanlık, aslında, açık görüşü bir 'silah' olarak kullanıp, siyasi tutsakların her türlü destek eylemi içerisine girmelerini önlemek için, kendi tüzüğünü bile çiğnemişti. Şöyle ki; tüzüğe göre, AG'de 2 günü geçirmeyen hükümlü ve tutukluya disiplin cezası verilemiyordu. Açık görüş ile ilgili olarak bugüne kadar yayımlanmış genelgelerde, örn: 1989 yılında yayımlanan en son genelgede ve uygulamada, disiplin cezası alanların açık görüşten yararlandırılmamasına ilişkin hiçbir maddenin yer almamasına ilişkin, bu satırların yazarının tanık olduğu çerçevede, bir tek örneğin söz konusu olmaması bir yana, bakanlık, 2 günü geçirmediği için disiplin cezası almayan hükümlü ve tutukluları 'açık görüş yapamayacaklar' listesine almakla 'fiili' olarak, tüzük dışı bir disiplin cezası uyguluyordu. Bu, basında da yer aldığı üzere, kamuoyu önünde 'deşifre' edilmişti. Yine bazı yayın organları ve basın, demokratik kuruluşlar, bazı muhalefet partileri ve milletvekilleri, özellikle siyasi tutsakların yakınları tepkilerini ifade etmişler ve çeşitli girişimlerde bulunmuşlardı. En önemlisi, bütün cezaevlerindeki siyasi tutsaklar, yine basında da yer aldığı üzere, bu kısıtlamalar dahilinde, bu açık görüşe çıkmayacaklarını açıklamışlardı.

     Bu 'yumuşatılmış' ikinci genelgeden sonra, N...... Cezaevi'ndeki siyasi tutsaklara, açık görüşün 3 saatlik süreler halinde ve ağırlıkla konferans salonunda yaptırılacağı duyuruldu. Yöneticilerin 'inisiyatif' kullanmaları sonucu olarak da, görüşe, koğuşlar, tek tek değil, aynı havalandırmaya çıkan ikişer koğuş halinde çıkarılacaklardı.

     28 Ekim günü gündüz, yönetim, bir çatı araması sırasında, PKK'lı tutsakların kaldığı bir koğuşta, koğuş tavanının delindiğini öğrendi; hemen, o koğuştaki tutsaklar, bir başka koğuşa alındı. Böylece, PKK'lı tutsaklar, birbirleriyle doğrudan ilişkisi olmayan üç ayrı koğuşta yaşamaya başladılar.

    Hala, açık görüşün eski biçimiyle yaptırılabileceği umudu içinde olan, ki sürdürülen eylemlilik sürecinin bir amacı bunu sağlamaktı, siyasi tutsakların bazıları, bu çatı delme olayının açığa çıkartılmasının ardından, açık görüşün hayal olduğunu düşünmeye ve bu düşüncesini ifade etmeye başladılar. Büyük çoğunluk ise, 29 Ekim günü öğleye kadar, bu umutlarını korudular.

     Bu olayın, ne ölçüde etkili olduğu bilinemez ama, 29 Ekim açık görüşüne, eski biçimiyle yapılmasına izin verilmediği için, Çorum davasından yargılanmış faşist bir polisin dışında, hiçbir siyasi tutsak ve hiçbir faşist, çıkmadı. Açık görüşe, büyük çoğunluğun çıkmayacağı düşünülüyordu, ama istisnasız bir katılım beklenmiyordu ve hele faşistlerin de benzer bir tavır gösterebilecekleri, akıllardan bile geçirilmiyordu. Siyasi tutsaklar açısından, hatta daha öncesi olan A.... Cezaevinden beri, ilk kez, böylesi bir birliktelik söz konusuydu...

     29 Ekim günü, açık görüşün yapılamamasının, yani başka bazı cezaevlerinde yapılmasına karşın N..... Cezaevi'nin yapamayan cezaevlerinden biri olmasının bir nedeni, yönetimin yeni olması ve onların da 'mesleki' kaygılardan kurtulamamasıydı. (Daha sonra, görüşçüler, savcının, 'Ben, kendi hakkımda soruşturma açtıracak bir şey yapmam.' dediğini aktaracaklardı... Yeni müdür ise, 29 Ekim günü dahil, diğer cezaevleri ile pek çok kez telefon görüşmesi yaptığını, hepsinin 'Hayır, yapmayacağız, yapmıyoruz' dediğini ve kendisinin onlara inandığını, ama kendilerine yalan söylendiğinin ortaya çıktığını vb... yollu açıklamalar yapacaktı... Onun bu duyguları ve tepkileri, ileride, siyasi tutsakların lehine bir unsur olacaktı.) “ (28.12.1990) (1)

     (Devam edecek)

     08.05.2021/Datça/Mehmet Erdal

     (*) Bu yazı, Aralık 1990 tarihinde yazılmış ve cezaevi dışındaki arkadaşlara gönderilmiştir. Oldukça uzun olması nedeniyle 5-6 bölüm halinde yayınlanmaktadır.

     (**) Nazilli

     (***) 9/13 ve 7. Koğuşlar

     (****) 9/13. Koğuşlar/ Devrimci İşçi

     (1) 28.12.1990