2021.03.27.CEZAEVİ YAZILARI-49: "AŞK EŞİT OLMAYI ARAMAZ, ONU YARATIR"
CEZAEVİ YAZILARI-49: “AŞK EŞİT OLMAYI ARAMAZ, ONU YARATIR” (*)
“... Salı günü, TV'de oynayan 'Başka tanrıların çocukları' filmini izledin mi? İzlememişsen, büyük bir kayıp. Sağır ve dilsiz bir kadın ile normal bir erkeğin birlikteliğini, birlikteliklerinin sarsılmasını ve yeniden üretilmesini ele alıyordu. Bence, filmin mesajı doğruydu. Olan birliktelik her ikisine mutluluk vermeyince, sarsılma ve ayrılma kaçınılmazdır. Olması gereken birliktelik ise, her ikisinin ayrı kişiliklerini koruyacakları, hem de birlikte olabilecekleri; yani ikisinden birinin bulunduğu noktada değil, ikisinin bulunduğu noktadan ayrı üçüncü bir noktada kurulabilir. Bu, oldukça diyalektik bir yaklaşımdır. Diyalektikte de, iki karşıt şeyin çatışmasından, üçüncü bir şey çıkar; bu üçüncü şey, hem her iki şeyden izler taşır, hem de her ikisinden ayrı üçüncü bir şeydir. Bu ise, nesnel bir sonuçtur. Birliktelikte, ben, bunun, her iki tarafın bütün (karşıdakinden) istemlerini, özlemlerini, düşüncelerini ve beklentilerini dile getirmeleri, tartışmaları ve ortak bir sonuca varmaları ile mümkün olabileceğine inanıyorum. Tartışma, ikisinin birlikte olabilecekleri üçüncü noktayı-çizgiyi üretirken, aynı zamanda, her ikisinin yanlışlarını ve doğrularını da belirleyecektir. Burada, bence, önemli olan, her iki tarafın, bütün istemlerini, özlemlerini, düşüncelerini ve beklentilerini özgürce, karşıdaki ne der endişesi taşıyarak ön bir sansüre tabi tutmadan dile getirmesidir. Neyin olması ve neyin olmaması gerektiğine, taraflardan birisi değil, tarafların her ikisi karar verecektir. Tartışarak, karar verecektir. Ola ki, bu tartışma içinde, taraflardan birinin, kendi karar verirken olmaz dediğinin 'olur', olur dediğinin 'olmaz' olduğu çıkabilecektir. Ayrıca, burada, doğrular ve yanlışlar, yalnızca, onlara göre doğrular ve yanlışlar olacaktır. Uzayda ve soyutta yaşamıyoruz. Elbette, bugüne kadar içinde yaşaya geldiğimiz toplumun bizlerde oluşturduğu değer yargıları, bizim bu tartışmamızda önemli bir etken olacaktır. Ama, bu birliktelik, yalnızca bizi ilgilendirir ve bu anlamda, toplumun bu değer yargılarıyla bağımlı olmayacaktır. Burada, bu toplumsal değer yargılarının, zaman içinde değiştiğini ve var olanların, var olan kapitalist-feodal toplumun ürünü olduğunu düşünmek, yol gösterici bir yaklaşımdır. Olması gereken, bu birliktelikte, her iki tarafın tam anlamıyla eşit olmaları söz konusu olacaktır. Aşk, eşit olmayı gerekli kılar. Ama, daha önemlisi, varsa eğer, 'aşk, eşit olmayı aramaz, onu yaratır.'...
Demokrat'ın ikinci sayısında 'Aşk örgütlenmektir, bir düşünün abiler' başlıklı bir yazı var. Yazar, yakın geçmişteki birlikteliklerde, birlikteliği oluşturan kişilerin dışındaki başkalarının da burunlarını sokup durduğunu ve adeta bir çeşit 'ahlak zabıtası' oluşturulduğunu, söylüyor. Bunu yanlış bir yaklaşım olarak değerlendirip, bu ve benzeri yaklaşımların nedeninin, bizlerin kitlelerle bütünleşme düşüncesi olduğunu, söylüyor. Yani, yazara göre, kitlelerle bütünleşme adına, savunulması gereken sosyalist anlayıştan ödünler verildi...Bu konunun daha önceleri de başkalarınca tartışıldığını biliyorum. Öncelikle, her konu gibi, bunun sorgulanmasını da olumluyorum. Gerçekten, böyle bir 'ahlak zabıtası' olayı genelde vardı, ama istisnaları da yok değildi. Yani, genelde, söylem düzeyinde, iki kişinin birlikteliğinin 'özel' bir olay olduğu söyleniyor, ama pratikte, çeşitli gerekçelerle, üçüncü kişilerin burunlarını sokup durmaları söz konusu oluyordu. İki kişi ise, yine aynı gerekçelerle bu müdahaleye 'izin' veriyor ve ikisini ilgilendiren bu özel olaya kıskançlıkla sahip çıkmıyorlardı. Ama, istisnasız, her birlikteliğin böyle olduğunu ise, söylemek mümkün değildir. Halbuki biz, bu konuda, tam anlamıyla özgürlükten yana olmalıyız. Ancak, bu özgürlükten yana olmak, toplumsal değer yargıları açısından değil, bizim oluşturmaya çalıştığımız-oluşturduğumuz değil, çünkü oluşturamamıştık- değer yargıları açısından bile 'yoz' kabul edilebilecek ilişkilere izin verme anlamına mı gelir? Elbette, bu noktada, 'neye göre ve neden yoz?' diye sorulabileceğini kabul ediyorum. Bu anlamda, herhangi bir sınır koymanın çok zor olduğunu da biliyorum... Sonra, yazar, bu 'müdahalelerin', kitlelerle bütünleşme adına yapıldığını söylerken, bana göre, eksik bir tespitte bulunuyor. Bu da vardı ve ben, kitle çalışmasında, bazı şeylere dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Aksi halde, kitlelerce soyutlanmak zor olmaz. Halbuki, bizim, kitleleri kazanma, onları eğitme, onların var olan seviyelerini yükseltme ve iktidar-toplumsal değişim mücadelesine seferber etme gibi önemli-can alıcı bir sorunumuz var. Sorun, bunun zorunluluğunun bilincinde olmak, bunu yaparken, asıl kimliğimizi korumaktır. Bence, asıl nedenin birisi, bizlerde var olan anlayışlardı. Yani bizler, var olan toplumun bizlerde oluşturduğu kişilikleri reddedip yeni bir kişilik kazanmaya çalışırken, neye karşı olduğumuzu biliyor, ama bunun yerine neyi geçirmemiz gerektiğini tam anlamıyla çözümleyememiştik. Hiç şüphesiz, bu kolay bir şey değildi ve pratiğin ilerlemesine bağlıydı. Bu nedenle, bizler, mevcut burjuva toplumun reddiyesini savunurken, bunun karşısına, gayri iradi olarak, bize daha 'çekici' gelen feodal ahlak anlayışının savunusuyla çıktık. Kimse bunları yazılı düzeyde teorileştirmedi, ama fiiliyatta bu egemen oldu. Adeta, normlaştırıldı. Bazılarımız, bunları, olması gereken anlayışlar olarak algıladı... gerçekte ise, böyle olmamalıydı. Olması gereken, farklıydı. Neydi, peki? İşte bunu hemen yanıtlamak mümkün değil. Bunun, yalnızca unsularını bulabiliriz. Ve yönünü belirleyebiliriz...” (20.7.1990)(1)
“... Geçenlerde, bir-iki arkadaş ile, ölümler sonucu geride kalan arkadaşların durumunu tartışıyorduk. Bugünkü gerçekliğimizde, geride kalanların ezici çoğunluğu, kadınlardır. Belki, toplumsal değer yargıları nedeniyle, geride kalanlar erkek olsa, tartışılacak bir sorun da olmuyor. Geride kalanlar, bayan ve genç insanlar. Bizler ise, kısmen değişmeye başlasa da, arkadaşlarımızın geride kalan eşlerini, dokunulmaz ve kutsal varlıklar olarak görüyoruz. Belki, ölen arkadaşlarımıza saygımızdan, belki onların eşlerine farklı bir bakışa sahip ola geldiğimizden ve belki de mevcut düzenin bizdeki etkisi sonucu, hep bakire, genç ve evlenmemiş bayanlarla evlenmeyi düşünüp durduğumuzdan, onların, hep öyle, yani dul ve çocukları varsa, çocuklarıyla yaşamalarını düşünüyoruz. Onlarla yeni birliktelikler kurmayı ve böylece, onların durumlarını değiştirmeyi aklımızdan geçirmiyoruz. Hal böyle olunca, onların, yalnızca ve yalnızca, bizlerin dışındaki insanlarla evlenmesinin yolunu açıyoruz. Ama onu da kabullenemiyoruz. O tür insanlarla da evlilik yapınca kızıyoruz, adeta, onları aforoz ediyoruz. Bu yaptıklarını hiç bağışlamıyoruz. Yalnızca cinsellikle ilgili bir olay olarak görüyor ve suç işlemişler gibi değerlendiriyoruz. Bizlerde egemen olan bu anlayışın savunulacak bir yanı yok. Bu doğaya ve yaşamın gerçekliğine aykırı bir yaklaşım. Tipik, feodal bir anlayış ve savunu... Eşleri, sevdikleri öldü diye, ömürleri boyunca karalar bürünüp, yas tutamazlar. Yaşamın gerçekliğini yadsıyamazlar. Hiç şüphesiz, ne yapacaklarına karar verme hakkı yalnızca onlara aittir. Önemli olan, bizlerin, onların bu hakkı istedikleri gibi kullanmaları gerektiğini kabul etmemizdir. Saygı duymamızdır. Bunu normal bir olay olarak kabul etmemizdir. Bu çerçevede, onlarla evlenmeyi de normal bir davranış olarak değerlendirmemizdir. Önümüzdeki süreçte, bu tabunun yıkılacağına inanıyorum. Ama bunun kendiliğinden yıkılmasını beklemek yerine, bunun sorgulanması ve belli bir anlayış biçiminde formüle edilmesi gerekiyor. Onlarca insanın aynı durumda olduğu bugün, bunun tartışılmasının maddi koşulları ve gerekliliği var demektir...” (29.7.1990)(2)
“...Biliyor musun, bugünlerde, Engels'in 'Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni'ni, 'Kadın ve Maksizm'i ve Clara Zetkin'in 'Kadın Sorunu Üzerine Seçme Yazıları'nı okudum. Engels, kitabının bir yerinde, tek eşli evliliği tartışıyor. Engels, burjuva anlamındaki tek eşliliği onaylamıyor. Bunun karşısına 'proleter aşk evliliği'nin çıkartılması gerektiğini söylüyor. Bu evliliği, 'serbest seçme ve serbest rıza'ya dayalı, tamamen 'aşk' üzerinde yükselen bir evlilik olarak formüle ediyor. Ekonomik anlamda birbirlerine -pratikte erkeğe- bağımlı olmayan, büyüklerin ya da bir başkasının eşi belirlemediği bir evlilik. Marks-Engels, 'Komünizmin İlkeleri'nde de, evliliği, yalnızca ilgili tarafların bileceği-belirleyeceği, başkaca toplumsal herhangi bir etkenin söz konusu olamayacağı bir olay olarak düşündüklerini de söylüyorlardı. Engels'e göre, aşk yalnızca başta var olan bir şey değil, daima var olması gereken bir şey olarak algılanması gerekiyor. Eğer, başta var olan aşk, sonradan yok oluyorsa ve bunun yerini 'alışkanlık' alıyorsa, bu evliliği onaylamak ve savunmak mümkün değildir. Bu noktada, boşanma geçerlidir. Ve Marksistler, kesinlikle boşanmayı savunmalıdırlar. Lenin'de, 'aşk' olgusu öne çıkmıyor. Hiç inkar etmiyor, ama olayı, cinsel özgürlük olarak algılanmaya indirgemediğini söylüyor. Bunu, burjuva bir anlayış olarak görüyor. Teoride, bu çerçevede öngörülüyor, ama pratikte, bunun tam olamadığını söylemek mümkün. 'Serbest seçim' üzerinde siyasi-dostluk vb. pek çok etken söz konusu olabiliyor. Bunun ne ölçüde yaşamın doğal sonucu, ne ölçüde 'dayatma-yaptırım' olduğunu düşünmek gerekiyor...” (12.8.1990)(3) Nazilli
27.03.2021/Datça/Mehmet Erdal
(*)
(2)29.7.1990
(3) 12.8.1990








Hiç yorum yok :
Yorum Gönder