2023.08.16.YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-26: 40 YIL ÖNCE EGE'DE BİZ!
YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-26: 40 YIL ÖNCE EGE'DE BİZ!
Türkiye'de devrimci hareket 12 Eylül 1980 yenilgisi sonrası içerisine girilen süreci aşma ve bugün içerisinde yaşanılan nesnel koşullarda aslına rücu ederek yola devam etme sancıları yaşıyor.
Çok farklı nedenlerle 40 yıl süren bu çok ağır/çok boyutlu yenilgi dönemini geride bırakmak, toplumsal mücadeleyi yeniden yükseltmek ve düzen alternatifi devrimci bir seçeneği yaratmak isteyen devrimcilerin bugün bir kez daha geçmişe bakmalarında yarar var.
Bu çerçevede, 2018 yılından itibaren yazıp yayınladığım bazı notlarımı ( zorunlu imla düzenlemeleri ve bir-iki not dışında) bir bütün halinde yeniden paylaşıyorum.
“ÖRGÜT” DEDİĞİN NEDİR Kİ? (1.Bölüm)
1974-1975 Öğretim Yılı başında, 512 toplam puanla kazandığım Atatürk Üniversitesi İşletme Fakültesine kayıt yaptırmıştım. (“Neden burası ve hele bu puanla?” sorusunun ilginç öyküsünü belki ileride yazabilirim.)
O yıllarda Erzurum ve Atatürk Üniversitesi, MHP'lilerin etkin olduğu ama bu kesimin dışındaki öğrencilerin de görece okula gidip gelebildiği, yurtlarda kalabildiği ve bir ölçüde nefes alabildiği bir yer olarak tanımlanabilirdi.
Üniversitedeki ülkücü öğrencileri, üniversitenin kütüphanesinde memur olarak çalışan ve doğunun başbuğu olarak tanımlanan Yılma Durak'ın yönetip yönlendirdiği söyleniyordu. ( Merak duygusuyla bu kütüphaneye gittiğimi ve -hiç kimseye soramadığım için- göremeden çıktığımı anımsıyorum.)
Ben, okul açıldığında, üniversitenin yurt olarak o yıl hizmete açtığı ( ve bilahare, sonraki dönemde Araştırma Hastanesi olarak kullanılacak olan) binada kalmaya başlamıştım.
Ülkücü olmayıp da benim kaldığım binada veya eskiden beri yurt olarak kullanılan diğer (eski) binalarda kalan başka öğrenciler de vardı ve ben gün geçtikçe, hem fakültemdeki hem de üniversitenin diğer fakültelerindeki sol veya kendini “ülkücü değilim” diye tanımlayan bu arkadaşlarla tanışıyordum. (Ziraat ve Edebiyat Fakültelerindeki tanışmalar, şu an isimlerini anımsayamasam da, hala belleğimdedir): Her yeni tanışma bana moral ve güç veriyordu.
Şimdi ayrıntısını hatırlayamadığım (ve haliyle bugünden geriye baktığımda sorgulayamadığım) bazı boykot girişimleri, özellikle Ziraat Fakültesindeki solcu – ülkücü öğrenciler arası fakülte kantininde çıkan kavgalar vb. şu an çok ayrıntılı anımsayamadığım gelişmelerle birlikte kaldığım yurtta benim için yaşanmaz bir ortam oluşmuş ve ben de bazı tanıdık/dost öğrencilerin kaldığı bir otele taşınmaya karar vermiştim.
Aklımda Otel Aras olarak kalan bu otelde, farklı fakültelerden başka öğrenci arkadaşlar da vardı
Şehir içinde, benzeri nedenlerle yurtlardan ayrılan veya yurtlara hiç kayıt yaptırmayan öğrenciler de bulunuyordu: Dadaş sineması karşısından aşağıya doğru inen Mumcu caddesi girişindeki köşe bina olan Güney Apartmanı, üniversite kampüsü girişine yakın bir yerde ve o zamanlar MSP'den parlamentoda bulunan bir milletvekiline ait daire ve şu an adlarını anımsayamadığım bazı oteller
bunlara örnek olarak söylenebilir.
Anımsadığım kadarıyla, o kış Erzurum'a gelen CHP Genel Başkanı olan Ecevit'i karşılamaya gitmiş ve sonrası dönüşte, Atatürk Heykelinin bulunduğu meydandan şehrin ana caddesine girip yürümeye başladıktan sonra, yüzlerce kişinin önceden gelip toplanarak kurduğu tuzağa düşmüş ve sokak araları dahil taşlı-sopalı saldırıya maruz kalmıştık; bu benim yaşamımda tanık ve maruz kaldığım ilk toplu linç girişimiydi: Koşarak otelime geldiğimde, nefes nefese olduğumu gören ve bizden daha yaşlı bir arkadaşın “Ne oldu?” sorusuna “Provokasyon bu” dediğimi unutamıyorum.
Aynı kış (*), Erzurum'da, Atatürk Heykeli'nin bulunduğu meydandaki kültür merkezinde (adı aklımda değil) “ALPAGUT OLAYI” adlı tiyatro gösterisini engellemek isteyen Erzurum'un bütün gericileri binlere varan sayıda meydanı doldurmuş ve gösteriyi izlemeye gelenleri linç etmeye çalışıyorlardı; benim de dahil olduğum çok az sayıdaki kişi içeriye girmeyi başarabilmiş ama ne gösteri başlayabilmiş ve ne de (dışarıdaki kalabalık nedeniyle) dışarıya çıkabilmiş, içeride hapsolup kalmıştık. Akşamın ilerleyen saatlerinde polis kontrolünde arabalara bindirilerek şehrin farklı kesimlerinde bırakılarak evlerimize veya kaldığımız otellere gidebilmiştik.
Böyle bir havanın solunduğu Erzurum'da, bizler, akşamları, eğer kaldığımız yerlerden dışarıya çıkarsak, çoğunlukla CHP lokaline gidiyor, çay içiyor, konuşuyor ve bir ölçüde de olsa o gün Erzurum'un farklı yerlerinde olup bitenleri birbirimize aktarabiliyorduk.
Evet, yanılmıyorsam, o kış dönemi, bazı arkadaşlar EYÖD (Erzurum Yüksek Öğrenim Derneği) adı altında örgütlenme yoluna gitmişler ve bilahare ben, bazı arkadaşlar aracılığıyla bu girişimden haberdar olmuştum.
Bu koşullarda böyle bir girişim bana iyi görünmüş ve dernek binasına gidip gelmeye başlamıştım.
Yaşamımdaki ilk 'dernek/aynı anlama gelmek üzere örgüt', bu EYÖD idi.
O günlerde, demokratik bir kitle örgütünün ne olduğu, nasıl kurulduğu, program-tüzük vb. ne işe yaradığı, nasıl üye olunduğu, üyenin ne iş yaptığı vb. bu çerçevedeki bütün konularda kelimenin gerçek anlamında zırcahil birisiydim. (Önceki yıl olan 1973-1974 Öğretim Yılında Diyarbakır Eğitim Enstitüsü Sosyal Bilgiler Öğrencisi idim ve okuldaki anti-faşist gruplaşma ve mücadelenin içerisinde yer almıştım ama herhangi bir derneğimiz veya adını anabileceğim bir örgütümüz olmamıştı.)
Bazı toplantılarda bazı kişiler (simaen ve isimce tanıdık/tanımadık) Aziz Nesin'den bile alıntılar yaparak konuşuyor ve ben zerrece bir şey anlamıyordum.
Bana, bu koşullarda böyle bir araya geliş çok iyi bir olay olarak görünüyordu ve haliyle, bence bu derneğe üye olmak ve onun çatısı altında toplanmak gerekiyordu.
Yalnızca o öğrenim döneminde kaldığım Erzurum'da, bu derneğe ilişkin, çok daha farklı bir şeyleri anımsayamıyorum
Aklımda kalan isimler ise EYÖD başkanı olan ve daha sonraki süreçlerde DY'un DABK (Doğu Anadolu Bölge Komitesi) sorumlusu olarak aranacak, yakalanacak, itirafçı olduğu ve sonrasında sırra kadem bastığı duyumları alınacak olan Naci Yalman, Erzurum'un orta yerinde öldürülen Mahmut Yıldırım, bir faşisti öldürdüğü gerekçesiyle uzun yıllar içeride yatan (Zonguldaklı) Muhammet ve şu an hala görüştüğüm veya görüşemediğim ama bir biçimde “evet tanıyorum” diyebileceğim bazı arkadaşlardır.
O kış dönemi babam vefat etmiş (öğrenci kredisi alıyordum ve gerektiğinde aileden birisi de yardım ediyordu ama) ve ben istemeyerek geldiğim buradan, babamın ölümünü de bahane ederek (başka bazı özel nedenlerimin de etkisiyle) İzmir'deki Ege Üniversitesi İTBF'ye (İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi) nakil olma düşüncesini gerçekleştirmeye karar vermiştim.
....
Erzurum'daki fakültede okuyup da benim gibi 1975 Yaz aylarında İTBF'ye nakil başvurusunda bulunan 7 (veya 8) kişinin başvurularının fakülte yönetimince kabul edilmesi üzerine, İzmir'de öğrenimime devam etme dönemine geçmiştim. (Bizim bu naklimiz,1978-1979 Öğretim Dönemi başlarında Erzurum'dan İzmir'e olan ve sol gruplar arasında ve içinde uzun süren tartışmalara ve tavır alışlara yol açan zorunlu toplu nakil olayından iki dönem öncedir ve farklıdır.)
....
Anılarımızdaki Ahmet Özdil
İzmir'e geldikten sonra ben, rahmetli Ahmet Özdil (nam-ı diğer, EGE'nin PASPAL AHMET'i), bir başka arkadaş (bu yazılara başlarken, “yazacaklarım her şeyi ile ya doğru olacak ya da hiç yazmayacağım” diye kendimi bağlayan bir karar aldığımdan, belki bir gün, Erzurum'dan İzmir'e gelirken ve geldikten sonra uzun zaman birlikte olan ve zaman içinde pek çok kez yolları kesişen bu üç kişinin (bizim) ilginç ve karmaşık öyküsünü, bir biçimde, yazmayı başarabilirim), biri rahmetli Musa olmak üzere iki kardeşim ile birlikte bir evde kalıyorduk. (Zaman içerisinde farklı nedenlerle evler ve evlerde kalanların sayısı değişip durdu.)
Ben İzmir'e geldikten sonra Karabağlardaki AVCI KURŞUN FABRİKASINDA işçi olarak çalışmaya (kısa bir süre çalıştım) ve de İTBF'de gece bölümünde öğretime devam etmeye başlamıştım.
Okula ilk geldiğim gün, içeriye ilk adım attığım anda bir nedenle ilk karşılaştığım ve konuştuğum kişiler, daha sonraki süreçte yol arkadaşı olacağım kişilerdi ve onların kanalıyla, Kemeraltı'ndaki Başdurak İşhanı'ndaki ANT-YÖD'e (Antalya Yüksek Öğrenim Derneği) gidip gelmeye başladım.
ANT-YÖD, Antalya kökenli bir grup öğrencinin kurduğu bir dernekti ve o gün için, Ege Üniversitesi'nin herhangi bir fakültesinde veya fakültelerinde somut bir akademik-demokratik faaliyet yürütmüyor, gördüğüm kadarıyla böyle bir iddia da taşımıyordu.
Bu derneğe, ağırlıkla, kendisini cepheci olarak tanımlayan farklı fakültelerden öğrenciler ve yanı sıra, bazı öğrenci olmayan ama genç kişiler de gelip gidiyorlar, aralarında sohbet ediyorlardı.
Bu cepheciler, kendilerine başkaca bir ad vermiyorlar ama aralarındaki konuşmalardan, her konuda aynı düşünmedikleri ve bazı konularda farklı şeyleri savundukları da anlaşılabiliyordu.
1975 Kasım ayında EMPERYALİZME VE OLİGARŞİYE KARŞI DEVRİMCİ GENÇLİK DERGİSİ”nin çıkması ve ilk sayısının gelmesiyle birlikte tartışmalar yüksek sesle yapılmaya ve saflar belirmeye başlamıştı.
ANT-YÖD'ü kuran ve yönetimde bulunan, bir kısmı bizim okulda okuyan öğrenci (veya değil) arkadaşlar, bu dergiyi savunmadıklarını ve almayacaklarını/satmayacaklarını söylüyorlardı. (Daha sonraki süreçte kendilerini Devrimci Kurtuluş olarak adlandıracak bu arkadaşlardan hala görüşüp konuştuğum ve görüşmekten mutlu olduğum kişilerin yanı sıra,12 Eylül sonrası operasyonlarda itirafçı olan ve Tercüman gazetesinde günlerce itirafları yayınlanan İsmet Unutma, Mustafa Kemal İyison gibi isimleri anımsıyorum.)
Ben, genel olarak 68 kuşağı kabul edilen Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya...vb. devrimcilere içten bir sevgi ve sempati besliyor ama bunların aralarındaki farkların neler olduğunu, kimin neyi savunduğunu veya eleştirdiğini, bütün bunların nedenlerini bilmiyor ve haliyle ANT-YÖD'deki bu tartışmalara yabancı kalıyordum.
Devrimci Gençlik Dergisi'nin çıkması sonrası günlerde, bendeki ibre, yavaş yavaş dergiyi savunan ve dağıtan arkadaşlardan yana doğru kaymaya başladı: Dergi ve onu savunanlar, benim Diyarbakır Eğitim Enstitüsü, Erzurum Atatürk Üniversitesi ve İTBF'de yaşayarak tanık olduğum ve hala içinde yaşamaya devam ettiğim koşullara ve bu koşullarda neler yapılması gerektiğine dair somut şeyler söylüyor ve öneriyor, Devrimci Kurtuluşçu arkadaşlar ise günlük yaşamı pas geçen ve daha çok söylem düzeyinde ve oldukça keskin laflar ediyorlardı.
Dergiyi İzmir'de dağıtacağını söyleyen abi (Hasan Üresin), Başdurak İşhanı'nın yanındaki Harputlu İşhanı'nda GENÇLİK KİTABEVİ adlı bir kitabevi açmış ve dergi oradan dağıtılmaya başlanmıştı.
Ben, okula ilk adım attığım gün bir biçimde tanıştığım arkadaşlar ve yeni katılanlarla birlikte, okulda, “Devrimci Gençlik taraftarı” olarak kendini tanımlamaya ve tanınmaya başlamıştım.
Okuldaki bazı Devrimci Kurtuluş, Halkın Kurtuluşu, TDY (Türkiye Devrimi'nin Yolu-ki THKO teorisyeni Hüseyin İnan'ın yazdığı broşürün adından gelir adları), TEP (Mihri Belli'nin kurduğu Türkiye Emek Partisi) taraftarı öğrenci arkadaşlarla birlikte (çoğunluğu İnciraltı Öğrenci Yurtlarında kalıyordu), okulumuzun çok yakınında bulunan Çankaya Ülkü Ocağı'ndan topluca gelip okulu ele geçirmek isteyen sağcı/faşist saldırganlara karşı ciddi bir tavır ve duruş ortaya koymaya çalışıyorduk.
1976 Yılı başlarında, bu saldırılardan birisini püskürtme olayına karıştığım ve kavga sırasında bazı ülkücü öğrencileri yaraladığım iddiasıyla aranmaya başlandım ve akabinde teslim oldum, haliyle tutuklandım; bazı arkadaşlarla birlikte DGM'de yargılanmaya başlandık, 3 ay 10 günlük bir tutukluluk süreci sonrası tahliye oldum. (Sonraki süreçte, bu teslim olma olayı nedeniyle, “git teslim ol” diyen abinin eleştirildiği duyumunu aldım.)
08.09.2018/DATÇA
(*) Rahmi Mit arkadaşım, ALPAGUT OLAYI gösteriminin ve haliyle burada sözü edilen olayın 1975 Haziran ayı içerisinde yaşanıldığını söyledi.
Orhan Bakır
“ÖRGÜT” DEDİĞİN NEDİR Kİ ? (2. Bölüm)
1976 yılı başlarında ilk kez girdiğim cezaevinde, benden önce cezaevine düşen, başka siyasi hareketlerden başka tutuklular da vardı: Bergama GSB'den (Genç Sosyalistler Birliği/daha sonraları Genç Sosyal Devrimciler Birliği), Bornova Kampüsü'nde çıkan öğrenci kavgalarından, TKP/ML-TİKKO davasından vb. pek çok genç insan oradaydı.
TKP/ML-TİKKO davasından tutuklu olan kişilerden üçü Ermeni kökenli yurttaşımızdı ve bu kişilerden Orhan Bakır, İzmir'de yakalanma biçimi ve etnik kökeni itibariyle basın tarafından manşete taşınarak, tabir-i caizse “efsane” bir kişi haline getirilmişti. (Bu üç Ermeni kökenli arkadaşlardan diğer ikisinin adı Yervant Tüzün ve Mervan'dı. Orhan Bakır, daha sonraki süreçte arkadaşlarınca cezaevinden kaçırılmış ve nihayetinde Elazığ ili Karakoçan ilçesinde bir ihanet/ ihbar sonucu vurularak öldürülmüştü.)
Benim cezaevinde kaldığım 3 ay 10 günlük sürede, Ege Üniversitesi Fakültelerindeki ve EGE'nin farklı yerlerindeki sağ ve sol kesimden öğrenciler arası çatışmalar sonucu her gün yeni yeni kişiler tutuklanarak bu cezaevine ve bizim bulunduğumuz koğuşa getiriliyordu.
Bu tutukluluğum süresince tanık olduğum tartışmalardan ve okuduğum kitaplardan dolayı bilgi dağarcığım biraz gelişmiş ama ben hala taraftarı olduğunu söylediğim Devrimci Gençlik Dergisi ile ilgili yeterli bilgiye sahip değildim ve (benden daha yetkin oldukları kanısına vardığım) başka siyasetten tutukluların eleştirileri karşısında ise bocalıyor ve eziklik duyuyordum.
DGM'de yapılan ilk duruşmada, (isimlerini anımsayamadığım) tutuklu diğer iki arkadaş ile birlikte tahliye edilmiştik.
Tahliye edildikten sonra okuldaki arkadaşların yanına dönmüş ve derginin dağıtıldığı kitabevine gidip gelmeye devam etmiştim; içeride maruz kaldığım sorulardan ve bana yöneltilen eleştirilerden aklımda kalan ve cevaplarını öğrenmem gereken soruları sorup duruyordum; abi, yazın İnciraltı Yurtlarında bir eğitim çalışması düşünüldüğünü ve katılacaklarından birisi olarak beni düşündüklerini söyleyince, kabul ettim; böyle bir eğitim çalışması benim için çok iyi bir şey olacaktı.
Ali Alfatlı'nın “Tarihle Söyleşiler-1”de de değindiği bu eğitim çalışmasına 10-11 kişi katılmış ve bir ay civarında bir sürede, belli başlı temel klasikler kabul edilen kitapları okumuş ve tartışmaya çalışmıştık. (Bazı geceler afişlemeye, bazı geceler Kula Mensucat işçi grev yerine gidip geliyor ve haliyle uykusuz ama inatla bu çalışmaya katılıyorduk. Bir-iki fire ile bu çalışmayı bitirmiş, eğitim çalışması öncesine göre daha bilgili olmuştuk.)
Okunan ve tartışılan her şeyi anlamış olduğum söylenemezdi ama bu eğitim çalışması sırasında edindiğim bilgiler, beni, öncesi dönemdeki kazı koz anlayan veya tabir-i caizse, siyasi muarızlarımızca (cezaevinde olduğu gibi) yöneltilen eleştiriler karşısında mel mel bakan bir konumdan bir ölçüde de olsun kurtaracak ve okumaya yöneltecekti.
.....
1976 yılı yaz aylarında yapılan bu eğitim çalışmasına farklı fakültelerden ama ağırlıkla, kendisini “Devrimci Gençlik taraftarı” olarak tanımlayan İTBF ve GHİYO'da (Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu) okuyan öğrenciler katılmıştı.
1976 yılı yaz aylarında yapılan bu eğitim çalışması sonrasında da DG'ciler, derginin dağıtıldığı kitabevinden gelen dergi sayılarından istedikleri kadar alıyor, okullarında isteyenlere satıyor ve paraları getirip kitabevine teslim ediyorlardı. Eğer dergide yazılanlardan dolayı kafalarında sorular oluşmuş ise bunları abiye soruyorlar ve aldıkları cevap ölçüsünde kafaları netleşiyordu.
Ben bu öğrenim sürecinin çook başlarında olduğum için, dergide yazılanları anlayabildiğim kadarı ile anlıyor ve soruları, gerektiğinde abi/abilere soruyor, işin doğrusu, daha çok işin günlük pratiği ve bu çerçevede çıkan sorunların cevapları ile ilgileniyordum; benden daha yetkin olduğunu düşündüğüm bazı arkadaşların ideolojik-teorik çerçevede sordukları sorulara ise yeterli cevabı alamadıklarını ve bu çerçevede bazı tartışmaların yaşandığını biliyor, görüyordum. (Yıllar içinde oluşan çoğunluk kanısına göre, bu noktada EGE çok talihsiz bir yer olmuştu.)
İzmir dışına da dergi bu kitabevi üzerinden gönderiliyor ve haliyle EGE'deki diğer bölgelerle de benzer bir işleyiş söz konusu oluyordu.
Kökleri taa ortaokul yıllarına kadar dayanan (ilginç isimlerin ve olaylara tanıklığın olduğu bu dönemi belki ileride yazabilirim) ve o gün bir DG'li olarak somutlaşan safiyane duygularla gönüllüce bu yola koyulan, günlük yaşam içinde kişisel/arkadaşlar olarak gerekli gördüğü/görülen veya "yapılması gerekir" diye önerilen her şeyi tereddütsüz yapan ve bazen var olan arkadaşları/ilişkileri/olayları yalnızca bu çerçevede değerlendiren birisi olarak, bu işleyiş bana doğal ve yeterli geliyordu.
.....
Aydın Önlisans'tan gelenlerin bazıları
1976-1977 Öğretim Yılı başında, İTBF'ne bağlı 2 yıllık Aydın Önlisans Yüksek Okulu Öğrencileri bizim fakülteye geçiş yaptı (gelen öğrencilerin ezici çoğunluğu, daha sonraları Adana Cezaevi'nden kaçarken ölen İsmail Şahin başta olmak üzere DG'li idiler) ve diğer fakültelere, Anadolu'nun farklı illerinden yeni yeni DG taraftarı öğrenciler geldi: Bu geçiş ve bu yeni gelen öğrenci arkadaşlar ile birlikte bizim fakültede, İnciraltı Öğrenci Yurtlarında ve Bornova Kampüsü'nde, DG taraftarları, kelimenin tam anlamıyla sıçrama yaptılar.
.....
Musa Erdal ve Ahmet Özdil/Almanya
1976 yılı yaz aylarında yapılan bu eğitim çalışması ve akabinde 1976-1977 Öğretim Yılı'nın başlaması sonrası süreçte, DG dergisinde yazılanlara paralel olarak ben ve başka bazı kadın-erkek arkadaşlar, okul dışındaki alanlarda da anti-faşist mücadeleyi örgütlemek amacıyla mahallelere ve diğer alanlara yönelmeye, gidip gelmeye ve oralarda bazı faaliyetlerde bulunmaya başlamıştık. (İl dışı bazı yerlere de gönderilenler oldu: Bu çerçevede Manisa'ya giden ve orada Manisa DEV-GENÇ Başkanlığı yapan ve bilahare, 12 Eylül sonrası Manisa Emniyet binasından aşağıya atılan ve kanserden dolayı Almanya'da ölen Ahmet Özdil'i , bu il dışı gidiş sonrası o gittiği yeri kendine yurt edinen ve hala oralarda yaşamını sürdüren arkadaşları not etmem gerekiyor.)
Bu yazının konusu çerçevesinde özetlemek gerekirse, bu mahalle çalışmaları Balçova, Hatay, Yeşilyurt, Karabağlar, Şirinyer, Buca, Gültepe, Altındağ, Ballıkuyu, Yeşildere, Yapıcıoğlu, Kahramanlar, Gürçeşme vb.( Bornova ve Karşıyaka dışında kalan) mahallelerde ben ve bazı kadın-erkek arkadaşlarca (Örneğin, İsmail Şahin, Ahmet Özdil, 1998 yılında Afyonkarahisar/Dinar ilçesi yakınlarında trafik kazasında ölen Gülçin İlçi...), bazı yerlerde dernekler kurdurularak (Balçova'da BAL-DER, Karabağlar'da KARA-DER, Şirinyer'de ŞİRİN-DER, Gültepe'de GÜL-DER, Altındağ'da ALTIN-DER..), bazı yerlerde ise ilişkiler kurularak veya birliktelikler oluşturularak anti-faşist mücadeleyi yükseltme temelinde olmak üzere farklı alanlarda sürdürülmeye çalışılıyordu (Bu mücadele Hatay ve Karabağlar'da aktif ve sert bir anti-faşist mücadele şeklini alırken, Gültepe'de okuma-yazma kursu, Altındağ'da Taş ocağı ile Çimentaş'ın tozuna karşı mücadele, Yeşildere'de “Heyelan Bölgesi çalışmaları” biçimine bürünebiliyordu.) Bonova'nın ve Karşıyaka'nın farklı mahallelerinde ise Bornova Kampüsü'ndeki bazı kadın-erkek arkadaşlar (Örneğin; 2018 yılında ölen Ali Suat Eser...) çalışma yürütüyorlardı. (Sevgili İsmail Şahin, bir dönem Çiğli Tuzla İşletmesi'nde de çalışma yürütmüştü; o, her daim her yere ve her işe koşan arkadaşlarımızın başlıcalarından birisiydi.)
1976-1977 Öğretim Yıl başından itibaren yaşanan bu sıçramanın doğal sonuçlarından olmak üzere DG çevresinin okullardaki/okul derneklerindeki/öğrenci yurtlarındaki ağırlığı artıyor ve bu çerçevede hem İTBF'de mücadele yükseliyor ve kitleselleşiyor hem de öğrenci derneği ile İnciraltı Öğrenci Yurdu temsilcilik seçimlerini DG taraftarları kazanıyorlardı. (Bu temsilcilik seçimini kazanan arkadaşa bu konumu nedeniyle "müdür" denilecek ve sonraki süreçte ve hatta yaşamı boyunca bu namıyla tanınacak ve çağrılacaktı.)
(İzmir'de Çankaya Ülkü Ocağı'nın burnunun dibindeki-şimdilerde Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörlük binası olan -İTBF'deki anti-faşist mücadele ve ağırlıkla bu okul öğrencilerinin kaldığı, haliyle onların önderlik ettiği İnciraltı Yurtları'ndaki “Çadır Direnişi” ve ona keza “İnciraltı Katliamı” başlı başına ele alınması ve tarihe kayıt olarak not düşülmesi gereken bir mücadele dönemidir.)
Aydın Erten
Bu mahalle çalışmalarının biçimlerinden birisi olarak 1977 Yılı Yerel Seçimlerinde İzmir'de, Altındağ'da avukat Lütfi Özer ve Gültepe'de Aydın Erten (ikisi de CHP'den aday olmuştu) desteklenmiş ve seçilmeleri doğrultusunda etkin bir çalışma yürütülmüştü; her ikisi de seçimi kazanmış ve sonrası dönemde, DG/DY çizgisi, bu mahallelerde tarihe çizik atmıştır. (Destansı Gültepe direnişinin tarihi yazılmaya başlandığında, bu mahalle çalışmaları ve bu yerel seçim başlangıç noktası olarak ele alınmalıdır.)
(Şu an sayısını anımsayamadığım Devrimci Yol dergisinin bir sayısında, bu yerel seçim çalışmalarına ve o günkü eksikliklerimize dair -bir kısmını benim kaleme aldığım- bir değerlendirme yazısı yayımlanmıştı.)
Yine bu sıçramanın doğal sonuçlarından olmak üzere İDOD (İzmir Demokratik Ortaöğrenim Derneği), DEVRİMCİ İŞÇİ DERNEĞİ ve EGE DEV'GENÇ kurulacak, faaliyete geçecek ve bütün bu gelişmeler çerçevesinde “Fırın İşçileri” ve “Kapıcılar” örgütlenmeye çalışılacak, haliyle İzmir'de taşlar yerinden oynayacak ve nihayetinde hem anti-faşist mücadelede hem de sol içinde dengeler değişecekti.
(Bu sürecin bir yerinde, Balçova'da, Halkın Kurtuluşu taraftarlarıyla DG taraftarı arkadaşların aralarında başlayan bir tartışmanın büyümesi sonucu başlayan ve bazı arkadaşlarımızın silahla yaralanmasına ve bütün öğrenci yurtlarının kavga alanı haline gelmesine yol açan çatışma, İzmir'deki HK etkinliğini geri plana itme ile sonuçlanmış olsa da yanlıştı: Bu kavgayı, (nesnel olarak) özünde bir iktidar kavgası olsa da sol içi sorun düzleminde değil de, farklı bir düzlemde çözmeye çalışmak ve çözmek, bugünkü aklımla, kesinlikle savunulacak bir şey değildi ve bu konuda her iki taraf da ciddi olarak hatalıydı.)
Bu yaşadıklarım, yaptıklarım ve tanık olduklarım çerçevesinde söyleyebilirim ki, mahallelerde, okullarda, yurtlarda, iş yerlerinde ve farklı kesimlerde yürütülen her türlü mücadelede, kurduğumuz veya bir biçimde yönetime geçtiğimiz/yönetimde etkin olduğumuz dernekler (ki bazıları farklı yasal nedenlerle kapatılmış ve yerlerine yenileri kurulmuştu), eğer bu tür örgütlenmeler (farklı nedenlerle) yok ise DG/DY dergisi görüşünü savunan kişiler veya kişilerden oluşan birlikteliklerden mücadelede öne çıkan gönüllü arkadaşlar yönetici/yürütücü/belirleyici konumdaydılar; bu kişileri bulan, öne çıkaran, örgütleyen, bu örgütlenmeleri yaratan veya kazanan ve en önemlisi kendiliğinden veya önerildiğinde gönüllü olarak bunu kendine iş edinen bazılarımız ise örgütleyici olarak bir adım öne çıkıyor ve onlar da bir sorun olduğunda abiye gidiyorlardı.
Bu mekanizma içerisinde yer alan sorumlu konumundaki kişiler (bazı istisnai durumlar dışında), büyük ölçüde inisiyatif sahibiydiler ve yazılanlara, anlayabildikleri ve yorumlayabildikleri ölçüde uygun bir eylemlilik çizgisi izliyorlardı.
Hiç şüphesiz bu yapı ve bu işleyiş, tamamen, o yaşanan ve yürütülen mücadelenin gereksinimlerinin sonucu olarak ortaya çıkmış ama mücadele yükselmeye ve bu yükselmeye bağlı olarak sorunlar ve gereksinimler artmaya devam edince yetersiz kalmaya başlamış, böyle her yetersiz kalışında çözüm bulunamadığında iç tartışmalar/sürtüşmeler/kopmalar/bölünmeler vb. yaşanır olmuştu.
Hiç şüphesiz İzmir, benim bulunduğum 1978 yılı Kasım ayına kadar olan dönemde, diğer bazı bölgelerle kıyaslandığında, daha soft (yumuşak) bir gerçekliğe sahipti ve bizler de (İzmir'de tepeden tırnağa ön planda olanlar) bu gerçeklikle uyumlu kişilerdik. Ancak, bu soft gerçeklikte ortaya çıkan sorunları bile çözmekte yetersiz bir önderlik söz konusuydu. (Ben, o günlerde, “orman gür gözüküyor ama ağaçlar zayıf'” şeklinde formüle ettiğim görüşümü birçok kez dile getirdiğimi anımsıyorum; bu çerçevede bazı pratik ve teorik eğitimler yapılmaya yönelindi ise de örgüt düzleminde ciddi ve yeterli adım atılamamış, bu yapılanlar ise hem geç kalmış hem de yetersiz olmuştu.)
1978 sonu ve 1979 yılı başlarında benim, 2018 yılında kanserden ölen Arslan Yalçın'ın, 1981 'de İzmir'de öldürülen Selim Martin'in ve başkaca bazı ön plandaki arkadaşların birbiri peşi sıra (farklı nedenlerle tutuklanarak) cezaevine konulması üzerine, Ege dışından yeni arkadaşların aktarımı yoluna gidilmiş (idam edilen Hıdır Aslan dahil) ve İzmir yeni bir döneme evrilmiştir.
09.09.2018/DATÇA
“ÖRGÜT” DEDİĞİN NEDİR Kİ ? (3.Bölüm)
1978 yılı Kasım ayında (6136 sayılı Ateşli Silah bulundurma ve taşıma nedeniyle tutuklandıktan sonra) ikinci kez Buca Cezaevi Siyasi Mahkumlar Koğuşu'na geldiğimde, bu kez, her şey önceki gelişimden çok farklıydı.
Anımsadığım kadarıyla, koğuşta, benden önce hem bizim arkadaşlardan hem de diğer siyasi fraksiyonlardan, örneğin; kendilerine THKP-C PARTİZAN (bunlar 3-5 kişilik ve tabir-i caizse bir aile örgütüydü, ki asıl bundan sonraki 'mücadelenin yükseldiği' dönemde kah içinde yer aldığı kesimden şu veya bu nedenle ayrılan kah kendileri bir yapı oluşturan benzeri 3-5 kişilik sayısız örgütler (!) pıtrak gibi ortaya çıkacak ama bir sabun köpüğü gibi zamanla veya bir-iki sözde eylemle tarih sahnesinden silinip gideceklerdi) diyen, 1977-1978 yıllarında İzmir'de adları sıkça duyulan THKP-C DEVRİMCİ KURTULUŞ/EYLEM BİRLİĞİ örgütünün yönetici kadroları (ki birisi “2. Mahir Çayan” olarak tanıtılıyordu, taraftarlarınca, cezaevi öncesinde) olduğu iddiası ile yargılanan vb. kişiler bulunuyordu.
Bunlar, adlarını, cezaevi öncesi dönemde bir biçimde duyduğumuz ama okullarda ( haklarını yemeyeyim, 1976-1977 yıllarında bir dönem bazı Devrimci Kurtuluşçu arkadaşlar İTBF'de bizimle birlikte mücadelede vardılar), mahallelerde, iş yerlerinde ve başkaca günlük yaşamın sürdüğü hiçbir yerde karşılaşmadığımız ve izlerine rastlamadığımız siyasilerdi.
Biz ise (o gün) Devrimci Gençlik Dergisi'nin yanı sıra 1 Mayıs 1977 yılından itibaren Devrimci Yol Dergisi'ni (ve başkaca yayınları) yayınlamaya devam eden, bu yayınlarda Türkiye ve dünya meselelerine dair ciddi tezler ileri süren, bütün ülke genelinde anti-faşist mücadele eksenli devrimci bir mücadele yürütmeye çalışan ve bu alanda oldukça iddialı olan/iddialı olduğunu söyleyen, bu çerçevede YERALTI MADEN İŞ'i, ODTÜ-ÖTK'yı, UŞAK'ı...yaratan ve örgütleyen, ülke genelinde var olan pek çok meslek örgütünün yönetiminde ağırlığı bulunan, herkesin ve her kesimin “Ne diyorlar ?” diye söylediklerine ve söyleyeceklerine kulak kabarttığı bir hareketin mensupları, sempatizanları veya taraftarı konumundaki kişilerdik.
Çok kısa bir sürede, 1975 Kasım ayından o güne kadar ki o kısa zaman aralığında, hiç kimsenin ve hatta pek çoğumuzun (belki de hiçbirimizin) önceden öngöremediği ölçekte bir ilerleme kaydetmiştik.
Hani, “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” denirdi ya, öyle bir durum söz konusuydu...
Bizim bu olağanüstü büyüme sürecimizde, Devrimci Yol Dergisi'nin yayınlanmaya başlaması sonrası dönemde, (bugüne kadar olduğu gibi bugün bile tartışılmaya devam edilen) Devrimci Sol-Devrimci Yol ayrılığı yaşanmış, bu ayrılık, bir süre, pek çok yerde olduğu gibi İzmir'de de demoralize etki yaratmış, ama sonra bu halet-i ruhiye, hızla kaybolmuştu.
( Ayrılık öncesi dönemde, ağırlıkla İstanbul kaynaklı olmakla birlikte Ankara kesimindeki bazı arkadaşların da katıldıkları ve dillendirdikleri bir tekerleme şöyleydi: “Ankara yazar, İstanbul yapar ve İzmir bakar”, ki 2018 yılında dahi bazı eski Ankara kökenli arkadaşlarımızın bugünkü davranışlarının altında, bu EGE'yi küçümseme bakışının izleri görülebilir.) Bu tekerleme doğru idiyse, soldan eleştiri yönelterek ayrılan bu DEV-SOL'cu arkadaşların, İzmir'den/hatta EGE'den dişe dokunur ciddi ve yaygın bir ayrılma olayını gerçekleştirmeleri gerekirdi. Ama öyle olmadı; hemşehrici olmak çerçevesinde götürdükleri bir-iki kişi dışında kimseyi ikna edemediler. Bence, bunun nedeni, bütün eksikliklerine ve yetersizliklerine rağmen, İzmir'de/EGE'de bizlerin izlediği çizgi ve günlük yaşama müdahale performasyonu idi.)
Cezaevi dışında olduğu gibi cezaevi içinde de psikolojik üstünlük bizde idi.
.....
Devrimci mücadele içerisindeki bu tür kazanım veya kayıplar, işin doğasına uygun gelişmelerdi.
Günlük yaşam içerisinde, siyasi anlamda, senden ayrıldığını veya sana katılacağını söyleyen kimse, bu tavrını yalnızca söylemde bırakmaz ve günlük yaşamında, bu yeni duruşuna uygun olarak günlük olayları ve sorunları yorumlamaya, çözümleri bu yeni duruş çerçevesinde üretmeye ve pratiğe geçirmeye, ona göre konumlanmaya vb. yönelir.
Bütün bunlar gözle görülebilir ve değerlendirilebilir şeylerdir.
Cezaevi koşullarında ise, bazı istisnai durumlar dışında, (şeklen) bunun benzeri gelgit olaylarının başkaca nedenleri vardır; bu gelgitlere biraz daha farklı yaklaşmak gerekir.
.....
Benim ikinci kez içeride olduğum o günlerde, bir öldürme olayına karıştığı iddia edilen bir arkadaşımız D. Kurtuluşçulara ; buna karşın, birisi merkez komitesi üyesi olduğu söylenen iki DK'lı da bize katılacaklarını söylemişlerdi.
Cezaevi dışında böyle bir olay gündeme gelse/geldiğinde yapılması gereken şey belliydi: Gelen kişi/kişiler, bulundukları birimde/alanda/işyerinde...her neredeyseler, orada yeteneklerine, olanaklarına ve hareketin oradaki gereksinimlerine göre bir biçimde görevlendirilir, haliyle o günkü mücadele ve örgütlenme gerçekliğine denk şekilde çok değişken olan hiyerarşi içinde yer alır, eğer daha ön planda olabilecek biriyse ona göre konumlandırılırdı; giden için ise tersi bir gelişme söz konusuydu.
Cezaevi ve cezaevindeki bizim gerçekliğimizde, olayın kahramanları aksi iddiada bulunsalar dahi (ki böyle ifadelendirilmesi, her zaman daha ikna edici bir yol olarak tercih ediliyordu), nesnel olarak, gelen, komüne geliyor; giden ise komünden gidiyordu.
Benim tanık ve karar verici konumda olduğum o olayın da bu bağlamda değerlendirilmesi gerekiyordu.
Ama öyle olmadı.
Taraflar bu gelgit olayını, olması gereken gerçekliğinin dışında, gelgit olayının kahramanlarının iddiaları bağlamında değerlendirmeyi tercih etti (her kesim kendi kafasında kurguladığı nedenlerle) ve haliyle bu çerçevede kısa süren bir gerginlik yaşandı.
(Bu gelmek isteyen ve merkez komite üyesi olduğu söylenen DK'çu arkadaş, cezaevinde, ben oradayken, komüne katılmadı; benimle dışarıya haber gönderdi ve abi/abilerden onay beklemeyi tercih etti. Belli ki, bizi de kendileri gibi değerlendiriyordu.)
.....
Cezaevinde kaldığım o dönemde, bizimle aynı avluya volta atmaya çıkan 3 arkadaş, bir gün ve güpegündüz, hiçbirimizin haberi olmadan ve hiç kimseye haber vermeden firar etmiş ve biz de şaşırmıştık.
İşin aslı sonradan anlaşılmıştı: Örgüt içi bir darbe ile kenara itilen 2 Eylem Birlikci ve nev-i şahsına münhasır başka bir arkadaş, kaçanlardan birinin köylüsü olan bir gardiyanı suistimal etmiş ve bir biçimde, o gardiyan dahil o gün orada görevli gardiyanları bağlayarak adli mahkumların ziyaretçilerinin arasına karışarak sırra kadem basmışlardı.
Devrimci Gençlik Dergisi Yazı İşleri Müdürü göründüğü için cezaevine giren ve bir gün, bazı arkadaşlarıyla birlikte, cezaevi duvarına “o duvar, o duvarlarınız vız gelir bize vız” diye yazı yazarak firar eden Taner Akçam, o günlerde, bizim onur ve gurur vesilemizdi, haliyle biz bu olaya çok sıcak bakmıştık.
.....
1979 yılı Mart ayı sonunda, 4 ay 10 gün içeride kaldıktan sonra, ilk duruşmada tahliye olmuş ve bir kez daha özgürlüğe adım atmıştım.
11.09.2018/DATÇA
Harun Gökkaya
“ÖRGÜT” DEDİĞİN NEDİR Kİ? (4.Bölüm)
Cezaevinden çıktıktan sonra, artık İzmir'de kalamayacağım, bana Denizli'de gereksinim duyulduğu ve aile olarak oraya gitmem/taşınmam gerektiği düşüncesi iletilmiş ve ben de tereddütsüz kabul etmiştim; çünkü ben ( başkaca sayısız arkadaş gibi), bu halk için vardım ve görev adamıydım.
Küçük bir kamyonete eşyalarımızı yükleyerek yola çıkmış ve Sarayköy'de beni karşılayan arkadaş ile buluşmuştum.
Aynı gün, otobüs garajının yakınlarında, Kirişhane mahallesinde, Topraklık diye bilinen bir yerde tutulan bir eve yerleşmiştim.
.....
Benden önce Denizli'ye gelen arkadaş bir nedenle cezaevine girmiş, kısa bir süre içeride kalmış ve akabinde başka bir il'e gönderilmiş, haliyle ortaya çıkan boşluğu doldurmak üzere ben yollanmıştım.
.....
Denizli'de, önceki arkadaş döneminde, (Devrimci Solcuların ayrılmasına atfen, benzeri pek çok ayrışmada da kullandığımız sıfatlama ile) “Askı-2” olayı yaşanmış, önde gelen bazı arkadaşlar, kendi ifadelerine göre, benden önceki arkadaşa tepki anlamında bizden ayrılmışlardı. (Bu arkadaşların zaman içinde nasıl bir evrilme süreci yaşadıkları, o dönemdeki ayrışmaların ne ölçüde ideolojik bir içerik taşıdıklarını anlamak açısından önemli ve ufuk açıcıdır.)
Biz, ilk elde, bu ayrışma sonrası geride kalan ve ön planda gözüken/ önerilen bazı arkadaşlar ile bir araya gelmiş; benim İzmir deneyimlerimi de içine katarak, hareketin gündeme getirmeye başladığı düşünceler çerçevesinde, oldukça şekli olmakla birlikte işe yaradığı görülecek bir yapılanmaya ilk adımı atmıştık.
.....
Denizli, (ağırlıkla tekstil dalında olmak üzere) bir sanayi kenti olma yolundaydı; irili-ufaklı çok sayıda tekstil atölyesi ve fabrikası faaliyet yürütüyordu. Bu iş yerlerinin bazılarında MİSK (Milliyetçi İşçi Sendikaları Konfederasyonu) adında bir sendika (genel merkezi bile Denizli'deydi) (*), örgütlüydü. Denizli merkez, Denizli il kırsalından oldukça yoğun göç alıyor ve haliyle, kent merkezinde, çok sayıda işsiz genç bulunuyordu.
Denizli merkezde bazı yüksek okullar (Mimar ve Mühendislik Akademisi, Eğitim Enstitüsü) ve haliyle öğrenci gençlik de ciddi oranda söz konusuydu.
Merkezdeki bazı mahallelerde (Karşıyaka/Dokuzkavaklar, Bakırlı, Çatalçeşme gibi) faşistler etkin konumdaydılar.
Merkez ve ilçelerden Sarayköy, Acıpayam, Çal (Bekilli/Kutlubey)...oldukça hareketli yerlerdi.
14.01.1978 tarihinde Çal/Bekilli/Kutlubey beldesinde Nevzat Gökçen, 20.02.1978 tarihinde Çal/Dağallı'da Ramazan Doğan, 20.06.1978 tarihinde Acıpayam/Yassıhöyük'te Mustafa Kuşçu, ben oraya gitmeden hemen önceki günlerde 11.04.1979 tarihinde Zeki Erdoğan ve Mustafa Erdoğan faşistler tarafından öldürülmüşlerdi. 07.05.1979 günü, Denizli merkez Sevinç Parkında çıkan bir kavga, sağ görüşlü olduğu söylenen bir astsubayın ölümüyle sonuçlanmıştı. (Bu olayda yargılananlardan ve beraat edenlerden Harun Gökkaya arkadaşımız, 31.10.1980 tarihinde, Denizli ili Buldan İlçesi Yenice bölgesinde, jandarma ile girişilen çatışmada 22 kurşunla katledildi; bir anlamda, bu Sevinç Parkı'nda çıkan kavganın rövanşı alındı.)
Anımsadığım kadarıyla ( bizzat gidip gördüklerim çerçevesinde), Acıpayam ve Yassıhöyük köyünde, Kızılhisar'da, Tavas'da, Sarayköy'de, merkezde dernekler veya kitabevleri , diğer bazı yerlerde de ilişkiler vardı.
Biraz tanıdıktan sonra, bende şöyle bir düşünce oluşmaya başlamıştı: Denizli, ilçeleri de dahil, devrimci mücadelenin hızla yükseltilebileceği ve buna bağlı olarak da örgütlenmenin pekala geliştirilebileceği koşullara sahip bir yerdi.
.....
Yassıhöyük köyünde daha önce öldürülen Mustafa Kuşçu arkadaşımız için, ölüm yıldönümünde, oldukça kitlesel katılımlı bir miting yapmıştık.
Devrimci Yol Dergisi'nin bir belki de iki sayısı film halinde gelmiş ve (büyük şehirlerde çıkan sıkıntılar nedeniyle) Denizli'de bir matbaada basılmış, bilahare Nevşehir taraflarına biz ulaştırmıştık.
Ülke genelinde olduğu gibi Denizli'de de artan faşist saldırılar karşısında, daha aktif ve daha kitlesel bir mücadeleyi örgütlemek gerekiyordu.
Bu perspektifle hareket edilerek, 1979 yılı Mayıs/Haziran aylarında (kesin tarihi anımsayamıyorum) MHP lideri Alparslan Türkeş'in Denizli'ye gelişi sırasında ( Denizli'nin o dönemdeki siyasi atmosferini anlamak açısından çok iyi bir örnektir) içinden geçtiği Sarayköy'de ve çıkarken de içinden geçtiği Sevindik Mahallesi'nde ( o dönem Sarayköy'de ve merkezde var olan farklı siyasi hareketlerden arkadaşlarla birlikte) öyle kitlesel ve sert bir tepki gösterilmişti ki , önceden öngörülemeyen bu beklenmedik durum, ulusal basında manşet olmuştu.
.....
Devrimci potansiyeli böylesine yüksek bir ilde, başka sorunların çözümünde olduğu gibi parasal sorunların çözümünde de farklı ve çok daha geniş bir perspektif geliştirmek mümkün ve gerekliyken, bunun yerine, örtük olarak yapılan bir yönlendirmeye gösterilen aptalca bir tepkinin (ve de koşulların abartılı iyimser yorumlanması ve olayın kendisinin/sonuçlarının küçümsenmesi) sonucu olarak gündeme gelen ve sonuçları itibariyle (ben/biz anlamında) tarihsel bir hata olan Sarayköy Tekel Deposu soygunu yaşanmıştı.
1979 yılı Temmuz ayında yaşanan bu olayın hemen akabinde, ben ve bir arkadaş tutuklanarak önce Sarayköy İlçe Cezaevi'ne konulmuş ve ardından, “buradan kaçabilirler ve zaten Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanacaklar” gerekçesiyle, bir hafta sonra Denizli Kapalı Cezaevine sevk edilmiştik. (Bazı arkadaşlar ise aranır duruma düşmüşler ve haliyle Denizli'deki örgütlenme /mücadele ağır bir darbe almıştı.)
.....
Denizli Kapalı Cezaevi, 1979 yılı itibariyle T Tipi bir cezaevi idi ve bir adet de müşahedesi vardı; bizi, sol siyasi tutukluların tutulduğu bu bölüme vermişlerdi.
Müşahede, (bodrumu hariç) iki katlı, her katı yan yana farklı hücrelerden oluşan ve her hücrede tahta birer somyanın ve alaturka tuvaletin bulunduğu bir yerdi; biz, üst katta bulunuyorduk. Alt kata, cezaevi yönetimince sakıncalı bulunan veya koğuşlarda uyumsuzluk gösteren adli mahkumlar veya başkaca nedenlerle gerekli görülenler konuluyordu.
Hücrelerin kapıları gündüz açılıyor, gece ise gardiyanlar, tek tek dolaşıp, kapıları kapatıyorlardı.
(Biz gelmeden bir hafta öncesine kadar THKP-C/Acilciler Örgütü lideri olduğu söylenen Mihraç Ural, bu müşahedede kalmış ve sonra Adana Kapalı Cezaevi'ne sevk edilmiş: bizden önce farklı nedenlerle tutuklanmış arkadaşlar, bana, okumam için, Mihraç'ın yazdığı bir yazıyı vermişlerdi: Mihraç, hiç unutmam, bu yazısının bir yerinde, CHP için "modern faşist" diyordu.)
Müşahede bölümünde kalan (alt ve üst katlardaki) mahkumlar, haftada bir gün, koğuşlardaki mahkumların her gün havalandırmaya çıkarıldığı avlulardan birisine hava almak için götürülüyor ve o gün, bir-iki saat, yalnızca onlar o avluda volta atabiliyorlardı.
Bu volta atmaya çıkarıldığımız günlerde bazı adli mahkumlarla, onlar pencerelerinden bizi seyrederken ilişki kuruyor, sorunları konuşuyor ve isteyenlere kitaplar ve dergiler veriyorduk.
Ahmet Çetin
İkinci kez girdiğim Buca Cezaevi'nde de bir-iki benzerine tanık olduğum üzere, ülke çapında çatışmaların hızlandığı ve mücadelenin yükseldiği o günlerde, bu mücadelenin yansımaları, cezaevlerinde de görülüyor; bazı adli mahkumlar, bu yükselen mücadelenin ve onlarla aynı konumdaki bizlerin de çabasıyla (elbette, ek olarak başkaca nedenler de olabilir) bize doğru eğilim gösteriyorlardı.
(Bu çerçevede bize katılan pek çok adli mahkum, zamanla, cezaevinde ve cezaevi dışında bizle ilişkisini kesmemiş ve bir biçimde sürdürmeye devam etmişlerdir: 1979 yılındaki bir isyan olayından sonra Sinop Cezaevi'ne sürgün gönderilen, orada ağır işkenceler gören, hastalanan ama bir türlü tedavisi yapılamayan ve nihayetinde 1987 yılında Ankara Merkez Kapalı Cezaevi'nde ölen Buldan'lı Ahmet Çetin arkadaşımızı -ki 1987 yılında sanırım “Yeni Gündem Dergisi” bu arkadaşımızı kapak yapmıştı- burada tarihe not olarak düşüyorum.)
.....
Ben, bu cezaevine ilk adım attığım andan itibaren, buradan firar etmenin olanaklarını sorgulamaya başlamıştım; benden sonra Denizli'ye gelen arkadaşla da (bir biçimde) bu düşüncemi tartışıyor ve ona, böyle bir olasılık gündeme geldiğinde, bana yardımcı olması gerektiğini söylüyordum.
( Cezaevi dışında ise olaylar devam ediyor, 17.08.1979 günü faşistler Serdar Ekiz, Ömer Tayfur Yüreğir ve Erdoğan Aziz İzmirlioğlu'nu öldürüyor; bu olaydan 5 gün sonra ise, 22.08.1979 günü sağ görüşlü birisi vuruluyordu.)
Çok fazla ayrıntısına girmeden yazarsam; farklı alternatifler üzerinde düşünce geliştirirken, benimle aynı adı taşıyan (elbette soyadı farklı olan) ve aynı siyasi hareketten olan bir arkadaşın yanlışlıkla (ben sanılarak) başka bir cezaevine sürgün edilmesi olayı yaşanınca, hızla bir seçenek üzerine yoğunlaşmış, yağmurun yağdığı ve ziyaretçilerin (müşahede kapıları açılarak) içeriye alındığı ilk gün “firar etmeli” düşüncesinde karar kılmıştım.
Nitekim 1979 yılı Aralık ayı içinde, 3. kez girdiğim cezaevinden, 5 ay 10 gün yattıktan sonra, yağmurun yağdığı ilk gün, aynı olaydan tutuklandığım arkadaşla birlikte, yürüyüp giderek, firar etmiştim. (Biz o cezaevinin ilk firari mahkumlarıydık.)
Elbette bu firar edişimde, kadın-erkek birçok arkadaşımızın çok önemli katkıları olmuştu.
12.09.2018/DATÇA
(*) Denizli'yi ve burada sözü edilen yakın tarihi çok iyi bilen bir arkadaşım o dönemde Denizli'de MİSK'in merkezinin değil "Bölge Temsilciliğinin" bulunduğunu bildirdi.
(İlk baskı)
“ÖRGÜT” DEDİĞİN NEDİR Kİ ? (5.Bölüm)
Cezaevinden firar ettikten sonra, nereye gideceğimizi/gönderileceğimizi bilmeden, 2-3 gün kadar, Denizli merkezde, birlikte firar ettiğimiz arkadaşla ( ilk gün birlikte ) ayrı ayrı olmak üzere farklı evlerde saklandık.
Sonra, “ortalık sakin” denilerek, Uşak tarafından gelen bazı arkadaşlarla birlikte, Uşak bölgesine geçmek üzere yola çıktık. (Diğer arkadaş başka bir bölgeye gönderilmişti.)
Uşak, öncesi dönemde, bizim hareket açısından olduğu kadar, anti-faşist mücadele açısından da bize gurur veren efsane bir ildi. (Öyle ki, Uşak dışındaki bazı bölgelerde, örneğin Arslan Yalçın gibi, devrimci mücadelenin ön planında Uşaklı devrimcileri görmek, kimseye şaşırtıcı gelmezdi; Sarayköy Tekel Deposu soygunu dolayısıyla yakalandığımızda, polislerin ilk sorusu “Uşaklı mısınız?” olmuştu.)
.....
“YAY-KUR direnişi” olarak hafızamızda yer edinen 17.03.1977 tarihindeki Uşak merkezde yaşanan olaylar (bu direniş sırasında Haydar Öztürk ve Semiha Özakar adlı iki devrimci genç öldürülmüştü), bu ildeki devrimci mücadele açısından bir dönüm noktasıydı.
Bu direnişten sonra, Uşak'ta devrimci mücadele hızla yaygınlaşmaya ve yükselmeye başlamıştı.
Cafer Avcı
25.07.1977 tarihinde Sivaslı ilçesinde Cafer Avcı arkadaşımız, bir faşist tarafından koyun kırpma makası ile kasığından yaralanmış ve bilahare ölmüştü. (1969-1972 yılında okuduğum Gökçeada Öğretmen Okulu'ndan tanıdığım ve bilahare Gazi Eğitim Enstitüsü'nde okumaya devam eden, sporda madalyaları olan bir arkadaşımızdı. Onu yaralayan ve ölümüne neden olan faşistin Sivaslı Cezaevi'nden kaçmaya çalışırken, jandarma tarafından vurularak öldürüldüğünü duymuştuk.)
09.09.1978 tarihinde İsa Dinçtopal adındaki başka bir devrimci arkadaşımız, kaldığı eve bir el bombası atılarak öldürülmüştü.
15.01.1979 tarihinde Ulubey İlçesi Büyükkayalı Köyünde çıkan olaylarda, faşistler, Cemil Vural ile annesi Hatice Vural'ı öldürmüşler, Gülsüm Vural'ı ise ağır bir şekilde yaralamışlar; olay sonrası bu faşistlerin evleri köylülerce yakılmış ve bazı faşistler köyden sürülüp çıkarılmışlardı.
Keza aynı dönemde, Ulubey İlçesi Hanyeri köyünde, köyün öğretmeni faşistlerce ağır bir şekilde yaralanmış ve akabinde, benzeri olay (sürgün) orada da yaşanmıştı.
.....
Uşak'a geldikten sonra bir süre farklı evlerde kalmış ve sonrasında, Uşak Tren İstasyonu yakınlarında, istasyona çok yakın bir yerde kalacağımız ev tutulmuş ve ben, Ulubey kırsalına götürülmüştüm.
.....
Ulubey, suyu Büyükmenderes'e akan Banaz Çayı kıyısında kurulu küçük ama çok sayıda köyü bulunan bir ilçe merkeziydi.
Bu köylerin bir kısmında (Kurudere, Aksaz...) faşistler, çoğunluğunda ise ( Omurca, Kışla, Gümüşkol, İnay, Hanyeri, Küçükkayalı, Büyükkayalı, Avgan...) devrimci, sol ve sosyal demokrat kabul edilen kesim etkindi.
İlçe merkezinde, siyasi anlamda, bir “pat durumu” söz konusuydu.
Bütün ilçe, köyleriyle birlikte (bazı köylerde bazı aileler “Almancı” olsalar da) varlıklı bir yer değil, gelir seviyesi düşük bir yer kabul edilebilirdi.
.....
Erdal Okan
1978 yılı içerisinde (ay ve günü anımsayamıyorum) Erdal Okan (01.09.1979 günü bir kuyumcu soygunu sırasında vurularak öldürülmüş olan arkadaşımız) İzmir'den beni ve başka bazı bölgelerden bazı arkadaşları da (nerelerden ve kimler anımsayamıyorum) alarak, pratik eğitimi görmek amacıyla Küçükkayalı Köyü'ne getirmiş, bu köy civarında, (sonrası süreçte hiçbir işimize yaramayan) 3-5 günlük bir eğitimden sonra, gerisin geri götürmüştü.
1979 yılı sonlarındaki bu gelişimde hangi köye ilk adımı attığımı (net olarak) söyleyemem ama bu yöreye ilişkin ilk anımsadıklarım arasında, Hatice ve Cemil Vural'ın 1. ölüm yıldönümü olan 15.01.1980 tarihinde, arkadaşlarla, köyde yapılacak anma etkinliğine olası bir jandarma müdahalesi ve alınacak tedbirler tartışması vardı.
Bu anma etkinliği oldukça geniş katılımlı olmuş ve jandarma da köye gelmemişti.
.....
İlk başlarda, benim ne ölçüde uyum sağlayıp sağlayamayacağımın merak edildiğini; gerçekten, ilk günlerde, kırsal kesim ve ormanlık bir alan olması nedeniyle fiziken, önceki çalışma bölgelerimin koşullarının ve konumumun getirdiği alışkanlıklarım ve değer yargılarım nedeniyle de bazı uyumsuzluklar yaşadığımı, bilahare bu çerçevede eleştiriler aldığımı anımsıyorum.
Kırsal kesimin ve ormanlık alanların koşullarına, köylülerin yaşam tarzlarına, değer yargılarına, giyimlerine, konuşma tarzlarına, birbirleriyle ilişkilerine, yemelerine, içmelerine...uyum sağlamak, onlar gibi olmak ve onlardan birisi olmak, onlar tarafından içselleştirilmek, (illegal koşullarda “olmazsa olmaz” bir şart olan) “su ile balık” gibi olmak (hele çok kısa bir sürede) öyle çok kolay bir şey değildi ama (uzun dönemde) olanaksız da değildi.
14.09.2018 /DATÇA
“ÖRGÜT” DEDİĞİN NEDİR Kİ ? (6. Bölüm)
Bu bölgeye geldikten ve uyum sorununu bir ölçüde de olsa çözdükten sonra, bu bölgede, oldukça geniş bir alanda faaliyetlere katılmaya ve katkıda bulunmaya başladım.
Bu çok geniş (Omurca'dan Avgan'a kadar, Ağustos başı itibarıyla ise, sorumlu konumundaki iki arkadaşın Ankara'da yakalanması sonrası doğan boşluk nedeniyle ve hele 12 Eylül sonrası koşullarda Karahallı, Sivaslı ve Banaz'a kadar olan) alanda bana verilen görev ve benim üstlendiğim konum nedeniyle ( buradaki mücadelenin başlaması ve sonrasında yaşanan süreç içerisinde de bizzat yer almadığımı veya yaşananlara dair birebir tanıklığımın bulunmamasını da eklersek), bu bölgedeki köylerde var olan günlük yaşama ve bu günlük yaşamın örgütlenmesi ve yönlendirilmesine (özellikle Karık Belgeselinin ele aldığı Büyükkayalı'da yaşananlara) dair çok ayrıntılı şeyler yazabilmem pek mümkün değildir. (Bu köyde/köylerdeki günlük yaşam ve bu günlük yaşamın örgütlenmesi ve yönlendirilmesi konusu, bir belgeselin boyutlarını aşan bir konudur ve hala araştırılmayı, derlenmeyi, analiz edilmeyi ve üzerine, dünden bugüne/yarına tezler yazılmayı beklemektedir.)
Benim, asıl olarak, o köyde/köylerde sorumlu olarak bulunan arkadaşlarla sohbetlerden tartışmalardan ve bazı birebir gözlemlerden/yaşadıklarımdan anımsadıklarım kadarıyla bu köylerde, bu arkadaşlarım veya onların yönlendirdiği/görevlendirdiği kişilerce farklı alanlarda farklı çalışmalar yapılıyordu.
Bu çalışmalara, o köylerden yetişen ve bir adım öne çıkan arkadaşların yanı sıra, köy dışından olup da devrimci çalışma anlamında veya bazı başka nedenlerle bu köylere geçici veya benim gibi uzun süreli olarak gelen/gönderilen pek çok kadın-erkek arkadaş da katılıyor ve farklı sorumluluklar üstleniyorlardı. (Ege'deki pek çok devrimci, farklı nedenlerle, mutlaka bir dönem bu köylerde kalmış ve bu çalışmalara bir biçimde katılmıştır.)
Büyükkayalı Köyü'nde bir Halk Odası vardı (ki 12 Eylül sonrası "karakol” olarak kullanılmıştı), diğer bazı köylerde ise, bize yakın olan veya bizimle birlikte hareket eden ailelerden bazılarının evleri (fiilen) Halk Odası gibi değerlendiriliyor/kullanılıyor ve toplantılar o evlerde yapılıyordu.
Ulubey merkezde bir tüketim kooperatifi kurulmuştu ve (anımsadığım kadarıyla) Omurca ve İnay'da da benzer birer (fiilen) kooperatif bulunuyordu.
Uşak/Ulubey denilince, o döneme ilişkin akla gelen iki konu/sorudan ilki Komünlerdir. (İkincisi “kurtarılmış bölge” ve bu çerçevede silahlı gruplardır).
Karık Belgeseline de konu olan, Büyükkayalı Köyü'ndeki Komünler, benim gözlemlediğim kadarıyla, asıl olarak, 1979 Ocak ayında yaşanan ve iki kişinin öldürüldüğü çatışmanın ardından, faşistlerin köyden sürülüp çıkarılması sonrası dönemde gündeme gelen köye yönelik faşist saldırılar koşullarında, oldukça yoksul sayılabilecek köyde, toprağın ekilmesinde ve yetiştirilen ürünün toplanmasında yardıma gereksinimi olan ailelerin bu sorununu yardımlaşma/dayanışma ve birlikte olma/birlikte hareket etme çerçevesinde çözebilmek için (devrimciler tarafından) gündeme getirilmiş/önerilmiş ve uygulamaya geçilmiş bir deneyimdir.
Komün, akla 1871 yılında Paris'te yaşanan ve 60 gün süren (sonrasında bütün dünyada ezilen halkların umudu ve özlemi olan) “işçi cumhuriyetini” getirse ve bu çerçevede (savunma, eleştirme veya kötüleme/mahkum etme amaçlı) yapılan değerlendirmelere neden olsa da, gerçekte, Anadolu köylülerinin geleneklerinden olan imecenin (bu çalışma ve örgütlenme biçiminin), oradaki devrimciler tarafından bir biçimde yorumlanmasından ve orada, o dönemde yaşanan koşullara (formüle edilebildiği kadarıyla) uydurulmasından (ama Komün olarak adlandırılmasından) başka bir şey değildi. (Nitekim,Karık'ta, bir kişi bu olayı imece diye değerlendiriyor.)
Farklı koşullarda ortaya çıkan farklı sorunların, o sorundan/sorunlardan etkilenen ve o sorunun /sorunların ortadan kaldırılmasından çıkarı olan kesimlerce ortaklaşa hareket etme anlayışı çerçevesinde gündeme gelen imecenin ( bu çalışmanın ve örgütlenmenin) ne kadar süreceğini, o sorunun/sorunların çözüm süreci ve de bu sürece katılanların (devam/tamam anlamında) vereceği karar belirler.
Eğer, ortaklaşa çözüm sürecine katılanlar, sorun/sorunlar çözüldüğünde “tamam” derse biter; ama bu yaşananlardan hareketle, var olan veya olasılık dahilinde olan başka sorunların çözümünde de aynı şekilde hareket etmeye ve bu birlikteliği devam ettirmeye karar verirlerse, bu imece ( örgütlenme) farklı katılımlarla farklı biçimler alarak devam edebilir.
Sonrasında sürece katılanlardan bazıları veya çoğunluğu, bu sürecin kendilerine bir yararının olmadığını veya artık bunun içerisinde olmaya devam etmek istemediklerini söylerlerse, imeceden (örgütlenmeden) çekilebilirler ve imece, geride kalanlarla devam eder veya biter.
Bu süreçte, imecenin devamından yana olanların ayrılanları ikna çabaları veya yeni katılımcıları ikna çabaları çok önemlidir ve bu oldukça sabır ve emek isteyen bir iştir.
Bu süreçte, ayrılmak isteyenlerin veya ayrılanların iradelerinin yok sayılması ve sürecin her şeye rağmen devamının sağlanmaya çalışılması veya sağlanması, olacak ve savunulacak bir şey değildir. ( Daha fazla ayrıntıya girmek, bu yazının amacını aşmak olur).
Nitekim, (bir yıl önceki uygulamalarda yaşananların devamı anlamında) benim orada bulunduğum dönemde, bu komün deneyimi sırasında bazı tartışmaların yaşandığının ve bazı köylülerin, farklı nedenlerle gayri memnun olduklarının ve komünlerden ayrıldıklarının bana söylendiğini anımsıyorum.
(Burada, bu anlatılanlara ek olarak söylenebilecek tek şey, Büyükkayalı Köyü'ndeki komünler deneyiminde ve keza diğer köylerdeki yardımlaşma-dayanışma çabalarında, örneğin; Küçükkayalı, Hanyeri...ve bizatihi katıldığım 1980 yaz aylarındaki İnay Köylerinde... oralarda bulunan devrimcilerin bu sürece tek taraflı ve karşılıksız olarak katkılarının da olduğudur.)
Komünler deneyimi, artısı ve eksisi ile, var olan sorunları ortaklaşa çözme ve ortak bir yaşamı örgütleme doğrultusunda atılmış (bu yönüyle, komşu/geleneksel köyde olup bitenden farklı bir yolda yürüme iradesi ve pratiğinin ifadesi olan) devrimci bir adım olması nedeniyle, mevcut sistem savunucularınca tehlikeli ve yok edilmesi gereken bir şey olarak değerlendirilmişti.
15.09.2018/DATÇA
“ÖRGÜT” DEDİĞİN NEDİR Kİ? (7.Bölüm)
Köylerde, ana giriş yolları üzerinde, belli bir mesafede, köyün gençlerinden ( hatta farklı yaşlardan) gönüllü olanlar ve o köylerde (farklı nedenlerle) bulunan devrimciler, olası faşist saldırılara karşı savunma amaçlı nöbet tutuyorlardı; bu nöbet görevi, her köy özeline uygun bir sisteme bağlanmıştı, sorumluları vardı ve asıl olarak geceleri tutuluyordu (Çünkü faşist saldırılar asıl olarak geceleri gündeme geliyordu)
.....
1978 yılı Aralık ayında yaşanan Maraş ve sonrasında tanık olunan kitlesel katliamlar ile zirveye tırmanan faşist saldırılar karşısında, bu ülkede yaşayan ve kendisini saldırının olası hedefleri arasında gören herkes ve her yer (kendiliğinden ve birbiri peşi sıra), kendisini savunmak amacıyla farklı arayışlara yönelmiş ve bilahare farklı yöntemler bulmaya/geliştirmeye başlamıştı.
Biz, hareket olarak, faşist saldırılar karşısındaki bu arayışları, Direniş Komiteleri önerisi çerçevesinde, devrimci bir bakış açısı ve örgütlenme anlayışı temeline oturtmaya çalışıyorduk.
Biz bu mücadele ve örgütlenme biçimini, yürütülen ve yönlendirilmeye çalışılan anti-faşist mücadele içerisinde ortaya konulan ve yaşanan pratiklerden hareketle formüle etmeye çalışmıştık.
Ülkenin içinde bulunduğu bu ortamda, üstelik Büyükkayalı ve Hanyeri Köylerinde yaşanan öldürme ve yaralanma olayları sonrasında, bu köylerde, bu tür savunma faaliyetlerinin ve bu çerçevedeki örgütlenme girişimlerinin olması çok doğaldı. ( Bunların olması değil, olmaması anormal olurdu.)
....
Benim oralarda bulunduğum süre içerisinde, Küçükkayalı Köyü, iki kez, çevre köylerden gelen (bazıları ismen söylenecek kadar tahmin edilebilen) faşistler tarafından, gece yarıları, otomatik ve uzun namlulu silahlarla rastgele taranmış ve bir kez de, köy içinde, bu çerçevede çatışma yaşanmıştı; her saldırı da anında karşılık verilerek püskürtülmüştü.
....
Bu köylerde ama özellikle Büyükkayalı, Küçükkayalı, Hanyeri, Kutlubey ( ki 1980 yaz aylarında bizimle hareket eden bir beldeydi) ve İnay Köylerinde yaşama geçirilmeye çalışılan ve Büyükkayalı Köyünde (o gün için) en gelişmiş haline bürünen bu savunma ağırlıklı örgütlenme biçimi, özünde, Direniş Komitesi olarak formüle ettiğimiz ve önerdiğimiz örgütlenme biçiminin özelliklerini taşıyan ileri bir adımdı. ( Köyün ve köylünün günlük yaşamına, savunmaya ve siyasi örgütlenmeye dair sorunların, neredeyse aynı sorumlularca çözülüyor olması, bazı sıkıntıların kaynak noktası olarak kabul edilebilirse de, bu durum, varılan noktada, yaşanılan bir zorunluluktu; önerilen teorik önermeye göre de geçiciydi. )
....
Bu köyler, özellikle Büyükkayalı, Küçükkayalı, Kutlubey ve Hanyeri Köyleri (bazen diğer köylerin bazıları da bir biçimde), kısa aralıklarla, jandarmalarca ve bazen de jandarma ve polis ekiplerince ortak olarak sarılıyor ve köy/köyler ev ev aranıyordu.
Köyün/köylerin ana giriş yollarında bir biçimde barikatlar oluşturarak nöbet tutan arkadaşlar, böylesi resmi baskın günlerinde, köylüye ve köyde bulunan devrimcilere baskını haber vermekle yükümlüydüler.( Küçükkayalı köyünde, bir gece, nöbetçiler, bu görevlerini, bir biçimde yerine getirmeyince, uykudaki bir grup arkadaşımız, uyudukları evde kıskıvrak yakalanmışlardı.)
“Kurtarılmış Bölgeler” olarak adlandırılan (bizim tarafımızdan değil) bu köylerde, devrimciler ve köy/köyler halkı, bir faşist saldırı olduğunda, anında mevzi tutarak savunmaya geçiyor ve faşistlerle çatışıyordu (Küçükkayalı köyünde, ben o bölgedeyken bunun örneklerini yaşamıştık). Resmi baskınlarda ise, baskına gelenlerin sayısı ve niyetleri ne olursa olsun, köy dışına çıkılıyor ve ormanlık alanda, kırda veya komşu köyde baskının sonlanması bekleniyordu.( Benim orada bulunduğum süre içerisinde, bunun aksi doğrultuda yaşanan tek bir örnek yoktur.)
( O günlerde bana normal gibi görünen bu çelişkili davranışımızın, o dönemin nesnel çözümlemesinin yapılabilmesi ve bizim tarihsel sorumluluğumuzun ortaya konulabilmesi açısından masaya yatırılması ve tartışılması gerekiyor.)
.....
Köyün/köylerin ana giriş yolları üzerinde barikat kurup nöbet tutan ve yeri geldiğinde köyü savunmakla yükümlü olduğu söylenen (ve kendileri de bunu böyle kabul eden) gençlerin hiçbirisi, eğer varsa veya onlara verilmişse, ellerindeki savunma aletlerinin kullanımı dışında hiçbir şey bilmiyorlardı: ne bir eğitimleri ve ne de başka yerlerde yaşadıkları pratikleri vardı. Köy dışından gelen (benim gibi) devrimcilerin de onlardan geri kalır yanları yoktu veya geldikleri yerlerde yaşadıkları küçük çaplı olaylar sırasında, kendiliğinden edindikleri bazı deneyimleri vardı.
12 Eylül 1980 Askeri Faşist Darbesine doğru yol alınan o günlerde, bu genç insanlara, merkez yönlendirmeli veya görülen lüzum üzerine deyip, bizim tarafımızdan (bu çerçevede) gerekli teorik ve pratik eğitim verilememişti. (Sorumlu konumundaki bizler bile bu eğitimden yoksunken, yardım almaksızın, bizim bu eğitimi vermemiz hiç mümkün değildi)
12 Eylül 1980 Askeri Faşist Darbesi, Mayıs ve Ağustos aylarında bazı sorumlu arkadaşların yakalanması sonrası doğan boşlukta ve bölgedeki bizim bu gerçekliğimizde bizi yakalamıştı (12 Eylül sabahı ben ve bazı arkadaşlar, İnay'da boş bir evde uyurken, köyden bir genç arkadaş tarafından uyandırılmış ve böylece olaydan haberdar olmuştuk).
15.09.2018/DATÇA
“ÖRGÜT” DEDİĞİN NEDİR Kİ ? ( 8. Bölüm)
Şimdi adını anımsayamadığım ama İnay'dan olduğunu söyleyebileceğim o genç arkadaşın bizi uyandırması ve haberdar etmesi üzerine öğrendiğimiz Askeri Faşist Darbenin ilk günlerinde, şahsen ben, tam anlamıyla şaşkın ördek gibiydim.
Tamam, öncesi süreçte, Ağustos ayında, sorumlu iki arkadaşın yakalanmasından önce, yapılan tartışmalarda, bize iletilen merkezi değerlendirmelerden de hareketle, gidişatın bir açık faşizm doğrultusunda olduğunu söylüyorduk ama öte yandan, 40 civarında milletvekili ( bazı değerlendirmelerde daha az sayılar dile getiriliyor ise de biz o günlerde bu 40 sayısını telaffuz ediyorduk) çıkarabileceğimiz bir yasal parti ve seçim olasılığını da konuşuyorduk. Haliyle, açık faşizm öngörüsünde bulunuyor olmamızın, o günkü siyasal ve örgütlenme pratiğimizde somut bir anlamı yoktu; çünkü o doğrultuda yoğunlaşmıyor, olası gelişmeler ve alternatifler konusunda tartışmıyor ve kısacası, bu öngörülen açık faşizm olasılığı söylem düzeyinde kalıyor ve kuvveden fiile çıkmıyordu. (Bu merkezi anlamda da böyleydi, çünkü Ege'de, neredeyse tek-haydi başlıca diyelim- aktif çatışma bölgesi olarak kabul edilebilecek bu bölgedeki bizlere, bu yöndeki teorik değerlendirmelerin ötesinde ne özel bir görev verilmiş ve ne de gerekli kişi veya ekipman gönderilmişti. Haa, sorumlu konumundaki arkadaş, "sığınaklar" filan demişti ama bu hem soyut hem de kendiliğindenciliğe bırakılmış, bir şeydi.)
Keza, 1978 Maraş Katliamı sonrasında ülkenin bazı bölgelerinde sıkıyönetim ilan edilmiş, bu sıkıyönetim durumu, o bölgelerde bugüne kadar devam ede gelmiş; arkadaşlar ve de başka muhalif (kişiler, gruplar, çevreler, örgütler, partiler vb.) güçler, bu sıkıyönetim koşullarında mücadelelerine devam etmişler ve bir ölçüde de olsa başarılı olmuşlar ve bugüne gelmiştik.
Öteden beri yapılan bütün teorik tartışmalarda ve anlatımlarda, şahsen ben sürekli faşizm, gizli faşizm, açık faşizm... vb konularda çatır çatır konuşuyordum ama işte şimdi 12 Eylül Açık Faşizm sabahında uyandırılmış ve o tartıştığımız olayla yüz yüzeydik: Bu, günlük yaşamımızda ve mücadelemizde bize nasıl görünecekti? Neler yaşayacaktık? Neler olacak ve neler değişecekti?
Olayın alacağı boyutları tahmin edemiyordum.
Kafam karışıktı.
Karamsardım.
“İş başa düştü” diye düşünmüştüm.
Direnecektik.
Peki nasıl?
Onu bilmiyordum.
Direnecektik, o kadar.
.....
Ağustos ayında, iki arkadaşın yakalanmasından sonra, bizim bölgenin Uşak ile bağlantısı kopmuştu; Ben Uşak merkezde bulunan evime gidip geliyor ve olası operasyonlara dair (hiyerarşik ilişki dışından) bilgiler alabiliyordum ama bizim durumumuz ne olacaktı? Yeni sorumlu arkadaş gelecek miydi? Biz ne yapacaktık? Neler yapmalıydık?.. Bilemiyordum.
....
Bizim bölgede, Uşak'tan ve başka illerden gelen çok sayıda arkadaş vardı ve farklı köylere dağıtılmışlardı: Bu arkadaşlar, bulundukları köylerde ve köylerin çevrelerindeki arazide bir biçimde kalıyorlar, 12 Eylül öncesi itibarıyla, o köylerdeki günlük yaşama ve çalışmalara farklı biçimlerde katılıyorlardı.
Her köyde (veya bir-iki köyü kapsayacak biçimde), sorumlu arkadaşlar vardı.
Bu arkadaşlardan görece önde olanlar, Büyükkayalı ve Küçükkayalı Köyleri civarındakilerdi; onlar hem görece daha yoğun bir pratik süreç yaşamışlar, hem sığınak vb. daha önce yönelmişler ve hem de görece ormanlık sayılabilecek bir arazi bölgesinde bulunuyorlardı.
....
Bu boşlukta, aklıma, 1980 öncesi koşullarda elden düşürmediğimiz ve neredeyse başucumuzda duran “VİETNAM KAZANACAK” adlı kitap geliyordu; biz (veya, hadi kimseye haksızlık yapmayayım, ben), gerilla savaşını, teorik düzeyde, bu kitaptan öğrenmiştik.
Aklımda kaldığı kadarıyla, mevcut durumla o kitaptaki bölümler arasında paralellikler kuruyor, çıkarsamalarda bulunuyor ve tamam, biz de şunu yapmalıyız diyordum.
Hiç unutmam, İnay'da bulunduğum ve boş evlerde saklandığım o 12 Eylül sonrası günlerin birisinde, Büyükkayalı köyü tarafından gelen ve “Ne yapmak gerektiği?" konusunda benden bilgi almak isteyen (kurye, diyebiliriz) bir arkadaşa, o zamanlar yayınlanan ve benim her hafta alıp okuduğum Yankı Dergisinin arka sahifesinde güncel gelişmelere dair yazısı yayınlanan Kışlalı'nın değerlendirmelerinden de yararlanarak, İnay'ın arka bir sokağında, sokak lambasının ışığı altında oldukça ayrıntılı bir değerlendirme yazmış ve o bölgedeki arkadaşlara yollamıştım.
Hiyerarşik ilişki hala yoktu, nesnel olarak, bir biçimde, otonomlaşmış idik ve başka ne yapabilirdim ki?
Arazide saklanmaya devam edecektik.
Yakalanmayacaktık.
Teslim olmayacaktık.
Var olduğumuzu gösterecektik.
Hiyerarşik ilişki kurmaya çalışacaktık.
.....
Yanılmıyorsam, Eylül sonlarına doğru yeni sorumlu arkadaş gelmiş ve benimle bir biçimde ilişki kurarak buluşmuştuk.
Yine yanılmıyorsam, bu arkadaşın önerisi ile, şartların değiştiği ve yeni bir durum oluştuğu gerekçesiyle, o güne kadar Uşak'ta olduğundan bihaber olduğum Selim Martin ile (yıllardan sonra) tekrar bir araya gelmiştik.
.....
O buluşmadaki işbölümüne göre Selim, Uşak merkeze; ben, bütün kırsala ve yeni gelen arkadaş ise il ile merkez arasındaki ilişkilere bakacaktı.
....
Abdurrahman Çetin
Ben Uşak merkezde iken, yeni sığınak yerleri aramak için farklı yerleri dolaşan arkadaşlardan bir grup, 10.10.1980 günü Güre bölgesinde, bir evde, jandarmalar tarafından kıstırılmış ve Kutlubey'li Abdurrahman Çetin burada öldürülmüş ve bir arkadaş yaralı yakalanmıştı.
18.10.1980 tarihinde, Kurban Bayramı'nın ilk günü, Küçükkayalı köyünde, bayram namazı çıkışı köylüler arasında çıkan kavgada, bizim “Kara Dayımız” (Himmet Uysal) “köyden bir kişiyi öldürdüğü” gerekçesiyle, Ulubey Jandarma Karakolu tarafından gözaltına alınmıştı. ( Ağır işkenceler gören ve bakımı yaptırılmayan Kara Dayı, nihayetinde, Kasım ayı içinde, cezaevinde ölmüştü.)
Bu olaylar, o güne kadar büyük şehirlerde ve şehir merkezlerinde operasyonlarını yoğunlaştıran Askeri Faşist Cuntanın resmi kolluk kuvvetlerinin, artık kırsal kesime yönelebileceğine dair bir işaret olarak algılanmış ve ben bölgeye dönmüştüm.
16.09.2018/DATÇA
“ÖRGÜT” DEDİĞİN NEDİR Kİ ? (9. Bölüm)
Resmi Kolluk kuvvetleri, önceleri, aramak istediği köyü çepeçevre sarıyor, anons ederek köylüyü köy meydanına topluyor, kimde ne silah varsa camiye veya okula (her nereyi söylüyorsa oraya) bırakmalarını söylüyor ve köyde bir anarşist (o günkü anlamıyla, devrimci) varsa bildirmelerini istiyor ve sonra çekip gidiyormuş. Sonrası günlerde, köylülerden bazıları, elbette muhtarın (veya jandarmaya, kimlerin bırakıp bırakmadığını bildirecek bir aza vb.) bilgisi dahilinde, ellerindeki silahı veya silahlardan birisini o söylenen yere bırakıyor, muhtar da bu bırakılan silahları jandarma karakoluna götürüyormuş.
Eğer jandarma, yeterli silah bırakılmadığına veya o köyde aranan kişi/kişiler bulunduğuna veya onlara yardım edildiğine (elbette muhbirleri aracılığıyla) kanaat getirirse, o köy yeniden sarılıyor, yeniden anonsla köy meydanına toplanıyor ve her türlü kitlesel işkence uygulanıyormuş.
Biz, bu çerçevede çok sayıda şiddet ve işkence öyküsünü bir biçimde duyuyorduk.
Bu olup bitene, bir biçimde müdahale etmek gerektiğini düşünmüş, pratik olarak da bir adım atalım demiş ve atmıştık da.
Yine bu çerçevede, Uşak merkezden Ulubey bölgesi kırsalına getirdiğimiz malzemeler arasındaki bir teksir makinasında, Emekse civarındaki doğal bir sığınakta, o bölgede dağıtılan ilk ve tek bildiriyi basmış ve akabinde pek çok köyde ve ilçe merkezinde dağıtmıştık. ( Bu bildiride, ben yazdığım için hiç unutmuyorum, 12 Eylül öncesinin sözüm ona muhalifleri de eleştiriliyor ve şimdi “dut yemiş bülbül gibi sustukları” söyleniyor ve bizim sonuna kadar direneceğimiz yazılıyordu.) (Meraklı bir araştırmacı, elbet bir gün bu bildiriyi de bulur çıkarır.)
....
Muammer Özdemir
21.11.1980 tarihinde, Kutlubey'de, Muammer Özdemir arkadaşımız, bulunduğu ve saklandığı evde, jandarmalar tarafından kuşatılmış, teslim olmayıp çatışmaya girmiş ve nihayetinde yaralı olarak yakalanmıştı. ( Bu arkadaşımız, cezaevinde iken siroz hastalığına yakalanmış ve bilahare, tedavisi için götürüldüğü Almanya'da 12.03.1987 tarihinde ölmüştür)
.....
Resmi Kolluk kuvvetlerinin, kitlesel boyuta varan bu şiddet, işkence ve yargısız infazları meyvesini vermeye başlamış (asıl başkaca nedenlerin yanı sıra ek olarak bunlar da yaşanınca, ki bu konu çok önemli ve başlı başına ele alınması gereken bir konudur), bize yakın olan/duran, bize bir biçimde yardım eden kişiler/aileler, bizden uzak durmaya/olmaya, bize yardım etmemeye, bize sırt çevirmeye ve hatta, yer yer, teslim olmamızı söylemeye başlamışlardı.
Bu karamsarlık, umutsuzluk ve yılgınlık ortamının bazı sonuçları bizim aramızda da görülmeye başlanmış, bazı arkadaşlar (şehir merkezinden değil, orayı bu yönüyle de bilemem, kırsal bölgeden söz ediyorum), tükendiğini, bizi eleştirdiğini, bizden farklı düşündüğünü vb. belirterek, ayrılmak istediklerini söylemeye başlamışlardı. (Bu arkadaşların hiçbirisi, bugün bile, bu taleplerinin gereğinin yerine getirilmediğini söyleyemezler.) Öte yandan, aynı nedenle ben, başka arkadaşlara göre, daha panik ve sekter birisi olmaya başlamıştım.
.....
Resmi Kolluk kuvvetleri, Ulubey bölgesinde, yoğun bir arama-tarama ve takip faaliyetine girişmişlerdi.
Sayımız azalıyor ve yeni katılım/katılımlar sağlayamıyorduk. Kutlubey'de, Muammer Özdemir yakalandıktan sonra, ciddi bir boşluk oluşmuştu. Bu boşluğu, yanımızdaki arkadaşlardan birisiyle dolduramayacağımızı düşündüğümüzden olsa gerekir ki, yanılmıyorsam, 1.01.1981 günü, yılbaşı nedeniyle verilen görüş hakkından yararlanarak, duvarlarda “aranıyor” afişlerinde resimlerimin olduğu bir zaman diliminde, bir arkadaşın yanında, Ulubey Cezaevi'ne gitmiş, ziyaretçi olarak içeriye girmiş ve orada yatmakta olan, Kutlubeyli Hüseyin Özdemir arkadaşımızı firara ikna etmeye çalışmış ama başarılı olamamıştım. (Bu arkadaşımız, bilahare, 1982 yılı Temmuz ayında kendi imkanlarıyla firar etmiş ve yurtdışında, Almanya-Fransa sınırında, kaçak geçiş yaparken, 13.05.1988 tarihinde trenden düşerek ölmüş.)
(Keza, farklı nedenlerle Karahallı-Sivaslı ve Banaz taraflarında da dolaşırken, bu ilçelerde ve çevrelerinde yapılan operasyonların boyutlarını öğrenebilmek amacıyla, bazı tutuklu arkadaşlarla konuşabilmek için, aynı dönemde, birer kez Banaz ve Çivril Cezaevlerine ziyaretçi olarak girmiş ve çıkmıştım.)
Himmet Tarhan
17.01.1981 günü gecesi, Himmet Tarhan arkadaşımız, kendi köyü olan Büyükkayalı Köyünde, kendi evinde, jandarmalar tarafından sarılmış ve çıkan çatışma sonucunda öldürülmüştü.
....
12.02.1981/13.02.1981 günü akşamı, Uşak İl Merkezi'nde bir evde Selim (Martin), sorumlu arkadaş ve ben bir evde oturmuş, konuşmuş, hareket merkezinden geldiği söylenen bir yazıyı okumuş, tartışmış ve bilahare, bu yazıyı, benim, Ulubey'deki arkadaşlara iletmeme karar vermiştik.
13.02.1981 günü bir biçimde Ulubey'e gitmiştim (Uşak'tan ayrılırken beni yolcu eden kişi Selim'di ve bu benim onu son görüşümdü): Daha önceki söz birliğimize göre, o gün orada, kırsal kesimden gelecek sorumlu arkadaşla buluşacak ve ilçe merkezindeki bir evde oturup konuşacaktık.
Gece karanlığında, evinde kalacağımız arkadaş ve kırdan gelen iki arkadaşla birlikte kararlaştırdığımız yerde buluşmuş, ama ilçe merkezindeki arkadaşın, evin müsait olmadığını söylemesi üzerine, sığınağa gitmeye ve orada konuşmaya karar vermiştik.
Uzunca bir süre yürüdükten sonra Banaz çayı üzerindeki bir köprüden öte yana geçmiş, köprüye yakın ve çaya daha yakın bir yerde olan yeraltı sığınağına varmıştık.
İçerisi kalabalıktı.
Oturmuş ve yazıyı tartışmıştık.
Sonra...Sonra..
Yatmıştık.
Sabaha karşı (kimin sesiydi anımsayamıyorum), 'Basıldık' sesiyle ayağa fırlamıştık.
17.09.2018 DATÇA
(Not: Bu notlarımı yazarken hafızamın bazı noktalarda beni yanıltmış olabileceğini kabul ediyorum; örneğin, “sabaha karşı” değil, daha sonraki bir saatte operasyon yapılmış.)
“ÖRGÜTLENME”' BİR İHTİYAÇTI(R)! (Geç kalmış zorunlu bir açıklama)
Örgütlenmek, keyfiyete tabi bir olay değildir.
Önce bunu bilelim.
***
Eğer, yaşanılan bir yerde herhangi bir sorun/sorunlar varsa, haliyle o sorunun/sorunların yarattığı mağduriyet/mağduriyetler ve o mağduriyetleri yaşayan mağdurlar da vardır.
Bu mağdurlar, yaşadıkları bu mağduriyetlerden kendilerini korumak, etkilerini en aza indirmek veya bu mağduriyeti/mağduriyetleri ve dahası buna yol açan kaynağı da ortadan kaldırmak için bir araya gelmeye çalışıyorlarsa buna örgütlenme, bir araya gelip somut bir şeyler yaratabiliyorlarsa, buna da örgüt diyebiliriz.
Bu kadar basit...
***
Var olan mağduriyetlerin niteliği, boyutu ve çeşitliliği yaratılacak örgütlenmenin niteliğini, boyutunu ve çeşitliliğini belirler; bir başka deyişle, sorun/sorunlar ile (mağduriyet/mağduriyetler,) yaratılacak örgüt/örgütler arasında doğrudan bir ilişki vardır ve bunun aksi düşünülemez. (İmeceden derneğe, sendikadan partiye kadar var olan veya yaratılabilecek bütün örgütlenmeler bu kapsamdadır.)
Elbette, sorunu/sorunları çözmeye çalışmak ve dahası, kaynağı ile birlikte ortadan kaldırmak gibi bir niyetimiz varsa...(Sorunu/sorunları ve haliyle böylesi bir derdi/dertleri olmayanlar veya olmadığını söyleyenler için burada yazılanlar, elbette geçerli değildir.)
***
Bu, bütün zamanlar için geçerli bir önermedir.
***
1980 Öncesi dönemde, biz (DG/DY), belli bir perspektifle hareket ederek, içinde yaşanılan (anti-faşist mücadele) koşullarda ve günlük yaşam içinde, o günkü bilgilerimiz ve bir önceki kuşağın deneyimlerinden çıkarabildiğimiz dersler ışığında var olan sorunu/sorunları kaynağı ile birlikte ortadan kaldırabilmek için yola çıktık; 1975'ten 1981'e (hadi 1984, 1986'ya) kadar olan süreçte, bir sonraki gün bir önceki günden daha iyisini yapmaya çalışarak yol aldık, somut ve işe yaradığı/sonuç aldığı pratikte gözlemlenebilen (konumuz çerçevesinde, örgütlenmeler doğrultusunda) somut adımlar attık ama bir gün geldi ve istenileni/yeterli olanı yaratamadan yenildik; yaratılabilenler de yok oldu gitti...(Savunmasında “Tarih bizi örgütlendiğimiz için değil, örgütlenemediğimiz için yargılayacaktır” diyen arkadaşımız, bir biçimde bu gerçeği ifade etmiştir.)
***
Ben, 9 (dokuz) bölüm halinde yayınlanan ve “yerelde yaşananlar/yerele yansıyanlar” çerçevesinde yazdığım yazıda (“ÖRGÜT” DEDİĞİN NEDİR Kİ?/DEVRİMCİ YOL'DA DEVRİM grubu), kronolojik sıralamaya sadık kalarak ve olabildiğince (kendime/kendimize ve yaşananlara) liberal davranmadan, bu süreci "notlar” şeklinde özetleyerek anlatmaya ve aktarmaya çalıştım.
***
DG/DY olarak (o dönemde) yaratabildiklerimizi, bugünden geriye doğru (bugünkü bilgi birikimimiz ve deneyimlerimiz çerçevesinde) bakarak "tu kaka” etmek (küçümsemek, yenilgiden hareket ederek işe yaramadığını söylemek, “o tarihsel koşullar değişti” diyerek elinin tersiyle bir kenara itmek...ve haliyle “reddi mirasta” bulunmak) veya tam tersi, “pirüpak” (“tartışılamaz” ilan etmek ve haliyle sorgusuz sualsiz aynısını “tıpkı basım” yapmaya çalışmak) görmek, bence, doğru da değildir, gerçekçi de değildir.
***
DG/DY olarak bizler, baştan itibaren, bu ülke ve bu ülkede yaşayan (kendimiz de dahil) kadınlar, erkekler ve çocuklar için iyi olacağına inandığımız şeyleri gerçekleştirebilmek için yola çıktık ve (bugünden geriye bakıldığında bile herkesçe teslim edilen) gerçekten büyük oranda iyi şeyler yaptık.
Ancak, o günkü koşullardan kaynaklanan ve irademiz dışı olan pek çok nedenden, yaşımızdan, yeterli deneyime sahip olamayışımızdan, amatörlüğü yeterince aşamayışımızdan, kişisel zaaflarımızdan, yakın devrim hayallerimizden, bazı öngörüsüzlüklerimizden, savunduğumuz kimliği yeterince içselleştiremediğimizden, savunduğumuz ideolojik ve politik çizginin (ve haliyle günlük yaşamımızda her birimizin) o günkü koşullarda bazı konuları yorumlayış biçiminden vb. vb. kaynaklanıp kaynaklanmadığı tartışılabilecek pek çok nedenden dolayı (bugün asla savunmadığım/savunamayacağım ve o yazının farklı bölümlerinde bir biçimde ifade etmeye çalıştığım veya o yazının içeriği nedeniyle yazamadığım) pek çok eksiklik vardır ve pek çok aptalca hata/yanlışlık yapılmıştır.
***
O tarihsel koşullarda farklı yerlerde ve farklı konumlarda farklı roller üstlenen her birimiz, her şeye rağmen, bugün, o tarihsel rollerimizin onuru ile yaşamaya ve yaşadıklarımızı/yaşanılanları bir biçimde çocuklarımıza ve torunlarımıza bütün gerçekliği ile anlatmaya ve aktarmaya çalışıyoruz; aynı zamanda da bu onurlu geçmişimizden çıkarabildiğimiz kişisel ve politik derslerin ışığında yaşamlarımızı devam ettirmeye çalışıyoruz.
Bu yazılanlar ve çizilenler bu çerçevedeki mütevazi çabalar olarak değerlendirilmelidir...
02.12.2018 /DATÇA
MUSTAFA KESKİN İÇİN !
Behçet Dağdelen'in ardından Mustafa Keskin'i de kaybettik; acı haberler peş peşe geliyor.
***
Mustafa, 1976 yılı sonlarında, mahalle çalışması çerçevesinde gidip gelmeye başladığım Gültepe (Gültepe, Toros, Ferahlı, Levent, Çobançeşme...) bölgesinde tanıdığım ilk devrimci arkadaşlardan birisiydi; 1978 yılı sonlarına kadar o mahalledeki anti-faşist mücadelenin örgütlenmesinde ve yürütülmesinde, bugün yaşamaya devam eden pek çok arkadaşla birlikte yer aldık. (1978 yılı sonu benim ikinci kez cezaevi dönemim ve bilahare 1979 yılı Nisan ayından itibaren Denizli yolculuğum başlar.)
***
Mustafa, Anadolu'nun çok farklı yerlerinden göçüp gelen yoksul insanların yerleştiği bir semt olan Gültepe'de doğan, okula giden, büyüyen; kendilerinden önceki 68'li ağabeylerini ve ablalarını ama özellikle de Mahir Çayan'ı kendisine örnek alan; Devrimci Gençlik ve Devrimci Yol dergilerinde yazılanları, Mahir Çayan'ın yazılarını okuyan; devrimci olmaya ve bunu da bizatihi günlük yaşam içinde, günlük yaşamın sorunlarına çözüm bulmaya çalıştıkları bir süreçte başarmaya çalışan gepgenç, inançlı ve kararlı gençlerden birisiydi.
***
Yoksul ailesinin sofrasında her daim devrimcilere yer olan; aile evinin altındaki boş odayı o mahallede çalışmaya gelen devrimci gençlere tahsis eden; evlerinin yakınında kurduğumuz GÜL-DER (Gültepe Kültür ve Dayanışma Derneği'nde)'de, gelir getirmek için açtığımız karpuz sergisinde, Gültepe'nin sokak sokak örgütlenmesinde, kadınlara yönelik açılan okuma-yazma kursunda, 1977 yılı Aralık ayında yapılan ve Aydın Erten'in belediye başkanı seçilmesiyle sonuçlanan yerel seçim sürecinde...aktif olarak yer alan, emek veren ve alın teri döken yol arkadaşlarımızdandı.
Mustafa'nın aktif olarak içerisinde yer aldığı bu mahalle çalışmaları hem o mahalle hem de Devrimci Gençlik/Devrimci Yol çizgisi için o kadar önemliydi ki, bu çalışmalar, daha sonraki bir tarihteki “Gültepe direnişinin” ve bu yolla da İzmir'de Devrimci Gençlik/Devrimci Yol çizgisinin tarihe bir çizik atmasının önkoşullarını oluşturmuştur. (Daha öncede yazmıştım: “Destansı Gültepe Direnişinin 'tarihi' yazılmaya başlandığında, bu mahalle çalışmaları ve bu yerel seçim, 'başlangıç noktası' olarak ele alınmalıdır.” 09.09.2018/ Örgüt Dediğin Nedir ki? Bölüm-2)
***
68'li ağabeylerinin ve ablalarının ardından yola koyulan ve bütün eksikliklerine ve hatalarına karşın ellerinden geleni yapmaya çalışan ve yapan bizler, bir nedenle ölen arkadaşlarımızı sevgiyle ve saygıyla anıyoruz.
Ölen her arkadaşımız gibi Mustafa'yı da tarihe not olarak düşmek istiyoruz; Gültepe, kendiliğinden Gültepe olmadı. Gültepe'nin Gültepe olmasında Mustafa'nın ve bugün yaşamaya devam eden arkadaşlarının emeği ve alın teri vardır. Bu unutulmayacak.
15.08.2019/Datça
Mehmet Erdal
Mine Bademci
FAŞİZME KARŞI DİRENİŞTE ÖLENLER “PİYON” MUYDU?
Bir süre önce, “GÜNİZİ” adlı bir dergide, Salih Korkmaz imzasıyla, “PİYON” başlıklı kısa bir öykü yayınlandı; adı geçen derginin okuyucuları ya da farklı İnternet sitelerinde farklı imzalar ile paylaşılan eleştirilerden dolayı öyküden haberdar olup okuyanlar, bilirler.
***
Öykü, altmış yaşında olan birisinin, ''...On sekiz yaşında ayrılmış olduğu...Doğup, büyümüş olduğu sahil kasabasına...'' yıllar sonra dönüşünü, dönüş yolunda, içinde yer aldığı ve hiç unutamadığı bir olayla ilgili anımsamalarını ve bu olay çerçevesindeki iç hesaplaşmasını anlatmaktadır.
***
Öyküyü okurken anlıyoruz ki, öykünün kahramanının anımsadığı olay 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi sonrası koşullarda yaşanıyor. ''...1980 yılı,...Askeri darbe olmuş, koyu bir karanlık ülkenin üzerine yayılmaya başlamıştı...'' diyor Salih Korkmaz ve devam ediyor; ''...Devrim! Bugün yarın olacağını bekledikleri 'devrim' artık uzak bir ihtimal bile değildi. Bütün umutları ve hayalleri ile bağ evinde kıstırılmışlardı işte. On dört erkek, bir kadın. Kadın! On sekiz yaşında olan bir kız ne derece kadın olabilirdi ki? Çocuktu aslında. Her fraksiyon dağılırken, her hücre evi basılırken bir araya gelmişler ve ancak o bağ evine sığınabilmişlerdi...''
***
Salih Korkmaz, öykünün kahramanın da içinde olduğunu söylediği bu grubun bir bağ evinde jandarmalar tarafından kıstırılmadan önceki dönemde neler yaptıklarına ve yaşadıklarına, neden bu bağ evine sığınmak zorunda kaldıklarına ve jandarmalar tarafından sarıldığına dair başkaca herhangi bir açıklama yapmamakta ve bilgi vermemektedir.
Öyküden, Salih Korkmaz'ın ifadesiyle, bu kişilerin ''Devrim'' hayali içerisindeki bir fraksiyonun ve bu fraksiyonun da bir ya da birkaç hücresinin üyesi “Devrimciler” olduklarını; Askeri Yönetimin operasyonları nedeniyle, o bağ evine sığınmak zorunda kaldıklarını anlıyoruz.
Bu ''...On dört erkek, bir kadın. Kadın! On sekiz yaşında olan bir kız...'' bu bağ evine sığınmadan önceki dönemde nerede ve neler yapıyorlardı? Hepsi o kasabalı mıydı? İçlerinden, başka yerlerden gelenler var mıydı? Var idi ise, nereden ve neden gelmişlerdi? Nerelerde kalıyorlardı? Nasıl geçiniyorlardı? Onlara yardım edenler var mıydı? vb. vb.
Öykünün kahramanının ağzından da olsa, bu sorulara dair, tek bir cümle bile açıklama yapılmıyor..
Salih Korkmaz, bu konuları pas geçmeyi yeğliyor ya da bugünden geriye baktığında, bu dönemi konuşmaya ve üzerinde durmaya değer bulmuyor.
Onun için önemli olanın, jandarmalar tarafında sarılması sonrası o bağ evinde yaşanılanlar ve içeride kıstırılan bu ''on dört erkek ve bir kız çocuğundan'' oluşan grup üyelerinin her birinin gösterdiği tepkiler olduğu anlaşılıyor; nitekim, öyküde, bu bölüm ön plana çıkarılmış ve öykünün kurgusu bu çerçevede yapılmış.
Eyvallah!
***
Öykünün kahramanının anlatımına göre, bu on dört erkekten ve bir kadından/kız çocuğundan oluşan grubun sadece dördünde silah vardı; gerisi silahsızdı ve dışarıdan “Teslim olun” çağrıları yapılıyordu.
Grup, bu “Teslim olun” çağrıları karşısında, aralarında, çok kısa bir görüşme yapıyor; anlatılanlardan, grup üyelerinin kendi aralarında fazla konuşmadıklarını ve tedirgin olduklarını; dışarıda var olan ve bulundukları kulübeyi saran resmi güçlerin gücüne, niteliğine ve niyetlerine dair kafalarında soru işaretleri ve kuşkular olduğunu anlıyoruz.
İşte böyle bir anda, o on dört erkek dururken ve içlerinden birisi bile somut herhangi bir tavır ortaya koymazken, bu on dört erkeğin yanında bulunan o tek kız çocuğu/kadın ''...Dışarıya ben çıkarım ama bana bir tabanca verin...'' diyor; o on dört erkekten birisi, öykünün kahramanının ve haliyle Salih Korkmaz'ın adını vermediği ve kim olduğuna dair, açıkça herhangi bir şey söylemediği birisi, adı Ayfer olan o kız çocuğuna/kadına silahını veriyor; silahı veren ve diğer üç silahlı kişi dahil toplam on dört erkek, o kız çocuğunun/kadının dışarıya çıkmasına ''olur'' diyor. Ayfer, dışarıya çıkıyor, o on dört erkek bekliyor. Bekliyor...Sonra silah sesleri...O on dört erkek, ''Aniden başlayan yaylım ateşi ile donup kal...''ıyor.
***
Salih Korkmaz, öyküsünde, öykünün kahramanının ağzından, tam da bu olayı sorguluyor.
***
Salih Korkmaz, bu sorgulamayı, öyküsünün kahramanının ağzından da olsa, olayın kendi gerçekliği içerisinde ve bu tür toplumsal/beşeri olaylara ilişkin tanımlamaları kullanarak açık ve yalın bir dille değil; bir filmde izlediğini ya da bir romanda okuduğunu ve hatta, hayvanlar alemine dair kendisine anlatıldığını söylediği başka başka olaylar ile bu olay arasında benzerlikler kurarak yapmayı yeğliyor.
Grubun on sekiz yaşındaki tek kız/kadın üyesi, düşmanları tarafından çevrilen bir grubun diğer üyelerini kurtarmak için geride kalacak ve kendisini feda edecek olan grup üyesinin kim olacağının belirleneceği ''Kısa çöp, uzun çöp!'' oyununda bilerek ve isteyerek, yani “hile” ile “kısa çöpü” çeken üyeye benzetilebilir miydi? Öyle ya, ''...Dışarıya ben çıkarım ama bana bir silah verin...” demişti, Ayfer.
Salih Korkmaz'a göre, bu, ''...Geride kalan, diğerleri için hep bir soru işaretidir. O soru işareti zihnin bir köşesinde her zaman çengel gibi asılı durur.''
Sorgulama, devam eder: ''Peki ya öne atılan, önden giden?''. Yani, öyküdeki adıyla Ayfer; onu nasıl değerlendirmeli?
Salih Korkmaz, öykünün kahramanının üzerinden bu soruya yanıt arar; öykünün kahramanı, avcı bir arkadaşının kendine anlattığı bir olayı anımsamaktadır. Öykünün kahramanının anımsadığına göre, avcı arkadaşı, bostanına dadanan bir domuz sürüsüne, bostana her gelişlerinde tüfeği ile ateş ediyor ve içlerinden birisini vuruyormuş. ''...Bir zaman sonra sürü bostana hemen girmemeye başlamış. Önce yavru bir domuzu gönderiyorlarmış bostana. Ateş açılıp da yavru vurulmazsa sürü bostana giriyormuş. Domuz sürüsü kendi güvenliği için yavru bir domuzu piyon olarak kullanıyormuş. Sürünün diğer elemanları için bir yavru domuz gözden çıkarılıyor...''muş.
Öykünün kahramanı, bu hikayeyi, belli ki, o bağ evinde kıstırıldıktan (ve muhtemelen, doğup büyüdüğü o sahil kasabasını terk ettikten) sonraki dönemde avcı arkadaşından dinliyor, dinlediği an, arkadaşının anlattığı olayla kendi yaşadığı bu olay arasında benzerlikler kuruyor ve o nedenle de, Salih Korkmaz, ''...Duyunca şaşırmıştı bu hikayeyi...'' diye yazıyor.
***
Salih Korkmaz, tam da bu noktada, öykünün kahramanının ağzından, öyküsünde bahse konu ettiği Ayfer ve arkadaşlarının şahsında, 12 Eylül 1980 öncesi ve sonrası faşizme karşı direnen bütün sol, sosyalist, devrimci, demokrat ve yurtseverlere yönelik ne hissediyor ve düşünüyor ise, onu, tabiri caizse, kusuyor; Ayfer'i, geride kalan on dört erkek için kendisini feda eden ''yavru domuza/piyona''; Ayfer'in bu rolü kendiliğinden üstlenmesine karşı çıkmayan, “o rolü sen değil, ben üstlenirim” demeyen ve dahası, Ayfer'e ''olur'' diyen o on dört erkeği de, kendi güvenlikleri için yavrulardan birisini ''piyon'' olarak kullanan ana, baba ve diğer yavru domuzlardan oluşan bir domuz sürüsüne benzetiyor.
Salih Korkmaz, hayır bu doğru değil, bu zorlama ya da bu ifrata varan bir yorum; ben böyle bir şey söylemiyorum, diyemez.
Diyemez, çünkü, öykünün ileriki bölümlerinde, aynı örneği yeniden ve yeniden vermeye devam ediyor. Bir yerde ''...Dışarıya ben çıkarım ama bana bir tabanca verin...Ayfer'di konuşan. Ayfer on dört arkadaşı için önden gitmek istiyordu...'', diyor, biraz daha ileride ''...Bostana salınan yavru domuz...Yıllarca aklını kurcalamıştı...'' diye devam ediyor.
***
“Piyon” öyküsünü okurken, gerçekte, bu toplumda en aşağılayıcı ifade biçimlerinden birisi olarak kullanılan “domuz”, “domuz yavrusu” ve “domuz sürüsü” benzetmeleri ile Ayfer ve arkadaşlarını “aşağılamaya çalışan” (!) Salih Korkmaz hakkında, kabaca da olsa, bir kanıya varabiliyoruz; o, yalnızca kendisinin bildiği ve içinde sakladığı ya da yakın çevresinin de bildiği ama bizim, yazdığı bu öyküyü okurken ve dahası bu yazıyı yazarken bilemediğimiz bir ya da bir çok nedenden dolayı, 12 Eylül 1980 öncesi ve sonrası, dahası bugün de faşizme karşı direnmeye devam eden bütün sol, sosyalist, devrimci, demokrat ve yurtseverlere karşı içerisinde nefret duyguları taşıyan bir zavallıdır.
***
Salih Korkmaz, bu öyküden dolayı kendisini farklı düzlemlerde eleştirenlere verdiği cevapta iddia ettiği gibi, somut herhangi bir olayı kast etmeyen, tamamen varsayımsal bir öykü yazmış olsa bile, öyküsünde, kendince, belli bir tarihsel dönemi (12 Eylül 1980 öncesi ve hemen sonrası) ve o tarihsel dönemde kendilerini “devrimci” olarak tanımlayan kadınların ve erkeklerin mücadelesini sorgulamaya soyunması nedeniyle, şu soruyu, çok açık bir dille sormaya hakkımız olduğuna inanıyoruz: 12 Eylül 1980 öncesi ve sonrası faşizme karşı savaşanlar ya da bugün hem bu savaşanlara sahip çıkan hem de kendisini sol, sosyalist, devrimci, demokrat ve yurtsever olarak tanımlayan kişiler, çevreler, gruplar ve siyasi partiler ya da bu çerçevede kendisini değerlendirenlerden birisi olarak bu anlatım biçimini, benzetmeleri ve çıkarsamaları doğru, masumane, hoş görülebilir vb. vb. olarak görebilir ve kabul edebilir miyiz?
***
Salih Korkmaz'ın, bu öyküyü yazmasındaki ve bugün yayınlamasındaki muradını bilemiyoruz; öyküyü her okuyan kadın ve erkek, hiç şüphesiz, bu muradın ne olabileceği konusundaki kendi yorumunu kendi içinde ya da yüksek sesle çevresine yapacaktır.
Bizce, bugünkü “devlet aklı” tarafından bile göstermelik de olsa yargılanan ve suçlu bulunarak mahkum edilen 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi Cuntacılarına karşı, dahası, bir bütün olarak faşizme karşı direnirken öldürülen kadın-erkek bütün Solcular, Sosyalistler, Devrimciler, Demokratlar ve Yurtseverler bizlerin ve bu ülkenin emekçilerinin, yoksullarının, ezilenlerinin...adlarını saygı ve sevgi ile andıkları en onurlu insanlardır.
Benzer bir biçimde 22 Eylül 1980'de İzmir/Urla'da öldürülen Mine Bademci, 10 Ekim 1980'de Uşak/Eşme'de öldürülen Abdurrahman Çetin, 31 Ekim 1980'de Denizli/Buldan'da öldürülen Harun Gökkaya, Kasım 1980'de Uşak/Ulubey'de öldürülen Himmet Uysal, 17 Ocak 1981'de Uşak/Ulubey'de öldürülen Himmet Tarhan, 14 Şubat 1981'de Uşak/Ulubey'de aynı gün ve aynı yerde öldürülen Cemil Tıpırdamaz ve Cengiz Şahin, 27 Mayıs 1981'de öldürülen Selim Martin, 21 Nisan 1984'te Denizli'de öldürülen Mehmet Ali Sağıt, 7 Eylül 1989'da İzmir'de öldürülen Recep Demir...ve ülkemizin pek çok yerinde 12 Eylül 1980 öncesi ve sonrası öldürülen diğerleri, bizim ve bu ülkenin onur savaşçılarıdır; hep öyle kalacaklar ve öyle anılacaklardır.
***
Not-1: Salih Korkmaz'ın, “Piyon” adındaki öyküsüne konu ettiği anlaşılan olay, İzmir ili Urla İlçesi “Peynir Dağı mevki” olarak bilinen bir bölgede 22 Eylül 1980 günü gecesi gerçekleşen ve Mine Bademci arkadaşın ölümüyle sonuçlanan çatışmadır.
Öyküde anlatılan ve Salih Korkmaz tarafından yoruma tabi tutulan konular çerçevesinde, bu olayla ilgili olarak, çok özet bir biçimde, şunları söyleyebiliriz:
12 Eylül 1980 öncesi dönemde Urla'da yürütülen anti-faşist mücadele içerisinde yer almak için farklı bölgelerden Urla'ya gelen Devrimci Yolcular ile doğma-büyüme Urlalı olan Devrimci Yolcular, Urla'da, Urla halkının var olan sorunlarının çözümü çerçevesinde, ilçedeki anti- faşist mücadeleyi yürütüp yönlendirmeye çalışıyorlardı.
Bu Devrimci Yolculardan birisi de, Buca Eğitim Enstitüsü Beden Eğitimi bölümü öğrencisi Mine Bademci idi. Mine, doğma büyüme Alaçatılı idi. Ağabeyi Salih bademci, İstanbul'da öldürülen bir Devrimci Solcu idi. Arkadaşı Sevinç Eratalay'a göre, Mine Bademci Buca Eğitim'e gelirken, “Fırtına gibi bir kız geliyor” demişti, tanıyanlar.
12 Eylül 1980 Askeri Darbesi sonrası, mavi bir cip ilçe sokaklarında tur atıyor ve önceden adları belirlenmiş ya da bir biçimde şikayet edilen kişileri evlerinden, iş yerlerinden alıp alıp götürüyormuş.
Mine Bademci'nin içlerinde olduğu Devrimci Yolcular, bir yandan merkezi ilişkileri yeniden kurmaya çalışırken bir yandan da yakalanmamaya çalışıyorlarmış.
Olayın olduğu gün, bir süredir saklandıkları kulübe, muhtemelen önceden birileri tarafından ya da birisi tarafından yapılan ihbar sonucu olsa gerek, jandarmalar tarafından sarılıyor. Saat, gece yarısı civarı. Dışarıdaki nöbetçiler, jandarmanın kulübeyi sardığını görünce muhtemelen panikliyor ve kaçıyorlar; kaçarken, kulübe içindekilere seslenip seslenmedikleri, seslendiler ise ayrıca jandarma ile çatışmaya girip girmedikleri bilinmiyor. Jandarmanın kulübeyi sarmaya başladığı ve sardığı anda kulübe içinde üç erkek ve bir de Mine Bademci bulunuyor. Nöbetçilerin seslenmesi ya da jandarmaların “Teslim olun. Çevreniz sarıldı.” anonsu üzerine, ki bu ikinci olasılık daha doğru olabilir, içeridekiler uyanıyorlar; aralarında tek bir kelime bile konuşmadan, Mine fırlıyor ve kulübeden dışarıya çıkıyor. Silah sesleri geliyor. Hangisi tabanca sesi, hangisi makinalı tüfek sesi?.. Silah sesleri uzun süre devam ediyor. Sonra, silah sesleri kesiliyor. Projektörler, kulübenin kapısını gündüz gibi aydınlatıyor. “Teslim olun” çağrıları devam ediyor. İçerideki üç kişi, kulübeden dışarıya çıkıyor ve teslim oluyorlar. Kulübeden çıktıktan ve jandarmalar tarafından derdest edildikten sonra, jandarmaların aralarındaki konuşmalardan Mine Bademci'nin öldürüldüğünü öğreniyorlar; vücuduna onlarca mermi isabet etmiş.
İşte, öyküye konu olan olay ve Salih Korkmaz'ın ''Piyon'' olarak tanımlandığı Mine Bademci gerçeği, böyle bir şeydir.
Salih Korkmaz'ın değerlendirmesi ne olursa olsun, arkadaşlarının gözünde Mine Bademci, Urla'nın Hasan Tahsin'idir; İzmir'i işgal edenlere ilk kurşunu gazeteci Hasan Tahsin, 12 Eylül Askeri Darbecilerine de Urla'da ilk kurşunu, arkadaşlarının “fırtına gibi bir kız” dedikleri Mine Bademci sıkmıştır.
Kim bu gerçeği değiştirebilir ki?
Not-2: BİREŞİM yayının yayınladığı “UNUTULMASINLAR DİYE” ile İZDÜŞEN YAYINCILIK tarafından yayınlanan “ONLARIN ANISINA” kitaplarındaki Mine Bademci bölümünde yazılı bazı bilgiler yanlıştır ve haliyle düzeltilmeye gereksinim bulunmaktadır.
21.02.2020/Datça
Mehmet Erdal
YOLA VE YOLCULUĞA DAİR YAZILAR-2: HER ŞEY DEĞİŞİR!
2018 yılında yazıp paylaştığım “Örgüt Dediğin Nedir ki?-1” başlıklı yazımda da bazı yönleriyle anlatmıştım (Bknz:http://mehmeterdalyazilar.blogspot.com): 1975-76 öğretim yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi İşletme Fakültesi 1. sınıfında okuduktan sonra, 1975 yılı Yaz aylarında Ahmet Özdil (1), ben ve başka bazı arkadaşlar (her birimiz farklı bir gerekçeyle) Ege Üniversitesi İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi 2. sınıfına yatay geçiş yapmıştık. (2)
Yatay geçiş yapan hepimiz değil ama Ahmet, ben ve bir arkadaş daha Erzurum'da iken EYÖD (Erzurum Yüksek Öğrenim Derneği) üyesi idik.
Erzurum'da, EYÖD üyesi iken dahi, 12 Mart yenilgisi sonrasındaki sol içi bölünmelerin ayrıntısını bilmiyordum ve haliyle, kendimi, şu ya da bu'cu olarak tanımlamıyordum. İzmir'e geldikten sonra, kısmen İTBF binasının kapısından içeriye ilk adım attığım gün tanıştığım arkadaşlar nedeniyle, kısmen de hem Sovyetler Birliği'nin bazı uygulamalarını hem de Sovyetler Birliği'ne yönelik dillendirilen “sosyal emperyalizm” teorilerini içime sindiremediğim için önce geri cepheciler (3) içerisinde, sonra, İTBF'de yürütülen boykotun bitirilip bitirilmemesi çerçevesinde yapılan bir oylamada “bitirilsin” diyen Devrimci Gençlik Grubu içerisinde yer aldım. (4)
1975-76 Kışında, İzmir'de, üniversitede, Halkın Kurtuluşu'nun (5) ezici bir üstünlüğü vardı. Halkın Kurtuluşu'nun dışında TIP Fakültesi'nde “ilerlemeci” dediğimiz (Sovyetler Birliği'ne sosyalist diyen) öğrenciler bulunuyordu. Bir süre sonra kendilerini Devrimci Kurtuluş olarak adlandıracak arkadaşlar da bizden oldukça fazlaydılar.
1 Kasım 1975 yılında çıkmaya başlayan Devrimci Gençlik grubunun savunucuları olarak bizler İTBF'de ve GHİYO'da (Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu) vardık; sayımız, parmakla sayılacak kadar azdı. (6)
1975 yılı Yaz aylarında önce Karabağlar'daki Avcı Kurşun Fabrikası'nda (7), sonra da Basmane'deki Toros Oteli'nde çalışmış; fakültemizde yürütülen mücadele nedeniyle oteldeki çalışmayı bırakmış ve bir süre sonra da kardeşlerimle (8) kaldığım evden ayrılarak İnciraltı Öğrenci Yurdu'na geçmiştim.
İnciraltı Öğrenci Yurdu'nda, fakültelerdeki durumun doğal sonucu olarak Halkın Kurtuluşçuları ve Devrimci Kurtuluşçular çoğunluktaydı; biz, iki elin parmakları kadar bile yoktuk.
Hiç unutmam ve örnek verir dururum, bir gün, kaldığımız odada, kendisini Halkın Yolu grubuna yakın gören okulumuzdan bir arkadaşla tartışmış ve tartışmanın sonunda, kendisi, bizim gruba meyletmişti (9). Ben, ertesi gün, “yaşasın, 9 kişi olduk” demiştim, sevinçle... (10)
Koskoca İzmir'de, 1975-76 kışında, haydi İzmir'in geneli için konuşmayayım, yüzlerce öğrencinin kaldığı İnciraltı Yurdu'nda 9 kişi olabilmek, benim için, büyük bir olaydı. Çok değil, 2 yıl sonra, yalnızca İnciraltı Yurdu'nda değil, İzmir'in pek çok yerinde (Bornova Öğrenci Yurdu, orta öğrenim, mahalleler) söylediği söze kulak verilen, 3 yıl sonra ise söylediği sözü dinlenen ve gereği yerine getirilen en kitlesel/en güçlü siyasi hareket Devrimci Yol'du...
Yürünmesi gereken yolda/Devrimci Yol'da yürümüş ve her şeyi değiştirmiştik!
18.12.2021/Datça/Mehmet Erdal
1- Ahmet Özdil, namı diğer, “Paspal Ahmet”. 1979 yılında Manisa Emniyeti'nin 5. katından aşağıya itildi, felç oldu ve tedavi için gittiği Almanya'da, 1993 yılında kanserden öldü.
2- O yıl, hem Dokuz Eylül Üniversitesi yoktu hem de İTBF, İktisat ve İdari Bilimler Fakültesi diye ikiye ayrılmamıştı. Fakültenin yeri de, şimdiki Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörlük binası idi.
3- “Sosyal Emperyalizm” teorisini savunanlar, bu teoriyi savunan THKP-C'lilere (“Halkın Yolu” ya da THKP-C/ML) “ileri cepheciler”, savunmayanlara ise “geri cepheciler” diyorlardı; bu, bir küçümseme ifadesiydi.
4- Bu oylama, o günlerde öğrenci derneği yönetiminde olanların toplandığı Kemeraltı Başdurak İşhanı'nda bulunan “ANT-YÖD”de (Antalya Yüksek Öğrenim Derneği) yapıldı; boykot bitirildi. “Boykota devam” diyen arkadaşlar, daha sonraları, kendilerini “Devrimci Kurtuluş” (THKP-C/Eylem Birliği) olarak adlandırdılar.
5- THKO'nun “sosyal emperyalizm” teorisini kabul eden kesimlerinin oluşturduğu grup.
6- 1981 yılında bir çatışmada öldürülen Selim Martin, Burdur Belediye Başkanı olan amcası Armağan İlçi ve amcasının makam şoförü ile birlikte 1998 yılında Afyonkarahisar'ın Dinar ilçesi yakınlarında trafik kazasında ölen Gülçin İlçi Bozkurt ve 2018 yılında rahatsızlığı nedeniyle ölen gazeteci Ali Suat Eser GHİYO'daki grubun içerisindeydiler.
7- Şimdilerde “Karabağlar'ın Çernobili” olarak basında sıkça yer alan fabrika.
8- 2016 yılında kanserden ölen kardeşim Musa Erdal, Fevzi Çakmak Ortaokulu'nda okuyor ve birlikte kalıyorduk.
9- Bu arkadaşımız da Devrimci Yol hareketi içinde çok yük yüklendi; uzun yıllar kaçak yaşadı. Yakalandı. Tutuklandı. Tahliye oldu. Şimdi kendi işletmesinin başında ve çalışmaya devam ediyor.
10- 1976 Yaz'ında İnciraltı Öğrenci Yurdu'nda yapılan eğitim çalışmasına 11/13 kişi katılabilmiş ve yalnızca 9 kişi, 40 güne yakın süren çalışmanın sonuna kadar gitmiştik. (Bknz: Ali Alfatlı/Tarihle Söyleşiler- Cilt-1)
YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-3: “EN GÜZELİ, YOL YÜRÜYÜŞ ÖĞRETİR”
Erzurum'dan nakil geldiğimiz 1975-76 öğretim yılında, Ege Üniversitesi İTBF (İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi), yani şimdiki 9 Eylül Üniversitesi Rektörlük binası Çankaya caddesinde bulunan Çankaya Ülkü Ocağı'nın burnunun dibinde idi; haliyle, faşistler, sayıları az olmasına karşın, İTBF'de hakimiyet kurmak için sürekli yükleniyorlardı. Bu da, doğal olarak, hem gündüz hem de gece bölümünde, her daim çatışma demekti.
Yiğidi öldürelim ama kimsenin hakkını yemeyelim: İTBF'de gündeme gelen farklı biçimlerdeki ve ölçekteki çatışmalarda, sol/devrimci öğrenciler ( HK/Halkın Kurtuluşu, TDY/Türkiye Devriminin Yolu, TEP/Türkiye Emek Partisi, DK/Devrimci Kurtuluş, KSD/Kurtuluş Sosyalist Dergi, DDKD/Doğu Devrimci Kültür Derneği, DG/Devrimci Gençlik...) olarak birlikte davranıyor ve yer alıyorduk. (1)
Kendilerini farklı tanımlayan bütün bu öğrenciler arasında, hiç şüphesiz, günlük hayata ve yapılması gerekenlere dair (bir önceki bölümde değinilen boykot olayında olduğu gibi) farklılıklar vardı; bunun olmadığını söyleyemeyiz. Ama, bütün bu farklılıklara rağmen, bu öğrenciler, “aklın yolu birdir” deyip, okulun faşist hakimiyetine alınmasına karşı birlikte direniyorlardı. (2)
Bu, hayatın doğal akışına uygun bir hareketti.
Öte yandan ise, okul içinde ya da dışında (yurtlarda, öğrenci derneklerinde, kantinlerde), farklı siyasi gruplar arasında yapılan tartışmalarda, ülkenin içinde bulunduğu koşullara ve o koşullarda yapılması gerekenlere dair farklı söylemler dillerden düşmüyordu.
Bize (Devrimci Gençlik) göre, içinde yaşanılan koşullarda, faşizm, yukarıdan aşağıya doğru, okullardan ve devlet kurumlarından başlayarak (mahallelere, iş yerlerine, kırsal kesime doğru bir rota izleyerek) bütün ülkeyi işgal altına almak istiyordu. Böylesi bir gelişme karşısında seyirci kalmak ve masa başında kaleme alınmış afaki bir sol söylemle devrimcilik yapmak olası değildi. Hayat, devrimci gençliği, okullardan başlayarak faşist işgalin gündeme geldiği her yerde mücadeleye ve hatta mücadelenin ön saflarında yer almaya çağırıyordu; hayatın bu çağırısına kayıtsız kalınamazdı.
İçinde yaşanılan koşullara uygun olarak belirlenen ve yürütülen bir mücadele çizgisinin kitleselleşebilme ve başarıya ulaşabilme şansı vardı; aksi, boş bir çabaydı. (3)
Bu bakış çerçevesinde, İzmir'de, 1975-1976 Kış döneminden başlayarak Bornova Kampüsü'nde, İTBF'de, Atatürk Lisesi'nde, Namık Kemal Lisesi'nde, Çınarlı Endüstri Meslek Lisesi'nde... yürütülen anti-faşist mücadelenin içinde aktif olarak yer almanın yanı sıra, ilk başlarda, İTBF'den ve GHİYO'dan, sonraları diğer fakültelerden Balçova, Hatay, Yeşilyurt, Karabağlar, Şirinyer, Buca, Gültepe, Altındağ, Ballıkuyu, Yapıcıoğlu, Yeşildere, Tepecik, Gürçeşme... gibi mahallelere gidip gelmeye ve oralarda yürütülen anti-faşist mücadelelere katkıda bulunmaya çalıştık.
Mahallelerde yürütülen bu mücadeleler Karabağlar, Hatay ve Kahramanlar'da çok sert çatışmalar biçimini alırken, Balçova'da mahallenin sorunlarının çözümü, Altındağ'da taş ocağının ve Çimentaş'ın (çimento fabrikası) tozuna karşı mücadele, Gültepe'de kadınlara okuma ve yazma öğretme, Yeşildere'de heyelandan etkilenen yurttaşlara yardım, Altındağ'da CHP'li Lütfi Özer'in, Gültepe'de CHP'li Aydın Erten'in belediye başkanı olmasıyla sonuçlanacak 1977 yılının yerel seçimlerinde yer alma, Çiğli/Tuzla'da Yer altı Maden-İş'in örgütlenmesi... biçimlerine bürünüyordu.
Çok kısa sürede ete kemiğe bürünen bu mücadele çizgisi İDOD'u (İzmir Orta öğrenim Derneği), EGE DEV-GENÇ'i (Ege Devrimci Gençlik Derneği), DEV-İŞ'i (Devrimci İşçi Derneği), mahalle dernekleri ve yönetiminde olduğu sendikaları ile 1978-1979 yıllarında İzmir'in bütün yaşam alanlarında varlığını somut olarak gösterdi; 1979 sonu 1980 başı gündeme gelen Tariş işçi, Çimentepe ve Gültepe Mahalle direnişlerinde, bu çizginin rolü, belirleyici oldu...
26.12.2021/Datça/Mehmet Erdal
1- GSB (Genç Sosyal Devrimciler/Sosyalistler Birliği), ki sonrasında İGD'ye (İlerici Gençlik Derneği) evrileceklerdi, anımsadığım kadarıyla, bu yıllarda, bizim fakültemizdeki anti-faşist mücadelede yer almıyorlardı; onlara göre, öğrenci, her koşulda okulunda okumalı ve okulunu bitirmeliydi. Haliyle, böyle davranmayan ve faşistlerin saldırılarına karşı direnen bizler, “goşist”dik.
Bir de TİKP (Türkiye İşçi Köylü Partisi), yani Doğu Perinçek ekibinden yana olanlar vardı; onlar da, yürütülen bu mücadelenin uzağındaydılar.
2- 1976 yılı Mart ayı içerisinde, Gürçeşme Mahallesinde, Buca'da okuyan üniversite öğrencilerini belediye otobüsünden inerken kurşunlayan faşistler Hüseyin Güzel adındaki devrimci bir işçiyi öldürmüşlerdi; bu işçi, İzmir'de öldürülen ilk devrimcidir. Bu arkadaşın cenazesinin Konak Devlet Hastanesi'nden alınması sırasında olaylar çıktı ve çok sayıda farklı siyasi görüşten sol, sosyalist, devrimci öğrenci göz altına alındı, bazıları tutuklandı.
Keza, İTBF'de 1976 Nisan ayı sonlarında gündeme gelen bir faşist saldırı sırasında yaşanan çatışma nedeniyle gözaltına alınan ve 3 ay 10 gün tutuklu kalan öğrencilerden birisi bendim; diğer arkadaşlar, farklı siyasi eğilimdendiler.
3- İzmir'de, örn: THKP-C çizgisini en yalın bir biçimde savunduğunu söyleyen DK'lı (Devrimci Kurtuluş) arkadaşlara göre, Devrimci Gençlik'ciler, yani biz, söylemde Mahir'i savunduğumuzu söylüyor ama gerçekte ret ediyorduk; Devrimci Gençlik dergisi çevresinde örgütleniyorduk. Silahlı mücadele vermiyorduk. Faşistler ile kavga edip duruyor ama devlete yönelmiyorduk.
Benim “geri cephe” içinde yer almama neden olanlardan ve gerçekten, ilk başlarda, benim için, şimdilerin deyimiyle rol model olan okulumuzdan DK'lı bir arkadaş, yıllar sonra bir araya geldiğimizde, “biz”, dedi, “okul dışında, evlerde bekleyip duruyorduk; sözde, bize haber gelecek ve gidip eylem yapacaktık. Uzun süre böyle bekleyip durduktan sonra, baktım, bekleyip durmaktan başka yaptığımız hiç bir şey yok, hadi bana eyvallah, ben gidiyorum, dedim ve çektim gittim. Okulu bitirdim. Siz, okulun dışında mahallelerde ve başka yerlerde faşistlere karşı savaştınız, hızla kitleselleştiniz; doğru yaptınız. Haklı çıktınız.”
YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-4: AĞABEYLER VE ABLALAR (1)
1975 Sonbaharında geri cephe ve sonra da Devrimci Gençlik grubu içerisinde yer almaya başladığımda, ki 20 yaşındaydım, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya ve diğer 68 Kuşağı devrimcileri, bir başka deyişle DEV-GENÇLİLER hakkında çok ayrıntılı bir bilgilenmem yoktu; haliyle, kimin neyi savunduğunu, neden savunduğunu, kimin kime yakın ya da uzak durduğunu, bu önderlerden hangisinin çizgisinde konumlanmam gerektiğini bildiğimi, söyleyemem; doğruya doğru. (1)
Elbette, 1969-1972 yılları arasında okuduğum Gökçeada (İmroz) 3 yıllık Öğretmen Okulu'nda, büyük ölçüde günlük basından öğrendiğim bilgiler çerçevesinde DEV-GENÇLİLER'e, bu DEV-GENÇLİLER'den 30 Mart 1972'de Kızıldere'de öldürülen Mahir çayan ve arkadaşlarına, 6 mayıs 1972'de idam edilen Deniz Gezmiş ve arkadaşlarına, bilahare 1972-1973 yılları arasında öğretmenlik yaptığım (2) Diyarbakır'ın Çermik ilçesi Gürüz köyünde iken Diyarbakır Cezaevinde işkencede öldürülen İbrahim Kaypakkaya'ya duygusal yakınlığım vardı; ama, o kadar.
Deniz Gezmiş ve arkadaşları ile Mahir Çayan ve arkadaşları, hatta bu DEV-GENÇLİLER ile İbrahim Kaypakkaya (ki o günlerde TİİKP/Doğu Perinçek adı bu üçü kadar bana aşina değildi) ve arkadaşları arasındaki farkları bilmememe karşın, itiraf etmeliyim, belki de ölüm biçimi nedeniyle oluşan toplumsal duyarlılıktan dolayıdır, duygusal olarak, Deniz Gezmiş'e olan sevgim, daha fazlaydı.
20'li yaşlarda olan ve kendini Gökçeada Öğretmen Okulunda okuduğu zamandan beri solcu/devrimci olarak gören benim için (3) 68 Kuşağı olarak bilinen DEV-GENÇ'li ağabeylerin ve ablaların o günlerde nerede oldukları merak konusuydu; bunu bilmek, çok önemliydi.
1975 yılı sonu-1976 yılı başı bir süre çalıştığım Karabağlar Avcı Kurşun Fabrikasında Maden-İş Sendikasında örgütlenmek için bir işçi arkadaşın önerisiyle fikir almaya gittiğimiz GSB'nin (Genç Sosyal/Sosyalistler Birliği) Kemeraltında bulunan Konak Şubesinde, sohbet sırasında, bir ara, dernekte bulunan ve şimdi ismini anımsayamadığım bir kişi, bazı DEV-GENÇLİLER'in GSB'de olduğunu, söylemişti. Görebilmek amacıyla, nerede olduklarını sorduğumda, Alsancak'ta oturuyorlar, görüşebilmeniz şu an olası değil, demişti.
Kemeraltındaki Başdurak İşhanı'nda bulunan ve aynı zamanda İTBF (İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi) DER'in de adresi olan ANT-YÖD'de (Antalya Yüksek Öğrenim Derneği) yapılan sohbetlerde ise benden daha bilgili bazı arkadaşlar, 68'lilerin bir kısmının Niğde Cezaevinde tutuklu olduklarını, cezaevinde olan ya da cezaevi dışında bulunan birçoğunun mahkeme aşamasında o güne kadar savundukları her şeyi reddettiklerini; aralarında fikir ayrılığı başladığını ve bölündüklerini; bir kısmının TİP-TKP çizgisine kaydığını, bir kısmının ise Sovyetler Birliği'ne “sosyal emperyalizm” demeye başladığını ve böyle düşünenlerin kendi aralarında Kutsal ittifak kurduklarını; savundukları çizgiyi inkar etmeyen ve geçmişlerine sahip çıkmaya devam eden çok az kişi kaldığını... söylüyorlardı.
Nerede olduklarını ve şimdi ne düşündüklerini merak ettiğim, haliyle haklarında yapılan bütün konuşmalara pür dikkat kulak verdiğim kişiler, kendimce abi ve abla olarak gördüğüm kişilerdi; benim gözümde, birer kahramandılar.
Sovyetler Birliğine “sosyalist” diyen TİP-TKP çizgisine kayanlar ile “sosyal emperyalist” diyen ve haliyle aralarında Kutsal ittifak kuranların (4) aynı zamanda o güne kadar savundukları görüşlerini de mahkeme savunmalarında ya da Niğde Cezaevinde inkar ettiklerini duydukça, tamam, diyordum, bunlar hem inkarcı hem de Sovyetler Birliğine, benim içime sinmeyen “sosyalist” ya da “sosyal emperyalist” diyorlar; bunlarla işim olmaz. (5)
Nitekim, geri cephe grubu içerisinde yer almamın nedeni, 2. bölümde de yazdığım gibi, fakülteye ilk adım attığım gün bir nedenle karşılaştığım ve tanıştığım arkadaşlarımın yanı sıra, Sovyetler Birliği'ne “sosyalist” ya da zıddı bir biçimde “sosyal emperyalist” denilmesini içime sindiremememdir. Devrimci Gençlik grubu içinde yer almam ise, tamamen, okulumuzda uzun süredir devam eden boykot karşısında “boykot bitirilsin” biçiminde tavır alıştan kaynaklanıyordu.(6) (Devam edecek)
01.01.2022/Datça/Mehmet Erdal
1- Bir başka deyişle, bu devrimcilerin kurucusu ve önderi oldukları THKP-C (Mahir çayan), THKO (Deniz Gezmiş), TKP-ML/TİKKO (İbrahim Kaypakkaya) ve hatta TİİKP (Doğu Perinçek) hakkında kendimi bunlardan birisinin çizgisinde konumlandıracak kadar yeterli bir bilgilenmem yoktu.
2- Gökçeada Öğretmen Okulu'ndan mezun olduğumda 17 yaşındaydım ve benim herhangi bir okula ilkokul öğretmeni olarak atanabilmem için doğum yerim olan ilçedeki ilgili mahkemeden “kaza-i rüşt” kararı çıkartmam gerekiyordu; okulu bitirmeme az bir zaman kala gidip bu kararı çıkartmıştım.
3- Bknz: Mehmet Kök'ün anlatımı/Tarihle söyleşiler-cilt 3/shf:218
4- Baştan beri Sovyetler Birliğine “sosyal emperyalist” diyenlerden, ki diğeri TİİKP/Doğu Perinçek'tir, TKP-ML/TİKKO (İbrahim Kaypakkaya) çizgisini, bu Kutsal ittifakçılar ile eş tutmadığımın bilinmesini isterim.
5- 68 Kuşağı içerisinde yer alan ve 12 Mart yenilgisi sonrası süreçte o güne kadar savundukları çizgiyi inkar edip yeni bir yönelim içerisine giren, örn: THKP-C geleneğinden gelen KSD (Kurtuluş Sosyalist Dergi) ve THKP-C/ML (Halkın Yolu) çizgisinde yer alanlara karşı ideolojik düzeyde en sert eleştirilerin yöneltilmesini doğru bir tavır olarak gördüm, ama bana/bize göre yanlış bir çizgide de olsa yürümeye devam etmelerinden dolayı her daim saygı duyulmaları gerektiğine de inandım. Keza, aynı saygı, şu veya bu nedenle, kendileri ya da en yakınında gördükleri dışında kimseye açıklamak zorunda olmadıkları nedenlerle kendi kabuklarına çekilen ve mütevazi bir yaşam sürenlere de gösterilmeliydi.
(Bugün çok daha net bir biçimde savunmaya devam ettiğim bu yaklaşımım çerçevesinde, kanımca, saygıyı hak etmeyenler, şu veya bu nedenle, kişisel olarak, yeni bir konumlanma içerisine girmesine karşın, bulunduğu konum birileri tarafından ola ki sorgulanır korkusuyla inandığı yolda yürümeye devam edenlere yönelik en pespaye konuşmaları yapanlar ve yazıları yazanlardır.)
6- Devrimci Gençlik grubu içerisinde konumlanmaya başladığım ilk anlarda benim için önemli olan, içerisinde yer almaya başladığım grubun okulumuzda gündüz ve gece bölümünde her daim gündemde olan çatışmada ve var olan sorunlarımızın çözümünde gösterdiği tavırdı.
YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-5: AĞABEYLER VE ABLALAR (2)
Devrimci Gençlik Dergisi'nin yayınlanmaya başlaması ve bir süre sonra da okulumuzda uzun süredir devam eden boykotun bitirilip-bitirilmemesi gerektiği doğrultusunda yapılan oylamada farklı oy kullanılması nedeniyle, geri cepheci olarak adlandırılan bizler arasında ayrılık olduğunu, önceki bölümlerde yazmıştım.
Bu ayrılıktan bir süre sonra kendilerini THKP-C/Eylem Birliği olarak adlandıracak arkadaşlarımıza göre, Devrimci Gençlik Dergisi'ni çıkaranlar, gerçekte, THKP-C/Mahir Çayan çizgisini savunmuyorlardı. Mahir, bizim gibi yeni-sömürge bir ülkede dergi etrafında örgütlenmeyi yanlış buluyordu. Bu örgütlenme biçimi, devrimin sovyetik bir ayaklanma yoluyla gerçekleştirilebileceği öngörülen gelişmiş kapitalist ülkelerde geçerliydi. Bu nedenle, Devrimci Gençlik Dergisi'nin yayınlanmasını ve haliyle dergide yazılanları doğru bulmuyorlardı...
Devrimci Gençlik Dergisi'nin İzmir'de dağıtımını üstlenen abiye ve ona yardım eden, benden daha bilgili bazı arkadaşlara göre ise (ki sayıları çok fazla değildi, anca bir elin parmağı kadardı), 12 Mart öncesi, yani Mahir Çayan ve arkadaşlarının mücadele ettiği koşullar büyük ölçüde değişmişti; içinde yaşadığımız koşullarda, faşizm, yukarıdan aşağıya, bütün ülkeyi işgal etmek istiyordu. Bu yaşanan gerçeklikte, okuduğumuz okullar başta olmak üzere, faşizmin saldırılarına karşı aktif bir karşı koyuşu/direnişi örgütlemeliydik. Biz, Devrimci Gençlik Dergisi etrafında örgütlenmiyorduk; dergi, görüşlerimizin bilinmesini ve öğrenilmesini sağlamak amacıyla çıkartılıyordu. Böyle bir yayın olmadan, savunduğumuz görüşler, örgütlemeye çalıştığımız gençler ve halkımız tarafından nasıl bilinecek ve öğrenilecekti? Dergiye eleştiri yönelten arkadaşlar, Marksizmi ve Mahir'i anlamıyor, şekli düzeyde algılıyor ve savunuyorlardı. THKP-C/Mahir'i şekli düzeyde taklit etmeye çalışmak, THKP-C/Mahir'i savunmak demek değildi; yanlıştı. (1)
Bu satırları yazarken mütevazilik yaptığımı filan düşünmeyin; gerçekten de, o günlerde, başka konularda yapılan sol içi tartışmalar da olduğu gibi geri cephe içi bu tartışmalardan da çok fazlaca bir şey anlamıyordum. Benim için önemli olan, okulumdaki faşist saldırılar karşısında ne yapılacağı ve bu faşist saldırıların nasıl püskürtüleceği idi. Bu nedenle, Devrimci Gençlik Dergisi'nde yazılan yazılardan okuduklarımdan anlayabildiklerim ve Devrimci Gençlik Dergisi'ni savunan arkadaşlarımın anlattıkları bana daha sıcak geliyordu; soyut, değil, somut, günlük yaşamımıza dair şeylerden bahsediyorlardı. Yapılması gerekenlere dair önerilerde bulunuyorlar ve yol gösteriyorlardı. Haliyle, okulumuzdaki anti-faşist mücadelede omuz omuza mücadele ettiğim geri cepheci diğer arkadaşlarımın “Devrimci Gençlik, geçmişi savunmuyor” eleştirilerinin benim kendimi Devrimci Gençlik'ci olarak tanımlamam ve dergide yazılanları savunmam noktasındaki etkisi sıfırdı. Biz, Devrimci Gençlik'çiler, yazılanları yaşama geçirmeye çalışıyor ve yaşama geçirdiklerimizi de savunuyorduk; bana göre, bu, hem devrimcilik hem de Mahir'i savunmaktı. Benim açımdan, olay, bu kadar basit idi.
1975-76 kışından söz ediyoruz; Devrimci Gençlik Dergisi'ni kimlerin çıkardığını, çıkaranlar içerisinde adı/sanı bilinen ve benim abi ve abla dediğim o DEV-GENÇLİLER'den kimlerin bulunduğunu bilmiyordum. Okuduklarımdan anladığım kadarıyla AYÖD (Ankara Yüksek Öğrenim Derneği), İYÖD (İstanbul Yüksek Öğrenim Derneği) ve EYÖD (Erzurum Yüksek Öğrenim Derneği) yönetimleri Devrimci Gençlik Dergisi çizgisini savunuyorlardı. Ortalıkta, bir muhalefet sözü dolaşıyordu ve bununla Halkın Kurtuluşu grubu kastediliyordu. İyi de, İzmir'de, Halkın Kurtuluşçuları, üniversite öğrenci kesiminde tartışılmaz bir üstünlüğe sahiptiler; bu durumda, onlar değil, olsa olsa biz muhalefet olarak anılabilirdik. Peki, neden onlara muhalefet deniyordu? Bilmiyordum. (2)
Aramızdaki konuşmalarda, bazen, Niğde'de yatan ve geri cephe içerisinde olduğu söylenen Ertuğrul Kürkçü'nün adı geçiyordu ya da o günden bugüne benim aklımda kalan onun adıdır; söylenenlere göre, Ertuğrul Kürkçü, kendisinin hangi grup içerisinde yer aldığına dair tavrını net olarak belirlememişti, ama, KSD'ye (Kurtuluş Sosyalist Dergi) yakın duruyordu.
O günlerde, savunmaya çalıştığım Devrimci Gençlik Dergisi'ni çıkaranların arasında, adı sanı duyulmuş bir DEV-GENÇLİ abinin ve/veya ablanın olmasının benim ve bizim konumumuzu daha kolay savunulabilir hale getireceğini, hiç düşünmedim, diyemem.
Ama, yoktu işte! (3)
(Devam edecek)
08.01.2022/Datça/Mehmet Erdal
1- İnciraltı Yurdunda kaldığım günlerde, bazı günler, sabahleyin uyandığımızda, kapıların altından atılmış bildiriler bulurduk. THKP-C/Eylem Birliği imzalı teksirle basılmış bu bildirilerde, o gece ya da bir-iki gece öncesinde İzmir'in farklı yerlerinde bombalanmış ya da silahlı saldırılar düzenlenmiş yerlerin adları yazılı olurdu. Aynı bildirilerin, Bornova Kampüsü içindeki yurtların odalarının kapı altlarından da atıldığını duyardık.
Yazılı bir kanıt gösterememem ama kanımca bu arkadaşlar bu yaptıkları eylemlerin “silahlı propaganda” olduğunu düşünüyorlar ve bizi, bu eylemlerinden haberdar ediyorlardı.
Peki, bu arkadaşların, bu eylemleri gerçekleştirdikleri mahallelerde, iş yerlerinde... herhangi bir örgütlenmeleri var mıydı? Hayır!
THKP-C/Eylem Birliği'nden arkadaşların, bugün, İzmir'e dair anlatabilecekleri herhangi bir öyküleri yoktur.
2- Halkın Kurtuluşçularına “muhalefet” denilmesinin nedeninin, AYÖD seçimlerinden dolayı olduğunu, nice zaman sonra öğrendim.
3- Derginin İzmir dağıtımını üstlenen abinin ve belki başka bazı arkadaşların da, o günlerde, Devrimci Gençlik Dergisi'ni çıkaranların içerisinde Nasuh Mitap, Oğuzhan Müftüoğlu, Ali Başpınar... gibi bir biçimde DEV-GENÇ içerisinde yer almış abilerin olduğunu bilmediklerini, iddia edemem. Ben, bu isimlerin ve hatta başka isimlerin de Devrimci Gençlik Dergisi'ni çıkaranlar içerisinde olduğunu, epey bir süre sonra öğrendim. Dahası, Devrimci Gençlik Dergisi çıkmadan önceki süreçte, Ankara'da, “geri cepheciler” içinde bir çok tartışmanın olduğunu, bu tartışmalar sürecinde bazı arkadaşlarımızın, kendilerini “Nasuhçu” olarak tanımladıklarını, yıllar ve yıllar sonra, kısmen Nasuh abinin cenazesinde yapılan konuşmalardan, ayrıntılı olarak ise “Tarihle Söyleşiler 1,2,3” te anlatılanlardan öğrendim.
Ankara dışından bir yerden mücadeleye katılmış olmamın sonucu olsa gerek, Devrimci Gençlik çevresi içerisine, doğrudan “Devrimci Gençlikçi” olarak katıldım ve sonrasında, Devrimci Yolcu oldum.
YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-6: AĞABEYLER VE ABLALAR (3)
Devrimci Gençlik Dergisi'nin İzmir'de dağıtım sorumluluğunu üstlenen abinin de o DEV-GENÇLİLER'den olduğu söyleniyordu, ama o, benim adını sanını önceden duyduğum ve karşılaştığımda heyecanlanacağımı düşündüğüm kişilerden değildi.
Adını ve sanını duyduklarımın sağ kalanlarının (Niğde Cezaevinde ve cezaevi dışında olanların) neredeyse tamamının (1) mahkeme aşamasında ya da Niğde Cezaevi'nde o güne kadar savundukları görüşleri ve gerçekleştirdikleri eylemleri yanlış bulup başka başka yönlere doğru yürüdüklerini; birbirlerini “sosyal faşist”/Maocu Bozkurt”, geçmişlerini ve o geçmişi doğru bulduğunu söyleyenleri “goşist”, “küçük burjuva maceracıları”... olarak nitelemeye başladıklarını öğrenmek ise çok moral bozucuydu; bu durum, o yaşta, benim kabul edebileceğim ve sindirebileceğim bir şey değildi. (2)
İlk başlarda, yürütülen anti-faşist mücadeleye, (fakülte öğrencisi olmam nedeniyle) okuduğum okulu odağına alarak katılan ve haliyle devrimci mücadeleye, doğal olarak, bu çerçevede bakan benim için, özellikle TİP-TKP çizgisine kayan ağabeyler ve ablalar, bitik insanlardı; çünkü, TİP-TKP çizgisini savunduğunu söyleyen öğrenci arkadaşlar için günlük yaşamda anti-faşist mücadele diye bir dert yoktu. Onlara göre, onlar öğrenciydiler ve her koşulda okullarını bitirmekle yükümlüydüler. Haliyle, bir dönem DEV-GENÇLİ olan birisi, şimdi, bu gençlerin mensubu olduğu TİP-TKP çizgisinde yer almayı yeğliyor ise, bu, “benden bu kadar” demekti.
Diğer KSD (Kurtuluş Sosyalist Dergi), Halkın Kutuluşu, Halkın Yolu... gibi dergi çevreleri anti-faşist mücadelede yer aldıkları için, bu dergileri çıkaran ve haliyle bir biçimde bu çevreleri örgütleyen ağabeyler ve ablalar ise, TİP-TKP çizgisine yönelenlere göre daha sıcak baktığım kişilerdi; elbette, bu, bunların da yanlış yaptıklarını düşünmeme ve bu düşüncemi farklı düzlemlerde dile getirmeme mani değildi.
Kişisel olarak ya da siyaseten şimdi farklı yönelimler içerisine girenlere ve yazıp çizdiklerine dair hiç düşünmedim ve kimseyle tartışmadım, durumlarının ve yazıp çizdiklerinin benim üzerimde negatif etkisi hiç olmadı, diyemem; ama, bunlar, tümüne "tu kaka” dememe ya da bunlar bir şey biliyor ki şimdi böyle davranıyorlar, diyerek, okulumda ve yaşadığım mahallelerde yürütülen anti-faşist mücadele içerisinde yer almam noktasında ikirciklenmeme ve dahası geri durmama neden olmadı; bence, bu ağabeyler ve ablalar, şu veya bu nedenle, şimdi yanlış yolda yürüyorlardı; ama onlar, yakın geçmişte, mevcut sisteme ve soldaki statükoya (TİP/BEHİCE BORAN, MEHMET ALİ AYBAR, MİHRİ BELLİ dönemi) isyan ederek, bir dönemi büyük ölçüde kapatan ve bize yürünecek yolu gösteren önder kişilerdi. (3)
İşte, bu ağabeylerin ve ablaların büyük çoğunluğunun yaptıkları tercihler ve kendi geçmişlerine yönelttikleri eleştiriler (!) nedeniyle oluşan o caydırıcı/yıldırıcı havaya rağmen yürüdüğümüz yolda yürüttüğümüz anti-faşist mücadele, bize özgüven duygusunu verdi; bu özgüven duygusu ile 20'li yaşlarda, çok kısa bir süre içerisinde, Türkiye'nin en kitlesel sol siyasal hareketini, Devrimci Yolu yarattık. (12 Eylül Askeri Faşist Cuntasının lideri Kenan Evren, “Biz gelmeseydik, Fatsa'dakiler gelecekti” derken, bu gerçeği itiraf ediyordu.)
Bir başka deyişle, 20'li yaşlardaki biz gençler, 12 Mart yenilgisi koşullarında o güne kadar savundukları görüşleri terk eden ve pratiklerini reddeden ağabeylere ve ablalara karşı, terk ettikleri görüşleri ve reddettikleri pratikleri savunmuş; mücadelenin, onların başlattıkları ve uğruna pek çok arkadaşlarının ölüme gittiği yolda yürütülmesi gerektiğini söylemiş ve aynı yolda yürümeye devam etmiştik.
Bugünden geriye baktığımda, eğer o ağabeyler ve ablalar, bazı arkadaşlarının uğruna ölüme gittiği o görüşleri savunmaktan vazgeçmese, birbirlerine düşmese, birbirlerini karalamaya başlamasa ve birbirlerini eleştirerek yollarına devam etse ya da biz gençler, o günkü duruşumuzu göstermesek ve dişe diş bir anti-faşist mücadele yürütmesek, acaba ülkemizin tarihi nasıl bir seyir izlerdi, diye, kendi kendime sorar dururum...
15.02.2022/Datça/Mehmet Erdal
1- O günlerdeki bilgilenmem çerçevesinde bu “neredeyse tamamının” ifadesini kullanıyorum; sonraki süreçte, yurtiçinde ya da yurt dışında olup da mensubu olduğu örgütün (THKP-C, THKO ve TKP-ML/TİKKO) görüşlerini savunmaya ve bir biçimde pratiğe dökmeye çalışan pek çok devrimcinin olduğunu duymuşumdur.
2- Bu tür bir tartışmanın, tartışmayı yürüten sol, sosyalist, devrimci, demokrat, yurtsever vb. (kendilerini her nasıl nitelendiriyorlarsa) kişi, grup, çevre, parti vb. sempati ile bakan kesimlerde pozitif bir etkiden daha çok negatif bir etki yarattığını, bir başka deyişle, değiştirilmesi için mücadele ettiğimiz düzenin sahiplerinin bu tartışmaları yürütenlere karşı yönelttikleri suçlamalara bir biçimde 'sol'dan destek verme anlamına geldiğini, düşünmüşümdür; hala aynı görüşteyim.
3- 2008 yılı Yaz'ında bir gün, Cumartesi akşamı idi, telefonum çaldı; arayan, Öğrenci Kolektifinden olduğunu, Sine-Sen'den adını verdiği bir kişinin benim adımı verdiğini, Datça'da Ilıca Camping'de kamp kurduklarını, bir süre Datça'da olacaklarını, 12 Mart döneminden kalan Necmi Demir, Necati Sağır, İlkay Demir... gibi eski DEV-GENÇLİLER ile buluşup sohbet etmek istediklerini, söyledi. Tamam, dedim, yarın Palamutbükü'nde pazar yerinde tezgah açacağımı, eğer Palamutbükü'ne gelirler ise kendilerini adını verdikleri kişilerden orada kim olursa onlarla buluşturacağımı, söyledim.
1991 yılı 1 Ağustos'unda tahliye olduktan sonra, bir anlamda, zorunluluktan tercih ettiğim işim (seyyar esnaf/pazarcılık) nedeniyle sol kesimdeki ayrışmaların ayrıntısını bilmekten uzaktım; haliyle, telefon görüşmesi bitince, İzmir'de her daim görüştüğüm ve beni doğru bilgilendirdiğine inandığım bir arkadaşımı aradım ve bu gençlerin kimler olduğunu, sordum. Anlattı. Yani, dedim, kısacası, bu çocuklar, bizim çocuklarımız mı? Evet, dedi. İçim rahatlamıştı; yanlış bir iş yapmıyordum.
Ertesi günü öğleye doğru, bir kaç genç gelip, beni buldular ve buluşmak istedikleri eski DEV-GENÇLİLER'in her Pazar günü gelip takıldıkları Nostalji'ye (restoran, cafe) doğru yürüdük. Gerçekten, Nostalji'ye vardığımızda, Nostalji'nin önünde, sahil kıyısında, bir masanın çevresinde İlkay Alptekin Demir ve bazı arkadaşları oturuyorlardı. Yanlarına vardık. Tanıştılar. Kısa bir sohbet yapıldı. Dertlerini anlattılar: Öğrenci Kolektifinden gençler, İlkay ablayı ve gelebilecek arkadaşlarını Ilıca Camping'e davet ediyorlardı. Orada, başka bazı arkadaşlarıyla birlikte kendileriyle sohbet etmek ve çekim yapmak istiyorlardı. Davet kabul edildi. Bir ya da iki gün sonra, öğle sonu, Ilıca Camping'de buluşuldu. Bir masa etrafında, İlkay Demir, Necati Sağır, Kamil Arslantürk, şu an Datça HDP İlçe Örgütünde yer alan KSD kökenli yaşıtım bir kadın arkadaşın da bulunduğu bir ortamda sohbet edildi. Kayda alınan o sohbet sırasında da söyledim: Bence, bu “ağabeyler” ve “ablalar”, nesnel olarak, bize yol göstermiş, bir döneme damga vurmuş ve haliyle, tarihte yerlerini almış kişilerdi. Her daim, saygıyı hak ediyorlardı!
YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-7: “ANKARA YAZAR, İSTANBUL YAPAR, İZMİR BAKAR” MIYDI? (1)
12 Mart yenilgisi sonrası koşullarda rotayı sağa çeviren ve kendi geçmişlerini goşizm, küçük burjuva maceracılığı vb. olarak adlandıran ağabeylerin ve ablaların yol açtığı caydırıcı ve yıldırıcı havaya karşın Mahirlerin, Denizlerin ve İbrahimlerin yolundan gitmek isteyen (İzmir'deki) Devrimci Gençlikçilerin üzerindeki mahalle baskısı, 'sol'dan, “geçmişin çizgisini savunuyoruz” iddiasındaki DK'lı (Devrimci Kurtuluş/THKP-C-Eylem Birliği) arkadaşlardan geliyordu; ama, etkisi, 5. bölümde de yazmıştım, sıfırdı.
Biz, okullarımızda, Örn: İTBF'de (İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi), GHİYO'da (Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu) 1975-76 Öğretim yılında, var olan sorunlarımızın çözümünde ve özellikle İTBF'de yoğunlaşan anti-faşist mücadelede her daim sahadaydık; öyle bir görünüp bir yok olan ya da varmış gibi görünüp rol kesenlerden de değildik. DK'lı, HK'li, TDY'li, DDKD'li arkadaşlar ile birlikte, gündüz ya da gece bölümünde, birlikteydik ve birlikte hareket ediyorduk.
Okulumuzdaki mücadele esas alındığında, dışarıdan bir gözle bakıldığında biz DK'lı, HK'li, TDY'li, DDKD'li, Devrimci Gençlikçi değildik; var olan sorunlarının çözümüne çalışan ve okullarını faşistlere terk etmek istemeyen sol, sosyalist, devrimci... gençlerdik. Elbette, yürütülen anti-faşist mücadelenin uzağında durmaya çalışan SGB/GSB, İGD ve Halkın Sesi/Doğu Perinçekçi gençlerden ise farklıydık (*)
Okul ve yurt (İnciraltı, Bornova) içerisinde kalındığı sürece, fark, lafta (kendini anlatımda ya da tartışmalardaki söylemde)- giyimde-arkadaşlık gruplarında-hal ve hareketlerdeydi; buralardaki ayrım noktalarını da ancak içeriden bakan bir göz görebilirdi.
Siyasal anlamdaki ayrılık, okul/yurt dışı alanlara adım atmaya başladığımız andan itibaren somut olarak görünür hale gelmeye başladı.
1976 yazında, İnciraltı Öğrenci Yurdundaki (Ali Alfatlı'nın “Tarihle Söyleşiler-1”de ve benim de bir çok kez değindiğim) teorik eğitim çalışmasını gündüzleri yaparken, geceleri de afişlemeye çıkıyor ya da hep anımsarım ve anımsadıkça da gülümserim, Halkapınar'da bulunan bir tekstil fabrikasında başlayan grev için fabrika önüne gidiyorduk. Gece boyu uykusuz bir şekilde bulunduğumuz grev yerinde, Örn: Halkın Kurtuluşçusu arkadaşlar tanıdıkları işçiler ile oturarak ya da volta atar gibi yol boyunca gidip gelerek sohbet ederken, ben, tabiri caizse, ne yapacağını bilemeyen şaşkın ördek gibi bir kenarda oturuyor ve mel mel bakınıp duruyordum; benim gibi orada bulunan diğer arkadaşlarımın da benden pek farkları yoktu.
1976-1977 Öğretim yılı başında, Aydın Önlisanstan oldukça kalabalık bir öğrenci grubunun İTBF'ye gelmesi, hem İTBF hem de bizim için bir dönüm noktası oldu.
Aydın Önlisans'tan gelen bu öğrenci arkadaşların büyük çoğunluğu devrimciydi, bu devrimcilerin büyük çoğunluğu da, ki İsmail Şahin (**) bu arkadaşların içindeydi, Devrimci Gençlikçiydi. (***)
Biz, o kış, Aydın Önlisans'tan gelen bu arkadaşların yarattığı pozitif havanın da etkisiyle, Devrimci Gençlik Dergisi'nin yazdığı çerçevede, anti-faşist mücadelenin ön saflarında yer almak için mahallelere yönelmeye başladık.
Narlıdere, Balçova, Hatay, Yeşilyurt, Karabağlar, Buca, Şirinyer, Gültepe, Ferahlı, Ballıkuyu, Yeşildere, Altındağ ... (Karşıyaka tarafını çok bilemiyorum, ama sanırım 1976-1977 kışında o bölgede ciddi bir çalışma yapmaya başladığımız bir mahalle henüz yoktu) Gidip mahalle çalışması yapmaya, bu çerçevede, oralarda yaşayan arkadaşlarımız (ki sayıları ikiyi, üçü geçmiyordu) ile birlikte örgütlenmeye ve bazılarında da mahalle dernekleri kurmaya başladığımız yerlerdi.
Bizden bir adım önde ya da bir adım geride, ama aynı dönemde, HK'nin (Balçova, Karşıyaka, Çamdibi), HY'nun (Gürçeşme), Partizan'ın (Mehtap), İGD'nin (Karabağlar/Aydın Mahallesi-Çamlık), Halkın Sesi'nin (Şirinyer) ve KSD'nin de (Kahramanlar) bazı mahallelerde mahalle örgütlenmeleri ve çalışmaları vardı.
Okulları boşaltmadan mahalle çalışmalarına yöneldiğimiz andan itibaren DK'lı arkadaşlardan çok belirgin bir biçimde ayrışmaya başladık; bu ayırım, öğrenci kesiminde, gözle görülür hale geldi. Bizim, kendimize ve grubumuza olan özgüven duygumuz artmaya, psikolojik üstünlüğü ele geçirmeye ve Mahir'in Doğu Perinçek ve avanesine yönelttiği “Campüs Maocuları” eleştirisinden esinlenerek, İnciraltı ve Bornova Öğrenci Yurtlarını kendilerine mekan edinen DK'lı ve benzer konumdaki sol, sosyalist, devrimci... arkadaşlara yönelik olarak, “Campüs devrimcileri” sıfatını kullanmaya başladık. (****)
Mahalle çalışmalarını, kurduğumuz derneklere gidip gelmenin ötesine taşımaya, anti-faşist mücadeleyi ise aktif bir anti-faşist mücadele çizgisinde yürütmeye çalıştık; böylece, mahalle çalışması yapan diğer sol siyasi yapılardan da ayrışmaya başladık.
Bu süreç, İzmir'de, bizi biz yapan, yani bugünden geriye bakıldığında Devrimci Gençlikçi-Devrimci Yolcu denildiğinde ne anlaşılıyorsa, işte o profili oluşturmaya başlayan, süreçti. (*****)
1 Mayıs 1977'den bir ya da iki gün önce, Devrimci Yol Dergisi, İzmir'de elimize bu süreçte ulaştı ve biz (çok azımız İstanbul Taksim'deki mitinge gitmişti), 1 Mayıs 1977 günü Nazilli'deki mitinge bu haleti ruhiye ile katıldık.
(Devam edecek)
22.01.2022/Datça/Mehmet Erdal
(*) Doğruya doğru, biz Devrimci Gençlikçiler onlara “Maocu Bozkurt”, “Sosyal faşist” falan demiyorduk ama onlara karşı çok sıcak duygular da beslemiyorduk; hani kalp kalbe karşıdır derler ya, onlar da bize karşı aynı duyguları beslediklerini fırsat buldukça somut olarak gösteriyorlardı.
(**) İsmail Şahin'i ilk kez, 1974-75 kışında Erzurum'da okurken, bir gün, Dadaş Sineması'nın bulunduğu pasajda o kış açılan küçük bir kitabevinde tanımıştım; Sivas Divriği'den kitap almak için geldiğini, söylemişti. Sonrasında, İzmir'de karşılaştık ve Karabağlar'daki bir yaralama sonrası aranır durumuna düşüp Adana bölgesine gönderilinceye kadar da yol arkadaşlığı yapmıştık. İsmail, Aydın Ön Lisans'ta iken arkadaşlarının Devrimci Gençlikçi olmasında büyük rol oynayan bir kişiydi. Kalın ve tok bir sese sahip, sosyal ilişkileri çok gelişkin, yürürken hafif kamburumsu görünen, ileri derecede gözlük kullanan, mangal gibi bir yüreği olan, çok cana yakın ve karşılaştığı kişiye güven duygusu veren bir arkadaşımızdı; birlikte olduğu arkadaşlarından birisi, bir gün sohbet ederken, bana, o, demişti, bizim CHE GUEVERAMIZDIR.
(***) Bu arkadaşlar, İTBF'ye geldikten sonra, hem İTBF'de hem de İTBF dışındaki alanlarda yürütülen anti-faşist mücadele içerisinde karşılıksız ve sınırsız özveride bulunan birer sıra neferi oldular; ölen ya da bugün Sivas'tan Mersin'e, Hatay'dan İzmir'e kadar ülkenin pek çok yerinde yaşamaya devam eden bu arkadaşları, tarihe not olarak düşüyorum.
(****) Solun o dönemdeki öznel durumu nedeniyle olsa gerekir, o yıllarda masa başı devrimcisi tanımı ya hiç kullanılmıyordu ya da bugünkü kadar çok kullanılmadığından olsa gerekir, ben anımsamıyorum; bugün, masa başı devrimciliği moda ve revaçta. Bu sıfatı hak edenler, ki bir kısmı yakın geçmişte farklı siyasi yapılanmalarda yer almış, mücadele etmiş, şu veya bu ölçüde fatura ödemiş ve bugün yaşamlarını sürdürdükleri yerlerde (yurt içinde, yurt dışında) şu veya bu nedenle şimdiki konumlarını yeğlemiş yaşlı başlı kadın ve erkek eski arkadaşlarımızdır, fırsatını bulmaya görsünler, eksik ya da fazla, günlük yaşama dair somut olarak bir şeyler yapmaya çalışanlara karşı bildikleri ezberler çerçevesinde döktürüyorlar da döktürüyorlar; bazen, kendi kendime “Bunu yazan gerçekten bu arkadaş mı? Yoksa onun hesabını ele geçiren bir trol mü?” diye sormuyorum, diyemem; doğruya doğru. Hiç şüphesiz şu an yürüdükleri çizgide yürümeye devam edip etmeyeceklerine kendileri karar vereceklerdir ama bu arkadaşların, bu paylaşımları, bulundukları yer ya da konum ola ki bir gün birileri tarafından sorgulanır korkusuyla ön almak amacıyla yaptıklarının bilindiğini ve sabah akşam her fırsatta açtıkları bu yaylım ateşinin hiç bir işe yaramadığını, bilmeleri gerekiyor.
(*****) Her dönem, kendi devrimci profilini oluşturur, diye düşünüyorum.
1965 sonrasının devrimci profili, var olan düzene ve soldaki statükoya isyan bayrağını çeken, “GO HOME YANKEE” sloganları eşliğinde 6. Filo askerlerini denize döken, 15-16 Haziran işçi direnişinde ve fabrika grevlerinde, işgallerinde yer alan, Torbalı'da, Söke'de, Tire'de... yoksul köylülerin toprak işgallerini destekleyen, ZAP suyu üzerine “DEVRİM KÖPRÜSÜ” inşa eden, Karadeniz'de fındık üreticilerinin yanında yürüyen...dir.
1975 sonrasının devrimci profili, bulunduğu her yerde dişe diş anti-faşist mücadele yürüten, ODTÜ-ÖTK'yı, YERALTI MADEN İŞ'i, HEKİMHAN'ı, FATSA'yı, İzmir TARİŞ, ÇİĞLİ ve GÜLTEPE'yi, UŞAK BÜYÜK KAYALI'yı, HANYERİ'ni... yaratandır, Direniş Komiteleri önerisini formüle edendir.
Peki, bugünün devrimci profili nedir? Bu profil, önümüzdeki süreçte yürütülecek olan mücadele içerisinde somut olarak tanımlanacak ve bunun nasıl bir profil olduğunu da ancak gelecek kuşaklar tarihe not olarak düşeceklerdir.
YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-8: “ANKARA YAZAR, İSTANBUL YAPAR, İZMİR BAKAR” MIYDI? (2)
O yaz, 1977 yazı, öncesinde “DGDF (Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu) içinde tartışmalar var” biçiminde kulağımıza zaman zaman gelen duyumların ötesinde, bu kez, “İstanbul, dergiyi (Devrimci Yol'u) dağıtmıyormuş/askıya almış” ve “Devrimci Yol'da ayrılık varmış” vb. duyumlar almaya başlamıştık.
İnanın, problemin ne olduğuna dair bir bilgim olduğunu ve bu duyumlardan sonra, “hadi canım sen de, ayrılanlar saçma sapan şeyler savunuyor; ben yerimde kalıyorum” dediğimi, söyleyemem. Şaşkındım, O yıllarda, iletişim, bugünkü gibi değil elbette, hani, bir şey duyduğumuzda, açıp telefonu, alo, bu işin aslı astarı nedir, diye soralım ve doğru ya da yanlış, bir bilgi edinelim. Doğal olarak, biz, birbirimize soruyoruz ne olup bittiğini ya da çok doğal olarak abiye. Yine, inanın, yeterli bir bilgi edindiğimi(zi) ya da ayrılığın neden kaynaklandığını öğrendiğimi(zi) söyleyemem.
Bir gün, zaman zaman İzmir'e gelip giden Ali (Alfatlı) abimiz beni çağırdı ve İstanbul'dan, ayrılanlardan birisinin İzmir'e geleceğini ve onunla Karşıyaka TÖB-DER'de tartışma yapılacağını, söyledi; bu toplantıda, bizi/Devrimci Yolu savunmamı istedi. İyi de, ayrılığa dair ben bir şey bilmiyordum ki; gelen arkadaş ile nasıl tartışacaktım? Elinde bir kitap vardı; okumuş ve bazı yerlerini çizmiş. Hani şu, Devrimci Sol'un, ayrılık sonrası yazdığı kitap. (Adı aklımda değil, ama “tasfiyecilik” diye bir kelimenin, kitabın kapağında yazılı olduğunu, anımsıyorum.) Kitabın sayfalarını karıştırmaya ve anlatmaya başladı; şurada şunu söylüyorlar, burada bunu yazıyorlar, bunlar yanlış falan, filan...
Neyse, Karşıyaka TÖB-DER'e gittim; Ali abi de yanımda. Oturduk. Tam karşımızda, İstanbul'dan gelen arkadaş; Celalettin Can olduğunu ve ayrılıkta başı çekenlerin içerisinde yer aldığını bilmiyordum. İlk önce ya o ya da ben konuştum. Konuşmam yeterli olmamış olmalı ki, Ali abi de konuştu.
Tartışmanın sonuna doğru, Çınarlı Meslek Lisesinden çok genç bir arkadaş, el kaldırdı, söz verdim; saf saf, ayrılığa karşı olduğunu söyleyecek, sanıyorum. Ama hayır, bizim pasif olduğumuzu vb. söyleyerek, kendisinin Devrimci Sol'da yer alacağını, söyledi. Hiç beklemiyordum; İDOD'un (İzmir Demokratik/Devrimci Orta Öğrenin Derneği) belkemiğini oluşturan okullardan birisi olan Çınarlı Meslek Lisesi'nden ve üstelik o okuldan öğrenci arkadaşların bir kısmının yatıp kalktığı Gündoğdu Öğrenci Yurdu'ndan genç bir arkadaşımızdı. (*) Çok sempatik, çok içten, çok kararlı, çok çalışkan, öğrenmeye çok meraklı... başka nasıl anlatabilirim bilemiyorum, işte öyle pırıl pırıl bir kardeşimiz, işte o, böyle konuşunca, içimden bir şeylerin akıp gittiğini hissettim, ne diyeceğimi şaşırdım, tamam Gökhan, dedim, sağlık olsun.
Gökhan (Mahmut Gökhan Özocak), İzmir'de, bizden ayrılıp Devrimci Sol saflarında yer alacağını söyleyen ilk arkadaşlardan birisiydi.(**)
Bu toplantıdan sonra, Bornova Campüsü içindeki Küçük Amfi'de de bir toplantı yapıldı; sonra herkes yoluna gitti.
Bu arkadaşlarımızın dışında, daha sonraları, bir kaç kişi daha kendisini Devrimci Solcu olarak ilan etti; ama ayrılık sonrası İstanbul'da, Tekirdağ'da, Bursa'da, Konya'da olduğu gibi yekun tutan ve İzmir'deki örgütlü mücadelemize ciddi zarar verebilecek kitlesel bir ayrılık yaşanmadı; Devrimci Sol, İzmir'de, asla kitleselleşemedi.
Devrimci Yol-Devrimci Sol ayrılığında, İzmir'de, 5-10 kişinin dışında ana gövdenin Devrimci Yol'da kalması, Devrimci Gençlik döneminde İstanbul'daki arkadaşlarca dillere pelesenk edilen “Ankara yazar, İstanbul yapar, İzmir bakar” tekerlemesinin, en azından “İzmir bakar” bölümünün doğru olmadığının kanıtı oldu.
Ayrılığın yaşandığı ve İzmir'e de yansıdığı 1977 yazı öncesi dönemde, biz, üniversitelerde, orta öğrenimde, mahallelerde elbette çok ideal bir noktada değildik ama anti-faşist mücadelede yapılması gerektiğine inandığımız her şeyi de yapıyorduk. İlk başlarda, İzmir dışında, özellikle İstanbul, Ankara ve başka bazı yerlerde olup biten, haliyle ulusal basında haber de olan bazı gelişmelerin sonucu bizde oluşan psikolojik baskılanma nedeniyle hiç bir şey yapılmadı, diyemem, ama biz, başkalarına özenerek ya da onlarla yarışırcasına saçma sapan işlere asla soyunmadık; ne yapılması gerekiyorsa, onu yaptık.
Biz, Devrimci Solcu arkadaşların, ülke genelinde yürütülen anti-faşist mücadeleye dair konuştuklarında “yapılmıyor; yapılmalı” dedikleri her şeyin İzmir'de yapıldığını ve bundan ötesinin fantastik kaçacağını düşünüyorduk. Bizim farkımız, yetiştirilme tarzımızdan olabilir, belki de şuydu; biz yapılması gerekenleri yapıyor ve asla bunların reklamını yapmaya yönelmiyorduk. Biz, yaptıklarımızı reklam olsun diye değil, mücadelenin başarıya ulaşması için gerekli olduğunu düşündüğümüz için yapıyorduk; mahalleli ve yürütülen mücadele içinde yer alan arkadaşlarımız, bu gerçeğin farkındaydı. Haa hem mücadelenin kıyısında köşesinde kalmayı yeğleyip hem de her şeyden haberdar olmayı düşünenler var idi ise, ki vardı (bu tip arkadaşlar her daim de var olacaklardır), ya da fantastik eylem yapılmasını hayal edenler var idi ise, ki onlardan da vardı (her daim de olacaktır), onlar için yapabileceğimiz herhangi bir şey yoktu.
Salih Kukuş
Bu nedenlerle, Devrimci Gençlik-Devrimci Yol'u pasiflikle eleştirerek ayrılan ve daha sol'da bir çizgi izleyen Devrimci Solcu arkadaşlar, İzmir'e geldiklerinde, tabiri caizse, umduklarını bulamadılar; Bugün hayatta olmayan arkadaşlarımızdan Selim Martin, İsmail Şahin, Ahmet Özdil, mahallelerden (Gültepe'den) Salih Kukuş, Mustafa Keskin, (Karabağlar'dan) Sezer Filiz (namı diğer “Hortuna”), Mustafa Olpak(***), (Şirinyer'den) marketçilik yapan İlkin ..., (Yeşilyurt'tan) İlyas Tuğlan ve bugün yaşamaya devam eden bizler, Devrimci Yol'da kaldık.
Her neyse, fazla uzatmayayım, ayrılıkta umduklarını bulamayan Devrimci Solcu arkadaşlar İzmir'e ağırlık vermeye başlamadan önce EGE DEV-GENÇ kuruldu ve bu ismi almayı düşünen Devrimci Solcu arkadaşlarımız BATI ANADOLU DEV-GENÇ adıyla kendi derneklerini kurmak zorunda kaldılar.
İzmir, çok değil, sonraki 2-3 yıl içinde Tariş, Çiğli ve Gültepe direnişlerine sahne oldu ve Devrimci Yolcular, bu direnişleri yaratan güçlerin çok önemli bir parçası olarak tarihte yerlerini aldılar.
29.01.2022/Datça/Mehmet Erdal
(*) Gündoğdu Öğrenci Yurdu, annesiz-babasız öksüz öğrencilerin yatıp kalktığı/barınmalarını sağladığı bir yurttu; şimdilerde, devlet, sosyal devlet olmasının gereği olan bu tür yurtları yapma ve bu çocuklarımızı bu yurtlarda bakıp büyütme ve yetiştirme görevini büyük ölçüde tarikatlara ve cemaatlere devretmiş durumdadır.
(**) Ayrılan arkadaşların, 3'ü öğretmen olmak üzere 5 kişi olduğunu, bunların 2'sinin kadın ve 3'nün erkek, erkeklerden 2'sinin Elazığlı (Dursun Karataş'ın memleketi) olduğunu anımsıyorum. Bir arkadaşım, Gökhan'ın ölümünden söz edilen bir kaynakta 7 kişi olduğunun yazıldığını, kendi bilgisi çerçevesinde bu 7 kişinin 3'nün Çınarlı Endüstri Meslek Lisesinden olduğu bilgisini, iletti; olabilir.
Gökhan, 2001 yılındaki ölüm orucunda öldü; Marmaris taraflarında pazarcılık yapıyordum ve duyduğumda kahroldum. 1981 sonbaharında, Denizli T Tipi Kapalı Cezaevinde iken, böyle yaşamaktansa ölmek yeğdir, noktasına gelen ve müşahede bölümünün alt katında arkadaşlarıyla birlikte, eee yeter, deyip, yemenin yanı sıra su içmeyi de kesen ve ne olacaksa olsun, diyen birisi olarak, insanın, içinde yaşadığı koşullarda, bazen ölmeye yatabileceğini bir olasılık olarak gören birisiyim; ama, ölüm orucu üzerinden bir mücadele (!) örgütlemeye çalışmanın da saçma sapan bir düşünce olduğunu, düşünüyorum.
Mustafa Olpak
(***) Mustafa Olpak, namı diğer Arap Mustafa: Karabağlar'da, çalıştırdığı tost arabasının başındayken faşistler tarafından kurşunlanıp yaralandıktan bir süre sonra, önce TEP'e, sonra TSİP'e ve daha sonra da örgütsüz-bağımsız olmaya doğru evrildi; yıllar sonra “Afrikalılar Kültür ve Dayanışma Derneğini" kurduğunu, etnik kökeni üzerine kitaplar yazdığını, 2016 yılında da öldüğünü öğrendim. Huzur içinde yatsın. (Bknz:Google)
YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-9: EGE İZMİR'E, İZMİR ANKARA'YA BAKAR (1)
1975-76 kışında, 20 yaşında, kendimi Devrimci Gençlikçi olarak tanımlamaya başladığımda sorulduğunda ya da sol içi tartışmalarda bulunduğum konumu tanımlarken, daha çok, neye karşı ya da neye taraf olduğumu söylüyordum; Sovyetler Birliği, ne 'sosyal emperyalist'tir' ne de sosyalisttir, 12 Mart'ta yenilenler ve ölenler maceracı değil, bize yürünecek yolu gösteren ağabeyler ve ablalardır, Okullarımızı faşistlere terk etmemeli ve direnmeliyiz... gibi.
İdeolojik ve teorik bilgi birikimim, bundan ötesi bir söylem için yeterli değildi.
O kış, sol içi tartışmalar, asıl olarak, üniversitede ve öğrenci yurtlarında ezici üstünlüğe sahip olan Halkın Kurtuluşçusu arkadaşlar ile yapılıyordu; bu tartışmalarda, bazen, ayrım çizgilerimizin çok net olmadığı Devrimci Kurtuluşçu arkadaşlar ile birlikte aynı tarafta yer alıyorduk.
Mekan olarak çok uygun olduğu için İnciraltı Öğrenci Yurdunda ve bazen de Halkın Kurtuluşçusu arkadaşların kurdukları YDGD (Yurtsever Devrimci Gençlik Derneği) ve İZOD'un (İzmir Orta Öğrenim Derneği) bulunduğu İkiçeşmelik'teki binada gerçekleşen bu tartışmaların ana konuları, 12 Mart yenilgisi ve Sovyetler Birliği'nin nasıl tanımlanması gerektiği idi. Ben, bu tartışmalarda, uzun süre, taraftar izleyici olarak bulundum; doğruya doğru.
Hep anımsarım, ki bu yazıları okuyan o dönemden arkadaşlar var ise onlar da anımsarlar, Halkın Kurtuluşçusu bir arkadaş vardı, bizim “İZOD Mustafa” (İZOD Başkanı) olarak aramızda adlandırdığımız(*).
İkiçeşmelik'teki binada yapılan tartışmalarda Mustafa konuşmaya başlayınca, ben, içimden, yandık, derdim; şimdi, tartışma konusuyla ilgili (Halkın Kurtuluşundaki) yazıyı ya da Marksist klasiklerin hangisine atıfta bulunacak ise, o kitabın ilgili bölümünü, tastamam, ezberden okuyacak. Mustafa'nın konuşması, o kadar uzun sürerdi...
Daha önceki bir bölümde de yazmıştım; o kış, Devrimci Gençlikçiler olarak bizim sayımız, iki elin parmaklarıyla sayılacak kadar çok azdı. Dahası, birbirimizi yeni yeni tanıyorduk.
Bu öznel koşullarda, kafama/kafamıza takılan soruların yanıtlarını bulabilmenin en kolay yolu, çok doğal olarak, gidip abiye sormaktı; şahsen ben, öyle yapıyordum.
Alınan yanıtlar bazen yetersizdi bazen de tatminkardı ama yaşam, her yeni gün yeni soruları sorduruyor ve haliyle, her gün bu soruların da yanıtlarının verilmesi gerekiyordu.
Sorulan sorulara yanıt verebilir hale gelmenin en sağlam yolu, okumak ve öğrenmekti.
İyi de, alt yapısı (bilgi birikimi) oldukça zayıf olan birisi (benim) için Devrimci Gençlik Dergisindeki yazıları ya da Marksist klasikleri okumak kolaydı da anlamak o kadar kolay değildi; hele hele, günlük politik yaşamda karşılaşılan ve o yıllarda dillere pelesenk olan oportünizm, revizyonizm, anarşizm, goşizm, emperyalizm, sosyal emperyalizm, faşizm, sosyal faşistler... gibi kelimelerin ve kavramların anlamlarını öğrenmek, içinde yer aldığım grubun öyle iddia edildiği gibi küçük burjuva anarşisti, goşist vb. olup olmadığının ya da dışımızdakilerin tam olarak nasıl adlandırılabileceğinin vs. vs... yanıtlarını bulabilmek, böyle kendi kendine okuyarak hiç olası değildi.
Böylesi bir durumda iken, okulda yaşanan rutin kavgaların birisi nedeniyle tutuklandım ve ilk cezaevi günlerim başladı.
3 ay 10 gün süren o ilk cezaevi günlerimde, koğuşumuzda, benden önce ya da benden sonra tutuklanan pek çok sol siyasi tutuklu ile birlikte kaldım; GSB/Benç Sosyalistler Birliği, TKP/ML-Halkın Gücü, Halkın Birliği, Halkın Kurtuluşu, Halkın Yolu, TDY/Türkiye Devriminin Yolu, DDKD/Demokratik Devrimci Kültür Derneği, DK/Devrimci Kurtuluş, Halkın Sesi (PX baskını sanıkları)...
Orhan Bakır (**) gibi o yıllarda efsane olan bir devrimcinin de bulunduğu koğuşumuzda ideolojik seviyesi en düşük ve teorik bilgisi en az olan kişilerden birisi olduğumu söyleyebilirim.
Cezaevinden çıktıktan sonra, İnciraltı Yurdunda, daha önceki bir bölümde de sözü edilen ve bir aydan biraz fazla devam eden o eğitim çalışmaları başladı.
40-45 gün kadar süren ve 11/13 kişinin başlayıp 9 kişinin tamamladığı bu eğitim çalışması süresince, çalışmayı yaptıran Ali (Alfatlı) abiye aklımıza takılan soruları da soruyorduk ama asıl yaptığımız, bazı Marksist klasikleri okumak ve anlayabildiğimiz çerçevede tartışmaktı.
Yanılmıyorsam, bu çalışmada, 10-11 civarında Marksist klasiği ya tamamen ya da bazılarının bazı bölümlerini okumuştuk.
Bu çalışma benim için çok yararlı olmuştu ama bu kadar kısa bir sürede okunan bunca Marksist klasiğin tam anlamıyla anlaşılması hiç şüphesiz mümkün değildi; bu çalışma döneminde, bize, asıl olarak, Marksist Yöntemin ne olduğu kavratılmaya ve öğretilmeye çalışılıyordu: Bir devrimci ya da aynı anlama gelmek üzere bir solcu, sosyalist Marks, Engels, Lenin ve diğer ustaların yazdıklarını ezberleyen ve papağan gibi aynen tekrarlayan değil, Marksist düşünme yöntemini kavrayan ve bu bakış açısıyla içinde yaşadığı toplumsal koşulları ve olayları irdeleyen, bilahare, bunları değiştirmeye çalışan kişidir.
(Devam edecek)
(*) İZOD Başkanı, Mustafa Moroğlu: 24. Dönem CHP Milletvekili
(**) 18.10 1977 günü diş tedavisi için gittiği Ege Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesinden arkadaşlarınca kaçırıldı ve 13.05.1980 tarihinde Elazığ'ın Karakoçan ilçesinde polisle girdiği çatışmada öldürüldü.
Faruk Yüksel
YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-10: EGE İZMİR'E, İZMİR ANKARA'YA BAKAR (2)
Gündüzleri eğitim çalışması yaptığımız ve geceleri de farklı faaliyetlere katıldığımız (işçi grevini ziyaret, afişleme vb.) bu 40-45 günlük süre içerisinde, çalışmaya katılan bizler, hiç şüphesiz birbirimizi daha iyi tanımış, birbirimize yakınlaşmış, dahası, ortak bir çerçevede buluşan ve hareket etmeye çalışan bir grup psikolojisi içerisine girmiş, ama en önemlisi, öğrenebildiğimiz kadarıyla, bilgi birikimimiz ve haliyle özgüven duygumuz artmıştı.
Kendi adıma, öncesi yıllarda, bu çalışma sırasında okuduğumuz klasiklerden bazılarını hiç görmemiş ve okumamış değildim ama bu klasikleri neden/hangi gereksinim çerçevesinde okumamız gerektiğine ve bu klasiklerin neden çok önemli olduğuna dair ilk bilgileri bu çalışma sürecinde elde ettim. (*); bir başka deyişle, Marksist-Leninist bilgi birikimimin ilk temeli, bu eğitim çalışmasıdır. (Sonrası yıllarda, bu klasiklere ve bu klasikleri yazan ustalara bakışım derinleşmeye devam etti.) (**)
Ankara'dan mı gelmişti ya da bu çalışmalar sürecinde okunan klasiklerden hareketle biz mi hazırlamıştık bilemiyorum, Stalin'in “Diyalektik ve Tarihsel materyalizm” kitabı ile başlayan ve yanılmıyorsam, yine Stalin'in “Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu” ile biten, 13 klasikten oluşan bir okuma listemiz vardı elden ele dolaşan; bu listeyi, İzmir dışından gelen ve okuma konusunda yardım isteyen pek çok arkadaşa da verdiğimiz oluyordu.
O yaz, bu çalışma sırasında değil, ilk kez Mahir Çayan'ın teksirle çoğaltılmış ve elden ele dolaşan bazı yazılarını okudum; Mahir'in, okuduğum yazılarındaki anlatım diline bayıldım.(***)
Aydın ve Manisa Önlisans'tan (****) arkadaşlar okulum İTBF'ye gelip hem İTBF'deki sol içi dengeler değiştikten ve ağırlık Devrimci Gençlık'e geçtikten hem de Çankaya Ülkü Ocakları'nın burnunun dibinde olması nedeniyle faşist saldırıların odağı konumundaki okulumuzda yürütülen anti-faşist mücadelede büyük ölçüde rahatlama sağlandıktan sonra Devrimci Gençlik Dergisinde yazılanlar çerçevesinde ama gönüllülük temelinde yöneldiğimiz mahallelerde (*****), bu eğitim çalışmasında edindiğimiz bilgiler bize yol gösterici oldu.
Bildiklerim çerçevesinde yazıyorum, Narlıdere'de, Balçova'da, Güzelyalı'da, Hatay'da, Yeşilyurt'ta, Şirinyer'de, Buca'da, Ballıkuyu'da, Yeşildere'de, Ferahlı'da, Levent'de, Gültepe'de, Altındağ'da... ilk ilişkiler üniversitede, ortaöğrenimde okuyan ya da bir süredir o mahallelerde yaşayan farklı sosyal konumdaki arkadaşlar üzerinden kurulmuştu; hem bu mahallelerde hem de Örn: Karabağlar'da daha ilk adımda karşılaştığımız Halkın Sesi taraftarı bir grubu (******) saflarımıza kazanarak başlattığımız mahalle örgütlenmeleri çalışmalarında, bu bilgilerin yararı çok oldu.
1976-1977 kışında Ankara'dan bir-iki arkadaş bir süreliğine İzmir'e gelmiş ve ortaöğrenim ile Karşıyaka bölgesindeki çalışmalara yardımcı olmuşlardı; bunun dışında, kendi yağımızla kavruluyorduk.
Yaşadıklarım ve tanık olduklarım çerçevesinde,1976 yazından 1979 yılı ortalarına doğru Denizli'ye gönderildiğim ana kadar geçen süre içerisinde farklı yer ve zamanda farklı sol kesimlerle yapılan tartışmalarda, örgütlenme çalışmalarında ya da Devrimci Gençlik-Devrimci Yol dergilerinin bölge dağıtım merkezi olması nedeniyle İzmir dışından dergi almak için gelen arkadaşlarca sorulan soruların yanıtlanmasında yetebildiğimizi gördüğümüzde kendimize olan güvenin arttığını, yetemediğimizi gördüğümüzde ise yüzümüzü Ankara'ya döndüğümüzü söyleyebilirim. (*******)
Nasıl ki, İzmir dışındaki arkadaşlarımız, yanıtlayamadıkları soruların yanıtlarını alabilmek için bizlere umut ve güven duygusu ile bakıyorlar ve istedikleri yanıtı aldıklarında mutlu oluyorlar idi ise, biz de aynı şekilde Ankara'ya bakıyorduk ve yanıtları aldığımızda ya da yardımcı olduklarını gördüğümüzde, mutlu oluyorduk.
12.02.2022/Datça/Mehmet Erdal
(*) Bu nedenledir ki, sonraki yıllarda, özellikle 1981 sonrası bulunduğum cezaevlerinde önceleri örtük, sonraları ise açıktan yapılan ve 1988-1989 yıllarında “sağlıksız gruplaşmalara” yol açan “iç tartışmalar” sürecinde Engels'in “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni”, Lenin'in “Ne Yapmalı?”, “Bir Adım İleri, İki Adım Geri”, “İki Taktik”, “Emperyalizm”, Mao'nun “Teori ve Pratik”, Stalin'in “Maksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu”, Dimitrof'un “Faşizme Karşı Birleşik Cephe”sini, dahası bu ustaların diğer kitapları ile kendi ülkelerinde devrimci mücadeleyi başarıya ulaştırmış önderlerin yazdıklarını onlarca kez yeniden ve yeniden okudum, okunmasını önerdim.
(**) 1976-1977 kışında Selim Martin, ben ve bir arkadaşa, Lenin ile Stalin arasındaki yöntem farkını, “Leninizmin İlkeleri/Esasları” kitabı üzerinden karşılaştırmalı olarak anlatan ve benim Stalin'e “eleştirel” bakmaya başlamama neden olan sevgili Faruk Yüksel'i, saygıyla anıyorum.
(***) 1976 yılı sonlarına doğru “Bütün Yazılar” kitabı elimize ulaşmıştı; bu kitap, çok kötü bir basımdı ve biz gelen kitapların içine konulan “düzeltme kılavuzunda” yazılanları ilgili bölümlere ekleyebilmek için günlerce uğraşıp durmuştuk. İlk kez, Mahir'in butün yazılarını, o kitaptan okumuştum.
(****) Ben, önceki yazılarımda, hep Aydın Ön Lisans'tan İTBF'ye (İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi) gelen arkadaşlardan söz ettim; bazı arkadaşlar, az da olsa, o yıl, Manisa Ön Lisans'tan okulumuza nakil gelenler olduğunu da söylediler.
(*****) İzmir'de mahallelere ilk geçenler İTBF'liler ve GHİYO'lulardır.
(******) Sezer Filiz (Hortuna), Mustafa Olpak (Arap Mustafa) gibi bugün aramızda olmayan arkadaşlarımızın içinde yer aldığı bu grup, 1976-1977 kışında, bizimle tanışma öncesi dönemde, Şirinyer'de Halkın Sesi taraftarlarının kurduğu (Yağhanelerden Şirinyer'e girişte sağda bulunan Roma Su Kemerlerinin karşısında) derneğe gidip geliyorlar ve kendilerini Halkın Sesi taraftarı olarak tanımlıyorlardı. Bahse konu olan dernekte de süren tartışmalar ama asıl olarak Karabağlar'da yürüttüğümüz somut çalışmalar sürecinde, bu arkadaşları kazanmıştık; Karabağlardaki ilk örgütlenme (KARA-DER/Karabağlar Kültür ve dayanışma Derneği), bu arkadaşlarca kuruldu.
(*******) O yıllarda İlhan Bozkurt, Selim Martin ve Aslan Yalçın entelektüel bilgisi, ideolojik ve teorik seviyesi en iyi konumda olan arkadaşlarımızdı; ama Ankara ile kıyaslandığında, İzmir, belki de yalnızca bizim açımızdan durum böyleydi, bilemiyorum, oldukça yetersiz bir yerdi. Örn: İnciraltı Öğrenci Yurdunda Halkın Kurtuluşu ile yapılan bir sosyal emperyalizm tartışmasında Celal hoca, KSD ile yapılan “Devlet” tartışmasında Cahit Akçam, keza, Türkçeye çevirdiği bir kitap nedeniyle de olsa Cumhur Özdemir... gelmiş, konuşmuş ve bizim moralimiz tavan yapmıştı.
YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-11: SOL İÇİ SORUNLARI NASIL ÇÖZMELİYİZ? (1)
1975-76 kışı, muhtemelen 1976 yılının ilk ayları; İnciraltı Öğrenci Yurduna daha yenice geçmiştim. Bir gün, gündüz vakti, yanılmıyorsam, 8. Blok 105 nolu oda olacak, Devrimci Kurtuluşçu (THKP-C/Eylem Birliği) arkadaşlar ile sohbet ediyorduk; birden, içeriye Halkın Kurtuluşçusu arkadaşlar girdiler ve odadaki Devrimci Kurtuluşçu arkadaşlar ile sert bir biçimde tartışmaya başladılar. Tartışma büyüdü, karşılıklı itiş kakış başladı ve Halkın Kurtuluşçusu arkadaşlar odanın dışına doğru kaçıştılar, oda kapısı kapandı ve ben, daha kapının arkasında ayakta iken, pat pat iki el silah sesi duyuldu; oda kapısının diğer tarafından sıkılan iki kurşun, kapıda iki delik açtı.
Oda içinde yaşanan itiş kakış sırasında Devrimci Kurtuluşçu arkadaşlar silah falan mı gösterdiler de Halkın Kurtuluşçusu arkadaşlar hızlıca oda dışına çıktılar ve ateş açtılar, yoksa Halkın Kurtuluşçusu arkadaşlar Devrimci Kurtuluşçusu arkadaşlara bir gözdağı mı vermek istediler, bilemiyorum. Her ne ise, silah sıkılması sonrasında, odanın içinde ve balkonunda bulunan bizler ile silah sesleri üzerine balkonun altında toplaşan oldukça kalabalık öğrenci grubu arasında bulunan Halkın Kurtuluşçusu arkadaşlar arasında atışma başladı.
Devrimci Kurtuluşçusu arkadaşlar ile ayrışmaya başlamıştık ama ben, bazı Devrimci Kurtuluşçu arkadaşlar ile hala çok yakın bir ilişki sürdürüyordum; okulumuz öğrencisi bazı Halkın Kurtuluşçusu arkadaşlar da bu durumun az çok farkındaydılar.
Balkonda, biraz şaşkın ve biraz da kızgın bir şekilde, balkon altında toplanan Halkın Kurtuluşçusu arkadaşlara bağırıyorum, ne oluyor?, ne yapıyorsunuz?, böyle mi olur hiç?... diye; onlar da bana bağırıyor, tamam, sen onlardan değilsin, diye.
Atışma bir süre devam ettikten sonra, Devrimci Kurtuluşçu arkadaşlar ile Halkın Kurtuluşçusu arkadaşlar, ertesi gün Bornova Kampüsünde buluşma ve orada hesaplaşma noktasında ortaklaştılar.
Sonrasında, balkondakiler içeriye girdi. Balkon altındakiler, dağıldılar.
Şaşkındım. Olup biteni aklım almıyordu.
1969-1972 yılları arasında Gökçeada (İmroz) Erkek Öğretmen Okulunda, 1973-74 kışında Diyarbakır Eğitim Ensttüsünde ve 1974-75 kışında Atatürk Üniversitesi İşletme Fakültesinde okurken sağcı-solcu öğrenci ayrımında solcu öğrenciler, İzmir'e yatay geçiş yaptıktan sonra ise var olan sol gençlik gruplarından Devrimci Gençlik Grubu içerisinde yer almaya başlamıştım ama bu kavga, sol içinde tanık olduğum ilk kavgaydı; bu ne iş?, diyordum, kendi kendime.
Aradan bir-iki gün geçti ve ben, tanıdığım bir Devrimci Kurtuluşçu arkadaşa sordum, sözleşildiği gibi, kavganın ertesi günü Bornova Kampüsünde buluşulup bir hesaplaşmanın yaşanıp yaşanmadığını? Olur mu öyle şey?, dedi; aralarında haberleştikten sonra, bir yerlerde buluşmuşlar ve oturup konuşmuşlar. Sorunu çözmüşler.
1975-1976 kışında, sol gruplaşmaların başladığı bir süreçte, İzmir'de, sol kesimde, tartışmasız, çoğunluğu oluşturan Halkın Kurtuluşçusu arkadaşlar ile kendilerini Cepheci (*) olarak adlandıran ve hatırı sayılır bir sayıya sahip olan Devrimci Kurtuluşçu arkadaşların aralarında çıkan bu kavganın nedeninin ne olduğuna dair (**) hiç bir şey anımsamıyorum ama, çok değil, bir yıl sonra, bizimle Devrimci Kurtuluşçu arkadaşlar arasında başlayan sürtüşmelerin nedenini çok iyi anımsıyorum.
(Devam edecek)
19.02.2022/Datça/Mehmet Erdal
(*)THKP-C çizgisini savunduğunu söyleyenlere verilen ad.
(**) 12 Mart yenilgisi sonrasında, öncelikle öğrenci gençlik içerisinde yeniden toparlanma süreci içerisine giren sol gruplaşmalar içerisinde kavgaya varan gerilim noktaları, İzmir'de tanık olduklarım çerçevesinde yazıyorum, çok farklı idi: Sovyetler Birliğinin “sosyalist” mi, “sosyal emperyalist” mi ya da nasıl, Örn: “modern revizyonist” mi; 12 Mart'ta yenilen devrimcilerin “küçük burjuva anarşistleri” ve “maceracılar” mı yoksa “ihtilalciler” ve “gerçek devrimciler” mi; okullar başta olmak üzere yaşamın devam ettiği her yerde yürütülen anti-faşist mücadelede yer alanların “goşistler”mi yoksa “devrimciler” mi olduğu... gibi. Elbette, böylesi ideolojik ve siyasi nitelikli ayırım noktaları dışında gerçekte bu niteliklerde olmayan ama bu kılıflara büründürülmüş pek çok başka neden de söz konusu idi.
YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-12: SOL İÇİ SORUNLARI NASIL ÇÖZMELİYİZ (2)
“YAZILAR”ın önceki bazı bölümlerinde de de değinmiştim; hem 1976 yazında İnciraltı Öğrenci Yurdunda 11-13 kişi ile başlayan ve 9 kişi ile tamamlanan eğitim çalışmasının yapılmış olması hem de 1976-77 öğretim yılı başında, yatay geçiş yoluyla okulumuza (İTBF/İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi) gelen Aydın ve Manisa Önisanslı öğrencilerin büyük çoğunluğunun Devrimci Gençlikçi olmaları, bizim açımızdan çok önemliydi; İzmir'de, hem nitelik hem de nicelik yönünden kendimize olan özgüven duygumuz artmış ve Devrimci Gençlik Dergisinde yazılanlar çerçevesinde, mahallelere gidip oralarda yürütülecek anti-faşist mücadeleyi örgütleme görevini önümüze koymuştuk.
Mahallelere gidip gelmeye ve oralarda örgütlenmenin ilk adımlarını atmaya başlayan ama asıl olarak sayısal gücü nedeniyle hem İnciraltı Öğrenci Yurdunda ve hem de İTBF'de yürütülen anti-faşist mücadelede ağırlığını koyan Devrimci Gençlik grubunun çekim merkezi olmaya başlaması, öncelikle, hem İnciraltı Öğrenci Yurdunda hem de İTBF'de sayısal olarak belli bir ağırlığı olan ama artık görece geride kalmaya başlayan Devrimci Kurtuluştan arkadaşlar ile aramızda “Kim Mahirci? Kim geçmişi savunuyor?” tartışmasının yoğunlaşmasına yol açmıştı.
1976-77 kışında, muhtemelen 1977 yılının ilk aylarında, İTBF Öğrenci Derneğini yenice taşıdığımız Kemeraltındaki Atılgan İşhanının üst katında Devrimci Kurtuluştan arkadaşların talebi üzerine bir tartışma yapılmasına karar verilmişti; Devrimci Kurtuluştan arkadaşlar, bu tartışmada, Mahir'i/THKP-C'yi kendilerinin savunduğunu kanıtlayabileceklerini ve haliyle, çekim merkezi konumunda olmaları nedeniyle sayısı hızla artan Devrimci Gençlik Grubu içinde yer alan bazı ("kafası karışık" dedikleri) arkadaşları etkileyebileceklerini, sanıyorlardı.
Mahalle çalışmalarım nedeniyle katılamadığım bu tartışma toplantısı polis tarafından basılmış ve o baskında 55 kişi gözaltına alınmıştı. (*)
Aynı süreçte, bir kez de bir akşam İnciraltı Öğrenci Yurdu'nun kantininin ikinci katında bir araya gelmiş ve oldukça sert bir tartışma yapmıştık; bu tartışmada, artık yalnızca teorik laflarla yetinmiyor, bir biçimde, sahada yaptıklarımıza dair imalarda bulunarak, hangimizin Mahir'i/geçmişi gerçek anlamda savunduğunu birbirimize, asıl olarak da tartışmayı izleyen arkadaşlara kanıtlamaya çalışıyorduk.
Devrimci Kurtuluştan arkadaşlar ile üçüncü kez karşı karşıya gelmemiz, 1978 yılı ikinci yarısında, muhtemelen Ağustos-Eylül aylarında, Bornova Kampüsü içerisinde bulunan Fen Fakültesinin yakınındaki bir kantinin camına yapıştırdıkları bir duvar gazetesi nedeniyle olmuştu.
Bornova Öğrenci Yurtlarında kalan ve Bornova Kampüsü içerisindeki farklı fakültelerde okuyan Devrimci Kurtuluştan arkadaşlar, bir gün bir duvar gazetesi hazırlıyor ve kantinin gözle görülür bir yerindeki cama yapıştırıyorlar. Bornova Kampüsündeki Devrimci Gençlikten arkadaşlar, duvar gazetesindeki yazının içeriğinde bizimle ilgili hoşa gitmeyen ifadeler olduğunu görüyorlar ve duvar gazetesini asan Devrimci Kurtuluştan arkadaşlara, bu duvar gazetesini indirmesini istiyorlar. Devrimci Kurtuluştan arkadaşlar, hayır, indirmeyeceğiz, diyorlar. Bizim arkadaşlar, o sıralar, Bornova Kampüsünde ve haliyle Bornova Öğrenci Yurdunda hala çok azlar; bir şey yapamıyorlar.
Bu gelişmelerin duyulması üzerine, o günkü aklımızla, sorun yok, bu sorunu çözeriz, anlaşılan Devrimci Kurtuluştan arkadaşlar bizim neler yapabileceğimizi tam olarak kestiremiyorlar, deyip, ertesi gün, sabahın erken saatlerinde, bazı arkadaşlar ile birlikte, duvar gazetesinin asıldığı kantinin yolunu tuttuk. Gücümüzü biliyoruz ama serde de gençlik var, delikanlılık var, dahası, aramızda, aynı kökten (Mahir/THKP-C) gelmekten kaynaklanan duygusal bir bağ var, bunların tümünü bir çırpıda silip atamıyoruz; nihayetinde, biz indirirsek ayıp olur, gelsinler ve kendileri indirsinler deyip, Devrimci Kurtuluştan arkadaşların gelmelerini bekledik. Devrimci Kurtuluştan tanıdığımız bir arkadaş geldi ve kavgasız gürültüsüz, duvar gazetesi indirildi; oradan ayrıldık. İzmir'de, bir daha da Devrimci Kurtuluştan arkadaşlar ile karşı karşıya gelmedik. (**)
Ama, başka bazı siyasi hareketler ile karşı karşıya gelmelerimiz oldu ve maalesef, onlar ile aramızda var olan sorunları ya da sorun olarak gördüğümüz her ne ise onları, Devrimci Kurtuluştan arkadaşlar ile olduğu gibi tartışarak ya da güç kullanımına gitmeden çözmeyi başaramadık.
(Devam edecek)
26.02.2022/Datça/Mehmet Erdal
(*) Basına “Atılgan İşhanı baskını” olarak da yansıyan bu baskın sırasında birisi kadın birisi erkek olmak üzere yalnızca iki arkadaşımız gözaltına alınmaktan kurtulabilmişti ve bu baskın nedeniyle, bilahare, İTBF Öğrenci Derneğinin yönetimindeki arkadaşlar, taşınmayı Emniyete bildirmemeleri gerekçe gösterilerek, örgüt üyeliğinden ceza aldılar.
(**) 1979 yılı başlarında, Buca Bölge Cezaevinde, Devrimci Kurtuluştan arkadaşlar ile küçük bir olay nedeniyle ilişkilerimiz gerildi ama aklı selim davranmasını bildik.
YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-13: SOL İÇİ SORUNLARI NASIL ÇÖZMELİYİZ? (3)
İzmir'deki Halkın Kurtuluşundan arkadaşlar ile 1975-76, 76-77 ve 77-78 öğrenim (kış) dönemi yoğunluklu olmak üzere özellikle öğrenci kesiminde (üniversite ve orta öğrenim) Sosyal emperyalizm, 12 Mart döneminde yenilen devrimcilerin/geçmişin değerlendirilmesi, Gençliğin örgütlenmesi, Anti-faşist mücadele vb. konularda farklı düzlemlerde (okullarda, yurtlarda, derneklerde) tartışmalarımız her daim oldu; ama, birbirimize, Örn: TİP-TKP ve Halkın Sesi/Doğu Perinçek çevrelerine baktığımız gibi dışlayıcı (aynı nitelikte olmasa bile) bakmadık. Okullarda ve özellikle İTBF'de yürütülen anti-faşist mücadelede birlikte yer aldık ve dayanışma gösterdik. (*)
Halkın Kurtuluşu ile Devrimci Yolun İzmir'de ilk kez karşı karşıya gelmesi ve karşı karşıya gelmelerine yol açan sorunu tartışarak değil, güç kullanarak çözme yoluna gitmeleri 1978 yılı yaz aylarında yaşandı.
Balçova semtinde Balçova Kültür ve Dayanışma Derneği (BAL-DER) çatısı altında örgütlenen ve faaliyet yürüten arkadaşlarımız, 1978 yılı yazında, Üçkuyular-Narlıdere yolundan Balçova içerisine doğru uzanan ana cadde (ATA Caddesi) üzerindeki bir kahvehanenin yan sokağa bakan duvarının kıyısına dergi ve kitap satışı yapan bir sergi açıyorlar. Mahallede oldukça etkili olan Halkın Kurtuluşundan arkadaşlar bundan pek memnun olmuyorlar ve bir gün serginin açıldığı yere köfte satışı yaptıkları seyyar köfte arabasını koyuyorlar; akıllarınca, serginin açılışını engellemek istiyorlar. Haliyle, iki grup arasında sürtüşme başlıyor... Köfte arabası devriliyor, sataşmalar ve kavgalar oluyor. Halkın Kurtuluşu saflarında yer alan sorunlu birisinin (**) ön planda rol oynadığı bu süreçte sorun çözülemiyor ve büyüyor. Bir arkadaşımızın savunma aleti gasp ediliyor.
Bu gasp olayını duyunca, o günkü aklımızla, bunu bir onur ve gurur sorunu olarak algılayıp, Balçovadaki Halkın Kurtuluşundan arkadaşların oturup kalktıkları Mezarlık Durağındaki (serginin açıldığı değil) kahvehanenin yolunu tuttuk; aklımızca, kahvehaneye varıp, arkadaşımızdan gasp edilen savunma aletini bir biçimde, geri alacağız. Biz daha kahvehaneye varamadan, bazı arkadaşlar ile yürüdüğüm sokak üzerinde, ki diğer sokaklarda da benzer önlemler almışlar, bizi bekleyen Halkın Kurtuluşundan arkadaşlar önümüze çıktılar ve çatışma başladı; benim yanımdaki iki arkadaş ile diğer sokaklardan birindeki bir arkadaşımız olmak üzere toplam üç arkadaşımız vuruldu. (***)
Sonrasında, olay çığrından çıktı; sorunun büyümesinde birinci dereceden rolü olduğunu düşündüğümüz sorunlu bir kişiyi bütün uyarılara rağmen (****) aralarında barındıran Halkın Kurtuluşundan arkadaşlar tarafından bu üç arkadaşımızın yaralanmasının yol açtığı duygusal patlama nedeniyle aklı selim davranabilmeyi başaramadık, aynı gün, İnciraltı Öğrenci Yurdunda kalan Halkın Kurtuluşundan arkadaşların tümü yurttan atıldı. Yurda girmek isteyenler sokulmadı. Ertesi günü, Halkın Kurtuluşundan arkadaşların çoğunlukta oldukları Bornova Kampüsü içerisindeki yurtlarda kalan arkadaşlarımızın talebi üzerine mahallelerden bazı arkadaşlar yurda gittiler...
Birkaç gün sonra, bir kanaldan, Halkın Kurtuluşundan arkadaşlar haber gönderdiler; oturuldu ve konuşuldu. Mevcut durumun aşılması noktasında ortaklaşıldı.
Bu olaya ilişkin yıllar öncesinde yaptığım değerlendirmem, ki hala benim sol içi sorunların çözümüne bakışımın temelini oluşturuyor, şudur: Bu olay, baştan sona saçma sapan bir olaydır. Her iki taraf, baştan sona hatalıdır. Biz ve Halkın Kurtuluşundan arkadaşlar, birbirimizin sol, sosyalist ve devrimci güçler olduğunu, aramızdaki sorunların çözüm yöntemlerinin, karşı-devrimci güçlerle aramızda var olan sorunların çözüm yöntemlerinden farklı olduğunu/farklı olması gerektiğini unuttuk ve birbirimize, farklı saiklerle sol, sosyalist ve devrimci olmayan güç muamelesi yaptık.
Halkın Kurtuluşundan arkadaşlar bu olaya ilişkin başka türlü bir değerlendirme yapıyorlar mı bilemiyorum, benim bakış açım bu çerçevededir.
Balçova'da başlayan ve üniversite yurtlarına sıçrayan bu çatışma sürecinin sonunda Halkın Kurtuluşundan arkadaşlar, İzmir'de, sol, sosyalist ve devrimci kesimler arasında başat güç olma özelliklerini yitirdiler; Devrimci Yolcular başat güç olarak öne çıktılar. (*****)
Benim yaşadıklarım ve tanık olduklarım çerçevesinde, Halkın Kurtuluşundan arkadaşlar ile bir kez de 1982 yılı sonlarına doğru Buca Bölge Cezaevi Yeni Bölüm 6. Koğuşta yaşanan bir olaydan dolayı karşı karşıya gelindi.
Yeni Bölüm 6. Koğuşta, bahçede ya da başka bir yerde ama koğuşta bulunan herhangi birisinin görüp okuyabileceği bir halde bir not bulunuyor; bulunan not, Devrimci Yol davalarından yargılanan bazı arkadaşlarla ilgili bazı hoş olmayan ifadeler içeriyor. Notun kazara düşmüş olmasından daha çok, notun içeriğinin koğuşta bulunan herkesçe ve özellikle Devrimci Yolcularca okunması ve bilinmesi isteniyormuş gibi açık halde bulunması üzerine bizim arkadaşlar çok ciddi olarak rahatsız oluyorlar. Hem notu düşürdüğünü söyleyen hem de koğuşta bulunan Halkın Kurtuluşundan bazı kişilerle konuşuluyor; ikna olunmuyor. İpler geriliyor. Olayın diğer koğuşlarda da duyulması üzerine, Halkın Kurtuluşu arkadaşlar ile bütün koğuşlarda ilişkiler koparıldı.
Sonrasında, kesin tarihini ay ve gün olarak anımsamıyorum, Halkın Kurtuluşundan arkadaşlar ile aramızda var olan sorun donduruldu, çözümü, özür dileyecekleri belirsiz bir tarihe ertelendi. Yanılmıyorsam, bir süre sonra, Halkın Kurtuluşu'nun Buca Bölge Cezaevinde etkin konumunda olan bir arkadaş, notun içeriğine ilişkin hatalı olduklarını kabul etmişti.
Bir daha Halkın Kurtuluşundan arkadaşlar ile karşı karşıya geldiğimizi anımsamıyorum.
(Devam edecek)
05.03.2022/Datça/Mehmet Erdal
(*) Sanırım, 1976 yılı içinde, bir kez Namık Kemal Lisesinde yaşanan bir olayın Devrimci Gençlik Dergisinde yer alması ve bir kez de Halkın Kurtuluşu gazetesinde Devrimci Gençlik ile ilgili yapılan bir değerlendirmedeki bazı ifadeler nedeniyle olmak üzere iki kez farklı düzlemlerde karşı karşıya gelmemiz söz konusu oldu ama sorunlar büyütülmedi; ilişkide olmaya devam edildi.
(**) Halkın Kurtuluşu içerisinde yer almasına karşın farklı işlerle iştigal eden ve "farklı çevrelerle" ilişkide olduğu söylenen bir kişi.
(***) Bu vurulan arkadaşlardan birisi 2021 yılı başında Koah hastalığından ölen Ahmet Ünlüer idi.
(****) Arkadaşımızın savunma aletinin gasp edilmesinin ardından bu sorunlu kişinin varlığına dikkati çeken bir bildiri dağıtmıştık.
(*****) Bugün sol, sosyalist ve devrimci kesimlerden herhangi birisinin kalıcı anlamda başat güç olmasının yolunun ideolojik, teorik ve politik tartışmalardan, toplumun farklı kesimlerinde çalışmaktan ve örgütlenmekten, savunulan düşüncenin günlük yaşam içerisinde kuvveden fiile çıkarılmasından... geçtiğini, düşünüyorum; başka bir yolla değil!
Sezer Filiz, önde, solda
YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-14: SOL İÇİ SORUNLARI NASIL ÇÖZMELİYİZ? (4/1)
Kişisel tarihimde yeri var ama İzmir Devrimci Gençlik'in ve Devrimci Yol'un İzmir GSB (Genç Sosyal Devrimciler/Sosyalistler Birliği) (*) örgütü ile herhangi bir ilişkisinin olduğunu anımsamıyorum; olduğunu da sanmıyorum.
İzmir'de, İGD (İlerici Gençlik Derneği) çevresi ile ilk ilişkilerimiz ise, yanılmıyorsam, 1976-77 kış dönemi içerisinde başlamıştı.
Devrimci Gençlik Dergisi yayınlanmaya ve sonradan kendilerini Devrimci Kurtuluş olarak adlandıracak arkadaşlar ile ayrılık başladıktan sonra Kemeraltı Başdurak'taki Başdurak İş Hanında bulunan ANT-YÖD'den (Antalya Yüksek Öğrenim Derneği) elimizi ayağımızı çekmiş ve yalnızca, Harputlu İş Hanı zemin kattaki Gençlik Kitabevi'ne gidip gelmeye başlamıştık; o günlerde, Devrimci Gençlik Dergisi oradan dağıtılıyordu ve “abi” de, arandığında ancak orada bulunabiliyordu.
Öznel durumumuz nedeniyle, dergi almaya ya da aklımıza takılan bir konuda abi ile konuşmak için Gençlik Kitapevine gittiğimizde, o civarda oturup sohbet edebileceğimiz bir yerimiz yoktu; haliyle, bazen, çok sayıda kişi, o küçücük kitabevinin içinde ve camekanının önünde gürültülü bir şekilde uzun süre bekleşip duruyorduk.
Kim akıl etti ya da kim ilk önce nasıl öğrendi ve önerdiyse, ayrıntıya dair hiç bir fikrim yok, kitapevinin önünde artık dikkat çekmeye başlayan kalabalığı azaltmak, daha rahat bir ortamda oturup konuşabilmek amacıyla Kemeraltı'nın yan sokaklarının birisinde bulunan ve Gençlik Kitabevine de çok uzak olmayan bir yerde bulunan TÜS-DER'e gitmeye başladık.
TÜS-DER'in, yarısı açık yarısı da kapalı oldukça geniş bir salonu vardı; orada çok rahat oturup konuşulabiliyor ve çay filan da içilebiliyorduk. Anımsadığım kadarıyla, belki de yalnızca gündüzleri oraya gittiğimizden öyle olabilir, o salonda, biz gençlerden daha büyük yaşta çok az sayıda kimse olurdu; muhtemelen, bu kişiler TÜS-DER üyeleriydi.
Bir süre sonra, bazı arkadaşlar, oraya gidip oturduklarında, çay ocağını işleten kişinin, bir daha buraya gelmeyin, dediğini, aktarmaya başladılar; biz, boş verin, kime ne zararımız var ki, gidip oturmaya devam edelim, diyorduk.
Aklımda kaldığı kadarıyla yazıyorum, 1976-77 kışı olacak, İGD, bir kanaldan, bize, UDC'yi (Ulusal Demokratik Cephe) tartışmak istiyoruz, sizi de davet ediyoruz, demiş; abi, İGD'den gelen bu çağrıya benim katılmamı istedi. Tamam da, ben, toplantıya gittiğimde neyi savunacaktım? Biz, bu konuda ne düşünüyorduk?.. Neyse, gittim.
TÜS-DER'in bir odasında yapılan toplantıya, İGD adına katılan kişi, benim Buca Lisesi Ortaokul kısmında (1966-69) okurken tanıdığım bir arkadaşımdı; kendisiyle, 1973-74 yıllarında da bir ara sohbetimiz olmuştu... (**)
Biraz tartışılan konuda cahil olmam, biraz da abinin yönlendirmesi (“katılmadı demesinler, katılalım; dinleyelim”) nedeniyle, katıldığım bir-iki toplantıda UDC üzerine anlatılanları ve toplantıya katılanlardan bazılarının söylediklerini dinlemekle yetinmiştim; neticede, o tartışmalardan somut herhangi bir şey de çıkmamıştı. (***)
UDC tartışmalarından bir şey çıkmayınca ya da biz çekilince, ayrıntıya dair çok fazla bir şeyler anımsamıyorum, ya da İDOD'un (İzmir Demokratik Orta Öğrenim Derneği), EMEK DAĞITIM'ın, bazı mahalle derneklerinin devreye girmesiyle olabilir, TÜS-DER'e uğramaz olmuştuk.
İGD ile ilk karşı karşıya gelişimiz, bu gelişmelerden bir süre sonra Karabağlar Mahallesindedir.
Devrimci Gençlik'in ilk mahalle çalışmalarına başladığı yerlerden birisi Karabağlar idi. (****)
Karabağlar Mahallesinde çalışmaya başladığımızda İGD'lilerin Karabağlar Briketçi Durağından Yeni Çamlık yoluna saptıktan sonraki köprünün yanı başında bulunan kahvehanenin biraz ilerisinde bir dernekleri vardı; çoğunlukla kapalı olurdu.
O yıllarda, mahalle vb. alanlarda çalışmalar yürüten siyasi yapılanmaların “ayrı örgütlenme” eğilimleri (*****) revaçta olduğundan, biz de, o güne kadar Halkın Sesi içerisinde yer alan Sezer Filiz (Hortuna), Mustafa Olpak (Arap Mustafa) ve diğer arkadaşları kazandıktan sonra Briketçi Durağından Eski Çamlık Mahallesine doğru devam eden yol üzerinde bulunan kahvehanenin arka taraflarında bir yerde KARA-DER'i (Karabağlar Kültür ve Dayanışma Derneği) kurmuştuk.
İki dernek arasında, kuş uçuşu çok fazla bir mesafe yoktu.
Karabağlar Mahallesinde İGD'liler ile aramızdaki gerginliğin asıl nedeni, derneklerin birbirine yakın olması değil, Karabağlar'da çalışmaya başlamamızdan sonra, İGD'lilerin etki alanlarının giderek daralması (Karabağlar Mezarlığı ve Karabağlar Polis Karakolu ile karakolun yanı başından geçen dere arasındaki dar bir bölge) idi ; Aydın Mahallesi olarak anılan bu dar bölgede, TEBA gibi bir-iki iş yerinde örgütlü olan DİSK'e bağlı sendikaların üyesi işçiler kalıyordu.
Yağhanelerden Karabağlar'a girişte bulunan Hasan Hüseyinlerden Yeni Çamlık'a kadar çok geniş bir bölgede mahalle çalışması yürütürken, zaman zaman Aydın mahallesine de geçip dernek bildirilerini dağıtıyorduk. Siyasi hareketler arasındaki (o yıllarda tavan yapmış) rekabet nedeniyle, İGD ile aramızda bir sürtüşmenin yaşanması kaçınılmazdı.
Nitekim, umarım hafızam beni yanıltmıyordur, 1977 yılı yazında, İGD'liler, Karabağlar-Gaziemir yolundan Çamlık yoluna sapan yolun Briketçi durağına varmadan hemen öncesinde yolun solunda bulunan yazlık sinemada bir tiyatro gösterisi düzenlemişlerdi; biz de, gösterinin düzenlendiği o akşam tiyatro gösterimini izlemek ve haliyle “ bu mahallede biz de varız” şeklinde bir gövde gösterisi yapmak için yazlık sinemanın yolunu tuttuk. Bazılarımız bilet aldı. Çamlık Mahallesine giden yol üzerindeki kapıdan değil de bilet satışının yapıldığı yan taraftaki kapıdan içeriye girmek istedik; ıııhhh, almıyorlar. İtiş kakış başladı, ama nafile. Sinirden tir tir titriyoruz. Nasıl olur?, diyoruz, nasıl almazlar bizi? Bu mahallede anti-faşist mücadeleyi yürüten biziz. Gireceğiz. Başka yolu yok. Ama nafile. Ne yaptık ise, içeriye giremedik. Eli mecbur, oradan ayrıldık.
(Devam edecek)
12.03.2022/Datça/Mehmet Erdal
(*) TSİP'in (Türkiye Sosyalist İşçi Partisi'nin gençlik örgütü.
(**) Benim Devrimci Gençlik Grubu içerisinde yer almamdan çok önceleri, İzmir Bahçelievlerdeki evlerine birkaç kez gidip Sovyetler Birliği, Sovyetler Birliği'nin Macaristan ve Çekoslovakya'daki müdahaleleri, Soljenitsin'in eleştirileri... üzerine aklımın yettiği kadarıyla sohbet ettiğim bir arkadaşım.
(***) Aynı dönem, İzmir dışındaki herhangi bir yerde bizim arkadaşlarımıza UDC tartışmalarına katılma çağrısı yapılmış mıydı, yapılmış ise bizim arkadaşlar katılmış mıydı ya da bu çağrı yalnızca İzmir'de, biz TÜS-DER lokaline zaman zaman gidip oturmamızdan dolayı mı gelmişti, inanın hala bilemiyorum.
(****) Mahalle çalışmalarına, mutlaka somut bir ilişki üzerinden başlanır; Karabağlar'daki çalışmanın ilk adımı, benim, Musa'nın (kardeşim Musa Erdal) ve elektrikçilik yapan diğer kardeşim ile Ahmet Özil'in (Paspal Ahmet) ve bir başka arkadaşımızın Karabağlar'da da bir süre birlikte aynı evde kalmamızdan, asıl olarak da Karabağlar'ın benim açımdan çok bildik (iş, hısım-akraba, aynı köylü) olmasından kaynaklanan ilişkiler üzerinden atılmıştır.
(*****) Siyasi değil kitle örgütlenmesi anlamında sözü edilen bu ayrı örgütlenme eğilimi hem ayrı örgüt kurma hem de kurduğun örgüte kendi dışından kimseyi sokmama biçiminde söz konusuydu; sanırım, bu eğilim, gerçekte işin kolayına kaçmaktı. Bu eğilimin ne ölçüde aşılabildiğinin ve ne ölçüde savunulabilir bir tavır olduğunun ciddi anlamda sorgulanması gerektiğini, düşünüyorum.
YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-15: SOL İÇİ SORUNLARI NASIL ÇÖZMELİYİZ? (4-2)
Altındağ'da, mahalle çalışması için ilk adımı, Büyük Efes Oteli'nin hemen karşısında bulunan Akşam Ticaret Lisesinde okuyan ve Altındağ Mahallesinde oturan arkadaşlar aracılığıyla atmıştık. (*) İzmir'den Işıkkent'e/Pınarbaşı'na doğru giden yolun (Kemalpaşa caddesi) Kokluca Mezarlığı ile Altındağ Yahudi Mezarlığı arasındaki bölgeyi kapsayan o yılların Altındağında, yolun sol tarafında (Çamdibi, Koşukavak) yoğunluk olarak, uzun yıllar önce Balkanlardan gelip yerleşen göçmenler yaşıyordu; sağ tarafına ise, ülkemizin doğusundan göç edip gelenler yerleşmeye devam ediyorlardı. Altındağ'dan sonra Pınarbaşı'na doğru devam eden ve o yıllarda hala asfaltlanmamış durumda olan yol boyunca da fabrikalar yeni yeni açılıyordu.
1976-77 kış dönemi İzmir'de başlattığımız mahalle çalışmaları kapsamında, kesin tarihini anımsamıyorum, Altındağ'da da, ALTIN-DER'i (Altındağ Kültür ve Dayanışma Derneği) kurmuştuk. Derneğin yeri, Altındağ Yahudi Mezarlığından Altındağ köyüne giden yolun (Yener Caddesi) üzerindeki Altındağ Belediyesi araçlarının bakımının yapıldığı yerin tam karşısında idi.
Altındağ Mahallesine ilk adımı, Altındağ Yahudi Mezarlığının arka taraflarındaki tepenin yukarı kısımlarında bulunan (ÇİMENTAŞ ile Altındağ gecekondu genişleme alanının sınırını belirlemek için yapılmış olan) taş duvara, çookk uzaklardan görülecek şekilde büyük harfler ile “ÇİMENTAŞ'IN VE TAŞ OCAĞI'NIN TOZUNA HAYIR/DEV-GENÇ” yazarak atmıştık. (**)
Altındağ Mahallesindeki mahalle çalışmamızın bir boyutu da Kemalpaşa Caddesi'nin Altındağ Yahudi Mezarlığından sonraki kısımlarında daha yeni yeni açılmaya başlayan fabrikaların mesai bitim saatlerinde önlerine gidip bildiri dağıtmaktı; üniversitede okuyan bazı arkadaşlarımızın da katılımıyla yapılan bu bildiri dağıtımının pek çok fabrika önünde gerçekleştirildiğini anımsıyorum.
1977 yılı ikinci yarısı, muhtemelen Sonbahar ayları olabilir, bir gün bir ya da bir kaç arkadaş, İGD'lilerin dernekte faşizm konusunda bir tartışma toplantısı yapılmasını istediklerini, söyledi. Böylesi bir durumda, sorumlu konumunda olan, kendisine güvenen ve dahası, kendisine yönelik güven duygusunun zerrece zedelenmesini istemeyen bir kişi/kişiler olarak, hayır, ne gerek var, falan, diyemezsin; tamam, dedik.
Sanırım, hafta sonu bir gün, İGD'liler oldukça kalabalık bir grup olarak geldiler.
İGD'lilerin başında, Buca Lisesi Ortaokul kısmında okurken tanıdığım ve UDC toplantılarında da İGD adına toplantılara katılan arkadaşım vardı.
Tartışma başladı.
İGD adına konuşan arkadaş ve ben, karşılıklı olarak, Faşizm ve ülkemizin/devletin niteliği konusunda, farklı klasik kitaplardan alıntılar yaparak, dağarcığımızda ne varsa, sıralıyoruz; dernek binasında bulunanlar da dinliyorlar.
O yıllarda yapılan faşizm tartışmalarına katılan arkadaşlar bilirler; biz, ülkemizdeki devletin niteliğinin faşist olduğunu ifade ederken, Dimitrof'un, yanılmıyorsam 3. Enternasyonal'de yaptığı bir konuşmada sömürge ve yarı-sömürge ülkelerin burjuva demokratik devrimini tamamlamış ülkelerden farklı nitelikte olduğuna dair sözlerine atıfta bulunur, ülkemizin ve eş konumdaki ülkelerin burjuva demokratik devrimini tamamlamış ülkeler gibi değerlendirilmesine, haliyle, ülkemizde faşizmin iktidarda değil de tırmanmakta olduğuna dair savlara, karşı çıkardık.
Dernek binasında yapılan tartışmada, ben bu alıntıyı yaptım; bekliyorum, İGD adına konuşan arkadaş ne diyecek, diye.
Başka yerlerde ve farklı düzlemlerde başka başka siyasi hareketlerle ya da o siyasi hareketlerden arkadaşlarla bu konuda yapılan tartışmalarda genellikle tanık olunan tavır, Dimitrof'un bu sözlerinin yok kabul edilmesi ya da Dimitrof'tan başka bir alıntının yapılması ya da ülkemizin gelişmiş bir ülke olduğu iddia edilerek, Dimitrof'un bu sözünün bizim ülkemiz için geçerli olamayacağı vb. doğrultusunda olurdu.
İGD adına konuşan arkadaşım, bunlardan hiç birisini yapmadı, pat diye, “Dimitrof'un, bu sözlerinden dolayı, 3. Enternasyonal'in kapanış konuşmasında özeleştiri yaptığını” söyledi.
Haydaaa... O güne kadar böyle bir şeyi hiç duymadığımdan ne diyeceğimi bilemedim; yüzüm kızardı. Resmen, Dimitrof'un sonradan yanlış olduğunu kabul ettiği söylenen bir sözüne atıfta bulunduğum için, çok mahçup olmuştum.
Gözlerin hepsi bana döndü; ne diyeceğimi, merak ediyorlardı.
Hiçbir şey diyemedim.
Tartışma bitti; ben kaybetmiştim.
İGD'li arkadaşların yüzleri gülüyordu; kalktılar ve gittiler.
Mahalleden dernek üyesi arkadaşlar da gittiler.
O gece, evde, sabaha kadar, Dimitrof'un Faşizme Karşı Birleşik Cephe'sini yeni baştan okudum; İGD'li arkadaş, tartışmayı kazanabilmek için, numaranın feriştahını çekmiş, her şeyi ters takla yapmıştı.
Dimitrof'un özeleştirisi başka bir konudaydı; ben/biz haklıydık. Ülkemiz ve eş konumdaki ülkeler için Dimitrof'un o sözü çok sağlam bir referans idi.
Ertesi günü, dernekte, gelen giden arkadaşa, bunu anlattım; istiyorum ki, biz yanlış bir şeyi savunmuyorduk. Konuyu çarpıtan, İGD'li arkadaş idi.
Yeni bir tartışma için haber gönderip durduk; ama nafile. Gelmediler. Altındağ'da, bir daha bir araya gelip faşizm ya da başka bir konuda İGD'liler ile tartışma yapmadık. (***)
19.03.2022/Datça/Mehmet Erdal
(*) Akşam Ticaret Lisesi, Eşrefpaşa Akşam Ortaokulu vb., şu veya bu nedenle öğrenimini devam ettirememiş yurttaşlara, bıraktıkları yerden öğrenime devam etme olanağı veren okullardı; normal müfredatı izleyen eşiti okullarda okuyan öğrencilerden daha büyük öğrencileri vardı. Bu yazıda sözü edilen Akşam Ticaret Lisesinden bir öğrencisi arkadaşımız da İDOD'un (İzmir Demokratik Orta Öğremim Derneği) ilk başkanlığını yapmıştır.
(**) O yıllarda, hem ÇİMENTAŞ'ın hem de, yanılmıyorsam, Bornova tarafında faaliyette olan BATI ÇİMENTO'nun bacalarında filtre yoktu ve Altındağ ile Bornova arasındaki ova bu fabrikaların bacalarından çıkan zehirli dumanların etkisi altındaydı. Keza, Altındağ Mezarlığının yukarı, Altındağ Köyünün ise alt taraflarında bulunan taş ocağından yükselen toz bulutları da çevredeki evlerde oturanlara hayatı zehir ediyordu. Bu nedenle, Altındağ'da ilk adımı bu yazı ile atmış olmamız, çok yerinde bir hareket idi ve yankısı büyük olmuştu. (Hep aklımdadır; bizim arkadaşlar bu yazıyı yazdıktan sonra, o günlerdeki Altındağ Belediye Başkanı olan Adalet Partili Şefik Ok aracıyla Altındağ Yahudi Mezarlığının oraya kadar geliyor ve yazıyı seyrediyor; yazı, çok uzun süre silinmeden kaldı)
Hafızam beni yanıltmıyorsa, ÇİMENTAŞ'ın yönetim kurulunda ya da danışman statüsünde Ege Üniversitesinden bir hoca vardı ve üniversitede okuyan arkadaşlarımız, bu hoca ile bu konuda bazı görüşmeler de yapmışlardı.
(***) Not: 1- 1978 yılı Kasım ayı sonlarında, Karşıyaka'da, İGD'li birisi ile kavga etmekten ve onu yaralamaktan dolayı Çınarlı Meslek Lisesi öğrencisi olan E. Sabri Gamsız arkadaşımız tutuklandı, yargılandı ve ceza aldı.
E. S. Gamsız arkadaşın bu konudaki paylaşımı şöyledir:
“Mehmet abi, İGD'nin tutumu, dediğin tarihlerde, İzmir'in her yerinde ayni idi. Özellikle Karşıyaka'da bunu çok yaşadık. Fuarda düzenlenen bir toplantıya İDOD olarak davet edilmemize rağmen söz hakkı vermemişlerdi. Biz zorla söz hakkımızı kullandık. Çıkışta bize saldırdılar
(Karşıyaka’dan ... yada ... bize silah çekmişti) Karşıyaka'da kendilerini güçlü sandıklarından, Karşıyaka Lisesindeki İDOD'lu arkadaşları tartaklayarak okuldan attılar. Liseye ben ve beş arkadaş gittik. İGD'nin okul sorumlusu ... ile bire bir konuşup, yaptıklarının yanlış olduğunu, oturup konuşalım dedim. İGD'liler, 40-45 kişi vardı. Biz beş kişi. ... ikna ettim, tam kantine girip konuşacaktık ki İGD kitlesinin içindeki sivil polis bize ... yumruk salladı. Yumruk vuranın polis olduğunu (Çınarlı'da, Ulaş'ı anma yaptığımızda, Polislerin arasında, Ulaşın resmini yırtarak bizi tahrik etmek istemişti, oradan) biliyorum. Biz iki hafif yaralı, ... ağır olmak üzere İGD liler de çok sayıda yaralı verdiler, dağıldılar. 22 dosyadan yargılandım. Hepsinden beraat ettim. ... yaralamaktan on sene aldım. Biz, İGD ile Karşıyaka'da bayağı uğraştık.”
Not: 2- 1979 yılı Mart ayı sonu itibariyle İzmir dışına (Denizli'ye) gönderilmiştim; İzmir'de (1979 yılı ikinci yarısı ve 1980 yılı içerisinde) İGD ile Devrimci Yol arasında çok ciddi bir kavganın yaşandığını (gıyaben) biliyorum. Umarım, bir gün, birileri, bu kavgaya dair bildiklerini yazar ve bu yazılacaklar, sol içi sorunların çözüm biçiminin nasıl olması ya da olmaması gerektiği konusunda yol gösterici olabilecek derslerin çıkarılmasına katkı sağlar.
YAZILAR (YOLA VE YOLCULUĞA DAİR)-16: YA YAZANLAR VE KONUŞANLAR YAPACAK YA DA YAPANLAR YAZACAK VE KONUŞACAK!
İzmir'de, Devrimci Gençlik-Devrimci Yol çizgisinde mücadeleye başladığım 1975 yılı Kasım ayından sonraki süreçte yaşadıklarıma dair anlatımlarımda, döne döne, kendimi, her daim “yetersiz” gördüğümü, yazıyorum.
Mahir Çayanları, Deniz Gezmişleri, İbrahim Kaypakkayaları kendisine örnek almış ve içinde yaşadığı toplumsal koşulları (ülkemizi) değiştirme iddiasıyla yola çıkmış 20'li yaşların başlarındaki gençlerden birisiydim; o günlerde tanık ya da taraf olmaya başladığımız sol içi tartışmaların da etkisiyle Devrimci Gençlik-Devrimci Yol dergilerini, özellikle 1976 yazı İnciraltı Öğrenci Yurdunda gerçekleştirilen eğitim çalışması sonrası Marksist klasikleri, ulusal kurtuluş savaşı veren ülkelerin önderlerinin yazdıklarını, tabiri caizse, hatmediyordum. Yine de, bir türlü, yeterli olamıyordum. Hep yetersiz kalıyordum. (*)
Okullarda, yurtlarda, mahalle çalışmalarında karşımıza çıkan ya da İzmir merkezinde olmamız nedeniyle çevre il ve ilçelerden gelen arkadaşlarımızın bize ilettiği sorunların çözümünde, kişi ya da İzmir (kolektivite) olarak yetersiz kaldığımız oluyordu. Böylesi durumlarda, çok doğal olarak, yüzümüzü önce birbirimize ve sonra da Ankara'ya dönüyorduk.
“Teori gri, hayat ise yeşildir" denir ya, onun gibi, evdeki hesabın çarşıya uymadığı zamanlar oluyordu; bazen, aradığımız yanıtı birbirimizde bulamıyor ya da Ankara, her daim, S.O.S dediğimizde imdada yetişemiyordu.
Böylesi durumlarda, o günleri yaşayanlar bilir, çareyi sağda solda arıyor; sağdan soldan gelen seslere kulak veriyor ve yüzümüzü, bize hoş gelen, sıcak gelen seslerin sahiplerine dönüyorduk. Bir başka deyişle, karşılaştığımız sorunları çözemediğimiz ya da zamanında çözemediğimizi gördüğümüz durumlarda, işin kolayına kaçıp, dışarıdan (yerel ya da merkezi kolektivite dışından) gelen seslere kulak verdiğimiz ve bunlardan en yakınımızda kim var ise yüzümüzü ona çevirdiğimiz oluyordu. (**)
Bu kulak verdiğimiz ya da biz kulak verelim ya da vermeyelim her daim bize seslenip duran bu kişiler, yine o süreçte anti-faşist mücadelede aktif bir biçimde yer alanlar bilirler, yaşanan 12 Mart yenilgisi nedeniyle içinde yaşadığı çevrelerde yılgınlık tohumları eken, kendisini her daim akıl veren/akıl satan konumunda gören, sağ'dan ya da 'sol'dan eleştiriler yönelten ama sokaktan da öcü gibi korkan solculardı.
Bu solcular, bugün yurt içi ve yurt dışında yaşayanlar kadar çok olmasalar da, özellikle sürecin ilk başlarında, yani 1975-76 yıllarında, oldukça etkiliydiler.
Kimin söylediğine dair kesin bir isim veremem ama o günlerde, bizim arkadaşlar arasında “Ya yazanlar ve konuşanlar yapacak ya da yapanlar yazacak ve konuşacak” minvalinde bir söz dillendirilmeye başlandı.
Bu sözün muhatabı, bahse konu edilen solcular değil, bizdik. Haliyle, mücadele dışında kalmaya özen göstererek nutuk çeken ve ahkam kesen, sözüm ona bizlere yol gösteren kişilere yönelik olarak söylenmiş, “madem ki söylediklerinizin doğru olduğuna inanıyorsunuz, buyurun, işte meydan, sizi tutan mı var; söylediklerinizi hayata geçirin” anlamında söylenmiyordu. Söyleyen, bize sesleniyordu: “Dışımızdaki kişi ve çevrelere kulak verme, onlardan medet umma, çareyi kendimizde ara ve özgüven duygunu geliştirmeye bak” diyordu. (***)
Bu söz çok da etkili oldu; ilk başlarda bize biraz zor gelse de dışarıdan gazel okuyan kişi ve çevrelere karşı dirsek göstermeye, karşılaştığımız sorunların yanıtlarını kendi yeteneklerimiz ve olanaklarımız çerçevesinde bulmaya başladık.
Nitekim, kendi adıma, “Anlaşıldı; iş başa düşüyor” deyip, Örn: ilk seminerimi, kendi hazırladığım notlar çerçevesinde, 1976-77 kış döneminde, ki İDOD'un (****) hemen kurulma öncesi ya da kurulduğunun ilk günleriydi, Büyük Efes Oteli'nin karşısında bulunan Akşam Ticaret Lisesi'nin arkasındaki Belediye İşçiler Lokali'nde toplanan 110 civarındaki orta öğrenimliye verdim. (*****)
Seminer sonrası, dinleyenlerin tepkilerini de görünce, oldu; başardım, demiştim.
Arkası geldi...
Kendi ayaklarımın üzerinde yürümeye başlamıştım!
26.03.2022/Datça/Mehmet Erdal
(*) Hala, aynı halet-i ruhiye içerisindeyim!
(**) Kişi ya da kolektivite olarak yeterli olamadığımız durumlarda çareyi hayatın olağan akışı içerisinde (mensubu olunan kolektivitede) değil de üçüncü kişilerde aramaya başladığımızda ya da çözemediği/altından kalkamadığı sorun karşısında çare arayana, “'çare' bende/bizde de yok; bekle ya da var git bir başka yerde ara” dediğimizde, hiç hesapta olmayan ve baştan öngörülemeyen çok farklı ve çok karmaşık başkaca sorunların gündeme gelebileceğini, bilmeliyiz; geçmişimizde, bu çerçevede yaşanmış çokça olay vardır.
(***) Bizim öğrenmeye ve içselleştirmeye çalıştığımız anlayışa göre, ki bunun en somut örneği Mahirler, Denizler ve İbrahimlerdi, devrimcilik, birilerinin yazıp-çizdiği ve birilerinin de bu yazılıp-çizilenleri yaşama geçirmeye çalıştığı bir çizgi değildi.
Biz, bu noktada, Sovyetler Birliğinde somutlanan ve ülkemizde de TİP-TKP çizgisinde görülen bürokratik sosyalist anlayıştan kökten ayrı düşünüyorduk.
(****) İDOD (İzmir Demokratik Orta Öğrenim Derneği), EGE DEV-GENÇ'ten önce kurulmuştur.
(*****) Bu seminerde anlattıklarım, büyük ölçüde, bizim o günlerde ellerimizden düşmeyen gençlik broşürlerimizde yazılanlardı.
HASAN ÜRESİN ABİMDİR! (*)
“Bugün birazdan toprağa vereceğimiz Hasan Üresin eğer dün toprağa verilmiş olsaydı, kendi adıma söylüyorum, ben çok üzülecek ve kahrolacaktım. O nedenle ölümünü ilk duyduğum andan itibaren, ölüm haberini veren her arkadaşa, 'Oğlu Koray'a ulaşalım, bu cenaze cumartesi günü kaldırılsın. Cenaze törenine gelmek isteyen herkese 'gelebilme' fırsatı verilsin ve dahası ben 'Cuma günü Akbelen'de olacağım. Akbelen direnişi mi, Hasan abinin cenaze töreni mi?' ikileminde kalıp tercih yapmak zorunda kalmak istemiyorum' dedim. Bir arkadaş (Rahmi Mit) oğlu Koray'a ulaştı ve Koray cenazenin bugün kaldırılmasına “olur' dedi. İkisine de teşekkür ediyorum.
1975 yılı yazında 3 arkadaş (Ahmet Özdil, namı diğer Paspal Ahmet, be ve bir başka arkadaş) Erzurum Atatürk Üniversitesi'nden Ege Üniversitesi İktisadi ve Ticari Bilimle Fakültesi'ne nakil geldikten sonra aynı okulda öğrenci olmamıza rağmen Kemeraltı'ndaki Başdurak İşhanı'nın en üst katındaki ANTYÖD'deki (Antalya Yüksek Öğrenimliler Derneği) toplantılarda tanıdım Hasan Üresin'i.
ANTYÖD, o zamanlarda 'sosyal emperyalizm' tezini kabul etmeyen 'cephecilerin' gidip geldiği bir dernekti. 1975 öğretim yılı başında okulumuzda nicedir devam edegelen uzun süreli bir boykot konusunda başlayan tartışmanın derinleşmesi sonucu İzmir'deki cepheciler arasında başlayan ayrışmayı yaşadık ve biz Devrimci Gençlik Dergisi saflarında yer aldık.
O andan itibaren Hasan Üresin bana ve benim gibi pek çok devrimci sempatizanı gence abilik yaptı; elinden geldiğince ve bilebildiğince yardımcı oldu.
Hasan Üresin, 12 Mart sonrası yaşanılan yenilgide tanık olduğumuz sağa savrulmalar karşısında Mahirlerin, Denizlerin, İbrahimlerin, bir başka deyişle DEV-GENÇ ile başlayan devrimci mücadelenin çizgisine sadık kalan çok az sayıdaki abilerimizden ve ablalarımızdan birisiydi. Ben onu böyle tanıdım ve bu nedenle abi bildim.
Onu tanıdığımızda İzmir'de aynı konumda başka bir abi ve abla yoktu ya da ben tanımadım.
Daha sonraları Ege Bölgesinde ve dışında daha başkalarını da tanıdım (Ali Alfatlı'yı, Sedat Kesim'i, Nasuh Mitap'ı, Oğuzhan Müftüoğlu'nu), hepsini abi bildim.
12 Mart yenilgisinden sonra davalarına sahip çıkan ve bize yol gösteren sadece bu abilere değil, 12 Mart yenilgisi sonrası ciddi savrulmalar yaşayan, hatta şu ya da bu ölçüde geçmişlerini reddeden başkalarını da abi ve abla bildim. 'Eğer', dedim kendimce, 'onların şu anki konumları ne olursa olsun, eğer onlar olmasaydı bize bu yolu kim gösterecekti? Sadece bu bile, onlara abi demem için yeterlidir.'
1979'da İzmir'den ayrıldıktan sonra az karşılaştık. 12 Eylül yenilgisinden sonra Buca Cezaevinde farklı koğuşlarda bulunduk.
Bazı konularda ters düştük ama o benim için hep abi idi.
1985-86 yılından itibaren çok fazla konuda çok farklı düşünüyorduk ama o yine benim abimdi.
1991 yılında cezaevinden çıktıktan sonra anlaşabildiğimiz çok az noktanın kaldığını gördük ama ilişkilerimizde o geçmişten gelen saygıyı ve sevgiyi hiç yok saymadık.
Aradan geçen yıllar içerisinde yollarımız ayrılmaya devam etti ama nerede karşılaşsak o abi-kardeş ilişkisine zarar verecek hiçbir şey yapmadık.
Gün geldi, İzmir için planladığımız bir çalışma için yola koyulduğumuzda Hasan Üresin'siz bu hikayenin anlatılamayacağının ve yazılamayacağının bilinciyle kapısını çaldık; 'kimseye konuşmaz' denilen Hasan Üresin sorduğumuz sorulara yanıt verdi.
O bizim niyetimizin halis olduğunu ve bize güvenebileceğini biliyordu.
Sormak istediğimiz daha pek çok soru vardı, olmadı.
Şimdi buradayız. Yaşam onsuz da devam ediyor.
Eğer onun sağ olduğu bir gün ben ona 'Aga, bir gün ölürsen ve ben de o gün bir direniş yerine gitmek zorundaysam sence ne yapmalıyım?' deseydim, öyle sanıyorum ki 'Direnişe gitmelisin' derdi.
Çünkü biz bu devrimciliği ondan ve onun gibi abi-abla bildiklerimizden böyle öğrendik.
Vicdanımda yaptığım muhasebe sonucu 'Hasan Üresin'in cenazesinde bulunmalıyım' dedim; vefa duygusuyla buradayım...
Ona son sözüm şudur: 'Abi, biz, senin emek verdiğin gençlerden geride kalanlar, doğru bildiğimiz yolda yürümeye devam ediyoruz. Öğrettiklerinin anısına önünde saygıyla eğiliyorum.'"
(*) Hasan Üresin her yıl gelip yaz aylarında geldiği Marmaris/Hisarönü Körfezindeki mütevazı teknesinde 27.07.2023 günü kalp krizi geçirerek vefat etti. 29.07.2023 günü Ürkmez Mezarlığında toprağa verildi. Bu konuşma metni onun cenaze töreninde toprağa verilmeden önce yaptığım konuşmanın metnidir. Bu konuşma metnini esas alan ölüm haberi hem BirGün Gazetesinde hem de Milas Haber ve İnsan.com haber sitesinde yayınlanmıştır













































Hiç yorum yok :
Yorum Gönder